![]() |
Hayata hiç isyan etmeyin. Öncelikle şunu kabul edin; 'hayat adil değil.' Hiçbirimiz, hiçbir canlı eşit yaratılmadı. Başımıza gelenler de eşit değil. "Guguk Kuşu" filminde Jack Nicholson akıl hastanesinde çok ağır bir mermer havuzu kaldırabileceğine dair diğer hastalarla iddiaya girer. Yüklenir ve havuzu kaldırmaya çalışır, kaldıramaz. Diğer hastalar onunla alay ederken bir şey söyler: "Ben en azından denedim" Siz gerçekten denediniz mi? Yoksa pencereden hayatı mı seyrediyorsunuz? Hayata Windows Xp'den, Sony 72 ekrandan mı bakıyorsunuz? Oysa hayat hepimizin avuçlarının içinde... Kiminin nasır tutmuş parmaklarında, kiminin boyalanmış ellerinde...Ama hayat her zaman avuçlarımızın içinde. Nasıl istersek, neye karar verirsek hayat orada var. Güneş, her sabah yeniden doğuyor. Gün, her şafakta nice umutlara gebe şekilde ağarıyor ve siz eğer isterseniz hayatı bir ucundan yakalama şansına sahipsiniz. Yeter ki gülümseyin! Yeter ki bu gün benim günüm diyerek kalkın yatağınızdan... Ve Her sabah uyandiginizda " HayaT, bugün yine herseye ragmen çok güzelsin..." demeyi ihmal etmeyiniz. her zaman dedigim gibi gulumseme yuzunuzden hiç eksik olmasin.. |
Hayat çetele tutmak değildir.seni kaç kişinin aradığı,kiminle çıkıyor olduğun çıkacağın veya kiminle çıktığın demek de değildir.kimi öptüğün,hangi sporu yaptığın veya kimlerin seni sevdiği de değildir.hayat ayakkabıların,saçın,derinin rengi,nerede yaşadığın veya hangi okula gittiğinde değildir.aslında hayat notlar,giysiler,para,girmeyi başardığın yada başaramadığın okullarda değildir.hayat çok arkadaş sahibi olmak yada yalnız olmak,kabul görmek yada görmemek değildir. hayat karşındakini küçük ve mevki sahibi değil diye küçümsemek alay etmek hiç değildir Kısaca hayat bunlar değildir. Hayat kimi sevdiğin ve incittiğindir.kendin için neler hissettiğindir.güven,mutluluk ve şevkattir.arkadaşlarına destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktır.hayat kıskançlığı yenmek önemsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmektir.neler söylediğin ve neler demek istediğindir.insanların sahip oldukları değil kendilerini olduğu gibi görmektir.herşeyden önemlisi,hayatını başkalarının hayatını önemli yönde etkilemek için kullanmayı seçmektir.işte hayat bu seçimlerden ibarettir. NİCE MUTLU YARINLAR TÜM DÜNYADAKİ İNSANLARIN OLSUN |
Bir gün durup, Bir gün dönüp, "Yaşamın neresinde kalmıştık?" diyebilecek miyim! Ya da "Başlamadığım neler var?" Başlayıp, bitiremediğim… Hayal bile edemediğim. Çocukların büyüdüğü, cicim aylarının tükendiği, yazların kışları kovaladığı, aşk sanılan debde benin durulduğu, soba başlarında ısınılan, duraklarda bekleşilen, ölenlerle, doğanlarla dolu yıllar boyunca aklımın bir köşesinden bile geçirmediğim… Yüzümdeki çizgilere, şakaklarımda belirmeye başlayan beyazlara sıkıştırıverdiğim - bir çırpıda - yaşam(ın) neresinde kalmıştım, ben. Kentler vardır: insana hiçbir şey düşündürmeyen, yaşanmışlık acılarından başka… Bozkır yüzlü. Yaşlı. Böyle kentleri izlerken şehirler arası yolculuk otobüslerinin camlarından, belki tek istediğiniz şey bir sonraki kente kadar uyuyup sonra birden uyanıvermek olur. O kentler ki; hatıralarınızı kırık birer cam parçasıymışçasına süpürüp atmak isterler. İkinci bir giysileri yoktur. Ruhları yoktur. Gece gündüz, yaz kış hep aynı görünürler insanın gözüne. Ne yeni yeşermiş bir fidan değiştirebilir bunu, ne de göklerinde süzülen; üstünkörü, çocuk elinden çıkmış bir uçurtma… O kentlerde her şey sıradandır. Çocukların büyümesi, cicim aylarının tükenmesi, yazların kışları kovalaması, aşk sanılan debde benin durulması, ölenler, doğanlar.. Her şey, hem de her şey… Bir de; Kentler vardır. İnsana "Yaşamın neresinde kalmıştık?" dedirten. En kötüsü de sürekli böyle bir kentte yaşıyor olmaktır. Sürekli kendine; "Yaşamın neresinde kalmıştık?" diye sormak gerektiğini düşünmektir en kötüsü… Kentler vardır: insana tüm bunları düşündüren. Yaşamın omzundan geriye fırlatıp atmış olduğu o insan bedenlerine ait eksikliklerin, yaşanamamışlıkların unutuldukları yerlerden, atılıverdikleri yerlerden bulunup alınması gerektiğini, tozlu raflarından indirilmesi gerektiğini, düşündüren. Hazır gelmişken… Hazır düşünmüşken… "Yaşamın neresinde kalmıştık?" Diyebilecek miyim ben kendime … Bir gün? -tüm bunları bana sürekli düşündüren bu kentte yaşarken hem de- Yaşam, diye yaşadığım bu ara vermişlik uzadıkça, günler; gündoğumu ve günbatımı aralığına sıkıştıkça her defasında, bezginlik, kırgınlık, kızgınlık doldukça günler… O günü beklemek... Bu denli özlenebilir mi? Ufka bakarmışçasına hareketsiz kıldığım gözlerimle; aslında olmayan, hiç olmamış, asla olmayacak bir sevgiliyi vapur iskelelerinde beklercesine, o günü beklemek… Hiç gelmeme ihtimali ile boğuşmak… Hiç gelmeme sanısına kapılıp kıvranmak… Hiç gelmeme korkusu ile dehşete düşmek… Hiç gelmeme gerçeği ile yüzleşmek… Ah gün ışığı, ah! Her vakti geldiğinde; yeniden dolduğun bu dünyada, bana yaşamın neresinde kalmış olduğumu hatırlatabilecek misin, bir gün? Ve günlere bile mektup yazabilecek kadar divane olan ben: o gün, ışıttığın dünyada, yeterince güç bulabilecek miyim tırnaklarımda, bıraktığım yere tutunabilmek için.Yemek kokuları arasından sıyırıp eteklerimi, rüzgâra salıverebilecek miyim? Saçlarım uzayacak mı yeniden? Yitik yaşamlar görür; tiksinirdim yeniyetmeliğimde. Yitik yaşamların ahı tuttu sonunda biliyorum! İçlerine düştüm bu yüzme bilmez kaderimle, birinin kıyısından, diğerininkine savrulup duruyorum hoyrat, acımasız dalgalarıyla. O yeniyetmelik ki; arzularımızı besleyip duran bir enerji yoğunluğundan ibarettir yalnızca. Gün ışığının koca bir yaz boyunca tüm kış meyvelerini besleyip, büyüttüğü gibi… Giderek etlenen, giderek kendi olağan rengine kavuşan, giderek sulanan kış meyveleri gibi yeniyetmelik arzuları ile baş başa kalırız yetişkinliğimizin ilk adımlarında. Bildiğimiz tek şey, cesaretin kırmızı bir tülmüşçesine örttüğüdür utancı. Ama bilmeyiz ki; utanç aynı zamanda cılız, masmavi bir dalıdır güvensizliğin. Bir kez budanabildi mi bir daha yeşermeyen! Ah gün ışığı, ah! Tüm bunların sorumlusu sen misin yoksa? Sen isen eğer… bu kadar kudretli isen… bu kadar vahşi… bu kadar soğukkanlı isen; Bu karalanmış defter sayfalarından kurtarıp; bembeyaz, sonsuz bir boşluğa da koyabilecek misin kalemimi, söyle? Sonsuz boşluğu bana, beni sonsuz boşluğa hediye edebilecek misin, o gün? Kışkırtabilecek miyim en sonunda seni tüm bu yazdıklarımla? Pek tabiidir ki; ne, küçük bir derenin ,dingin serin akan sularında baş vermiş taş parçalarının üzerinden sekip, ıslanmadan karşı kıyıya ulaşmak gibi kolay olacak tüm bunlar, ne de; ılık yaz akşamlarının rüzgârları ile bir o yana bir bu yana, bir ananın kucağına uyumaya yatmış da masum yavrular gibi; hafif hafif sallanan adını bile bilmediğim ağaçların yaprakları kadar olağan hissedeceğim ben kendimi… Hayatın, üç kuruşluk ruhlarını kafalarından sıyırıp ayırdığı, kendi kendine adak ettiği kalleşler kadar değerim olmayacak mı yoksa gözünde? Bir gün durup, Bir gün dönüp, "Yaşamın neresinde kalmıştık?" diyebilecek miyim! Ya da "Başlamadığım neler var?" Başlayıp, bitiremediğim… Hayal bile edemediğim. Peki ya… O güne dek, tüm bu yabancı vücutların yükünü taşıyabilecek miyim, bu sarsak yüreğimde? Ah gün ışığı, ah! Giyinmekten, soyunmaktan, susamaktan usanmış olan beni; o gün geldiğinde yeniden diriltebilecek misin, söylesene? Kırmızı'yı yeniden kırmızı yapabilecek misin gözümde? Sıcağı, yeniden sıcak! Bir ipliğin, bir iğne deliğinden geçirilmesi gibi olağan olabilecek mi tüm bu anlattıklarım, sonunda? O gün, O gün; ışıttığında, ışıtmandan yorulmamış bu koca dünyayı. Ben bir parçası olabilecek miyim tüm bu anlattıklarımın. Çocukluk günlerimi, çocukluk hayallerimi, anamın babamın bana olan sevgisini çiğ damlalarınla yeşertip tazeleyebilecek misin, söylesene? Rüzgârınla, kırmızı tülleri uçurabilecek misin, arzularım üstünden? Keskin kılıcınla budayıp durmayı kesecek misin masmavi utançlarımı? Söylesene! Bir gün durup, Bir gün dönüp, "Yaşamın neresinde kalmıştık?" diyebilecek miyim? Ya da "Başlamadığım neler var?" Başlayıp, bitiremediğim… Hayal bile edemediğim! |
Hayat nedir Anne Hayat Nedir Anne? benim hiç sapanim olmadi anne, ne kuslari vurdum, ne de kimsenin camini kirdim... çok uslu bir çocuk degildim ama, seni hiç kirmadim, hep boynumu kirdim. ben hayatim boyunca bir tek kendimi vurdum! .. suskun görünsem de, firtinali ve magrurdum anne. bir mizrak gibi, aynada hep dik durdum anne! .. ben sana hiç bir gün laf getirmedim, leke sürmedim. ama gögsümü çok hirpaladim, kalbimi çok yordum... ben hayatim boyunca, en çok kendimi sordum! ... benim hiç sevgilim olmadi anne, ne bir yuva kurdum, ne bir gün sansim güldü... öpemeden bir bebegin gidisini, tükendi gitti çagim... kimi yürekten sevdiysem, yüregini baskasina böldü... bir muhabbet kusum vardi, o da yalnizliktan öldü... sen beni gögsünde hep acilarla mi sogurdun anne? yoksa evlat diye, koca bir tas mi dogurdun anne? eziyet degilim, zahmet degilim, musibet hiç degilim; bir senin mi balina sinek kondu, söylesene! dogurdun da beni, ne ile yogurdun anne? benim hiç hayalim olmadi anne... ne seni rahat ettirdim, ne kendim ettim rahat... BIR MUTLULUK FOTOGRAFI BILE ÇEKTIRMEDI BU HAYAT! kaybolmus bir anahtar kadar sahipsizim anne... ne omuzumda bir dost eli, ne saçimda bir sefkat... say ki yollardan akan, su faydasiz çamurdum anne... say ki islanmaktim, üsümektim, say ki yagmurdum anne! bunca yildir gözyaslarini, hangi denizlere sakladin? oy ben öleyim, SEN BENI NE DIYE DOGURDUN ANNE? ? ? Yusuf Hayaloglu http://img201.imageshack.us/img201/1046/hayatgd4.jpg Hayat ağlamakla başlayan ilk başta oyun gibi gelen bi düzen her insan neredeyseaynı şeyleri sıkıntıları sevinçleri yaşar ve ölür tabi öbür trafı nasıl hazırladığı öneölirdir tabi ianacı varsa tek düze bi hayat ama yine de yaşamalı bu hayatı sevdiğim limon gibi tüm ekşiliğine rağmen.......s@y |
Hiçbir şeyi ciddiye almayan biri de, kendini çok önemli zannedenler de, hayatları boyunca bir kere olsun şu soruyu sormazlar mı kendi kendilerine: Neden yaşıyorum? Yaptığı tek iş vida sıkmak olan bir işçi de, o işçinin nüfuz sahibi patronu da, bir an durup “Ben ne yapıyorum böyle?” demez mi? Matematik dersindeki öğrencilerden hiç olmazsa birinin kafasına “Üçgenin iç açıları toplamı 180 etse ne olur, 190 etse ne olur?” diye bir soru gelmez mi? Evinde yemek yapan kadın, ofisinde evrak imzalayan memur, trafikte ceza kesen polis, mahkemede bir alacak dâvâsında hüküm veren hakim, “Benim amacım, hedefim ne? Bütün bunlar neden?” diye hiç sormaz mı? Sosyal statüsü, gelir durumu, eğitim seviyesi ne olursa olsun, insan hayatı boyunca “Nasıl?”ları bir kenara bırakıp bir an olsun, “Niçin?” diye sormaz mı? Yaptığı şeyi anlamsız, boş, değersiz görmez mi? “Hayat bu olamaz. Ne vida sıkmak, ne üçgenin iç açıları toplamını hesap etmek, ne yemek yapmak, ne evrak imzalamak, ne ceza kesmek, ne de hüküm vermek… Hayat başka bir şey olmalı. Bunlardan daha fazla, daha büyük, daha önemli, daha değerli, daha… bir şeyler olmalı…” Bir yazar sormaz mı hiç kendine, “Yazıyorum da ne oluyor?” “Neden yazıyorum bütün bunları? “Kime, ne faydası var?” Böyle bir düşünceye kapılıp da, yazıp yazıp silmiyor mu hiç? Birileri bu düşünceyle uyanmıyor mu yeni bir güne? Birileri böyle düşünerek kapamıyor mu gece gözlerini? Nasihat veren bir ses tonuyla söylemeden hiç kimse hiçbir şey, birileri sorgulamıyor mu hiç, hayatını? Ne yaptığını, ne yapacağını, ne yapmakta olduğunu, zincirleme bir “niçin”lerle sonunu, sonunun sonunu sormuyor mu? Bir yerlerde birileri, inanmasa da dinin anlattığına, hocaların söylediğine, ezanların haykırdığına; kulak tıkasa da sarsılan yer kürenin mesajına, kendi içinden sese kulak tıkayabiliyor mu? Yoksa bütün sesleri açıp, bütün gürültüleri yapıp, görüntüyü başka görüntülerle gölgeleyip mi yaşıyor, yaşadığını sanıyor? “Bir yer var biliyorum. Her şeyi söylemek mümkün. Epeyce yaklaşmışım Duyuyorum” kıvamında “anlatamama” makamında olsa da, dilinin ucuna gelmiyor mu birilerinin. Var elbette. Şarkılar söylemese, filmler anlatmasa, çok satan kitaplar yazmasa da var. Müziğin sesini kapattığımızda bile duymasak da, bize sunulmuş hayatın sesini kısıp gerçek hayatın sesini açtığımızda duyacağız o sesleri… |
Yüreğimle beraber kalemim de isyan etmeseydi, bu büyük suçu işlemezdim. Ne varki kalemim sevdaya ait cümlelere direniyor artık, kaldır başını ve bak diyor. İnsan olmak adına,en azından bir defa rahatsız ol ve haykır rahatsızlığını diyor; haykır ki inanayım aşklarının kutsallığına... İşte bu yüzden, yalnızca kalemimle dost kalabilmek adına kağıtların beyazlığına vuruyorum şimdi gözlerime kaçan karanlıkları. Her ne kadar insan olmanın gereğiyse de rahatsız olabilmek, vereceğim geçici rahatsızlıktan dolayı şimdiden özür diliyorum... Anasından doğduğuna pişman edilmiş insanlar ülkesi burası. Sesler birbirine karışıyor; homurtular,iniltiler,çığlıklar vesaire vesaire... Boş sokaklarda dolaştığıma tam inanacakken kaderin kırbacı gibi şaklıyor havada, tüyler ürperten bir cümle: "Beni bu hallere düşürenleri benden beter et Allah'ım!" Halisane, öyle derinlerden geliyor ki hedefini vurduğunu hissediyorum bu zehirli okun. Bir kaç Firavun sarayı yıkılıyor bir yerlerde, duyuyorum. Bakmadan geçip gitmek istiyorum; kalemim batıyor vicdanıma. Korkarak bakıyorum. Bir kadın,gencecik. Dağılan semt pazarının ardından yiyecek bir şeyler arıyor çürüklerin arasında. Üşüyorum. Hızlıca geçiyorum oradan. Dudaklarımda aynı yalan; bir sevdadır yaşamak!... Deniz kenarında bir gece klubü. En meşhurlarından hani. Körpecik bir kız, elbisesinin dekoltesiyle gururlu, süzülüyor kapıdan içeriye. Gözlerinde müthiş bir sevinç; nasıl da kandırdı kapıdaki görevliyi. Aklından geçenler tam da yaşına uygun cüretkarlıkta: "Çam yarması ne olacak, kimlik bile sormadı benim gibi bir kızı görünce..." Yüzünde, on yedi yaşın tüm masumiyetini yok edecek kadar kozmetik ürünü, anlatılamaz bir zavallılıkla karışıyor kalabalığa. Derken müzik meydan okuyor duygulara: "Satmışım bu dünyanın *******..." İncecik bir ses deliyor dalgınlığımı. Küçük bir kız, gözlerinde sanki gök yüzü. Mendil satıyor. Ağustos'un ortasında donuyorum, burnum sebil bir çeşme gibi. Mecburen bir mendil alıyorum. Binlerce yıldız kayıyor gözlerinde küçük kızın. Aynı göklerin altında iki kız; biri mendil satıyor, biri bu dünyanın *******...Bir sevdadır yaşamak!... Yürümeye devam ediyorum hayatın üstüne. Birden hatırlıyorum, param btmişti. Bankamatik az ileride, ne olur ne olmaz üzerimde bulunsun diyorum. Gece de iyice çöktü.Bankamatik kabini boş değil. İki tinerci bally tüplerine sarılmış yatıyorlar. Vazgeçiyorum para çekmekten. Öyle ya, bir gece daha boş dursun cüzdan. Ne de olsa ulu önderin ülkeyi emanet ettiği gençliğin bir üyesiyim ben. Postum kıymetli yani. İçeride yatanlar?... Sessizlik çöküyor. Bir avuç ayrıntı deyip yürüyorum. Vicdanım kanıyor. Bir sevdadır yaşamak!... Bir koşuşturma geçiyor yanı başımdan. Konuşmlardan anlıyorum. Ahlak polisi ahlaksız bir kadının peşinde. Ruhsatsız çalışıyor hani, ahlaksızlığı bu yüzden. Kimse neden diye sormuyor. Ahlaksız işte, namusunla çalışmak varken. cık cık cık... Öyle ya, baksana ekranlarda boy gösteren popüler güzellere kimse bir şey demiyor. Çünkü onlar namuslarıyla "ilişki" yaşıyorlar. Hatta bazıları buna aşk bile diyor. Ferhat'la Şirin'in kemikleri sızlıyor. Bir sevdadır yaşamak!... Kaseti çok satsın diye ağlayıp duran cici sanatçılar çok duygusal, hepsi bu! Ne sitem, ne isyan. Yalnızca kalemim istedi diye yazdım bunca şeyi dostluğumuz bozulmasın diye. Şimdi yumuşadı kalemim , ihanetle suçlamayacakmış artık beni. Yani dönebiliriz birlikte anlatılamaz aşklarımızı anlatmaya. Ne de olsa bir sevdadır yaşamak!... |
Her seyini kaybetsen de hayallerini kaybetmeyeceksin. Neyi aradigini hic unutmayacaksin. Aci, agulu dikenler gibi ruhuna dolandiginda, ofke, kizil bir kuheylan gibi kosturdugunda, keder, yasli bir agac gibi ustune yikildiginda, duracaksin, durup, gumus bir su gibi akan sabahin tazeligine bakacaksin, sana iki yuz yil onceden haberler tasiyan alayci kargalarin sesini dinleyeceksin, ciceklerini koklayip derin bir soluk alacaksin. Olum seni kusattiginda, tam o sirada, hayati dusuneceksin. Aciyi, ofkeyi, kederi ulu bir golgelige yatiracaksin bir zaman, "dinlenin biraz" diyeceksin. Bir inci avcisi gibi, ta derinlere dalip tek tek butun istiridyeleri acarak, bir sevinc arayacaksin. Hayaller kuracaksin. Hatiralarini bir daha gozden gecireceksin. Sevdiklerini dusuneceksin ve seni sevenleri. Ozlediklerini dusuneceksin ve seni ozleyenleri. Teninde iz birakanlari ve senin izini tasiyan tenleri. Seni sakalariyla guldurenleri ve senin sakalarina gulenleri. Sevinclerini, hayallerini, hatiralarini, sevdalarini, sevismelerini, ozlemlerini, sakalarini bir bir yerlestireceksin icine, hayat denilen mucizenin sana verdigi armaganlari sIkica kucaklayacaksin. Olum her yandan ustune saldirip seni kusattiginda, tam da o zaman, hayati dusuneceksin. Guzel bir haber gelecek belki yarin sabah. Belki bir mektup alacaksin. Sana gulumsemesini cok istedigin gulumseyecek belki sana. Seruvenci gemiciler gibi mechul denizlerde kayboldugunda, tam da o zaman, karanin bir gun gorunecegini dusuneceksin. Gozcunun ?kara gorundu? diye bagirdigini hayal edeceksin. Kara, hic gorunmese bile, hic olmazsa neyi aradigini ve neyi kaybettigini bileceksin, cektigin onca firtinanin, varmayi umdugun o umutlu hedefle mana kazandigini anlayacaksin. Her seyini kaybetsen de hayallerini kaybetmeyeceksin. Neyi aradigini hic unutmayacaksin. Sevincleri ne kadar hatirlarsan, acinin derinligini o kadar kavrayacaksin. Yasadigin ve yasayabilecegin guzel seyleri ne kadar cok dusunursen ofken o kadar keskinlesecek. Karanlik inerken isiga daha dikkatli bakacaksin. Geleceginle arana, dibinde canavarlarin dolastigi bir ucurum koyduklarinda, nasil bitecegini bilmedigin atlayisini yapmadan once, gecmisine, sevinclerine, hayallerine yaslanip guc alacaksin. Sevdigin bir turkuyu mirildanmaktan hic vazgecmeyeceksin. Bir cicek ilistireceksin yakana. Olum seni kusattiginda, tam da o zaman, hayati dusuneceksin. En azgin, en ihtirasli sevismelerini. .. En cilgin hayallerini. .. En cagiltili kahkahalarini. .. Aci, agulu dikenler gibi ruhuna dolandiginda, ofke, kizil bir kuheylan gibi kosturdugunda, keder, yasli bir agac gibi ustune yikildiginda, duracaksin, durup gumus bir su gibi akan sabahin tazeligine bakacaksin, sana iki yuz yil onceden haberler tasiyan alayci kargalarin sesini dinleyeceksin, ciceklerini koklayip derin bir soluk alacaksin. Olum seni kusattiginda, tam o sirada, hayati dusuneceksin. Olum seni kusattiginda, tam o sirada, hayati dusuneceksin. Aciyi, ofkeyi, kederi ulu bir golgelige yatiracaksin bir zaman, "dinlenin biraz" diyeceksin. Onlari, sefkatle dinlendireceksin. Cunku onlara yine ihtiyacin olacak... |
Ertelenmiş bir sevgi borçlusun bana hayat, sımsıcak kavuşmalar borçlusun. Hiçbir zaman karşı çıkmadım sana. Yürekleri sararmış insanların içinde yasadığım acılar var, ve onlar kadar varoldum. Yaşayamadığım acıları da yaşatacaksın biliyorum zamanı geldiğinde, ama yine de yalnızlığımla yaşıyorum seni. İşte senin farkında olmadan yarattığın eserim ben. Karşındayım. Desem ki, terk edip gidiyorum sendeki yasanmışlıkları, umursamazsın biliyorum... Zaten hep itilmiş duyguların gölgesinde yaşanıyor aşk acısı. İnsan önce beyninde seviyor, önce beyninde haykırıyor sevgi sözcüklerini, sonra, sonrası yok. Hep içinde tutuyor bir ömür boyu. Ey hayat! Anlasana ertelenmiş bir sevgi borçlusun bana. Denizi mavi olarak görmüştüm ilk kez, bulutları ise beyaz olarak hatırlıyorum hala. Öptüğüm ilk kişi kayıtlardan silindi, utanarak dokunduğum ilk el ise hala kayıp. Susma cevap ver yıllanmış sorularıma... Sorgulayamadığım sadece çocukluğum kaldı bir de masumca seven yüreğim ve gecenin karanlığı kaldı ellerim arasında... Bana inat tüm yaşattıkların; hep şahitsiz, hep soğuk, hep buruk gülüsmelerde kaldı. Tüm geçmişime inat, tüm bu satırlara inat, sakın unuttum sanma. Ertelenmiş bir sevgi borçlusun bana hayat!!!! |
Evet, hayatın satırları arasında bazen eşek şakaları da vardır! |
Her ne olursa olsun her yaşadığımızdan mutlaka ki ders almalıyız öyle mi ? Özelllikle acılar mı bizi hayata daha sımsıkı bağlayacak pekiii ? Dimdik durmamızı mı sağlıcak ? Ya, ben artık gidişlerden sonra oluşan kamburumu dikleştirimiyorsam... Ya, annemin bana sunduğu hayatın sahiden tozpembe olmadığını fark etmişsem... Ya, sahiden hayatta her şeyin bir tebessümden ibaret olmadığını anlamışsam... Ölüm gerçeğini artık kafama vurula vurula anlamışsam... Artık işim bana eski tadıyla zevk vermiyorsa... Çok sevdiğim tatlının bile yanından geçmiyorsam... Ya güneş eski ihtişamıyla günüme doğmuyorsa... Karanlıktan korkardım ya hergünüm karanlık olmuşsa... Peki yine acılar mı beni hayata sımsıkı bağlıcak ? İçim küf kokuyor............ Birikmiş gözyaşı çokmu durdu sence ? Peki sesim niye çıkmıyor ? Denize bakarken içimden attığım çığlıklarımı duydun mu ? Yüreğimde bir delik var.......Giden gidene ordan...Kaçan kaçana... Peki ben sahiden hayata niye bağlıydım ? Hayata bağlayan beni o yüreğimdekiler değilmiydi ? Buna rağmen yinemi dimdik olmalıyım.Eskisi gibi dimdik... Bir laf söylediğimde yinemi hemen yapılmalı ? Ya lafımı söyleyecek gücüm yoksa... Kardeş bildiğim, can bildiğim sallamışsa hançerini taaaaaaaaaaa yüreğimin derin köşesine ve öyle gitmişse... Giderken dökülmüşse dudaklarından iki kelime; "BU KADAR İYİ OLMA..." Peki ben yine mi İYİ olmalıyım ? Sabır taşı olarak görüyordun önceden kendini...Peki niye bu çaresiz duruşun ?Niye hemen ağlayıverişlerin... Peki niye bu düşüncelerine sadakatsizliğin devam ediyor ? Hani sabırlıydın ? Bu son gidiş Hakkın emri olsa da zorlanıyorsun kabul et. Kamburuna bir yük daha sana ... Al bakalım şimdide dik durabilcekmisin ? KABUL ET BU YÜKLER BU OMUZA AĞIR....... Ya kendini güçlendir ya yükünü azalt... Bir yola girmişim gidiyorum........ Ardımda birikiyor çıktığım basamaklar demekki gidiyorum...... Ama dilimde tek cümle var; Galiba hasretin dumanı nefes almamı zorlaştırıyor...... |
Farklıysanız, kendi kurallarınıza uygun olarak yaşıyorsunuz demektir. Farklıysanız, kimsenin düşünemediği şeyleri düşünüyorsunuz demektir. Siz farklıysanız, ilk olursunuz ve insanlar sizi takip ederler. Ama sıradan olmayı tercih ettiğinizde, siz diğerlerini takip edersiniz. Bugün daha önce hiç yapmadığınız şeyleri yaparak, hayatınıza bir fark katmayı deneyebilirsiniz. Bugün hiç yapmadığınız bir şey yapın! Kendinizi şaşırtın. Kendinizi şımartın. Çocuk olun ve bugünün tadını çıkarın. Uzun süredir ertelediğiniz birşeyi yapın. Birisine mektup yazın. Yeteneğiniz olmasa bile, resim yapın. Bir şiir yazın. Kağıttan uçurtma yapın ve uçurun. Uçağınızın kanadına kendi adınızı yazın. Bir ağaç dikin, yada çiçek yetiştirin. Uzun zamandır aramadığınız birisini, sadece sesini duymak istediğinizi söyleyerek arayın. Portakal kabuklarından oyuncaklar yapın. Bu gece televizyonunuzu yada bilgisayarınızı açmayın. Birisine bir masal anlatın. Yardıma ihtiyacı olan bir yakınınız için dua edin. Kendinize sarılın, sımsıkı sarın kendinizi... Bugün hayatınızın merkezine "Sevgi" sözcüğünü yerleştirin. Herşeyi ve herkesi sevin. Çocuk olun bugün! Farkında mısınız bilmem ama, gün geçtikçe büyüyoruz. Yaşlanıyoruz.Sona doğru gidiyoruz.Kendi kendimizi yok ediyoruz. Hayatın dört duvarlarına hapsettiğimiz ruhumuzu, yapay oyuncaklarla teselli ediyoruz! Mutluluğu yarına atıyoruz. Huzuru emeklilik sonrasına bırakıyoruz. İnsanları ne kadar sevdiğimizi söylemek için cenaze törenlerini bekliyoruz. Sevgiden Utanıyoruz! Korkuyoruz! Yok oluyoruz! Biz ne yapıyoruz? |
Hayat bir bütün olarak bize sunulmutur.İnsanoğlunun Belli satır basları vardır doğacağı gün ölecegi gün gibi..... Ama biz herşeyi kadere baglamakta kendimizi avutmakta o kadar becerikliyizki hersey allahtan gelir deyip kestirip atıyoruz herşeyii Ama öyle değil işte Hayatımız kendi elimizde rızk allahtan gelip diyipte yatsak bi yerde hiç bir sekilde rızk bizi bulmas dimi arkadaslarr :) |
insanların çoğu kaybetmekten korktuğu için,sevmekten korkuyor. sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için. düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için. konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için. duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için. yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için. unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi birşey vermediği için. ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için... |
İKİ SATIR ARASI BİR AŞK.. İnsanlar çürümeye aday bedenlere değil; ezelî kudrete bağlanan ruhlara aşık olurlar. |
hersey unutulur ama izler kalır >>Arkadaslik >> >>Kötü karakterli bir genç varmis. Bir gün babasi ona çivilerle dolu >>bir torba vermis. " arkadaslarin >>ile tartisip kavga ettigin zaman her sefer bu tahtaperdeye bir çivi >>çak" demis. Genç, birinci (ilk) >>günde tahtaperdeye 37 çivi çakmis. Sonraki haftalarda kendi kendine >>kontrol etmeye çalismis ve geçen >>her gün daha az çivi çakmis. >> >>Nihayet bir gün gelmis ki hiç çivi çakmamis. Babasina gidip >>söylemis. Babasi onu yeniden tahtaperdenin >>önüne götürmüs. Gence "bugünden baslayarak tartismayip kavga >>etmedigin her gün için tahtaperdelerden >>bir çivi çikar sök" demis. >> >>Günler geçmis. Bir gün gelmis ki her çivi çikarilmis. Babasi ona >>"aferin iyi davrandin ama bu >>tahtaperdeye dikkatli bak. artik çok delik var. Artik geçmisteki >>gibi güzel olmayacak" demis. >>Arkadaslarla tartisip kavga edildigi zaman kötü kelimeler >>söylenilir. Her kötü kelime bir yara (delik) >>birakir. Arkadasina bin defa kendisini affettigini söyleyebilirsin >>ama bu delik aynen kalacak (kapanmayacak). >> >>Bir arkadas ender bir mücehver gibidir. Seni güldürür, >>yüreklendirir sen ihtiyaç duydugunda yardimci >>olur, seni dinler sana yüregini açar" demis..>>Arkadaslik >> >>Kötü karakterli bir genç varmis. Bir gün babasi ona çivilerle dolu >>bir torba vermis. " arkadaslarin >>ile tartisip kavga ettigin zaman her sefer bu tahtaperdeye bir çivi >>çak" demis. Genç, birinci (ilk) >>günde tahtaperdeye 37 çivi çakmis. Sonraki haftalarda kendi kendine >>kontrol etmeye çalismis ve geçen >>her gün daha az çivi çakmis. >> >>Nihayet bir gün gelmis ki hiç çivi çakmamis. Babasina gidip >>söylemis. Babasi onu yeniden tahtaperdenin >>önüne götürmüs. Gence "bugünden baslayarak tartismayip kavga >>etmedigin her gün için tahtaperdelerden >>bir çivi çikar sök" demis. >> >>Günler geçmis. Bir gün gelmis ki her çivi çikarilmis. Babasi ona >>"aferin iyi davrandin ama bu >>tahtaperdeye dikkatli bak. artik çok delik var. Artik geçmisteki >>gibi güzel olmayacak" demis. >>Arkadaslarla tartisip kavga edildigi zaman kötü kelimeler >>söylenilir. Her kötü kelime bir yara (delik) >>birakir. Arkadasina bin defa kendisini affettigini söyleyebilirsin >>ama bu delik aynen kalacak (kapanmayacak). >> >>Bir arkadas ender bir mücehver gibidir. Seni güldürür, >>yüreklendirir sen ihtiyaç duydugunda yardimci >>olur, seni dinler sana yüregini açar" demis..>>Arkadaslik >> >>Kötü karakterli bir genç varmis. Bir gün babasi ona çivilerle dolu >>bir torba vermis. " arkadaslarin >>ile tartisip kavga ettigin zaman her sefer bu tahtaperdeye bir çivi >>çak" demis. Genç, birinci (ilk) >>günde tahtaperdeye 37 çivi çakmis. Sonraki haftalarda kendi kendine >>kontrol etmeye çalismis ve geçen >>her gün daha az çivi çakmis. >> >>Nihayet bir gün gelmis ki hiç çivi çakmamis. Babasina gidip >>söylemis. Babasi onu yeniden tahtaperdenin >>önüne götürmüs. Gence "bugünden baslayarak tartismayip kavga >>etmedigin her gün için tahtaperdelerden >>bir çivi çikar sök" demis. >> >>Günler geçmis. Bir gün gelmis ki her çivi çikarilmis. Babasi ona >>"aferin iyi davrandin ama bu >>tahtaperdeye dikkatli bak. artik çok delik var. Artik geçmisteki >>gibi güzel olmayacak" demis. >>Arkadaslarla tartisip kavga edildigi zaman kötü kelimeler >>söylenilir. Her kötü kelime bir yara (delik) >>birakir. Arkadasina bin defa kendisini affettigini söyleyebilirsin >>ama bu delik aynen kalacak (kapanmayacak). >> >>Bir arkadas ender bir mücehver gibidir. Seni güldürür, >>yüreklendirir sen ihtiyaç duydugunda yardimci >>olur, seni dinler sana yüregini açar" demis.. bunu hic unutmayn ızler kalıcıdır |
saol isim olmadigi zaman okumaya calisirim :D |
Haklısınız.. |
Neden "Dön" diyemedim?.. Demedim hiç!.. "Başta kolay değildi çekindim Çok zor oldu söyleyemedim" diye başlıyordu Ferhat´ın şarkısı, Aşk ve Hüzün gösterisi tüm hüznü ile beni sarmışken.. "Kırgın değilim kendim seçtim aslında yalnızlığımı Sevdim ben olmayı seninle sensizliğimle" dedi sonra Ferhat.. Beni düşüncelere iyice daldıran son satırı oldu.. "Sonra yıkıldım neden ben sana ´Dön´ diyemedim." Yılların öncesine döndürdü şarkı beni.. Sinan´dan ayrıldığı günlerde Sezen uğramıştı bana, yeni şarkısı ile.. "Alışırım zannettiğim yokluğundan acılanmam Vazgeçmek zor senin o büyülü tuhaf sıcağından Dön demeye utanırım zavallı korkularımdan Arkasına saklandığım gururumdan Geri dön geri dön Ne olur geri dön Uzanıp tutuver elimi bir gün Utanır diyemem ne olur geri dön" diyordu, Sezen de.. Sezen´i çok iyi anlamıştım o günlerde.. Yıllar sonra Ferhat´ı anladığım gibi.. Ben de "Dön" demeyen, diyemeyenlerin başında geliyorum çünkü.. Hayatım boyu çok sevdim.. Deliler gibi sevdim.. Ama hepsi terk ettiler beni.. Çekip gittiler.. Çok düşündüm.. Hala da düşünürüm.. "Gitme" desem ne olurdu?.. "Dön" desem dönerler miydi?.. Yaşam felsefesi, "Bir gün pişman olacaksan, yaptıkların için ol, yapmadıklarından değil. Çünkü yapmadığın zaman neler kaybettiğini hiçbir zaman bilemezsin" olan ben, niye "Dön" demedim hiç birine.. Belki de "Dön" dememi bekleyenlere.. Belki işaret alsalar, koşarak boynuma sarılacaklara.. Hatta yıllar sonra dönmek için ortaya çıkanlara.. Demedim.. Çünkü beni´ ben yapan unsurların başında iki "G" harfi var.. Gurur ve Güven!.. Birincisi olmazsa ben olmam. İkincisi olmazsa, ilişkim olamaz.. İkinciyi tartışmam bile.. Yaşam güven üzerine kuruludur. Her türlü ilişkide güven esastır. Hele Aşk´ta, hem de nasıl.. Gitti mi, güven yıkılır.. Vazo kırılır.. Diyelim yalvardınız, gözyaşı döktünüz, ikna ettiniz, döndü.. İçinizden "Ya gene giderse" korkusunu, şüphesini atabilir misiniz?.. |
Yaşamsın sen... Daha ne istiyorsun? Kör karanlık bir kuyuda, görebilmek için savaşmaktır yaşamak... "Yaşanmaz" dediğin anda dahi, nefesini tüketmektir yaşamak... Her sabah gözlerini açtığında, doğan güneşin ışıklarını görmektir. "İşte yeni bir gün daha" diyebilmektir yaşamak... Artık ne olup bittiğini çözemediğin şu dünyada, "karşıma artık çıkmaz" dediğin ama inatla çıkan her zorluğa, yine ve yeniden göğüs germektir yaşamak... Ne olursa olsun buna tekrar tekrar dayanmak şaşırtır ya insanı, anlayamazsın bazen nasıl katlandığını... Bir mucizedir aslında yaşamak... Ne aşklar tüketirsin, Ne yaşlar tüketirsin, Ne insanlar tüketirsin ömründe... Neler gelir geçer şu yaşam denilen ömür törpüsünde... Kimleri feda edersin, kimleri kazanmaya çalışırsın... Yıkılırsın... Bir daha kalkarsın... Ağlarsın... Umutların biter ya da öyle zannedersin... Sonra birgün bakarsın bütün herşey geride kalmış. O gün ağladığın, şimdi unuttuğun olmuş! "Nasıl olur?" dersin şaşkınlıkla, "ben ne zaman geldim şu an olduğum noktaya?" Ahh yaşam... Kiminin farkında olmadan yaşadığısın, Kiminin sadece nefes alıp vermek sandığısın... Söylesene bana... Ben senle nasıl çıkayım başa??? |
“Hayatın içinde günlere,aylara, yıllara bulanmış bir bayrak gibi gidiyoruz. Yüzümüz her zaman aydınlık kaldı. Alnımızda kardeşimize yansıyan, bir bildiğimize dirlik gördüğümüze yansıyan yalnızca merhamet oldu. Ufkumuza abanmış karanlığa karşı güzel durduk, çok güzel durduk. Çokça hırçındık, belki biraz pervasız ama hep ayaklarımızın üstünde, bu toprakların koynunda dik olduk. Umutsuzluğa, yese düştüğümüz vakitlerde, zaman sahibi Allah’ımıza sığındık. Ve her dem Allah’ımıza sığınmanın verdiği dinginlikle bakmaya çalıştık olan biten ne varsa. Dilimizi evirip çevirmedik, dilimizin de bir hesabı vardır, bildik!... Adı Yolcu konulmuş bir dergidir bu. Yürür iken öğrendik çok şeyi. Yürümek nedir,yüreklere dokunmak nicedir, bir gönlü gereği gibi onarmak nasıldır bildik! …. Kardeşlerimiz, kalbinizin kıyısında bir ceylan gibi gezdirdiğimiz kardeşlerimiz. Adı Yolcu konulmuş bir dergidir bu! Ruhsuz karanlıklarda, soysuz fırtınalarda el verdiğimiz, sevdasından gül derdiğimiz kardeşlerimiz! Nasıl anlatılır, söz düğümlenmeden, ses kırılmadan nasıl söylenir. Genzimize dayanmış kocaman bir hıçkırıktır bu, kime emanet edilir? Ayrılıkların da kavuşmaların da sahibi Allah değil mi ki? Şimdi gidiyoruz. Gidişimizin sessizliğini, bu sessizliğin içinize düşürdüğü burukluğu anlayarak. Siz bizlerde emanetsiniz, biz de sizlerde… Birbirimize tutunmanın bilincinde başka zamanlarda selamlaşmak duasıyla… |
Bahar, yalvarırım çek git işine!.. Salma üstüme çiçeklerini, ...aklımı çelme!.. Her sabah çimenlerin çiyden ürpererek uyanıyor bahçemde; sonra güneşle oynaşıp tütsülenmiş gibi buğulanıyor. Ne zaman sokağa çıksam badem ağaçları salkım saçak çiçek... Kavaklar kıpır kıpır, ıslık ıslığa meltem... Kırda dayanılmaz bir kekik kokusu, toprakta türlü çeşit börtü böcek... Yapma bunu bana bahar, Böyle üstüme gelme...! Zaten damarlarıma zor zaptediyorum kanımı... Çoktan cemreler düşmüş beynime, yüreğime... Kalbimin buzları erimiş. Göğüs kafesimde ne idüğü belirsiz bir kıpırtıyla geziyorum nicedir... bir de sen çıldırtma beni... Krizdeyim ben... Tembelliğin sırası değil, uyamam sana... Al git serçelerini sabahlarımdan, çağlalarına, kokularına hakim ol. Meltemlerine söyle, deli gibi ıslık çalıp sokağa çağırmasınlar beni... Bulutların üşüşmesin başıma... Girme kanıma benim... ...Yoldan çıkarma...! Sen ki en cilvelisisin mevsimlerin, Afrodizyakların en etkilisi, Sevdanın suç ortağısın. Kıyma bana...! Biliyorum çünkü, yine kandırıp yeşillendireceksin aşka; gövdemi azdırıp sonra birden çekip gideceksin. Tam kanım kaynamışken sana, toplayıp allarını morlarını, beni bir kuraklığın ortasında terk edeceksin... O iple çektiğim ışığın, dayanılmaz olacak o zaman... Ne o delişmen sabahlar kalacak, ne günaha çağıran çapkın eteklerin uçuştuğu günbatımları... Tembel kuşların şakımaktan bitap, ebruli çiçeklerin kokmaktan... Buselerin nemi kuruyacak çöl rüzgarlarında... Yeşerttiğin çiçekler, yürekler solacak; damar damar çatlayacak ruhumuz... Hayat, bir ezik otlar diyarına dönüşecek yeniden... yüreğim viraneye... Her bahar sarhoşluğu gibi, geçecek bu sonuncusu da... ebedi bahar, bir başka bahara kalacak. İyisi mi, hiç azdırma ruhumu bahar... İş açma başıma... git işine! Yoldan çıkarma beni!.. |
HAYAT İÇİNE SAVRULMUŞ milyonlarca tohum var. Kimisi neşe, kimisi bereket, kimisi hüzün. Şimdi sonbahar ya belki de o yüzden sonbaharın diğer adı hüzün. Oysa sonbaharlardaki renk bereketini seviyorum ben, sonra sonbaharın yağmurlarını birde en çok. Bazen yağmuru aratmayan göz yaşlarına şahit oluyor yüreğim, bazen şahit olunan oluyor gözlerim.. Her şey iç içe yaşam içinde. Kötü varsa ancak iyinin olduğunun farkına varıyoruz. Güzellik çirkinin varlığına borçlu makamını nasıl ki zengin fakire borçluysa servetini. Mutluluk ise hüzne borçlu mahiyetini. Tezatsız dengelenemiyoruz dünyada! Siyah yoksa beyaz yok. Kötü yoksa iyi.. O yüzden arada akmalı yaştan gözler ve var olmalı hüzün hayatımızda gerektiği kadar. Kıvamında bir hüzünde gerekli ruhlara mutluluk ve huzurun kıymeti için. Bazen keyifle okunan bir kitabın satır aralarındaki baskı hatası nasıl kaçırsa da kitaba dair iştiyakımızı, satır arası hüzünler asla bozmamalı yaşam anlayışımızı.. Var olan ve başa gelen her şeye tevekkül edebilmek asıl olan.. O öyle bir Rabb’ki gereksiz ve hedefsiz tek bir zerreyi dahi yaratmayan ve bir yerden bir yere sevk etmeyen. O yüzden “Ey Rabbim! Senden ne gelecekse gelsin! Sen ki, rahmetinle de, kahrınla da güzelsin!” diyebilmek tüm kalple.. Beklenmedik satır arası hüzünleri tevekkül ile karşılamak, sabredebilmek. Her şeyi bir hediye hükmünde görebilmek. Bilinçli bir tercih aslında huzur ve mutluluk. Etrafa saçılan her türlü tohum aslında kişinin kendi tercihine bağlı olarak şekil alıyor zannımca. Hüznü dahi sevebiliyorsak eğer belli bir süre sonra mutluluk olarak geri dönüşümünü alabiliyoruz aslında. O yüzden yaratılmış her şeyi sevmek gerek Yaradan’dan ötürü. O yüzden şefkatle kucaklayabilmek gerek kainattaki tüm zerrecikleri ve tüm yürekleri. Zengin borcunu ödemeli fakire ki, hak etsin iki cihan servetini . Zahmet vermeli biraz rahmete kavuşmak için. Merhamet etmeli kainata, merhamete mahzar olmak için.. Yaşayabilmek gerek her şeye rağmen, yaşata bilmek için . Hüznü de yaşamak gerek, mutluluğun kıymetini daha iyi bilebilmek için Var olmak gerek her şeye rağmen, var kılmak için. Barışık olmak gerek, en başta küskünlüğe mani olmak için. Satır arası kadar kısa ve dar alanlara sıkıştı artık yaşamlarımız. Yine bu satır aralarında yaşanıyor hüzünlerimiz yada mutluluklarımız.. Satır arası alınan nefesler kadar hayatımız ve satır araları kadar da kısa artık yaşantılarımız. Bu kısacak zaman dilimlerini bereketlendirmek adına hep güzelden ve iyiden yana atsın nabızlarımız.. Bir okuma molasıdır belki satır arası yaşanılan bir hüzün. Kıymetini bilmek lazım, iyinin, hüznün ve güzün.. |
ÇEVREMİZLE NE KADAR İLGİLİYİZ... MELEKLER YANIBAŞIMIZDA... http://img.blogcu.com/uploads/ayseunluer_mavi_melek.jpg Dünya ya gelmiş ve insanlara yardıma çalışan ne cok melek var biliyormusunuz? Kaçımız onların varlığını hissedebiliyoruz ve kaçımız kendi varlığımızın farkındayız.Çevremizle ne kadar ilgiliyiz?Günlük yaşantımızda markette,metroda,takside,bir köşe başıda veya kaldırımın kenarında kaç tanesi ile karşılaşıyor ama farketmiyoruz.Çevrenizdeki melekleri görmeye çalışın.Hemen yanıbaşınızda pırıl pırıl ışıklar saçan ve size yardıma gelen insan bedenindeki melekleri….Sonsuz sevgilerini ……. Duyarlı ve dikkatli olursanız onların esintilerini ve tatlı kokularını sevgi dolu yürekleri ve sıcacık bakışları, kocaman kanatları ile kucak açmış beklediklerini göreceksiniz. Onları tanımaz ve algılayamassanız kanatlarına ihtiyaç duyduğunuzda yanınızda olsalar bile fark etmez ve bu muhteşem yolculuğu kaçırırsınız. Mucizeleri beklemeyin sadece izleyin.Şayet bakmak yerine görmeyi seçerseniz mucizelerin her an gerçekleşmekte olduğunu görebilirsiniz....... Duyarsızlık ve Yardım Etme Psikolojisi Yıl 1964... Yer New York... Sabahın erken saatleri... Kitty Genovese adlı bir genç bayan bir sokak köşesinde saldırganlar tarafından saldırıya maruz kalıyor. Saldırı yarım saatten fazla devam ediyor. Bu süre zarfında bu bayan saldırganlarla mücadele ediyor ve çığlıklar atıyor, fakat nihayetinde bıçaklanarak katlediliyor. Bu hadiseyi ilginç kılan ne romanlara mevzu olması ne de gündemi meşgul etmesi. İlginç kılan neden şu ki; Kitty’nin komşularından 38’i bu dehşet verici sahneyi pencerelerinden seyretmişlerdi. Fakat ne tuhaftır ki, bu süre zarfında ne yardıma gelen ne de telefonu kaldırıp bir polisi arayan olmuştu. İnsanlardaki bu dehşete düşürücü hareketsizliğin sebebi neydi? Diyebilirsiniz ki, insanlar sabahın erken vakitlerinde uykulu ve sersemdiler. Ve yine bu vakitlerde insanlar zihinsel yeteneklerini tamamen kullanamıyorlardı. Fakat gün ortasında Eleanor Breadly adlı bir bayan New York 5. Sokakta alışveriş yaparken ayağının takılması sonucu düşmüş ve bacağını kırmıştı. 40 dakika boyunca yerde şok halinde yatmıştı. Bu süre zarfında yüzlerce kişi yanından geçerken durmuş biraz alık alık baktıktan sonra yoluna devam etmiş ve kimse yardım etmemişti. Neden bu olaylara şahit olanlar yardım edemediler? İnsanlar diğerlerinin acılarına karşı vurdumduymaz mı? Veya felakete çok mu alıştılar ki şiddet ve felaket karşısında soğukkanlı davranabiliyorlar? Ya da buradaki seyirciler bizden şu veya bu yönle farklı mıydı? Bu soruların hepsine birden ‘hayır’ cevabı verebilirsiniz. İnsanlarda, yardım noktasındaki hareketsizliğin nedenlerinden biri yardım etme isteksizliği olabilir. Belki şehirdeki insanlar, ne kadar korkunç vaziyette olursa olsun yabancıların kaderleriyle alakadar olmuyorlar. Fakat psikolojik araştırmalar gösteriyor ki, yardım etmekteki durgunluğun sebebi insanların durumu anlayış şekillerinden kaynaklanıyor. Kısacası insanlar durumu önemsememiş değillerdi, belki neler yapılması gerektiğini idrak edememişlerdi. Şimdi, New York 5 Caddede düşen ve ayağını kıran kişiyi hayal edelim. Kendinizin kadının düşüşünden 10 dakika sonra olay yerine geldiğinizi düşünün. Yerde rahatsızlık içinde yatan birisini gördünüz. Daha neler gördünüz? Kadının yanından yürüyerek geçen ve yürürken sadece biraz bakan ve yürümeye devam eden bir çok kimse gördünüz. Durumu nasıl yorumlayacaksınız? Sonuç olarak şu kanıya varacaksınız ki, müdahale etmek uygun değil. Belki durum ciddi değil, belki yerde yatan kişi sarhoş olmuştu, belki sadece rol yapıyordu, yada her şey bir gizli kamera şakasından ibaretti. Bu durumlarda müdahale etmek ise münasip değildir. Bununla birlikte kendinize sorabilirsiniz ki, eğer durum ciddiyse neden bu kadar kişi yardım etmiyor? Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, izleyicinin yardım edip etmemeye karar vermesinde etkili olan 6 aşama var. Eğer kişi bu altı aşamadan geçebilirse ancak o zaman yardım edebiliyor. Ortalıkta Yanlış Giden Bir Hadise Bulunduğunun Farkına Varılması İzleyicilerin her hangi bir girişimde bulunmadan önce ortalıkta yanlış giden birşeyler olduğunun farkına varması gerekiyor. Peki bir hadiseyi fark edilebilir kılan etmenler neler? Cevaplardan biri olayın tabiatı olabilir: bazı hadiseler yapısı itibariyle diğerlerinden daha çok dikkati çekiyor. Yapılan bir araştırmada bazı seyirciler bir konfederasyon azasının tökezleyerek merdivenlerden aşağıya düştüğünü görüyorlar. Diğer izleyiciler ise sadece felaket meydana geldikten sonraki duruma şahit oluyorlar (Konfederasyon üyesi dirseklerini ovalıyor veya şuuru tekrar yerine geliyor). Hadisenin vuku bulma esnasındaki canlılık ve hareketlilik hadise bittikten sonraki aşamada ortaya çıkan canlıktan fazla olduğundan daha çok ilgi çekiyor. Hadise ne kadar fark edilirse izleyicilerin yardım etme oranları da o derece artıyor. İzleyiciler canlı senaryonun yaşandığı anda % 89 oranında yardım ederlerken hadise bittikten sonraki şartlarda ancak % 13 oranında yardım ediyorlar. Kısacası insanlar yanlış bir şeyin olduğunun farkına vardıklarında yardım etme ihtimali artıyor. Bunun yanında yardım etmeyi etkileyen psikolojik ve sosyal nedenler de var. Mesela, kabul edilir ki kentte yaşayanlar kırsal kesimde yaşayanlardan daha az yardımda bulunurlar. Gerçekten, araştırmalar da bu sonucu doğruluyor. Peki bunun sebepleri neler? Neden şehirdeki insanlar başkalarına yardım noktasında atıl kalıyorlar? Bir ihtimal şu ki, kent hayatı yanlış giden, yolunda gitmeyen, bir durumun varlığının fark edilmesini zorlaştırıyor. Şehirler daima hareketin, meşguliyetin olduğu, sesle dolu yerlerdir. Bir çok dış uyarıya maruz kalan şehir insanları bu uyarıları kontrol edebilecekleri ve bu uyarılar arasında rahat edilebilecekleri bir seviyeye getirmek için dikkatlerini sadece kendi şahısları için önemli olan koşullarla kısıtlıyorlar ve diğer alakasız uyarıların önünün kesiyorlar. Sonuç olarak başkalarının yardım isteklerinin farkına varamıyorlar. İnsanların, yanlış bir şeyin olup olmadığını farkına varmasında etkili olan faktörlerden birisi de onların ruh halleridir. Araştırmalar gösteriyor ki, insanlar iyi ruh haline sahip oldukları vakitlerde daha ziyade yardım ediyorlar. Bir araştırmada öğrencilerin kendilerine verilen ödevlerindeki performanslarının değerlendirilmesi anında, onlarda iyi veya kötü ruh hali oluşturabilecek olumsuz veya olumlu yönde bilgiler veriliyor. Daha sonra bu öğrenciler diğer bir iş ile ilgilenirken aşırı yükünden dolayı kapıyı açmakta zorlanan ve yardıma ihtiyacı olan bir bayan görüyorlar. İyi ruh haline sahip öğrencilerin çoğu bayanın herhangi bir yardım talebinde bulunmamasına rağmen durumu fark ediyorlar ve yardım ediyor. Kötü ruh haline sahip olan öğrenciler ise sadece bayan tarafından dikkatleri çekildikten sonra yardıma geliyorlar. Ruh halinin diğer insanların yardım ihtiyaçlarına karşı olan duyarlılığı etkilemesi kent ve kırsal kesimdeki yardım etme noktasındaki farklılığın izahında bizlere yardımcı olabilir. Genelde şehirlerde strese yol açabilecek olan ses, kalabalık ve hava kirliliği kırsal kesimlerden çoktur. Bu şartlar insanları stresli olan bir ruh haline soktuğundan, şehir insanları başkalarının yardıma muhtaç olup olmadığına fazla dikkat etmiyorlar. Fakat insanlar ortada olağandışılığın farkında olsalar da her zaman yardım etmiyorlar. Yardım etmede diğer önemli bir nokta ise durumun ciddi olup olmadığının farkına varmak... Durumun Ciddi Olup Olmadığının Farkına Varılması Bir şehir caddesinde yerde şuursuzca yatan birini gören bir kişiyi göz önünde bulunduralım. Bu kişi yerde yatan kişinin hasta veya içkili olup olmadığını nereden bilebilir? Buradaki koşullarda bir belirsizlik var. Buna benzer bir karıştırma Genovese hadisesinin bazı şahitlerinde de görülmüştür. Komşuların bir kısmı, sonraları neler olup bittiğinden emin olmadıklarını belirtmişlerdir. Belki bu bir şakaydı, veya bir sarhoş nöbeti, yada aşıklar arasındaki bir tartışma. Eğer bunlardan biriyse bu durumda müdahalede bulunmak utanmaya vesile olacaktı. Peki bir durumun ciddi ve acil vaka telakki edilmesini temin eden ipuçları nelerdir? Bu ipuçlarından bir tanesi çığlıklardır. Çığlık atmak seyircilerin durumu fark etmesini sağladığı gibi hadisenin ciddi olduğunu da izleyicilere ihsas eder. Ve çığlıklar insanlara olayın normal olmadığını, kurbanın ciddi yardıma ihtiyacının bulunduğunu ve dış yardıma muhtaç olduğunu ifade eder. Çığlık atmak veya yardıma ihtiyacın bulunduğunu hissettirecek ipuçları belirtmek izleyicilerin yardım etme olasılığını arttırmaktadır. Yardıma olan ciddi gereksinimini çığlık atarak ifade edenler % 75 oranında yardım alabilirlerken, sessiz bir surette acıya katlanmayı tercih eden kazazedeler ise maalesef acı çekmeye devam etmişlerdir. Peki durum veya hadisenin acil olup olmadığının belirsiz olduğu zamanlarda izleyiciler nasıl hareket ediyorlar? İnsanların çevrelerinde olup bitenleri anlamlandırmaları gibi temel ihtiyaçları vardır. Kafalarının karıştığı ve durumu yorumlayamadıkları vakitlerde çevrelerindeki insanlara başvururlar. Bu hallerde diğerlerinin davranışları ve fikirlerini doğru ve gerçek olarak kabul etmek ehemmiyetli olur . Genovese hadisesinde de şahitler kendileri gibi bir çok kişinin aynı şeyleri gördüğünü fark etmişlerdi. Caddedeki trajik hadiseyi izlerken yan binalardaki dairelerin açık ışıklarını görmüşlerdi. Herkes durumun acil olup olmadığını anlamak için birbirine bakıyordu. Ve kimse diğerlerinin de kendileri gibi emin olmadıklarını düşünmediklerinden şu sonunca varıyorlardı; “Madem kimse herhangi bir icraatte bulunmuyor, demek ki ortada ciddi bir tehlike yok.” İnsanlar olayı fark etseler ve ciddi olduğunu ve yardıma ihtiyacın bulunduğunu anlasalar dahi genelde yardım etmekte atıl kalıyorlar. Bu noktada diğer bir nokta devreye giriyor: Sorumluluğun dağılımı. Sorumluluğun Dağılımı Daha önce de belirtildiği gibi her izleyicinin aynı şeyi görmesi, hadisenin acil olup olmadığının fark edilmesini zor kılıyor. Vaziyetin acil olduğu anlaşılsa dahi, yine diğerlerinin varlığı müdahaleyi güçleştiriyor. Çünkü sorumluluğun dağılımı gibi bir durum ortaya çıkıyor. Kimse müdahalede bulunmanın ve yardım etmekten kendinin mesul olduğunu düşünmüyor. Herkes diğerlerinin de kendisinin gördüklerini gördüğünü bildiğinden, bunlardan birisinin ya çoktan bir şeyler yapmış olduğunu veya yapacağını düşünüyor. Peki herkes böyle düşününce hangi sonuç ortaya çıkıyor? Maalesef kimse yardım etmiyor. Bir araştırmada birbirinden bağımsız üç grup oluşturuluyor. Bu üç gruptan ilki iki, ikincisi üç ve üçüncüsü de beş kişiden müteşekkil. Grup elemanları ayrı kabinlerde oturuyorlar ve birbirlerini görmüyorlar. Bu gruplardan farklı zamanlarda bir mevzuyu tartışmaları isteniyor. Tartışma esnasında her gruptan bir kişi çıglık atmaya başlıyor ve sara nöbeti geçiriyor. Sara nöbetinin üç dakika devam ettiği ilk durumda bir tek izleyicinin bulunduğu ilk gruptaki kişi % 85 oranında nöbet bitmeden yardıma gelirlerken, iki izleyicinin bulunduğu ikinci grupta yardım % 62 oranında oluyor. Ve dört izleyicinin bulunduğu son grupta ise yardım oranı % 31’lerde kalıyor. Sara nöbetinin altı dakika devam ettiği ikinci durumda ise birinci grup % 100, ikincisi % 81 ve üçüncüsü % 62 oranında yardım ediyor. Kısacası insanlar sadece kendilerinin acil durumun farkında olduklarını düşündükleri zaman daha çok yardım ediyorlar. Ve kişinin içinde bulunduğu grubun sayısı arttıkça bu kişinin yardım etme olasılığı da o oranda azalıyor. Yardım Etmenin Zorluğu Ve Maliyeti Seyirci etkisi gösteriyor ki, insanlar genellikle yardıma ihtiyaç olduğunun farkına varamıyorlar. Farkına varsalar dahi diğerlerinin harekete geçeceklerini düşündüklerinden yardım etmiyorlar. Fakat öyle bir durum düşünün ki, hadise belirsiz değil ve yardım etme sorumluluğu da dağılmamış. Acaba insanlar bu durumda başkalarına yardım ediyorlar mı? İnsanların yardım edip etmeyeceklerini belirleyen faktörlerden biri de yardım etmenin zorluk derecesi ve maliyetidir. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, yardım etmenin kişiye açacağı maliyet arttıkça yardım etme ihtimali azalıyor. Peki bu maliyetler neler olabilir? Bazı durumlarda gayret ve zaman, bazılarında fiziksel olarak zarar görmek, bazılarında ise nahoş duygusal neticeler. Bir araştırmada öğrencilerden bir binadan diğer bir binaya konuşma vermek için gitmeleri isteniyor. Bu öğrencilerden bir kısmına geç kaldıkları ve acele etmeleri gerektiği söyleniyor. Diğer kısmına ise yeteri kadar zamanlarının olduğu bildiriliyor. Geç kaldıkları kendilerine beyan edilen talebeler randevularına doğru hızla giderken kapının önünde eski giysiler içerisinde inleyerek yerde yatan bir adam görüyorlar. Bu geç kalan öğrencilerden sadece % 10 luk bir kısmı yardım etmek için duruyor. Kapı önünde yatan aynı kişiyi gören diğer öğrencilerdeki yardım oranı ise % 50 oluyor. Bu araştırmayı ilginç kılan nedenlerden biride bu öğrencilerin din ile alakadar bir seminere devam ediyor olmaları. Ve dinledikleri ders ise sokakta yaralı olarak yatan birinin yardımına gelen bir Sameriten’in (kendini hiç düşünmeksizin başı dertte veya sıkıntıda olan insanların imdadına koşan kimse) kıssası. Şehirlerdeki yardım oranının kırsal kesimlere göre az olmasının sebeplerinden birisi de bu olabilir. Yani şehir insanları daima bir acelecilik içinde olduklarından (işe, okula, otobüse veya randevuya yetişme) kendilerinin işlerine mani olabilecek olaylara pek bulaşmıyorlar. Yine Piliavins’in metro deneyinde kurban yere yığılırken bazı durumlarda kırmızı renkli bir kapsül yutuyor. Bu sayede çenesinden aşağıya doğru kan akıyormuş gibi görünüyor. Kan acil durumun ciddi olarak algılanmasını temin ettiği halde ağzından kan gelen kazazedeye yardım olasılığı ağzından kan gelmeyene nazaran daha az oluyor. Görünüşe bakılırsa potansiyel yardım ediciler kanı görmekle korkuyorlar ve geri çekiliyorlar. Bu da onların olası yardım etme meyillerini azaltıyor. Kişisel Yardımın Faydalı Olup Olmaması İnsanlar edecekleri yardımın zorluğunu ve maliyetini düşünmekle birlikte kendi yardımlarının yaralı olan kişiye fayda verip vermeyeceğini de düşünüyorlar. Eğer kendilerinin yardımı yaralının acısını hafifletebilecekse yardım etme olasılığı artıyor. Fakat kişi kendi yardımının kazazedenin yardımını hafifleteceğini düşünmüyorsa o zaman yara ile yardım arasında ters bir orantı ortaya çıkıyor. Diğer bir deyişle yardıma muhtaç olan kişinin acısı ziyadeleştikçe yardım edebilme olasılığı da o orandayavaş oluyor. Hadisenin Olduğu Mekanın Kolayca Ayrılmaya Müsait Olup Olmaması Yerde acılar içinde kıvranan birisini gören bir şahısta bir huzursuzluk meydana geliyor. Bu şahısın bu huzursuzluğu giderebilmesi için önünde iki yol var. Birincisi yaralıya yardım etmek. İkinci ve daha kolay bir çözüm ise, hadisenin cereyana geldiği mekandan uzaklaşmak. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki insanlar kolayca ayrılabilecekleri mekanlarda yardım edebilecek durumda dahi olsalar kolay olan ikinci yolu tercih ediyorlar. Kısacası sokak caddesinde yatan bir kişiye uzanacak yardım eli kapalı bir yerde yaralı olarak yatan bir kişininkinden daha az oluyor. Yani ayrılabilmenin kolaylığı yardımı önemli ölçüde azaltıyor. Sonuç Sonuç olarak denilebilir ki; insanlar sanıldığının aksine bencil değiller. Ve yardım etmekteki ataletleri hadiseyi önemsememelerinden kaynaklanmıyor. Yukarıda da beyan edildiği gibi kişinin yardım edip etmeyeceğini büyük ölçüde olayın meydana geldiği koşullar belirliyor. Tabii, insanların aldıkları eğitimin, sahip oldukları dini inançların, ve yetiştikleri aile ortamının etkilerini bir kenara bırakamayız. Fakat çoğu zaman koşullar, ne kadar diğerkâm olursa olsun, insanların yardım etmelerini zorlaştırıyor. ASLINDA HER BİRİMİZ BİRAZ SEVGİYE AÇLIK ÇEKİYORUZ AMA BUNU GÖSTERMEK ACİZLİK GİBİ GELİYOR BAZILARIMIZA YADA GÖZLERİMİZİ KAPATIYORUZ SEVGİ İLGİ BEKLEYENLERE VE KENDİMİZE BUDA SANIRIM BİRŞEYLEREDEN KORKU DUYDUĞUMUZDAN ASLA TAM OLARAK KENDİMİZİ ORTAYA KOYAMIYORUZ ZAYIFLIKLARIMIZ LA HATALARIMIZA GERÇEKLERİMİZLE YALANLARMIZLA HEP BİR GİZEMLİ TARAFIMIZ OLUYOR BANA GÖRE GÜVEN EKSİKLİĞİ YAŞIYORUZ BAZI KONULARDADA HAKLIYIZ ÇÜNKÜ KİŞİLER ZAMANLA NE OLDUKLARINI YANSİTMAYA BAŞLIYOR ... AMA YİNEDE BİZLER DEĞERLİYİZ VE HERŞEYİNEN İYİSİNİ HAK EDİYORUZ....:) |
Hadi bana güzel şeylerden bahset, ben yapamıyorum bir süredir… Sanki unuttum sevinmeyi; epeydir bir uçurtma olmadım örneğin, kuşlarla aşık atmadım gök yüzünde, çocuklarla gülmedim. Kahkahalarımı bir elektrik kablosuna dolayıp, yerlere çakılmış gibiyim. Yüz göz darmadağın, kelimeler kırık dökük, hayatım durağan, zaman dört nala koşarken önümde, ben sürünüyorum toz, toprak içinde… Nedense, veresim gelmiyor aldığım solukları, göresim yok sevdiğim insanları; ne bilmek, ne anlamak istemiyorum artık, bir parçası olmadığım hayatı… Biliyorum, nedenim çok ama, nicedir mutlu uyanmıyorum yine de!. Hadi, lütfen, güzel şeylerden bahset! Örneğin; uçsuz bucaksız bir kumsalda seyrine doyulmayan bir gün batımı tasvir et; ufkun biraz üstünde sarı bir ateş topu görünsün, deniz dalgalı olsun. Güneşin son ışıklarıyla yanan kayalar, serinlesin köpüklerle…Bulutlar beyaz olsun, martılar çığlık çığlığa…Rüzgarla sarmaş dolaş bir yelkenli geçsin açıklardan, kıyıdan el sallasın yelkenliye denizde taş sektiren çocuklar…Kulak misafiri olayım el ele tutuşmuş bir çiftin sevgi sözcüklerine; derin bir ah çeksin, kayalıklarda balık tutan yaşlı bir adam ve gülümsesin…Sadece o kumsalda olsa da, hayatından memnun olsun herkes, “yaşamak, güzel şey!” desin. Akşam olsun, ateş yaksın sevdalı gençler; aşk olsun şarkılarında, umut, söylesinler bir ağızdan; denizde ayın şavkı, gözlerinde yıldızlar, elleri birbirlerinde olsun, tertemiz yüreklerinde sevgi…Sadece o kumsalda da olsa, hiçbir şey kirlenmesin; ne deniz, ne gökyüzü, ne gençler! Nedense, giderek daha çok hissediyorum kirlendiğimi; ellerimi daha sık yıkıyor, aynalara daha az bakıyorum. Koyunlarını otlatan bir çobanı anlat bana…Bir dere kenarında, serin bir kayın gölgesine uzanmış, yan gözle sürüsünü izliyor olsun. Elleri başının altında, gözleri gökyüzünde, bulutlardan bir sürü çizsin, tıpkı düşlerindeki gibi, sadece kendine ait; taşlardan atlayan suların sesi, yüzünü okşayan ılık rüzgar, kurbağaların türküsüyle, fark etmesin, dünyanın en bahtiyar insanı olduğunu ve hayret etsin, bunca yokluğa rağmen neden gülümsediğine… İyi haberler ver bana; ister, memlekete, ister insanlara dair olsun. Tanıyım tanımayayım fark etmez, yeter ki duyayım, hep kötü şeyler olmadığını hayatta! Komşunun, ne zamandır istediği bisikleti alabildiğini anlat kızına; Ahmet’in sünnetinde sabaha kadar eğlendiğini mahallelinin, nihayet muratlarına ereceğini müjdele Ayşe ve Veli’nin, düğün parasını denkleştirdiklerini; geleceğe umutla baktıklarını… Nedense, kötü haberler prim yapıyor artık, ne kadar moral bozarlarsa, sanki, o kadar rahat ediyor insanlar. Biliyorum, ben de onlardan biriyim. Tek farkla ki, iyi şeyler giderek azalırken çevremde, daha çok istiyorum, iyiyi, güzeli görebilmeyi…Herkese yetecek kadar umut olsun istiyorum yüreğimde, herkesi kucaklayacak kadar uzun kollar, aklımda bir dize, dilimde bir türkü olsun her daim, sevdayı anlatan! Gel gör ki, doğarken yüklenmişim yüreğime bu tarifsiz hüznü; en küçük bir fırsatını bulmaya görsün; ne kumsallarda hala aşk şarkıları söyleyen gençler olduğu geliyor aklıma, ne hayalleri olan çobanlar… Bir tek, bütün acıları yüklenen bu yürek kalıyor elimde, bir de, içinde akan kan kırmızı bir dere… |
MSN (önemli ) O gece mail kutusuna gelen bir notun tüm geleceğini etkileyeceğini bilemezdi. Ekte gönderilen dosyayı açtığında ekranı binlerce gül kaplamıştı. Her tıklamada yeni bir sayfa açılıyor ve her açılan sayfada değişik renklerde güller tüm ihtişamıyla gözler önüne seriliyordu. Son tıkladığında ise ekranda şöyle yazıyordu; >>> >> " Hiçbirisi senin gibi olamaz. Seni seviyorum..." Fulya çok şaşırmıştı. Maili gönderene baktı ama bu isim onda hiç bir çağrışım yapmamıştı. Sonraki günlerde benzer mesajlar gelmeye devam etmişti.Her defasında farklı çiçekler kaplıyordu ekranını ve son sayfada yine aynı şeyler yazıyordu. " Hiçbirisi senin gibi olamaz.Seni seviyorum..." >>> >> Fulya bu esrarengiz kişiyi merak etmeye başlamıştı. 10.gece gelen mesajı yanıtlamayı düşündü. İster istemez etkilenmişti. O günlerde kendini çok yalnız hissediyordu... Kim acaba diye kendi kendine sorarken birden parmaklarının klavyeye uzandığını farketti. - " Bu çiçekleri bana neden gönderiyorsunuz? Lütfen kimliğiniz hakkında bana bilgi verirmisiniz?..." >>> >> Yazdıkları sadece bu kadardı. Ardından iletisini göndermek için "Gönder " tuşuna bastığında hayatının ne hale geleceğini asla bilemezdi... >>> >> Ertesi gece heyecanla mail kutusuna baktı. Yine aynı kişiden bir Mail daha gelmişti. Yüreği dalgalı denizlere dönmüştü.Aceleci tavırlarla maili açtı. Bu defa tek sayfalık bir ekran vardı karşısında ve şunlar yazıyordu; - " Beni gerçekten merak ediyorsan yarın öğleden sonra saat 2'de bilgisayarının başında ol ve msn' in açık olsun..." >>> >> Fulya o geceyi biraz heyecanlı birazda huzursuz geçirdi... Gece boyunca hep bu konuyu düşündü. Kimdi, neyin nesiydi, neden her gün bu mailleri ona gönderiyordu...Bu soruların cevabını bulamamıştı. Ertesi gün saat 14.00'te ekranın başındaki yerini aldı ve msn' i de açtı. Bir süre sonra ilk mesajı almıştı. - " Merhaba çiçeğim..." Fulya kalbinin deli gibi atmaya başladığını hissetti... - " Merhaba...Kimsiniz ? " - " Sizi tesadüfen buldum. Bana gelen maillerden birinde sizin de adresiniz vardı. gizemlicicek@... çok dikkatimi çekmişti. O yüzden size her gece birbirinden güzel çiçekleri maillemeye başladım. - Peki ama " hiçbirisi senin gibi olamaz. Seni seviyorum " ne demek oluyor? - İkimiz de çiçekleri çok seviyoruz değil mi? O zaman birbirimizi de çok seveceğiz desem herhalde yanlış olmaz. Fulya ne diyeceğini bilemiyordu.Uzunca bir süre cevap yazamadı. Sonra - Bakalım zaman ne gösterecek. Bu arada kendini biraz tanıtırsan memnun olacağım. -Hiç gerek yok...Çünkü sen beni çok iyi tanıyorsun. Fulya iyice afallamıştı. Cevap yazmak için ekrana baktığında karşı tarafın çıkmış olduğunu gördü. Bir süre bekledi ama geri dönüş olmadı. Herhalde elektrikleri kesildi ya da başka bir sorun çıktı " diye düşündü... >>> >> O gece ve sonraki geceler meçhul kişiden hiç mail gelmedi. Her gün msn' i açıyordu ama orayada gelen giden yoktu. Fulya'nın içi içini yiyordu. Neler oluyordu? Hiç bir sorunun cevabını bulamamak git gide sinirlerini germeye başlamıştı. Aradan bir aydan fazla bir zaman geçmişti ve Fulya bu esrarengiz kişiyi unutmaya başlamıştı. Bir gün çalıştığı iş yerine sivil polisler geldiler . Fulyayı arıyorlardı. " Benimle ne işleri olabilir " diye düşünürken odasına giren polislerden biri kollarına kelepçeyi takı vermişti. " Hey neler oluyor, ben ne yaptım ki " diye avaz avaz bağırmaya başlamıştı. Polisler bilgi vermiyordu.Sadece " Bizimle emniyete geleceksiniz " diyorlardı. Özellikle kollarına vurulan kelepçeler moralini çok bozmuştu. Neler olup bittiğini çözmesi olanaksızdı. >>> >> Emniyet Müdürlüğüne gidene kadar polisler tek kelime bile etmemişlerdi. Kapısında " Dolandırıcılık Masası " yazan bir odaya girdiğinde hepten şaşkına dönmüştü. Masadaki görevli polis >>> >>: - " Buyrun Fulya hanım oturun " diyince ilk sandalyeye kendini atıverdi. - " Söyler misiniz neler oluyor ? Bu bir şakaysa çok ağır bir şaka oldu.Derhal bu oyunu kesin ..." Daha lafını bitirmemişti ki kendisine oturmasını rica eden polisin sert bir ifadeyle " Hep böyledir.Yaparlar ama kabul etmezler..." sözleri başını döndürmeye yetmişti. Birden fenalaştı ve olduğu yere yığılıp kaldı.Gözlerini açtığında bir sedyede olduğunu farketmişti.Boş gözlerle etrafına bakıyordu. Biraz sonra kendisini iş yerinden alan polislerden biri yanına geldi. - İyi misiniz Fulya hanım? Kendinize geldiyseniz artık işimize bakalım. Güçlükle doğrulmuştu. Sonra polisinde desteğiyle tekrar o odaya girdiler. Aynı sandalyeye oturmuştu. - Fulya hanım, dolandırıcılıkla suçlanıyorsunuz. Banka hesabınızda son 15 gün içinde tam 28 işlem yapılmış. Bu süre zarfında yaklaşık 4 trilyon lira hesabınıza yatmış ve oradan da başka bir hesaba havale edilmiş. - Olamaz...Benim böyle şeylerden haberim yok.Bankada 350 milyon liram var.Bunun dışında da neler olup bittiğini bilemiyorum. - Fulya hanım,şimdi bize işbirliği içinde olduğunuz kişilerin adlarını vermenizi istiyoruz. - Siz neler diyorsunuz? Ne işbirliğinden bahsediyorsunuz?. - Dolandırıcılık bayan... Genelde tek başına yapılmaz bu işler. Ayrıca bu kadar parayı ne yaptığınızı da bize derhal açıklayın. Fulya hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı. Hiçbir şeye anlam veremiyordu. Artık ifade verebilecek durumda değildi. Sinir krizleri geçirmeye başlamıştı. Birden kendini parmaklıklı bir odada bulmuştu. Dışardan ölü bir ışığın içeri süzüldüğü rutubetli küçük bir odaydı. O geceyi sabaha kadar ağlayarak geçirmişti. Sabahın ilk ışıkları küçük pencereden içeri süzüldüğünde gün ağlıyordu gözlerinde ve üşüyordu... Bir süre sonra kapı açıldı ve bir kadın polis kolundan tutup kendisini takip etmesini söyledi. 2-3 dakikalık bir yürüyüş sonrasında tekrar ilk geldiği odaya varmışlardı. Fulya'nın yüzü solmuştu ve tir tir titriyordu.Polisler ona sıcak bir fincan çay verdiler. Önce fincanın sıcaklığıyla ellerini ısıttı sonrada yudum yudum içmeye başladı. - Başınız iyice dertte bayan...28 kişinin banka hesabından kendi hesabınıza havaleler yapmış ve ardındanda 4 trilyonu 3 ayrı hesaba aktarmışsınız ve bu paralar ertesi gün ilgi hesaplardan çekilmiş. - Benim hiçbir bilgim yok, ben bir şey bilmiyorum diyebildi..Ardından sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. - Bugün savcılığa çıkaracağız sizi ve tutuklanacaksınız. İyisi mi bize yardımcı olun da şu işi çözelim. Fulya darmadağınık olmuştu.Hiçbir şeye anlam veremiyordu. Sonra " tutuklanacaksınız " sözünü hatırlayıp daha da büyük bir korkuya kapıldı. O andan itibaren hiç konuşmadı. Fulya'yı bir başka odaya aldılar.Yaklaşık 2 saat kadar orda tek başına kalmıştı. Bu süre zarfında neler olup bittiğini asla anlayamadı. Sonra bir bayan polis geldi ve kendisini takip etmesini söyledi. Budefa bir arabaya binmişlerdi. 10-15 dakika sonrada savcının karşısına çıkarılmıştı. Savcı 55-60 yaşlarında babacan tavırlı biriydi. - Otur kızım deyişi Fulyanın içini birazcık da olsa rahatlatmıştı. - Anlat bakalım kızım. Nasıl başladın bu işe? - Benim bahsettiğiniz işlerle hiç ilgim yok savcı bey dedi. - Banka hesabınız öyle demiyor ... Ne vardı banka hesabında. Neler olmuştu - Bakın ayın 13 ünde sarıgül notuyla 750 milyar, 17'sinde beyaz zambak notuyla 2 trilyon ve 19'unda da siyah lale notuyla kalanını havale etmişsiniz . SARI GÜL, BEYAZ ZAMBAK,SİYAH LALE... Allahım neler oluyor diye beynini iyice zorluyordu. Sarıgül...Beyaz zambak...Siyah lale... Birden irkildi. Bu olamazdı!!! Ona ilk gelen mesajda hep sarı güller vardı. Sonraki maillerde beyaz zambaklar, siyah laleler ekranı dolduruyordu. Ama bu nasıl olabilirdi? Savcıya doğru döndü ve kendisine gönderilen maillerden bahsetti. Savcı şaşkınlıkla onu dinliyordu. Maillerin bu işle ne alakası olabilirdi? Savcı ber bir yere telefon açıp birisinin odasına gelmesini istedi. Bir süre sonra odaya genç bir kız geldi ve - Fulya hanım.Siz bu hikayeyinizi baştan sona kadar hiçbir şeyi atlamadan bana tekrar anlatırmısınız ? dedi. - Tabi dedi ağlamaklı sesiyle... Sonra olanı biteni anlatmaya başladı. Her gece gelen maillerden bahsetti. Sarı güllerden ,siyah lalelerden ... bahsetti. - Bunların dışında bir şey daha olmalı dedi kız. Fulya herşeyi en ince ayrıntısına kadar anlattığını sanıyordu. - Peki. Siz hiç cevap yazdınız mı? - Evet bir kez yazdım. Kim olduğunu merak ettiğimi sormuştum. O da bana bir sonraki gün msn degörüşelim demişti. - Yani siz onunla msn'de görüştünüz öyle mi? - Evet diye cevap verdi Fulya... Sonra kız savcının yanına gitti ve Fulya' nın duyamayacağı şekilde bir şeyler anlattı. Sonra da aceleci adımlarla odadan çıktı. Savcı yanına gelmişti. - Bak kızım.Eğer anlattıkların doğruysa senin için bir ümit doğabilir. Yoksa gençliğine yazık olacak... Fulya hüngür hüngür ağlamaya başladı. Savcı başını okşadı ve ; - Koyverme kendini hemen. Dur bakalım bir şeyler bulabilecek miyiz... Sonra Fulyayı bir başka odaya aldılar. Aradan ne kadar zaman geçmişti.Dışarda neler olup bitiyordu. Daha ne kadar burada kalacaktı? Kapı açıldı ve savcı beyle diğer genç kız içeriye girdiler. Yüzlerindeki ifade Fulya'yı biraz olsun rahatlatmıştı. Gözü ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. - Hadi bakalım kızım evine gidiyorsun. Fulya ne diyeceğini şaşırmıştı. Yine ağlamaya başladı.Diğer kız yanına yaklaştı. - Benim adım Ayşe. Bilgisayar uzmanıyım.İfadeniz üzerine Yaptığımız araştırma sonucu asıl dolandırıcıları tesbit ettik. - Peki ama bunun benimle ne ilgisi var?. Benim banka hesaplarımın bu işle ne alakası var ? Ayşe gülmeye başlamıştı. - Bakın Fulya hanım sizi msn'de konuşmaya çağırmasının tek nedeni vardı. O da bilgisayarınızn IP numarasını öğrenmek... Sonrası onlar için çok kolay oldu. Bilgisayarınıza girdiler ve sizinle ilgili tüm bilgileri ele geçirdiler. Sonra da başka hesaplardan sizin hesabınıza para aktardılar ve ardından da sahte isimlerle açtıkları kendi hesaplarına aktarıp buradan paraları çektiler. Fulya öylesine şaşkın öylesine çaresizdiki... - Hadi şimdi evinize gidin ve iyice dinlenin. Yarın sabah sağlıklı bir şekilde yeniden ifadenizi alacağız. >>> >> Ayşenin de yardımıyla dışarı çıktılar. Güneş ışınları gözünü kör ettmişti sanki...Hemen bir taksi çevirip evine gitti. Alelacele kendini banyoya attı. Sonra bir fincan kahve hazırladı kendisine.Biraz rahatlamıştı. Sonra yatağına uzanıp derin bir uykuya daldı. Gece boyunca rüyalarında hep çiçekler gördü. Çiçekler ona saldırıyor, her tarafını yara bere içinde bırakıyorlardı. Uyandığında ter içinde kalmıştı. Hemen kalktı ve ilk iş olarak bilgisayarın elektrik bağlantısını kopardı. >>> >> Perdeyi açıp dışarı baktığında ise hala Gün ağlıyordu gözlerinde. Üşüyordu... |
Kabul, hep siz haklısınız, sizin dediğiniz doğru ve hep sizin sözünüz geçerli olmalı! Siz insanın kalbinden geçeni bile okuyabilirsiniz! Yok canım o kadar da değil diyorsanız, önerilerimize göz atınız. 1. EŞİNİN KİŞİLİĞİNE KARŞI AĞIR ELEŞTİRİDE BULUNMA Eşinin kişiliğini küçük düşürücü, onur kırıcı sözler sarf etmek sevgiyi zedeler. “Sen hep böylesin, hep beceriksizsin.” suçlamalarına sitemkar ve biraz da hakaret içeren “Hep kendi bildiğini okudun. Beni dinlemedin.” sözleri suçlayıcı eleştirilerdir. 2. İŞİ YOKUŞA SÜRME Günün birinde eşlerden birinde olumlu bir değişiklik olmuştur veya gittikleri doktor dinlenilmiş ve kişi olumsuz bir davranışından vazgeçmiştir. Diğer eş “On yıldır sana söyledim; ama beni dinlemedin, başkası deyince daha mı kıymetli oluyor?” biçimindeki konuşmalar eşi üzen ve geriye döndürebilecek tarzdadır. 3. GEÇMİŞİ HATIRLATMA Evlilik hayatı boyunca insanların olumsuz hatıraları olmuştur. Kavgalar, tartışmalar, atışmalar ya da unutulan anlar, yapılan yanlış davranışlar olagelmiştir. Evlilik hayatı boyunca bu kötü hatıraların eşler tarafından tekrak tekrar ısıtılarak ortaya konulması ilişkileri zedeler. 4. GENELLEMEDE BULUNMA Eşinize bir kalıp biçerek o kalıba sokan ifadeler kullanmak, onu kötü bir fiille damgalamak da büyük hatalardan biridir. “Ben senin için değiştim, sen benim için hiçbir şeyden vazgeçmedin. Çok bencilsin...” sözleri evliliği yıpratır. 5. EŞİNİN AKLINI OKUMA Çiftler arasında diyalog tek taraflı olmaya başladığında eşler birbirlerine mesafe koymaya başlarlar. Sürekli iğnelemeler, kavgalar, atışmalar artık kadın ve erkeği kendi dünyasına itmiştir. Erkek de kadın da kendi dünyasında eşiyle konuşmaya başlar. Kafalarında kurdukları şeyler zaman zaman birbirlerinin hareketlerine yorumlar çıkarmaya neden olur. “Senin ne demek istediğini biliyorum. Ben senin bakışından anlarım.” gibi sözlerle eşinin mimik ve hareketlerinden anlamlar çıkarılmaya başlanılır. 6. KENDİNİ HEP HAKLI GÖRME Hatalar, yanlışlıklar iki taraftan da kaynaklandığı halde kim daha haklı, adeta “mahkeme” kuruluyor. 7. KONUŞURKEN SÖZLERİN KESİLMESİ VE SES TONUNU YÜKSELTMESİ İletişimde en önemli husus konuşan insanı sonuna kadar dinlemek, çok gerekliyse aralara girmektir. Dinlemek, anlamak ve kendimizi anlatmamız gerekiyor. Bunun yolu da saygıyla dinlemek, ses tonunu yükseltmemektir. 8. EŞLERDEN BİRİNİN KENDİSİNİ TERAPİST YERİNE KOYMASI Senin hasta olduğunu biliyorum, nedenlerini de biliyorum. Senin ne zayıflıkların var hepsini keşfettim, ne yapman gerektiğini söylüyorum, beni dinlesen doktora filan da ihtiyacın olmaz’ gibi sözler doğru değildir. Eş ne kadar bilgili, tecrübeli olursa olsun kendini doktor yerine koymamalıdır. |
|
DUYARSIZ MI OLDUK? 26 mart 2007 günü bir bankanın önündeki bankamatik sırasındaydım. Kuyrukta 15-20 kişi vardık.Ayrıca bankaya girip çıkan ve oradan geçen onlarca insan. Büyük kentlerin gündüz vakti süregelen uğultusuna herkesin kulakları alışmıştır. Bu sebeble ortalık sakinmiş gibi algılanır. O sırada bir ses yükseldi. İhtiyar bir kadın,az önce çektiği emekli maaşının çalındığını söyleyip çaresizce dövünüyordu. İlk önce herkes gibi ben de şaşkınlıkla baktım.Kısa bir süre sonra durumu kavradım. Medyada ve tanıdıklarımız arasındaki konuşmalarda sıkça yer alan bir olaya şahit oluyorduk. Yankesicilik,kapkaç,hırsızlık ve bunlar gibi şeyler.İşte bunlardan biri daha gerçekleşmişti. Ben,doğal bir refleks ile kadının yanına gitmek istedim.Gerekiyorsa üç-beş kuruş yardımda bulunabilirdim. İlk anda aklımdan bunlar geçti. Ama aynı anda çok belirgin olan bir şey dikkatimi çekti.Hem oradan geçmekte olan kişiler… Hem de kuyrukta bekleyenler…Ne yapıyorlarsa,aynı durumdalar.Yürüyenler yollarına devam ediyorlar. Bekleyenler gene beklemedeler.Sanki ortada ihtiyar bir kadın dövünmüyordu. Sanki parasının çalındığını söylemiyordu.Herkes sadece bakıyordu.Ve bu bakışlarda hiçbir duyarlılık yoktu. Buz gibi tepkisizlik ortamı içindeydim.O anda aklıma geldi.Sakın bu kadın rol yapıyor olmasın? İnsanlar bunu anladıkları için mi kayıtsızdılar?Ama bakışlarda böyle bir izlenim de sezemedim. Sadece tepkisizlik vardı. Gene o anda başka bir duyguya daha kapıldım. Eğer o ihtiyara yardım etmeye çalışsa idim orada bulunanlar tarafından yadırganacaktım. Bunu adım gibi bildiğimden eminim.Zira bakışlardaki duyarsızlık en yoğun aşamasındaydı. İlgisizlik sürdü ve kadın gitti. Kadın gözlerden kaybolmadan önce bile olay unutulmuştu zaten. Birkaç dakika sonra kuyrukta protesto sesleri yükseldi.İlk önce ne olduğunu anlamadım. Aklım biraz önceki olaydaydı.Birazdan öğrendim.Başka bir ihtiyar kadın kuyruğun en önüne gelmiş. Ayakta durmaya dermanının olmadığını söylemiş.Küçük torunlarını evde yalnız bırakmak zorunda kalmış. Sıra başındaki kişi yardımcı olmuş.Üstelik bankamatik işlemlerini kendisi yapmış. Tam bir dakika içinde kadın parasını almış.Yanımdakilere neyi protesto ettiklerini sordum. Kadının yalan söylediğini belittiler.Onlara bu kadını tanıyıp tanımadıklarını sordum. Tanımıyorlarmış,ama belliymiş ki terbiyesizin biriymiş.Üstelik ona yardımcı olan da saygısızlık etmiş. Zira sırada bekleyenlerin zamanını çalmış.Oysa işlem bir dakika sürmüştü. Kadını giderken gördüm,gerçekten çok,ama çok ihtiyardı. Sıra bana gelip paramı çekinceye kadar aynı şey oldu. Hem o ihtiyar kadına hem de yardımcı olana her türden protesto devam etti. Şimdi düşünüyorum.Toplum duyarsızlaştı mı? Yoksa duyarsız olanlar bana mı rastladı? Veya duyarlı olmanın bu olayla ilgisi yok muydu? |
HAYVANLAR VE BİZ Bilmiyorum,hep bana mı rastlıyor ?Yoksa çok yaygın ve olağan mı ? Hayvanlara eziyet etmekten bahsediyorum. Şahit olduğum veya duyduğum olayları buraya yazsam,eminim insanlığınızdan utanırsınız. İnsanlık,milyonlarca yıl süren doğa ile mücadelesinde sert karakterli olmak zorundaydı. Vahşi ortamda vahşi olmak gerekiyordu. Ama mücadeleden galip çıkınca,insanlar hem birbirlerine hem de diğer canlılara karşı daha uysal oldular mı ? Yani medeniyet geliştikçe hayvanlara karşı olan davranışımız yumuşadı mı ? Şahit olduğum ve duyduğum olaylara göre pek olumlu cevap veremiyorum. Bir ülkede milyonlarca insanın ‘boğa güreşi’dedikleri vahşet gösterilerini, milli spor diye övünerek sürdürmelerini anlamıyorum. İhtiyaç için değil,zevk için hayvan öldürenlerin,bu yaptıkları işe av sporu demelerini bana hiç kimse kabul ettiremez. Çaresiz durumdaki hayvanları katleden,onlara eziyet eden insanların hücrelerinde de , benim hücrelerimde de aynı sayıda kromozom var. Hepimiz aynı biyolojik etki-tepkilere sahibiz. Metabolizmamız aynı kanunlara bağlı. Ama hayvanlara karşı takındığımız tutumlar ve hissettiğimiz duygular niçin farklı ? Eğitim işi mi ?Tabii ki eğitim ,kitap ezberlemek değildir. Eğitim,insan beyninin daha olumlu,daha anlayışlı,daha yaratıcı hale getirilmesidir. Eğitim,vahşet duygularının bekçisidir,demir kafesidir,terbiyecisidir. Çocuklar dünyaya geldiklerinde zorunlu olarak milyonlarca yıllık birikimle vahşet genleri taşıyor olmalılar. Onları bunun için eğitmeye çalışıyoruz.Öğretim,işin yardımcı tarafıdır. Duyguları incelmemiş,sevgi ve saygı bilmeyen biri matematik,fizik,buna benzer konularda bilgi sahibi olabilir. Ama onu tam bir insan olarak kabul edebilir miyiz? Dikkat edin,hayvanlara eziyet edenler, öğrenim görmüş olsalar bile eğitimi olmayan kimselerdir. Hayvansever olup ta doğru dürüst okul bitirmemiş olanlar yok mu ? Gerçi örnek vermeyecektim.Ama bir gözlemimi aktarmadan geçemeyeceğim. Bir parkta,küçük bir kedi yavrusunu köşeye sıkıştırıp ona taş atan çocuklar görmüştüm. Anneleri olayı gülerek seyrediyor,bir tanesi ,taşı isabet ettirmeleri için taktik veriyordu. |
İYİ OL... İyi ol fakat çok iyi olma, Birazcık huysuz ol fakat çok değil, İçinden geliyorsa dua et, Eğer sana rahatlık veriyorsa arada bir küfür de et, Etrafındakilere mümkün olduğunca dostça davran, müşfik ol. Eğer bir gün kötü davranmanı gerektirecek bir durum karşısında kalırsan; bağır, çağır, kır, dök ve unut! Her zaman ve her yerde eline geçen bütün saadeti yakala, en ufak bir parçanın bile kaçmasına izin verme, Yaşa herşeyden önce, yaşa ve sırf tesadüfen bu dünyaya gelmiş olduğun için, laf olsun diye günlerini geçirme. Eğer gerçek aşkı tanıyacak kadar şanslıysan; bütün kalbin, ruhun ve bedeninle sev! Hayatını o şekilde yaşa ki; her an kendi elini sıkabilesin ve her gün faydalı olan, hiç olmazsa bir şey yapki, gecelerin yaklaşırken örtüleri üzerine çekip kendi kendine "ben elimden geleni yaptım" diyebilesin. Düşüncelerin neyse hayatın da odur. Hayatın gidişini değiştirmek istiyorsan düşüncelerini değiştir. W. SHAKESPEARE |
hayat bi cümle olsa... Eğer hayatımızı uzun bir cümleye benzetirsek, yaptığımız her şeyi noktalama işaretleriyle acıklıyabiliriz: Virgül: Önce yaşadığımız ve yarım kalan yaşanmamışlıklardan sonra ,,, Ünlem: Acı çektiren tüm ızdıraplar ve engellemeler sonrasında, düşüşünüzde attığınız çığlıklardan sonra !!! Soru İşareti: Nedenleri sorduğumuz, sorduklarımızdan alamadığımız cevaplardan sonra ??? İki Nokta Üst üste: Bizi anlamayan hayata kendimiz ispatlamak için yaptığımız en güzel açıklamalardan sonra : Ve Nokta: Hayatta amaçladığımız tüm hedeflerimizi gerçekleştirirken bir yandan da yıllarını eskiten insanların artık zirvede olmanın hazzıyla son nefesleriyle hayata veda ederken, cümleyi de bitirmek adına bir kalemin ucuyla koydukları en küçücük ama en anlamlı sondur. |
Anne Beni Cocuk Yap ..! En çok neyi yakıştırmadım ki kendime? Aşk acısı çekmeyi mi,yaralanmayi mi,gülüp geçmeyi, Beceremediğime öfkelenmeyi mi,kendimi sorgulamayi mi? Belki de,aşkin kisa süreli bir ahenk olduğunu unutup, Çocuksu bir saflikla,belki dalginlikla,belki de bile bile ladesle, Zaten aşkin sorumluluğunu üstlenmştim bir şekilde... Herkezin kafasi karişik artik günümüzde, Mevsimler bile karişik baksaniza... Sonbahara inat,hala maviler,penbeler,beyazlar uçuşuyor sokaklarda. Güneş serin geçen yazin izlerini yok etmek istercesine tenimde ışıldıyor... Bir mevsimden diğerine tükenirken ömür,nadastaki toprak gibi daha çok, Ama kesinlikle daha fasla üretebilmek için durmali mi biraz yoksa? yorgun gönlü biraz tatile mi ğöndermeli acaba? Aşk ya çilginliktir ya da hiç şey!diyerekGeçirilen ömüre, o inançlara,adrenelinin tavan yaparak, Başladiği sevdalara neler oluyor? Şimdi neresinden tutunmali ki yeniden aşkin? Neresinden tutunmali ki,avuçlara önce mavi boncuk birakip sonra da en olmadik yerinden yaralayan hayatin? Çilginca çarpmasi,gülen gözleri Tekrar geri getirebilmesi için,umutlarin? Neresinden??? Anne beni tekrar çocuk yap! Çocuk yap ki her şeye tekrar çocuksu neşeyle, Heyecanla bakabileyim,dünyanin kirliliğini, Ilişkilerin yozlaştiğini görmeden,ne olursa olsun, Çocuksu rahatliğimla hayatin neresinde, Tutunacağimi bileyim... |
Tebessüm etmek bile sevmektir(düsünce) Bir çok insanın ağzında bilindik bir kelime var. 'Onu çok seviyorum...'. Hayatımızda söyleyebileceğimiz belki de en güzel kelime sevgi ve onunla birlikte kurulan her cümle. Beni düşündüren ise her cümleye uyan bu kelimenin ne kadar dolu ve anlamlı olduğu. Sevgi, o kadar ağır bir kelime ki uygun yerde kullanılmadığında ya da yaşanmadığında insanın kalbine çöküyor. Çökerken beraberinde de hazmedilmemiş bir çok dürtüyü alıp götürüyor. Bir de bu dürtüler insanın varlığının kaynağı ise yaşamın en güzel kelimesi birden lanet bir bedduaya dönüşüyor. Sevgi bu kadar tehlikeli bir kelime mi? Bence hayır. Tehlikeli olan şey, insanların kullanması gereken kelimeler yerine sevgiyi koymak istemeleri. Bu belki de insandaki zayıflıktan ileri geliyor. Hissettiğimiz her duygunun sevgi olduğunu düşünmek bence çok anlamsız. Sevgi bir kaç günde ya da olayda kazanılacak bir olgu değil ki. Çünkü sevgiyi bir zaman dilimine sokamıyorsunuz. Düşünün bir; insan annesini neden sever? Çünkü annesi her şeyi karşılıksız yapmıştır. Küçük bir bebekten ne bekleyebilir ki, ya da savunmasız bir çocuktan. Anne, içindeki kaynaktan akan bu duygunun döküldüğü yeri görmüştür sadece. Tek isteği onu bilmektir, o sevginin varlığını yaşatmaktır. Seven insan sadece bir kaynaktır. Sevgi ise içindeki kaynağın meyvesidir. Sevdiğimiz zaman içimizdeki bu eşsiz ve sonu olmayan kaynağı paylaşmaya başlarız. Amacımız, bir şeyler almak değil aksine vermektir. Karşılıklarla yapılan her şey sevginin dışında yaşar. Sevgiye ait hiç bir şeyde karşılık bulamaz ve hiç bir şeyde bencil olamazsınız. Sevgi nettir. Seven insanın dünyası karmaşa ya da sorularla değil, umutlar ve anlarla doludur. Seven insan soru sormaz. Cevap beklemez. Seven insan sahip olduğu anın değerini bilir. Dünle veya kızgın hesaplarla uğraşmaz. Onun için önemli olan tek şey, yaşamın en sağlam kulpuna yapışmaktır. Eğer sevgi, gerçekleri görmenize engel oluyor veya net düşünmenizi önlüyorsa, hissettiğiniz şeyin sevgi olmadığını bilin. Sevmek, çoğu zaman acıyı yaşamak ve buna katlanmaya çalışmaktır. Bazen sevdiğinize karşı acımasız bile olabilirsiniz. Eğer bu, o insanı geliştirecek veya güzelleştirecekse bunu yapmanız gerektiğini bilirsiniz. Dedim ya, sevgi bu denli ağır bir yük insanın ağzında. Her yerde söylenmez ve herkese bakılmaz ağzımızdan bu laf çıktığında. Her şeyi kabul etmez seven insan. Belki katlanır ama uzaktan sever. İçine gömer hatalarını ama onlara maruz kalmaz. Yine de en güzelini diler. Koşulları, sınırları olmaz ama kuralları vardır seven insanın. Herkese dağıtmaz kaynağını, değerli olduğunu bilir ve hak eden için saklar. Karşısına çıktığında hesap etmez ne kadar sevdiğini. Sayılara veya maddelere bağlamaz. Yaptıklarını yazmaz kirli defterine, karşılıksız yapacaklarını planlar sadece. Hak ettiğini düşünene kadar sunar kaynağını ve sonunda kesmesini bilir. Ama geri almaz o sıcak hissini... Seven insan, açık konuşur; susmaz korktuğu zaman ya da konuşmaz gözleri parıldarken. Seven insan, az olur. Aynı güneşin baktığı vakit gibi. Gitmesini bilir, gelmek zorunda olduğunu bildiği gibi... Seven insan, aya benzer; güneş olamadığında yalnız bırakmaz sevdiğini. Bir parça olsun yansıtır güzelliğini... Seven insan, sıcak olur; güldüğünde ısıtır yürekleri, üzüldüğünde sızlatır. Seven insan, bağlı olur; her an farklı yaşar güzellikleri ve yeniden keşfeder sevdiğini... Seven insanın yüreği ağırdır; ne taşımaya gelir yaşam boyu ne de eğilip bırakmaya... ........ |
Gençliğe adım atmak üzere olan bir çocuk, babasıyla birlikte dağlara çıkmıştı... Yürürken ayağı kaydı, az daha uçurumdan yu*varlanıyordu. Can havliyle bağırdı: "Eyvaaah!.." Karşı dağlardan aynı karşılık geldi: "Eyvaaah!" Önce duyduğu sesin babasından geldiğini, kendi*siyle dalga geçtiğini sandı. Hayretle babasına baktı. Telâşlı yüzünü fark edince sesin başka yerden geldi*ğini anladı. Ama nereden? Bunu kestirmek için tekrar bağırdı: "Heeey!..." Anında karşılık geldi: "Heeey!." Çocuk ilk defa böyle bir durumla karşılaşıyordu. Hem heyecanlanmış, hem de bu oyunu sevmişti: "Sen de kimsin?" diye sordu. Karşı taraftan gelen aynı soruydu: "Sen de kimsin?" "Korkağın birisiiin!..." diye bağırdı bu sefer, ço*cuk. "Korkağın birisiiin" cevabını almakta gecikmedi. "Aptalsıın!.." "Aptalsıın!" "Delisiiin!.." "Delisiiin!" Merakla babasına dönüp sordu: "Bu nedir baba?" "Hayatın sesidir oğlum" dedi babası, "dinle ve öğren." Avuçlarını boru gibi yapan baba karşı dağlara doğru bağırdı: "Seni seviyoruuum!.." Karşılık gecikmeden geldi: "Seni seviyoruuum!" Çocuğun babası tekrar bağırdı: "Sen harikasııın!' Ses aynen geri döndü: "Sen harikasııın!" "Çokgüzelsiiin!..." "Çok güzelsiiin!" Baba oğluna döndü: "Oğlum" dedi, "herkes buna 'yankı' diyor, ama aslında bu hayatın ve umudun sesidir. Hayattan ne umar, ona nasıl seslenirsen, sana o sesi yansıtır." Çocuk, hayata hangi sesi verirse o sesi duyacağını o gün öğrendi. |
Günlerden bir gün kurbağıların yarışı varmış. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sörü kurbağa arkadaşlarını seyretmek için toplanmış. Ve yarış başlamış. Seyirciler arasından hiç biri yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğini inanmıyormuş. Sadece şu ses duyula biliyormuş: "Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar! Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece birtanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. Seyirciler bağırıyorlarmış: "Zavalılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!..." Sonunda, birtanesi hariç, diğer kurbağıların hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayretle ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kubağa ona yaklaşmış ve sormuş bu işi nasıl başardın diye. O anda farkına varmışlar ki... Kuleye çıkan kurbağa sağırmış! *Olumsuz düşünen insanları duymayin... Onlar kalbinizdeki ümitleri çalarlar! *Duyduğunuz ve okuduğunuz kelimelerin gücünü düşünün. Bu sebeple her zaman, pozitif olmaya çalışın SONUÇ:Rüyalarını gerçekleştiremeyeceğini söyleyenlere karşı her zaman sağır olun! |
Dünlerimi kapının önüne bırakarak İçimde boğulan bir şey var. Takıldıkça aklıma dibe çekiyor beni. Ne olduğunu bilmezsen savaşabilirmisin düşmanınla? Kendi içinin bataklığına gömülmüş, sessizce bekleyen, saklı düşmanla. Beni boğuyor kurtulamıyorum. Leonard diyor ki: ''İçimdeki bütün o dünlerle nasıl yeni bir şeye başlayabilirim?'' Nasıl başlayabilirim, nasıl başlayabilirim içimdeki bütün dünlerle? Neden kurtulmak ve neye başlamak istiyorsun? Yeni başlangıçlara engel olacak kadar hangi karanlıkları biriktirdin içinde. Neyin isi bulaştı güneşe çevirdiğin bakışına. Hangi önyargılar doldurdu içini tıka basa. Yorulacak kadar yaşlanmadın daha. Bıkacak, herşeyden el etek çekecek kadar yaşlanmadın. Hele vazgeçecek kadar hiç yaşlı değilsin. İçinde hangi dünler var ki kör ediyor bakışını geleceğe... Yeni birini tanıdığında gözünde aynı şüpheli bakışlar, bir olay geçmişteki başka bir olaya benzediğinde içinde aynı tedirgin edici duygu... Ya o karamsar akşamların? Onlardan nasıl kurtulacaksın. Onlarda mı içimdeki dünlerin eseri? Hep umut dolu olamıyor insan. Bazen de kapıp koyuveriyor kendini karanlık ruhuna. Umut lazım, ışık lazım ve yeni bakışlar lazım. Efkar iyidir bazen ama fazlası yorar seni, tüketir. At içindeki o dünleri bir yana. O dünler yaşanıp bittiyse ve sen öğrendinse ondan öğreneceğini bırak gitsinler. Neden tutuyorsun onları içinde. Anı olsun diye mi, ders almak için mi, yoksa geçmişinin sayfaları arasında eşelenmek bugün yeni bir şeylere başlamaktan kolay geldiği için mi? Ben kendime yeni bir bakış edinmek istiyorum. Şöyle paketi hiç açılmamış ve son kullanma tarihinin dolmasına yıllar olan bir bakış. Kendini sürekli güncelleyen bir bakış. İçine karanlığı sızdırmayacak, sızan karanlığı da parlaklığıyla yok edecek bir bakış. Gelen sonbahar bana eski kırıntı döküntü bakışlarımı sarı yapraklar gibi atma fırsatı versin istiyorum. Sonbaharı kendime bir başlangıç noktası yapıp, yeniden yola çıkmak istiyorum.. Bavulum olmadan hani içine bir zamanlar ancak acılarımı doldurabildiğim ancak Tıpkı dünyaya yeni gelmiş gibi. Kendini bulmak için kendinden arınmış biri olmak istiyorum... Şimdi yola çıkmak istiyorum. Ertelemeden. |
Yaşlı Kızılderili reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki köpeği izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı. Oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı. Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri köpekti bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla, sordu dedesine. Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı. "Onlar" dedi, "benim için iki simgedir evlat." "Neyin simgesi" diye sordu çocuk. "İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları." Çocuk, sözün burasında, mücadele varsa, kazananı da olmalı diye düşündü ve çocuklara has bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi: "Peki", dedi. "Sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?" Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa: "Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem!" |
AVRUPALI Bir arkadaşım anlatmıştı. Bayiliğini yaptığı bir Alman, iş görüşmesi için Türkiye’ye geliyor. İş görüşmeleri dışında kalan zamanda bu kişiyi gezdiriyor,yediriyor,içiriyor. Tabii bütün hesaplar arkadaşımdan. Alman çok mutlu; gülüyor,eğleniyor. Herşey çok hoşuna gitmiştir. Bütün bu izzet ikram 3 gün sürüyor,Alman ülkesine dönüyor. ********** ********** ********** ********** ********** Bir-iki ay sonra arkadaşım Almanya’ya gidiyor. O adamın işyerinde kendisini görmek istiyor. Karşı karşıya geldiklerinde Alman gayet ciddi ve soğuk bir tavır ile: --Evet,ne istemiştiniz? Diyor.Arkadaşım ilk anda onun kendisini hatırlayamadığını sanmış. Alman,hatırladığını söyledikten sonra gene o buz gibi tavrını sürdürmüş. Arkadaşım bunların ne olduğunu bildiğini,ama bu kadarını tahmin edemediğini söylemişti. ********** ********** ********** ********** ********** Aslında Alman olan kişinin davranışı çok normaldir. Bireysellik olgusu yüzyıllardır toplumlarında mevcuttu. Bugünkü sosyal yapının temeli geçmişte atılmıştır. Gelenekler dünden bugüne taşınan toplumsal olgulardır. Bencillik ise tek tek kişilerde belirgin hale gelen bireysel tutumdur. Ve büyük ölçüde ekonomik ilişkilerden kaynaklanır. ********** ********** ********** ********** ********** Feodaliteden kapitalist düzene geçerken oluşan sosyal felsefeleri kişi üzerineydi. İktisat teorilerinin üretim ve tüketim faaliyetleri de bu temele dayanmıştı. Toplumun zenginleşmesi,bireylerin tek tek zenginleşmesi ile mümkündür. Bu nedenle sermaye devletin değil,kişilerin mülkiyetinde olmalıdır. Batılı toplumların özgürlük anlayışı en çok ekonomi alanını kapsıyordu. ********** ********** ********** ********** ********** Sermaye sahibi kişi piyasadaki talebe göre yatırım yapacaktır. Tüketicilerin tercihleri ise kendi kişisel ihtiyaçlarına göredir. Üretici sayısının dengeye gelmesi kapitalist teorinin önemli şartlarından biridir. Bu sayının en uygun olmasını rekabet sağlar. Rekabet ise,’ben’ olgusunu öne çıkarıyordu. Buna ekonomik bencillik diyebiliriz. Ekonomi,toplumun en önemli yapıtaşıdır.Dolayısı ile sosyal yapıyı da belirler. Üretim ve tüketim ilişkilerindeki bencillik,kişinin davranışlarına damgasını vurmuştu. ********** ********** ********** ********** ********** Herbir fert,sadece kendi tüketimini düşündüğü için ‘ısmarlama’ olayı yoktur. Misafir kabul edip onunla kendi yiyecek ve içeceklerini paylaşmak onun için anormaldir. Yaralı ve hastalara yardım etmek,kendisinin değil,devletin görevidir. Kişi olarak sadece kendisinden sorumludur. Bireysel sorumluluk,olumsuz durumlarda da sözkonusudur. İşleri iyi gitmeyen biri yardım görmeyeceğini bildiği için çalışkan olmak zorundadır. ********** ********** ********** ********** ********** Arkadaşımı tanımazlıktan gelen Alman,böyle bir toplumun üyesidir. Onun soğuk davranışının kendisine garip gelecek bir yönü yoktur. Türkiye’de gördüğü ikram,onun açısından sadece iş ilişkisinin gereğidir. Misafirperverlik ve paylaşım gibi değerler kendi çevresinde hiç rastlamadığı olgulardır. |
Her şeyi elde etme duygusuyla başlıyoruz yaşama...Sancılarla doğup büyüdüğümüz yollardaki ıslak asfaltardan bile tiksinerek ama temizlemeyi hiç düşünmeyerek devam ediyoruz sonra...Ve ölüm tınısını duydukça kulağımızda, anlıyoruz ki sona yaklaştık. Nasıl yaşadığımıza hiç bakmadan güzel, huzurlu, çok acıtmayan bir ölümle bitirmek istiyoruz yaşamı...Aslında " Ölümümüz nasıl yaşadığımızı gösteriyor! " Yaşam...Hayatın hangi karesinde gerçekten yankılandı bu ses içimizde? Duvarların arkasından mı dinledik yoksa hep o sesi..Ekonomi ekonomi diye gazeteler manşet basarken, taşralaşan halk bir tek bunları okuyabiliyordu.Sonra herkes kendince ekonomist oluyordu..Teknolojinin kullandığı telefon markaları gösterilirken küçük reklam köşelerinde, hiç farketmeden taksite bağlanmış heveslerinin kurbanı oluyordu insanlar. Ekonomi taşralaştırıyor, teknoloji ruh kirliliğine yol açıyordu. Telefonlar insan yüzlerini unutturuyor, ruhlarımız taksite bağlandıkça makineleşiyorduk, kimse ses etmiyordu.. Şehirler, binalar, trafik, kirlilik, iş, gömlekler, kıravatlar, kumaş pantolonlar, hepsi bu yola doğru koşuyordu...Söz ve yazı bu noktada tüketiliyordu. ...Ve kalabalık bir cade önümüzde.Sokağın naif gözlerine bakıyoruz hepimiz.Melankolik sokak lambaları üstümüze parlarken, ceketimin cebindeki kalemi görüyorum.Haftalar öncesinden kanserden kurtarılması mümkün bir "can" için bir bayandan satın aldığım bir kalem.. Şimdi o kalemi alıp elime, gelin diyorum o kelimelere, gelin ve tamamlayalım birbirimizi, gelin ve tanımlayalım eksik olanı... Hala biraz zaman var, sadece bir an, bir "merhaba" için... |
ODTÜ İşletme'nin deli ama çok bilge, hem en sevilen hem en nefret edilen profesörü Muhan Hocanın Strateji Yönetimi dersinin ilk saati öğretim üyelerinin bile katılımıyla geçer ki her senesi ayrı ilginçtir. Derslerinden birinden bir anekdot: Muhan Soysal tepegöze bir Picasso resmi koyar. Herkes bakar bakar ama tarzı zaten kübik olan sürrealist resimde sanatla fazla ilgilenmeyenlerin anlayabileceği çok az şey vardır. Bozuk perspektifli bir oda, sarı uzun saçlı yaratığa benzeyen bişey. Etrafında başka yaratıklar, yerde yine bir yaratık ve arkadaki şekli bozuk içi parlak dikdörtgenin içinde başka bişeyler daha. 5-10 dakka hiçbişey söylemeden sınıfı izleyen hoca, birazdan Picasso'nun resmini alıp Meninas'in bir resmini koyar. Bu resimde sandalyenin üzerinde oturan sarı uzun saçlı bir aristokrat kızının etrafındaki dadıları onun saçını tararken yerde köpeği yatmaktadır. Ve babası arkasından ışık sızan kapıdan kızını izlemektedir. Ancak ikinci resmi görünce Picasso'nun resmindeki öğelerin ne olduğunu ve bu resmin Meninas'in tablosuna gönderme olarak yapılmış olduğunu farkeder tüm sınıf. Ve Muhan Soysal hiç unutamayacağımız dersini verir: "Hayatta hiçbirşey Meninas'in resmi kadar belirgin ve net değildir. İş hayatı gerçekleri size Picasso'nun resmindeki gibi şekil değiştirmiş olarak gösterir. Picasso'nun resmine bakıp, Meninas'in resmini görebilenleriniz başarılı olacak, diğerleri kübik şekillere bakıp yanlış anlamlarçıkarmaktan gerçekleri hiç göremeyecek." VE SON SÖZ...... Bir saatliğine mutlu olacaksanız, şekerleme yapın Bir günlüğüne mutlu olacaksanız, balık avlamaya gidin Bir aylığına mutlu olacaksanız, evlenin Bir yıllığına mutlu olacaksanız, bir servete konun Tüm yaşam boyunca mutlu olacaksanız, işinizi sevin... ÇİN ATASÖZÜ |
hayat piskopat bir öğretmendir acıyla tatlıyı öğretir. örneklerden biri hayata 5 tane çiçek atsan, hayatta sana 10 tane ok atıyor yani 5 iylik yap 10 düşman kazan. hayat en iyi öğretmendir. |
Küçük derelerdir büyük nehirleri oluşturan Küçük mutluluklar küçük küçücük derelerdir Büyük nehri ararken üzerinden atladığın Arkana dönüp de bakmadığın Küçük mutluluklar... Çıtır çıtır simittir çayın yanında Aniden radyoda çıkan şarkı Kar yağınca tatil olan okul Başarılı bir rejimin birinci günü Sokakta sevebildiğin bir kedi Yürüyen güvercinin kafası Tenekedeki fesleğen Kurumuş çamaşırlar belki bir kış ikindisi Geri gelen elektrik Babanın hikayeleri,annenin yemekleri Tamir ettiğin alet Yeşil tişörtün yatarken giydiğin Bir dostunun başarısı neler çektiğini bilmediğin Elini sımsıkı tutan minicik el Dudağında ıslık yürüdüğün yol Birden çıktığın yolculuk Sana açılan kapılar Sana kapıyı açanlar Hoş gelenler Hoş buldukların Yalnız kalabilmek dilediğinde Kavuşabilmek özlediğinde..... Bazen suskunluk kelimelerden daha çok şey anlatır ya...İşte öyle bir şey..Kendime ,çevreme yani pozitif elektrik vermek istediğim herkese.... Geçen gün bakkala girdim.Bizim bakkal,yaşlı bir amcayla sohbet ediyordu.Konu:"YTL"...Amca iyi olduğundan bahsediyordu. ‘Nasıl yani,şimdi biz yılbaşından önce yoksulduk,şimdi zengin mi olduk?’diye konuya girdim...Amca: ‘Karnımız doyuyor,daha ne isteyelim.’dedi.Ben önyargıya karşı olmama rağmen, direk olaya ideolojik olarak girdim...Sonra baktım ki amcam başka şeylerden bahsediyor..Diyor ki: -Siz vitrin çocuklarısınız...Ne görürseniz istiyorsunuz,ne görürseniz alıyorsunuz.İdare etmeyi bilmiyorsunuz.Ondan sonra da paramız yetmiyor diye ağlıyorsunuz.Mutluluk karnının doymasıdır...Gerisi nasılsa gelir.Sen yağ kuyruğunda beklemenin,ekmeği karneyle almanın,savaşın ortasında her an ölmeyi beklemenin nasıl bir şey olduğunu biliyor musun?Sizler yetinmeyi,küçük şeylerle mutlu olmayı bilmiyorsunuz.Söyle bakalım,kaç tane ayakkabın var?Annenle babana sor,sana Kıbrıs harbinde tepelerinden geçen uçakları,karartmaları anlatsınlar... Ben alacaklarımı aldım,hem de fazlasıyla!..Beraber çıktık.Eve kadar bana eşlik etti.Sohbet ederek yürüdük.Ne iş yaptığımı öğrenince yüzü ışıldadı.Çok hoşuna gitti.Çocuklarından filan bahsetti.Sonra vedalaştık,gitti... Her insanın bir hikayesi vardır.Ayaküstü bir şeyler öğrendim.İnsanın karnının doyması,hatta nefes alabilmek kimi zaman...Güvenle uyuyup,yatağından güvenle kalkabilmek .Küçücük şeyler.Küçük, küçücük mutluluklar...Belki mutluluk öğrenilebilecek bir şey...Biraz pozitif bakabilmeli... Mutluluk bazen o kadar kolay ki..Mutlu olmayı bilene,daha doğrusu mutlu olmak isteyene..Belki de bunu bir hayat felsefesi haline getirmeli,mutlu olmayı öğrenmeli..Kim olduğunu hatırlamıyorum,ünlü bir düşünür demiş ki: "Sadece aptallar mutlu olur..."Ara sıra aptal olmanın kime zararı olur ki... Hadi yılın ilk erik çiçeği kokusunu ta ciğerlerinize kadar çekin...Bakalım siz de benim kadar mutlu olabilecek misiniz...Gerçi ben bu yıl,henüz bu mutluluğu yaşayamadım.Ama yakındır... Mutluluk parfüm gibidir,kendine bulaştırmazsan,başkalarına veremezsin.. Bu bahar size mutluluk getirsin ve bulaştırın herkese... Kaldırın başınızı,bakın gökyüzüne.. Aydınlık,mutlu bir geleceğe,gülümseyen bir yüzle...Tıpkı çakıl taşları gibi,rengarenk ama hepsi kendi renginde... |
Bu kadar satır arasına manşette lazım Hastanenin bir koğuşunda şifa bulmaz üç kötürüm bulunuyordu. Koğuşa ilk gelen, pencerenin yanında, sonra gelen ortada, en son gelen hasta ise kapının yanında yatıyordu. Ortada yatan, "iyimser" bi adamdı. Canlı ve neşeli konuşmasıyla, arkadaşlarının kederlerini azaltmaya çalışıyordu... Soğuk bir kış gecesi, pencerenin yanındaki hasta öldü. Onu kaldırdıktan sonra, ortadaki hastayı, pencerenin yanına, kapının yanındakinide ortaya yatırdılar. Kapının yanınada bir hasta geldi. Pencerenin yanındaki iyimser adam, hergün dışarıdaki gördüklerini yatak arkadaşlarına anlatmaya başladı.... Karşıdaki parkı, ağaçları, kuşları, yoldan geçen insanları anlatıyordu. Neşeli neşeli oynayan çocukları, esrarengiz adamları söylüyor, onları uzun uzun anlatarak, çaresiz yatan arkadaşlarını eğlendiriyordu... Hergün gelip geçenlere yavaş yavaş isimler takmaya başladı. Ötekiler artık, sabah işe gidenlerin, öğleyin geçen yolcuların akşam eve dönen kimselerin hikayelerini dinleye dinleye onları tanımaya başladılar.. Böylece, hastanenin ruha ağırlık veren havası dağılıyor, odaya biraz neşe yayılıyor, bir türlü geçmek bilmeyen can sıkıcı saatleri tatlı hikayeler dolduruyodu. Bundan dolayı öteki iki hasta, pencere yanındaki arkadaşlarına şükran duyguları besliyorlardı.... Birgün ortada yatan hastanın aklına ansızın bir düşünce geldi. Eğer pencerenin yanındaki hastaya bir şey olacak olursa, oaraya kendisi geçecek ve onun hikayesini dinlemektense, dışarıdaki bu renkli hayatı, kendi gözleriyle görecekti. Bu düşünce günlere kafasında yer etti. Yattığı yerde hep bunu düşünüyor ve bir çare aryordu. Bir gün bunuda buldu.... Pencere yanındaki adama bazen bir kalp krizi geliyordu. İlaç şişesi ve kaşığı yanbaşındaki komidinin üzerinde duruyordu. Kalp krizi gelince güçlükle elini uzatıyor ve ilacını kendisi alıyordu. Çünkü çok kere oda da hasta bakıcı bulunmuyordu. Bir gece yine pencerenin yanındaki hastaya bir kriz geldi. Elini ilaca uzattı ise de, ortadaki hasta büyük bir gayretle doğruldu ve şişeye elini vurarak yere düşürdü. Şişe paramparça olmuştu.... Ertesi sabah pencerenin yanındaki hastayı ölü buldular. Ortadaki hasta, pencerenin yanındaki yatağa geçeceğini düşünüyor, hayata yeniden kavuşacakmış gibi, için için seviniyordu. Ölüyü kaldırdılar. Kendisinide pencerenin yanındaki yatağa geçirdiler. İçinden: -Pencereden dışarıya bakmak için, hasta bakıcısının çıkmasını beklemeliyim, diye düşlündü. Bakarsın benden şüphe duyabilirler. Oda da yapayalnız kalınca, başını güçlükle doğrulttu ve büyük bir arzuyla pencereden dışarı baktı. Birkaç metre ötede, SİMSİYAH DUVARDAN BAŞKA BİRŞEY YOKTU..... |
hayat; çabadır, emektir.. |
düşmediysen dizlerin kanamadıysa yürümeyi bilmiyorsun .... |
Gülmek “SAFTIR” denme riskini göze almaktır. Ağlamak ise “DUYGUSAL” görünme riskini… Birine yakınlaşmak “KENDİNİ KAPTIRMA” riskini göze almaktır. Sevdiğini söylemek “SEVİLENİ YİTİRME” riskini… Düşüncelerini söylemek ise “DOKUZ KÖYDEN KOVULMA” riskini… Umutlanmak “HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRAMA” riskini göze almaktır. Sevmek ise “KARŞILIK GÖRMEME” riskini… Ama riskler alınmalıdır, çünkü hayatımızın en büyük riski hiç risk almamaktır. Çünkü yaşamak “ÖLMEK” riskini göze almaktır. |
hayat; sen ben o biz siz onlar |
-- İnsan vardır ; İnançlıdır. Uyumludur. Barışçıdır. Elde ettiğinden fazlasını başkası için de ister. Bunun için, Hep mutludur. Huzurludur. Örnek insandır. Ölüp gitse de ; Kalplerde özel yeri vardır. İnsan vardır ; İnkarcıdır. Doyumsuzdur. Takdir edilince hoşlanır, Fakat takdir etme duygusundan yoksundur. Nefsinde gurur, İçinde hep BEN duygusu vardır. Ve o BEN e mahkumdur. İşinde ona mahkumdur. Sözünde ona mahkumdur. Sosyal ilişkilerinde ona mahkumdur. Ona göre; Hep kendi işi, davranışı doğrudur. Hep kendi sözü doğrudur. Hep kendi görüşü doğrudur. Hep kendisi üstündür .. İnsan vardır; Kendini yaratanı tanısın, O nu ansın, O na şükretsin diye yaratıldığı halde.. O başkasını tanımakta, Başkasını anmakta, Başkasını saymakta, Başkasına şükretmektedir!.. Neden mi ? Çünkü; İnkar duygusu nefse hoş gelir. Karşı koyma ve başkaldırma dürtüsü, Nefsi tatmin eder. İçteki ben i kamçılar. İyiliği unutmayı, Bir özellik, bir ayrıcalık sayar& Ulu yaratıcıya karşı bile Şükretmeyi unutturur!.. Şu halde ; Ben mahkumları arasında, Kimseden teşekkür bekleme !.. Biri senin iyiliğine karşı kötülük yaparsa... İyi anıları yakıp yok ederse ... Tüm iyilikleri unutursa; Sakın şoka girme !.. Hayrete düşme !... Unutma ki; İyilik yaptığın için ; Düşmanların çoğalabilir. Seni çekemeyenler olabilir. Hatta ; Dışlanabilir, Unutulabilirsin !.. Yine de gam yeme !.. Çünkü; Bazen insan nankördür. Bir anayı, bir babayı düşün !.. Evladını yetiştirmiş ... Yedirmiş, içirmiş, giydirmiş ... Eğitmiş, öğretmiştir !.. Uyuyuncaya kadar, hep uykusuz kalmış, Onu doyuruncaya kadar aç kalmış, Rahat etmesi için yorulmuştur!.. Ne var ki; Bazen çocuk, Büyüyüp güçlenince, Kendi kendine yetince, İçindeki ben kabarınca ; *******, babasını dışlamış, Dahası ; Ağır sözler söylemeye, Zulmetmeye, Onlara el kaldırmaya başlamış !.. Fakat ne gam !.. Sütü bozuk, Kişiliksiz kimseler İyilikleri unutsa da, Hiçbir şeyi unutmayan birine, Yüce yaratıcıya güvenmek gerek !.. Öyle ise ; Kimseden teşekkür bekleme !.. Hiçbir şey, İyilik yapmana engel olmamalı ... Başkasını düşünmekten, Hakkı söylemekten, Seni alıkoymamalı ... Ümitsizliğe düşmeye, Neden olmamalı ... Yapacaksan ; İyiliği teşekkür için değil. Allah için yap !.. Ve her zaman Kazançlı sen ol !.. Unutma !.. Kindarın kini sana zarar veremez !.. Ve sen, İyilik yapabildiğin için şükret !.. Şükret ki ; Sen iyisin, o kötü !.. Şükret ki; Sen doğru yoldasın, o yanlış yolda ... Şükret ki; Sen mutlusun, o mutsuz !.. Kimseden Teşekkür Bekleme !.. Birine hediye ettiğin kalemle o, Seni hicvedebilir, yerebilir, Dayanması için verdiğin bastonla, Senin başını yarabilir. Öpmek için aldığı elini, Hatta ısırabilir ... Zîra Aşağılık yaratık, Kendini yaratana karşı, Büyütene karşı, Eğitene karşı.. Bu denli nankör olursa ; Diğer varlıklara karşı, Onun daha iyi olması beklenemez !.. Öyle ise ; Yaptıkların için, Yapacakların için, Kimseden teşekkür bekleme !.. Ve bil ki ; Her şeyi iyi bilen, Her şeyi iyi değerlendiren, Çok güçlü, Çok yüce.. Bir yüce yaratıcı vardır !... O, sana ve herkese yeter !.. |
Hepimizin hayatında hayal kırıklıkları vardır... Yaşadığımız büyük hayal kırıklıkları... O korkunç gerçekle yüzleştiğimiz anlar… En çok da ilişkilerimizde yaşadığımız hayal kırıklıkları acıtır canımızı… Ulaşmaya çalıştığın şeyin aslında o şey olmadığını, yıllarını boşa verdiğini anlamak gibi... Bir şarkıyı söylerken birden artık o şarkıyı kimsenin hatırlamadığını anlamak gibi... Hayaline dokunup onunla sevişememek gibi... Bir gece uyanıp yanındaki adama tüylerin ürpererek bakmak gibi... Ya da sen ona çok alıştığını farkettiğinde onun ‘büyü bitti’ demesi gibi... Bir adım atabilsen herşey değişeceğini çözdüğün anda artık yürüyemediğini anlamak gibi... Aniden herkesin içinde birine aşık olduğunu belli eden bir laf ettiğinde herkesle birlikte onunda gülmesi gibi... Ya da hayatının aşkının gözünün ucunda bir damla olarak durması gibi.. Aşık olduğuna pişman olmak ama bir türlü tüketememek gibi... Ya da yıllardır baktığın aynanın camının kırık olduğunu anlamak gibi... Onurlu bir hayat yaşayım derken, bütün eğlenceyi kaçırdığını görmek gibi... Ya da, onunla konuşmak için can atarken msn'de seni blokladığını anlamak gibi... Kucağındaki kedinini aslında oyuncak olduğunu anlamak gibi... Yıllar aynı devam ediyor derken, elini attığında yüzünde kırışıklıkların varlığını hissedip yaşlandığını anlamak gibi... Yediğin kuru ekmek içinde en sevdiğin şeyin olduğunu hayal ederken birinin ekmeğinin içinin boş olduğunu söylemesi gibi… Kimseye kendini anlatamadığın için acı çekerken, kendimi anlatmak zorunda olduğum bu insanların yanında işim ne demek gibi... Ya da için kan ağlarken gülmeye çalıştığın için aslında hiç üzülmediğini düşünmeleri gibi... Tatlı uykunda tatlı yerlerde gezinirken karanlık bir odada yapayalnız uyanmak gibi... Çok şey hissettiğin birinin ardından koşup yetişmeye çalışırken tam yetiştim dediğin anda onun başkasına sarıldığını görmek gibi... Ya da başını çevirdiğinde hiç kimsenin seni dinlemediğini anlamak gibi... Sevdiğin adamla konuşabilmek için onu aradığında telefonun hep meşgul çalması ve onun başka biriyle konuşarak mutlu olduğunu anlamak gibi... Ya da hayatını verdiğin kişinin senin yüzüne gülerken aslında seni o anda aldattığını dakika dakika saniye saniye öğrenip yıkılmak gibi... Bazı sabahlar uyandığında hala bazı şeyleri unutmamış ve aşamamış olduğunu anlamak gibi... Ya da aldattığın kişinin, çaresiz sandığın ve ona istediğini yapabileceğinden emin olarak eve girdiğinde artık evde olmadığını anlamak gibi... Ve yine unuttum sandım dediğin anda bir şeyin sana onu hatırlatması gibi... Ya da çok sevdiğin hayranı olduğun bir şarkıcının konserine bilet alıp gittiğinde aslında konserin önceki gün olduğunu öğrenmek gibi... Yıllarca beklediğin kişinin hiç gelmeyeceğinden emin olduğun an gibi... Ya da eskiden çok üzgün ve kırgın gittiğin evine yıllar sonra ayakta ve dimdik gittiğinde artık bunu göstereceğin annen ve babanın olmadığını anladığın an gibi... Çok yaşamak istediğin bir ilişkinin boğazında bir düğüm olarak kalması gibi... |
Kuşbakışı sevdalar, yalınayak koşan çocuklar kadar şanslı değildir. Onlar evlerine kesiklerle dönerken; yaşadıklarını hisseder, siz sadece yaşadığınızı sanırsınız..! Elde edilenlerin hazzı için satınca elde ettiklerinizi, diz çökmüş çiçekler soluverir bahçenizde, bir dahaki bahara açar sandıklarınız, kuruyup gitmiştir çoktan... Eziyet etmekten korkmazsanız, “buyurun” der hayat, kendi ruhunuzda açtığınız deliklerden değil, başka ruhlardaki yarıklardan içeri girmekten korkar insan. Sefalet denilen şey, ne kadar aç ya da açıkta kaldığınız değildir. Sefalet; yok olan erdemleriniz için uydurduğunuz ve sizden başka kimsenin inanmadığı bahanelerdir. Sevdiğiniz her şey, bir gün çekip gitmekte özgür olduğu halde, çekip gitmek istemiyorsa, ona nedenlerini sormak hakkınız yok demektir. Bu kadar sevmek, ilahi bir şeydir. Sultanların bile hüzünlendiği, hüzünlerin bile acılaştığı, acıların bile gülümsediği anlar vardır hayatta. Hepimiz için hem de! Çoklukla bitmez sandığımız bütün kederler, çoklukla yaşanmaz sandığımız mutluluklar, çoklukla bekleyip kavuşamadıklarımız varken, ümit etmek çocukça geliyorsa, unuttuğunuz pek çok şey, hatırlanmayı bekliyordur. Ellerinizle ördükleriniz, gönüllü verdikleriniz ve hesapsız yaşadıklarınız dururken, ne diye umutsuzluğa düşer ki insan ¿ Sıçrayın uykunuzdan. Uyanmak ilk kez bu kadar heyecan versin. Bırakın el yüz yıkamayı, kahvaltı etmeyi, fırlayın sokağa… Kaldırım taşlarını sayın eskisi gibi. Tutulmamış birkaç dilek tutun, selam verin terk ettiğiniz yüreklere... “Eksilir” diye korkmayın insanlığınız, çoğaltmak için sıvayın kollarınızı. Beğenmedikleriniz varsa, içinize atmayın, yüzüne haykırın kusurları her neyse. Düşman bildiklerinize bir şans daha verin. Belki de bu son şansınızdır affetmek için. Pek çokları gibi, çıkmazlarınızda size eşlik eden hayal kırıklıklarından yorulduysanız, başınızı alıp çok uzaklara gitmek yerine, başınızdakilerden kurtulup kendi içinize dönmeyi deneyin. Farz edin ki; bugün yaşadığınız ilk ve son gündür. |
| Saat: 11:26 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık