![]() |
Ahenk hakkında bilgi verir misiniz? Düz yazıda ahenk nedir? Şiirde ahenk nedir? Şiirde ahenk unsurları nelerdir? |
AHENK UNSURLARI 1.Şiirde şekil ve muhtevanın ideal uyumudur. 2.Dizeleri oluşturan kelimelerdekihttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif şiiri oluşturan dizelerdeki seslerin uyumu demektir. 3.Şiirle düz yazıyı birbirinden en önemli özellik ahenktir. 4.Ahenk unsurları armoni ve ritm olmak üzere iki başlık altında ele alınır. ARMONİ 1.Ard arda gelen dizelerdeki seslerin uyumu demektir. 2. Bu uyumhttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif birbirine yakın ünlü ve ünsüz seslerin tekrar edilmesiyle sağlanır. Aliterasyon: ünsüz seslerin ard arda tekrar edilmesiyle elde edilir. Bir büyük boşlukta bozuldu büyü Canımdan canına nice can aksın ey can Asonans: ünlü seslerin ard arda tekrar edilmesiyle elde edilen armonidir. Ayağın sakınarak basma aman sultanım Dökülen mey kırılan şişe-i rindân olsun RİTM 1.Şiirde uyak ve ölçünün ustalıklı kullanılmasıyla elde edilen ahenktir. Târik-i gülzâr-ı âlem / mâlik-i mülk-i âdem Münkirine mahz-ı mâtem / müminine sûrsun Itrî Ne sabahı göreyim ne sabah görüneyim Gündüzler size kasın verin karanlıkları Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim Örtünhttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif üstüme örtün serin karanlıkları Necip Fazıl Kısakürek Yukarıdaki birinci şiirde ritim hem iç uyakla hem de aruz ölçüsüylehttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif ikinci şiirde ise ritim hem uyakla hem de hece ölçüsüyle sağlanmıştır. Not: Armoni ve ritimle birliktehttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif şiirde asıl ahenkhttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif şairin kattığı canlılık ve ruhla sağlanır |
Alıntı:
Alıntı:
|
Divan edebiyatında ahenk unsurları nelerdir? divan edebiyatında ahenk unsurları nelerdir? |
divan edebiyatında Arûz Vezni ve Âhenk Burada arûz vezninin değerlendirilmesi üzerinde de biraz durmak gerekecektir. Önceki yıllarda hemen her şiirin arûz ölçüsünü bulma ve arûzla ilgili teferruatlı bilgi verme anlayışı yaygındı. Son yıllarda, divan şiiri örneklerinin vezinlerinin de metinle birlikte yazılması uygulamasına yer verilmişti. Arûzun lise öğrencileri için ne anlama geldiğini ve nasıl anlaşıldığını iyi değerlendirmek gerekiyor. Yaklaşık on-onbeş yıl önceki edebiyat ders kitaplarında arûz vezniyle ilgili geniş malûmat yer almaktaydı. Buna bağlı olarak lise öğrencilerine beyitlerin vezinleri sorulmakta ve sınavlarda belli bir not, arûzdaki başarıya göre verilmekteydi. Daha sonra vezinlerin, şiir örneklerinin hemen üzerine yazılması uygulamasına geçildi. Fakat bu da beyitlerin arûz kalıplarını bulma yolundaki soruların sorulmasını engelleyemedi. Esas olarak divan şiiri açısından arûzun iki önemli yönünden bahsedilebilir: Bunlardan biri ve belki de en önemlisi, şiirin kalıba uygun bir ritm ve âhenkle okunmasıdır. Bilindiği gibi, divan şiiri mutlak manâda bir biçim ve vezinle yazılmaktaydı. Divan edebiyatı geleneğinde, bir ifadenin şiir olabilmesi için, belirli nazım şekilleri ile arûz kalıplarına uygun bir tarzda yazılması şarttır. (Daha sonra bazı divan şairlerimizin hece vezniyle de şiir yazmış olduklarını da burada kaydetmekte yarar var.) Böylece şiir yazmak, belirli kurallara bağlanmıştır. fiiiri bir beceri ve zekâ eseri hâline getiren bu anlayış, onu seslendirmede arûzun âhenk gücünden yararlanmayı da ihmâl etmemiştir. O hâlde arûzun en önemli yönü, şiirin seslendirilmesinde ortaya çıkmaktadır. fiair veya okuyucu, şiiri kalıpların âhengine göre okumakla, vurgu, sentaks ve anlamın doğru bir biçimde anlaşılmasını sağlamaktadır. Sözgelimi, Fuzûlî’nin : “Öyle sermestim ki idrâk etmezem dünyâ nedir” mısraını, bir solukta ve durmaksızın okumak, anlamı etkilediği kadar, âhengin ortaya çıkmasını da engellemektedir. Aynı mısraı ; Öy-le sermes / tim ki idrâ / ketmezem dün / yâ nedir (Ayan, 1981, 352) biçiminde duraklara riâyet ederek okumak, şiirin gücünü çok daha iyi bir şekilde ortaya koyacaktır. İşte arûz vezni, öğrencilere bu yönüyle ve sadece şiiri doğru ve âhenkli bir biçimde okumak için öğretilmelidir. Onu, ezber bir bilgi olarak değil, kapalı ve açık hecelerin ses değerlerini lâyıkıyla ortaya koyan bir ölçü olarak göstermeli ve gençlere arûz kalıplarıyla şiir okuma alışkanlığını kazandırmalıdır. Yahya Kemal, divan şiirindeki mısraların dizilişine dikkatimizi çekerek kelimelerin belli bir istif ve şuurlu bir dizilişle bir araya getirildiğini ifade eder. Bu da aruzla şiir yazmanın, kelimeleri belli kalıplara göre sıralamanın dışında birşey olduğunu göstermektedir. fiiirdeki iç âhengi oluşturan bu hususu Yahya Kemal, şöyle izâh eder: “Nedîm’in, dillerde gezer, mâruf bir mısraı vardır; bu mısrâda Nedîm, bir anda duyduğu şedîd bir şevki ifâde etmiştir. Mısrâ budur : Dökülen mey kırılan şîşe-i rindân olsun Bu mısrâda altı kelime vardır. Bu altı kelimeyi şâir derûnî âhenk kudretiyle muayyen bir istifle tecellî ettirmiştir. Bu kelimelerin hiçbiri fazla veyahut eksik değildir. Altısı birden bir mûsıkî cümlesi teşkîl etmektedirler. Baştaki dökülen bin türlü mânâda kullandığımız dökülen değildir. Nedîm’in tam o şevk ânını ifâde ettiği bir tıynettedir. Mısraın sonundaki olsun’a kadar her kelime böyledir. Yâni her biri münhasıran o mısraın mûsıkîsini ifâde eden bir ayardadırlar. fiimdi bu mısraı bozalım. Eski sarf muallimlerinin okudukları ve okuttukları gibi okuyalım; yâni veznin âhengine ircâ edelim: Dökülen mey-kırılan şî – şe-i rindâ- n olsun diyelim. Bu okuyuşta mısraın asıl mâhiyeti olan derûnî âhenk kaybolmuştur. Demek mısrâ da ortada yoktur. Bu mısraı ikinci bir türlü bozalım. “Varsın, dökülen şarap olsun, kırılan da şarap şişesi olsun” diyelim. Bu cümlede Nedîm’in mısraının tam bir mânâsı vardır. Lâkin şiir tamâmıyle kaybolmuştur. Artık tamamıyle anlıyoruz ki : fiâirin bir mısraa verdiği istif ve derûnî âhenk zâil olunca şiir zâil oldu demektir.” (Yahya Kemal, 1984, 4-5) İşte buradan da anlaşılacağı üzere, şiirin sadece arûzla yazılmış olması değil, bünyesini oluşturan çeşitli âhenk unsurlarının da dikkatlere sunulması gerekir. Kelimelerin tesadüfî olmayan dizilişi, sessiz ve seslilerle oluşturulan âhenk unsurları (aliterasyon ve asonans), kâfiye ve redif özellikleri, uygun örneklerle öğrencilere gösterilmelidir. Böylece klasik şiirimizin zengin ses ve âhenk yönü de anlatılmış olacaktır. Arûzun diğer bir işlevi de Osmanlı Türkçesiyle kaleme alınmış şiirlerin yeni harflere aktarılması sırasında bir sağlama görevi üstlenmesidir. Araştırmacılar, yeni harflere aktardıkları şiirleri doğru okuyup okumadıklarını bu suretle kontrol edebilmektedirler. Bu özellik, lise öğreniminde fazla bir önem taşımaz. Sadece öğrencilere, arûzun bu yönünden de bahsedilmesi yeterli olacaktır. Sonuç olarak, öğrencilerin anlamsız sözlerden oluşan arûz kalıplarının, birer ses simgesi olduklarını öğrenmeleri ve bu kalıpların ses değerlerini şiirleri okurken farketmeleri, çok çok önemli bir husustur. Bize göre, arûz vezninin lise öğrenimi açısından yararlı tek yönü de budur. Bunun sağlanması için sınıfta etkin dinleme yapılması ve meselâ bir gazelin şarkı olarak seslendirilmesinin öğrencilere dinletilmesi uygun olacaktır. |
ahenk unsurları dörtnala gelip uzak asyadan akdenişze bir kısrak başi gibi uzanan bu memleket bizim bilekler kan içinde dişler kenetli ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benzeyen toprak bu cehennem bu cennet bizim kapansın el kapıları bir daha açılmasın yok edin insanın insana kulluğunu bu davet bizim yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine bu hasret bizim şiirdekiritim ve ahenk unsurlarının ne sekilde kullanıldığını, birimlerini siirde kullanılan tezat ve teşbih sanatlarını bulamadım bana yardımcı olur musunuz? |
Alıntı:
Alıntı:
Alıntı:
ayrıca ahenk unsurları için baknız... AHENK UNSURLARI 1.Şiirde şekil ve muhtevanın ideal uyumudur. 2.Dizeleri oluşturan kelimelerdekihttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif şiiri oluşturan dizelerdeki seslerin uyumu demektir. 3.Şiirle düz yazıyı birbirinden en önemli özellik ahenktir. 4.Ahenk unsurları armoni ve ritm olmak üzere iki başlık altında ele alınır. ARMONİ 1.Ard arda gelen dizelerdeki seslerin uyumu demektir. 2. Bu uyumhttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif birbirine yakın ünlü ve ünsüz seslerin tekrar edilmesiyle sağlanır. Aliterasyon: ünsüz seslerin ard arda tekrar edilmesiyle elde edilir. Bir büyük boşlukta bozuldu büyü Canımdan canına nice can aksın ey can Asonans: ünlü seslerin ard arda tekrar edilmesiyle elde edilen armonidir. Ayağın sakınarak basma aman sultanım Dökülen mey kırılan şişe-i rindân olsun RİTM 1.Şiirde uyak ve ölçünün ustalıklı kullanılmasıyla elde edilen ahenktir. Târik-i gülzâr-ı âlem / mâlik-i mülk-i âdem Münkirine mahz-ı mâtem / müminine sûrsun Itrî Ne sabahı göreyim ne sabah görüneyim Gündüzler size kasın verin karanlıkları Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim Örtünhttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif üstüme örtün serin karanlıkları Necip Fazıl Kısakürek Yukarıdaki birinci şiirde ritim hem iç uyakla hem de aruz ölçüsüylehttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif ikinci şiirde ise ritim hem uyakla hem de hece ölçüsüyle sağlanmıştır. Not: Armoni ve ritimle birliktehttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif şiirde asıl ahenkhttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif şairin kattığı canlılık ve ruhla sağlanır |
çok tessekür ederim AHMET HAMDİ TANPINARIN BURSADA ZAMAN ADLI SİİRİNDEKİ nazım şekli şiirin birimleri gerceklik unsurları we sanat we bilim dallarıyla ilişkisini bulamadım da yardım eder misiniz lütfen şiir şöyle başlıyor bursada bir eski cami avlusu küçük sadırvanda şakırdayan su orhan zamanından kalma bir duvar onunla bir yaşta ihtiyar çınar.......... ............ |
Bursa'da Zaman'a "Eşik"ten Bakış" Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bir Ramazan gecesi âdeta başkaları tarafından görülme endişesi içinde yaşlı gözlerle Sultanahmet Camii'nin pencerelerinden içeriyi seyrettiği rivayet edilir. Türk edebiyatının bu önemli şahsiyetini bir Ramazan gecesinde ulu mâbedin eşiğine kadar getiren güçle, gözlerine yansıyan büyük bir iç yangına rağmen içeriye sokmayan güç, mahiyetleri itibariyle acaba nasıl bir farklılığa sahiptir? Batılılaşma süreciyle ortaya çıkan, zamanla artarak devam eden ve son merhalede bir milletin aydınıyla halkı arasında ciddi uçurumlara yol açan bu güç, sebep ve neticeleri itibariyle önemlidir. Ülkemizin yaklaşık 250 yıllık problemlerinin çözümünde, bu gücün sebep olduğu hastalıkların tedavisi önemli roller oynayacaktır. Yukarıdaki rivayet, Tanpınar'ın sanatında önemli bir kavrama -eşik- karşılık gelmektedir. Tanpınar'ın iç dünyasının anahtarını veren bütün kavramların/kelimelerin gelip durduğu yerdir eşik: Fert ve cemiyet, Şark ve Garp, eski ve yeni, tereddüt, rüya, sis, ikilik, bitmemişlik, arta kalmak, tezat...(1) ‘Âraf'ta kalmanın da farklı bir ifadesi olan bu kavramlar, onun eserlerinde farklı farklı açılımlarıyla kendilerini devamlı hissettirirler. “Ne içindeyim zamanın Ne de büsbütün dışında; Yekpare, geniş bir anın Parçalanmaz akışında.” mısralarında ‘zaman’ mevhumu üzerinde kendini gösteren ‘eşik’ sembolü, Tanpınar’ın sevilen eserlerinden biri olan “Bursa’da Zaman” şiirinde daha kompleks şekilde karşımıza çıkar: “Bursa’da bir eski cami avlusu, Küçük şadırvanda şakırdayan su; Orhan zamanından kalma bir duvar... Onunla bir yaşta ihtiyar çınar Eliyor dört yana sakin bir günü. Bir rüyadan arta kalmanın hüznü İçinde gülüyor bana derinden. Yüzlerce çeşmenin serinliğinden Ovanın yeşili göğün mavisi Ve mimarîlerin en ilâhisi.” Şiirin ilk dört mısraındaki tasvirde "eşik" hususiyetini hâiz bir sıralama dikkatleri çekmektedir: Bursa’da bir eski cami avlusu, şadırvanda şakırdayan su, Orhan zamanından kalma bir duvar ve ihtiyar çınar... Çeşitli açılardan ‘eşik’ olma özelliği arz eden bu tasvirler; bir yandan dinî olana (cami avlusu), bir yandan maddî unsura (duvar); bir yandan maziye (eski cami avlusu, ihtiyar çınar), bir yandan şimdiye (konuşanın konuştuğu an), bir yandan tabiî olana (su, çınar) bir yandan insan elinden çıkmış esere (Orhan zamanından kalma bir duvar), bir yandan da açık mekân (avlu) ile kapalı mekâna (duvar) açılmaktadır. (2) "Bursa'da Zaman" şiirinin hemen başında şairi, yukarıdaki rivayette olduğu gibi, bir tarihî caminin avlusunda görüyoruz. “Bursa’da bir eski cami avlusu” mısraı birçok açıdan yoruma tâbi tutulabilecek bir eşiği sembolize etmektedir. Şiirin daha ilk kelimesinde ismi zikredilen ‘Bursa’, tarihî süreç göz önünde bulundurulduğunda cihan devletine giden yolda Osmanlı için -başta coğrafî konum, din ve kültür olmak üzere- birçok açıdan önemli geçiş noktası (eşik) olma özelliği arz eder. Osmanlı açısından, İlâ-yı Kelimetullah mefkûresinin sevk ve idare ettiği cihangirlik rüyasının ilk meyvelerinden biri olan Bursa, Tanpınar’a göre tarih boyunca hangi felâketlere mâruz kalırsa kalsın, hep kuruluş çağının ruhunu korumuş, şiirini teneffüs etmiştir. Ona göre, Bursa kadar muayyen bir devrin malı olan başka bir şehir yoktur. Fethinden 1453’e kadar geçen 130 sene Bursa’nın dış çehresini bir Türk şehri yaptığı gibi, mânevî çehresini de gelecek zamanlar için hiç değişmeyecek şekilde tespit etmiştir. Osmanlı’nın kuruluş devri bir keramet, bir kahramanlık ve ruhaniyet devri olduğundan, Bursa, Türk ruhunun en hâlis ölçülerine kendiliğinden sahiptir denebilir.(3) Tanpınar, Evliya Çelebi’nin Bursa için kullandığı ‘ruhaniyetli şehir’ tâbirini bu fikrine destek olarak zikreder. Bütün bu özellikleriyle Bursa, beylikten cihan devletine giden yolda ‘Osmanlı ruhu’nun tetikleyici unsurlarını bünyesinde barındıran bir ‘eşik’ olmuş; çeşitli problemlerin yaşandığı daha sonraki dönemlerde ise, devletin kendine çekidüzen vermesi adına hep bir mihenk teşkil etmiştir. Tanpınar’a göre, dedelerimiz Bursa’yı zaferin kendilerine ilk gülüşü olarak görmüşlerdir. Bu yönüyle de Bursa, Osmanlı tarihinde bir ‘eşik’ özelliğine sahiptir. Şiirin ilk mısraındaki ‘eski cami avlusu’ tamlamasındaki ‘eski’; mazi ile yeni arasında teşekkül eden bir ‘eşik’ sembolünü zihinlere düşürürken, ‘cami avlusu’ da dinî mekânla dış dünya arasındaki ‘eşiği’ sembolize etmektedir. Mustafa Durak, “Küçük şadırvanda şakırdayan su;” mısraındaki ‘şakı(rda)yan’ sıfat-fiiliyle ‘şakımak’ fiili arasındaki ses benzerliğinden hareketle, suyu şakıması yönüyle bülbüle; şadırvanı da şekil hususiyetleri itibariyle kafese benzetir.(4) Dolayısıyla mermerde şakırdayan ‘su’, kafesinden kurtulmuş bülbül; şadırvan duvarları da esaret ile hürriyet arasındaki #8216;eşik’ olarak düşünülebilir. “Orhan zamanından kalma bir duvar...” mısraında da çeşitli ‘eşik’ motifleri vardır. Tanpınar, Beş Şehir’de Orhan Gazi’yi, bir başlangıç noktasını İmparatorluğa taşıyan kişi olarak değerlendirir ve Osmanlı destanının asıl merkezinde yarı evliya çehresiyle onun bulunduğunu belirtir. Orhan Gazi’yi Osmanlı’nın kuruluş devrindeki ruh kuvvetinin kaynağı olarak gören Tanpınar, onu devletin hamuruna rahm ve şefkatin derinliğini katan kişi olarak değerlendirir.(5) Orhan'ın hakikatte Horasan erlerinin silâh ve keramet arkadaşı(6) ve bir buçuk asır İmparatorluk için tek model(7) olduğunu belirten Tanpınar; 1. Murad, Yıldırım, 1. Mehmed ve 2. Murad’ı, onun ileri zamanlara vurmuş akisleri olarak düşünür. Tanpınar’a göre Orhan Gazi, gerek farklı toplum katmanlarını meczedici kişiliğiyle, gerek kendinden sonraki bir buçuk asra model olmasıyla ve gerekse bir başlangıç noktasını İmparatorluğa taşımasıyla Osmanlı tarihi içinde ‘eşik’teki adamdır. “Orhan zamanından kalma bir duvar” mısraındaki ‘duvar’, hem inşa tarihinin yaptığı çağrışımlar itibariyle hem de cami avlusu ile dış arasındaki sınırı sembolize etmesiyle ‘eşik’ mefhumunun farklı bir ifadesidir. Şiirin ilk bölümünde başlayıp diğer bölümlerinde berraklaşan farklı bir ‘eşik’ motifini tam olarak anlayabilmek için, Tanpınar’ın sanatında mühim yerleri olan "murakabe", "temâşa-rüya" ve "zaman" kavramlarının mahiyetlerine ve birbirleriyle münasebetlerine dâir bazı hususları bilmek gerekir. Farklı mânâ ve fonksiyonlara sahip olmakla birlikte, birbirlerini tamamlayıcı yönleri de bulunan bu üç kavram, ‘eşik’le beraber Tanpınar’ın eserlerinin belirleyici ve bütünleyici unsurlarındandır. Tanpınar’ın şiir estetiğinde, varlığın özüne farklı bir yolculuk olarak da tarif edebileceğimiz ‘murakabe’nin(8) önemli bir yeri vardır. Onun eserlerinde ‘murakabe’, ‘rüya’ya (temâşa) varmak için mutlak geçilmesi gereken bir koridor gibidir. Divan şairlerinden Naili’nin; “Mestâne nukuş-i suver-i âleme baktık/Her birini bir özge temâşâ ile geçtik.” beytinde ifadesini bulan kadîm kültürümüzün kâinata bakışıyla; Tanpınar’ın mekân, varlık ve nesneye bakışı arasında bazı ortak noktalar vardır. “Hilmi Yavuz, bu beyitte anahtar kavramlar olarak temâşa ve mestâne kelimelerini görür; ‘temâşa’ nesnenin mânâsına (hakikate) nüfuz etmeyi, ‘mestâne’ ise, bu mânâya nüfuz etme hazzını dile getirir. ‘Temâşa’ ve ‘seyretmek’ arasındaki farkı belirlemek konumuz açısından önemlidir. Seyretmek; tabiat ve nesneyi yüzeyden tanımaktır. Temâşa ise, nesneyi görünüşteki fânîliğinden soyutlayarak hakikatine, özüne ulaşmayı ifade eder. Temâşa nesnesi, nesnenin bizzat kendisi değil, işaretleridir."(9) Tanpınar’ın şiirlerinde 'murakabe'nin getirdiği "temâşa" yani gittikçe derinleşen, kendi içinde bir nizama sahip, ışık, renk ve seslerden müteşekkil parıltılı bir âlem; bu âlemle münasebette olmanın getirdiği bir coşku hâli ve haz keyfiyeti (mestanelik) vardır. Tanpınar’ın şiirindeki bu parıltılı âlem ve buna imkân sağlayan süreç, bazen ‘rüya’ kavramıyla; bazen de mekân ve eşya ile içten kaynaşan, bizim münasebet hâlinde bulunduğumuz zamandan farklı ritme sahip bir ‘zaman’la (süre) ifade edilmiştir. Ama şu bir gerçektir ki; Tanpınar, nesnenin görünen yüzünün ötesine geçip, orada nesnenin işaretlerinden ve onlarla münasebet kurduğunu tahayyül ettiği unsurlardan meydana gelen terkibi temâşadan büyük haz alır.(10) ‘Murakabe’ koridorunun sonunda ulaşılan ‘temâşa’ ve bu temâşanın insan ruhunda meydana getirdiği tesirlerin bir ifadesi olan ‘mestane’ hâliyle; 'uyku'da(11) ortaya çıkan ‘rüya’ ve rüyanın niteliğine göre insan ruhunda oluşan hâller (sevinç, mutluluk, huzur; üzüntü, keder) arasında mühim paralellikler vardır. ‘Murakabe’ kelimesiyle mânâ münasebeti içindeki ‘dalma-dalış’ ile ‘uykuya dalma’; ‘temâşa’ kelimesinin mânâlarından olan ‘nesnenin hakiki mânâsını görme’ ile ‘rüya görmek’ arasındaki semantik münasebetler bu paralelliğin birer ifadesi olarak düşünülebilir. Burada şu hususu belirtmekte de fayda vardır: Şiir anlayışını “En uyanık gayret ve çalışma ile dildeki rüya hâlini kurma"(12) şeklinde özetleyen Tanpınar’ın şiir telâkkisindeki rüyanın, hakiki rüyanın tuhaflıkları ile bir alâkası yoktur.(13) Onun ‘dildeki rüya’ dediği şey, şuuraltının değil; şuur, hafıza, sezgi ve bunlarla münasebeti bulunan çeşitli unsurların ürünüdür.(14) Tanpınar'ın sanatındaki ‘murakabe’ ve bunun neticesi ortaya çıkan ‘temâşa’nın (rüyaya benzer hâl) nizamını Bergson’un ‘gerçek zaman’ olarak tarif ettiği ‘süre’ belirler. Zaman aralıklarının kalkması sebebiyle ‘süreklilik’ ve ‘bütünlük’ içinde bir akış olarak tarif edilen, kişinin hâlet-i ruhiyesiyle sıkı münasebeti bulunan ve ferdin kendini herhangi bir şeye tam verişinde ortaya çıkan ‘gerçek zaman’ (süre); ‘sezgi’, ‘şuur’ ve ‘hafıza’yla irtibatlıdır. Geçmişle şimdinin bir bütünlük arz ettiği bu akış, akılla değil, ‘sezgi’ ile kavranır. ‘Hafıza’nın, maziyi kişinin içinde bulunduğu zamandaki ‘şuur’ ve psikolojisi doğrultusunda hâlihazıra taşımasıyla farklı farklı tarihlerde gerçekleşen hâdiseler arasındaki zaman aralıkları ortadan kalkar ve ‘geçmiş ile şimdi’ aynı şuur ve psikolojinin şemsiyesi altında sezgiye açılır.(15) Tanpınar'ın sanatında oldukça önemli olan bu kavramlar (murakabe, temâşa-rüya ve süre), Bursa’da Zaman şiirinde ‘eşik’ motifinin farklı tarzlarda ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Bursa’da ‘Orhan zamanından kalma bir duvar’ın sınırlarını belirlediği ‘avlu’daki ‘eski cami’, ‘küçük şadırvan’ ve ‘ihtiyar çınar’ (Çınar Osmanlı’nın sembolü kabul edilir); şairin hafızasındaki ‘Bursa’ ve ‘Orhan Gazi’ isimlerinin yaptığı geniş tarihî çağrışımlarla birleşince zihnî bir odaklanmaya (murakabeye) zemin hazırlar. Bu murakabeye şair belirli nesnelerden hareketle ulaşmıştır. Yani mekândaki nesneleri zihnî bir eleme işlemine tâbi tutan şair, onlardan sadece üzerinde durduğu mana ve muhtevaya uygun düşenleri seçip almıştır. Bu eleme faaliyeti şiirde ‘ihtiyar çınarın sakin bir günü dört yana elemesi’ motifiyle anlatılır. Bu mısra aynı zamanda ‘murakabe’ ile ‘temâşa’ arasındaki geçiş noktasını -eşik- ifade eder. Çünkü; “Bir rüyâdan arta kalmanın hüznü/İçinde gülüyor bana derinden./Yüzlerce çeşmenin serinliğinden/Ovanın yeşili göğün mavisi/Ve mîmarîlerin en ilâhisi.” mısralarından anladığımız kadarıyla şair, bedenen her ne kadar cami avlusunda olsa da, ruhen bir rüyadan arta kalmanın hüznü içinde kendisine gülen ihtiyar çınarın tedaileriyle, Bursa’daki Osmanlı yâdigârı yüzlerce çeşmenin çağrışımlarıyla, ovanın yeşili-göğün mavisiyle ve mîmarîlerin en ‘ilâhi’siyle haşir neşirdir; yani ruh ve beden farklı farklı zaman ve mekânlardadır. Bu da şairin ‘ben’i açısından düşünüldüğünde farklı bir ‘eşik’ sembolünün ifadesidir. ‘Bir rüyadan arta kalmanın hüznü içinde olan ihtiyar çınar’ sembolüyle, Osman Gazi’nin Edebalı’nın tekkesinde misafirken gördüğü bütün bir Osmanlı tarihini şerh eden rüyaya ve bu rüyadaki çınarın hâlihazırdaki durumuna gönderme yapılmaktadır. Şiirde, Osmanlı’nın kuruluş yıllarında görülen ve bir millete önemli ufuklar işaret eden rüyanın mühim bir parçası olan çınarın hâlihazırdaki hüznünün tasvirinden hemen sonra çeşmelerden bahsedilmesinin önemli bir sebebi vardır: Çünkü Tanpınar ‘çeşmeler’ ile ‘cihan devleti olma rüyası’ arasında münasebet kurar ve Bursa’daki çeşmelerin ‘rüya ile hareketin el ele yürüdüğü’ çağların hikâyesini terennüm ettiğini(16) düşünür. Bu rüya ile hareketin el ele yürüdüğü çağlar da başlangıç ve bitişleri itibariyle diğer çağlar arasındaki ‘eşiği’ sembolize etmektedir. Şiirin baş tarafında sayılan farklı çağrışımlara sahip isim, mekân ve nesneler; şairin şahsî bilgi ve tecrübeleri ışığında zihninde bir kompozisyon meydana getirince, birbirinden kopuk gibi duran zaman parçacıkları âdeta bütünleşmiş(17) ve “Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim/Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın” mısralarında da ifade edildiği gibi mazi ile ân şairin psikolojisi doğrultusunda yeni bir şekle bürünmeye başlamıştır. Bu şekillenmenin başladığı ‘eşik’ten itibaren ‘süre’yle ‘temâşa’nın (rüyaya benzer hâl) ortak kaideleri işlemeye, çınar ile rüya arasındaki münasebette olduğu gibi nesne kendi olarak değil, işaretleriyle mânâ kazanmaya başlamıştır. Bursa’da tarihî hususiyeti haiz çeşitli nesne, mekân ve şahsiyetlerin dâhil edildiği ve şiirin sondan ikinci bölüme kadar kesintisiz olarak devam eden bu temâşa şöleninde (rüyaya benzer hâl), şairin ‘ben’i rüyalarda olduğu gibi ‘eşik’tedir. Çünkü nesne, mekân ve şahısları ait oldukları hakiki kompozisyondan kopartarak temâşanın hüküm sürdüğü terkibe dâhil eden bizzat şairin gözlem ve dikkatidir. Şahıs, mekân ve nesneler ancak temâşanın iklimine dâhil edildikten sonra şairin sezgi ve psikolojisi doğrultusunda renklere boyanmaktadır. Buradaki ‘eşik’ sembolü ‘rüya görmekte olan kişi’ motifiyle izah edilebilir. Rüya gören kişinin vücudu yaşadığımız âlemin şartlarına tâbiyken; ruhu, nizamı daha farklı bir âlemde seyahat etmektedir. Dolayısıyla kişi rüyada, bilinen âlemle mahiyeti çok daha farklı bir âlem arasındaki ‘eşik’tedir. “Bursa’da Zaman” şiirinde ‘temâşa’nın (rüya) içinde kendini gösteren başka bir ‘eşik’ motifinden de söz edilebilir. Temâşanın içindeki bu ‘eşik’ ise, ‘rüyasında rüya gördüğünü bilen kişi’ motifiyle izah edilebilir. Olup bitenlere bütün benliğiyle katılamamak, hâdiseleri bir tiyatro sahnesini seyreder gibi seyretmek, yaşananlardan belirli bir üzüntü duymak veya haz almakla birlikte bunların fazla tesirinde kalmamak, rüyasında rüya gördüğünü bilen kişilerin ortak özelliğidir. Bu durum, tarihi yorumlayışta Yahya Kemal’in tesirinde kaldığı iddia edilen Tanpınar’ın aslında ondan farklı bir anlayışa da sahip olduğunu göstermektedir. “Bursa’da Zaman”a ve onunla bazı benzerlikler arz eden “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”na bu açıdan bakıldığında iki şair arasında bu durumun ortaya çıkardığı farklılıklar kendini hemen hissettirir. “Bursa’da Zaman” şiirinin aşağıdaki bölümleri “rüyasında rüya gördüğünü bilen” kişi motifinin ışığında da okunabilir: “Bir zafer müjdesi burda her isim: Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın Hâlâ bu taşlarda gülen rüyanın. Güvercin bakışlı sessizlik bile Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle. Gümüşlü bir fecrin zafer aynası, Muradiye, sabrın acı meyvası, Ömrünün timsali beyaz Nilüfer, Türbeler, camiler, eski bahçeler, Şanlı hikâyesi binlerce erin Sesi nabzım olmuş hengâmelerin Nakleder yâdını gelen geçene. Bu hayâlde uyur Bursa her gece, Her şafak onunla uyanır, güler Gümüş aydınlıkta serviler, güller Serin hülyasıyla çeşmelerinin. Başındayım sanki bir mucizenin, Su sesi ve kanat şakırtısından Billûr bir âvize Bursa’da zaman.” Şiirin yukarıdaki bölümünden anlaşıldığı kadarıyla, ‘temâşa’ nizamına sahip bir Bursa tablosunu uzun uzun seyreden Tanpınar, “Başındayım sanki bir mucizenin” diyerek rüyadayken rüya gördüğünü bilen bir kişi gibi kendini bu tablonun ‘eşiğinde’ tutar. Yahya Kemal ise, “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”nda, Tanpınar’dan farklı olarak ‘eşik’te kalmaz, caminin içine girer, Osmanlı’nın harcında kanı ve alın teri olan binlerce şehit, gazi ve erin ruhuyla haşir neşir olur. Yahya Kemal, şiirinde, Tanpınar’ın -yanlış bir kullanımla- “mucize” olarak nitelediği harikulade manzarayı seyretmekle kalmaz, “Senelerden beri rüyada görüp özlediği cedlerin mağfiret iklimine girer” ve onun âdeta bir parçası olur: “Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum; Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum; Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi; Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi, Senelerden beri rü'yâda görüp özlediğim Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim. Dili bir, gönlü bir, imânı bir insan yığını Görüyor varlığının bir yere toplandığını; Büyük Allâh’ı anarken bir ağızdan herkes Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses; Yükselen bir nakarâtın büyüyen velvelesi, Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!” “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”nın son bölümünde yer alan “Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine” mısraındaki ‘karıştım’ sözü ile “Bursa’da Zaman”ın “Başındayım sanki bir mucizenin,” mısraındaki ‘başındayım’ ifadesi Yahya Kemal’le Tanpınar arasındaki maziye bakıştaki anlayış/hissediş/ait oluş farkını net şekilde ortaya koyar. Tanpınar, Osmanlı tarihini ve ecdadı değerlendirirken ‘ben’-‘o, onlar’ arasındaki ‘eşik’te kalırken, Yahya Kemal âdeta ‘ben’in dar hendesesinden sıyrılarak ‘biz’in engin okyanusuna yelken açar. 1901 yılında doğan ve şahsiyeti Osmanlı’nın son dönemiyle Cumhuriyetin ilk yılları arasındaki ‘eşik’te şekillenen Tanpınar, ‘Osmanlı çınarı’nın nüvesi hükmündeki bir mekân ve tarihi yoruma tâbi tutarken, mizacının veya aldığı eğitimin doğurduğu bazı sebepler dolayısıyla ecdatla bütünleşmede ‘ben’-‘o, onlar’ ‘eşiğinde’ kalırken; bir dönem ‘Mehlika Sultan’ âşığı olarak Garb’a açılan fakat orada özünü keşfederek duyguda ‘eve dönen’ Yahya Kemal ise, tarihi anlattığı şiirlerde zaman, mekân ve şartlardan kaynaklanan bütün ‘eşik’leri aşarak ecdatla ‘biz’ ikliminde kaynaşır. Yahya Kemal’in tarihî şiirlerinde ecdatla kaynaşmanın getirdiği bu ‘biz’ duygusu, “Mohaç Türküsü” ve “Akıncı” şiirlerinden alınan aşağıdaki mısralarda da görüldüğü gibi oldukça kuvvetlidir: “Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!/Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!/Bir yaz günü geçtik Tuna'dan kaafilelerle.../Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan/Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan/Bir gün doludizgin boşanan atlarımızla/Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla... /Cennet’te bugün gülleri açmış görürüz de /Hâlâ o kızıl hâtıra titrer gözümüzde!” (Akıncı) “Bizdik o hücumun bütün aşkıyla kanatlı/Bizdik o sabâh ilk atılan safta yüz atlı/Uçtuk Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle/Canlandı o meşhûr ova at kişnemesiyle!/Fethin daha bir ülkeyi parlattığı gündü/Biz uğruna can verdiğimiz yerde göründü/Dünyâya vedâ ettik, atıldık dolu dizgin/En son koşumuzdur bu! Asırlarca bilinsin!/Bir bir açılırken göğe, son def'a yarıştık/Allâh'a giden yolda meleklerle karıştık.” (Mohaç Türküsü’nden) “İsterdim bu eski yerde seninle/Başbaşa uyumak son uykumuzu” mısralarından anlaşıldığı kadarıyla “Bursa’da Zaman” şiirinde de vuslat arzusunun doğurduğu, Bursa’da medfûn ecdatla kaynaşmaya zemin hazırlayabilecek bir ‘biz olmaya davet’ motifi vardır. Ancak burada da ‘biz’ kaynaşmasının önüne ‘ölüm’ eşiği çıkarılmıştır. Estet (sanat eserlerinde güzelliği en yüce değer sayan kişi) bir şair olan Tanpınar’ın “Bursa’da Zaman” şiirindeki bazı dinî unsurlara bakışını (cami, türbe) net olarak anlayabilmek; eşya, nesne ve kâinata bakışta onunla mutasavvıf şairler arasındaki önemli bir ‘eşiği’ görmemize de imkân sağlayacaktır: “Mutasavvıf şairler, doğrudan doğruya Mutlak Hakikat’in, ilâhî aşkın, varlığın bütününün insicamından doğan hüsn-i mücerredin, lâtif mânânın şiirini söylerlerken; estet şairler, sözle, çizgiyle, taşla veya başka bir maddeyle inşa edilmiş estetik yapıların, somutun, somut güzelliğin şiirini söylemişlerdir. Bu; bir mânâda ‘din’e karşı ‘estetizm’in veya daha genel mânâda ‘sanata taparlığın’ öne çıkarılması girişimidir. Tanpınar gibi estet şairler Osmanlı’dan günümüze kalan muhteşem sanat eserlerinin yalnızca estetik değerini, somut güzelliklerini öne çıkarırlar. “Bursa’da Zaman” şiirinde bunu görmek mümkündür. Bu şiirde cami ve benzeri diğer yapılar, büyük dinî heyecanların yaşandığı, mânevî tekâmüllerin gerçekleştiği dinî mâbetler olarak değil, mânevî ve dinî boyutundan tecrit edilmiş ‘sanat mâbedi’ olarak algılanmıştır." Şiirin son bölümünde ‘ölüm’ü, “ilâh uykusu” gibi pagan unsurlar ihtiva eden bir tamlamayla teşbih münasebetine sokan ‘tılsımlı ebediyet’ de, ilâhi dinlerin müjdelediği ebediyeti telmih gâyesiyle değil, sanatın estetik dünyasını ifade için kullanılmıştır. Meseleyi Bediüzzaman Hazretleri’nin penceresinden değerlendirecek olursak, “Bursa’da Zaman” şiirinde esere yüklenen mâna “hakiki mânâ”yı, estetik kaygılar da “hakiki gâye”yi perdelemiş gibidir. Bu husus, eşya ve nesneleri yorumlama, onların mahiyet ve kaynaklarını gösterme bakımından Tanpınar’la mutasavvıf şairler arasındaki önemli bir eşiğe karşılık gelmektedir. Başka bir "eşik" hususiyeti de "Bursa'da Zaman" şiirinin yapısında görülmektedir. Şiir ilk olarak “Bursa’da Hülya Saatleri” ismiyle yayımlanmıştır.(19) “Bursa’da Hülya Saatleri”ndeki ‘saat’ de, “Bursa’da Zaman”daki ‘zaman’ kelimesi gibi zamana vurgu yapmakla birlikte ‘zaman’ kelimesinin kuşatıcılığı karşısında daha zayıf kalmaktadır. “Bursa’da Zaman”ı Bursa’daki Osmanlı tarihini anlatan bir şiir olarak kabul edersek, ‘saat’i de ancak fertle alâkalı bir ‘zaman dilimi’ için kullanabiliriz. Şiirin ilk başlığındaki ‘hülya’ kelimesi de kişiye dâir hayalî bir macerayı akla getirmesiyle bu hususu kuvvetlendirmektedir. Nitekim bu gözle incelendiğinde şiirin ‘ferdî bir şiir’le ‘cemiyete dâir bir şiir’ olma arasındaki ‘eşik’te gidip geldiği görülmektedir. “Bursa’da Hülya Saatleri”ndeki “Senden böyle uzak kalmanın hüznü” ve “Sanki bir hatıra serinliğinden” mısralarının; “Bursa’da Zaman”da “Bir rüyâdan arta kalmanın hüznü” ve “Yüzlerce çeşmenin serinliğinden” şeklinde değiştirilmesiyle geri çekilen bu şahsî macera,(20) ilerleyen bölümlerde “Yeşil türbesini gezdik dün akşam/Duyduk bir musikî gibi zamandan/Çinilere sinmiş Kur’ân sesini/Fetih günlerinin saf neşesini/Aydınlanmış buldum tebessümünle/İsterdim bu eski yerde seninle/Başbaşa uyumak son uykumuzu” şeklinde tekrar ortaya çıkmıştır. İki ayrı nüshadaki farklılıklardan hareketle “Bursa’da Zaman”ın ferdî tarihle cemiyet tarihi arasındaki ‘eşik’te gidip geldiği söylenebilir. Tanpınar, “Bursa’da Zaman” şiirinde Osmanlı tarihine, ‘eşik’ özelliği taşıdığını düşündüğü bir mekân ve zamanın penceresinden bakmış; bu mekân ve zamanı anlatırken de yine kendi düşünce dünyasında ‘eşik’ hususiyetini hâiz isim, nesne ve kavramlara başvurmuştur. Bu husus, şiirin gerek muhtevasında, gerekse yapısında birbirinden farklı iç içe helezonik ‘eşik’lerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Tanpınar’ın eserleri incelendiğinde onun genellikle fert ile cemiyet, Osmanlı ile modern Türkiye, Şark ile Garp, yeni ile eski, ölüm arzusu ile hayat, tarih ile ân, madde ile mânâ, rüya ile hakikat arasındaki ‘eşik’te sıkışıp kaldığı ve bu unsurlar arasında bir tercih yapamamanın getirdiği trajediyi oldukça derinden yaşadığı görülür. “Bursa’da Zaman” şiiri birbirine tezat olan bu hususları uyumlu birlikteliğe dönüştürme gayretinin bir ürünü olarak değerlendirilebilir. Eserlerinde kendini tereddüt, rüya, sis, ikili ruh hâli, bitmemişlik, arta kalmak ve tezat şeklinde gösteren bu trajik durum, yazının başındaki rivayetten de anlaşıldığı gibi Tanpınar’ın şahsî hayatında da kendini bir şekilde göstermektedir. “Bursa’da Zaman” şiirindeki ‘eşik’ motifinin bazılarının (özellikle “ben” “biz” ve cami avlusunda durma meseleleri), şiirin 1941’de yayımlandığı düşünüldüğünde, dönemin şartlarıyla izahı söz konusu olsa da, bu izah elbette sığ ve eksik kalacaktır. Ancak şairin Sultanahmet Camii’nin penceresinden yaşlı gözlerle içeriyi seyrederken yaşadığı başkası tarafından görülme endişesinin önemli sebepleri olmalıdır. Tanpınar herhangi bir akademik kademelerden geçmeden (elbette Tanpınar yaptığı çalışmalarla bu unvana lâyıktır) 15 Kasım 1939'da Tanzimat Fermanı'nın yüzüncü yılı dolayısıyla İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde açılan kürsüye Yeni Türk Edebiyatı profesörü olarak atanır. Bu endişenin sebeplerinden biri de acaba “Burada görülürsem unvanımı elimden alırlar” korkusu olabilir mi? Batılılaşma süreciyle başlayan ve 1900’lü yılların ilk yarısında oldukça artan Türk aydınının Tanpınar misâlinde yaşadığı ‘eşik’te kalma hâli, sonraki yıllarda genellikle ‘eşik’ten de uzaklaşma şeklinde kendini göstermiştir. Sevindirici olan şu ki, son yıllarda kafası ve gönlü milletinin millî ve manevî değerleriyle donanmış ‘altın bir nesil’, bir zamanlar ecdadın üstlendiği misyona benzer şekilde medeniyet ve kıtalar arasındaki ‘eşik’leri hızla aşmakta ve “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiirinde zikredilen mekânlardan daha geniş bir coğrafyada ecdadın gâye-i hayaline uygun işler yapabilmenin gayretini sergilemektedir. Bu gayretlerin neticesi olarak son birkaç asırdır eşikte kalan, eşikten de uzaklaşan, camiye penceresinden bakan aydınımızın camiye girip mihrabına yöneleceği ümidini taşıyoruz. Dipnotlar: 1. İnci, Handan. "Eşikte Bir Yazar", Eşik Cini, Mayıs-Haziran 2006. 2. Durak, Mustafa. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Bursa’da Zaman Şiirinde Anlam Boyutu 3. Tanpınar, A. Hamdi. Beş Şehir, Dergâh yay., s. 107, İst., 2001. 4. Durak, Mustafa. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Bursa’da Zaman Şiirinde Anlam Boyutu 5. Tanpınar, A. Hamdi. Beş Şehir, s. 113. 6. Tanpınar, A. Hamdi. Beş Şehir, s. 113. 7. Tanpınar, A. Hamdi. Beş Şehir, s. 114. 8. ‘Murakabe’ bu yazıda çeşitli unsurlar vasıtasıyla nesne-eşyadaki odaklanma ve derinleşmeyi ifade için kullanılmıştır. Meseleyi üç boyutlu resimlerdeki gibi düşünürsek, murakabe, çeşitli unsurlar arasındaki münasebetin fark edilmesinden görüntünün ortaya çıkışına kadarki süreci ifade eder. Temâşa ise bu noktadan itibaren başlar. 9. Çalışır, Deniz; Ögel, Semra. Osmanlı Resminde Mimesis: Şeker Ahmed Paşa’nın Resimleri Bağlamında Bir Değerlendirme, İTÜ Dergisi/b Sosyal Bilimler, Cilt:2, Sayı:1, 69-79, Aralık 2005. bknz: Yavuz, Hilmi. Osmanlılık, Kültür, Kimlik, Boyut Kitapları, İstanbul. 1998. 10. Daha geniş bilgi için bknz: Dönmez, Ali Osman. “Tanpınar’ın Şiir Estetiği ve Bursa Algısı Işığında Bursa’da Zaman Şiirini Okuma Denemesi”, Edebiyatın Penceresinden Bursa, s. 17-44, Osmangazi Belediyesi Yay., İst., 2007. 11. Rüya elbette uykuda ortaya çıkar, burada ‘uyku’ kelimesi ‘murakabeyi’ daha da belirgin hâle getirmek gâyesiyle kullanılmıştır. 12. Tanpınar, A. Hamdi. “Antalyalı Genç Kıza Mektup”, Tanpınar’ın Mektupları, (Haz. Zeynep Kerman), Dergâh yay., İst. 1992. 13. Tanpınar, A. Hamdi. A. Hamdi. Antalyalı Genç Kıza Mektup, age. 14. Dönmez, Ali Osman. “Tanpınar’ın Şiir Estetiği ve Bursa Algısı Işığında Bursa’da Zaman Şiirini Okuma Denemesi”, Edebiyatın Penceresinden Bursa, s. 17-44, Osmangazi Belediyesi Yay., İst., 2007. 15. Daha geniş bilgi için bknz: Dönmez, Ali Osman. “Tanpınar’ın Şiir Estetiği ve Bursa Algısı Işığında Bursa’da Zaman Şiirini Okuma Denemesi”, Edebiyatın Penceresinden Bursa, s. 17-44, Osmangazi Belediyesi Yay., İst., 2007. 16. Tanpınar, A. Hamdi. Beş Şehir, s. 111. 17. Dönmez, Ali Osman. “Tanpınar’ın Şiir Estetiği ve Bursa Algısı Işığında Bursa’da Zaman Şiirini Okuma Denemesi”, Edebiyatın Penceresinden Bursa, s. 17-44, Osmangazi Belediyesi Yay., İst., 2007. 18. Sönmez, Murat. “Risale-i Nur'da Roman ve Şiir Düşüncesi”, Köprü Dergisi, 55. sayı, Yaz 96. 19. Tanpınar, A. Hamdi.Bütün Şiirleri, (Haz: İnci Enginün) Dergâh yay., Notlar ve Farklar, s. 165, İst. 1994. bknz:Tasvir-i Efkâr, nr.4645, 8 Mart 1941. 20. Dönmez, Ali Osman. “Tanpınar’ın Şiir Estetiği ve Bursa Algısı Işığında Bursa’da Zaman Şiirini Okuma Denemesi”, Edebiyatın Penceresinden Bursa, s. 17-44, Osmangazi Belediyesi Yay., İst., 2007. |
arkadaşlar ben iç ahenk unsurlarını arıyorum edebiyatçımız öde verdi ve ben bulamıyorum ne olur buradakilerin hepsi dış ahenk unsurları bana iç ahenk unsurları konusunda yardım edermisiniz lütfen |
Alıntı:
1.Şiirde şekil ve muhtevanın ideal uyumudur. 2.Dizeleri oluşturan kelimelerdekihttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif şiiri oluşturan dizelerdeki seslerin uyumu demektir. 3.Şiirle düz yazıyı birbirinden en önemli özellik ahenktir. 4.Ahenk unsurları armoni ve ritm olmak üzere iki başlık altında ele alınır. ARMONİ 1.Ard arda gelen dizelerdeki seslerin uyumu demektir. 2. Bu uyumhttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif birbirine yakın ünlü ve ünsüz seslerin tekrar edilmesiyle sağlanır. Aliterasyon: ünsüz seslerin ard arda tekrar edilmesiyle elde edilir. Bir büyük boşlukta bozuldu büyü Canımdan canına nice can aksın ey can Asonans: ünlü seslerin ard arda tekrar edilmesiyle elde edilen armonidir. Ayağın sakınarak basma aman sultanım Dökülen mey kırılan şişe-i rindân olsun RİTM 1.Şiirde uyak ve ölçünün ustalıklı kullanılmasıyla elde edilen ahenktir. Târik-i gülzâr-ı âlem / mâlik-i mülk-i âdem Münkirine mahz-ı mâtem / müminine sûrsun Itrî Ne sabahı göreyim ne sabah görüneyim Gündüzler size kasın verin karanlıkları Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim Örtünhttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif üstüme örtün serin karanlıkları Necip Fazıl Kısakürek Yukarıdaki birinci şiirde ritim hem iç uyakla hem de aruz ölçüsüylehttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif ikinci şiirde ise ritim hem uyakla hem de hece ölçüsüyle sağlanmıştır. Not: Armoni ve ritimle birliktehttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif şiirde asıl ahenkhttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif şairin kattığı canlılık ve ruhla sağlanır |
fırtınayı andıran orkestra sesleri bir ürperiş getirir senin sinirlerine ıstrap çekenlerin acıklı nefesleri bizde geçer en hazin bir musiki yerine!.............bu şiirdeki ahenk unsurlarını bulmamda yardımcı olur musunuz? |
şiirde ahenk nedir? |
ya kardeş...şiirde ahenk unsurları (ölçü ve kafiye) lazım..... |
hece ölçüsünün tanımı ve hece ölçüsüne 2 örnek lütfen!!! |
Alıntı:
Hani aklima simdi gelenlerden: Gök-te u-çan kus-la-ra (7 Hece) ar-ka-das o-la-ma-dim (7 Hece) Kus yap-ti yu-va-si-ni (7 Hece) Kus ka-dar o-la-ma-dim (7 Hece) ---------***--------- E-le-dim e-le-dim öl-lük e-le-dim (11 Hece) ay-na-li be-sik-te be-bek be-le-dim (11 Hece) Bü-yüt-tüm bes-le-dim as-ker ey-le-dim (11 Hece) git-ti de gel-me-di bu-na ne ça-re (11 Hece) |
Alıntı:
|
Alıntı:
ahenk -gi 1 . Uyum:isim (a:henk) Farsça ¥heng "Sesi alaylı bir ahenkle kadının kulaklarına çarptı."- M. C. Kuntay. 2 . mecaz Anlaşma, uyuşma (II): "Biz bu işin içine girmeyelim. Ahengi bozarız."- H. Taner. 3 . eskimiş Çalgılı eğlence: "Bütün komşular o gece gürültüden, ahenkten uyuyamamışlar."- Y. K. Karaosmanoğlu. AHENK UNSURLARI 1.Şiirde şekil ve muhtevanın ideal uyumudur. 2.Dizeleri oluşturan kelimelerdekihttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif şiiri oluşturan dizelerdeki seslerin uyumu demektir. 3.Şiirle düz yazıyı birbirinden en önemli özellik ahenktir. 4.Ahenk unsurları armoni ve ritm olmak üzere iki başlık altında ele alınır. ARMONİ 1.Ard arda gelen dizelerdeki seslerin uyumu demektir. 2. Bu uyumhttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif birbirine yakın ünlü ve ünsüz seslerin tekrar edilmesiyle sağlanır. Aliterasyon: ünsüz seslerin ard arda tekrar edilmesiyle elde edilir. Bir büyük boşlukta bozuldu büyü Canımdan canına nice can aksın ey can Asonans: ünlü seslerin ard arda tekrar edilmesiyle elde edilen armonidir. Ayağın sakınarak basma aman sultanım Dökülen mey kırılan şişe-i rindân olsun RİTM 1.Şiirde uyak ve ölçünün ustalıklı kullanılmasıyla elde edilen ahenktir. Târik-i gülzâr-ı âlem / mâlik-i mülk-i âdem Münkirine mahz-ı mâtem / müminine sûrsun Itrî Ne sabahı göreyim ne sabah görüneyim Gündüzler size kasın verin karanlıkları Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim Örtünhttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif üstüme örtün serin karanlıkları Necip Fazıl Kısakürek Yukarıdaki birinci şiirde ritim hem iç uyakla hem de aruz ölçüsüylehttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif ikinci şiirde ise ritim hem uyakla hem de hece ölçüsüyle sağlanmıştır. Not: Armoni ve ritimle birliktehttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif şiirde asıl ahenkhttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif şairin kattığı canlılık ve ruhla sağlanır |
şiirde ahenk özellikleri nelerdir |
ahenk unsurları ahenk unsurları nelerdir? |
Alıntı:
Alıntı:
ahenk -gi 1 . Uyum:isim (a:henk) Farsça ¥heng "Sesi alaylı bir ahenkle kadının kulaklarına çarptı."- M. C. Kuntay. 2 . mecaz Anlaşma, uyuşma (II): "Biz bu işin içine girmeyelim. Ahengi bozarız."- H. Taner. 3 . eskimiş Çalgılı eğlence: "Bütün komşular o gece gürültüden, ahenkten uyuyamamışlar."- Y. K. Karaosmanoğlu. AHENK UNSURLARI 1.Şiirde şekil ve muhtevanın ideal uyumudur. 2.Dizeleri oluşturan kelimelerdekihttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif şiiri oluşturan dizelerdeki seslerin uyumu demektir. 3.Şiirle düz yazıyı birbirinden en önemli özellik ahenktir. 4.Ahenk unsurları armoni ve ritm olmak üzere iki başlık altında ele alınır. ARMONİ 1.Ard arda gelen dizelerdeki seslerin uyumu demektir. 2. Bu uyumhttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif birbirine yakın ünlü ve ünsüz seslerin tekrar edilmesiyle sağlanır. Aliterasyon: ünsüz seslerin ard arda tekrar edilmesiyle elde edilir. Bir büyük boşlukta bozuldu büyü Canımdan canına nice can aksın ey can Asonans: ünlü seslerin ard arda tekrar edilmesiyle elde edilen armonidir. Ayağın sakınarak basma aman sultanım Dökülen mey kırılan şişe-i rindân olsun RİTM 1.Şiirde uyak ve ölçünün ustalıklı kullanılmasıyla elde edilen ahenktir. Târik-i gülzâr-ı âlem / mâlik-i mülk-i âdem Münkirine mahz-ı mâtem / müminine sûrsun Itrî Ne sabahı göreyim ne sabah görüneyim Gündüzler size kasın verin karanlıkları Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim Örtünhttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif üstüme örtün serin karanlıkları Necip Fazıl Kısakürek Yukarıdaki birinci şiirde ritim hem iç uyakla hem de aruz ölçüsüylehttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif ikinci şiirde ise ritim hem uyakla hem de hece ölçüsüyle sağlanmıştır. Not: Armoni ve ritimle birliktehttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif şiirde asıl ahenkhttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif şairin kattığı canlılık ve ruhla sağlanır |
Ahenk nedir tanım olarak alabilir miyim?Unsurları için de teşekkürler. |
Alıntı:
AHENK UNSURLARI 1.Şiirde şekil ve muhtevanın ideal uyumudur. 2.Dizeleri oluşturan kelimelerdekihttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif şiiri oluşturan dizelerdeki seslerin uyumu demektir. 3.Şiirle düz yazıyı birbirinden en önemli özellik ahenktir. 4.Ahenk unsurları armoni ve ritm olmak üzere iki başlık altında ele alınır. Ahenk Nedir? 1. Uyum, 2. Uyuşma, Eğlence Temel ses ile bir arada tınladığında uyum sağlayabilen, armonik ya da inarmonik olabilen ses ve bu sesin temel ses ile beraber tınlaması. |
Alıntı:
- Kafiye (uyak), redif, - Aliterasyon, Asonans, - Ölçü. Kafiye: Kafiye, en az iki mısra sonunda, anlamları ve görevleri ayrı, yazılışları aynı seslerin benzerliğidir. Örnek:</b> <b> Kafiye Çeşitleri: Şiirlerde en çok kullanılan üç çeşit kafiye vardır. Bunlar; yarım, tam ve zengin kafiyedir. Bunların dışında; tunç ve cinaslı kafiye de vardır. - Yarım Kafiye: Mısra sonunda tek sesin benzeşmesiyle oluşur. Örnek: - Tam Kafiye: Mısra sonunda iki sesin benzeşmesiyle oluşur. Örnek:- Zengin Kafiye: Mısra sonunda üç veya daha fazla sesin benzeşmesiyle oluşur. Örnek: - Tunç uyak: Kafiyeli olan sözcüklerden biri diğerinin içerisinde aynen tekrar ediliyorsa buna tunç kafiye denir. Tunç kafiye, zengin kafiyenin bir çeşididir ve bize Fransız edebiyatından geçmişltir. Örnek:- Cinaslı uyak: Dize sonlarında yazılışları ve söylenişleri aynı, anlamları ayrı (farklı) olan sözcüklerl yapılan kafiyeye cinaslı kafiye denir. Cinaslı kafiye, özellikle cinaslı mânilerde kullanılır. Örnek: Redif: Mısra sonunda yazılışları, anlamları ve görevleri aynı seslerdir. Örnek: Bu dörtlüğün ikinci ve dördüncü mısrasının sonunda kullanılan “-de” sesleri görev bakımından aynı işlevi görmektedir ve anlamları da aynıdır. Bunlar, ismin –de hâl ekidir. Yazılışları, görevleri ve anlamları aynı olduğu için bunlara redif denir. **Not: Kafiye ile redif farklı olgulardır. Bir mısrada kafiyeden önce rediflere bakmak gerekir. Redifler çıktıktan sonra kalan sesler kafiye olabilir. Örnekte olduğu gibi; redifler çıktıktan sonra kalan benzer sesler “-içim-“ zengin kafiye oluşturmuştur. Aliterasyon: Mısra içinde aynı veya birbirine benzer ünsüz seslerin çokça tekrarlanmasıyla oluşur. Düzyazıda da bir ahenk unusru olarak kullanılır. Süslü anlatımın vazgeçilmez öğelerindendir. Örnek: </b> Hak saklasın belâsından Bu mısrada “k, s, n” sesleri çokça tekrarlanmıştır. Asonans: Mısra içinde aynı veya yakın ünlü seslerin sıköa tekrarlanması ile sağlanan ahenktir. Örnek: Hak saklasın belâsından</b> <b> <b> Bu mısrada “a” sesi çokça tekrarlanmıştır. Ölçü: Mısralarda kullanılan ses değerleri veya hece sayısının tüm mısralarda eşit olmasıyla sağlanan uyuma ölçü denir. Türk edebiyatında üç çeşit ölçü kullanılmıştır: - Aruz ölçüsü, - Hece ölçüsü, - Serbest ölçü. - Aruz Ölçüsü: Divan (Klasik) edebiyatı döneminde kullanılan ve bize Araplardan geçmiş bir ölçü sistemidir. Mısralardaki hecelerin açık veya kapalı olmasına dayanır. Açık hece; sesli (ünlü) harfle biten hecelerdir ve aruz çözümlemesinde “ . ” (nokta) ile gösterilir. Kapalı hece ise; sessiz (ünsüz) harfle veya uzun ünlülerle (â, î, û) biten hecelerdir ve aruz çözümlemesinde “ _ ” (çizgi) ile gösterilir. Aruz ölçüsünde belli kalıplar vardır ve şairler şiirlerini bu kalıplara göre yazarlar. Bu kalıplarda hangi hecenin açık, hangisinin kapalı olacağı bellidir. Örneğin: Mefâîlün/Mefâîlün/Mefâîlün/Mefâîlün (. _ _ _/. _ _ _/. _ _ _/. _ _ _ ) Örnek aruz ölçüsü çözümlemesi: - Hece Ölçüsü: Mısralardaki hece sayılarının eşit olmasına dayanan bir ölçü sistemidir. Türk edebiyatın asıl ölçü sistemi hece ölçüsüdür ve en eski zamanlardan beri halk edebiyatında kullanılır. Hece ölçüsünde de kalıplar vardır; 7’li, 8’li, 11’li, 15’li gibi. Bu kalıpların bazıları duraklı olabilir; 4+3=7’li, 4+4=8’li gibi. Durak, şiir okunurken “sus” payının olduğu, nefes alınması gereken yerlerdir; tıpkı bir düzyazıda virgüllerde duraksadığımız gibi, şiirde de bu noktalarda duraksarız. Bu durakları şiirin ölçüsünü çözümleyerek bulabiliriz. Örnek hece ölçüsü çözümlemesi: - Serbest Ölçü: Serbest ölçüde ise, diğer ölçü sistemlerindeki kurallar yoktur. Hecelerin açık veya kapalı olmasına ya da sayılarına bakmaksızın şairin tamamen kendi üslubuna göre yazmasıdır. Serbest ölçü, Türk şiirinde 1940’lardan sonra Orhan Veli KANIK ile yaygınlaşmaya başlamıştır. Günümüzde yazılan şiirlerin çoğu serbest ölçüde yazılmaktadır. Örnek:</b> |
su kasidsi ve sakarya türküsü ahenk açısından nasıl incelenir? |
Alıntı:
ahenk -gi 1 . Uyum:isim (a:henk) Farsça ¥heng "Sesi alaylı bir ahenkle kadının kulaklarına çarptı."- M. C. Kuntay. 2 . mecaz Anlaşma, uyuşma (II): "Biz bu işin içine girmeyelim. Ahengi bozarız."- H. Taner. 3 . eskimiş Çalgılı eğlence: "Bütün komşular o gece gürültüden, ahenkten uyuyamamışlar."- Y. K. Karaosmanoğlu. Alıntı:
|
şiirde ahenk unsurları nelerdir |
orhan veli kanığın istanbul'u dinliyorum şiirindeki ahenk ritim ve yapı unsurlarını gösterirmisiniz??? |
orhan velı kanık'ın istanbulu dinliyorum şiirindeki ritim ahenk ve yapı unsurlarını inlememde yardımcı olur musunuz????????? |
Alıntı:
1.Şiirde şekil ve muhtevanın ideal uyumudur. 2.Dizeleri oluşturan kelimelerdekihttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif şiiri oluşturan dizelerdeki seslerin uyumu demektir. 3.Şiirle düz yazıyı birbirinden en önemli özellik ahenktir. 4.Ahenk unsurları armoni ve ritm olmak üzere iki başlık altında ele alınır. ARMONİ 1.Ard arda gelen dizelerdeki seslerin uyumu demektir. 2. Bu uyumhttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif birbirine yakın ünlü ve ünsüz seslerin tekrar edilmesiyle sağlanır. Aliterasyon: ünsüz seslerin ard arda tekrar edilmesiyle elde edilir. Bir büyük boşlukta bozuldu büyü Canımdan canına nice can aksın ey can Asonans: ünlü seslerin ard arda tekrar edilmesiyle elde edilen armonidir. Ayağın sakınarak basma aman sultanım Dökülen mey kırılan şişe-i rindân olsun RİTM 1.Şiirde uyak ve ölçünün ustalıklı kullanılmasıyla elde edilen ahenktir. Târik-i gülzâr-ı âlem / mâlik-i mülk-i âdem Münkirine mahz-ı mâtem / müminine sûrsun Itrî Ne sabahı göreyim ne sabah görüneyim Gündüzler size kasın verin karanlıkları Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim Örtünhttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif üstüme örtün serin karanlıkları Necip Fazıl Kısakürek Yukarıdaki birinci şiirde ritim hem iç uyakla hem de aruz ölçüsüylehttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif ikinci şiirde ise ritim hem uyakla hem de hece ölçüsüyle sağlanmıştır. Not: Armoni ve ritimle birliktehttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif şiirde asıl ahenkhttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif şairin kattığı canlılık ve ruhla sağlanır ahenk -gi 1 . Uyum:isim (a:henk) Farsça ¥heng "Sesi alaylı bir ahenkle kadının kulaklarına çarptı."- M. C. Kuntay. 2 . mecaz Anlaşma, uyuşma (II): "Biz bu işin içine girmeyelim. Ahengi bozarız."- H. Taner. 3 . eskimiş Çalgılı eğlence: "Bütün komşular o gece gürültüden, ahenkten uyuyamamışlar."- Y. K. Karaosmanoğlu. |
Şiirin (Nazımın) Unsurları Şiir ve Zihniyet Belli bir dönemde toplumda hâkim olan dinî, siyasî, ekonomik, sosyal vb. duygu, anlayış ve zevkler bütününe zihniyet denir. Zihniyet, yaşamda her alanda kendisini gösterir; sanatta, edebiyatta vb. alanlarda insanlar toplumdaki zihniyete göre hareket ederler. Örneğin divan şiiri döneminde bir şair, o dönemin zihniyeti doğrultusunda şiirlerini beyitler halinde ve aruz ölçüsü kullanarak yazarken; günümüzde şairler serbest ölçü ile şiir yazmaktadır. Şiirlerde işlenen konular da yaşanılan dönemle ilişkilidir. Mesela; bir divan şairi daha çok dinî konuları işlerken, günümüzdeki şairler toplumsal sorunları konu olarak işlerler. Şiirde Ahenk (Ses ve Ritim) Ahenk; uyum demektir. Şiirde ahenk ise, birbiriyle uyumlu seslerin, belli bir ritimle bir arada bulunmasıyla sağlanır. Şiirde ahengi sağlayan ses ve ritim unsurları şunlardır: - Kafiye (uyak), redif, - Aliterasyon, Asonans, - Ölçü. Kafiye: Kafiye, en az iki mısra sonunda, anlamları ve görevleri ayrı, yazılışları aynı seslerin benzerliğidir. Örnek: Ne olur dur, yağma kar Sılada bekleyenim var Kafiye Çeşitleri: Şiirlerde en çok kullanılan üç çeşit kafiye vardır. Bunlar; yarım, tam ve zengin kafiyedir. Bunların dışında; tunç ve cinaslı kafiye de vardır. - Yarım Kafiye: Mısra sonunda tek sesin benzeşmesiyle oluşur. Örnek: Dinle şu yüreğim ne söyler, Hep seni sevdim, ey yar! - Tam Kafiye: Mısra sonunda iki sesin benzeşmesiyle oluşur. Örnek: Bu rüzgâr her vakit böyle esmeyecek, Gökte bulut, suda yelken, dalda çiçek. - Zengin Kafiye: Mısra sonunda üç veya daha fazla sesin benzeşmesiyle oluşur. Örnek: Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı: Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. - Tunç uyak: Kafiyeli olan sözcüklerden biri diğerinin içerisinde aynen tekrar ediliyorsa buna tunç kafiye denir. Tunç kafiye, zengin kafiyenin bir çeşididir ve bize Fransız edebiyatından geçmişltir. Örnek: Gel ey mahbube Çin’den O şirin köşk içinden - Cinaslı uyak: Dize sonlarında yazılışları ve söylenişleri aynı, anlamları ayrı (farklı) olan sözcüklerl yapılan kafiyeye cinaslı kafiye denir. Cinaslı kafiye, özellikle cinaslı mânilerde kullanılır. Örnek: Asmaya Niçin kondun a bülbül Kapımdaki asmaya Ben yârimden ayrılmam Götürseler asmaya Redif: Mısra sonunda yazılışları, anlamları ve görevleri aynı seslerdir. Örnek: Gurbet o kadar acı Ki ne varsa içimde, Hepsi bana yabancı, Hepsi başka biçimde! Bu dörtlüğün ikinci ve dördüncü mısrasının sonunda kullanılan “-de” sesleri görev bakımından aynı işlevi görmektedir ve anlamları da aynıdır. Bunlar, ismin –de hâl ekidir. Yazılışları, görevleri ve anlamları aynı olduğu için bunlara redif denir. **Not: Kafiye ile redif farklı olgulardır. Bir mısrada kafiyeden önce rediflere bakmak gerekir. Redifler çıktıktan sonra kalan sesler kafiye olabilir. Örnekte olduğu gibi; redifler çıktıktan sonra kalan benzer sesler “-içim-“ zengin kafiye oluşturmuştur. Aliterasyon: Mısra içinde aynı veya birbirine benzer ünsüz seslerin çokça tekrarlanmasıyla oluşur. Düzyazıda da bir ahenk unusru olarak kullanılır. Süslü anlatımın vazgeçilmez öğelerindendir. Örnek: Hak saklasın belâsından Bu mısrada “k, s, n” sesleri çokça tekrarlanmıştır. Asonans: Mısra içinde aynı veya yakın ünlü seslerin sıköa tekrarlanması ile sağlanan ahenktir. Örnek: Hak saklasın belâsından Bu mısrada “a” sesi çokça tekrarlanmıştır. Ölçü: Mısralarda kullanılan ses değerleri veya hece sayısının tüm mısralarda eşit olmasıyla sağlanan uyuma ölçü denir. Türk edebiyatında üç çeşit ölçü kullanılmıştır: - Aruz ölçüsü, - Hece ölçüsü, - Serbest ölçü. - Aruz Ölçüsü: Divan (Klasik) edebiyatı döneminde kullanılan ve bize Araplardan geçmiş bir ölçü sistemidir. Mısralardaki hecelerin açık veya kapalı olmasına dayanır. Açık hece; sesli (ünlü) harfle biten hecelerdir ve aruz çözümlemesinde “ . ” (nokta) ile gösterilir. Kapalı hece ise; sessiz (ünsüz) harfle veya uzun ünlülerle (â, î, û) biten hecelerdir ve aruz çözümlemesinde “ _ ” (çizgi) ile gösterilir. Aruz ölçüsünde belli kalıplar vardır ve şairler şiirlerini bu kalıplara göre yazarlar. Bu kalıplarda hangi hecenin açık, hangisinin kapalı olacağı bellidir. Örneğin: Mefâîlün/Mefâîlün/Mefâîlün/Mefâîlün (. _ _ _/. _ _ _/. _ _ _/. _ _ _ ) Örnek aruz ölçüsü çözümlemesi: Ça-lış id-râ-/ki kal-dır muk-/te-dir-sen â/-de-miy-yet-ten . _ _ _ / . _ _ _ / . _ _ _ / . _ _ _ Me fâ î lün/Me fâ î lün / Me fâ î lün/Me fâ î lün - Hece Ölçüsü: Mısralardaki hece sayılarının eşit olmasına dayanan bir ölçü sistemidir. Türk edebiyatın asıl ölçü sistemi hece ölçüsüdür ve en eski zamanlardan beri halk edebiyatında kullanılır. Hece ölçüsünde de kalıplar vardır; 7’li, 8’li, 11’li, 15’li gibi. Bu kalıpların bazıları duraklı olabilir; 4+3=7’li, 4+4=8’li gibi. Durak, şiir okunurken “sus” payının olduğu, nefes alınması gereken yerlerdir; tıpkı bir düzyazıda virgüllerde duraksadığımız gibi, şiirde de bu noktalarda duraksarız. Bu durakları şiirin ölçüsünü çözümleyerek bulabiliriz. Örnek hece ölçüsü çözümlemesi: Ben yitirdim ben ararım yar benimdir kime ne Kah girerim öz bağıma gül dererim kime ne Kah giderim medreseye ders okurum Hak için Kah giderim meyhaneye dem çekerim kime ne --- Kul Nesimî --- Bu şiir 4+4+4+3=15’li hece ölçüsüyle yazılmıştır. Ben yi-tir-dim / ben a-ra-rım / yar be-nim-dir / ki-me ne 4 hece / 4 hece / 4 hece / 3 hece Bu uyum şiirin diğer mısralarında da bulunmaktadır. - Serbest Ölçü: Serbest ölçüde ise, diğer ölçü sistemlerindeki kurallar yoktur. Hecelerin açık veya kapalı olmasına ya da sayılarına bakmaksızın şairin tamamen kendi üslubuna göre yazmasıdır. Serbest ölçü, Türk şiirinde 1940’lardan sonra Orhan Veli KANIK ile yaygınlaşmaya başlamıştır. Günümüzde yazılan şiirlerin çoğu serbest ölçüde yazılmaktadır. Örnek: AYRILIK İki rayı gibiyiz bir tren yolunun yakın olması neyi değiştirir son istasyonun Sunay AKIN Şiir Dili Şiir dili, öncelikle edebî bir dil olmak zorundadır. Şair yazarken kullandığı dilin kurallarını ve inceliklerini bilmelidir. Şiir, en çok şeyi en az kelime ile anlatmak olarak tanımlandığı için, şair kelimelerini dikkatli seçer ve imgelerden faydalanır. İmge, sembol demektir. Şairlerin herhangi bir kelime veya olguya şiirde yüklediği farklı mânâlar, sembolleştirmedir. Örneğin; akşamleyin güneşin batışını ölüme benzetmek ve bu olguyu şiirde bu mânâda kullanmak sembolleştirmedir. Şiir, düzyazı okunur gibi okunmaz, aksi halde şiirin ses ve ritim ahengi kaybolur. Şairin vurgulamak istediği duygular tam olarak anlaşılmaz. Bu açılardan şiir dili farklılıklar gösterir. |
bir şey sorucam birim ve nazım ne demek yani şiird nasıl bulucaz onları yardım edermisiniz |
Alıntı:
1.Şiirde şekil ve muhtevanın ideal uyumudur. 2.Dizeleri oluşturan kelimelerdekihttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif şiiri oluşturan dizelerdeki seslerin uyumu demektir. 3.Şiirle düz yazıyı birbirinden en önemli özellik ahenktir. 4.Ahenk unsurları armoni ve ritm olmak üzere iki başlık altında ele alınır. ARMONİ 1.Ard arda gelen dizelerdeki seslerin uyumu demektir. 2. Bu uyumhttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif birbirine yakın ünlü ve ünsüz seslerin tekrar edilmesiyle sağlanır. Aliterasyon: ünsüz seslerin ard arda tekrar edilmesiyle elde edilir. Bir büyük boşlukta bozuldu büyü Canımdan canına nice can aksın ey can Asonans: ünlü seslerin ard arda tekrar edilmesiyle elde edilen armonidir. Ayağın sakınarak basma aman sultanım Dökülen mey kırılan şişe-i rindân olsun RİTM 1.Şiirde uyak ve ölçünün ustalıklı kullanılmasıyla elde edilen ahenktir. Târik-i gülzâr-ı âlem / mâlik-i mülk-i âdem Münkirine mahz-ı mâtem / müminine sûrsun Itrî Ne sabahı göreyim ne sabah görüneyim Gündüzler size kasın verin karanlıkları Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim Örtünhttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif üstüme örtün serin karanlıkları Necip Fazıl Kısakürek Yukarıdaki birinci şiirde ritim hem iç uyakla hem de aruz ölçüsüylehttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif ikinci şiirde ise ritim hem uyakla hem de hece ölçüsüyle sağlanmıştır. Not: Armoni ve ritimle birliktehttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif şiirde asıl ahenkhttp://www.uslanmam.com/images/smilies/smilev.gif şairin kattığı canlılık ve ruhla sağlanır ahenk -gi 1 . Uyum:isim (a:henk) Farsça ¥heng "Sesi alaylı bir ahenkle kadının kulaklarına çarptı."- M. C. Kuntay. 2 . mecaz Anlaşma, uyuşma (II): "Biz bu işin içine girmeyelim. Ahengi bozarız."- H. Taner. 3 . eskimiş Çalgılı eğlence: "Bütün komşular o gece gürültüden, ahenkten uyuyamamışlar."- Y. K. Karaosmanoğlu. __________________ |
hece ölçüsü,aruz ölçüsü,serbest ölçü,uayk,redif,durak,ses tekrarları ???ßunLaRı wérirséniz iyi oLuR =) |
edebi eserlerin hepsinin kullanıldığı şiire ne ad verilir ve 2 tane örnek :( |
Mevlidi Ahenk Unsurlar Açısından İnceleyiniz... Mevlidi Ahenk unsurları Açısından İnceleyiniz...Detaylı Anlatım Lütfen... |
umutsuzlar parkı şiirinde belli bir ölçü varmıdır |
ltfn istiklal marsındaki ahenk unsurları nelerdir ??? |
yok ahenk nedir:):) |
ahenk ahenk uyumlu demek mesela ahenkli saçlarım çok güzel gibi bizede türçe öğretmenimiz söledi |
Ahenk unsuru sorusu ? Kamu bimarına canan devayı derd ider ihsan Niçün kılmaz bana derman beni bimar sanmaz mı ? Bu şiirdeki ahenk unsurlarını bulunuz ? Lütfen cevap istiyorum :( |
sagu'nun Ahenk Unsurlarını temasını ve temanın şiirin ifade biçimini nasıl etkiler. :( :( |
ahenk nediiiir? :'( |
ahenk unsurları nelerdir? ahenk unsurları nelerdir?(ölçü,kafiye,vrgu,aliterasyon,asonans,ses akışı) bunları bana açıklar mısınız? |
HECE ÖLÇÜSÜ En ilkel toplumlardan çağdaş ve modern toplumlara kadar her milletin edebiyatında şiir ve müzik birlikte gelişmiştir. Eski Türklerde şiirlerin kopuz eşliğinde söylenmesi, eski Yunanda ozanların lir çalarak şiirler okumaları, günümüzde tüm ezgilerin güftelerinin şiir olması; ağıt ve türkü sözlerinin şiir olması bu fikri ispat eden örneklerdir. Hiçbir bestekâr bir makalenin veya bir romanın birkaç paragrafını bestelemeyi düşünmemiştir. Bu yüzden edebi türler içinde müziğe en yakın olanı şiirdir. Şiirde elbette ki anlam da önemlidir. Fakat şiir hiçbir zaman anlam sanatı olmamıştır. Eğer anlam sanatı olsaydı çeviri şiirler çok beğenilir ve dillerden düşmezdi. Şiirde önemli olan neyin anlatıldığı değil, nasıl anlatıldığıdır. Eğer şiir anlam sanatı olsaydı "Allah, peygamber, vatan, millet sevgisi" gibi ulvi temaları işler ve kolayca şair olurduk. Şiir ses ve söyleyiş sanatıdır. Söyleyiş derken özgünlük demek istiyoruz. Yani iyi şair ele aldığı bir temayı herkesten farklı, kendine has bir üslupla ifade etmelidir. Ses sanatıdır derken şiirdeki müzikaliteyi, başka deyişle ahengi kastediyoruz. Şiirde ahenk öğeleri; ölçü (aruz, hece), kafiye, redif, aliterasyon, asonans ve kelime tekrarlarıdır. Yukarıda ifade ettiğim öğeler olmadan, yani ölçüsüz ve kafiyesiz şiir yazılamaz mı? Elbette ki yazılır ve yazılmıştır da. Birinci Yeniler (Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat) ve bu akımdan etkilenen bazı şairler böyle şiirler yazdılar. Fakat bu şairlerin en beğenilen şiirleri ahenk öğelerinden yararlanarak yazdıkları şiirler olmuştur. Şiiri düzyazıdan ayıran, başka ifadeyle şiiri şiir yapan bu öğeleri kullanmadan şiir yazmak zannedildiği gibi kolay iş değildir. Zor iş de diyemeyeceğim; çok zor iştir. Fakat eli kalem tutan herkes bu tür manzumeler yazabilir ve yazıyorlar da. Fakat bu yazılanlar şiir midir? İşte bu soru işaretidir. Bu şiirler bana Nasrettin Hoca'nın bir fıkrasını hatırlatır. Hoca'ya sormuşlar: "Hocam, kardan helva olur mu?" Hoca cevap vermiş: "Olur. Ben yaptım oldu. Ama tadını ben de beğenmedim." Ahenk öğelerinden yararlanmadan şiir yazmaya çalışmak testere çivi, cam, tuğla vb. inşaat araçları ve malzemeleri kullanmadan ev yapmaya benzer. Oysa her türlü inşaat aleti ve malzemesi olan bir kişi sağlam bir evi kolayca yapabilir. Bu örneği şu amaçla veriyorum. Ahenk öğeleri kötü bir şiirin kusurlarını kapatır, yazılan bir metnin şiire benzemesini sağlar. Ahenk öğelerini kullanmadan iyi şiir yazmak ustalık ve deha gerektirir. Başka milletlerin edebiyatında olduğu gibi bizim edebiyatımızda da vazgeçilemeyen ahenk unsurlarının başında ölçü (vezin) gelir. 1500 yıllık edebiyat tarihimiz boyunca bizde hece ve aruz olmak üzere iki ölçü kullanılmıştır. Hece ölçüsü bize ait yani milli bir ölçüdür. Eski Türk şiirlerinde ve günümüz Halk edebiyatında hece ölçüsünün kullanıldığını görüyoruz. Peki, nedir hece ölçüsü? Cevabı çok basittir. Her dizede eşit sayıda hece oluşudur. Şimdi diyeceksiniz ki "Ben hece ölçüsüyle şiir yazdım." Peki, nasıl yazdın, dizelerde kaç hece var? "Bu şiirimde her dizede dokuz hece var, şu şiirimde on iki hece var." Olmadı. Dokuzlu, on ikili hece ölçüsü olmaz çünkü. Fakat filanca şairin filanca şiiri dokuzlu hece ölçüsüyle yazılmış. Olabilir, şair böyle bir ölçüyü denemiştir, fakat tadını kendi de beğenmemiştir. Hece ölçüsünde üç kalıp vardır. Yedili, sekizli ve on birli hece kalıpları. Bir de yedinin iki katı olan on dörtlü hece ölçüsüyle şiir yazanlar çıkmıştır. Her dizede yedi hece kullanarak şiir yazsak yeterli midir? Hayır, duraklara dikkat edeceksin. Önce dört hecelik kelime veya kelime grubu kullanacaksın, sonra da üç hecelik. Başka deyişle yedili hece ölçüsü 4+3 duraklı olmalıdır. Eğer şiir duraklara dikkat edilerek yazılmışsa, okuyucu dizeleri duraklarda kısa bir müddet durarak okur ve böylece bir ahenk oluşur. Mesela aşağıdaki mani duraklara dikkat edilerek ve yedili hece ölçüsüyle söylenmiştir: Mani benim ezberim Kan ağlıyor gözlerim Ben o yârin yolunu Ölene dek gözlerim. Bu dörtlükte ölçü ve durak kusuru yoktur ve sesli okursanız hem dinleyenler hem siz ahengi sezerek şiirden zevk alırsınız. Fakat aşağıda yazdığım maninin ilk dizesi durak yönünden kusurludur ve sesli okununca bu dize müzikal bir etki yaratmaz. Bu dize 3+4 duraklıdır. Diğer dizeler kurala uygun olduğu için daha ahenklidir. Gel bakma kimseye hor Halkı yorma kendin yor Yıkmak için çok düşün Yıkmak kolay yapmak zor. 8'li hece ölçüsü 4+4 duraklıdır. Yunus Emre'den aldığım aşağıdaki dörtlük bu yönden kusursuzdur: Geldi geçti ömrüm benim Şol yel esip geçmiş gibi Hele bana şöyle geldi Bir göz açıp yummuş gibi Bu parçanın devamı olan dörtlüğün ikinci dizesi kusurludur. 5+3 duraklıdır ve bu dize ahengi bozmaktadır. İş bu söze Hak tanıktır Bu can gövdeye konuktur Bir gün ola çıka gide Kafesten kuş uçmuş gibi. Usta şairlerde durak hatası çok azdır. Bu şiirden iki dörtlük daha yazayım; bu dörtlükler de ölçü ve durak bakımından kusursuzdur. Şu dünyada bir nesneye Yanar içim göynür özüm Yiğit iken ölenlere Gök ekini biçmiş gibi Miskin Âdem oğlanını Benzetmişler ekinciye Kimi biter kimi yiter Yere tohum saçmış gibi On birli hece ölçüsü 6+5 veya 4+4+3 duraklı olur. Böyle derken 11'li hece ölçüsüyle yazılmış bir şiirin her dizesi 6+5 duraklı olmalıdır demek istemiyoruz. Aynı şiirin herhangi bir dizesi 4+4+3 duraklı olabilir, diğer dize 6+5 duraklı olabilir. Burada iş okuyucuya düşmektedir. Usta bir şiir okuyucusu dizeye bakar bakmaz hangi durakla yazıldığını sezmeli ve gerekli yerde durak yaparak şiirdeki ahengi dinleyiciye iletebilmelidir. Karacaoğlan'ın bir koşmasından aldığım aşağıdaki dörtlüklerin son dizeleri 6+5, diğer dizeler 4+4+3 duraklıdır. Çukurova bayramlığın giyerken Çıplaklığın üzerinden soyarken Şubat ayı kış yelini kovarken Cennet demek sana yakışır dağlar Rüzgâr eser dallarınız atışır Kuşlarınız birbiriyle ötüşür Ören yerler bu bayramda çok üşür Bülbül niçin yaslı bakışır dağlar ARUZ ÖLÇÜSÜAruz ölçüsü ise Araplara aittir. Rivayete göre Araplar bu ölçüyü, çöllerde develerle yaptıkları uzun yolculuklar esnasında develerin uzun ve kısa adım atışlarından esinlenerek oluşturmuşlar ve kullanmışlardır. Sonradan İranlılar da bu ölçüyü kullanmışlar ve geliştirmişlerdir. Aruz ölçüsü şiirde ritimdir. Musiki eğitiminde öğrencilere "tüm teka tüm tek" şeklinde anlamsız sözcük veya hecelerle ritim çalışması yaptırılır. Ortaokul ve liselerde müzik öğretmenleri "lay la lay lay, la lay lay lay" heceleriyle bir bestenin notalarını, ahengini sezdirmeye çalışır ve bunları öğrencilere tekrarlatır. Mesela bu heceleri yarım ve tam vuruşluk notalar kabul ederek bir ritim oluşturalım. "Lay"hecesi tam vuruş olsun, "la" hecesi yarım vuruş olsun ve: "Lay la lay lay / lay la lay lay / lay la lay" hecelerini bu doğrultuda okurken bir elimizle de aynı tempoyla masaya hafifçe vuralım. Bu ritmi birkaç dakika sürdürelim. İşte aruz ölçüsü böyle bir şeydir. Araplar "tüm teka tüm tek" dememiş, "lay la lay lay" da dememiş. Peki ne demiş? Bize saçma gelen, liseyi bitirip de aruz lafı edilince küçümseyip alay ettiğimiz "failün, mef'ulü, failatün" gibi anlamsız ritim kalıpları söylemiş. Şimdi yukarıda belirttiğim: "Lay la lay lay / lay la lay lay / lay la lay" ahenk kalıbında küçük bir değişiklik yapalım ve "faa i laa tün / faa i laa tün / faa i lün/ diyelim. Yine aynı ritmi elde ederiz öyle değil mi? Yani buradaki ahenk önce tam vuruş (faa), sonra yarım vuruş (i), sonra iki defa tam vuruş (laa tün) biçimindedir. Aruz ölçüsünde benim tam vuruş dediğim heceler uzun hecedir, yarım vuruş dediğim heceler de kısa hecedir. Bir uzun, bir kısa, iki uzun heceden oluşan bu ritim kalıbı (aruzdaki tabirle aruz cüzü) iki defa tekrar edildikten sonra bir uzun, bir kısa ve bir uzun heceden oluşan "faa i lün" ritim kalıbı gelmektedir. Şimdi bu kalıbı "faa i laa tün / faa i laa tün / faa i lün" şeklinde ritme uygun okuduktan sonra aynı ritimle Süleyman Çelebi'nin yukarda belirttiğim aruz kalıbıyla yazılmış olan Mevlit'inden aldığım şu dizeyi okuyalım: "Dii di gör düm / ol ha bii bin / aa ne si Bir a cep nur / kim gü neş per / vaa ne si/ Gördüğünüz gibi dizeler "lay la lay lay / lay la lay lay / lay la lay" veya "faa i laa tün / faa i laa tün / faa ilün" ritim kalıplarına uygun hecelerden oluşmaktadır. Şiirin tamamını incelerseniz her dizenin bu ritme uygun olduğunu görürsünüz. Bu örnekten çıkarılacak sonuç şudur. Aruz ölçüsü ritimden veya ahenkten ibarettir. Yukarıda bir örneğini verdiğimiz kalıp gibi yüzden fazla aruz kalıbı mevcuttur. Biz Türkler bu kalıplar içinde en çok Mevlit'te kullanılan kalıbı sevip kullanmışız. Sebebi ise hecenin 4+4+3=11'li kalıbına benzemesidir. Burada bir örnek daha vermek istiyorum. "La lay lay lay" ritmini dört defa tekrar edelim. İşte bu ritim de çok kullandığımız bir aruz kalıbıdır. Tabii ki aruzda bu kalıp başka hecelerle seslendiriliyor. Bir yarım, üç tam vuruşu ifade eden "me faa ii lün" cüzüyle. Bu cüzü dört defa söylerseniz aruz kalıbı ortaya çıkar. Bu kalıbı ve Bülbül şiirinden iki dizeyi alt alta yazalım. Me faa ii lün / me faa ii lün / me faa ii lün / me faa ii lün E şin var aa / şi yaa nın var / ba haa rın var / ki bek ler din Kı yaa met ler / ko par mak ney/ di ey bül bül / ne dir der din Görüldüğü gibi bu dizeler de belirli bir ahenge uyularak yazılmıştır. Hecelerden birini okumazsanız veya bir heceyi yanlış okursanız veya bir kelimenin yerini değiştirirseniz ahenk bozulur. Aruz ölçüsüyle şiir yazmak zordur. Liselerde edebiyat öğretmenleri bu ölçüyü gençlere öğretemiyor ve sevdiremiyor. Günümüzde aruz ölçüsü küçümsenen, hatta alay edilen çağ dışı lüzumsuz bir ayrıntı olarak görülmektedir. Aruzun bir ritim olduğu gerçeği görmezden gelinmekte hatta yeni nesillerden gizlenmektedir. Eminim ki bu yazıyı okuyan genç kardeşlerimin birçoğu ifade ettiğim bu gerçekleri hiç duymamıştır. Oysa aruz ölçüsünü öğrenmek çok kolaydır. Birkaç basit kuralı vardır. Bu kurallar bilinince şiire yeteneği olanlar bu ölçüyle şiir yazabilir. Bilinmesi gereken kurallar şunlardır: 1. Kısa ünlü ile biten heceler kısa hece kabul edilir: "araba" sözcüğündeki hecelerin üçü de kısadır. 2. Ünsüzle veya uzun ünlüyle biten heceler uzun hece kabul edilir: "çakmak, naamahrem, biitab" sözcüklerindeki tüm heceler uzundur. 3. Sonunda iki ünsüz olan "Türk, üst, kurt" gibi heceler medli hecedir, yani bir buçuk hecedir. Başka deyişle bir uzun bir kısa hece kabul edilir. 4. İçinde uzun ünlü olup ünsüzle biten "aab, yaar" gibi heceler medli hecedir; bir buçuk hece kabul edilir. 5. Dize sonundaki her hece uzun kabul edilir. 6. Aruz ölçüsüne uydurmak için bir sözcüğün sonundaki ünsüz, ünlüyle başlayan sonraki sözcüğün başında okunabilir; bu ses olayına ulama denir. 7. Aruz kalıbına uydurmak için kısa heceyi uzun okumaya imale denir; imale aruz kusurudur. Usta şairlerde (Mesela Yahya Kemal'de) imale pek görülmez. 8. Aruz kalıbına uydurmak için uzun heceyi kısa okumak da zihaftır ve bu da bir aruz kusurudur. Şimdi Yahya Kemal'in bir şiirinden birkaç dizeyi kalıba uygunluk bakımından inceleyelim. Mef uu lü / me faa ii lü / me faa ii lü / fe uu lün Bin at lı / a kın lar da / ço cuk lar gi / bi şen dik Bin at lı / o gün dev gi / bi bir or du / yu yen dik Ak tol ga / lı bey ler be / yi hay kır dı / i ler le Görüldüğü gibi bu üç dize aruz ölçüsü yönünden kusursuzdur. Şiirin tamamını bu şekilde incelerseniz imale ve zihafa başvurulmadığını görürsünüz. (Önemli not: Uzun a, u ve i sesleri halk arasında şapka denilen düzeltme ve inceltme işaretiyle gösterilmelidir. Ben bu yazımda bu işareti kullanmak yerine uzun ünlüleri göstermek için aynı ünlüyü iki defa kullanmayı tercih ettim.) KAFİYE (Değer Yönünden) Kafiye tarih boyunca şiirin vazgeçilmez ahenk öğelerinden olmuştur. Ustaca kullanılmış kafiyeler şiire ahenk kattığı gibi bir metnin kolay ezberlenmesini sağlar. En azından uzun süre hatırlanmasına katkıda bulunur. Bundan başka bir duygu veya düşünceyi zihinlerde iz bırakacak şekilde vurgulamamıza yardım eder. Türk milleti tarih boyunca kafiyeye düşkün olmuştur. "Azı karar, çoğu zarar. Adamı adam eyleyen paradır, parasız adamın yüzü karadır." gibi yüzlerce atasözünde ve özdeyişlerde kafiye görebilirsiniz. Masalların "Az gittik, uz gittik dere tepe düz gittik, altı ay bir güz gittik." gibi tekerlemelerinde; "Suya düşer ıslanmaz, yere düşer paslanmaz. İki yıldız, gözleri boynuz." gibi bilmecelerde; Tahir ile Zühre, Dede Korkut Hikâyeleri gibi anonim eserlerde sıkça kafiye kullanılmıştır. Kafiye konusu değer, diziliş ve anlayış yönünden olmak üzere üç bakış açısıyla incelenir. Değer yönünden kafiyeyi yarım, tam, zengin ve cinaslı olmak üzere dörde ayırabiliriz. Tek ses benzerliği yarım, iki ses benzerliği tam, ikiden çok ses benzerliği ise zengin kafiyedir. Ancak redif ile kafiyeyi karıştırmamak gerekir. Aynen tekrar edilen ekler, kelimeler ve kelime grupları rediftir. Farklı öğelerdeki ses benzerlikleri ise kafiyeyi oluşturur. Farklı öğeler ile şunu kastediyoruz. Mesela iki farklı kök, iki farklı gövde, iki farklı ek, bir kök ile bir gövde, bir ek ile bir kök veya gövde. Kısaca görev ve anlam yönünden aynı olan öğelerdeki ses benzerliği redif, farklı öğelerdeki ses benzerliği kafiyedir. Şimdi birkaç nazım parçasını bu bakış açısıyla inceleyelim. Faruk Nafiz'den bir dörtlük yazıyorum: Derinden derine ırmaklar ağlar Uzaktan uzağa çoban çeşmesi. Ey suyun sesinden anlayan bağlar Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi? Bu dörtlüğün 1. ve 3. dizesindeki "ağlar, bağlar" sözcüklerinde beş sesten oluşan zengin kafiye mevcuttur. Bu tür zengin kafiyelere tunç kafiye de diyenler mevcuttur. Bu sözcüklerde redif yoktur. Çünkü "ağlar" sözcüğü ağlamak fiilinin geniş zamanıdır. "Bağlar" sözcüğü ise "bağ" isminin çoğul halidir. Dolayısıyla bu sözcüklerdeki ekleri redif kabul edemeyiz. Fakat bu dizeler ". ırmaklar ağlar / . kendine bağlar" şeklinde olsaydı bu durumda "ağlar" ve bağlar" sözcüklerinin sonundaki "-r" geniş zaman eki aynen tekrar edildiği için "r" sesi redif, sondan başa doğru "a,l,ğ,a" sesleri zengin kafiye derdik. Yine bu dizeler ". denize atıldı ağlar / . anlayan bağlar" sözcükleriyle bitseydi bu durumda "ağlar" ve "bağlar" sözcüklerindeki "-lar" ekleri çoğul ekidir bu yüzden rediftir; "ğ,a" sesleri ise tam kafiyedir derdik. 2. ve 4. dizelerde "çoban çeşmesi" kelime grupları aynen tekrar edilmiştir; o halde rediftir. "Uzağa" ve "dağa" sözcüklerinin sonundaki "a" sesleri de aynı ektir; ismin -e hal eki. Bu durumda "a" seslerini de redif kabul ederiz. Dolayısıyla "uzağa" ve "dağa" sözcüklerindeki "ğ, a" sesleri tam kafiye olur. Bursa'da bir eski cami avlusu Mermer şadırvanda şakırdayan su Tanpınar'ın "Bursa'da Zaman" şiirinden aldığım yukarıdaki dizelerde redif yoktur. Çünkü "avlusu" sözcüğünün sonundaki "u" 3. tekil kişi iyelik eki, "s" ise kaynaştırma ünsüzüdür. İkinci dizenin sonundaki "su" ise isim köküdür. Aynen tekrar edilen ek veya kelime olmadığı için redif yoktur. Kısaca "u,s" sesleri tam kafiyedir. Bu dizeler ". avlusu / . havlusu" sözcükleriyle bitseydi sondaki "su" sesleri redif "u, l, v, a" sesleri zengin kafiye olacaktı. Katar katar olmuş gelir turnalar Eğrim eğrim ne hoş gelir turnalar Bir halk türküsünden aldığım bu dizelerde tekrar edilen "gelir turnalar" sözleri rediftir. "Olmuş" sözcüğündeki öğrenilen geçmiş zaman ekinin "ş"si ile "hoş" isim kökünün "ş"si yarım kafiyedir. Bu dizeler ". olmuş gelir turnalar / . dolmuş gelir turnalar" olsaydı bu durumda "-muş" ekleri de redif olurdu; "ol" ve "dol" fiil köklerindeki "l, o" sesleri tam kafiye kabul edilirdi. Yollara Kürşatlar uzanmış, ölü. Ağlasın ak ülke, ağlasın süt gölü. Arif Nihat Asya'dan aldığım yukarıdaki dizelerde redif yoktur. "Ölü" sözcüğündeki "-ü" eki fiilden isim yapma ekidir. Ölmek fiilinden yeni tür ve anlamda bir sözcük türetmiştir. "Gölü" sözcüğünün sonundaki "-ü" ise tamlanan eki veya 3.tekil kişi iyelik ekidir. Bu ekler farklı öğeler olduğu için kafiye sayılır. Dolayısıyla bu dizelerde "ü, l, ö" sesleri zengin kafiyedir. Dört yana baktım da geldim Köprüleri attım da geldim Acemi bir şairden aldığım yukarıdaki dizelerde ise kafiye yoktur. Çünkü "geldim" fiili ile "de" bağlacı aynen tekrar edildiğinden rediftir. Ayrıca "baktım" ve "attım" sözcüklerindeki "-tı" eki görülen geçmiş zaman; "-m" ise 1. tekil şahıs ekidir. Yani "-tım" sesleri de rediftir. " At" ve "bak" fiil köklerinin sonundaki "t" ile "k" benzeşmediği için kafiye yoktur; "a" seslerinin de bir hükmü yoktur. Bu konudaki kural şudur. Benzeşen sesler sondan başa doğru sayılır, benzeşen ses kalmayınca diğer seslere dikkat edilmez. İnsan odur ki bıraka her yerde bir eser Eser bırakmayanın yerinde yeller eser Bu dizelerde redif yoktur çünkü dizelerin sonundaki "eser" sözcükleri aynen tekrar edilen öğeler değildir. Birinci dizedeki, yapıt anlamında kullandığımız isim soylu bir kelime olan eser'dir, ikinci dizedeki ise esmek fiilinin geniş zamanıdır. Bu tür kafiyelere de cinaslı kafiye diyoruz. Niçin kondun a bülbül Kapımdaki asmaya? Ben yârimden ayrılmam Götürseler asmaya Bu manide kullanılan "asmaya" sözcükleri de farklı kelimeler olduğu için cinaslı kafiyedir. Cinaslı kafiyelerde ses sayısı önemli değildir. KAFİYE (Diziliş ve Anlayış Yönünden) Diziliş yönünden kafiye derken kafiyeli dizelerin sıralanış biçimini kastediyoruz. Halk ve Divan edebiyatlarında düz ve çapraz dizilişten başka mani tipi dediğimiz kafiye dizilişi de mevcuttur. Servet-i Fünun döneminde Batıdan alınan sone nazım şekliyle birlikte şiirimizde sarma diziliş de görülür. Düz diziliş kafiyeli dizelerin alt alta olmasıdır. Buna mesnevi tarzı da diyoruz. Tarihin dilinden düşmez bu destan Nehirler gazidir, dağlar kahraman. Bu beytin kafiyeleri değer olarak tam, diziliş olarak düzdür. Halk edebiyatındaki koşma, semai, varsağı, destan, ilahi gibi nazım şekillerinde birinci dörtlük hariç hep düz diziliş görülür. Ben kocadım sen genceldin Başa bela nerden geldin Kâhi indin kâh yükseldin Şimdi oldun turna gönül Âşık Veysel'den aldığım yukarıdaki dörtlüğün ilk üç dizesi birbiriyle kafiyelidir. Görüldüğü gibi bu dörtlük düz dizilişe sahiptir. İstiklal Marşı'mız düz dizilişin mükemmel bir örneğidir çünkü dörtlüklerdeki her dize birbiriyle kafiyelidir. Çapraz diziliş genellikle Halk edebiyatında ve şiirlerin ilk dörtlüklerinde görülür. Bu dizilişte dörtlüklerin sadece 2. ve 4. dizeleri kafiyeli olabilir. Mesela yine Âşık Veysel'den aldığım aşağıdaki dörtlük böyledir. Güzelliğin on Par'etmez Şu bendeki aşk olmasa Eğlenecek yer bulaman Gönlümdeki köşk olmasa Necip Fazıl'dan aldığım aşağıdaki dörtlükte 1. ve 3. dizeler kendi arasında; 2. ve 4. dizeler kendi arasında kafiyelenerek çapraz diziliş oluşturmuştur. Gaiplerden bir ses geldi: Bu adam Gezdirsin boşluğu ense kökünde Ve uçtu tepemden birdenbire dam Gök devrildi, künde üstüne künde Mani tipi dediğimiz dizilişte ise 1, 2. ve 4. dizeler kendi arasında kafiyelidir; üçüncü dize serbesttir. Dizilişe adı verilen manilerden bir örnek: Bahçelerde saz olur Gül açılır yaz olur Ben yârime gül demem Gülün ömrü az olur. Mani tipi diziliş Divan şiirindeki tuyuğ ve rubailerde de görülür. Sarma diziliş yukarıda belirttiğimiz gibi edebiyatımıza Batı'dan girmiştir. Bu diziliş Halk ve Divan şiirinde görülmez. Sarma dizilişte 1. ve 4.dizeler kendi arasında; 2. ve 3. dörtlükler kendi arasında kafiyelidir. Yahya Kemal'in Ok şiirinden aldığım aşağıdaki dörtlükte sarma diziliş görüyoruz. Yavuz Sultan Selim Han'ın önünde Ok atan ihtiyar Bektaş Subaşı Bu yüksek tepeye dikti bu taşı O yüce hünkârın mutlu gününde. Anlayış yönünden kafiye ise "Kafiye göz için midir, kulak için midir?" tartışmasına dayanır. Bu tartışma Servet- i Fünun edebiyatının doğmasını sağlamıştır. Tartışmanın sebebi 1928'den önce kullandığımız Arap alfabesinin çok harfliliğidir. Harf nedir? Harf seslerin yazıdaki işaretidir. Bizim şu anda "k" ile gösterdiğimiz ses Arap alfabesinde "kaf, kef" olmak üzere iki farklı harfle gösteriliyordu. Mesela "ak" sözcüğünde kaf, "ek" sözcüğünde kef kullanılırdı. Divan edebiyatında "ak" ile "ek" kafiye kabul edilmezdi. Kulağa kafiyeli gelen bu sözcükler farklı harflerle yazıldığı için göze kafiyeli görünmüyordu. Oysa Halk şairleri bu ayrıntıya dikkat etmemiş, kafiyeyi kulağa göre uygulamışlardır. Tanzimat edebiyatının son döneminde "abes" ile "muktebes" kafiyeli midir, kafiyesiz midir tartışması yaşanmış, edebiyatçılar ikiye bölünmüştür. Bu sözcüklerde de "ak" ile "ek"e benzeyen bir sorun vardır. Bizim "s" ile gösterdiğimiz ses Arap alfabesinde "sin, se, sad" gibi üç farklı harfle gösterilirdi. Abes "se" harfiyle, muktebes sin harfiyle bitiyordu. Yani bu sözcükler kulağa kafiyeli geliyordu ama yazımları farklıydı. Bundan başka bizim "h" ile gösterdiğimiz ses "ha, hı, he" olmak üzere üç farklı harfle gösterilmiştir. "Kulak için mi, göz için mi kafiye"nin aslı budur. Günümüzde böyle bir sorun yoktur. REDİFŞiirdeki ahenk unsurlarından biri de rediftir. Redifin ne olduğunu, redif ile kafiye arasındaki farkları daha önce vurgulamıştık. Redifleri kafiye zannederek şiir yazanları eleştirip onları acemilikle suçlamıştık. Edebiyatımızda redifi ahenk öğesi kabul etmeyen, rediflerden olabildiğince kaçınan şairler olmuştur. Mesela Ahmet Hamdi Tanpınar böyle bir anlayışa sahiptir. Ona göre rediften yararlanmak bir zayıf şairlerin işidir. Kulağa hoş gelecek kafiye bulamayanların başvurduğu bir yoldur. Fakat gelmiş geçmiş şairlerimizin ezici bir çoğunluğu redifi benimsemiş, ahenk öğesi olarak kullanmayı bilmişlerdir. Redif tek harften oluşacağı gibi dizelerin hemen hemen tümü rediften ibaret de olabilir. Köroğlu'dan aldığım "Bizim yaylanın uşağı / Belinde Aydın kuşağı" dizelerinin sonundaki "-ı" ekleri tek sesten ibaret rediftir. Nedim'den aldığım aşağıdaki dizelerde kafiyeler, redifin baskısıyla ezilmiş, ikinci plana itilmiştir: Safa-yı aşkı kim anlar kiminle söyleşelim Vefa-yı aşkı kim anlar kiminle söyleşelim Bu beyitte "safa ve vefa" sözcüklerindeki "fa" hecesi kafiye, diğer sözcükler rediftir. Biz dünyaya veda ettik Kalanlara selam olsun Bizim için hayır dua Kılanlara selam olsun Yukarıdaki dörtlük Yunus Emre'ye aittir. Dörtlüğün 1. ve 3. dizelerinde kafiye yoktur; 2. ve 4. dizelerde ise "kal- ve kıl- fiil köklerindeki "l" ünsüzü yarım kafiye "-anlara selam olsun" ek ve sözcükleri rediftir. Bu dörtlüğe ahenk katan öğe hiç şüphesiz ki bu güzel rediflerdir. Gül yüzünde göreli zülf-i semensay gönül Vay gönül vay bu gönül vay gönül eyvay gönül (Murabba nazım şekli) Divan edebiyatı şairlerinden Ahmet Paşa'ya ait yukarıdaki dizelere "gönül" redifinin kattığı ahengi ve güzelliği anlatmaya gerek yok sanırım. O gül endam bir al şale bürünsün yürüsün Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün Bu beyitteki redifler de ustaca bulunmuş, şiire ahenk katan öğelerden biri haline gelmiştir. Halk şairleri kafiye konusunda daima rahat olmuşlardır. Öyle ki Divan şairleri asla yarım kafiye kullanmamışlar, kafiyelerinin en az iki sesten oluşmasına dikkat etmişlerdir. Halk şairleri ise tek sesten ibaret kafiyelerle yetinmişlerdir. Hatta en usta Halk şairleri bile bazı dörtlüklerinde kafiye kullanmamış, rediflerle yetinmiştir. Mesela Karacaoğlan'dan aldığım aşağıdaki dörtlük böyledir: Aradılar bir tenhada buldular Yaslandılar şivgalarım kırdılar Yaz bahar ayında bir od verdiler Yandım gittim ala dağlı kar iken Bu dörtlükte kullanılan "buldular, kırdılar, verdiler" sözcüklerindeki "-dular, -dılar, -diler" ekleri rediftir; "bul-, kır-, ver-" köklerindeki "r" yarım kafiyedir ama ilk dizedeki fiil kökünde kafiye yoktur. Yine Karacaoğlan meşhur bir semaisinden bir dörtlük: Bana kara diyen dilber Gözlerin kara değil mi Yüzünü sevdiren gelin Kaşların kara değil mi Bu dörtlüğün 2. ve 4. dizelerinde kullanılan "göz ve kaş" isim kökleri kafiyeli değildir. "-lerin kara değil mi" ek ve sözcükleri rediftir. Kısaca bu dörtlükte kafiye yoktur, şiire ahenk katan öğe rediflerdir. Bu şiir ve şairi için "Kafiye kullanmamış, redifleri kafiye gibi kullanmış; kötü şiir, kötü şair." demek mümkün müdür? Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Ustaca kullanılmış redifler şiire en az ölçü ve kafiye kadar ahenk katar. ALİTERASYON ve TEKRARLARİç kafiye de denilen aliterasyon ise en ilkel toplumlardan çağdaş milletlere kadar her devirde ve her edebiyatta kullanılan bir ahenk öğesidir. Aliterasyonu "aynı dize içinde belli seslerin" yinelenmesi olarak tanımlayabiliriz. Fakat aliterasyon yapılırken yinelenmek üzere seçilen sesler ve bu sesleri içeren sözcükler tesadüfen kullanılmamalıdır. Mesela romantik duygular anlatılırken veya bir bahar tasviri yapılırken "ç, k, p" gibi sert ünsüzlerden kaçınmak gerekir. Anlatmaya çalıştıklarımızı somut örneklerle ifade edelim. Divan edebiyatı şairlerinden Nef'i baharın güzelliğini şu beyitle tasvir etmiş: Erdi yine ürdi behişt oldu hava amber sirişt Âlem behişt ender behişt her guşe bir bağ-ı irem ( Nefi ) (Yine nisan ayı geldi, hava amber kokulu oldu; dünya cennet içinde cennet gibidir.) Bu dizelerde işlenen temaya uygun olarak "r, ş" sessizlerinin bulunduğu sözcükler seçilmiş, okuyucuya bahar gelince işittiğimiz yaprak hışırtıları ve kuş cıvıltıları işitsel olarak duyurulmaya çalışılmıştır. Ayrıca Sait Faik'in "Hişt Hişt" hikâyesinde anlattığı; baharda, doğayla iç içeyken duyabileceğimiz, nereden ve neyden geldiğini anlayamadığımız fakat bize canlılığı, hareketi sezdiren sesler "behişt, sirişt" kafiyeleri ile duyurulmuştur. Yine Nef'i bir savaş sahnesini anlatırken şu iki dizeyi yazmış: Evc-i hevada siyt-i çekaçak-ı tiğden Avaz ü ra'd ü saika reh güm-künan olur (Savaş alanındaki at kişnemelerinden ve kılıç şakırtılarından ürken yıldırımlar gökte yolunu şaşırır.) Bu beyitteki imgenin harikuladeliği bir yana seçilen sözcüklerdeki aliterasyona hayran kalmamak elde değil. Şair "siyt-i çekaçak-ı tiğ" derken kınından çıkarılan ve sonra çarpışınca çak çuk diye sesler çıkaran kılıç seslerini işittiriyor bizlere; ayrıca ikinci dizede de "ra'd ü saika" ve "reh güm-künan" sözcüklerindeki aliterasyonla gök gürültüsünü işitmemizi sağlıyor. Aynı temayı işleyen Köroğlu bir koçaklamasının dörtlüklerini: "Meydan gümbür gümbürlenir / Divan gümbür gümbürlenir" dizeleriyle bitiriyor. "Gümbürlenmek" buluşuyla "gümbür" yansıması cenk meydanındaki gürültüyü işitmemizi sağlıyor. Nazım Hikmet "makinalaşmak" şiirinde şöyle der: Trrrrum Trrrrum Trrrrum! Trak tiki tak Makinalaşmak İstiyorum! Şair, bu dizelerde anlatmak istediği makineleşmek arzusunu ses taklitleriyle pekiştirerek unutulmaz dizeler oluşturmuştur. Anonim halk edebiyatına ait bir şiirden aldığım: "Bahçeye de kurdum çifte salıncak / Yar gelip yar gidip sallanacak" dizeleri ses ve ahenk yönünden değme şairlere taş çıkartacak cinstendir. Bu dizeleri okurken sallanan bir salıncağın ahengini işitmemek mümkün değildir. Çok sevdiğim şair Fazıl Hüsnü'den de örnekler vermek istiyorum. Şairimiz Kınalı Kuzu Ağıdı şiirinde şöyle diyor: Kara koyun kuzular kuzulamaz Me deme Kara koyunun kuzusu, kınalı kuzum Görür görmez yüzünü, bekle azıcık Meme deme Bu beşlikte şair "k, z" sesleriyle aliterasyon yapıyor; ayrıca 1. ve 3. dizelerde her sözcük "k" ünsüzüyle başlıyor. Şairimiz bu ahenk unsurlarıyla yetinmeyip 2.ve 5. dizelerdeki sözcükleri "me" hecesiyle bitirerek kuzu melemesini işitmemizi sağlıyor. "Malazgirt Ululaması" başlıklı destanında çok özgün bir buluşla okuyucuyu hayran bırakıyor şair. Savaşanlar yer sayılarınca değil Gök sayılarıncadırlar ey oğul Bizim yıldızlarımız Çok daha... Bu dörtlükteki "sayılarıncadırlar" buluşuyla aliterasyondan başka "karınca" çağrışımıyla savaşanların çokluğu daha da vurgulanmış oluyor. Lise tahsili gören herkes Fuzuli'nin şu beytini duymuştur. Dest-busu arzusuyle ölürsem dostlar Kuze eylen toprağım sunun anınla yâre su (Ey dostlar, sevgilinin elini öpme arzusuyla ölürsem, mezar toprağımdan bir testi yapıp onunla yâre su verin.) Bu dizelerde dikkati çeken sesler "su" sesleridir. Şairimiz bu seslerin bulunduğu sözcükleri seçerek Arap çöllerinde "suu, suu" diye inleyen birinin iniltisini duyurmaya çalışıyor. Son olarak ses virtüözü olarak niteleyebileceğimiz Behçet Necatigil'in "Kilim" şiirindeki aliterasyondan bahsedeyim. Şair bu şiirde çarpık ve plansız kentleşmeden, ürettiğimiz her şeydeki zevksizlikten bahsediyor. Kentlerdeki bu zevksizlik ve gürültü kirliliği temaya uygun ahenksiz kelimelerle okuyucuya duyuruluyor. Şair öyle kelimeler seçiyor ki okurken rahatsız oluyoruz. Kısaca ahenksizliğin ahenk olarak kullanıldığı bir şiir yazmış Necatigil. Şiir çok uzun olduğu için birkaç dizesini yazmakla yetineceğim. Çok çiğ, çiçek -hiç yok- hani bu kilimde? Hani beyaz, beyaz, beyaz. Beyazları ne yaptın? Çok çiğ bu kızgın yaz, çiğ bu kara kış! Bari biraz kışlarda. Çıplak, çok çiğ! Çok çiğ bu çığlık, bu en bol renk: Kara! Ben sana. Çok çiğ kesik öksürük, çiğ çatlak çağıltı. Bu şiirin tamamını bulup yatmadan önce iki defa sesli okuyun; mümkünü yok uyuyamazsınız. Çünkü birileri beyninize bir çekiçle "çok çiğ çağ" diyerek vurur. Kelime Tekrarları / Tekrir SanatıŞiirimizde sıklıkla başvurulan ahenk unsurlarından biri de tekrarlardır. Aynen tekrar edilen ekleri, kelimeleri ve kelime gruplarını redif olarak tanımlamış ve daha önce örneklendirmiştik. Bu bölümde Divan edebiyatında tekrir (yineleme) denilen kelime tekrarlarından bahsedeceğiz. Bu tür tekrar unsurlarını Divan şairleri edebi sanat kabul ediyordu. Bana göre tekrir sanatının en güzel örneği Fuzuli'ye ait aşağıdaki beyittir: Canı için kim ki cananın sever canın sever Canı kim cananı için sevse cananın sever Aruzun "faailaatün, faailaatün, faailaatün, faailün" kalıbıyla yazılmış olan bu harika beyitte "can ve canan" sözcükleri altı defa kullanılmış, ayrıca "sevmek" fiili dört defa yinelenmiş, "için ve kim" sözcükleri de ikişer defa metinde yer almıştır. Kalıba uygunluk, kafiye ve rediflerin mükemmelliği, aliterasyon ve asonans güzelliği bir yana, bu beyit gerçek sevginin ne olduğunu çok güzel ifade etmektedir. Şiirde biçim ve içerik mükemmelliği denince aklıma ilk gelen örnek budur. Fuzuli birinci dizede "kim ki kendi canı için cananını -eşi, çocukları, akrabaları, dostları- severse o aslında kendi canını sevmektedir" diyerek gerçek sevginin karşılıksız olması gerektiğini vurguluyor. İkinci dizede tezat sanatı yaparak "kim kendi canını cananı için severse aslında o cananını sevmektedir" diyor. Kendi canını sevmeyen, içki içen, az uyuyup çok çalışan, ufak tefek hastalıkları önemsemeyen bir insan düşünelim ve bu insanın genç yaşta öldüğünü veya kötürüm olduğunu var sayalım. Kendi canını sevmeyen bu kişinin kime kötülüğü olur? Elbette ki ailesine. Bunun tersi ise sağlığına, yemesine içmesine önem veren bir insan düşünelim. Onun geçirdiği uzun ve sağlıklı ömrün kime faydası olur? Elbette ki ailesine. Yunus Emre'nin de tekrir sanatına örnek gösterebileceğimiz çok güzel bir beyti vardır: Beni bende demen bende değilem Bir ben vardır bende benden içerü Bu beyitte ben sözcüğü altı defa yinelenmiştir. Düzyazıda kelime tekrarı yapmak, aynı cümlede bir sözcüğü birden fazla kullanmak -edebi sanat olmaktan vazgeçtik- çok önemli bir kusurdur. Bu kusurların sıklığı yazan kişinin kelime dağarcığının yetersizliğini gösterir. Yinelemeler şiirde edebi sanat kabul edilir; çünkü yinelemeler şiire ses yönünden ahenk kattığı gibi bir duygu veya düşüncenin pekiştirilerek vurgulanmasını sağlar. Fakat planlanmadan, hesapsız yapılan kelime tekrarları şiirde tekdüzelik de oluşturabilir. Yinelemelerde dikkatli ve ölçülü olmak gerekir. 1989'da vefat eden Orhan Murat Arıburnu, İstanbul'un Laleli semtinde oturan sevgilisi için şöyle bir şiir yazmış: Lalelim Laleli'de oturur. Laleli, lale olur lalelimden. Laleli'den geçilir Lalelimden geçilmez. Şair bu harika şiirinde sevgilisine "lalelim" demektedir. Belki onun adı Lale'dir, belki de şair sevdiğini laleye benzettiği için "sevgilim, Lale'm, Ayşe'm" diyecek yerde "lalelim" diyor. Sevgilisinin oturduğu semt Lalelidir. Laleli semti, şairin gözünde, sevgilisi orada oturduğu için laleye benzemektedir, yani bu semti çok sevmektedir. Şair şiirin sonunda "geçmek" fiilini önce temel, sonra mecaz anlamda kullanıyor. Laleli bir semttir, oradan her yolcu gibi geçmek mümkündür, ama şairin sevgilisinden vazgeçmesi mümkün değildir. Dikkat edilirse bu şiirde yinelenen sözcüklerin hiçbiri gereksiz değildir. Ahmet Haşim bir şiirini "Akşam, yine akşam, yine akşam. / Göllerde bu dem bir kamış olsam" dizeleriyle bitirirken yinelemelerin gücünden yararlanarak bir arzusunu vurgulamaktadır. Şiirde ahengi her şeyin üstünde tutan Servet- i Fünun'un büyük şairi Cenap Şahabettin, Elhan-ı Şita (kış nağmeleri) başlıklı şiirinde kar yağışını tasvir ve taklit ederken diğer ahenk öğelerinden olduğu gibi yinelemelerden de yararlanıyor. Sağdan sola soldan sağa lerzan ü girizan Gâh uçmada tüyler gibi gâh olmada rizan Necip Fazıl'ın "Otel Odalarında" başlıklı şaheseri sanırım Cumhuriyet döneminde yazılan şiirlerdeki yinelemelerin en güzel örneğidir. Bu harika şiirden birkaç beyit yazıyorum: Bir merhamettir yanan daracık odaların İsli lambalarında isli lambalarında Gizli bir akis kalmış gelip geçen her yüzden Küflü aynalarında küflü aynalarında Bir sırrı sürüklüyor terlikler tıpır tıpır İzbe sofalarında izbe sofalarında Duyuluyor zamanın tahtayı kemirdiği Tavan aralarında tavan aralarında Ağlayın aşinasız sessiz can verenlere Otel odalarında otel odalarında Son olarak Dağlarca'dan bir örnek vererek yazımı noktalıyorum: Oğullarla Analar Er oldu o Giysi verdiler şayak Sağlam mı sağlam Ayakkabı verdiler kabaralı Sağlam mı sağlam Kütüklük verdiler kösele Sağlam mı sağlam . Savaşa girdi o Düşüverdi ilk kurşunda Dayandı anasının yüz bin yıllık yüreği Sağlam mı sağlam arakdaşlar yazdığınız bilgiler için teşkkür ederim bende bişeyler yazdım belki işinize yarar... |
Ahenk unsurlarini yazmissin birader sen Ahenk nedir kıcasa aciklarmısın ? |
Alıntı:
ahenk -gi 1 . Uyum:isim (a:henk) Farsça ¥heng "Sesi alaylı bir ahenkle kadının kulaklarına çarptı."- M. C. Kuntay. 2 . mecaz Anlaşma, uyuşma (II): "Biz bu işin içine girmeyelim. Ahengi bozarız."- H. Taner. 3 . eskimiş Çalgılı eğlence: "Bütün komşular o gece gürültüden, ahenkten uyuyamamışlar."- Y. K. Karaosmanoğlu |
ŞİİRDE AHENK (SES VE RİTM) Ahenk: Ahenk kelimesi uyum anlamına gelmektedir. Edebiyatta ise kelimelerin birbiriyle ses ve anlam bakımından etkileyici bir bütün olması anlamındadır. Şiirde ahenk; ustaca kullanılan ses akışı, söyleyiş, ritm, ölçü ve her türlü ses benzerliğiyle sağlanır. Şiirde ahengi sağlamak için ölçü, uyak, vurgu, tonlama gibi değişik unsurlar kullanılır. Şiirde ahengi sağlayan unsurları şöyle sıralayabiliriz: 1) Vurgu: Bir kelimede hecelerden birinin diğerlerine göre daha baskılı, daha kuvvetli söylenmesidir. Vurgu hem kelimenin anlamını güçlendiren hem de şiiri ahenkli kılan bir unsurdur. Vurgulama ve tonlama şiirin ahengini ve etki gücünü bir kat daha artırır. Ör: Gök sarı toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı Arkada zincirlenen Toros Dağları 2) Tonlama: Anlatılmak istenen duygu veya düşüncenin daha etkili ifade edilebilmesi için ses tonunu değiştirerek okumaya tonlama denir. Böylece acıma, üzüntü, özlem, hayranlık, sevgi gibi duygular belirginlik kazanır. Ör: Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan, Geçiyordu araba yola benzer bir sudan. İşte ritim, ortak ölçü ve mısra sonlarındaki ses benzerlikleri ile oluşturulan bir müzikalitedir. Şiirdeki ahenk öğeleri iç içedir. Tema, dil, söyleyiş ve ses ahengi oluşturur. Bundan başka vezin, kafiye, redif, iç kafiye, aliterasyon ve asonans ses benzerlikleri de söyleyişe şiirsellik katan öğeler durumundadır. 3) Ölçü: Ahengi sağlamak şiire belli bir düzen vermek için şiirlerde çeşitli ölçüler kullanılır. Türk edebiyatında hece ve aruz ölçüsü olmak üzere iki çeşit ölçü kullanılmıştır. a) Hece ölçüsü: Şiirdeki tüm dizelerin hecelerinin sayısının eşit olması esasına dayanır. * Hece ölçüsü Türklerin bulduğu bir ölçüdür. * Bilinen en eski Türk şiirlerinde de bu ölçü kullanılmıştır. * 7’li, 8’li, 11’li hece ölçüsü kalıpları en çok kullanılan kalıplardır. Durak: Ölçü kalıpları içerisindeki durma yeridir. Hece ölçüsünde duraklar sözcükleri bölmez. b) Aruz ölçüsü: Dizelerdeki hecelerin açıklık kapalılık esasına bağlı olan bir ölçü sistemidir. Sonu ünlü ile biten heceler ‘’açık’’, sonu ünsüzle biten heceler de ‘’kapalı’’ hece olarak adlandırılır. Ayrıca uzun ünlülü heceler ile dize sonundaki heceler daima kapalı kabul edilir. * Aruz ölçüsünde duraklar sözcükleri bölebilir. O be nim mil / le ti min yıl / dı zı dır par / la ya cak . . - - . . - - . . - - . . - Fe i la tün Fe i la tün Fe i la tün Fe i tün *Aruz vezninde hecelerin kısalığı ve uzunluğu esas olduğu için bazı Türkçe kelimeler kısa olduğu halde vezin gereği uzun okunur; buna imale denir. İmale kısa heceyi uzun yapar. Arapça ve Farsça kelimelerdeki bazı uzun seslerin vezin gereği kısa okunmasına da zihaf denir. Sessiz bir harfle biten kelime vezin gereği açık olması gerekirse, kendinden sonra sesli ile başlayan bir hece varsa birinci kelimenin sonundaki harf, ikinci kelimenin ilk hecesine ulanır. Buna ulama denir.Ulama kapalı heceyi açık yapar. c) Serbest Ölçü: Herhangi bir sisteme bağlı olmayan ölçüdür.19.yüzyıl sonlarından itibaren edebiyatımıza girmiştir. 4) Uyak (Kafiye) ve Redif: Uyak: Dize sonlarında bulunan ve görevleri farklı olan ses veya ek benzerlikleridir. Redif: Mısra sonlarında bulunan aynı görevdeki ses, ek ve kelime tekrarlarıdır. Her yalana kanmışım kafiye:’’an’’ Her söze inanmışım redif: ‘’mışım’’ Ben artık sevgiden de Bıkmışım, usanmışım Uyak Çeşitleri a)Yarım Uyak: Sadece bir ünsüzün benzeşmesiyle oluşan kafiyeye yarım uyak denir. Ecel büke belimizi Söyletmeye dilimizi Hasta iken halimizi Soranlara selam olsun b)Tam Uyak:Biri ünlü biri ünsüz olmak üzere iki sesin benzerliğiyle oluşan uyağa tam uyak denir. Ben gideyim yol gitsin,ben gideyim yol gitsin; İki yanımdan aksın bir sel gibi fenerler Tak,tak ayak sesimi aç köpekler işitsin Yolumda bir tak olsun zulmetten taş kemerler c)Zengin Uyak: En az üç sesin benzerliğiyle oluşan uyağa zengin uyak denir. Bir idamlık Ali vardı,asıldı Kaydını düştüler,mühür basıldı Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı. d)Cinaslı Uyak:Aynı seslerden oluşan ;fakat farklı anlamları karşılayan kelimelerle yapılan uyağa cinaslı uyak denir. Cinas bir kelimenin tekrarı değildir. Aynı kelimenin aynı anlamla tekrar etmesine redif denir. Ör: ‘’Kalem böyle çalınmıştır yazıma Yazım kışa uymaz kışım yazıma’’ Bu beyitteki ‘’yazıma’’ sözcüklerinin yazımı aynıdır; ancak birinci dizede kaderime anlamında ikinci dizede ise yaz mevsimi anlamında kullanıldığından cinaslı uyaktır. NOT:Yazımları ve anlamları aynı olan iki sözcük redif;yazımları aynı ancak anlamları farklı olan iki sözcük cinaslı kafiye oluşturur. NOT: Uzun okunan ünlüler iki ses değerinde kabul edilir. Uyak Düzeni(Şeması) ve Çeşitleri Şiirler uyaklanış bakımından üçe ayrılır. a) Düz uyak:Uyaklı kelimeler aaxa veya aaab şeklinde sıralanmışsa buna düz uyak denir. Hiç anılmaz olmuş atalar adı Beşikte bırakmış ana evladı Kırılmış yetimin kolu kanadı Zulüm pençesinden aman kalmamış b) Çapraz uyak: Uyaklı kelimeler abab şeklinde sıralanmışsa buna çapraz uyak denir. Sokaktayım kimsesiz bir sokak ortasında Yürüyorum arkama bakmadan yürüyorum Yolumun karanlığa saplanan noktasında Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum Necip Fazıl Kısakürek c) Sarma uyak: Uyaklı kelimeler abba şeklinde sıralanmışsa buna çapraz uyak denir. En son Bektaş Ağa çöktü diz üstü Titrek elleriyle gererken yayı Her yandan bir merak sardı alayı Ok uçtu,hedefin kalbine düştü d) Mani tipi uyak: Mani tipindeki şiirlerde kullanılan uyak türüdür. aaxa şeklinde uyaklanır.Tek dörtlük için geçerlidir. Dağlarda kar kalmadı Gözlerde fer kalmadı Daha yazacak idim Kağıtta yer kalmadı 5) Aliterasyon ve Asonans: Bir şiirin dizelerinde sürekli aynı ünsüzün tekrarlanmasından oluşan ahenge aliterasyon denir. Bir şiirin dizelerinde sürekli aynı ünlünün tekrarlanmasıyla oluşan ahenge asonans denir. senin kalbiden sürgün oldum ilkin bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği |
orhan veli kanik şiirlerinde ahenk unsurlari ile ilgili bilgi verir misiniz lütfen. . . |
özdemir asaf şiirlerinde ahenk unsurlarını nasıl kulandı genel olarak kullanılan temaları söylermisiniz lütfen |
| Saat: 15:32 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık