MsXLabs

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Cevaplanmış (https://www.msxlabs.org/forum/cevaplanmis/)
-   -   Milli kültür nedir? Ögeleri nelerdir? (https://www.msxlabs.org/forum/cevaplanmis/208968-milli-kultur-nedir-ogeleri-nelerdir.html)

bambu 7 Kasım 2008 10:45

Milli kültür nedir? Ögeleri nelerdir?
 
MİLLİ KÜLTÜR NE DEMEKTİR?


Misafir 18 Kasım 2008 14:28


Milli kültür
Bir millete özgü
bilgi, inanç ve davranışlar bütünü ile bu bütünün parçası olan maddi nesneler.Bir milletteki Toplumsal yaşamın dil, düşünce, gelenek, işaret sistemleri, kurumlar, yasalar, aletler, teknikler, sanat yapıtları gibi her türlü maddi ve tinsel ürününü kapsamına alır.


deuahmet19 18 Kasım 2008 14:39

Milli kültür, bir milletin tüm üyelerinin ortak bir payda da buluşması;ortak karakter ögelerine sahip olunması , sevinç, keder ve hazları yaşamada benzerlikler yaşanmasıdır.

Bence bizim milli kültürümüz içerisinde, aile ve manevi bağların güçlü olmasına yönelik temelden verilen telkinlerin yoğunluğu gelmektedir.


Ziyaretçi 19 Kasım 2008 22:22

Atatürk Ve Milli Kültür
“Millî şuurun ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz” diyen Atatürk’ün millî şuur bahsindeki dikkat ve titizliği gözlerimizin önündedir. Bir milletin ayakta kalmasında, bir toplumun millî şuura varmasında en büyük ve en kesin rolü oynayanın da kültür olduğu bilinmektedir.” (s.3) “ Millî kahramanların doğdukları yıllar, bağlı oldukları milletin bahtında iyiye doğru,gelişip yükselmeye doğru gidişin müjdecisidir.” (s.4) “Bir milletin varlığında kültürün önemli bir yeri ve büyük bir değeri olduğunu kuşkusuzca söyleyebiliriz.” (s.7) “ İslâm medeniyetinin meydana gelişinde Türk kültürünün büyük katkısı bulunduğu bir gerçektir. Bununla beraber, çağlar geçtikçe ve batının tesiri de eklenince millî kültür değerlerimizden bir kısmı da küçümsenir olmuştur.” (s.8) “ Kültürün alan ve kapsam genişliği, onun çeşitli biçimlerde tanımlanmasına yol açmıştır. Nitekim Atatürk de kültür hakkında birkaç tanım yapmıştır. Bunlardan birinde: “Kültür, okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden mâna çıkarmak, intibah almak, düşünmek, zekâyı terbiye etmektir.” (s.15) “Prof. Dr. Mümtaz Turhan’ın kültür tanımı da şöyledir: “ Kültür, bir cemiyetin sahip olduğu maddî ve manevî kıymetlerden teşekkül eden öyle bir bütündür ki, cemiyet içinde mevcut her nevi davranış şekillerini içine alır. Bütün bunlar birlikte o cemiyet mensuplarının ekserisinde müşterek olan ve onu diğer cemiyetlerden ayırt eden hususi bir hayat tarzı temin eder.” (s.20) “ Atatürk’ün ikinci bir kültür tanımı da “İnsanların hayatına, faaliyetine hâkim olan kuvvet, ibda ve icad kabiliyetidir.” Şeklindedir.” (s. 22) 'Atatürk, kültüre yeni Türk Devletinin temeli sayacak kadar büyük önem vermişti. “Kültür Birliği”ni ise Türk milletini meydan getiren unsurlar arasında kabul etmiştir.” (s.35) “ Milletimizin tarihini, ruhunu, an’anatını sahih, salim, dürüst bir nazarla görmeliyiz.” (s.40) “Efendiler! Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’nin istiklâline, kendi benliğine, ananat-ı milliyesine düşman olan bütün anasırla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir.” (s.62) 'Türk ulusu ancak varlığını derin ve sağlam kültür sınırları ile çevreledikten sonradır ki, onun yüksek kapasitesi ve erdemi, uluslar arasında tanınır.” (s.62) “Millî ahlâkımız, medenî esaslarla ve hür fikirlerle tenmiye ve takviye olunmalıdır.” (s.70) “Bir milleti yaşatmak için birtakım temeller lâzımdır ve bilirsiniz ki, bu temellerin en mühimlerinden biri sanattır. Bir millet sanattan ve sanatkârdan mahrumsa tam bir hayata mâlik olamaz. Böyle bir millet bir ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve alil bir kimse gibidir. Hatta kastettiğim manayı bu söz de ifadeye kâfi değildir. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş olur…” (s. 81) “Atatürk sanatı şöyle tarif etmiştir: “ Sanat güzelliğin ifadesidir. Bu ifade sözle olursa şiir, nağme ile olursa musiki, resim ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık,bina ile olursa mimarlık olur.” (s.83) “Sanatkâr, cemiyette uzun ceht ve gayretlerden sonra alnında ışığı ilk hisseden insandır.” (s.84) “Millî kültür ise, hem usulle yapılmayan hem de taklitle başka milletlerden alınmayan duygulardır.” (s.89) “ Edebiyatın tanımını yapan Atatürk der ki: “ Edebiyat denildiği zaman şu anlaşılır: Söz ve mânayı, yani dimağında yer eden, her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları, çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bunun içindir ki, edebiyat, ister nesir hâlinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi bilhassa musiki gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.” (s.99) “ Şairlerimiz esaslı kültür sahibi olmalı ve tarihi iyi bilmelidir.” (s.106) “ Bir de Atatürk her milletin istiklâl içinde benliğine kavuşması ve medeniyet yolundan ilerlerken birbirlerine yaklaşmayı dış siyaset bakımından da önemli saymıştır. Onun için kendi zamanında dahi yalnız siyasi anlaşmalar değil, kültürel yakınlaşmayı da hedef olarak göstermiştir.” (s.117) “İktisadî kalkınma millî hayatın bütün vecheleri ile, fakat en çok toplumun kültür gelişmeleri ile ilgilidir ve kültürden ayrı düşünülemez.” (s.120)


Keten Prenses 1 Aralık 2008 23:38

MİLLİ KÜLTÜR NEDİR?
Kültür, toplumda yaşayan insanların bütün öğrendikleri ve paylaştıklarını kapsayan bir kavramdır. Davranış bilimlerinin incelediği hemen her şey kültür tarafından biçimlendirilmiştir, örneğin, dünyaya gelen bir çocuk, dilini, dinini, yiyip-içmesini, çevresini, sosyal yaşantısını, çocuk yetiştirmesini, bilgi kurallarını ,manevi değerlerini ve hatta ölümden sonraki yaşantısını da belirli bir kültür kalıbı içersinde öğrenir. İnsanoğlu hayatta bazı değer, inanç ve sosyal ilişkileri öğrenerek bir toplumsal varlık haline gelir. İşte bunlar hep basit bir şekilde kültürü oluşturur.
Kültür, doğuştan başlayarak bilinçli ya da bilinçsiz edindiğimiz, içimize sindirip özümlediğimiz bilgilerin tümüdür. Öyle ise kültürün ana kaynağı kafamızın içindedir. Kafamızın içindeki bu bilgiler dış dünyaya davranışlarımızla , yaptığımız araç ve gereçle yansır. Doğuştan başlayarak edindiğimiz bu bilgilerin ışığında karşımızdaki insanların davranışlarını yorumlar, yorumladıktan sonra da ona göre bir davranış şekli tuttururuz. İlk gençlik yıllarımızda sokak aralarında bazen kızların peşinden koşardık. Sokaktaki kızlarla onları izleyen ve gözleyen bizlerin bu konularda birçok bilgilerimiz vardı. Bu bilgileri biz, yakın ve uzak çevredeki insanlardan öğrenmiştik. Edindiğimiz bu bilgilerin yardımı ile izlediğimiz kızların yürüyüşlerini, bakışlarını ya da bakmayışlarını yorumlar ona göre nasıl davranacağımızı bilirdik. Müzik yapma ve dinleme de kuşkusuz bir davranış şeklidir. Bu davranış da kafamızdaki müzik bilgi ve kavramlarından kaynaklanır .Geçmişteki anılarımız ve deneyimlerimiz bu bilgi ve kavramların şekillenmesinde etkili olurlar. Alan P. Merriam müzik kavramlarının davranışları, davranışların ise müziği ürettiğini savunur. Karsın bir kahvesinde bir kültürel araç (saz) kullanarak anında dörtlük şiirler söyleyebilen saz şairleri de bilinçli ya da bilinçsiz öğrendikleri kavramları özümleyen ve yeni bileşimleri dış dünyaya yansıtan sanatçılardır. Dışa yansıttıkları müzik ve şiir aslında büyük bir buz dağının su yüzünde görünen küçük bir parçasıdır. Suyun altında ise binlerce yıldan bu yana kullanılan bir dil, o dil içindeki en etkili sözcükler, bu sözcüklerin nerelerde ve nasıl kullanılacağı, saz üzerindeki perdeler den çıkan seslere ait bilgiler yatar. Örnek olarak aldığım saz şairlerinin bildikleri daha birçok bilgi ve kavramlar vardır. Aynı kahvede saz şairlerini dinleyenler de benzer biçimde birçok bilgilerle donatılmışlardır. Onlar bu bilgileri kullanarak saz şairlerinin müzik yapma ve şiir söyleme davranışlarını geçmişteki deneyim ve anılarının süzgecinden geçirerek yorumlar ve ona göre bir davranış şekli tuttururlar; bazen sevinir, bazen dertlenir, bazen da gülerler. Eğer aynı kahvede Batı çoksesli eğitimi görmüş ve bu müzikten etkilenmiş biri varsa o, bu tür müziği Batı uygarlığı ile bağdaştırmayabilir ve kahvede çıkıp gider. Görülüyor ki bir kültür içinde aynı, ya da değişik bölgelerde yaşayan insanlar farklı bilgilerle donatılmış olabilirler. Bunun sonucu olarak aynı ya da değişik bölgelerde yaşayan insanlarda farklı davranış şekilleri görmek olasıdır. Ankara ve Karstaki gençlerin sokaktaki davranışları gibi müzik yapma ve dinleme davranışları da bazı farklılıklar gösterebilir. Yabancı kültürlerden etkilenmiş bireylerin dışında kalan çoğunluğun bu farklı gibi görünen davranışlarını aynı kökten beslenen bir ağacın dallarına benzetebiliriz. Ana çizgilerdeki ortak noktalar Türk kültüründe yetişen insanların müzik yapma ve dinleme davranışlarını simgeler. Değişik Kültürel Bilgilerden Kaynaklanan Yanlış Yorum Ve Davranışlar Sokakta yürüyen ve Türk kültürü içinde büyüyen bir insan kendi kültürünün bilgilerini giyim kuşamı ve davranışlarıyla dışa yansıtır.Örnek olarak Bir gazeteden okuduğum olayı aktarayım. Araştırma yapmak için İstanbulda bulunan Amerikalı bir kız akşam saat dokuz sularında Kadıköyde yürümektedir. Bu arada köşe başında beklemekte olan bir erkeğe gözü takılır .Bunu anında fark eden erkek, kızın bu davranışım beni izle şeklinde yorumlar ve izlemeğe koyulur. Amerikalı kız kendisini izlemeğe başlayan erkeğin bu davranışını nasıl yorumlayacağını bilemez ve paniğe kapılır. Çünkü o, Amerikan kültürünün bilgilerini davranışlarıyla dışa yansıtırken sokaktaki bir erkeğe bir an dikkatli bakmanın beni izle şeklinde yorumlanacağını kestirememiştir. Aynı şekilde kızı izleyen erkeğin de kızın tutarsız ve şaşırtıcı davranışlarına bir anlam verememiştir. Görülmektedir ki farklı kültürel bilgiler farklı yorum ve davranışlara neden olabilmektedir. Amerikalı kızın davranışlarını yorumlamakta zorluk çeken genç eğer Batı müziği özel eğitiminden geçmemişse bu müziği de tutarsız, şaşırtıcı ve gürültülü bulur ve ona göre davranır; ya radyoyu kapatır, ya da oradan uzaklaşır. Türk müziği bilgisi olmayan bir yabancı da bizim için hüzünlü olmayan bir ezgiyi ağlamakla eş tutar ve teksesli karmaşık ritimli ezgiyi yorumlamakta zorluk çeker.
. Bazı toplumlarda iyi olarak nitelenen şeyler, bazılarında çok kötü olarak tanımlanabilir. Bu nedenle toplumlar arası farklılıkları hiçbir zaman göz ardı etmemeliyiz. Çünkü, her kültür bazı olaylara bir anlam verir ve onu belli bir biçimde yorumlar. Bu yorumların bazıları değişken, geçici bile olsa kültürün üyeleri onları olduğu gibi kabul ederler. Örneğin, resmi bir görüşmeye giderken son derece resmi kıyafetin altına lastik papuç ve beyaz spor çorabı giydiğiniz zaman ne gibi bir olayla karşılaşacağınız ve karşınızdaki insanın sizden edineceği izlenimini bir düşününüz!
Okuduğum bir dergide Kültür’ün özelliklerini şu ţekilde ifade etmektedir: 1. Ortak anlaşım sistemidir. Kültür insanların neye dikkat etmeleri gerektiğini belirler. Dünyanın algılanış biçimine yön verir, kişilerin tecrübeleri ve hayat organizasyonudur. Bir grubun üyeleri, aynı şeyleri aynı şekilde görmelerini ve algılamalarını sağlayan bir modeli paylaşır ve bu onları birarada tutar. Her insan içinde tecrübelerinden anlamlar çıkarma yollarını taşır. Etkili, dengeli ve anlamlı ilişkiler için , insanlar ortak bir anlaşım sistemine sahip olmalıdırlar. Olayları anlama, davranış ve gruptaki diğer insanların nasıl davranacağını tahmin etmenin ortak bir yolu olmalıdır. Örneğin; el sallama, öpücük gönderme gibi davranışlar ortak bir anlayış mekanizması olmadan bir anlam ifade etmez. Daha da ötesi, el kol hareketleri ile kastedilen anlam, kültür kimliklerinin ortak olması durumu haricinde, anlaşılan anlam ile uyuşmak zorunda değildir. Etkili iletişim ancak anlayışların ortak olması durumunda mümkündür. 2. İzafidir. Kulturde hiçbirşey net ve kesin değildir. Değişik kültürden insanların dünyayı anlayış şekilleri de değişiktir ve yaptıklarını değişik şekillerde yaparlar. Bu gruplardan birini diğerinden daha üst düzeyde ya da daha alt düzeyde kabul edebileceğimiz bir standart yoktur. Her milli kültür diğer kulturlerin dünyayı anlayış ve hareket etme şekillerine bağımlıdır. 3. Öğrenilmiştir. Kultur sosyal çevreden doğmuştur, kalıtsal değildir. İnsanların genetiğinde yoktur. 4. Topluluklarla ilgilidir. Kültür paylaşılan değerler ve anlayışlarla ilgili olgular topluluğudur.

Milli Kültürün Önemi

Büyük Önder Atatürk'e göre “Millet, aynı kültürden insanların oluşturduğu toplumdur”. Demek ki, “milli kültür”, bir devleti ayakta tutan unsurların en önemlisidir. Çünkü, milli kültür oluştuğunda ortaya millet çıkar. Millet ise mutlaka bir devlet oluşturur.

Dünya tarihine baktığımızda, milli kültüre sahip olmanın önemi daha iyi anlaşılır. Tarihe gözatıldığında, milli kültüre sahip halkların her türlü zorluğa karşı varlıklarını korudukları görülecektir. İkinci Dünya Savaşı'ndan enkaz halinde çıkmalarına rağmen kısa sürede önemli birer güç haline gelen Almanya ve Japonya bunun en güzel örneğidir.

Aynı şekilde, İstiklal Savaşı'nda Türklere yeni zaferler kazandıran, Türk Milletinin Atatürk milliyetçiliği ile tamamlanan milli kültürünün sağlamlığıdır.

Milli kültür, milli ve manevi değerlerin öğretildiği eğitim kurumlarında oluşmaya başlar. Eğitim kurumlarında, milli ve manevi değerleri öğrenen gençler ise bu değerlere sahip çıktıkları ölçüde devleti, milli birliği ve beraberliği güçlendirirler.

Atatürk'ün sözleri, ortak bir kültür oluşturan eğitimin milli birlik ve beraberlik açısından önemini açıkça ortaya koyar:

“Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri öğrenimin sınırları ne olursa olsun, ilk önce ve herşeyden önce Türkiye'nin bağımsızlığına, kendi benliğine, milli geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir. Dünyada uluslararası duruma göre böyle bir mücadelenin gerektirdiği manevi unsurlara sahip olmayan kişiler ve bu nitelikte kişilerden oluşan toplumlara hayat ve bağımsızlık yoktur. Çocuklarımızı aynı eğitim derecesinden geçirerek yetiştireceğiz. Kesinlikle bilmeliyiz ki iki parça halinde yaşayan milletler zayıftır, hastadır. Çocuklarımıza vereceğimiz öğrenim sınırı ne olursa olsun onlara esas olarak şunları öğreteceğiz: Milletine, Türkiye Devleti'ne, TBMM'ne düşman olanlarlarla mücadele; bu mücadelenin sebep ve vasıtaları ile donatılmayan millet için yaşama hakkı yoktur.” (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, 1952, Türk İnkılap Tarihi Enstitü Yayınları)

Atatürk, bu sözlerle, alınan eğitimin, mahiyeti her ne olursa olsun, milli değerleri yücelten ve her zaman korunması gerekli unsurlar olarak ön planda tutan bir üsluba sahip olması gerektiğini vurgular. Çünkü, bir devletin sağlam temellere oturması için öncellikle milli birlik ve beraberliğini koruması gerekir. Bir devlet ne kadar gelişmiş olursa olsun, ne kadar güçlü olursa olsun eğer ortak bir kültüre sahip değilse parça parça demektir. Böyle bir devlet ise tüm gücünü kaybeder.

Milleti oluşturan unsurların en temel noktasında bireyler karşımıza çıkmaktadır. Bireylere milli beraberliğin ne olduğunu öğretmek ve milli şuuru kazandırmak ise ancak eğitimle gerçekleşebilir. Bireylere milleti için çalışmanın önemi öğretilmediği takdirde milli eğitim amacına ulaşmamış olur. Birey devletine ve dolayısıyla milletine faydasız bir insan haline gelir. Atatürk'ün vurguladığı gibi eğitimin mahiyeti ve düzeni her ne olursa olsun, gençler milli şuurun aşılayıcısı olan milli kültürümüzü öğrenecek şekilde eğitilmelidir. Ayrıca, milli kültürün temellerini Büyük Önder Atatürk'ün “İlke ve İnkılapları”nın oluşturduğu gençlere anlatılmalıdır.

Eğitim insanlara milli şuurdan başka daha birçok şey kazandırır. İnsanın hayata bakışını, prensiplerini, sanat anlayışını, ideallerini, yaşam şeklini belirler. İnsanların aileleri, dini, Ülkesi, cinsiyeti, yaşam seviyesinin standartları her ne olursa olsun verilen iyi bir eğitimle aradaki tüm farklar bir anda kalkabilir. Böylece insanlar aynı ortak amaçta birleşmiş olurlar. Milli şuur da buna eklendiğinde bireyler tamamen kaliteli, yüksek ahlaklı, devletine bağlı ve faydalı bir hale gelirler. Bir birey için devletine bağlı ve faydalı olmak, kendisinin ve gelecek nesillerin en iyi yaşam standartlarına ulaşmasına katkıda bulunmak demektir. Sonuç olarak, eğitimin amacı, Atatürk ilke ve inkılaplarını kendilerine ilke edinmiş, devletini ve milletini tüm değerlerin üzerinde tutan gençler yetiştirmek olmalıdır


Kültürün Unsurları Nelerdir

1. Dil: Dil, kültür unsurlarının başında gelir. Çünkü dil olmadan öteki unsurların meydana gelmesi mümkün değildir. Dil bir milletin ses dünyasıdır. Her millet kainatı değişik şekillerde algılamış ve yorumlamıştır. Aynı zamanda dil kültüre ait bütün değerleri bünyesinde barındıran bir kültür hazinesidir. Bir dil, onu kullanan milletin kafa yapısını, nasıl düşündüğünü, zihninin nasıl çalıştığını ve mantığını ortaya koyar.
2. Din: Kültür unsurları içerisinde çok önemli bir yere sahiptir. Bilhassa eski devirlerde yüzyıllarca bu kültür unsuru ön planda bulunmuş ve öteki kültür unsurlarını gölgede bırakmıştır. Dinin milletler üzerindeki hakimiyeti, imparatorluklardan millî topluluklara geçinceye kadar devam etmiştir. Milliyetçilik çağında milletler imparatorluklardan kopunca dinin fonksiyonu da azalmıştır. Dinin bir millet içerisindeki kültüre etkisi ve kültürün diğer unsurlarının oluşması ve değişmesindeki rolü ise devam etmektedir. Dini bayramlarımız ve törenlerimiz bunun açık örnekleri olarak dikkati çekmektedir.
3. Gelenek ve görenek: Bunlar bir milletin yazılı olmayan veya hepsi yazılı olmayan kanunlarıdır. Yazılı kanunların çoğu gelenek ve göreneklere göre düzenlenmiştir. Kanun, insanın toplum içerisindeki davranışlarını düzenler. İnsanlar bu düzeni asırlar boyunca gelenek ve göreneklerle sağlamışlardır. Fakat günümüzde bile yazılı anayasası bulunmayan ülkeler vardır. Bunlar toplum düzeninin hâlâ gelenek ve göreneklerle sağlamaktadırlar. Aslında kişinin bütün hal ve hareketlerinin yazılı kanunlarla tanzim etmek mümkün değildir. Çünkü yasalar genellikle hakları ve cezaları tayin etmektedir. Oysa insanın toplumda birçok sosyal ilişkileri bulunmaktadır: özür dilemek, selamlaşmak, saygı göstermek, davetlere katılmak, konuşmak, tartışmak, yazmak vs.. Bu davranışlarda nasıl bir usulün gerektiğini kanunlar dğil gelenek ve görenekler tayin eder.
4. Sanat: Sanat, bir millet diğer milletlerden ayıran, bir millete has duygu ve zevklerin tezahürü ve şekillenmesidir. O milletin güzeli yaratma ve bulma tarzıdır. İnsanoğlu barınır, beslenir, sosyal ve ruhsal ihtiyaçlarını gidermeye çalışır. Bunları yaparken oyalanmak, ruhunu okşamak, güzeli yakalamak, yeni güzellikler ortaya koymak ister. Bunun sonucunda sanat eseri ortaya çıkar. Her milletin sanat eğilimi ayrı bir özellik taşır. Söz, ses , mekan, renk ışık zevk ve anlayışı farklıdır. Demek ki sanat bir milletin ortak zevkinin ifade edilişidir. Bur kültür unsuru edebiyat, resim, mimarı, heykel vb... gibi kollara ayrılır.
5. Dünya görüşü: Dünya görüşü bir milletin başka milletlerden farklı olan hayat felsefesidir. Bir milletin fertleri ortak kültür dolayısıyla tutum, zihniyet ve davranış bakımından çeşitli ortak özellikler gösterirler. Sosyal ve ruhî olaylar karşısında fertlerin bu ortak tutum ve davranışları o milletin dünya görüşünü meydana getirir. Bunun için her millette değerler ve değer yargıları farklıdır. Askerlik, kahramanlık, aşk , madde, namus, temizlik, ahlak, ölüm, eğlence vs. Gibi hayat hadiseleri ve kavramları her millette değişik davranışlarla karşılanır.
6. Tarih: Milleti, dolayısıyla kültürü meydana getiren unsurlardan birisi olan tarih, bir milletin çağlar içindeki yürüyüş ve görünüşüdür. Tarih mazidir, fakat bu mazi bugünün ve dünün fertlerini millet içerisinde birbirine bağlayarak geleceğe taşır. Fertler arasında kader birliği temin eder. Aynı millete mensup insanlar tarih sayesinde akrabalıklarının farkına varabilirler. Tarih bir milletin nereden gelip nereye gittiğini gösteren kültür unsuru olarak, o milletin hayatında önemli bir yer tutar.


Keten Prenses 13 Aralık 2008 18:45

Milli Kültürün Öğeleri
Kültür, belirli bir kökten gelmiş bir toplumun "ana mayası" anlamındadır. Bir toplumun ana mayasını, yani kültürünü; o toplumun, dil, yazı, tarih, din, töre, edebiyat ve sanat birliğinin toplamı belirler.
Bir toplumun benliğini oluşturan bu ortak değerler, o toplumun diğer toplumların kimliklerinden nasıl ve nerede ayrıldığını belgeler. Bir toplumun üyesi olan her kişinin yapısında ve benliğinde, o toplumun mayasından bir parça bulunur. Fransız ve Alman kültürleri arasındaki ayrılıklar, bira mayası ile şarap mayası arasındaki ayrılıklardan daha da derindir.
Bunun gibi, Türklerin "ana mayası" da diğer toplumların mayalarından ayrıdır. Bununla birlikte, yoğurt ve peynir mayalarının bir kökenden gelmiş olduğu da unutulmamalıdır. Ancak, bir maya yalnız başına bırakıldığında, "kendi kendini yer." Bu bir dil sürçmesi değildir. Maya içine katıldığı diğer maddeleri etkiler: yoğurt mayası, sütü yoğurda çevirir. Şarap mayası, üzüm suyunu şarap yapar. Eğer maya, içinde gelişeceği, çoğalacağı ana maddeyi bulamaz ise, kendi kendini yemeye başlar. Sonucunda da ölür. Üzüm suyuna yoğurt mayası katılırsa, sonuç ne şaraptır, ne de yoğurt. Ne içilebilir, ne de yenilebilir. Mayanın canlı tutulabilmesi için, sürekli olarak kullanılması gerekir. Yeni mayalanmış yoğurdun bir parçası ayrılıp maya olarak saklanır.
Böylelikle maya da kendini yenilemiş olur. Bir toplumun kültürü de bundan farksızdır. Kullanılmayan kültür ölür.

Kültürü, taşıyıcısına göre, egemenlik alanına göre, çıkış, yaratılış kaynaklarına göre, görünüşüne, biçimine, bir başka anlatımla, kültürü kanıtlayan araca göre, iş görüşüne göre değişik kullanım alanlarına göre tanımlanabilir. Bu görelilikleri daha çoğaltmak, dahası değişkenleri kendi içinde bile sınıflamak olasıdır.
Bu değişkenlerden, taşıyıcısına ve egemenlik alanına dayanarak, dört çeşit kültür kavramı oluşturulabilir:
Bireysel kültür, esasında bireysel kültür, bir yakıştırma sıfattır. Yani bir bireye, içinde bulunduğu toplumun üyelerince, karşılaştırma yöntemiyle yakıştıran bir kimliktir, o bireyin içinde bulunduğu, yaşamını sürdürdüğü toplumun niteliğiyle birlikte bir anlam taşır. Y
öresel (bölgesel) kültür, ulusal kültürün tabanını oluşturur.
Ulusal kültür, bir toplumda yemek, giyinmek, barınmak, eğlenmek gibi gereksinmelerin elde edilmesinde kullanılan bilgi, inanç, teknik, davranış duyuş ve ifade biçimlerini içeren ve toplumun yapısını oluşturan kültüre, ulusal kültür denilmektedir.
Evrensel kültür, bilim, teknik, felsefe, ve din gibi kültür öğelerini içeren ve bir topluma özgü olmayan, genel geçerlikli kültüre evrensel kültür denir.
"Evrensel kültür" bir çağa ve bir tarihsel döneme dünya ölçüsünde hâkim olan, diğer kültürlere baskın çıkan herhangi bir "çoğul kültür"dür. Örneğin bugün için bu anlamda "evrensel" olan kültür, Batı kültürüdür. Fakat bu, Batı kültürünün hâlen yaşayan diğer kültürlerden "üstün" ve "iyi" olduğu anl***** gelmez; sadece varolan diğer kültürlere baskın çıktığı ve dünya ölçüsünde yaygınlaştığı anl***** gelir.
Her kültürün mâhiyeti gereği tarihsel olması, o kültürün belli bir zaman kesiti içinde varlığını sürdürdüğü, yani yerini her an bir başka kültüre (o başka kültüre kendinden pek çok şeyleri taşımış olsa da) terk edebileceği anl***** gelir.
"Evrensel kültür" teriminin kendisi, Aydınlanmacı Batı kültürünün bir kültürel mirası olarak terminolojiye girmiştir. Bu yüzden, bu kültüre özgü ideal ve ölçütlerle sınırlı bir anlam içeriğine sahip olmak gibi bir tek yanlılığı ve manüpilatif bir işlevi vardır Yine bu yüzden, "evrensel kültür"ü, tarihsel perspektif altında bakıldığında, herhangi bir "baskın ve hâkim kültür" olarak anlamak uygun olur

Her hangi bir halk topluluğunu, millet yapan kültür değerleridir. Kültür; tarihi süreç içerisinde oluşur, milletler yaşadıkça o da yaşar. Dededen, atadan gelen kültürel değerler, yaşayan insanların duygu, düşünce ve yaşantılarıyla şekillenir zaman içerisinde gelişerek bazen de değişerek devam eder.
Kültür değerleri hiçbir zaman statik kalmazlar devamlı değişim halindedirler. Bu değişim çok hızlı olmaz, yıllar bazen de yüzyıllar süreci içinde olur.


SEDEPH 10 Mart 2009 19:36

Fatih sultan Mehmed ,Fatih Kanunnamesi ile Atam-Dedem Kanunu dediği gelenekleri yazılı hale getirmiş ve buna Kanunname-i Ali Osman denmiştir.

Fatih Kanunnamesi İstanbul'un fethinden sonra, devlet teşkilâtına imparatorluğun büyüklüğüne ve coğrafi durumuna yaraşan bir karakter vermek, çeşitli müesseselerin vazifelerini tesbit etme ihtiyacı duyulduğundan; Fatih Sultan Mehmed tarafından düzenlenen kanunname.
Fatih Sultan Mehmed devlet teşkilatında yeni düzenlemelere olan ihtiyacın tesiriyle, kanunlar koydu ve bu arada tımarlara ait birçok hususu da yeniden tanzim etti. Fatih'in bu yolda ilk yaptığı iş paytahttaki dirlik defterlerine yalnız sipahilerin adını kaydettirmeyip, bu defterlere dirlik gelirlerinin ve beratlarının kopyasını yazdırmak olmuştur.
Fatih Kanunnamanesi, üç kısımdan teşekkül etmekteydi. Birinci kısım, devlet ileri gelenlerinin teşrifattaki yerlerine, padişaha kimlerin arzda bulunabileceklerine, kadıların mertebelerine; ikinci kısım, saltanat işlerinin tertibine, yani divan, has oda teşkilatına ve saray hizmetkarlarının bayramlaşma merasimlerine; üçüncü kısım ise, suçlar ve karşılıkları ile mansıb sahiplerinin gelirlerine dair bilgileri ihtiva ediyordu. Son kısımda ayrıca gayri müslim devletlerin verecekleri yıllık vergiler ile devlet görevlileri ve hanedan mensuplarına dair lakap örnekleri bulunmaktadır.
Ayrıca bu kanunname; medreselerin yönetim, müfredat ve akademik yapısını yeniden düzenleyen, akademik personelin seçim ve atanması ile maaşların belirlenmesine ilişkin işlemleri usul ve esaslara bağlamıştır. Bu ferman Türk tarihinde ilk yükseköğretim mevzuatını oluşturması açısından da mühimdir


vikipedi


fadedliver 6 Mayıs 2009 22:06

1-) Kültür, sosyal bir organizasyon olan topluma ait ortak yaşayış düzeninin, zaman içinde değişme, gelişme ve yenilenme özellikleri taşıyan bir bütünü olduğu için canlı ve tabiî bir varlık niteliğindedir. Durağan (statik) bir yapıya değil dinamik bir yapıya sahiptir. Bir toplumun yaşama düzenine bağlı olarak doğup gelişir. Onun için de hayatın dışında değil içindedir. Toplum varlığının akışına göre şekillenerek tıpkı coğrafya şartlarına göre içimlenen ve durmadan akıp giden bir ırmak gibi yol alır. Kültür tabiî bir sosyal varlıktır. Çünkü, kişilerin üstüne çıkarak topluma hükmeden kendine has bir düzeni, kendine has kuralları vardır. Bu kurallara. Bu düzene aykırı davranışlar ve dış müdahaleler, onun sağlıklı yol alışım engeller; varlığını tehlikeye sokar. Bu gibi durumlarda kültür gereken tepkiyi de gösterir. Bu tepki kendisini, toplumda huzursuzluk ve kültür bunalımı şeklinde ortaya koyar.
2. Kültür, kişilerin üstüne taşan ve toplumu hükmü altına alan bir sistem olduğu için toplumun ortak malıdır ve kapsamlıdır.
3. Kültür, her toplumun kendi özel davranışlarının ve yaratıcılığının eseri olduğu için millî bir kişilik yapısına sahiptir. Bundan dolayı orijinal ve millîdir. Orijinallik, kültürün kendi kaynaklarından beslenmesi ve özüne sadık kalması ile sağlanabilir. Başka kültürlerin eserlerini taklit, yaratıcılık olmadığı için orijinal sayılmaz. Bu durum biraz sonra işaret edeceğimiz kültür değişmelerinde önemli bir rol oynar.
Kültürden ayrı ve kültürün üstünde bütün dünya milletlerini içine alan ortak bir kültür yoktur. Bir ortak dünya edebiyatından değil bir Fransız, bir ingiliz edebiyatından, bir dünya mimarisinden değil bir Osmanlı veya italyan mimarisinden. Kore veya Çin san'atından söz edilebilir. Diller de öyledir. Ortak bir dünya dili yoktur. Bir Türk dili, bir Japon dili vardır. Görülüyor ki, kültürler ayrı ayrı milletlerin eseridir. Bundan dolayı da millîdir. Asıl kültür budur. Fakat kültür kelimesinin, karışıklığa yol açabilecek bazı farklı kullanılışlardan ayırt edilebilmesi için asıl kültür genellikle millî kültür diye adlandırılmaktadır.

4. Kültür değişmelerinde, başka bir kültürün veya kültürlerin etkisi altında kalınabilir. Bu etki ne kadar kuvvetli olursa olsun, daha çok bir kültür aşısı niteliğindedir. Ayrıca, kültürün öğeleri arasında birtakım derece farkları vardır. Bunların bir kısmı asıl öğeler, bir kısmı da ikinci ve üçüncü derecede kalan ayrıntılarla ilgili öğelerdir. Kültürün ayrıntılara giren bu ikinci ve üçüncü derecedeki öğeleri arasında da değişmeler olabilir. Yalnız, bir kültürün özü asla değiştirilemez ve bütünü ile başka bir kültüre dönüştürülemez. Böyle bir durumda, artık o toplumdan eser kalmaz ve bambaşka nitelikte bir toplum yapısı ortaya, ıkar. X. yüzyıla kadar bir Türk kavmi olan Bulgarların, bu yüzyıldan sonra uğradıkları kültür değişimi ile bir İslav kavmine dönüşmüş olmaları, bu öz değişikliğinin tipik bir örneğidir.
5. Kültür, bir milletin tarihte var olduğu günden başlayarak bugüne kadar uzanan ve yavaş yavaş gelişerek yol alan değerler bütünü olduğundan tarihîdir ve süreklilik vasfı taşır.
6. İster gelişmemiş, ister az gelişmiş veya gelişmiş bir toplum olsun, her toplumun kendine göre bir kültürü vardır. İlkel toplumlarda kültürün bütün öğeleri bulunmayabilir. Fakat millet safhasına erişmiş olan toplumlarda, bu öğelerin hepsi tamamlanmıştır ve birbirleri ile bağlantılıdır. Yalnız, bu öğelerin işlevlerini tam olarak yerine getirebilmeleri için aralarında uyum ve dengenin bulunması gerekir. Bunlardan bazılarında kendini gösteren aşırılık veya yetersizlik diğerlerine zarar verebilir. Bu da toplumda sarsıntı ve boşluklara sebep olur. Bu bakımdan, kültür, uyumlu ve dengeli bir bütünün ifadesidir. Ondaki bu dengeli bütünlük topluma sağlık verir; kişinin toplumla bütünleşmesine ve mutluluğuna hizmet eder.
7. Kültür kuşaktan kuşağa aktarılan bir sosyal mirastır. Varlığını ve canlılığını ancak bu yolla sürdürebilir. Aktarma vasıtaları eğitim-öğretim, gelenekler, din, dil, san'at, edebiyat, folklor gibi çeşitli kültür taşıyıcı öğe ve eserlerdir.


Misafir 31 Mayıs 2009 13:21

Kültür kelimesi Türkçe'ye Fransızca'dan girmiştir. Toprağı sürmek, ürün elde etmek ve onları geliştirmek anlamındadır. Kelime daha sonra insan vücudunu ve ruhunu terbiye etme, sanat ve fikir eserlerini geliştirme anlamlarım da içine alan geniş bir mana kazanmıştır. Kültür maddî ve manevî her şeyi işlemek ve geliştirmek demektir.

Millî kültür ise bir millete kimlik kazandıran, diğer milletlerle arasındaki farkı belirlemeye yarayan, tarih boyunca meydana getirilen o millete ait maddî ve manevî değerlerin uyumlu bir bütünüdür. Bir toplumu millet yapan ve onun bütünlüğünü sağlayan millî kültürdür.

Tarih bir milletin bütün fertlerinin bilmesi, benimsemesi koruması ve geliştirmesi gereken kültür hazinelerinden biridir. Tarih, milletin geçmişteki varlığı, onun mirası ve bugüne kalan hatırasıdır. Türk Milleti'nin bugün üzerinde yaşadığı topraklar, onu vatan yapmak için şehit olan, koruyan, işleyen atalarımızın, yani tarihindir. Bunların bilinmesi ve korunması her Türk için bir vazifedir.

Dil, bir milletin kültürel değerlerinin başında gelir ve bir milletin temelini oluşturur. Dil, duygu ve düşünceyi insana aktaran bir vasıta olduğu için, duygu ve düşünce birliği dil ile gelişir. Kendi milletinin tarih ve kültürünü öğrenmek ve incelemek isteyen her Türk, dilini bilmek zorundadır. Türkiye'de Türkçe bilmeyen hiçbir vatandaş kalmamalıdır.

Atatürk, Türkiye için ekonomik kalkınma yanında sosyal ve kültürel kalkınmaya da aynı ölçüde yer verilmesi gerektiğine inanmıştır. Bir milletin haysiyetli bir şekilde varlığını devam ettirmesinde, bir toplumun millî şuura erişmesinde en büyük rolü kültür oynar. Bunu çok iyi bilen Atatürk, "Millî şuurun ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz." diyerek millî şuur konusunda ne kadar duyarlı olduğunu ortaya koymuştur . Yine Atatürk, kültür birliğinin bir milleti millet yapan, ona yaşama gücü veren, diğer milletler arasında kişilik kazandıran başlıca unsur olduğunu çok iyi bilmekteydi. Bununla ilgili şu sözleri çok önemlidir: "Millî kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyeti'nin temel direği olarak temin edeceğiz".
"Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli Türk kahramanlığı ve Türk kültürüdür."
Bu sözler, Cumhuriyet Türkiye'sinin millî kültüre dayalı olarak yükselip gelişeceğinin bir ifadesidir.

Atatürk, millî kültür konusunda hedeflerin neler olduğunu da şöyle belirtmiştir: "Yüksek bir insan cemiyeti olan Türk Milleti'nin tarihî bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir.

Bunun içindir ki milletimin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, yaratıcı zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlar sevgisini ve millî birlik duygusunu sürekli ve her türlü incelemelerle besleyerek geliştirmek millî ülkümüzdür."
alinti


P3RS14NS 22 Kasım 2009 12:14

Milli Kültür: Bir milleti millet yapan değerler bütününün veya kendisini kendi yapan değerler bütününün, tarihsel süreç içinde, özünü yitirmeden, çağın, zamanın ve coğrafi konum şartlarına uyarak, o milletin veya milletin bir bölümünün veya bir parçasın, oluşturmuş olduğu yoğunlaşmış, emeksel eserlerin tümüdür ki, bir kısmı korunmak, bir kısmı da aktarılmak içindir nesillere


Misafir 2 Aralık 2009 16:52

Kültür; en genel anlamıyla bir toplumun maddi ve manevi değerlerinin tamamı olarak tanımlanır. Söz konusu kültürü kuşaktan kuşağa aktararak korumak ve sürekliliğini sağlamak, aile ve diğer toplumsal kurumlar yanında, eğitim ve eğitim kurumlarına düşen bir görevdir. Her toplumun eğitim kurumları, var olan kültürünü genç kuşaklara kazandırmak, aynı zamanda değişen şartlara ve ihtiyaçlara göre yeni kültürel değerler oluşturmak; yani kültürü zenginleştirmekle görevlidir.

Kültürü korumak ve zenginleştirmek, tarihi derinliklerden beri sosyal hayatımızı düzenleyen, gelenek, görenek, töre, örf ve adetlerimizin korunması ve değişen şartlara göre bunlara yeni değerlerin ilave edilmesi anlamına gelmektedir. İnsanları kaynaştıran, yakınlaştıran ve ilişkilerini sağlam bir zemine oturtan; kısacası millet olarak varlığını devam ettirmesini sağlayan, kültür ve kültürel değerlerdir. Türk milletini, diğer milletlerden ayıran özellikler ve güzelliklerde kendi kültüründe yani değerlerinde saklıdır. Bu değerler; dilden edebiyata, sanattan mimariye, gelenekten göreneklere, folklordan kıyafete, barınmadan süslenmeye kadar birçok alanı kapsamaktadır.

Sanayileşme ve şehirleşme sonucu giderek değişen hayat tarzımız, bu değerlerin birçoğunun bozulması, unutulması ve yok olması gibi sonuçları da beraberinde getirmiştir. Özellikle şehirleşme ile birlikte aile yapısının geniş aileden çekirdek aileye dönüşmesi, değerlerin yitirilmesinde önemli etkenlerden biri olarak görülmektedir. Toplumsal değişme, manevi güzelliklerimizin kaybolmasına, buna bağlı olarak da maddi unsurların bozulmasını beraberinde getirmektedir. Bilindiği gibi maddi kültürel unsurlar manevi kültürel unsurların dışa yansımasıdır.

Maddi olmayan kültürel değerlerimiz, daha çok davranışlarımızı düzenleyen bir takım norm ve standartlardan oluşmaktadır. Bunları görmek ve gözlemlemek için insanlarla ilişkiye girmemiz ve onlarla bazı şeyleri paylaşmamız gerekir. Maddi olan kültürel değerlerimiz ise manevi değerlere göre oluşturduğumuz eşya, araç ve gereçlerden meydana gelmektedir. Mesela, Türk milleti misafirperverdir; bu bir davranış biçimidir. Bu anlayış, evlerimizde bir misafir odası düzenlemek ve eski ev mimarimizde bir ölçüde bağımsız bir bölüm oluşturmak anlayışını beraberinde getirerek söz konusu manevi değerimizi, maddi kültürel unsurlarımıza yansıtmıştır.

Milli kültürü korumak ve genç kuşaklara aktarmak, toplum tarafından eğitim kurumlarına resmen verilmiş bir görevdir. Gerçekten de eğitim kurumları bunu ne ölçüde başarabilmektedir. Kültürümüzü kuşaktan kuşağa aktararak ve geliştirerek, milli birliğimizin ve bütünlüğümüzün sağlanmasında kendisine verilen sorumluluğu yerine getirebiliyor mu? Bunların istenilen şekilde yerine getirildiğini söylemek oldukça zor görünmektedir. Mevcut toplumsal yapıyı koru***** milli bilinci oluşturmak ve geliştirmek yine eğitim kurumlarına verilen önemli görevlerden biridir.

Günümüzün gelişmiş toplumları eğitimi bir devlet politikası olarak ele alıp düzenlemektedir. Türkiye'de ise eğitim, henüz bir devlet politikası haline dönüştürülememiştir. Her ne kadar yazılı belgelerde bu yönde bazı düzenlemeler söz konusu olsa bile, iktidara gelen siyasal partiler bu anlayışın gereklerini yerine getirememektedirler. Özellikle eğitimin milli bir niteliğinin olduğu gerçeği konusunda yeterli bir bilincin oluşmadığı gözlenmektedir. Bugünkü eğitim programlarında milli kültürümüzü genç kuşaklara kazandıracak dersler ve konulara gereği kadar yer ve önem verilmediği görülmektedir. Öncelikle yapılması gereken, kültürümüzü koruyucu ve geliştirici derslere eğitim programlarında yer verilmesinin sağlanmasıdır. Diğer yandan da derslerde, kendi kültürümüze ilişkin konulara daha fazla ağırlık verilmelidir.

Bir Avrupa ülkesi olan Fransa'da, Fransızca'dan başka bir dil kullanıldığı zaman hiçbir Fransızın konuşmadığı çoğumuz tarafından bilinen bir gerçektir. Maalesef eğitim kurumlarımız, Türkçe'miz konusunda gerekli bilinci oluşturmakta yeterli olamadığı için, şehirlerimizdeki iş yeri tabelalarına baktığımızda kendimizi başka bir ülkenin sokaklarında hissedebiliyoruz. Yine gençlerimizin birçoğu günlük konuşmalarında yabancı kelimeler kullanmayı bir ayrıcalık olarak görmektedirler. Bu anlamda, eğitim programlarının düzenlenmesi yanında özellikle öğretmenlerin milli hassasiyetlerimiz konusunda bilinçlendirilmesi ve öğrencileri bu yönde yetiştirmeleri de önem taşımaktadır.

Her Türk vatandaşının, milli kültürü korumada ve geliştirmede sorumlulukları vardır. Özellikle herkesin ilişkili olduğu eğitim kurumlarına, sorumluluklarını yerine getirmesinde katkı sağlamak zorundayız. Eğitimden resmen sorumlu kuruluş, okullar olmasına rağmen; ailenin de yapması ve yerine getirmesi gereken bazı görevler vardır. Öncelikle çocuğunu yetiştirmede okulla iş birliği içinde olmalıdır. Bir veli olarak kendi sorumluluklarının yanında, gördüğü eksiklik ve aksaklıkları giderilmesi için ilgili kurumlarla iş birliği yapmak ve gerektiğinde onları uyarmak görevleri arasındadır.




__________________

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuza varmak... NFK


elastiklik 17 Şubat 2010 15:56

Kültür kelimesi Türkçe'ye Fransızca'dan girmiştir. Toprağı sürmek, ürün elde etmek ve onları geliştirmek anlamındadır. Kelime daha sonra insan vücudunu ve ruhunu terbiye etme, sanat ve fikir eserlerini geliştirme anlamlarım da içine alan geniş bir mana kazanmıştır. Kültür maddî ve manevî her şeyi işlemek ve geliştirmek demektir.

Millî kültür ise bir millete kimlik kazandıran, diğer milletlerle arasındaki farkı belirlemeye yarayan, tarih boyunca meydana getirilen o millete ait maddî ve manevî değerlerin uyumlu bir bütünüdür. Bir toplumu millet yapan ve onun bütünlüğünü sağlayan millî kültürdür.

Tarih bir milletin bütün fertlerinin bilmesi, benimsemesi koruması ve geliştirmesi gereken kültür hazinelerinden biridir. Tarih, milletin geçmişteki varlığı, onun mirası ve bugüne kalan hatırasıdır. Türk Milleti'nin bugün üzerinde yaşadığı topraklar, onu vatan yapmak için şehit olan, koruyan, işleyen atalarımızın, yani tarihindir. Bunların bilinmesi ve korunması her Türk için bir vazifedir.

Dil, bir milletin kültürel değerlerinin başında gelir ve bir milletin temelini oluşturur. Dil, duygu ve düşünceyi insana aktaran bir vasıta olduğu için, duygu ve düşünce birliği dil ile gelişir. Kendi milletinin tarih ve kültürünü öğrenmek ve incelemek isteyen her Türk, dilini bilmek zorundadır. Türkiye'de Türkçe bilmeyen hiçbir vatandaş kalmamalıdır.

Atatürk, Türkiye için ekonomik kalkınma yanında sosyal ve kültürel kalkınmaya da aynı ölçüde yer verilmesi gerektiğine inanmıştır. Bir milletin haysiyetli bir şekilde varlığını devam ettirmesinde, bir toplumun millî şuura erişmesinde en büyük rolü kültür oynar. Bunu çok iyi bilen Atatürk, "Millî şuurun ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz." diyerek millî şuur konusunda ne kadar duyarlı olduğunu ortaya koymuştur . Yine Atatürk, kültür birliğinin bir milleti millet yapan, ona yaşama gücü veren, diğer milletler arasında kişilik kazandıran başlıca unsur olduğunu çok iyi bilmekteydi. Bununla ilgili şu sözleri çok önemlidir: "Millî kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyeti'nin temel direği olarak temin edeceğiz".
"Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli Türk kahramanlığı ve Türk kültürüdür."
Bu sözler, Cumhuriyet Türkiye'sinin millî kültüre dayalı olarak yükselip gelişeceğinin bir ifadesidir.

Atatürk, millî kültür konusunda hedeflerin neler olduğunu da şöyle belirtmiştir: "Yüksek bir insan cemiyeti olan Türk Milleti'nin tarihî bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir.

Bunun içindir ki milletimin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, yaratıcı zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlar sevgisini ve millî birlik duygusunu sürekli ve her türlü incelemelerle besleyerek geliştirmek millî ülkümüzdür."
alinti

__________________


_Yağmur_ 30 Nisan 2010 15:47

Milli Kültür nedir ?

Kültür farklı anlamları olan bir terimdir.
İnsana ilişkin bir kavram olarak kültür, tarih içerisinde yaratılan bir anlam ve önem sistemidir. Bir grup insanın bireysel ve toplu yaşamlarını anlamada, düzenlemede ve yapılandırmada kullandıkları bir inançlar ve adetler sistemidir
Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre ise, kültür (ekin, eski dilde hars) kavramının tanımı şu şekildedir:
“"Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü.
Sosyolojik olarak, kültür bizi saran, insanlardan öğrendiğimiz toplumsal mirastır. Kültürün oluşmasında ikili bir süreç vardır; birinci süreçte insan pasif ve alıcı konumdadır. Belli bir coğrafi çevrede yaşıyor, beslenme ve barınma ihtiyaçlarını orada gideriyordur. Doğayla kurulan bu öncül ilişki, yani ihtiyaçları doğrultusunda edindiği bilgi, dili, davranışları ve maddi üretim ve tüketim aletleri kültürün yaratılmasında birinci aşama olarak karşımıza çıkar. İkinci aşamada ise insan alıcı konumdan çıkar ve üretmeye başlar; yani yaşadığı çevreye etkin ve aktif bir güç olarak katılır. Bu süreç ilk aletlerin yaratılmasıyla sınırlı olarak başlayıp Neolitik Çağ’la birlikte hız kazanmıştır. Kültür birikimle birlikte ivmesi artan bir toplumsal yapı bileşenidir. Giderek her nesil miras aldığı kültüre maddi ve manevi bir katkı yapar ve onu kendinden sonrakilere miras bırakır.
Bireyler için ise yargılama, zevk ve eleştirme yeteneklerinin öğrenme ve tecrübeler yoluyla geliştirilmiş olan biçimine o kişinin kültürü denir. Bireyin edindiği bilgileri anlatmak için de kültür sözcüğü kullanılır.

Kültürler kavramı
Kültürler, kültür kavramına ilişkin olarak bir sıfat halini ifade etmektedir. Tek başına kullanıldığında kültür, aşağı yukarı insan yaşamının tümünü ifade eder. Kültürler kavramı ise, kültürün oluşum yönüne atıfta bulunmaktadır. İş kültürü, uyuşturucu kültürü, ahlaki, siyasi, akademik ve cinsel kültür terimleri yaşamın ilgi alanlarını, kavramlaştırma, sınırlama, yapılanma ve düzenlenme biçimleri de dahil denetleyen inanç ve adetler için kullanılır. Eşcinsel, gençlik, kitle ve çalışan sınıf kültürü gibi terimler bu grupların toplum içindeki yerlerini ve iç ve dış ilişkilerini yürütme biçimlerini ifade eder.[4Mesleki branşlaşma ve uzmanlık alanlarına, herhangi bir sektöre yönelik bir atıfla kültür kavramı da yerleşik kullanım halindedir.

Bir kültürü incelemek ve kültürler arası farklılığı belirlemek için kültürü oluşturan unsurların bilinmesi gerekir. Bu unsurlar toplumda kültürün oluşumunda ve şekillenmesinde rol oynar.

Ayrıca Bakınız

Milli Kültür Nedir? Milli Kültürün Önem ve Unsurları


ßy ZaZa 3 Aralık 2010 19:38

(M.Kemal Atatürk'ten Yazdıklarım kitabının aynı başlıklı bölümü)
"Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir." diyen Atatürk öğretim ve eğitim meselelerine çok önem vermiştir.
"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" dediği zaman ilmin yol gösterebileceğini hayatı aydınlatacağını mürşit (doğru yol gösterici) kelimesiyle ifade eden M. Kemal acaba niçin bununla yetinmeyerek "en hakiki" sıfatlarını eklemek lüzumunu hissetmiştir? insan bu cümleyi okurken ve üzerinde düşünürken mutlaka "en hakiki" kelimeleri üzerinde duraklamadan geçemeyecektir.
M. Kemal kendi yetiştiği devrin müspet ilimlerini mesleki ihtisası bakımından öğrendiği vakitberrak ve müspet bir görüşe sahip olabildiğini ve herhangi bir mesleği riyazî (matematiksel) bir katiyetle halletmeyi hedef tuttuğunu söylerdi.
M. Kemal'in yetişme tarzı öğrenim hayatı ve sosyal çevresinin tesirleri O'nu okumaya çok teşvik etmiştir. Hayatının her devresinde kitap O'nun için en değerli bir varlıktır.
"Milletimizin siyasi içtimai hayatında milletimizin fikri terbiyesinde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır." dediği zaman hep aynı prensiplerin telkini üzerinde durmuştur.
Nutukları ve sözlerinin her zaman için bir fikir hareketine yol açması zamanının neşriyatından faydalandığı ve daima bir entelektüel muhitin tartışmalarını sevdiği içindir.
Atatürk'ün okuduğu kitaplar üzerindeki işaretleri incelemek pek ilgi çekici sonuçlar verir.
Kitabımın bu bölümünde vereceğim örnekler Atatürk'ün belirli konular üzerindeki çalışmalarıdır.
Bu vesile ile Atatürk'ün çevresinde konuşulan konular ve çeşitli meseleler üzerindeki düşünceleri de tespit etmek istiyorum.
Atatürk'ün etrafındaki toplantılardan daima bahsedilmektedir. Burada bulunanlar hatıralarını kendi görüşlerine göre yazmışlardır. Tarihçi ve ediplerimiz ise bu toplantıları işittikleri veya okuduklarından çıkardıkları neticeye göre yazmak istemektedirler.
Benim şahit olduğuma göre Atatürk'ün etrafında toplanmalar çok çeşitlidir. Gündüzleri çoğunlukla hususi kütüphanesinde daima birkaç kişi ile ya çalışır veya belirli bir konu üzerinde konuşmalar yapardı. Bunlar otomobil veya motor gezintilerinde devam eder ve çoğunlukla Ankara'da çiftlik evlerinde ya davetliler veyahut oraya toplanmış olan halk ile doğrudan doğruya belirli meseleleri konuşur ve fikirlerini sorardı.
Bu hal memleket içi seyahatlerinde daha kesif (yoğun) olarak uygulanır trende vapurda ve uğradığı her yerde daima yeni konular ve yurt sorunları üzerinde yapılan tetkikler açıklanarak münakaşalar yaptırmasını severdi.
Atatürk'ün günlük entelektüel yaşantısı her zaman her millette tatbikat sahası bulur ve karşısında imtihana çekilenler eksik olmazdı.
Bir örnek vermek için şu olayı anlatmalıyım. Bir gün dişlerini tedavi etmek için gelen hekime o sırada benim elimde okuduğum sosyoloji kitabından sorular sormaya başladı. Tabii buna derhal cevap verecek durumda olmayan diş hekimi mahcup olmuştur. Ben buna müdahale ederek hemen kitabı getirdim ve bunun pek yeni neşriyat olduğunu söyledim. Atatürk bir taraftan da işi şakaya getirerek diş hekimine şöyle dedi: "Biliyorum siz kendi mesleğinizde en büyük başarıyı gösteriyorsunuz fakat bunun yanıbaşında başka meselelerle de ilgilenerek okumanızı teşvik etmek istedim ve bu kadar aykırı bir konuyu bilhassa seçtim." dedi. Diş hekimi ertesi gelişinde bu konuya ait birçok kitap tedarik ederek (sağlayarak) okumuş ve bu sefer o Atatürk'e bunlardan bazı sorular sormuştu. Buna benzer daha pek çok verilecek örnekler vardır.
Yine mesela Atatürk'ün motor ile mutad Boğaz gezintilerinde mutlaka bir kitap veya bir mesele konuşma konusu olur ve o gezintinin sonunda herkes bir şeyler öğrenirdi.
Bir de bunlara eklenen Atatürk'ün akşam toplantıları vardır. Buraya davet edilenler bulunulan çevreye göre değişir. Ankara'da bulunduğu zaman âdet şöyle idi: Atatürk'e her gün genel sekreter gelen evrak üzerinde bilgi verir ve emirlerini alır. Duruma göre memleket meseleleri ve dış olaylar için kendisi direktifler verir bazen de meseleleri derinlemesine soruşturur bilgi alırdı. Bu arada Başbakan ve bakanlardan bazıları lüzum gördükleri zaman yine hükümet meselelerini görüşmeye gelirlerdi.
Akşam üzeri başyaver yanına gelir ve sofraya kimlerin davet edilmesini emrettiklerini sorardı. Atatürk bu listenin o günkü çalıştığı ve okuduğu kitaplarla ilgili olmasını ister ve ona göre yazdırırdı. derhal burada şuna da işaret etmeliyim ki Atatürk devrinin mesleklerinde isim yapmış şahısları daima onun etrafında toplanmıştır. Onun için memleketin aydın kişilerini o muhitte tanımak ve konuşmak daima mümkün olmuştur. Bu sadece Ankara ve İstanbul'da değil memleketin çeşitli yerlerine gidildiği vakit de böyle olur o çevrenin tanınmış aydın kişileri bu toplantılara çağırılırdı. Ancak her akşam başyaverin yazdığı listedeki kimseler; bazen mazeretleri olur gelemezler veya orada bulunamazlar onun için listelerde yazılı olanlar her zaman bir araya gelemezler veyahut toplandıktan sonra da çağırılanlar olurdu. Devlet adamları bilhassa Başbakan İç ve Dışişleri Bakanları ise istedikleri zaman gelebilirlerdi.
Şimdi bu kitabımda bazı el yazısı ile olan belgeleri yayınlama vesilesiyle şahidi olduğum olaylar hakkında bilgi vermek istiyorum. Ancak kendi mesleki hayatımdan bahsetmemin mazur görülmesini rica ederim.
1929-1930 yılında Ankara Musiki Muallim Mektebi'nde öğretmenlik görevime yurt bilgisi ve tarih derslerini vermek üzere başlamıştım. Yurt bilgisi için okutacağım ders kitabını Atatürk gördüğü zaman bunu yeterli bulmamıştı. Kitabın konuları ise kendisini de ilgilendirdiği için evvela benim Fransız lisesinde okuduğum "Instruction Civique" kitabından bazı tercümeler yapmamı istedi. Aynı zamanda bu konulara ait çeşitli kitapları genel sekreteri Tevfik Bıyıkoğlu'na araştırtarak Almancadan tercümeler yaptırmıştı. Kendisi Fransızcadan ve Türkçeden okuduklarına bu tercümelerden de istifade ederek bazı konuları bizzat yazmış veya bizlere yani bana ve genel sekretere dikte ettirmiştir. Benim o zamanki çalışmalarım bu konulara ait kitapları aramak okumak ve icap ederse tercüme ederek notlar almak idi. Bu suretle yurt bilgisi derslerimi program uyarıncabu yeni incelemelere göre veriyordum. Okulda kız ve erkek öğrenciler beraber okuyorlardı; o tarihte yürürlükte olan kanunlarımızda kadınlara seçim hakkı tanınmış değildi.
Bir ders tatbikatı olarak bütün ders verdiğim sınıflarda Belediye Kanunu'na göre seçim denemesi yaptırdım. Öğrenciler heyecanla bu işte çalıştılar rey kutuları hazırladılar. O zaman yürürlükte olan Belediye Kanunu tam manasıyla tatbik edildi ve belediye başkanı olarak da bir kız arkadaşlarını seçtiler. Bunun üzerine bir erkek öğrencinin itirazı ile karşılaştım. Diyordu ki: "Mevcut kanunun bize öğrettiğine göre kadınların rey verme hakları olmadığı gibi; seçilemezler de". Öğrenci itirazında haklı idi ama ben öğretmen olarak şu telkinde bulunmayı uygun buldum. "Bu öğrendikleriniz ilerisi için sizlere lüzumlu olacaktır. Kadınlarımız da yakında rey hakkı kazanacaktır." dedim. Fakat bu sözlerimin erkek öğrenci karşısında öğretmenlik otoritesinin ötesine geçmeyeceği muhakkaktı.
İşte böylece öğrencilerimden birinin bu itirazı ve soruları beni kadın hakları üzerinde çalışmaya teşvik etti.
Aynı gün Gazi Orman Çiftliği'ndeki Marmara Köşkü'nde Atatürk ile İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'ya bu olayı ve Türk kadını olarak rey hakkına malik olmadığımızdan duyduğum üzüntüyü anlattım.
Atatürk bana bu konuda çalışmamı ve başka memleketlerde meselelerin nasıl halledilmiş olduğunu tetkik etmemi tavsiye etti. İtiraf edeyim ki o sıralarda ben bu hususta hemen hiç bilgi sahibi değildim. Fakat kız ve erkek öğrencilerimin karşısına bu haklardan mahrum olan bir öğretmen olarak da çıkmak istemiyordum. Çok severek başladığım öğretmenlik hayatından ve vazifesinden ayrılmak da bana ağır gelecekti. Bununla beraber Atatürk'e şunu söylemekten de kendimi alamadım: ''Hiç olmazsa erkek öğrencim kadar bir hak sahibi olmadan o sınıfa ders veremeyeceğim'' dedim. Bu sırada İçişleri Bakanı Şükrü Kaya; BM Meclisi'nde bir yıldan beri müzakere edilmekte olan Belediye Kanunu'nda bu işin ele alınabileceğini ifade etti. Atatürk düşünüyordu. Birden ''Başvekille konuşuruz fakat bu meselede hazırlıklı olmak ve münakaşa etmek lazımdır'' dedi. Kendisi o akşam Çankaya Köşkü'ne devlet adamlarından Hukuk Mektebi (o zaman henüz fakülte değildi) hocalarından ve daha başka bu meseleleri konuşabilecek kimseleri davet ettirdi. Konu açıldığı vakitkadınların rey hakkına taraftar olanlar bulunduğu gibi buna karşı olanların fikirleri de tartışılmaya başlandı. Ben heyecanlı idim ama tam inandırıcı deliller bulamıyordum. Fakat o günden sonra birçok kitap okumaya başladım. Diğer memleketlerdeki durum hakkında bilgi sahibi oldukça bu münakaşalar benim için daha istifadeli oluyordu. Şimdi BM Meclisi zabıtlarında bu meseleyi tetkik edecek olursak durumu şöyle tespit edebiliriz: 20 Mart 1929 tarihinde Başvekil İsmet (İnönü) imzasıyla hükümet teklifi olarak BM Meclisi'ne verilen tezkerede şunlar yazılıdır: ''Dahiliye Vekâleti'nce hazırlanan ve İcra Vekilleri Heyeti'nin 6.3.1929 tarihli içtimaında yüksek Meclis'e arzı kararlaştırılan Belediye Kanun layihası (tasarısı) esbabı mucibesiyle (gerekçesiyle) birlikte takdim olunmuştur.''
Bu kanun tasarısının uzun gerekçe kısmında kadınların rey verme meselesi teklif edilmemiştir.
Fakat tam bir yıl sonra 20 Mart 1930'da kanunun müzakeresi için BM Meclisi'nde müstaceliyet (ivedilik) kararı alınıyor. 22 Mart 1930 Cumartesi 24 Pazartesi 27 Perşembe 29 Cumartesi ve 31 Mart Pazartesi bu kanun üzerine çeşitli yönlerden münakaşa ve müzakereler oluyor. Nihayet 3 Nisan 1930 Perşembe günü 164 maddeli Belediye Kanunu kadınlara da rey verme ve seçme hakkı vererek kabul edilmiş oluyor. Aynı gün Türkocağı salonunda Atatürk'ün de hazır bulunduğu bir toplantıda ilk konferansımı Kadın Hakları üzerine vermiştim.
Yurt Bilgisi'nin programına göre diğer konular da bu yukarıda açıkladığım tarzda hazırlanırdı. Ben bunları ders planıma uygun olarak tertip ederdim (düzenlerdim). Bir kısmını ise broşür olarak bastırır öğrencilerime dağıtırdım. Fakat bu konuların asıl ilgi çekici yönü Atatürk'ün toplantılarında bulunanların arasında tartışmaların yapılması idi. Devlet adamları askeri erkân hukukçular edipler ve günün diğer aydın kişileri arasında konu ortaya atılır herkes fikrini ve bilgisini açıklamak fırsatını bulurdu.
Kara tahta yemek odasının başlıca mobilyalarından biri idi. Bunun üzerine konuşanlar icap ederse (gerekirse) yazarak veya çizgilerle fikirlerini anlatma yolunu tutarlardı. Konuşmalar muntazam ve usulüne göre ya Atatürk tarafından idare edilir veyahut bu idareyi başka bir arkadaşına verirdi. Bu konuşmalar çok faydalı ve bilhassa benim için çok öğretici idi. Elimde daima kâğıt kalem bulunduğu için de hemen her şeyi not ederdim. Ayrıca bir tarif veya bir mesele üzerinde daha etraflı konuşulmasını temin için sorular yazdırılır ve davetlilerin ertesi akşama hazırlıklı gelmeleri temin edilirdi. Devlet adamlarımızın Atatürk'ün özel kütüphanesinden okumaları için birer kitapla çıktıkları çok olurdu. Bu vesile ile devlet teşkilatımız ve kanunlar üzerinde konuşulur ve günün ihtiyaçları göz önünde tutulduğu gibi medeni icapların sosyal bünyemizdeki yararlı olabilecek prensipleri görüşülürdü. Tabii bu arada günün siyasi olayları memleket meseleleri tarihi konular da konuşma konusu olurdu. Şimdi bu açıklamalardan sonra ''Medeni Bilgiler'' adını verdiğimiz Yurt Bilgisi'ne ait belgelerin elimde olanlarını şöyle sıralayabilirim:
1- Tercümeler ve çeşitli notlar.
2- El yazılarıyla ilk müsveddeler (Bunlar Atatürk'ün Tevfik Bıyıkoğlu ve benim) üzerinde düzeltmeler ilaveler ve çıkarmalar vardır.
3- Tape edildikten sonra yeniden ilave düzeltmeler olan kısımlar.
4- Bütün devlet ve hükümet teşkilatından toplanmış olan bilgileri içine alan dosyalar (Bunlar sonradan Recep Peker'e verilmiş ve onun hazırlamasıyla Medeni Bilgiler'in II. cildi basılmıştır.
İşte bütün bu yazılardan sonra yayımlanan broşür ve kitaplar ise şöyle sıralanabilir.
1- Broşür ve risale şeklinde ''Türk Çocuklarına Yurt Bilgisi Notları'' Ankara 1929.
2- Her konu için ayrı kitap olarak: İntihap 72 sayfa Askerlik Vazifesi 77 sayfa Şirketler ve Bankalar 172 sayfa Vergi Bilgisi 98 safya. Bu dört kitap 1930 yılından İstanbul'da basılmıştır (3).
3- Bütün bu konuların toplu olarak bir arada basılmış kitabı (141 sayfa) ''Vatandaş için Medeni Bilgiler'' adını taşır. İstanbul 1930.
4- ''Vatandaş İçin Medeni Bilgiler'' adı altında orta okullara okutulmak üzere basılmış olanlar ise şu tarihlerdedir: Mariif Vekâleti Milli Talim ve Terbiye Dairesi'nin 7.IX.1931 tarih ve 2297 sayılı emriyle 7.VI.1932 ve 1908 (191 sayfa).
27.VI.1933 tarih ve 3113 sayılı emriyle (302 sayfa). Bu kitaplar pek çok adette basılmıştır. Ancak her basılışta yeniden üzerinde düzeltmeler ilaveler yapılmış veyahut bazı kelimeler çıkarılmıştır. Mesela 1930'da çıkan kitapta ''Mutedil Devletçilik'' (s. 79) konmuş iken sonradan ''mutedil'' kelimesi silinmiştir. Bu kitabın ilk sayfasında ''Vatandaş için medeni bilgiler neden bahseder?'' başlığı altında Atatürk'ün el yazısı ile ilaveler vardır. ''İşte vatandaşlara gerek devlet ve hükümetle ve gerek aralarındaki münasebete nazaran mevcut vazifeleri ve hakları ve umumiyetle devlet teşkilatını öğreten bilgiler medeni Bilgiler namı altında toplanmıştır.'' S. 11 İstanbul 1930.
Yukarıda da izah ettiğim gibi bütün bu konular üzerindeki çalışmalar ve Atatürk'ün muhitinde olan münakaşalar daima çok ilgi çekici olmuştur. Ancak bu kitabın didaktik yani öğretim usulüne uygun bir tertip içinde olması ve üslubunun sadeleştirilmesi lazımdı. Bu bakımdan okullarda okutulmasına devam için bazı çalışmalarım oldu ise de zamanımı tamamen tarihi konulara ve Cenevre'de üniversite tahsiline verdiğim için bu iş neticelenmemiştir.
Bu kitaplar için hazırlanan müsveddelerde Atatürk'ün el yazıları vardır. Bunların hemen hepsini bir kitabımda yayımladım (4). Bu kitapta birkaçını örnek olarak veriyorum. Şimdi bazı meseleler üzerinde durmak istiyorum. Mesela ''Millet'' bahsi için toplanan notlar şöyledir: Hukuku Esasiye: 1. Siyasi varlıkta birlik 2. Irk birliği 3. Lisan birliği 4. Din birliği.
Mehmet Emin Bey: 1. Mazi birliği 2. Lisan birliği 3. His birliği 4. Gaye birliği 5. Menfaat birliği 6. Irk birliği 7. Toprak ve iklim birliği.
Ansiklopedi: 1. Menşe birliği 2. Cismani benzeyiş 3. Ahlak karabeti 4. Tarih yauht siyasi karabet 5. Aynı memlekette sakin olmak.
Bütün bu notlardan ve daha başka okunan kitaplardan çıkan netice şöyle formüle edilmiştir: ''Millet dil kültür ve mefkûre (ülkü) ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği siyasi ve içtimai bir heyettir.'' Bu münasebetle o tarihte yürürlükte olan anayasamıza (Teşkilatı Esasiye) dayanarak Atatürk'ün notu şudur: ''Bizim telakkimize göre siyasi kuvvet milli irade ve hakimiyet milletin vahdet (birlik) halinde müşterek (ortak) şahsiyetine aittir birdir taksim ve tefrik (ayrılmaz) ve ferağ olunamaz.
Hâkimiyet bahsinde ise şu cümlelerin önemine işaret etmeden geçemeyeceğim: ''Artık bugün demokrasi fikri daima yükselen bir denizi andırmaktadır. XX. asır birçok müstebit hükümetlerin bu denizde boğulduğunu göstermiştir. Demokrasi prensibi hâkimiyeti istimal eden (kullanan) vasıta ne olursa olsun esas olarak milletin hâkimiyete sahip olmasını ve sahip kılınmasını icap ettirir.'' (gerektirir).
Hak ve vazife üzerine olan yazılar ayrı bir başlık altında yazılmıştır. Atatürk diyor ki: ''Hakların en birincisi yaşamak hakkıdır'' diğer bütün haklar ve bu haklara mukabil vazifeler hep yaşamak hakkına dayanır. Şüphe yok ki insanın yaşamak hakkı onu diğerlerinin yaşamak hakkına riayet etmek vazifesiyle bağlar. Bir insanın hakkı diğer bir insan için vazife olur. Hakkın bulunduğu yerde vazife ve vazifenin bulunduğu yerde hak vardır... İnsanlar içtimai hayatta haklardan ve vazifelerden örülmüş bir şebeke içinde tasavvur olunabilir.'' Bu ifadelerden sonra diğer önemli bir izah da hak ve vazifeyi hukuk kaidelerinin tayin ettiği ve bunun devlet tarafından tatbik edildiğidir. Atatürk'ün yazısı aynen şöyle:
''Tabiaten her insan içinde yaşadığı cemiyette hayatın en mesut en kolay en tatlı taraflarının kendisine düşmesini ister ve en kuvvetli olan kendisinden zayıf olanları hiçe sayar. Bunun neticesi huzur sükûn emniyet ve intizam içinde yaşamak imkânsızdır. İşte insanlar arasında kavga yerine birbirine yardım karşılıklı hürmet intizam koyan herkese haklarını ve vazifelerini tanıtan hukuk kaideleri ve kuvvetin bulunması sayesinde kabildir. Devlet herkesin hakkını ve vazifelerini tayin eder. Hiç kimse tayin edilen hudut haricinde bir hak iddia edemez. Bunun gibi kendisi de fazla hiçbir vazife ile mükellef tutulamaz.''
Bu bahsin sonuna eklenen fikir ise bu hakların ihlali ve vazifelerin ihmali halinde zarara uğrayan hem fert hem de cemiyet olduğuna göre bunun tatbiki ve kontrolünün devlet müessesesine ait olacağıdır.
Bu münasebetle Atatürk'ün üzerinde en çok kitap okuduğu ve bizleri çalıştırdığı mefhum (kavram) da ''Hürriyet'' kelimesi olduğuna işaret etmeliyim. Bunun için kitapta yayımlananlardan gayri elimdeki notların mahiyeti çok ilgi çekicidir. Hürriyet bahsi için tercümeler olduğu gibi ayrıca da Atatürk bazı arkadaşlarından hürriyetin tarifini istemiş. Mesela Erzurum mebusu Tahsin (Uzer) 25.1.1930 tarihindeki yazısında şöyle bir tarif veriyor: ''Ferdin memleketinde bütün hukukuna malikiyetidir.''
Diğer bir kâğıtta yazısını tanıyamadığım bir şahsın şu izahı var:
''Fertlerin cemiyete ihtiyarlarıyla terk ettikleri haklarından mütebakisini (kalanı) diledikleri gibi kullanabilmeleridir.'' Aynı kâğıdın arkasında başka bir yazı ile şu not var:
1- Hürriyet kendini bizzat kendi içinde yok eden bir mefhumdur.
Bu küçük kâğıtların içinde Atatürk'ün el yazısı ile olan tarif ise çok kısa ''Hürriyet insanın mutlak olarak düşündüğünü yapabilmesidir.''
Bu notlardan sonra Atatürk'ün ''Hürriyet'' üzerine uzun yazıları vardır. Bu yazıların kaleme alındığı tarih 1930 yılının Ocak ve Şubat aylarıdır.
Bu notlardan hürriyete ait geniş izahat verilmiştir. ''Hürriyet insanının düşündüğünü ve dilediğini başka birinin hiçbir tesir ve müdahalesi olmaksızın mutlak olarak yapabilmesidir. Bu hürriyet kelimesinin en geniş tarifidir. İnsanlar bu manada hürriyete hiçbir zaman sahip olamamışlardır ve olamazlar. Çünkü malumdur ki insan tabiatın mahlukudur. Tabiatın kendisi dahi mutlak hür değildir. Kainatın kanunlarına tabidir.''
Bundan sonraki açıklamalarda ise tarihi seyre göre mutlak idarelerde fertlerin hüriyetlerinin tamamen hükümdarın elinde olduğu ve asırlar boyunca fertlerin şahsi hürriyetleri için mücadele ettikleri anlatılır. Atatürk'ün yazısında netice olarak şu hüküm var:
''Ferdi haklar nazariyesinin temeli şöyle kuruldu: Her türlü hakkın menşei (kökeni) ferttir. Çünkü şe'ni (kötü) hür ve mes'ul olan mahluk yalnız insandır. Fakat diğer taraftan insanların içtimai ve siyasi teşekküller halinde bulunması da tabii ve lüzumludur. Bu teşekküler ise kısmen zaruri mukadder kanunlar ahkamına göre tekabül eder'' diye kaydedildikten sonra ferdi hürriyeti ve hakkı temin eden devletin mütekâmil (gelişmiş) bir müessese (kurum) olacağı ileri sürülüyor. Bununla beraber Atatürk'ün bundan sonraki açıklamalarında ferdi hürriyete dayanan içtimai ve medeni insan hürriyetini temin eden kuvvetin ise devlet bünyesinde mevcut olması lazım geldiği ve devletin millete karşı esas vazifesinin bu olduğu kabul ediliyor.
Diğer taraftan ''Ferdi hürriyet derecesi devlet faaliyetini zaafa (zayıf) düşürmemek lazımdır. Devletsiz bir cemiyet veyahut zayıf bir devlet hayatının neticesi herkesin herkese karşı mücadelesidir. Bu mücadele ekseriyetin hürriyetini boğmayacak şekilde tadil olmak (değiştirmek) lazımdır. Tadil keyfiyeti ferdin mesuliyeti teşebbüsüne ve inkişafına halel verecek dereceye götürülmemelidir. Teşkilatı Esasiye m. 68'de ''Her Türk hür doğar hür yaşar'' maddesinin tekrarından sonra Atatürk şu hükmü veriyor:
''Türkler demokrat hür ve mesul vatandaşlardır.'' ''Türk cumhuriyetinin kurucuları ve sahipleri bizzat kendileridir.''
Bu cümlesiyle Atatürk millet bütününe değer vermenin önemine işaret ediyor.
''Hürriyet mefhumu içinde ''medeni vatandaş'' olmanın esasları ve prensipleri böylece açıklanmış oluyor. Mesela yine ''Bir milletin kültürü (hars) yükseldikçe ferdi hürriyetin tatbikat safhaları (uygulama evreleri) genişler ve çoğalır. Muhtelif şekilde birbirinden ayrı ve müstakil ferdi hürriyetler meydana çıkar. Bu hürriyetler mahiyet (nitelik) ve tabiatlarına göre iki grubu ayrılırlar:
1- Şahsi hürriyet.
2- İçtimai hürriyet. Bu ikinci grupta bilhassa basın hürriyeti ve basının efkârı umumiye üzerindeki rolü oldukça uzun bir şekilde izah edilmiştir. Ancak esas fikir şu cümlede özetlenmiştir:
''En büyük hakikatler ve terakkiler fikirlerin serbest ortaya konması ve teati edilmesi (karşılıklı alınması verilmesi) ile meydana çıkar ve yükselir.''
Fakat yine bütün bu yazılarda vatandaşın her türlü medeni hakları karşısında vazife mesuliyetinin olduğu fikri paralel olarak ifadesini bulmuştur. Onun için ''Vatandaşların teşebbüs ve mesuliyet hisleri ne kadar inkişaf ederse (gelişirse) devlet için o kadar iyidir'' diyor Atatürk.
Hürriyetin bir neticesi olarak vatandaşların eşit haklara sahip olmalarını anayasanın esaslı bir hükmü olarak kabul eden Atatürk ''Eşitlikten maksat; kanun önündeki haklarda eşitliktir.''
Atatürk'ün bu ''medeni bilgiler'' vesilesiyle kaleme aldığı ve bizleri de çalıştırdığı konulardacumhuriyetimize temel olan prensiplerinde kanuna ve asrımızın umumi hukuk kaidelerine uyan esaslar bulunmaktadır. O Türk vatandaşlarına hak tanıdığı yerde bir vazife karşılığını koymak istemiştir. ''Tembellik bütün fenalıkların anasıdır'' atasözü karşısında çalışmanın ferdi ve içtimai vazife olduğunu belirtmiştir.
Vatandaş milletin bir ferdi olarak aile ve cemiyete karşı vazifelidir. ''Milletin medeni beşeriyetin bir ailesi olması bakımından bütün insanlığa karşı vazifeleri'' olduğu üzerinde bilhassa durulmuştur.
Böylece Atatürk Türk vatandaşının medeni âlemde hür eşit vazife ve hak sahibi mesuliyetlerini müdrik kişiler topluluğu olarak millet bütününü teşkil etmesinde en büyük medeni vasfı bulmuştur.
İşte bundan sonraki konularda K. Atatürk'ün hem bu çalışmalarından ve el yazılarından bazı örnekler verirken hem de onun çeşitli konular için söylemiş olduğu cümleleri bir araya getirdim. Bu örneklerle bir devlet adamının entelektüel yaşantısından bazı örnekleri vermiş oluyorum.

M. KEMAL ATATÜRK'ÜN FİKİR HAYATI

Prof.Dr. Affet İnan

(M.Kemal Atatürk'ten Yazdıklarım kitabının aynı başlıklı bölümü)
"Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir." diyen Atatürk öğretim ve eğitim meselelerine çok önem vermiştir.
"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" dediği zaman ilmin yol gösterebileceğini hayatı aydınlatacağını mürşit (doğru yol gösterici) kelimesiyle ifade eden M. Kemal acaba niçin bununla yetinmeyerek "en hakiki" sıfatlarını eklemek lüzumunu hissetmiştir? insan bu cümleyi okurken ve üzerinde düşünürken mutlaka "en hakiki" kelimeleri üzerinde duraklamadan geçemeyecektir.
M. Kemal kendi yetiştiği devrin müspet ilimlerini mesleki ihtisası bakımından öğrendiği vakitberrak ve müspet bir görüşe sahip olabildiğini ve herhangi bir mesleği riyazî (matematiksel) bir katiyetle halletmeyi hedef tuttuğunu söylerdi.
M. Kemal'in yetişme tarzı öğrenim hayatı ve sosyal çevresinin tesirleri O'nu okumaya çok teşvik etmiştir. Hayatının her devresinde kitap O'nun için en değerli bir varlıktır.
"Milletimizin siyasi içtimai hayatında milletimizin fikri terbiyesinde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır." dediği zaman hep aynı prensiplerin telkini üzerinde durmuştur.
Nutukları ve sözlerinin her zaman için bir fikir hareketine yol açması zamanının neşriyatından faydalandığı ve daima bir entelektüel muhitin tartışmalarını sevdiği içindir.
Atatürk'ün okuduğu kitaplar üzerindeki işaretleri incelemek pek ilgi çekici sonuçlar verir.
Kitabımın bu bölümünde vereceğim örnekler Atatürk'ün belirli konular üzerindeki çalışmalarıdır.
Bu vesile ile Atatürk'ün çevresinde konuşulan konular ve çeşitli meseleler üzerindeki düşünceleri de tespit etmek istiyorum.
Atatürk'ün etrafındaki toplantılardan daima bahsedilmektedir. Burada bulunanlar hatıralarını kendi görüşlerine göre yazmışlardır. Tarihçi ve ediplerimiz ise bu toplantıları işittikleri veya okuduklarından çıkardıkları neticeye göre yazmak istemektedirler.
Benim şahit olduğuma göre Atatürk'ün etrafında toplanmalar çok çeşitlidir. Gündüzleri çoğunlukla hususi kütüphanesinde daima birkaç kişi ile ya çalışır veya belirli bir konu üzerinde konuşmalar yapardı. Bunlar otomobil veya motor gezintilerinde devam eder ve çoğunlukla Ankara'da çiftlik evlerinde ya davetliler veyahut oraya toplanmış olan halk ile doğrudan doğruya belirli meseleleri konuşur ve fikirlerini sorardı.
Bu hal memleket içi seyahatlerinde daha kesif (yoğun) olarak uygulanır trende vapurda ve uğradığı her yerde daima yeni konular ve yurt sorunları üzerinde yapılan tetkikler açıklanarak münakaşalar yaptırmasını severdi.
Atatürk'ün günlük entelektüel yaşantısı her zaman her millette tatbikat sahası bulur ve karşısında imtihana çekilenler eksik olmazdı.
Bir örnek vermek için şu olayı anlatmalıyım. Bir gün dişlerini tedavi etmek için gelen hekime o sırada benim elimde okuduğum sosyoloji kitabından sorular sormaya başladı. Tabii buna derhal cevap verecek durumda olmayan diş hekimi mahcup olmuştur. Ben buna müdahale ederek hemen kitabı getirdim ve bunun pek yeni neşriyat olduğunu söyledim. Atatürk bir taraftan da işi şakaya getirerek diş hekimine şöyle dedi: "Biliyorum siz kendi mesleğinizde en büyük başarıyı gösteriyorsunuz fakat bunun yanıbaşında başka meselelerle de ilgilenerek okumanızı teşvik etmek istedim ve bu kadar aykırı bir konuyu bilhassa seçtim." dedi. Diş hekimi ertesi gelişinde bu konuya ait birçok kitap tedarik ederek (sağlayarak) okumuş ve bu sefer o Atatürk'e bunlardan bazı sorular sormuştu. Buna benzer daha pek çok verilecek örnekler vardır.
Yine mesela Atatürk'ün motor ile mutad Boğaz gezintilerinde mutlaka bir kitap veya bir mesele konuşma konusu olur ve o gezintinin sonunda herkes bir şeyler öğrenirdi.
Bir de bunlara eklenen Atatürk'ün akşam toplantıları vardır. Buraya davet edilenler bulunulan çevreye göre değişir. Ankara'da bulunduğu zaman âdet şöyle idi: Atatürk'e her gün genel sekreter gelen evrak üzerinde bilgi verir ve emirlerini alır. Duruma göre memleket meseleleri ve dış olaylar için kendisi direktifler verir bazen de meseleleri derinlemesine soruşturur bilgi alırdı. Bu arada Başbakan ve bakanlardan bazıları lüzum gördükleri zaman yine hükümet meselelerini görüşmeye gelirlerdi.
Akşam üzeri başyaver yanına gelir ve sofraya kimlerin davet edilmesini emrettiklerini sorardı. Atatürk bu listenin o günkü çalıştığı ve okuduğu kitaplarla ilgili olmasını ister ve ona göre yazdırırdı. derhal burada şuna da işaret etmeliyim ki Atatürk devrinin mesleklerinde isim yapmış şahısları daima onun etrafında toplanmıştır. Onun için memleketin aydın kişilerini o muhitte tanımak ve konuşmak daima mümkün olmuştur. Bu sadece Ankara ve İstanbul'da değil memleketin çeşitli yerlerine gidildiği vakit de böyle olur o çevrenin tanınmış aydın kişileri bu toplantılara çağırılırdı. Ancak her akşam başyaverin yazdığı listedeki kimseler; bazen mazeretleri olur gelemezler veya orada bulunamazlar onun için listelerde yazılı olanlar her zaman bir araya gelemezler veyahut toplandıktan sonra da çağırılanlar olurdu. Devlet adamları bilhassa Başbakan İç ve Dışişleri Bakanları ise istedikleri zaman gelebilirlerdi.
Şimdi bu kitabımda bazı el yazısı ile olan belgeleri yayınlama vesilesiyle şahidi olduğum olaylar hakkında bilgi vermek istiyorum. Ancak kendi mesleki hayatımdan bahsetmemin mazur görülmesini rica ederim.
1929-1930 yılında Ankara Musiki Muallim Mektebi'nde öğretmenlik görevime yurt bilgisi ve tarih derslerini vermek üzere başlamıştım. Yurt bilgisi için okutacağım ders kitabını Atatürk gördüğü zaman bunu yeterli bulmamıştı. Kitabın konuları ise kendisini de ilgilendirdiği için evvela benim Fransız lisesinde okuduğum "Instruction Civique" kitabından bazı tercümeler yapmamı istedi. Aynı zamanda bu konulara ait çeşitli kitapları genel sekreteri Tevfik Bıyıkoğlu'na araştırtarak Almancadan tercümeler yaptırmıştı. Kendisi Fransızcadan ve Türkçeden okuduklarına bu tercümelerden de istifade ederek bazı konuları bizzat yazmış veya bizlere yani bana ve genel sekretere dikte ettirmiştir. Benim o zamanki çalışmalarım bu konulara ait kitapları aramak okumak ve icap ederse tercüme ederek notlar almak idi. Bu suretle yurt bilgisi derslerimi program uyarıncabu yeni incelemelere göre veriyordum. Okulda kız ve erkek öğrenciler beraber okuyorlardı; o tarihte yürürlükte olan kanunlarımızda kadınlara seçim hakkı tanınmış değildi.
Bir ders tatbikatı olarak bütün ders verdiğim sınıflarda Belediye Kanunu'na göre seçim denemesi yaptırdım. Öğrenciler heyecanla bu işte çalıştılar rey kutuları hazırladılar. O zaman yürürlükte olan Belediye Kanunu tam manasıyla tatbik edildi ve belediye başkanı olarak da bir kız arkadaşlarını seçtiler. Bunun üzerine bir erkek öğrencinin itirazı ile karşılaştım. Diyordu ki: "Mevcut kanunun bize öğrettiğine göre kadınların rey verme hakları olmadığı gibi; seçilemezler de". Öğrenci itirazında haklı idi ama ben öğretmen olarak şu telkinde bulunmayı uygun buldum. "Bu öğrendikleriniz ilerisi için sizlere lüzumlu olacaktır. Kadınlarımız da yakında rey hakkı kazanacaktır." dedim. Fakat bu sözlerimin erkek öğrenci karşısında öğretmenlik otoritesinin ötesine geçmeyeceği muhakkaktı.
İşte böylece öğrencilerimden birinin bu itirazı ve soruları beni kadın hakları üzerinde çalışmaya teşvik etti.
Aynı gün Gazi Orman Çiftliği'ndeki Marmara Köşkü'nde Atatürk ile İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'ya bu olayı ve Türk kadını olarak rey hakkına malik olmadığımızdan duyduğum üzüntüyü anlattım.
Atatürk bana bu konuda çalışmamı ve başka memleketlerde meselelerin nasıl halledilmiş olduğunu tetkik etmemi tavsiye etti. İtiraf edeyim ki o sıralarda ben bu hususta hemen hiç bilgi sahibi değildim. Fakat kız ve erkek öğrencilerimin karşısına bu haklardan mahrum olan bir öğretmen olarak da çıkmak istemiyordum. Çok severek başladığım öğretmenlik hayatından ve vazifesinden ayrılmak da bana ağır gelecekti. Bununla beraber Atatürk'e şunu söylemekten de kendimi alamadım: ''Hiç olmazsa erkek öğrencim kadar bir hak sahibi olmadan o sınıfa ders veremeyeceğim'' dedim. Bu sırada İçişleri Bakanı Şükrü Kaya; BM Meclisi'nde bir yıldan beri müzakere edilmekte olan Belediye Kanunu'nda bu işin ele alınabileceğini ifade etti. Atatürk düşünüyordu. Birden ''Başvekille konuşuruz fakat bu meselede hazırlıklı olmak ve münakaşa etmek lazımdır'' dedi. Kendisi o akşam Çankaya Köşkü'ne devlet adamlarından Hukuk Mektebi (o zaman henüz fakülte değildi) hocalarından ve daha başka bu meseleleri konuşabilecek kimseleri davet ettirdi. Konu açıldığı vakitkadınların rey hakkına taraftar olanlar bulunduğu gibi buna karşı olanların fikirleri de tartışılmaya başlandı. Ben heyecanlı idim ama tam inandırıcı deliller bulamıyordum. Fakat o günden sonra birçok kitap okumaya başladım. Diğer memleketlerdeki durum hakkında bilgi sahibi oldukça bu münakaşalar benim için daha istifadeli oluyordu. Şimdi BM Meclisi zabıtlarında bu meseleyi tetkik edecek olursak durumu şöyle tespit edebiliriz: 20 Mart 1929 tarihinde Başvekil İsmet (İnönü) imzasıyla hükümet teklifi olarak BM Meclisi'ne verilen tezkerede şunlar yazılıdır: ''Dahiliye Vekâleti'nce hazırlanan ve İcra Vekilleri Heyeti'nin 6.3.1929 tarihli içtimaında yüksek Meclis'e arzı kararlaştırılan Belediye Kanun layihası (tasarısı) esbabı mucibesiyle (gerekçesiyle) birlikte takdim olunmuştur.''
Bu kanun tasarısının uzun gerekçe kısmında kadınların rey verme meselesi teklif edilmemiştir.
Fakat tam bir yıl sonra 20 Mart 1930'da kanunun müzakeresi için BM Meclisi'nde müstaceliyet (ivedilik) kararı alınıyor. 22 Mart 1930 Cumartesi 24 Pazartesi 27 Perşembe 29 Cumartesi ve 31 Mart Pazartesi bu kanun üzerine çeşitli yönlerden münakaşa ve müzakereler oluyor. Nihayet 3 Nisan 1930 Perşembe günü 164 maddeli Belediye Kanunu kadınlara da rey verme ve seçme hakkı vererek kabul edilmiş oluyor. Aynı gün Türkocağı salonunda Atatürk'ün de hazır bulunduğu bir toplantıda ilk konferansımı Kadın Hakları üzerine vermiştim.
Yurt Bilgisi'nin programına göre diğer konular da bu yukarıda açıkladığım tarzda hazırlanırdı. Ben bunları ders planıma uygun olarak tertip ederdim (düzenlerdim). Bir kısmını ise broşür olarak bastırır öğrencilerime dağıtırdım. Fakat bu konuların asıl ilgi çekici yönü Atatürk'ün toplantılarında bulunanların arasında tartışmaların yapılması idi. Devlet adamları askeri erkân hukukçular edipler ve günün diğer aydın kişileri arasında konu ortaya atılır herkes fikrini ve bilgisini açıklamak fırsatını bulurdu.
Kara tahta yemek odasının başlıca mobilyalarından biri idi. Bunun üzerine konuşanlar icap ederse (gerekirse) yazarak veya çizgilerle fikirlerini anlatma yolunu tutarlardı. Konuşmalar muntazam ve usulüne göre ya Atatürk tarafından idare edilir veyahut bu idareyi başka bir arkadaşına verirdi. Bu konuşmalar çok faydalı ve bilhassa benim için çok öğretici idi. Elimde daima kâğıt kalem bulunduğu için de hemen her şeyi not ederdim. Ayrıca bir tarif veya bir mesele üzerinde daha etraflı konuşulmasını temin için sorular yazdırılır ve davetlilerin ertesi akşama hazırlıklı gelmeleri temin edilirdi. Devlet adamlarımızın Atatürk'ün özel kütüphanesinden okumaları için birer kitapla çıktıkları çok olurdu. Bu vesile ile devlet teşkilatımız ve kanunlar üzerinde konuşulur ve günün ihtiyaçları göz önünde tutulduğu gibi medeni icapların sosyal bünyemizdeki yararlı olabilecek prensipleri görüşülürdü. Tabii bu arada günün siyasi olayları memleket meseleleri tarihi konular da konuşma konusu olurdu. Şimdi bu açıklamalardan sonra ''Medeni Bilgiler'' adını verdiğimiz Yurt Bilgisi'ne ait belgelerin elimde olanlarını şöyle sıralayabilirim:
1- Tercümeler ve çeşitli notlar.
2- El yazılarıyla ilk müsveddeler (Bunlar Atatürk'ün Tevfik Bıyıkoğlu ve benim) üzerinde düzeltmeler ilaveler ve çıkarmalar vardır.
3- Tape edildikten sonra yeniden ilave düzeltmeler olan kısımlar.
4- Bütün devlet ve hükümet teşkilatından toplanmış olan bilgileri içine alan dosyalar (Bunlar sonradan Recep Peker'e verilmiş ve onun hazırlamasıyla Medeni Bilgiler'in II. cildi basılmıştır.
İşte bütün bu yazılardan sonra yayımlanan broşür ve kitaplar ise şöyle sıralanabilir.
1- Broşür ve risale şeklinde ''Türk Çocuklarına Yurt Bilgisi Notları'' Ankara 1929.
2- Her konu için ayrı kitap olarak: İntihap 72 sayfa Askerlik Vazifesi 77 sayfa Şirketler ve Bankalar 172 sayfa Vergi Bilgisi 98 safya. Bu dört kitap 1930 yılından İstanbul'da basılmıştır (3).
3- Bütün bu konuların toplu olarak bir arada basılmış kitabı (141 sayfa) ''Vatandaş için Medeni Bilgiler'' adını taşır. İstanbul 1930.
4- ''Vatandaş İçin Medeni Bilgiler'' adı altında orta okullara okutulmak üzere basılmış olanlar ise şu tarihlerdedir: Mariif Vekâleti Milli Talim ve Terbiye Dairesi'nin 7.IX.1931 tarih ve 2297 sayılı emriyle 7.VI.1932 ve 1908 (191 sayfa).
27.VI.1933 tarih ve 3113 sayılı emriyle (302 sayfa). Bu kitaplar pek çok adette basılmıştır. Ancak her basılışta yeniden üzerinde düzeltmeler ilaveler yapılmış veyahut bazı kelimeler çıkarılmıştır. Mesela 1930'da çıkan kitapta ''Mutedil Devletçilik'' (s. 79) konmuş iken sonradan ''mutedil'' kelimesi silinmiştir. Bu kitabın ilk sayfasında ''Vatandaş için medeni bilgiler neden bahseder?'' başlığı altında Atatürk'ün el yazısı ile ilaveler vardır. ''İşte vatandaşlara gerek devlet ve hükümetle ve gerek aralarındaki münasebete nazaran mevcut vazifeleri ve hakları ve umumiyetle devlet teşkilatını öğreten bilgiler medeni Bilgiler namı altında toplanmıştır.'' S. 11 İstanbul 1930.
Yukarıda da izah ettiğim gibi bütün bu konular üzerindeki çalışmalar ve Atatürk'ün muhitinde olan münakaşalar daima çok ilgi çekici olmuştur. Ancak bu kitabın didaktik yani öğretim usulüne uygun bir tertip içinde olması ve üslubunun sadeleştirilmesi lazımdı. Bu bakımdan okullarda okutulmasına devam için bazı çalışmalarım oldu ise de zamanımı tamamen tarihi konulara ve Cenevre'de üniversite tahsiline verdiğim için bu iş neticelenmemiştir.
Bu kitaplar için hazırlanan müsveddelerde Atatürk'ün el yazıları vardır. Bunların hemen hepsini bir kitabımda yayımladım (4). Bu kitapta birkaçını örnek olarak veriyorum. Şimdi bazı meseleler üzerinde durmak istiyorum. Mesela ''Millet'' bahsi için toplanan notlar şöyledir: Hukuku Esasiye: 1. Siyasi varlıkta birlik 2. Irk birliği 3. Lisan birliği 4. Din birliği.
Mehmet Emin Bey: 1. Mazi birliği 2. Lisan birliği 3. His birliği 4. Gaye birliği 5. Menfaat birliği 6. Irk birliği 7. Toprak ve iklim birliği.
Ansiklopedi: 1. Menşe birliği 2. Cismani benzeyiş 3. Ahlak karabeti 4. Tarih yauht siyasi karabet 5. Aynı memlekette sakin olmak.
Bütün bu notlardan ve daha başka okunan kitaplardan çıkan netice şöyle formüle edilmiştir: ''Millet dil kültür ve mefkûre (ülkü) ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği siyasi ve içtimai bir heyettir.'' Bu münasebetle o tarihte yürürlükte olan anayasamıza (Teşkilatı Esasiye) dayanarak Atatürk'ün notu şudur: ''Bizim telakkimize göre siyasi kuvvet milli irade ve hakimiyet milletin vahdet (birlik) halinde müşterek (ortak) şahsiyetine aittir birdir taksim ve tefrik (ayrılmaz) ve ferağ olunamaz.
Hâkimiyet bahsinde ise şu cümlelerin önemine işaret etmeden geçemeyeceğim: ''Artık bugün demokrasi fikri daima yükselen bir denizi andırmaktadır. XX. asır birçok müstebit hükümetlerin bu denizde boğulduğunu göstermiştir. Demokrasi prensibi hâkimiyeti istimal eden (kullanan) vasıta ne olursa olsun esas olarak milletin hâkimiyete sahip olmasını ve sahip kılınmasını icap ettirir.'' (gerektirir).
Hak ve vazife üzerine olan yazılar ayrı bir başlık altında yazılmıştır. Atatürk diyor ki: ''Hakların en birincisi yaşamak hakkıdır'' diğer bütün haklar ve bu haklara mukabil vazifeler hep yaşamak hakkına dayanır. Şüphe yok ki insanın yaşamak hakkı onu diğerlerinin yaşamak hakkına riayet etmek vazifesiyle bağlar. Bir insanın hakkı diğer bir insan için vazife olur. Hakkın bulunduğu yerde vazife ve vazifenin bulunduğu yerde hak vardır... İnsanlar içtimai hayatta haklardan ve vazifelerden örülmüş bir şebeke içinde tasavvur olunabilir.'' Bu ifadelerden sonra diğer önemli bir izah da hak ve vazifeyi hukuk kaidelerinin tayin ettiği ve bunun devlet tarafından tatbik edildiğidir. Atatürk'ün yazısı aynen şöyle:
''Tabiaten her insan içinde yaşadığı cemiyette hayatın en mesut en kolay en tatlı taraflarının kendisine düşmesini ister ve en kuvvetli olan kendisinden zayıf olanları hiçe sayar. Bunun neticesi huzur sükûn emniyet ve intizam içinde yaşamak imkânsızdır. İşte insanlar arasında kavga yerine birbirine yardım karşılıklı hürmet intizam koyan herkese haklarını ve vazifelerini tanıtan hukuk kaideleri ve kuvvetin bulunması sayesinde kabildir. Devlet herkesin hakkını ve vazifelerini tayin eder. Hiç kimse tayin edilen hudut haricinde bir hak iddia edemez. Bunun gibi kendisi de fazla hiçbir vazife ile mükellef tutulamaz.''
Bu bahsin sonuna eklenen fikir ise bu hakların ihlali ve vazifelerin ihmali halinde zarara uğrayan hem fert hem de cemiyet olduğuna göre bunun tatbiki ve kontrolünün devlet müessesesine ait olacağıdır.
Bu münasebetle Atatürk'ün üzerinde en çok kitap okuduğu ve bizleri çalıştırdığı mefhum (kavram) da ''Hürriyet'' kelimesi olduğuna işaret etmeliyim. Bunun için kitapta yayımlananlardan gayri elimdeki notların mahiyeti çok ilgi çekicidir. Hürriyet bahsi için tercümeler olduğu gibi ayrıca da Atatürk bazı arkadaşlarından hürriyetin tarifini istemiş. Mesela Erzurum mebusu Tahsin (Uzer) 25.1.1930 tarihindeki yazısında şöyle bir tarif veriyor: ''Ferdin memleketinde bütün hukukuna malikiyetidir.''
Diğer bir kâğıtta yazısını tanıyamadığım bir şahsın şu izahı var:
''Fertlerin cemiyete ihtiyarlarıyla terk ettikleri haklarından mütebakisini (kalanı) diledikleri gibi kullanabilmeleridir.'' Aynı kâğıdın arkasında başka bir yazı ile şu not var:
1- Hürriyet kendini bizzat kendi içinde yok eden bir mefhumdur.
Bu küçük kâğıtların içinde Atatürk'ün el yazısı ile olan tarif ise çok kısa ''Hürriyet insanın mutlak olarak düşündüğünü yapabilmesidir.''
Bu notlardan sonra Atatürk'ün ''Hürriyet'' üzerine uzun yazıları vardır. Bu yazıların kaleme alındığı tarih 1930 yılının Ocak ve Şubat aylarıdır.
Bu notlardan hürriyete ait geniş izahat verilmiştir. ''Hürriyet insanının düşündüğünü ve dilediğini başka birinin hiçbir tesir ve müdahalesi olmaksızın mutlak olarak yapabilmesidir. Bu hürriyet kelimesinin en geniş tarifidir. İnsanlar bu manada hürriyete hiçbir zaman sahip olamamışlardır ve olamazlar. Çünkü malumdur ki insan tabiatın mahlukudur. Tabiatın kendisi dahi mutlak hür değildir. Kainatın kanunlarına tabidir.''
Bundan sonraki açıklamalarda ise tarihi seyre göre mutlak idarelerde fertlerin hüriyetlerinin tamamen hükümdarın elinde olduğu ve asırlar boyunca fertlerin şahsi hürriyetleri için mücadele ettikleri anlatılır. Atatürk'ün yazısında netice olarak şu hüküm var:
''Ferdi haklar nazariyesinin temeli şöyle kuruldu: Her türlü hakkın menşei (kökeni) ferttir. Çünkü şe'ni (kötü) hür ve mes'ul olan mahluk yalnız insandır. Fakat diğer taraftan insanların içtimai ve siyasi teşekküller halinde bulunması da tabii ve lüzumludur. Bu teşekküler ise kısmen zaruri mukadder kanunlar ahkamına göre tekabül eder'' diye kaydedildikten sonra ferdi hürriyeti ve hakkı temin eden devletin mütekâmil (gelişmiş) bir müessese (kurum) olacağı ileri sürülüyor. Bununla beraber Atatürk'ün bundan sonraki açıklamalarında ferdi hürriyete dayanan içtimai ve medeni insan hürriyetini temin eden kuvvetin ise devlet bünyesinde mevcut olması lazım geldiği ve devletin millete karşı esas vazifesinin bu olduğu kabul ediliyor.
Diğer taraftan ''Ferdi hürriyet derecesi devlet faaliyetini zaafa (zayıf) düşürmemek lazımdır. Devletsiz bir cemiyet veyahut zayıf bir devlet hayatının neticesi herkesin herkese karşı mücadelesidir. Bu mücadele ekseriyetin hürriyetini boğmayacak şekilde tadil olmak (değiştirmek) lazımdır. Tadil keyfiyeti ferdin mesuliyeti teşebbüsüne ve inkişafına halel verecek dereceye götürülmemelidir. Teşkilatı Esasiye m. 68'de ''Her Türk hür doğar hür yaşar'' maddesinin tekrarından sonra Atatürk şu hükmü veriyor:
''Türkler demokrat hür ve mesul vatandaşlardır.'' ''Türk cumhuriyetinin kurucuları ve sahipleri bizzat kendileridir.''
Bu cümlesiyle Atatürk millet bütününe değer vermenin önemine işaret ediyor.
''Hürriyet mefhumu içinde ''medeni vatandaş'' olmanın esasları ve prensipleri böylece açıklanmış oluyor. Mesela yine ''Bir milletin kültürü (hars) yükseldikçe ferdi hürriyetin tatbikat safhaları (uygulama evreleri) genişler ve çoğalır. Muhtelif şekilde birbirinden ayrı ve müstakil ferdi hürriyetler meydana çıkar. Bu hürriyetler mahiyet (nitelik) ve tabiatlarına göre iki grubu ayrılırlar:
1- Şahsi hürriyet.
2- İçtimai hürriyet. Bu ikinci grupta bilhassa basın hürriyeti ve basının efkârı umumiye üzerindeki rolü oldukça uzun bir şekilde izah edilmiştir. Ancak esas fikir şu cümlede özetlenmiştir:
''En büyük hakikatler ve terakkiler fikirlerin serbest ortaya konması ve teati edilmesi (karşılıklı alınması verilmesi) ile meydana çıkar ve yükselir.''
Fakat yine bütün bu yazılarda vatandaşın her türlü medeni hakları karşısında vazife mesuliyetinin olduğu fikri paralel olarak ifadesini bulmuştur. Onun için ''Vatandaşların teşebbüs ve mesuliyet hisleri ne kadar inkişaf ederse (gelişirse) devlet için o kadar iyidir'' diyor Atatürk.
Hürriyetin bir neticesi olarak vatandaşların eşit haklara sahip olmalarını anayasanın esaslı bir hükmü olarak kabul eden Atatürk ''Eşitlikten maksat; kanun önündeki haklarda eşitliktir.''
Atatürk'ün bu ''medeni bilgiler'' vesilesiyle kaleme aldığı ve bizleri de çalıştırdığı konulardacumhuriyetimize temel olan prensiplerinde kanuna ve asrımızın umumi hukuk kaidelerine uyan esaslar bulunmaktadır. O Türk vatandaşlarına hak tanıdığı yerde bir vazife karşılığını koymak istemiştir. ''Tembellik bütün fenalıkların anasıdır'' atasözü karşısında çalışmanın ferdi ve içtimai vazife olduğunu belirtmiştir.
Vatandaş milletin bir ferdi olarak aile ve cemiyete karşı vazifelidir. ''Milletin medeni beşeriyetin bir ailesi olması bakımından bütün insanlığa karşı vazifeleri'' olduğu üzerinde bilhassa durulmuştur.
Böylece Atatürk Türk vatandaşının medeni âlemde hür eşit vazife ve hak sahibi mesuliyetlerini müdrik kişiler topluluğu olarak millet bütününü teşkil etmesinde en büyük medeni vasfı bulmuştur.
İşte bundan sonraki konularda K. Atatürk'ün hem bu çalışmalarından ve el yazılarından bazı örnekler verirken hem de onun çeşitli konular için söylemiş olduğu cümleleri bir araya getirdim. Bu örneklerle bir devlet adamının entelektüel yaşantısından bazı örnekleri vermiş oluyorum.



Saat: 03:20

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık