MsXLabs
Sayfa 1 / 2

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Edebiyat tr (https://www.msxlabs.org/forum/edebiyat-tr/)
-   -   Kahraman Tazeoğlu (https://www.msxlabs.org/forum/edebiyat-tr/22040-kahraman-tazeoglu.html)

Misafir 4 Mart 2007 14:10

http://www.maviada.gen.tr/ma2/components/com_ponygallery/img_pictures/originals/20070128_1289121888_kahraman2.jpg


Ay’a ilk ayak basıldığı yılın 10 Ağustos’unda doğdu. İstanbul’un çileli ve kesmekeşli ortamında, o şehirde bir ömür harcayacağını bilmeden hep “düşünen” bir çocuk olarak büyüdü.

Cevizli semtinde, bir dere kenarında oynarken, mahallenin delisi kovalayınca “korkuyla” tanıştı.

Ailesi İstanbul’un mutena semtlerinden Fenerbahçe’ye taşınınca daha az korkmaya ve Fenerbahçeli olmaya basladı. 6 yasinda ilk kez bir maça gitti ve en sevdigi Fenerbahçe şapkasını çaldırdı. (Bugün bile o şapka için üzülür). 7 kardeşin 2 numaralı olanıydı ve ilerde bir mahalle takımında 2 numaralı formayı giyerek maçlara çıkacağını bilmiyordu.

Ablası okula başlayınca çok kıskandı ve saçını çekti. Bir yıl sonra ise okulunun ilk gününde annesi onu sınıfına sokmayı zor başardı... O gün çok ağlamıştı.

Arkadaşları teneffüslerde çesitli oyunlar oynarken, o hep “düşünüyordu”...

İlkokul bittiğinde bir korku filmi senaryosu yazdığını iddia ederek arkadaşlarına kendini güldürdü. Daha sonra sinema ile sadece “seyirci” olarak ilgilendi. O hep bir sinema tutkunu olarak yaşayacaktı; çünkü siirle daha tanışmamıştı.

12 Eylül ihtilalinde ortaokula başlayacaktı ve tek başına belediye otobüsüne binmeyi öğrenecekti. Daha sonra yağ, tüp, şeker ve gaz kuyruklarında beklemeyi ve soğuklarda üşürken ağlamamayı...

Mahallede her kırılan camdan Tazeoğlu kardeşler sorumlu tutulmaya başlanınca, baba Hayati Tazeoğlu ani bir göç harekatıyla tüm aileyi yeniden Cevizli’ye taşıma kararı aldı. Buna en içerleyense küçük Kahraman oldu. Geride bıraktığı mahalle arkadaşlarını bir gün yeniden görebilmek ümidiyle yanıp tutuşurken birden ilk defa yaşayacağı bir duyguyla karşılaştı. Karşı komsunun kızına aşık olmuştu. Mutluluğu, acıyı, hüznü ve ağlamayı yeniden keşfetti. Bütün bunların toplamının ona şiiri öğreteceğini bilmiyordu. Ablasının yazdığı şiirlerle dalga geçerken hatta “şiir de neymiş; saçmalık” diye iddia ederken gece gündüz şiir yazmaya başladı. Sonunda o terk edildi ama şiir onu terk etmedi. Yine aşık oldu, yine terk edildi, yine şiirler yazdı.

Matematiği gereksiz bir ders olarak gördüğü için, hocaları da onu gereksiz bir öğrenci olarak gördü. Uzun bir süre ara vereceği eğitimini daha sonra bin pişman olarak devam ettirecekti. Bu arada ailesi “eti senin kemiği benim” diyerek onu bir kuaföre çırak olarak verdi. 10 yıl sürecek bu macera özel radyoların açılmasiyla sona erecekti.

Bir yaz gecesi arkadaşının evinde balkon sohbeti yaparken arkadaşının annesi uykusundan uyandı ve “oğlum kapatın şu radyoyu da yatın artık” dedi. Halbuki radyo kapalıydı ve konuşan 19 yaşındaki genç Kahraman’dı...

Çocukluğundan beri özendigi spikerlik hayali daha da derinleserek artmaya baslamisti. Annesi bebekliğinde çok ağladığı zamanlarda onu radyonun yanına yatırır ve susmasını sağlardı. Çok çocuğa bakmakla yükümlü olan bir annenin bulduğu bu çözüm ilerde küçük Kahraman’ı radyocu yapacaktı.

Derken; günlerden bir gün, Türkiye’de ilk özel radyolar açılmaya başladı ve mesleğinde çok önemli bir yere gelmiş olan genç Kahraman, bu işe sevdalandı. Artık o radyocu olabilmek için yıllarını verdiği mesleğini bırakabilirdi. Sıkı bir radyo takipçisi olan genç Kahraman, “Gecenin Serserisi”ni dinleyerek hatta yayın yaptığı radyoya kadar gidip kendisiyle tanışarak hayatında ilk kez bir radyo stüdyosu gördü. Bununla da kalmayıp Orhan Çetin tarafindan programa konuk edildi, şiirler okudu. Gelen olumlu tepkiler kendisini yüreklendirdi ve o gün radyocu olmaya karar verdi. Mesleğini zirvedeyken bırakarak, yayın hayatına yeni “merhaba” diyen Kadıköy FM’de yayına başladı. Sonraki rüzgarlar onu baska radyolara sürükledi ve son durağı en sevdiği ve mutlu olduğu Radyo 7 oldu.

Şimdi Mavi Ada diye bir yerden şiirler seslendirerek gece bunalım oranını yükseltme çalışmalarını sürdürüyor. Kahraman Tazeoğlu’nun “Seni İçimden Terk Ediyorum” “Ölü Bir Kentin Morg Alfabesi” adli iki şiir kitabı var. Bu kitaplara bir de “Araz” adlı bir romanını ekledi. “Mavi Ada Mektupları” ve “Tutsak Mektuplar” adli iki derlemesini de listeye ekleyerek 5 kitaba ulaştığını söylersek geriye sadece asağıdaki notu düşmek kalır...

Not: Ablası artık şiir yazmıyor.

Kitapları:

*Seni Içimden Terk Ediyorum (Şiir), 2001 (Yedi Harf Yayıncılık)

*Ölü Bir Kentin Morg Alfabesi (Şiir), 2002 (Birey Yayıncılık)

*Mavi Ada Mektupları (Mektup), 2002 (Birey Harf Yayıncılık)

*Tutsak Mektuplar (Mektup), 2004 (Yedi Harf Yayıncılık)

*ARAZ (Roman), 2005 (Yedi Harf Yayıncılık)

(Radyo7/Mavi Ada Programı sunucusu)

Kahraman tazeoglu, araz, terkediyorum,araz,Seni yine terkedecegim,maviada,saclarini ruzgara satan kiz,Her ask katilidir bir öncekinin


Misafir 28 Mart 2007 16:49

Yokluğun soğuk bir savaş gönlümde… Seni beklemekten vazgeçiyorum… Uzayan tutsaklığımda,dalgalanan esaret bayrağının altında, dökülen kanda boğuluyor gülüşlerim… Üzerine çığ düşmüş beklentilerimin hareketsizliğinde, umutlarımı birbirine çatıp duruyorum…

Kalemimde ölü şairlerden hırsızlama harflerle, tekil cümleler kuruyorum acılarla uyumlu… Saçlarımda kelepçesi hükümlü rüzgar…savruluyorum… Yine dalgın gemiler geçiyor ıslak gözlerimden… Gün yüzünü dönerken geceye, düştüğüm tepelerine yeniden tırmanıyorum , kendi mazoşist duygularımla… Herkes uyurken düşlerine, ben sevilmediğimin altını çiziyorum,parantezi bol satır aralarında.. Çizdikçe çoğalıyor yalnızlığım… Yine dalgın gemiler geçiyor ıslak gözlerimden… Senin için bir dalgınlık daha tutuyorum aklımdan… nikotine kesmiş verem kokulu odamda; ( d )alıyorum bir fincan kahveyle sensizliği,kırk yıl kalasın diye hatırımda…
Hüzünlü yaz( g )ılar baskı kurarken sürgün yanlarıma, Tenimde unuttuğun yangınlarda ısınıyor sözlerimin sahte sahipleri… Oysa sana ( k )aralamıştım tüm bildiklerimi.. Kararlı yürüyüşlerde ıslıkla çalınan marşlara eşlik etmiştim, aldırmadan tel örgülerin yırtıcılığına…yeni bir ülke kurar gibi anlatmıştım umutlarımı… Şimdi kararlı adımlarıma yılgınlık dayatan sevdanın sus işaretiyim… kimse bilmez kederden kanayan ,ağır yalnızlığımı… Acıların ağır abisi demiştin bana… kim hesaplayabilir ki gönül kırıklarımın hacmini… Kıldan ince hasretimin keskinliği ve atomdan ağır sevdamın yok edici yakıcılığında,bir ben biliyorum gecelerin bitimsiz uzunluğunu… Yazmakla tamamlayamıyorum kendimi… Bana bile kendini anlatamamış ben’i anlatıyorum sana… Olur da anlam bulurum diye yüreğinde…
Anla(ya)mıyorsun… Bu yüzden seni beklemekten vazgeçiyorum…
Sus-konuş vardiyalarında,sinsi ağrılar çörekleniyor göğsümün sol cenahına… Ve duman çöküyor bu yüz duman… İçimde ayaklanan en militan duygularımı kelepçelesem; Bu aşk terörden kurtulur mu ? Bu büyük yıkımdan ağrısız günler çıkarmı?… Çıkmazındayım işte !... Bu yüzden seni beklemekten vazgeçiyorum… Artık çek işvebaz bakışlarını gözlerimden…Sesini sesimin üstüne koyma … Ya öldür beni ! Ya da yaralı bırak sevni sevmeler ülkesinde… Vazgeçmekten başka işim kalmadı benim…
İÇİ DOLDURULAMAMIŞ BİR SEVDANIN BOŞLUĞUNDA SENİ KAYBETTİM…
(d)arlandım…Katı bir “ES” le bitti bu şarkı…
Susuyorum…

Yazı:H.KARADENİZ
Okuyan:Kahraman Tazeoğlu

[flash=https://dts.msxlabs.org/DreAmTeaM/seni%20beklemekten%20vazgeciyorum..swf]width=459 height=57[/flash]

NOT: Sanatçının İzniyle Yayınlanmıştır.


Misafir 20 Nisan 2007 13:06

http://img166.imageshack.us/img166/4793/seniintiharettimzc9.jpg

SENİ İNTİHAR ETTİM

Deli dolu geçtik ateş hatlarından
Sevgim korkuyla beraber büyüdü içimde
Sevdikçe korktum
Korktukça daha çok sevdim
Er geç birbirini boğacaktı bu duygular, biliyordum
Neden sonra farkına varıyor insan
Ayağına takılan bütün taşları
Yoluna kendi döşediğinin

Senin yarınlara inancın benden yüklüydü
Daha cesaretliydin
Planı çatılmamış yarınlara ektiğin umutlar
Er geç açacaktı, biliyordun
Deli sevdalı çocuk ruhumun
Nicelerinin uğruna kıyametler kopardığı
Değersiz değerlere sırt dönmüş, güvenli saflığında
Bir sonsuzluk buldun kendine
Ve hayatımızın resimlerini çizdin duvarlarımıza
Sonra birden
Yeşil bir kentte
Ilık bir yaz gecesine astın beni

Sevdalı ömrümün dakikası beş para etmedi
Ödedim
Cümlelerim seni taşımaktan yorgun düştü
Son sözün
Ve son anın efendisi olmaya bilenmiş yüreğine yenildim
Geçmişten nefes alıp geçmişe nefes verdim
Anılar kemirdi yüreğimi
Felç oldu hislerim
Zamanın çoktan dibe çöktüğü kum saatimin belinden
Tek bir saniye bile süzülmüyordu
Ters çevirmeye cesaretim yoktu
Çünkü yeniden başlayacak bir hayatın
Korkağı olmuştum

Aşkların sonrasında hüzün vardır
Ya sen hüznü boğarsın
Ya da hüzün seni boğar
Ama birisi kanatlarını kırarsa eğer
Yaralı kuş rolüne soyunacağına
Yürümeyi denemelisin
Hayata dönmelisin

Bunları düşünebilmek bile kendime dönüşümdü
Ve sonunu infaz ediyordu içimde
O gece yüreğimden sağ çıksaydın eğer
Ölen ben olurdum
O gece
Hayatın lekesiz bir anında
Seni intihar ettim
Şimdi katil benim

Artık güncemde bir boşluksun
Yavaş yavaş taze anıların altına gömülüyorsun
Ve sana ait sandığım her şeyin
Aslında benim olduğunu öğreniyorum
Hiçbir duygunun tek ilhamı değilsin
Kendimi keşfettikçe
Seni kaybediyorum
Ve ufkuma sensizliği
Korkusuzca geriyorum

Kahraman Tazeoğlu

[flash=https://dts.msxlabs.org/DreAmTeaM/seni%20intihar%20ettim..swf]width=450 height=57[/flash]

NOT: Sanatçının İzniyle Yayınlanmıştır.


Misafir 25 Nisan 2007 00:26

https://dts.msxlabs.org/DreAmTeaM/resimvesiir_gel-desen-gelecektim.jpg

“Yalnızım çünkü sen varsın”

“Gel”, desen gelirdim
Gittiğin uzakta bendim
Dağ gibi bir ihanetten düştüm
Bu kendime son gelişim

Ölümbaz öpüşler kusuyorum ceplerime
Kendimi suçüstü yakalıyorum
Ve kentsizliğimin isimsizliğini
Araz’a uyak düşüyorum
Gözlerime senden düşler sürüyorum
Islak bileklerim kan bayramına yatıyor
Bana en büyük tehdit yine ben oluyorum
Sonra bir durağa yaslanıyorum
Sonra bir kente
Ve sen gidiyorsun
Ben kanıyorum
Diyorlar ki “kendini dinleme hiçbir şey söylemiyorsun”
Oysa “gel” desen gelirdim, biliyorsun

Yorgun Haliç’e biraz inat
Biraz ihanet bırakıyorum
Ellerinden bir tedirginliği bir tehdidi avuçluyorum
Aklıma düşüyorsun
Düşüyorum
Düşünce
Üşüyorum
Azgın hüzünlerle körlüğüme göçüyorum
Ayrılığın saati kaç geçiyor bilmiyorum
Yalanlarımla bir hiçlikteyim
Beni içinden kaç!

Bu kentte her yağmur kendini ağlar
Aklıma düşsen yalnızlık oluyorum
Ağzımdaki uykudan öpmüyorsun nicedir
Nerde, kimi üşüyorsun?
Artık kendini yakan bir ateşim
Kendimize birbirimizden düşler yapamıyoruz
Şimdi boş duraklarda yaslanıyorum
Boş kentlere
Oysa “gel” desen gelecektim

Gün düşlerime dönüşlerimde
Bakışın içiyor beni gözlerimden
Gövdemi düşürüyorum güz yavrusu duraklara
Uzaklığına uzanıyorum
Sevdiğin sonbahar geçiyor üstümden
Ama artık hiçbir göğü içmiyorsun dudaklarımdan
Yıkılıyorum şarkılara
“Kimseler biliyor”
Yalnızlık dostumdu
Şimdi korkum oluyor
Oysa “gel” desen gelecektim

Artık her şey kımıltısız bir geceye dönüşüyor
Güz artığı saçlarımda oynaşan sensizlik
Göz karana yenik düşüyor en korkak yanlarımdan
Kendimi yitirdikçe sana gidiyorum
Göbek çukurumda sobelere karanlık uyutuyorum
Düş satıcısı, ispiyoncu bir ihtiyarın insafına kalıyorum
Uysal yalnızlıklar satın alıyorum
Gülüşümle ödeyerek
Ve içimde yalancı bir katil taşıyorum
Yeni utançlar biriktiriyorum eski günahlarıma
Cüzamlı ruhlar cehennemine gidiyorum ben
Kirli sözlerimi temize çekme
Oysa “gel“ desen gelecektim

Gözlerim ihanete ihbar taşıyor
Kuşkulu bir cinayete fısıldıyor kaşlarına
Sözü namluna sürmelisin şimdi
En yaralı yanımdan vurmalısın beni
Çünkü uçmak düşmeyi göze almaktır

Avlunda bıraktığım az kullanılmış intiharları deniyorum
Ne vakit nikotinli ellerinden yola çıksam
Susuşuna kan döküyor gözlerim
Sen gözüne çiğ kaçtı sanıyorsun
Oysa bilmelisin Araz’ım
Kimsenin içi görünmez
Ve hiç bulamadıklarını
Asla yitiremezsin
Bak şimdi aramızda sessiz kalıyor
Söylenecek bütün sözler

Her sabah akşam oluyorsun
Alnından ellerine damlıyorsun
Yüzündeki yağmurla iniyorsun kente
İçine dert oluyorsun kentin
Dışına yağmur
Yüreğinde dağılıyor kristal şehirler
Duvarların kan öksürüyor
Ve sen
Başkalarının gözlerini
Yüzümde aramamayı öğreniyorsun
Beni bir durağa yaslıyorsun
Beni bir kente
Gidiyorsun
Oysa “gel” desen gelecektim

Susmak en inatçısı olmaktır yalnızlığın
En susmakta neydi öyle
Sen en dinlerken
Biliyorum Araz’ım
İnsan kendini bulmamalı, hep aramalı
Gittiğin yerden başlıyorum öyleyse
Gece cinnetlerimi de alıp yanıma
Denize bakmayı bilmeyenler
Bir gün mutlaka boğulur
İşte bundandır gözlerinden kaçışlarım

Siz hiç yar saçının bir telinden kendinize gurbet yaptınız mı?

Ben şimdi gurbetim
İçimde taşıyorum
Heba olsa da senlerce yılım
Oysa “gel” desen gelecektim

Ömrümden düşürdüğüm sol anahtarlarına takılıyorum hep
Ve hayat yüklü kamyonlar geçiyor üstümden
Şairler ölüdür derler (inanmıyorum)!
En karanlık ceketimi giyiyordum
Işığa kördüm çünkü
Şimdi ise güneşe ilerliyorum
Dirilmek için

Kimliği paslanıyor eski bir anarşistin
Gecenin kör gözünden utanıyorum
Hadi bana en militan kelimelerle saldır
Batır içime cümlelerini
Beyhude bir dehşet bırak bana
Hak ediyorum

Gizlilikten ölmek üzere olan bir akrep sızıyor içime
Can kaybından ölüyorum
Cenazemde namaz kılacağım
Zan altındayım
Yalanıma inanıyorum

Yorgun söylentiler kanıyor solgun yaralarımdan
Kırılır mı bilmem hüznümde taşıdığım kin
Kinim kendime
Susuşum sana
Küsüşüm tüm dünyaya
Üstü kalsın ihanetimin
“Gel” desen gelecektim
Yine bir tren geçiyor içimden
Sen kesiliyorum gülüşümün karşılığı
Saçların bir rüzgarın öyküsünü taşıyor
Görmüyorum, söylemiyorsun, kırılıyorum
Hiçliğimin etleri yolunuyor şizofrenik bir gecede
Sana bir öykü çıkarıyorum ağzımdan
Süsle beni ey aşk!
Geçtiğin yerleri öpüyorum

Yarısı yanık bir aşkın küllerini taşıyorum
Dişlerindeki nikotin tadı terkimde
Sirenler ve ateş hatları içip
Sesini peydahlıyorum kendimden ve kentimden
Islak ceplerimi buluyorum el yordamıyla
Ve bir asansör kapısı önünde
Aslında yüzüme tükürüyorsun da ihanetimi
Ben habersiz gülümsüyorum
Yasadışıyım
Tutukla beni gözlerimden

Kalemim bitti, yitirdi şiirini şuur
Öldü kanımdaki mürekkep balığı
Solumdaki sise intihar etti intiharlar
Bir aşkı kaça katlayabilirdi ki ezik bir yürek
Yaşamak için geç bir zaman
Ölmek için ise erken

Çok davullu bir senfoni sürçüyor
Dikiş tutmaz ayrılığımda
Kirpiğinden yapılma bir darağacına
Geceyi asıyorum
Yoksun
Bu yağmurlar ıslatmıyor beni
Bir durağa yaslanıyorum sensiz
Gidişinin en sessiz harfinden yırtılıyorum
“Gel” desen gelecektim oysa

Kulaklarımdan bordo denizler dökülüyor
Şimdi herkes biraz sen, biraz acı
Göğsümde bir vagon
Gizli sözler batıyor
Fırtınalar çıkıyor üstüme

Şakağımda
İntihar acemisi bir şairin
Delilik provaları
Arkandan uluyan kapılardan
Söküyorum kokunu
Yokluğunu kokluyorum
Yokluğunu yokluyorum

Çöz gözlerimi senden hadi !
Ücranda yak bakışımı
Gözlerine bekçi sevdam
Dünden ve senden kalmayım
İçine her düşen
Kendi keşfi sanıyor seni
Oysa sen
Melekleri bile kıskandıracak kadar kendinsin
Ve kendini acıtmak istiyorsun
Ama güller kendine batamaz
Bilmiyor musun?
"Gel" mi diyorsun?

Herkes kendi gördüğüne bakar
Peki hayatın rüzgarında kime yelkeniz?
Kıpırdamadan duramayız bir aşk boyu
Hadi ! en kanadığımız yerden susalım
"Gel" desen gelirdim
"Git" dedin ve gittin

Aşka...
Rüzgara...
Ayrılığa...
Zamana...
Eyvallah...

Kahraman Tazeoğlu

[flash=https://dts.msxlabs.org/DreAmTeaM/araz.swf]width=450 height=57[/flash]

Not: Sanatçının İzniyle Yayınlanmıştır.


Misafir 9 Mayıs 2007 15:57

Seni Yine Terkedeceğim

Seni yine terkedeceğim
Ve bilmediğim dillerde ağlayacağım
Kirpiğime tuz düşecek
Sevgim kadar büyük değilmişsin diyeceğim
Ve seni yine terkedeceğim

Bir kapı aralığında bırakacağım ellerini
İsimsizlikler doğurmaya yatacağım bu yosun kentinde
Ne ilk gelensin ne son giden
Seni bana terketmelerine izin vermeyeceğim
Seni her gece terk edeceğim

Aşk-ı cinayetim olacaksın
Ve yalnızlıkların en çoğulu bana kalacak
Düşle çoğalttığım bu yaşamın adı
Düşmek olacak

Uzak bir şehirde hiç görmediğim bir kızı seveceğim
O bana sarıldığında
Göğsümde bıraktığın darp izlerin kanayacak
Ve bir çocuk annesini kaybedecek çarşılarda

Ağlamayacak kadar vazgeçeceğim senden
öfkeme bile değmezmişsin diyeceğim
Ve seni yine terkedeceğim

Günler devrildikçe ağıt tutacak sonbahar
Rüzgarlara karanfiller ekeceğim
Yollarda kaybedeceğim aşkımın ilk harfini
Seni
Kirli kent bakışlı
Bozkır saçlı bir kıza ekleyeceğim

Aşk iki kişilik bir yalandır sevdiğim
ve iç kanamalı bir aşkın
Mürekkep fırtınasıdır bu şiir

istersen yalnızlık duvarlara yakışır de
ve bakışlarını sev
Ben sende herkesi terkedeceğim

Kahraman Tazeoğlu

[flash=https://dts.msxlabs.org/DreAmTeaM/Seni%20yine%20terkedece%F0im..swf]width=450 height=57[/flash]

NOT: Sanatçının İzniyle Yayınlanmıştır.


Misafir 13 Mayıs 2007 00:33

Kahraman Tazeoğlu Yılın Radyocusu Seçildi


http://image.haber7.com/haber/48552.jpg

Türkiye Yazarlar Birliği'nin 2006 yılı ödüllerini kazananlar belli oldu. Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı Doç.Dr. Hicabi Kırlangıç, birliğin Ankara Kızılay'daki binasında düzenlediği basın toplantısı ile 2006 yılında ödüle layık görülen 'yılın yazar, fikir adamı ve sanatçıları'nı açıkladı.
Radyo Programı dalında Radyo 7'den Kahraman Tazeoğlu Mavi Ada programıyla yılın programcısı seçildi.

Türkiye Yazarlar Birliği, 26 yıldan bu yana ülkede yaşanan kültür, sanat ve düşünce hayatındaki gelişmeleri değerlendirerek yıl sonunda 'yılın yazar, fikir adamı ve sanatçıları'nı açıklıyor. Ödül sahipleri, edebiyat ve sanat uzmanları arasında gerçekleştirilen anket çalışmalarının sonunda ve alanının tanınmış isimlerinden oluşturulan özel komisyonların görüşleri alınarak belirleniyor.
2006 yılı ödüllerini tespit amacıyla da belli başlı basın ve yayın kuruluşlarına, birliğe üye olup olmadığına bakılmaksızın binin üzerinde yazar, fikir adamı ve sanatçıya anket formları gönderildi. 2006'nın ödül sahipleri, farklı kesimlere mensup kişi ve kuruluşlardan alınan bu bilgiler ışığında; yıl içerisinde ortaya konulan fikir ve sanat ürünleri, eser sahiplerinden habersiz yapılan değerlendirme sonucunda belirlendi.

http://img273.imageshack.us/img273/179/kahramantw5.jpg


Misafir 16 Mayıs 2007 12:44

KAHRAMAN TAZEOĞLU İLE MAVİSİ BOL BİR SÖYLEŞİ:
""BAZEN BAZI ŞEYLERİ GİDİŞİNİZLE ANLATIRSINIZ, YANİ BİR ŞEYERİ BIRAKIP GİTMEK ASLINDA ONUN ÇÖZÜMÜ OLABİLİR.""
1969 İstanbul doğumlu 93 yılında radyo programcılığına başlayan Kahraman Tazeoğlu halen -Radyo 7 de Maviada isimli programının yapımcılığını ve sunuculuğunu sürdürüyor. Bunun yanında “Seni içimden terk ediyorum ,Ölü Bir Kentin Morg Alfabesi, Tutsak Mektuplar , Mavi Ada Mektupları, Araz ve Susacak Var” kitaplarıyla edebiyat dünyasına giriş yapan güçlü farklı bir kalem

Ayrıca eğitim, kültür gibi alanlarda toplumsal tavır gösteren bir aktivist

Kahraman Tazeoğlu, onu ona ancak onun cümleleriyle anlatabiliriz herhalde.
Derin derin bir sesti çelişkilere isyan eden :
“Ne tuhaf değil mi?
İçimi acıtanda sendin
Acımı dindirecek olan da…”
Kırgın suskun çekingendi:
“Yorgun söylentiler kanıyor solgun yaralarımdan
Kırılır mı bilmem hüznümde taşıdığım kin
Kinim kendime susuşum sana
Küsüşüm tüm dünyaya “diyecek kadar yaralı
Herkes kadar umutsuz, ama bir o kadar da umut dolu:
“Aşk iki kişilik bir yalandır sevgilim
Ve iç kanamalı bir aşkın
Mürekkep fırtınasıdır bu şiir
İstersen yalnızlık duvarlara yakışır de ve başkalarını sev
Ben sende herkesi terk edeceğim” diyerek direnen.

Zeynep Çelik: Söze neresinden başlasam size çıkıyor kapılar hem başarılı bir radyo programcısı hem de şiir ve roman örneklerinde başarılı işler yapan bir edebiyatçısınız sizinle aynı işi yapmaya çalışan nice meslektaşınız olmasına rağmen hiçbiriyle aynı kulvarda değilsiniz yanılıyor muyum?

Kahraman Tazeoğlu: Farklı bir yerde olmayı istediğim için oradayım. Hayata bakış tarzım onlardan farklı olduğu için ve ben yayında da kendim olmayı sevdiğim için öyleyim. Kendim gibi oldukça onlardan ayrılıyorum. Onları da suçlamak istemiyorum. Yanlış anlamayın onlar kendileri gibi değil demek istemiyorum. Ne varsa onu sunarsın insanlara sunacak bir şeyin yoksa da -ki bu işi çok iyi yapanlar var- varmış gibi yaparsın.

O kadar geniş bir skala ki bu kolaylıkla maniple edebileceğin oldukça büyük bir kitle bulabilirsin kendine.

Ama asla kandıramayacağın insanlar da vardır onlar bizde ve (gülüşmeler )

Zeynep Çelik: Programınız özellikle hayranlarınızla olan bağınınız mükemmel bütün kısa süreli şiir edebiyat programlarına inat başarısı tescillenmiş ödüllerle yayın hayatına devam ediyor bunu neye bağlıyorsunuz?

Biraz önce çok güzel girdin cümleye “ bağınız çok kuvvetli dedin “ buna bağlıyorum. Hiçbir zaman burnu kaf dağında bir radyo programcısı olmadım çünkü ben ailemden aldığım terbiye gereği mütevazı ve saygılı olmayı öğrendim önce kendim öyle olduğum için bir radyo programcısı fikri kazandıktan sonra ödüller ve başarılar geldikten sonra da bu değişmedi. Çünkü yola başladığımda da kendim gibiydim şimdi de kendim gibiyim ayrılması gereken 2 şey var :

Radyo programcılığı ile gelinmiş olan nokta ve özelindeki Kahraman Tazeoğlu

İkisinin arasında fark yok. Ben ikisinin arasındaki farkı ortadan kaldırdığım için insanlarla, hayranlarımla, dinleyicilerimle bu kadar iyi diyaloglar kurabiliyorum. Ve kendilerini benim yanımda çok rahat hissediyorlar.

Başta heyecanlanıyorlar 5 dakika sonra rahatlıyorlar. Onlara ben de sizin gibi bir insanım diyorum; ama bunu tavırlarımla, davranışlarımla söylüyorum, anlatıyorum bu duyguyu veriyor, vermeye çalışıyorum. Böylece samimi diyaloglar oluşuyor.

Fatma Söylemez: Eğitiminize ara vermek zorunda kalışınıza sanki nazire olsun diye nice eğitsel, kültürel sosyal faaliyetlerde yer aldınız “ÜNKEP” isimli platformla nice başarılara Türkiye’de imza atarken yurtdışından da teklifler almaya başladınız bu başarınızın arkasında neler var?

Eğitimimden başlayayım. Evet eğitimime ara verdim ama bu içimde hep yaraydı. Eğer açıköğretimi üniversiteden sayarsanız üniversite mezunuyum ama bana hiç öyle gelmiyor. Örgün eğitim olmadığı zaman üniversiteli olamıyorsun, üniversiteyi yaşayamıyorsun. Mesela öğrenci evin olmuyor oturup etüt yapabileceğin bir yer yok Final döneminde kahvelerle sabahlayabileceğin öğrenci gecelerin yok. Hep böyle bir üniversiteli olma hayalim vardı. Bunu gerçekleştiremedim ama ÜNKEP sayesinde çok sayıda üniversite öğrencisiyle bir araya geldim tanıştım. Onların evinde kaldım, onlarla makarna yumurta yedim onların yaptıkları yer yataklarında yattım sabahlara kadar onlarla bu ülkenin geleceğini konuştum. ÜNKEP’i kurdum ve içimdeki bu duyguları bir nebze olsun onlarla giderdim ve iyi olduğunu da düşünüyorum ve ondan sonra da en parlak olduğu zamanda ÜNKEP kendi kendini bitirecekken onu bitirdim.

Z.Ç: Evet biz tam ÜNKEP’ li olacağız diye sevinirken ÜNKEP son buldu (!)

K.T: Evet ancak sadece Manisa Demirci’de Demirci Belediye Başkanı ve kaymakamının ısrarlı destekleriyle devam ediyor yani sembolik olarak. Yurtdışına da yayıldı ÜNKEP Kuzey Kore Enformasyon Bakanı aradı ilgilendiği konu şuydu :

“Siz böyle bir çatı altında sağcıyı solcuyu inançlıyı inançsızı nasıl bir araya getirdiniz hiç mi kavga çatışma olmuyor? “ diye sordu. Buna şaşırmış. Gelin bunu bize anlatın dedi ve bizi Kuzey Kore’ye davet etti.

Bunun bir örneği daha onlarda yok. Gidebilseydim -malum tren kazası oldu cep telefonu bile yasaklandı- bu işin dikte ile değil gönüllü insanlarla yapılabileceğini onlara, insanlara tutunabilecekleri bir şeyleri göstermek gerektiğini söyleyecektim, bu da edebiyattır şiirdir diyecektim. Kısmet olmadı.

Yeryüzüne bakınca katil, hissiz yazar göremezsiniz Biz ÜNKEP’te insanları ideolojileriyle değerlendirmedik yargılamadık. Bak dostum! O insanların bize ihtiyacı var gelirsen hep beraber gidiyoruz dedim ve hepsi geldi Çünkü hepsine aynı şeyi söyledim aynı yakınlık uzaklıkta durdum zamanla oldu bu.

F.S: Yalnız kendi yazdıklarınızı değil hayranlarınızın size gönderdiği mektupları da değerlendirerek “Tutsak mektuplar ve Maviada mektupları “adı altında iki kitap yayınladınız. Sizde bu sosyal sorumluluğu sağlayan fikir nasıl oluştu?

K.T: Onların yazılarını ölümsüzleştirdim. Arkadaşım nerde kim olduğun önemli değil izin ver ben senin adına bir şey yapayım çünkü sen beni önemseyip bana mektup yazıyorsun, emek veriyorsun, çok zor şartlarda beni dinliyorsun, radyonu alıyorlar radyo yapıp beni dinliyorsun. Eşine dostuna selam göndermek bana reyting kazandırır sana ise geçici bir sevinç. Hayır, bu yetmez izin ver o edebi değer taşıyan yazılarını kitaplaştırayım dedim ve verdiler. Onlar şimdi o kitapları torunlarına bırakacaklar.

Z.Ç: Türkiye şartlarında oldukça geniş bir kitleye hitap eden ve güven telakki eden bir programcı olarak bunu kullanıp TV ya da benzeri bir sahaya yönelmeyi düşünüyor musunuz?

K.T: TV mu ?

Ben TV hiç düşünmedim çünkü ben özel hayatımdan TV 15 yıl önce çıkarmış bir insanım . TV hayatından çıkartmış bir insanın TV programı yapması bir çelişki olur ve ben bunu dinleyicilerime anlatamam. Benim öyle dinleyicilerim var ki karakterimi, mizacımı, nerde nasıl davranacağımı çok iyi biliyorlar. Ben onlara böyle bir şeyi açıklayamam -inandırıcı da olmaz zaten- böyle bir şey yapmam.

Çünkü TV ‘nun toplumu olumsuz yönde etkilediğini düşünüyorum ben Kahraman Tazeoğlu olarak

Daha çok insana ulaşmak daha geniş kitlelere hitap etmek isteyenler için TV elbette gerekli ama bu gerekliliği kabul edenler için gerekli benim için değil.

F.S: Edebi kimliği ile radyo programcısı kimliğini başarıyla taşıyan bir insan olarak hangisinin ağır bastığını söyleyebilir misiniz?

Tercih zorunluluğunuz olsa hangisinden yana tercihinizi kullanırsınız?

K.T: Ben 1993 yılında gerçek mesleğimi bırakıp radyoculuğa başladığımda radikal bir kararla radyoculuğu seçtiğimde asıl kararımı vermiştim. Sanatımı, işimi bunun uğruna bıraktım ve kazandığım paranın onda birini kazanacağım bir mesleği seçtim. Bedel ödedim yani bu da aslında benim neye daha çok gönül verdiğimin ifadesi sanırım.

Yazmaksa, ben radyoculuktan önce 17 yaşımdan beri yazıyordum ama kendim için. Bir iki yerde yayınlanmıştı ama egomu tatmin etmek içindi, edebiyat dünyasına girmek gibi bir düşüncem yoktu heyecanlıydım, aşıktım ve yazdıklarımın yayınlanmasını istiyordum, yayınlandı ve bitti. Kendim için yazan biriydim. Daha sonra radyoculuk başlayınca programlarıma taşıdım şiiri insanlar neden benim bildiğim kendi bilmedikleri şairlerle, şiirlerle tanışmasınlar diye düşünerek programlarımda şiir okumaya başladım ve bunlar içinde benim yazdıklarım dikkat çekmeye başladı. İlk önce şiirlerin bana ait olduğunu söylemiyordum daha sonra şiirlerin bana ait olduğunu dinleyiciler öğrenince ismen şiirleri istemeye başladılar. 2000 yılına kadar kitap çıkarın baskısını yaşadım. 2000’de Radyo 7’ye geldim ama benden hala kitap istiyorlardı. Benimse edebiyat dünyasına gireyim diye bir takıntım yoktu. Sonra Ferman Karaçam’ında baskılarıyla ilk kitabım çıktı ve başkalarına da hizmet edeyim bencillik olmasın diye Maviada ve Tutsak Mektuplar’ı çıkardım. En son kitabım da Susacak Var adlı romanım.

Z.Ç : Seni İçimden Terk Ediyorum :

“Bu aşkın adresi dursun sende
Kelepçeli kuşlar yuva kurmadan gözlerimize
Belki geri döneriz
Ve geri veririz birbirimize
Yitirilmiş ne varsa… “
diyordunuz ilk şiir kitabınızda. Siz hak ettiği övgüye hiçbir zaman mazhar olamamış bir alanda (şiirde) ilk kitabınızı yayımladınız bu sizi korkutmadı mı ?

K.T: Aslında benim şöyle bir avantajım vardı. Belli bir dinleyici kitlesine sahip olduğum için tiraj kaygım yoktu onların ısrarlarıyla çıkarmıştım kitabı zaten onlar alacaktı. İlk kitabımın basıldı ve bitti bu beni hiç şaşırtmadı ikinci 3 üncü baskıları basıldı ve bitti Ben beşinci baskıdan sonra şaşırmaya başladım ve şuan ilk kitabım yedinci baskıya hazırlanıyor. Doğrusu ben biraz geç korktum. Benim bir iddiam yoktu -belki de en büyük iddiadır iddiasızlık-
Farkında olmadan edebiyatın içine girmişim oysa kendim için yazan bir adamdım nihayetinde (ne halk için ne de sanat için) Aşık oluyordum, yazıyordum. Birisi beni terk ediyordu, yazıyordum. Yazdığım şeylerin farklı olduğunu bilmiyordum tıpkı Cem Adrian gibi Cem Adrian’ın mükemmel sesi vardır onun çıkarabildiği sesleri herkes çıkaramaz ama çocuk bu sesleri herkes çıkarabiliyor zannediyormuş. Bende farkında değildim, yazdıklarımın kendi alanında farklı olduğunun. Meğer farklı duruyormuş diğerlerinin yanında. Sonra sonra anlamaya başladım kitaplar basılmaya okunmaya başlayınca…
Sonra zaten şiir yazmadım roman yazmaya başladım.

Z.Ç: Araz ufak bir sahil kasabasının büyük şehirlere uzanan boynu bükük sevdası… Şiirlere sığmayıp roman olan olunmazı olur kılan:
“Aşka
Rüzgâra
Ayrılığa
Zamana
Eyvallah” dediğiniz de sizi kalabalık kılan roman. Nedir böyle yaralayan ve bu çoğu siz kılan?

K.T: Çok güzel bir şey sordun şimdi.
Galiba orada ben insanların içindeki ses oldum. İnsanların yalnızlıklarını konuşturdum, insanların içindeki o küçük dünyaları sözlerimle söylemlerimle şiirselleştirdim. Anıt bıraktım gerçekten de. Ben tek başıma eyvallah derken artık çok büyük kitleler :
”Aşka
Rüzgara
Ayrılığa
Zamana
Eyvallah” diyorlar. “Bir şeylere eyvallah demek aslında bir şeylerden vazgeçmek demek değildir” ben bunu anlatmaya çalışıyorum. Bazen bazı şeyleri gidişinizle anlatırsınız yani bir şeyleri bırakıp gitmek aslında onun çözümü olabilir Bizim yaptığımız da bu: Her şeye eyvallah demek. Bunun içinde arkanda bir şeyleri, olurunu görüp yine de bırakıp gelecek olan her şeyi de büyük bir eyvallah ile karşılamak… İkisinin arsında duran bir duruş bu.

Ben eyvallah diyorum Geride bıraktıklarıma ve gelecek olanlara ( önceden eyvallah ) başım gözüm üstüne anlamında ve böyle düşünen insanlar, beni anlayan, o durduğum yeri keşfeden insanlar benimle birlikte eyvallah demeye başladılar

F.S “Yarım kalan öykülerin başlangıcı olmaktan vazgeç
Bana başlangıçlara yeter hevesini ver.”

Susacak var edilen bir yemin sözle tutulamayan” diyordunuz. Yaşamadan yazamayan bir edebiyatçı olarak “Susacak Var “ı hayatınızın neresine koyarsınız? Yaşanmadan yazılanlara inanmıyorsunuz galiba?

K.T: İnanmıyor değilim. Bir şeyi hayal ederek kurgulayarak yapan ve yazan insanların başarılı olduğunu düşünüyorum ama bunu ben yapamıyorum ve insan kendi yapamadığı şeylere hayranlık duyar. Ben o insanlara hayranım hakikaten. İyi kötü kaliteli kalitesiz bu tartışılır…

Ama bu benim yapamadığım bir şey bravo diyorum onlara. Ben en fazla yaşadığım şeylerden yola çıkarak, yaşadıklarımdan bazı şeyleri değiştirerek (saklamak amacıyla ) biraz da taklalar attırarak yazmaya çalışıyorum.

Araz ve Susacak Var…
Her ikisi de yaşanmış ve bitmiş şeyler kapatılmış defterler. Bu yazdıklarım eşimle tanışmadan önce yaşadığım şeylerdi.

Z.Ç Hayatınızda zemheri (karakış) dönemi diyebileceğiniz zamanlarınız oldu mu ? Zemheri Edebiyat Dergisi okuyucularıyla paylaşır mısınız?

K.T Benim zemherilerim biraz uzundu. Yalnız bir insandım. Yalnızlık çok soğuktur. Öyle bir andır ki etrafına bakarsın çok kalabalıktır ama kendini yine de yalnız hissedersin. Çok yaşadım ben bunu. İnsanlarla iletişim kuramazsınız söylediklerinizi anlamayanlar vardır. Hatta çoğunluk anlamaz ne dediğinizi ve bu nedenle ben çok defa yanlış adam ben miyim diye düşünürdüm?

Küçüklüğümden beri, benim mahalle arkadaşlarım top oynarken ben yerde bulduğum gazete parçalarını okurdum. Ben düşünürdüm, düşünmek için zaman ayırırdım. Çocuktum, mesela bu öğleden sonra düşüneceğim derdim düşünmeye özel vakit ayırırdım. Derin düşüncelere dalardım insanları düşünürdüm, insanların davranışlarını hareketlerini söyledikleri yalanları ve çözüm arardım. Farklıydım ve yalnızdım. Yapayalnızdım. O halimi biri görse deli derdi. Sonra ergenlik dönemi arkadaşlarım kahvehanelerdeyken ben konferanstan konferanssa tiyatrodan tiyatroya koşardım. Ben 17 yaşımda Ayhan Songar okuyordum ve okuduklarımın yüzde ellisini anlamıyordum. Psikanalize giriş, temel psikiyatri bunları okuyordum. Saf bir çocuktum insanlardan hep zarar görüyordum, kandırılıyordum. Hala safım da… Bu kendini koruma psikolojisidir. Diyordum ki : ”Eğer insan psikolojisiyle ilgili şeyler okursam insanı tanırım ve daha az kandırılırım.” anlatabiliyor muyum?

Bu da işte yalnızlıktan kaynaklanıyor insan kendini neden tanımak ister ki?

Yalnızlaştığın zaman her an saldırıya uğrayacakmışsın gibi hissedersin.. Bunun için bu zemheri dediğim uzun dönem benim kendimi ifade etmeye başladığım 1993 yılına kadar sürdü sonra 93 yılında önüme mikrofon konuldu. Kendi düşüncelerimi kendi bakış açımı insanlara paylaşmaya başladı.

Ve taraftar buldum ve artık Kahraman Tazeoğlu yalnız değil .

F.S: 14 yıl önce mesleğe yeni başlayan K.T ile şimdiki K.T arsında elbette gelişim bakımından büyük farklar vardır. Peki K.T bu ilerlemeyi bekliyor muydu, hayal ettiği yere gelebildi mi?

K.T Ben ilk yerel radyoda başladım göreve. Hedefim bir bölgesel radyoda görev yapmaktı, bölgesel bir radyoya geçtim. Hedefim ulusal radyoya geçmek oldu. Yayıncılık anlamında geleceğim için ulusal radyodan sonra başka bir radyo yok (gezegenler arası radyolar yok ) Aslında ben hedeflediğim en uç noktadayım bütün bir dünyaya yayın yapan bir radyodayım. Hedefime ulaştım ama bunun yanında kat ettiğim yol içerisinde yazdığım kitaplar aldığım ödüller vs. bunlar hiç planda yoktu.

Z.Ç: Radyo programcılığı pek çok özelliği bünyesinde barındıran zor bir meslek sizde hayranlarınızın takdirine dayanarak her şey var diyebilirim. Acaba K.T bugüne gelene kadar nelerle ilgilendi, neler okudu ve okurlarına, dinleyicilerine tavsiyeleri nelerdir? K.T.gibi başarılı olmak isteyenler neler yapmalı?

K.T: En başta insan olmak gerekiyor çünkü elinizde bir güç var. Bir radyo, bir mikrofon ve sizi takip eden, dinleyen, gözünüzün içine bakan, söyleyeceğiniz bir sözle belki kendini ateşe atacak insanlar var. Bu durumu eğer insansan toplumun lehine kullanırsın; insan değilsen, o erdeme ulaşamadıysan kendi menfaatine kullanırsın. Bunu yapanlarda var zaten. Ben var olan bu gücü insanlık adına kullanmayı tercih ettim. Seçim meselesi. Ben insanların içindeyim. Kopmadım onlardan ve kopmayı da istemiyorum. Birileri bunu kendi lehine kullanırken bende böyle olmayı seçiyorum. Her şeyin bir bedeli var ama bende ödülümü alıyorum. Bazı insanların hiçbir zaman alamayacağı ödüller bunlar

Z.Ç: Neslihan, Gökhan Türkmen gibi isimlere programlarınızda, dinletilerinizde, yer vererek onlara yardımcı oldunuz. Bu günümüzde eşine rastlanılan bir durum değil.

K.T: Kepazeliğin sanat diye yutturulduğu bir ülkede birilerinin bunu yapması lazımdı. Benim yayınlarda çaldığım insanlar bu ülkenin yetiştirdiği gerçek sanatçılar. Medya, ünlülerin, onlara reyting getirecek kişilerin peşinde koşarken bende gerçekten sanat icra ettiğini düşündüğüm ve benim gibi bu fikre katılan insanların da onayladığı kişilerin peşinde koşuyorum. Benim için onlar önemli.

Bana göre Tarkan’ın bir önemi yok. Benim yıldızım Nurettin Rençber’dir. Çünkü biz onunla aynı toprakları paylaşıyoruz, aynı dünyadan geliyoruz, bu ülkeli olmak şerefini paylaşıyoruz.

Neslihan ve Gökhan’ı ben internetten tanıdım. Önce şarkılarını dinledim, çok beğendim. Bunlar genç yeteneklerdi. Kısıtlı imkanları ile bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı. Benim elimde imkânım vardı. Ben de onlar için değerlendirdim.

F.S: Programınızda mektuplara, dergilere onlardan seçme yazılara, konuklara, şiirlere, şarkılara, türkülere, Cuma, cumartesi seslenişlerine ve daha nice şeye yer verdiniz. Bundan sonra Maviada’da neler göreceğiz?

K.T: Programlarımda kendi kurallarımın yanında çalıştığım kurumun da kurallarına uymak zorundayım. Çünkü ben bir profesyonelim. Programa baktığımda birçok şey var ama yapacak başka projelerim de var. Onlard a sürpriz olsun

”Gittiğine inansam
Dönmeni beklerdim” diyordunuz bir şiirinizde. Bizler de sizin edebiyattan, Maviada’dan, dergimizden ve içimizden gitmeyeceğinizi umut ediyoruz.
Bu keyifli sohbet için teşekkür eder başarılarınızın devamını dileriz.

K.T: EYVALLAH …


Misafir 5 Ekim 2007 12:11

http://img508.imageshack.us/img508/8320/kahramanpostervw5.jpg


Kahraman Tazeoğlu ve Ömer Baykar , 06.10.2007 Cumartesi günü saat 14:00-16:00 saatleri arasında Sultanahmet Kitap Fuarında okuyucularıyla buluşuyor.


Misafir 13 Kasım 2007 12:15

“Aynı suda ikinci kez yıkanmak imkânsız değil, boğulmakmış!”

Yalanlarınızın eline bakarken gözlerim, dürüstlüğünüzü bana gösterdiniz. Size inandım. Size hep, inanırdım! Dürüsttünüz. Ve acımasız! Öldürmeyi canıma ödül sayıp, beni kendi hatalarımla vurdunuz. Serseriliğimi, sessizliğinize dinleyici yaptınız. Sustunuz! Günlerce… Konuşmadınız! Aylarca… Daha yanacak yanımın kalmadığını anladığınız da, çıkıp geldiniz. İçimin içine… Asıl yerinize, asilce oturdunuz. Gitmeleri silmiştiniz. Size inandım. Size, hep inanırdım!

“Aynı suda ikinci kez yıkanmak imkânsız değil, boğulmakmış!”

Gördüğüm yüzünüze, suların durgunluğunda bakmışım meğer. İlk gel-git’te gideceğinizi bildiğim halde. Kandım gelmenize. Kopardığım ilk fırtınada gittiniz, gelen dalganın gitmesini beklemeden gittiniz! Her şeyinizi alıp da gittiniz. Hiç gelmemiş gibi, gittiniz!

“Bilmediniz”

Şüpheleriniz, beynimi kemirirken ‘senaryo yazıyorsun’ dediniz. Şüpheleriniz, içimi çürütürken ‘zaman’ dediniz. Şüpheleriniz, artık belimi bükerken, yüzüme kapılar çarptınız! Beni, kendi gözümden düşürdünüz. Acı çekiyordum. Ne acı ki, acı çektiğimi canınızı yaktığımda anladınız. Ve daha acı ki, sizin canınız yanınca, benim canım daha çok yandı!

Ben kelime kelime kim’lere ulaşırken, ‘neden’ yoktu Lügatinizde. Sormadınız! Nasıl’ın açıklaması, gereksiz bir tartışmanın açılışıydı sizin için. Çelişkisiz karakterinizle, içinizin rahatladığı son’a vardık. Sonuç: Dudaklarınız arasından çıkan sonsuz suskunluk…

“Şimdi”

Bu hiddet benim! Kimse sahiplenmesin! Bütün suçlar ‘yine’ benim! Kimse, nezaketini araya verip, suçtan pay çıkarmasın kendine! Nesnelerinizin, kelimelerinizin, zamanınızın, sevginizin ziyanlığına yanmayın! Hasarı tespit edin yeter! Bedelini, fazlasına canımı ekleyip ödeyeceğim! Sıyrılıp çekilirken aranızdan, ‘üstüm kalsın’ diyebileceğim! Meğer siz, nasıl da yetermişsiniz size! Bilemedim… Sağ olun, sizi sevmeme izin verdiğiniz için ve beni sevdiğiniz için… Üstüm kalsın!

KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından...


Misafir 13 Kasım 2007 12:15

USTA...!

Umrumdan taşıyor zamansızlığım.
İsmin içimde titriyor, sesin sesime düşüyor; ses veriyorum...
Oysa sen en sağır yarasın yüreğimde...

Gözlerini günceme düşürdüğümden bu yana,
Yorgunum gitmelerin tümüne.
Gözlerini günceme düşürdüğüm günden bu yana,
Dipnotlarda çürüyor sevda adına ne varsa...

Meğer ne çok beklemişim gelmeyişlerini.
Sen beni anlarsın be usta
Ne garip sıkıntıdır şu suskunluğuma en uygun makamı bulamamak.
İçimin buz kestiği yerden çıkıp geliyorsun gözlerime.
Sen geldiğinde ise düşürmüş oluyorum düşünden kendimi...

KAHRAMAN TAZEOĞLU


Misafir 13 Kasım 2007 12:16

UYANMA KÜÇÜK KIZ


Uyanma küçük kız! Uyanma ve görme kahramanın olamayışımı!

Ağlamaklı bir uykunun koynundasın. Düşten düşe düşerken nöbetleşe bir çığlık gibi irkiliyor bedenin. Bedenin titredikçe adım duyuluyor dudaklarının arasından. Sızılanır gibi, yankılanır gibi... Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile kalabalıkların içinde kaybolmuş ruhunu bulamayan iz bilmez bir kahramanı oynuyorum. Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile seni korkularından koruyamayacak kadar korkak bir kahramanı oynuyorum. Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile kahramanın olmayı beceremiyorum.

Uyanma küçük kız uyanma ve görme!

Pişman değilim ama keşke soran gözlerine konuşmak yerine "susacak var" diye bakabilseydim. "Susacak var" diyebilseydim. Geç bir itiraf her şey. Geç gelen gerçek incitti içini. İçin için ağlamalara ittim seni. Kendi ellerimle, kendi sesimle... Yersiz susuşlarımdı seni itaatsiz konuşmalara boğan. Zamansız sessizliğimdi seni haykırışlara şahlandıran.

Şimdi uyanma küçük kız! Uyanma ve görme çaresiz kahramanlığımı!

Adım düşmüyor dudaklarından. Adım dökülüyor yalvaran sesinle kulaklarıma. Oysa isyandasın. Bir uyansan, meydan okuyacaksın varlığıma. Gözyaşların süzülüyor saçlarına doğru. Her bir damla dağlıyor beni. Bin parçaya ayrılmış bedenimin tek bir parçası bile dokunamıyor sana. Öyle uzağındayım ki... Ama biliyorum; beni büyütüyorsun düşlerinde.

Uyanma küçük kız! Uyanma ve daha da büyüt çocukluğunu unutmuş ruhumu.

Yazmıştım ya "yaşadığını kanıtladığın için teşekkür ederim" diye, hiçbir şeyle ödenmez bir varoluştu gülüşün. Kaç teşekkür az gelir bilsen ya da kaç bakış. Ölmüş bir kalemi dirilttiğini bilmedin ve görmedin hiç. Gereksiz bir suskunlukla gizledim bendeki senin gerçeğini. Kahramanın değildim, kahramanımdın benim. Bilemedik rollerimizi. Belki de bu yüzden hep şaşırdık repliklerimizi. Hep dil sürçmelerinde kaybettik aslımızı.

Uyanma küçük kız! Uyanma ve görme yok oluşumu.

Beni eski bir yarayla aldattığın gün anladım aslında seni ne kadar da çok sevdiğimi. "Sevmeseydim gitmezdim" dediğimde ne çok istedim seni sevmemeyi ve yanında daha çok kalmayı. Kahramanına yenilen bir yazardım ve gitmeseydim hiç yazamazdım. Ve gitmeseydim hiç yazamazdın!

Uyanma küçük kız! Uyanma ve dinlensin kahramanımın küçük ve yorgun bedeni.
Seni öyle seviyorum ki...

Kahraman Tazeoğlu'nun "susacak var" adlı romanından...


Misafir 13 Kasım 2007 12:16

YANLIŞ ANLA BENİ
keskin bıçak aşkının kestiği damarımdan fışkıran
ayrılığı intihar ediyorum
kırık şakaklarıma yapıştırdığın teselliyi dudağımda uçuklattım
gidiyorsun yağmurun kızı çekmişsin pimini ayrılığa
gözlerinden ağrılar sızıyor çığlığını yüklerken gemilere
geldiğin her yere yabancısın içinde taşıyorsun katilini
tokada doydu yüzünün sol yarısı
kalın bir kalem altını çiziyor şimdi
kanat sürçüyorsun bir gidişe
ardında gurbetleşen kavuşmalarımız

yakıştırıyor her intiharı bana
benden çok sağanaksın
parmaklarımın ucusun
yaktım ve içtim
dön ve gül
gül ki
gözlerim
çiçeklensin
yalanlarla
saklıyorum
sevdamı

ne olur yanlış anla beni.....

KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "seni içimden terk ediyorum" adlı şiir kitabından...


Misafir 13 Kasım 2007 12:17

HER AŞK KATİLİDİR BİR ÖNCEKİNİN

rüzgarlı bir tepenin yamacındayım şimdi
kent suskun
ve istasyonlar ayrılık için var bu şehirde
imlası buzuk, üşümüş ve kirli bir çocuk olurum seni düşünürken
ömrüme iliştirdiğim martı leşleri yamalı bir geçmişi oynar
imtihanlar ve intiharlar üzerine kurulu hayatlardan
gecenin en serseri yanını alırım günceme

durup durup şiirler yazmak yoluna
yeni bir yaşam biçimim oldu son günlerde
kendimi sende kalabalık buluşum belki de bundan
her gece yorganımın altında sakladığım
kırlangıç sürüleriyle geliyorum sana
sen uykudayken
babam her gece ölüyor şimdilerde
annem nihavent bir çığlık oluyor
bana en çok sensizlik koyuyor
sonra babilin asma bahçelerine asıyorum kendimi
uyanmak için

eski bir aşkını anlatıyorken bana
konuştuklarından yapılma bir sessizlik oluyor ağzım
kaç kez kanıyorum bir bilsen
(ya da hiç bilmesen)
sesinin ardında yüzün sessiz bir tabanca gibi duruyor
kendimi kötü kurulmuş bir cümle sanıyorum
gece yüklü bir kamyon uykularımı solluyor

yastığının altında yalnızlığın var biliyorum
oysa ben senden bir bardak su istedim
akdeniz değil
son yalnızı benimdir bu kentin
istanbul arkamdan gelir
ey hüznü yüzünde gülücük diye taşıyan kız
hep kendine mi saklarsın çocukluğunu

ağzıma bir bulut bulaşsa da yokluğundan yapılmış
kayadan seken kurşun
en serseri yanımız olur kimi zaman
ve ben hep kendimi terk ederim senden
her katilin aşkı
her aşkın katili
bir öncekinin faili
hep ben olurum
hep ben ölürüm

içime uzanan koridorların ortasından
hep gülerdin beni görünce
bense sana hep geç kalırdım
sona kalırdım
sonra kanardım

yağmurlarla inseydin içime
içim senden yanaydı
yüzümdeki işgaller senden karaydı
seni sevmek en gizli ağlama biçimimdi
sana yazacaklarım sil sil bitmezdi
ve ben
sende hiçbir şeydim
sen bende her şeyken

canım
yastığının altında biriktirdiğin yalnızlıklarım
kendine varlaşıp bana yoklaşan biri yapar seni
ve ne kadar kaçsan o kadar yakınsındır aslında kendine
geciken sevdalar yıkık kentlere benzer bilirsin
ve sevgisizlik alır bir gün seni benden
işte bu yüzden
sen hep sevil
hep sevil
sevil


Kahraman Tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi" adlı kitabından...


Misafir 13 Kasım 2007 12:17

Aslında duvarlar kapılara örülüyor. Pencereler ki, doğuştan demirli! "Güneş alsın kâfi" zihniyeti bir inşaat şekliyken böyle yapılmış evlerde yaşadıkça bir hayat felsefesi oluyor! "Güneş alsın kâfi!"

Bir kentin ufuk çizgisinde bitmediğini anlamak için "gitmek" değilmiş gerekli olan. Büyümek de istermiş sınırları görebilmek. Büyüdük! Büyüdükçe, büyüdü dünyamız ve daha da yükseldi tel örgülerimiz. Bir gün "aşarım" dedin, bir gün "aşarım" diyorum. Kendi geleceğimizi ütopyalarla ipotek altına alıyoruz ve "yapacaklarımız" dolu yarınımıza şimdiden "düş" gözüyle bakıyoruz. Benden yıllarca önde olan adam; tel örgülerin ilerisi mayın tarlası değilse, neden hala bu duruşumuz? Büyüdükçe korkak mı oluyoruz? Büyüdükçe, alışıp sınırlarımıza tel örgülere mi yeniliyoruz yoksa onlara sevdalanıyor muyuz?

Duvar örülü kapıların gerisinde özgürce büyüdük ama anlamadın, anlamadım büyüdükçe büyüyen esirliğimizi, azalan özgürlüğümüzü! Kaçmak adına yapabildiğimiz en büyük firar, bir yüreğe sığınmak oldu. Kaçtığımızı sandık oysa tutsak düştük bir aşka! Gönüllü esaretimizde unuttuk, yeryüzünün uzaklarının da olduğunu. Unuttuk başkalarını. Başkalaştığımıza inandığımız aşkta, en önce, inandıklarımızı reddettik. Sen ve benden "biz" oldukça, göremedik, aslında senin nasıl da "ben" olduğunu; benimse, senin haricini tanımadığımı. Gözlerinde olup bitenin farkında değilsin. Farkında değilim bakışlarının elini ayağını bağladığımın.

Ben senin, kaçmak istediğinde açabileceğin ve sonrasında dünyanın yüzüne çarpıp gidebileceğin bir kapıyım! Gel, aç ve kaç... Bir gün bırakıp gitmek istediğinde her şeyi; kitaplar dolusu rafları, masa üstünde sayfalara meydan okuyan kalemini, duvarlara yapıştırdığın ve unutulmaya yüz tutmuş dipnotlarını, yalnızlık döşeli evini ve belki de kendini ve belki de beni, terk etmek istediğinde ardına geçebileceğin bir kapıyım! Gel, aç ve kaç!


KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:17

Alışkanlıklarımla dolduruyorum boşluklarımı. Eski bir kitap, eski bir arkadaş, eski bir şarkı… Yaşamaktan ve yazmaktan sahnelerini ezberlediğim oyun, seninle yenileniyor. Rüyalarım olmazdı oysa. Yalnızlık derin bir uyku koynundayken canımı acıtmazdı. Şimdi, uyanmak için seninle boğuştuğum, uyanmak için sana yalvardığım rüyalarla geçiyor uykularım. Uyandır beni küçük kız! Uyandır ve çık sokaklara. Odalara kapattığın bedeninin ruhu bende! Kırılmış ve rüzgârına küsmüş bir dal sitemkârlığında bana bakan yüzün, uykulardan kaçtığım günlerin telaşında bile bırakmıyor aklımı. Sokaklara çık! Bir serserilik yap, bir delilik, bir iyilik…

Alışkanlıklarım doldurmuyor boşluklarımı. Her eski, yeniye duyduğu öfkeyi benden alıyor. Hatırıma yer etmişlerim unutulmanın hıncıyla, kendini unutturmamacasına saldırıyor. Neye sarılsam bana vefayı anlatıyor, vefasızlığımı vuruyor yüzüme. İstanbul bile karşımda. İstanbul bile eskiye alınmanın alınganlığıyla, sırtını dönüyor bana. Yazmaya bulduğum çareler kelimelerimi kemiriyor. Kalır ayak kanayan bir iç bulanmasında her şeyi kusup üstüme düşleri de berbat ediyorum.

Unutuyorum her seferinde. Neresinde kalmıştık ayrılığın? Hareketsizliğe alışamamış ayaklarım, eski şehirleri getiren adımları kapımdan kovamıyor. Sana seslendiğimi sandığım her yazı da yaz ellerimi üşütüyor. “Çık sokaklara” bende bir feryat artık. Ve kapanıklılığın duvarları aşıyor da suretini yaşatırcasına beni buluyor. Asıl düşmanlarını hatırladım bu öykünün ama çok geç, yeni bir kötüye can vermeye. Örsümü zorluyorum bazı geceler sesin ilişir umuduyla. Sen böyle mi susardın? Susardın ama küçük kız edasıyla ve nazıyla. Gönlün alındı mı, geçerdi şımarıklığın. Ama şimdi bir dilsiz, bir sağır gibi suskunluğun… Ya neden ben de gözlerin ve neden bırakmıyor yakamı gülüşün. Gülüşün bir şeyleri geçirmek içindi, şimdi hasım kahkahalara eşlik ediyor. Ve korkuyorum çocuk yüzünden. Bu yüzden İstanbul İstanbul gezinmelerim. Korkağı olduğum aşk, bana seninle öç aldırıyor. Bedellerimiz aynıydı lakin bana senin gözyaşlarını akıttırmamak paylanıyor. Sen ağladıkça ağlayamamak yetiyor, teslim olmama. Yine de eşkıya sevdalılığım yer bulmuyor İstanbul’un koynunda. Boğazına çıktığımda boğazım düğümleniyor, seviniyorum ağlayacağıma ama yaşlarım kirpiklerime takılıyor. İçindeki esaretinden sokaklara kaç ve sokak sokak dağıttığım özgürlüğümü al.

Senden gitmek zorunda değildim. Sen gönderdin kelimelerinle. Bu yüzden ardına kadar açık kapılarım. Geleceğini biliyorum çıkıp odanın derinliğinden, yüzünde yüzlerce sitemle. İçerime girer misin yoksa kapı önü nöbetine mi yatırırsın bedenini bilemem ama “gel” bitti dilimde. Şimdi konuşuyorsam, biraz da bundan! Ah küçük kız; bir kez olsun sussaydın, daha kalacak çok yerim vardı sende!

KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:18

ENSTRÜMANTAL AŞK


Aşk suskunluğumdu benim!
Kendime ırak bir kentten çok sesli bir ağırlama, içten bir ikrarın yetmeyen teşekkürlü karşılığı. Oysa sunulan hayattı, yazgısında deli kız oyası. Deliksiz uyuyacağım, geç kal bu gece.

Aşk yanımdı benim!
Kelimesiz, hecesiz ama ağlamaklı... Yerlerde sürünen gözyaşlarımda yalnız olmamanın iması!
Acele etme bu gece. Tam vaktinde gelişinden değil mi öncemizdeki aşklar?
.
Aşk vurgunumdu benim!
Yaralı ama kansız... Acılı ama feryatsız… Ağlayan keman, sızılanan kaval… Beklenmedik ihanetti buluşmamız. Yıllardır vardı ve çok az yakardı. Şimdi burada, sahibinden uzak…

Aşk yazımdı benim!
Aşk yazdığımdı, okuduğundu. Bu geceyi geç ömrümden. Bu gece geç bir vakit ömrümde. Oturduğum masada şaraplık bir tat, tütünde tutuksuz bir nefes. Yetişme bana, geç kal! Erkenciliğin değil miydi, bize koca bir geleceği geciktiren?

Aşk heyecanımdı benim!
Vursalar ölmezdim o heyecandaki kadar. Sevseler mutlu olmazdım o titremedeki kadar. Voltalar uzuyordu ayağımda. Zaman uzuyordu. Sancı sığmıyordu bedenime. Delilikti, serserilikti, güzeldi…

Aşk itirafımdı benim!
Okunan, dinlenen ama bilinmeyen... Söylesem, dilimde kekremsi bir tat bırakırdı. Sustum, dilimle geldi bütün belalar… Dili belası sayfalarımın övgüleri, asılı kaldı aklında. Şımarıklığım korkun oldu, usluluğum hayalin! Değişemedim onca değişimde, onca yenilikte… Buydum ben, bulduğun gibi. Koruduğum aslındı, kaybettiğim aslım!

Buydu galiba aşk!
En can alıcı noktada bir İstanbul kaçağı, birçok A’lı kent kaçamağı, bir gözyaşı bozgunu, bir kavuşma, bir ayrılık ve bin ölüm… Sayısız dirilişte aynı yemin! Döndüğüm sözümde hayâsız yalan. Tek varlığım ve tek yokluğum… Yaram ve merhemim… Kazanmadığım ama hep kaybettiğim. Evet, buydu aşk!

Aşk yasağımdı benim!
Uzaklığını ölçtüğüm bir şarkı, tınısını mırıldandığımda anlamı beynime oturan bir müzik. Tuzağı yoktu arada. Geçit veren dağlar, ayağa dolanmayan yollar ve aşıldıkça genişleyen, bereketinde güneş kavrukluğu ovalar… Geç kal bu gece, zamancılığın değil miydi bizi bekleten, duvar önü ameleliliğinde?

Aşk çözümümdü benim!
Düğümlerin çıkmazından, elime düşen tek bir seni seviyorum’du. Gelişemedik uluorta. Durduk bulanıklığımızda; durulmadık durgunluğumuzda. Çarptık, düştük… Ayağa kalktık yardımsız. Seni seviyorum’du her şeyin en baştaki sonu. Söyledik, duyduk, yeniden düştük ve kalkamadık yardımlı. Gelmedi acil adamlar. Sen yine de, bu gece gelirken yolu uzat ve getirme yanında, başka yarınlarını.

Aşk engelimdi benim!
Burkulan yanıma yerleşen yalnızlığına eş, diğer yanımda onmaz bir gelecek…
Artık bir gece bu karanlık! Gelme, kendim kendimi avuttum!

KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:18

ÖMRÜMÜN KALANI

“Biz şimdinin adamıyız” diyerek sıvazlıyoruz sırtımızı. Geçmişli ama geleceksiz ve şimdiye her daim dahil iki adam! Ellerinden gelen bir şimdi’yle, “bana yar olsa” diyemediğim bir gelecek arasında tercihlere yatırıyorum suskunluğumu. Sen’siz bir gelecek, sen’li bir şimdi… Yokluğunla büyümüş çocukluğumla, çaresizce ama sevdamca “şimdi’yi” seçiyorum. Aklımda bir türlü geçer edemediğim yaralı geçmişimiz. yaralı geçmişlerden yarınlar çıkmaz mı sevgili? Sana yarından bahsedememek ne biçim bir konuşma? Mesela diyebilsem: “Yarın alırız ellerimizi ellerimize ve nehrin kıyısına gideriz. Hesabına tavla oynarız. Konuşuruz! Hep konuşur, hiç susmayız… Nasıl da eğreti duruyor, şu günlük kelimeler! Şu en basit ve yalın bir yarın için ne çok mucizeye ihtiyacımız var!

Ama yine de, söz hakkını serseriliğime verip, hiçbir şeyi unutmadan yalnızca umrumdan çıkararak her şeyi, karın tokluğum ellerimdeymiş gibi bir geleceğe uyandırıyorum, en çocuk halimi. Korkmadan, çekinmeden dalabiliyorum bir düşe… Oysa yasaklıklar, hatalar, ihanetler düşlerimi de kurutuyor. Varlıklarından bana yokluklar pay eden bir dolu adam ve kadın, -zaten sandığım- karın tokluğumu alıyor ellerimden ve beni aç bırakıyor; sonra, en çocuk halimi, acımasızca, gerçeklerin uykusuna uyutuyor. “uyuma çocuğum” diyemiyorum. İçimde karın tokluğumun açlığı bir şarkı söylüyor, senin bana anlatamadıklarını…

çok sıcak ve karanlığa rağmen kavuran bir yaz gecesinde bana bir masal anlatmıştın, her kelimesi soğukla örtülü. Masalda, prens aşkının sahibini arıyordu; prenses, prenses değildi. Göç hazırlığında bir güzeldi ve tek derdi, içindeki aşkı kimselere göstermeden götürebilmekti dağlarına. Prens güzel kıza “yüreğimin dağ gülü” diyordu. Güzel kız prense “suyum” ve durmadan karlar yağıyordu masalında. Sen anlattıkça üşüyordum, unutarak yandığımı. Masalın sonunda pens, “seni seviyorum” dedi. Güzel kız inatla susup “seni seviyorum” demedi. Bu masalın devamını çok sonra öğrendim. Prens sevmesine rağmen bir daha söylememiş sevmediğini. Güzel kız dağlarca ve yollarca sevmiş prensi ama yenilip ürkekliğine, yine söylememiş sevdiğini. Ve güzel kızın sustukları onu, mevsimler boyu yakmış.

Yokluğunu yaktığı denklemde, varlığını sanatkârca bir üşümek olduğunu, o gece, o masalda anlamıştım. Sonra anladım, aşk engelli yüreğinin yanında bir de karlı dağlar vardı. Yüreğinin engelinden de aşılmaz karlı dağlar… Hem dağlar, hem karlar… Ne kadar da uzağız birbirimize. En uzaktan daha da uzak, en yakından sadece yakın…

O gece bize uzak bir radyodan bir şarkı düşmüştü dudaklarımıza. “yine kar yağıyor sokaklara. Sana yar yol bulamıyorum…” Bana gelmemenin tek engeli, karlar mı sevgili? Yoksa…

Gelmelerin ve gitmelerin üzerine kurulu düzeneğimizde, haberlice geliyorsun, ben yokum! Gidiyorsun, ardında bir tek ben kalıyorum. Yanımda olmanı istedikçe zaman duruyor, şarkılar bitiyor ve sesin çekiliyor tenimden. Ağlamaklı duruşumlar voltalara vuruyorum aklımı. Görülse iç burkar halimi kapı arkalarına gizliyorum, odalara kapatıyorum.

Giderayak gelişlerinde, ansızın gidiyorsun; susar gibi, küser gibi, terk eder gibi… İşte o zaman duruyor zaman ve bitmiyor hiçbir şarkı. O zaman, terk edebiliyorum seni içimden; o zaman, nefret edebiliyorum senden! Ama sadece o zaman, o an, anlık… Bir sonraki saniyeye geçmiyor eylemim. Belki de, bir göz kırpma seni terk edişim, senden nefret edişim. Daha fazlası, daha uzun sürelisi olmuyor. Olmasını istediğimde de olmamıştı. İçimdeki varlığına hükmüm geçmiyor! Ne içimden terk edebiliyorum seni ne de terk ettirebiliyorum sana içimi!

Oysa gidiyorsun, hep gidiyorsun. Gelmelerini unutturacak kadar çok gidiyorsun. Gidişlerinden oluşma koleksiyonumda, seni her türlü uğurlayışım var. Seni vedasızca uğurlamıştım. Gitmeni istemiştim, kalışına bayram etmeye hazırken. Hemen gitse demiştim, bir daha ne zaman geleceğini hesaplarken. Sustum. Dar veda sahnesinde, ölesiye sustum. “susma” demedim. Güldün. “gitme” demedim. Sustun. “Kal” derken içimden, gittin! Öldüresiye gittin. “Öldürüp de gitseydi, dedim kenti başıma geçirirken. “Sokak köpeklerinin küfürlerini savursaydı yüzüme” dedim, bana, bir boşluğu sarılır gibi sarıldığın ellerini içimde hissederken. “Kal” derken içimden gittin!

Onca yerden, onca uykusuzluktan, uyanıştan; onca kaçıştan ve sığınıştan, gülüşlerden ve tutuşmalardan yalnızca çok A’lı o kenti özlüyorum. Bizim ilk ve tek buluşmamız, tek görülmeyişimiz, avuçlarımıza güvenip kaybolmaktan korkmadığımız tek gün, tek kent… Senin bendeki son özgürlüğün, benim sendeki ilk tutsaklığım!

Bir düş gibi silik anlar kalsa da aklımda, hep, o günü istiyorum. O günde kalmak, o gün gibi olmak, o gündeki gibi olman… Birlikte gördüğümüz ilk rüya. Yorumlasam, yoğursam, kendimi yorsam da, sonuç çıkmıyor, bir daha yaşanmayacağından başka.

Bir istasyon bekleyişim, yüzüne bakamama heyecanım, avuçlarındaki elim; yeşil gözlerin, “ben seni çok sevdim” diyen kelimelerin ve o günü, beni çok A’lı kentte bir durağa asan sözün, ucuz bahanen, “seni seviyorum” demememin ilk nedeni: “sevgilim olursan, seni kaybederim…” Söyle sevgili şimdi hayatında bir kayıp mıyım? Bulunmaz… Açık bir yara mıyım? Sarılmaz… Tehlikeli bir yol muyum? Gidilmez…

Adımız gibi çok A’lı o kent sevgili, senin bendeki son özgürlüğün, benim sendeki ilk tutsaklığım!

Bazen bir şarkı aralığında, o günü ve çok A’lı o kenti yeniden yaşıyorum, yeniden yaşayabilsem diyemeden, diyebilmeyi ne çok isterken… “Birbirimize birkaç aşk kadar, geç kalmış olmasaydık…” eğer, kaybetme korkum olmadan sahip olabilir miydim sana?


“Gözlerinde bir aşk var bana saklı olan. Kimselere vermem onu” dedin ve almadan gittin! Kendi hakkın olan bir aşkı, gözlerime hapsettin. Gidişinin dönüşsüz olmadığına inanmak için çok eski bir şairin sen olup söylediğini varsaydığım “ bu aşkın adresi dursun sende / kelepçeli kuşlar yuva kurmadan gözlerimize / belki geri döneriz / ve geri veririz birbirimize / yitirilmiş ne varsa “ dizelerini hatmettim gecelerce.

Bu aşk seninse ve yar olmadıysa sana, başkasına asla yar olamazdı. Olmadı da! Çok yandım o aşkla… Çok ağladım… Hiçbir intiharını durdurmadım ama yine de ölmedi. Öldüremedim! Terk edemedim yokluğunun varlaşacağı inancını. Gelecektin! Sonra ama mutlaka! Gelecektin! Aşkın ve aslı bendeydi. Gidişin, gelmek içindi; gelişin bir daha gitmemek için! Sevgili, biliyordum ama beklemiyordum geleceğini. Geldin! Bir gecede değil, bir gündüzde değil, bir akşamda değil; bütün umutların gömüldüğü bir seherde geldin! Tabu örgülü bir sokakta, sendeki varlığımın cesedini göreceğimi sandığım bir seherde, dirisiyle geldin!

Geldin! Diyeceklerimin hepsini susturup; sustuğum tek gerçeği, masalımızın eksik cümlesini, çok A’lı kentin afiş manşetini, beni gelmelerine doğuran, seni bana doğuran sözü, “hiç söylemediysem, şimdi söylüyorum. Seni her şeyden çok seviyorum…”

Sevgili, seni seviyorum!

KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:19

ANALİZ…

kendine yağan bir yağmursun benim içimde.
uzun soğukları damla damla kırarsın
ve yüzümde izler bırakarak,
yaşanılır kılarsın bu kenti.

geçtiğini varsayarım sokaklarımdan
ya da, g e ç t i ğ i m i z i...
geçerken kendimizden ve
geldiğimizde kendimize;
bozuk bir şüphenin, verilmeyen öğüdün,
bedelli bir ihanetin
deliksiz gergefinde,
bir geçmişi un-ufak edip,
birbirimizden geçmişiz.

birbirimize söylenecek,
analizsiz bir şarkı boyu
susuşlar kaldı yalnızca.
onları da sustuk mu?

geceyi düş dışında yaşamak,
birbirine ölenlerin sevdasını küçümsemek,
büyümeyi acı çekmekle orantılamak,
aşkın saadetini sonsuzluğunda aramak
ve dönüp baktığımızda ileriye,
ikimizi
yine
aynı
yerde bulmak...


"sen beni hep seveceksin!"


belki aldattığımız olacak birbirimizi
sigaraaltı niyetiyle öncemize aldıklarımız,
aldattırdığımız biz,
on'u geçmeyen yüzlerin birincisi olacağın günlerim
senin bana bağırışların ve soruların
benim sana dürüstlüğüm ve cevaplarım,
bizi
bir
adım
ileriye
götürmeyecek...


her kentte biraz daha kavuşan, her kentte daha çok ayrılan, onca yanmanın ardından aşkın ölümcül sonsuzluğuna kül soğukluğunda ulaşan Aslı ve Kerem'in, çağ ruhları mıyız?
yoksa, biz de unuturduk!
çoktan unutulurduk!
başka aşklarla tamamlardık eksiklerimizi,
başka aşklara bırakırdık büyütülmeyi...

"şimdi" diye başlayan bir cümlenin devrik özneleriyiz.
birbirimizin üstüne devrildik
bunca mesafede.
bunca mesafede,
bunca yol katettik ya,
ölmeyiz artık içimizde...

KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:20

Düşmek olası bir eylemdir ayrılığın elinde. İçten dışa, dıştan içe... Hayat kayar parmaklarınız arasından. Hayattaki yeriniz yersiz gelir. Her şey en gerideki yerini alırken siz seyirci kalırsınız sahip olduklarınızı kaybetmeye. Kurtaramadığınız gibi kurtaranınızda olmaz. Kahramanların gücünü aşar kahrınız. Yok oluş kaplar göğünüzü ve mavi silinir umutlarınız içinden. Yalvarmalar etkisizdir, gözyaşları kuru. Ayrılığa inanmaya zorlarsınız kendinizi. Ki sonrasında yaşamayı kabul etmeniz vardır ve en sonda da "sevgilisizlik" bekler sizi. Yüzünü nadiren gören gözleriniz artık görmemeyi, sesine alışık kulaklarınız onun sessizliğini duymayı öğrenmelidir.

Hayatın en angarya sınavını yaşadığınızı sandığınız tüm zorlukların aslında ne kadar kolay olduğunu anlarsınız. Ve deneyimlerin hiçbir yararı olmaz. İlk kez gibi karşılarsınız terk edilmeyi. Terk edilmekle öğrendiklerinizin gereksiz bilgiler olduğunu anlarsınız. Eğer bir geleceği, bir geçmişi, bir şimdiyi yok sayıp, geniş zamanlara yayarak seviyorsanız bir adamı, her şey hiçbir şey olur. Kurduğunuz her cümlede baş konuktur "hiç" ve türevi tamlamalar... "Hiçbir şeyin hatırı yok mu, şimdi ben senin için hiçbir şey miyim, hiç mi insafın yok, hiçbir şeye bile sahip değilim... Onu bile tanımazsınız aşkınızın yanında. O bile "yok" olur.

Terk edilmek herkesin kaderinde yeri belli ve değişmez bir çizgidir. Terk edeni olduğunuz aşklar bir "ah" salar ardınızdan ve o "ah" gelir vurur sizi çok başka bir aşkta, çok başka bir adamda. Ama siz "ah" edemeyecek kadar çok seversiniz zira siz, sizi silmişsinizdir aşkta ve terk edeninize kötü hiçbir şeyi yakıştıramazsınız yanan canınızın dile gelmek için çırpınan beddualarına rağmen.

Terk edilmenin kabulü imkânsızdır. Ölümden beter, dedikleri şeydir. Bilirsiniz ölen artık yok! Bir daha göremeyeceksiniz, dokunamayacaksınız. Bir yaşayana ölü muamelesi yapmaktır terk edilmek. Onun bir yerlerde nefes aldığını bildikçe onu nasıl ölü sayarsınız? Ona dokunabilecek kadar yakın olduğunuz zamanlarda parmaklarınızı ısırarak ne kadar dayanabilirsiniz. Terk edilmek, terk edeni değil kendinizi öldürdüğünüz takdirde yaşayabileceğiniz bir yaşam şeklidir.

Son kez görmeye ödeyeceğiniz bedele sınır koyamazken yeni bir başlangıcı ister ama düşünü bile kuramazsınız. Karşınızdaki “sizsizliği” seçmiştir size karşılığında “onsuzluğu” bıraktığını hesap etmeden. Terk ediliyorsunuzdur ve yapabildiğiniz tek şey; hiçbir şeydir.


Eğer aynı kişi sizi daha önce de terk etmişse o vakitler nasıl dayandığınızı düşünürsünüz. İmkân zor ya, hatırlamazsınız. Tek isteğiniz uyumaktır! Öyle bir uyku istersiniz ki, uyandığınızda ne terk edeninizi ne terk edildiğinizi ne de tüm yaşadıklarınızı hatırlamamalısınız. Oysa uyku boyu rüyalarınızda bile o vardır. Ve uyandığınızda ilk hatırladığınız yine "o" olur nasıl ki uyumadan önce o olduysa!

Size eskiler anlatılır. “Kim neye nasıl dayanmıştı, nasıl hemen unutmuştu, şimdi nasıl da pişmandı." Hepsini boş kulaklarla dinlersiniz. Çünkü sizin derdiniz aslında unutmak değildir. Unutulmaya bile razı olan ruhunuz ayrılık harici bir çözüm istemektedir. Ve terk edilmenin içinde ayrılıktan başka hiçbir şey yoktur!

KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:21

Yoktu sesi, yüzü... Kelimeleri vardı, her biri ayrı yaralayıcı... Fotoğrafları vardı, baktıkça konuşacağını sandığım. Yokluğu vardı, bitmez. Böyle aşka böyle bir terk yaraşırdı. Gitti... Bütün gidenleri hatırlatarak... Gitti... Ondan beklenen ama istenmeyen bir gidişti... Güzel bir gidişti ama asla tebrik edilmeyecek, alkışlanmayacak.

“Seni asla unutmayacağım” dedi. Biliyordum, beni asla unutmayacaktı. Alışkanlıklarının dünyasında zamanla bir yerim olacaktı. Her baktığında göreceği, aramadan bulacağı... Ama aynı “zaman”, beni unutmadığını unutturacaktı ona. Ben unutulmamak değil, hatırlanmak istiyordum. Kimsenin bilmediği bir şarkıda, saklı bir kentte, sokaklara dökülmüş serserilikte, bir odada hatırlanmak... Ama önce unutmalıydı beni, unutulmalıydım!

Saçmaydı...

Bir ayrılığın ilk gününde düş kırıklığına oturmak, çok erken kalıyordu düşününce süresini. Süresiz olunca süresi, siyahın tonlarını zorlamaya bile gerek yoktu. Ömrümün Kalanı’ndan bana kalan ömürlük ayrılık, çok hüzün tükettirirdi günlere. Sil sil bitmez yazma şekli, okuma halini alırdı sayfalarda. Zaman çoktu ve yeterdi üzülmeye...

Bir ayrılığın ilk günü: Herkes nesne, nesneler gereksiz, diyaloglar formalite, eylemler tahammül ürünü, eylemler nezaketsizlik yüklü, olağan dışı ve olağan üstü dalgınlık, yamalı tebessümler...

Varlığının sevincini serememiştim yüzüme; yokluğunun üzüncü de dökülemedi yüzümden. “Ya sorarlarsa” kaygısı, tetikte tutuyordu yine de tüm dalgınlığımı. Bahaneler üretiyordum. “Dizlerim ağrıyor” diyordum. Dizlerim ağrıyor... Komikti! Ve gerçek... Bahsi geçen dizlerle vaktinde konuşulabilmişse, onların sonrasında kalp hükmüne maruz kalmaları da doğaldı.

Avutuyordum kendimi. Beni bir daha terk edemeyecekti. Ondan bir daha gitmeyecektim. Ve içime kurnaz bir rahatlık veriyordu, ayrılığının, ömrümün son ayrılığı olması. Oysa gelişimizdeki gitmeler’i karantinaya almıştık. Ters istikametimizdeki kullanıma geçme sevdası, hemen yürürlüğe koydu gidiş adımlarını.

Bir ayrılığın ilk günü yaşanılanların iyi taraflarını hatırlatabiliyordu ama ilerideki çok günü, zaman’dan arınmış acımasızlığıyla sadece beni bekliyordu!


KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından...


Misafir 13 Kasım 2007 12:22

En yangın düşüşünüzde, en yanlışla kalkmak ağaya! Düşmenin acısıyla kalkmanın yorgunluğu kemiklerinizde kaynaşmış, ruhunuzda nekaat evresi. “Birazdan” diye başlayacağınız her cümlede ertelenen bir şimdi. Aslınızla yüz yüzesiniz! Bir tek kendinize yaslanamazsınız!

Birileri çıkar, sizin yaşayacağınızı yazar. Araya umulmadık sözler girer, sizin yazacaklarınız yaşanır. Sitemi, isyanı çözer ayıklarsınız köşe bucağınızdan; ulu ortanızdan. ‘Düzen’ dediğiniz, kendinize başkaldırı hakkınızı elinizde bulundurabilmeniz. Sivilcesiz ergenlikler, bunalımsız ilk gençlik yılları, terk sonrası buhran halleri, ölüm sonrası matem havası devreder gençliğinizin en genç günleri. Devrilmezsiniz, sığındığınız olur ki o kadar yalnızken siz! Siz hesabı ölülere ödetirsiniz, dirilerinizde ölüm sessizliği.

Bir suç vardır, suçlu meçhul! Bir gerçek vardır, yalanı aleni! Bir siz varsınız, diğeriniz yokluğunuz. Saçmalamak en ciddi nutkunuz. Nutkunuz tutuk her es’te. Karşı çıkacak biri iyi olacaktır, size bırakılan meydanda, lakin her karşı taraf sizin taraftayken, haklılık paydanızın çoğalışında bir şeyler hep az gelir. Fazladan aktarsanız, haksızlık! Bedene uğratırsınız zayiatı. Tahribat saçta başlar. Tende hızlanır. Ten de solar zamanla. Zaman arada kaynar. Uyanırsınız gün batar. Uyursunuz güneş de ‘günaydınlık’ bir aydınlık. İçli şarkılarla içli dışlı olursunuz. Kelimelere korkunuz artar, okumaz ve yazmazsınız. Görmezden geldiğiniz yanınızda yazar özlemi. Canının çıkmasını beklersiniz. En sevdiğiniz o ya, tek suç da, tek suçlu da o!

Kapalı odalarda açık kollarsınız. Bir şeyleri keşfetmek kadar sancılı ama bulunca kaybetmiş kadar acılı olursunuz. Her öğrenilen öncekini bastırır. Ve siz hiçbir yere varamazsınız! Menfaat güdücü eylemler arasında dürüstlüğü fark eder, en önce kendinizden utanırsınız. Utanç bildiğiniz, bakmadığınız aynalardaki görmediğiniz siz.

Çoğul konuşursunuz, karşınızda hiç kimse yokken ve tekilken. ‘Siz’ diye başlamak bir cümleye ya da ‘siz’ diye bitirmek her susuşu, yalnızlığınızı dinlendirir, dillendirir sanırsınız. Başınıza gelende yalnızken siz, kendinize şaibeliyken gözleriniz, çevrenizde dolanırken şüphe imalı bakışlarınız ve bir sürü şeyi sineye çekme gücünü bulmanıza şaşırırken aklınız, siz ne kadar sizsiniz? Ki ayakta durmaya mecalsiz, düşünmeye yetisiz, konuşmaya kelimesiz, susmaya ses’siz…


KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:23

Yaren yaralı bir türkünün miğferliğinde, geçebildim odaya. İçimin kaosu odanın her kıyısına nakkaş meziyetinde işlenmişti. Kendi ellerimle kestiğim saçlarım yerdeki halıya yeni bir motif olmuştu. Kenar süsü mahiyetinde “görülmüştür” damgası vurduğum kâğıtlar, kelimelerinin anlamınca savrulmuş etrafa. Pencerenin önüne yıkılmış bir duvar gibi yığılmış kitaplar… Yazamamaktan, tükenmezliğini kendine bırakmış kalemler… Hiçbir ağrımı dindirememiş ilaç kutuları… İçine ciğerimi hapsettiğim sigara paketleri… Fotoğraf fotoğraf ölümsüzleştirdiğimi sandığım, oysa yaşandığı anda zaten ölmüş olan sevinçlerim… Geceleri zafer, sabahları ellerime yaralar döken yalnızlığım… Hep, halının altına süpürdüğüm kırılganlığım, suskunluğum, id’im, kinim, nefretim, nefret ettiklerim, gidenlerim…

Giden, kaldı… Gidişi değil de; giderayak açtığı yaraları ters istikametime doğru attığı her adımda kanatmasıydı onu içimde tutan; onu, yangından ilk önce kurtarılmak şartıyla bu hayata demirbaş yapan!

Vaktinde kaybettiğim her şey şimdi gözümün önündeydi, bulunmuş olmanın anlamlılığından uzak, öylece duruyordu.

Ben de öyle duruyordum!

Sonun teslim çağrılarını duyuyordum. Yoksul bando, sevdiğimin türküsünü üç eksikle çalıyordu. Birazdan, diğerleri de susturulacaktı. Biliyordum. Ben, savunmasızlığımla ve karşı kıyının bütün içtenliği sevişlerinde gizli yardımlarıyla baş başa kalacaktım.

Gerisi, teslimiyetti… Gerisi, esaretti… Gerisi, gidişti!
Vakti ertelenmez ve vesaiti içime dert olanlar…

KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:24

Bana koca bir kenti sunarken, küçük bir yürekteki adamı alan aşk, bilmediğim yanlarımı çıkar dar sokaklardan caddelere. Çıkar karşısına onun! Güneşi batıyor İstanbul’un kendi içine, en içime... Düşlerimi döktüm arkasında kalan kızıllığına. Her sahnede dile getirilmeyen âmin, başımı bekledi. Ağladım. Ağlamak mevsimsiz durdu yüzümde. Ağlamadım, kin saldırdı kirpiklerime. Her şey suç unsuru, her şey bir intihara neden… En çok ne kalmadı geride, en az ne hatırlanıyor? Bilir mi ki? Ya da haykırsam İstanbul’a, duyurur mu sesimi? Şarkılarımda, siyah-beyaz kaldı gülüşüm. Kırmızı bir alınganlık oturdu dudak kenarlarıma. Derinden geldi gerçekler ve su yüzünü talana çevirdi. Aşk, al biraz da küskünlüğümü. Barış parmakları gönder; bana, ona…

Çok sesli bir yalnızlık oldu şimdi güncem. Boş boş sayfalarda anlatamadıklarımın anlamı var! Bunca insan neye kör, niye kör? Bildikleri, senin en dolanlı halindi aşk! Şimdi karşı karşıyayız. Neden çığlık atmıyorlar varlığımın ürkünçlüğüne? Neden ele vermiyorlar beni, seni? Bir ihbara meydan verir içimdekiler… Söyle İstanbul’a, konuştursun muhbir bakışlarını! Sır tutmak eski bir Bizans oyunu, susmaksa Osmanlı hikâyesi…

Aşk! Esaslı bir yalnızlıktı aradığım; buldum, yitirdi yalnızlığını o… Şairinden satın alınan çok kullanılmış yalnızlıklar bir beden küçük gelirmiş alana. Bana ondan en çok onun kaybettikleri kaldı. İstemedikleriydi payıma düşen! Anmayacağı anlardı bana bıraktığı! Gelişini beklemek, gidişini izlemek… Bana en çok onun ardı kaldı.

Yine gülsem diyorum hayatın en ciddi yanına. Umursamadan sersem umutlarımı, ki umudum olsa! Unuttuğum olsa! Ve bir de o var, onlar var! Unutmak ölümden önceki eylemim olur bunca çoğullukta. Ben’in yoksulluğunu anar mı? Aşktı, o ve benden oluşan biz! Aşktık biz. İkimiz seni yaratıyorduk, aşk! Sendendi sevgimiz, birbirimize oldu ihanetimiz. Ben yokken nasıl yaşar seni? Kimle yaşar, neden yaşar?

Kızılı silindi İstanbul’un… Bir öfkeydi batışı ve çattı gitti güneş… Her yan, karaya yeni bir ton! Göremiyorum, İstanbul’un suretine sinmiş düşlerimi. Düştüler mi bir bir? Oysa düştüler sadece! Çocukça, serserice… Dokundu bazı yüreklere, içine dert oldu bazı sıfatsız isimsizlerin… Aşk, bırak kelimelerimi, bırak da güneşin ardından bir de ben çatayım İstanbul’uma! Özlemiştir hırçınlığımı, özlemiştir kavgalarımı. Özlemiştir, belki beni…

KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:25

Yazıyorum. İnadına bükülüyor kelimeler, kalemimin çeperinde. Sana mensup akıldışı tümcelerde günler geçiriyorum. Sesin duyulur gibi oluyor uykudan uykuya geçitlerimin bulanıklığında. Nerde olduğunu bilmediğim İstanbul sabahlarında, olduğun yere açıyorum gözlerimi. ‘Yine yoksun’ diye bitireceğim geceye düş kırıklığı topluyorum, seni şair yapan sokaklardan. ‘Buradan geçmiştir’ belkisinin işe yaramaz ihtimaliyle, umuduma yürüyorum. Tabanımda, izin’siz kaldırımı kalmadı İstanbul’un. Bir şehir bu kadar taşır seni ve bu kadar saklar. Yoksun!

Ayrılığın, inandıkça bir yalan oluyor. Özbeöz olsa, firak lisanımıza uymazdı. Anlamazdım. Yadin dururdum terk ettiğin şehirlerin girişinde. Söylediklerinin eri oluyorum oysa. Dilim, haricindekilere paralel, lügatine teğet geçiyor. Daha yakınlığım, senin en uzağın. Genişliğini bilmediğim yörüngendeki kör dolanışım, İstanbul’un çok açılı bakışlarında sıkışıp kalıyor.

Özlüyorum, tamamı özlem aşkımın en yanık ayinlerinde. İstanbul kuma, İstanbul delil, İstanbul naçar... Ben gibi değil mi artık içindeki ben? Çok mu ileri gittim ve ertesiz mi bıraktım bu aşkı? Sen yazarken, ben yaşıyorum! Simetrik midir bu eylemler taraflarımızın algılayışında? Ben geri çektim öfkemi. Sen de kır küskünlüğünün nifak saçan dallarını. Affedilmez kusur işlenmedi bizde. Kırgınlığım sözüneydi. Sana, alındım ben! Alındım sevdiğime!

Bana vaatsizsen de, bul beni sende, İstanbul’da. Yalnızlığım paylaşılıyor, havarisi çok kimsesizliğimin. Sensizliğim tekelimde, şahsıma yaraşık yaşaması. Zamanın, geçer gibi yaptığı anlarda, anıları daha çok hatırlıyorum. Gülüşünden sözlerine, ellerinden gözlerine uzanan resmiyetsiz Boğaz törenlerinde harlanıyor aklım. Varlığına yeksan değil yokluğunun tasvirsiz İstanbul’u.


KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:26

Bana kalbini ver.
Avuçlarımda tutacağım mayınların yerine.
Acele giden gece zamanlarında çarpacağım bir duvar emniyetinde gülüşünü ver bana. Düşerken dibe, soluklanacağım ama asla tutmayacağım ellerini ver bana.
Tercüme edilmemiş öfkeler seyrelsin ömründe.
Yüksek sesler alçakça dinlenir.
Bana usul sessizliğini ver.

Lütuflar karşılık ve karışıklık için sunuluyor hayatın asil isimlerince.
Adının anlamını ver bana.
Telaffuzunda özlemlerin dindiği adını ver bana.

Başkaları, bu aşkı oyalamak için var olur.
Ne kadar durdururlarsa nefesini, o kadar hızlanırlar.
Bana kendini ver.
Her şeyden ayıkladığın kendini…
En iyi ölüm berbat bir yaşamın kıyısında bekler.
Seninle gerçeklerin intizamlı duruşunda yalanlar yumağını çözmek için varım.
Bana gücünü ver.
Yaralar değil canı yakan. İzin tendeki çirkinliği ve merhemin kabadayı yardımseverliği…
Yaralarını göster ve bana izlerini ver.

Günün bütün aynaları beni gösterdi aksinde.
Baktıkça seni gördüm.
Bana var oluşunun sırrını ver.
Günbatımlarında gözümün değdiği yerlere kurul.
Senden olma güneşlere kamaşsın bakışım.
Bana zamanını ver.

Atlardan daha hızlı koş oraya.
Soluk soluğa kaldıkça koş…
Yarını ertelediğim geçmişin geçmezliğine inat, vaktinde yetişmek için bana, bir kez olsun yok et geç kalışını ve durmadan koş oraya. Bana verdiklerinle bekliyorum seni. Düşsüz ve sonuna kadar gerçekli bir aşkın içinde…
Kuşlara takılmasın ayakların.
Takatini zorla ve koş…
Oraya… Kent soysuzlarının, aşk eşkıyalarının, gurur kırmak için hendek kazanların, dokunuşun esrarından acizlerin, kontrol edilmeyen sevilerin, intiharla harlanmayan yaşamların olmadığı oraya… Koş…

Ben bütün gemileri uğurladım. Gitmeyeceğim.
İçilmiş yeminleri kustum şehrin meydanına.
Yıldız sağanağına bağır açmış bir yeryüzündeyim.
Yazılmış sözleri susuyorum.
Konuşarak, yazılmamışları siliyorum.
Bana hecelerini ver.
Yarım kalan öykülerimin noktası olmaktan vazgeç.
Bana başlangıçlara yeter hevesini ver.

“Susacak var” edilen bir yemin, sözle tutulamayan.
Bana yüzünden çizgiler ver, gülüşünle belirginleşen ve hiçbir gamzeye yer açmayan.

Suya yazılmaktan kurudu kelimeler…
Bana bir cevap ver!

KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "susacak var" adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:27

Fosforlu şiir

Duvarlardan yağanlarımla girdim kuytularına
Karanlığın görünen fosforu içimde…
Dört köşe gök/yüzünün Esra’rına batmış hüznünü emdi kalemim
Şimdi içim duvarına yaslı
Surlarım son demlerinde
Katilinin çığırtkan soluğu tükenmelerde…

Ben gözlerini yol eyledim artık
Kaybolmam
Hendek yalnızlığı bir son uçurumu kilitledi ellerim
Salome’nin yalnızlığına hüzün koydu
Seni en çok sevenler mi ağlattı?

Eylül geçti
Saçların atkı olacak boynuma bu kış
Kah rüzgarlı
Kah/küllü

Gecenin dansı başlasın şimdi
Bakışınla gebert yine beni
Her son kendini bulur nasılsa
Bir yıldız daha kayar göbeğine

Fosforlu şiirler getirdim gecene
Duvarlarına ekle yine
Dudağımda kabadayı naralarıyla seviyorum
Kendimi adıyorum
Ömrümün kalan’ına… sana…


KAHRAMAN TAZEOĞLU


Misafir 13 Kasım 2007 12:28

... “biliyor musun; umarsız bir yıkımdı gidişin. Liman boyu uzanan iç kanamalı bir suskunluktu bizden geriye kalan. Oysa bilmeliydin; bütün bir hayatı ürpererek yaşama cesaretiydi aşk. Ve yola çıkıldığında göze alınmalıydı aşkın adressizliği. Sen bir tepeden masal gibi geldiğinde gözlerime, ben kendi masalımı terk edip, gözlerine benzeyen bir deniz seçmiştim kendime. Bana aşkı öğretmişsen yorgun, terli bir tepede; bırak isyanım tam olsun yüreğimin sessizliğindeki kıyamete... bilirim sen kendince bir hayatı onarmaya düşkünsün. Onarmak içinse gidişin; sen önce seni affet. Adına mavi dediğin çoğul eksikliğinde... bazen seni affedebiliyor muydun, beni ağladığında?
Bilirsin; ben ki kabilesiz bir savaşçı. Senden aldığım bütün anlamları sana geri verdim. Bir ‘içim’ kaldı ben de, bir de aklımın aldanmışlığı. Haklısın sende bensiz sularında elbet denizi aşmış bir okyanus telaşı yaşanacaktı. Bağışla sözlerimi. Bağışla gözlerimi. Dahası yok, fazlası az... bazen terk edip gidebilmeli bu şehri kendi çaresizliğinde. Bazen inceldiği yerden kopmalı hayat. Neyse! Sen benden ötede, ben senden uzakta... ne kadar çok “vardık” oysa ne kadar çok kaybolurken bile... karşımda yorgun bir adam var şimdi; özleyişlerini reddetmek uğruna yorgun düşmüş bir gemi... bu gemi nereye gidiyor usta... içim boş, gemiler boş. Bu gemi nereye gidiyor usta?”
Bir romanı bitirmiş gibiydi sustuğunda. Bende sustum onunla. en iyi yaptığımdı susmak. Uzun bir sessizliğin sonrasında “susuşlarımızda sen benim susuzluğumu dindirecek yağmurunu bulamadığını sandın, ben senin yağmurunu yağdıracak o bulutunu. Oysaki yağmur bulutta saklıydı, bulutta yağmurda. Susmasaydık bulacaktık” dedim.
Neden geçmişin muhasebesini yapmaya başlamıştık bilmiyorum. Son sözleri iyice içime oturdu. “Bana bir kere susma hakkı verseydin, sana neler söylemeyecektim! Oysa sen hep payına susmaları aldın, bana ise hep sessizliğin ezeceği vakitlerle savaşmalar kaldı. Evet! susmak birilerini hep konuşmaya mahkum etmekti. Ve en çok konuşan en fazla hata yapandı her zaman. En çok susanın hep haklı kaldığı gibi... Sessizlikten korkan birine sessizlik dayatmak (hem de bir lütuf, bir armağan gibi) işlenen en haklı suçtu. Sen tüm suskunlukları kimseye bırakmayacak kadar bencil, herkesi suskunluğuna özendirecek kadar cömerttin. Sana söylenenlerle, sana anlatılanlarla herkesin sırrını bildin ama kimseye bir şey söylemedin. Oysa izin verseydin benimde sana söylemeyecek ne çok şeyim vardı. İnsanları sadece dinleyerek böyle çıplak, böyle savunmasız bırakmayı nerden öğrendin? Başkalarına ait bunca sırrı taşımak seni neden hiç yormadı? Sen en çok bana sustun; ben en çok sana konuştum. Sana benzemeye başladığımdaysa, bende içimi susarak döktüm. Yoksa içim dökülecekti. Susacak hiçbir şeyin kalmadığında ise içindeki sessiz diyaloglarla benden çekip gittin.
Meğer susmak, insanın içiyle konuşmasıymış. Geç fark ettim!”


KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "araz" adlı romanından


Misafir 13 Kasım 2007 12:28

KENDİNİ BİRİKTİRME KOLEKSİYONCUSU

Aşkı ayrılıklar yaşatır
Hadi küs kendini ona
Sonra kendi içine kus
Bir şiir kana
Dilinden susul

İntihar kurgulu gözlerinde
Kör bir uçurum var dalgın
Gölgen kendine dargın
Ona çığlığın çok ama
İçin kendinden yorgun

Bir yağsan ıslanacaksın
Kanamalı bir düşe
Eski bir cinneti asacaksın
Gece kara çalınca yüzüne
Heybenden intihar çıkaracaksın
Aşkı ayrılıklar yaşatır
Kendini biriktirme
Ayrılacaksın

Kahraman Tazeoğlu


Misafir 13 Kasım 2007 12:29

KENT ŞİİRLERİ-3

İSİMSİZ…

Kentler korkaklık için vardır sevgilim
Paslı bir maymuncukla açmaya geldim
Kilitledikçe çoğalan kapılarını
Utanç içeri kaçacak şimdi ceplerimden
Gizsel zamanların odandadır hep bilirim
Ve her akşam
Şehirlerarası bir yolculuk başlar evine
Sayamayacağım kadar çok
Otobüs durağı vardır yolunda

Ansızın bastırır karanlık korkaklık için
Çünkü korkaklık bir şehirdir ölmeden
Ağlanmayan

Herkes geç kaldığı kadar varır hayata
Ve kavgadan tehirli bir hayat
Iskalanmış bir sevdadan çarpık bir
Hüzünle aşka bulanmaktır oralarda
Her şey yeniden konumlanır
En kanadığın yerden başlarsın
Kendini onarmaya
Ki unutmaktır kendini onarmak
Yeni yaralar açarak içine
Bütün bulvarları bu şehrin
Korkaklığa durur öylece

İrem işi bir bozgun getirebildim ancak sana
Şimdi bir ağlasam
Kahkahası olurum bütün şehrin
Bana sakın bağırma
Do minör bir çığlık yutkunurum
Sahipli bir bakış ekleyerek kimliğime çıkarım
Bu kentten
Bir çarşı kalabalığına dağılır yüzüm
Ben İstanbul ağlarım
Asırlardır içimdeki karanlığa düşüyorum
Perçemine tutunabilir miyim bu sefer?
Hüzünlü çocukluğuna uzattığın
Saçlarını kesmişler bu şehirde
Şimdilerde kısaymış saçların, acıların

Ama düşlerini çalıyorlar çekmecenden
Sen uyanmıyorsun
Gerçeğe uyutup, yalana uyandırıyorlar bizi
İnançların coplandığı bir ülkede yaşıyoruz
Kaypak ve mürteci şehirlerden geçiyoruz
Korkaklık bir anıt buralarda
Her veda bir infilak

Yüzünün tek yarısını alıyor
Kalanını marmarada yüzdürüyorum
Oysa senle hiç vapura binmedik

O son sözü itirafım olan şiirim
Severek kaçışımdır senden
Şaşırma ve acı çekme ne olur

En sustuğun yerde sen oldum, sen kaldım ben
Sana dokunmak
Sana dokunmak yasak benim dinimde
Korkaklık hep büyütecektir bu şehri
Korkma ve sen sana gözlerimden bak
Gör nasıl seveceksin kendini…

KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "ölü bir kentin morg alfabesi adlı kitabından...


Misafir 13 Kasım 2007 12:30

KENT ŞİİRLERİ – 4

SEVDİM

Elimde dünden kalma yarınlarla
Ansızlık anıtı bir kente geldim
Ben bu şehirde en çok seni sevdim
Nikotin yorgunu
Titrek ellerinden içeri girdim
Şehir gözlü kız dedim adına

En okunaklı yeriydin alınyazımın
Gizleyemedim
Geceleri kılık değiştirdim
Ellerini soyunup gözlerini giyindim
Akşam sağanaklarıyla indim gizli
Bahçelere
Bulutu yüzüne çevirdim
Kirpiklerinden sağanaklar başladı
Gözlerin geceye yağdı
Karanlığım ıslandı
Sonra sana vurdu, sana sustu bütün
Gitmeler

Martı kanadına yüklerken durgunluğunu
Bir yalnızlıkta tutukladılar yüzümü
Anısı kaldı düştüğüm uçurumların
Beni en aşk yanlarımdan astılar

Kuşlar güne inerken sesin çizildi
Kanatlarına
Ve sen hep vardın
Tutulduğum karantina nöbetlerimde
Sonra kaşlarıma muştulandı
Eriyen gecenin çelik izleri
Tersine çevirdim ağlamaları

Bilir misin fırtına gözlü kız
Bana en güzel düşmeleri bıraktın
Uçurum gözlerinden
Yarın bütün gemiler sende duracak
Ve senden doğacak güneş
Bakışların
Namlıya sürülmüş bir kent olsa da
Ben hep uçurum gülleri ekeceğim onlara
“bugün güllerden sarı”

Yalnızlık yığılıyorken
Esrik bir şehrin ortasına
Bu gece yağmurum sana
Gözbebeklerine koy beni

Gidişlerinle susuyor bütün koridorlar
Ama olsun
Ben bu şehirde en çok seni sevdim

KAHRAMAN TAZEOĞLU'nun "ölü bir kentin morg alfabesi adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:30

KENT ŞİİRLERİ – 5

AŞK GEÇİKMİŞ BİR MUTLULUKTUR

Gün devrildi
Koca bir yürek kaldı altında
Oysa gölgeli bir parantezdi günler
Yüzünün deltasında
Pazartesiden cumartesiye
Aşk aynı gün ölmekti belki

Son tren çığlığında
İstanbul çeker giderdi içimden
Kırık zarlar kalırdı geriye
Ve ben
Saçlarımdan başlardım yaşlanmaya

Bazen öyle güzel susardın ki
Ağzımdan koparılan bir çığlıkla
Eklenirdim sessizliğine
Yaralı sandallar geceye açılırdı
Yüzün habersiz kopuk bir kirpik taşırdı
Düşürmenden korkardım
Solcu bir kız gibi bakardın
En mavi yanlarıma
Tutulur kalırdım

Aşk gecikmiş bir mutluluk oluyor
Aşk engelli yüreklere
Ve meleklerin aşık olduğu çocuklar
Hala erken ölüyor buralarda
Biliyor musun
Bazen acıyorum bu şehre işte bu yüzden

Vatan caddesinde
Her gece bir, sarhoş ölüyor
Sen giderek yaklaşıyorsun
Şiir gecelerime
Yasak denizlerde yüzüyoruz oysa biz
-kulaç atmayı bilmeden-
Sense bana eski bir şarkıyı dinletiyorsun
“bir hadise var kimse bilmiyor”

Yalnızlık düğümlenip sen çözülmek
Ne garip şey

Ben ölürüm şehirler geçer içimden
Zaman gözlerinde durur
Karanlığı yarınca bıçkın bir otomobil farı
Şehrin camlarından yansız ışıklar
Şubat gözlerinde iki yıldız olur
Dokunamam
Yeni yetme ürkülerin var şimdilerde

Hüznünden yapıla şen
Kahkahandan tanırım seni
Bir de içindeki kırık aşklardan
Ki içinden kusamadıkların
Beni zehirler en çok
Çünkü yanlış insanlara ağladığın
Geceler saklı bu kentin koynunda
Sonra
Sana uzak bir radyoda anlam bulur sesim
Sesim ki
Şehla bir üveylik yavrusuyla kazınmıştır
Bu kentin duvarlarına, kaldırımlarına

Bir martı ölür İstanbul kadar
Bir İstanbul kadar ölürüm
Ve şehir çürür içimde
Sancılı bir sokak kalır sana

Sanırım uykun geldi
Çünkü gözlerim kapanıyor
Bu intiharlar daha ne kadar saklanır bilmem

Ey benim yangınlar ortasındaki fesleğenim
İşte böyle geçiyor günler
Sonra bir gün daha devriliyor
Koca bir yürek kalıyor altında

Bir susuşta sen oluyorum
Seni gözlerinden seviyorum

kahraman tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:31

KENT ŞİİRLERİ – 6

Daha az kanarım
Geldiğin kadar gidersen
Ki bir gün gideceksin
Bende kaldığını bilmeden

kahraman tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi adlı kitabından...


Misafir 13 Kasım 2007 12:31

KENT ŞİİRLERİ – 7

… Ve hep uçurum kenarlarında
Gülümsüyordun bana
Nicedir kendimi biriktiriyorum
Her şey aşka varır diyerek
Ve utanmadan
Ağlayabiliyorum artık gidişlerine

Bir tek sen çıkıyorsun şehirden
Tüm kalabalıklar yalnızlaşıyor
İçi boşalmış bir kente
İçtiğim antları kusuyorum
“yanındayım” diyorsun en yanım
Bayramlanıyor
Geceleri molasız geçiyorum şehirleri
Bir aşka bir ölüm yetmiyor bu çağda
Gecemin en zifiri yanını kemiriyor
Bir sırtlan
Ve leşim bir aşkı kusmaya ant içiyor
Sönmüş olsa da

Gölgeme bile sözüm geçmiyor artık
Oysa ben şehir çocuğuyum
Yani yorgun
Her karanlık bir kent kursa da bana
İçinde ellerin olmayan her şey
Sadece kalabalık

Bilir misin yanımdaki
Düşler kırılarak çoğalır
Ve yoklaşarak azalmak
Bir varoluş şeklidir çaresizliğin
Elleri tütün kokulu gece yalnızları
Nikotin biriktirir gece nöbetlerine
Bu yüzden bütün çay bardaklarına
Dudak izim bulaşıyor
Buralarda ölmek ve gülmek arasında
Fark kalmamış
Sürüyorum kendimi
Büyük sevdalarını
Küçük korkulara yedirtenlerin şehrinden

Ömrüm!
Kendine saklı bir kent bul
Yarin gözlerinden yapılmış

kahraman tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:32

KENTLER ŞİİRLERİ – 8

KENTLER ŞAİRLER İÇİN VARDIR

Düşünce suçum olduğun günlerdi
Ölmeden gömdüğün sevdalarınla gelirdin
Gece çöktüğü her şehri öperdi sonra
Saçlarıma kara yağardı
Zamanında doğmadı mı güneş?
Tomurcuklanan her çiçek ölüme açardı
Ve ben
Bildiğim bütün sokaklarda kaybolurdum
Sense bir ihtilali kuşanırdın
Düşerken tutunduğum
Uçurum gözlerine
Ucu deniz bir ölüm olurdu yaşamak

Şehir çürürdü dalgınlığımdan
Şehir üşürdü
Eminönü’nde sen üşürdün
Bense dalıp dalıp kendime giderdim
Çocukluğum tırnaklarımın arasında
Kaybolurdu
Titreyerek ve
Kusarak yürürdüm kalabalıklarda
Her kavşakta
Eski bir cehennemliğin defterinden
Giderek korkunçlaşan
Bir sayfa koparırdım
Cinayete kurgulu
Çıkmaz sokaklarında bu kentin
Soysuzlaşırdı bütün patronlar

Sen ölürsen bu düşte
Bil ki önce beni gömecekler
Oysa biz hep birbirimizi kaçırırız
Bu kentte ikimize sığınacak tek zindan var
Ve bilmeden sorar şarkılar
“zindanlar neye yarar?”
Arabesk bir hüzün yerleşir yüzüme
Unutkanlığıma pazarlar kurulur
Kavgamı satar birileri

Yazdan kalma bir kış ölüsüyüz ikimiz
Zaman alnımızda bilenen kör bıçak şimdi
Ve bilir misin ayrılmak vazgeçmek gibidir
Çünkü hayat olduğu gibidir
Olması gerektiği gibi değil

Sonra seni terk eder
Beni unutmalara yattığın sinemalar
Kıvrık bir solucan gibi dururken
Adının ilk harfi beynimde
Git gide yalnızlaşan bir Kudüs olurum
İçini boşaltsam ölür kent
İçinde insanları öldürüyorken

Şimdi herkeste sana aşık oluyorum
Küs bakışlı bir intihardan sakınırken seni
Mavi bir vurgun yiyorum

Öfkeme İstanbul musun nesin
Bir asansörden “gitme” bakıyorsun
Bu kentin
Bütün asansör boşluklarına düşüyorum

Zaman rüzgarı
Üstünden geçtiği her şeyi unutturuyorken
Ben seni kendim emrediyorum


kahraman tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:32

KENT ŞİİRLERİ – 9

MAYIN

Mayınlı bir sevda tarlasındayız
İkimiz de yasaklıyız
El ele ve korkarak yürüyoruz
Korkumuz basacağımız
Her adımda yeniden başlıyor
Oysa mayınlar
Ayağımızı kaldırınca patlıyor


kahraman tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:33

KENT ŞİİRLERİ – 10
GECE GEÇİLEN ŞEHİRLER IŞIK SELİ GİBİDİR

Acılar, büyütülerek unutulur sevdiğim
Yüzünden kopunca bir buzul çığlık
Ellerin buz tutmuş iki yarım şarkı olur
Ve ben
Yoksulluk kokulu bir gidiş bırakırım sana
Beni adresime sorsun esmer bakışların
Dönsen de bulamazsın nasılsa, gitsen de
Kentlerden sakındığım
Bekçi duruşlarımı ara

Emaresi boldur sokakların
Sol omuz başımdaki
Kokundan yakalanırım
Sokul ki geceme avuçların ıslanmasın


Saat başlarını beş geçer yelkovanın
Senle zamansızım, amansızım
Senle büyük susarım
Kendime yenilirim her kavgada
Sonra koca ağız bir çocuk olurum

Bütün trabzanlardan kayarım
Bütün köprülerden sarkarım
Yüzüm kente sürülür
İçime sesin kaçar
Ben seni ağlarım

Aşılmak ölümdür
Sanki hiç ölmedik
Tanrının
Göğsümüze taktığı bir nişandır ölüm

Teneşirlere yatırılıyor şimdi ellerim
Sana uzanmaktan yargılıyım

Hırçın bir iklimin sır girdabısın
Seni anlamak kendine çelmeler takmaktır
Ve kendini affetmesi her seferinde
(bazen beni affedebiliyorum İstanbul )

Zehir yüklü bir mektup var
Dalgakıranlarımda parçalı bulutlu durur
Sana kent şiirleri biriktirdiğim bir gecede

Çok eşli bir yağmur başlar
Kentin en dövüşçü çocukları ağlar
Bilirim dışarıda yağmur varsa
Sen uzaklarda ağlıyorsundur
Ağlama ki gülmesinler bize
Bak sen seviyorsun diye var sonbahar
Her mevsim gelişine söz veriyor
Saçlarına fısıldıyor
Saçlarına
Bana bir pencere açmadığın saçlarına

Sensizliğe alışmak
Bir bozgun ağırlamaktır içinde biliyorum
Örtülerine unutma beni çiçekleri takıyorum
Şimdi yaşama hakkım sana
Gel de yağmurumdan iç
Seni seviyorum…


kahraman tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:34

Uyandığımda ağır ağır ilerleyen bir otobüsün içinde buldum kendimi. Ölü bir kentte, yıkıntılar arasında yol alıyorduk. Başım cama yaslıydı. Uyuyakalmıştım. Bir an o cama başka alınların da yapıştığını düşünüp tiksindim. Neden bu otobüsün içindeydim? Hafızamı zorluyorum ama hiçbir şey hatırlamıyorum. Arka koltukların birinde uyuyakalmışım işte. Nereye gittiğimi bilmiyorum (ya da nereden geldiğimi). Birden otobüsün içinde benden başka hiç kimsenin olmadığını fark ettim. Şoför mahalline doğru baktığımda ise dehşete kapıldım.
Aracı kullanan kimse yoktu. Otobüs kendi kendine ilerliyordu...
Tanrım bu bir rüya olsa gerek dedim ve oturduğum yerden kalkmaya çalıştım fakat başaramadım. Çünkü vücudumun hiçbir uzvunu oynatamıyordum. Sadece gözlerimle etrafa bakabiliyordum.
Otobüs kirli gri bir kentte ilerlemeye devam ediyordu. Dışarıda kimseler yoktu. Peki şimdi hiçbir sokağını tanımadığım bu şehirde ve bu otobüste ne işim vardı?


Bedenim hiçbir sarsıntıyı hissetmiyordu.
Uyuşukluk hali geçiriyor olsam bunu da hissederdim ama hiçbir yanım karıncalanmıyordu. Zihnim bomboştu. Sanki hiç yaşamamıştım ve bu dünyaya ait biri değildim. Yok yok bu bir düştü ve ben birazdan uyanacaktım.
Yine de düşün sonunu merak ediyordum. Eğer düşün sonunda değilsem göreceğim bir şeyler var demekti. Nasıl olsa bir yerde uyanırdım düştü bu...


Dışarı baktım. Geçtiğimiz duraklar bomboştu. Hiçbir tabela yoktu şehirde. Ortalık pusluydu. Işık ne vardı, ne yoktu. Güneş hiç yüzünü göstermemiş gibiydi şehre...
Otobüsün daha da yavaşladığını hissettim ve görebildiğim en uzak noktaya bakmaya çalıştım. Bir durağa yaklaşıyorduk ve durakta bir karaltı vardı. Daha iyi görebilmem için otobüsün biraz daha yaklaşması gerekiyordu. Tam o sırada dizlerimin üstünde duran dosya kağıtlarına takıldı gözüm.


Üzerine bir şeyler yazdığım kağıtlardı bunlar ve bir tanesi dizlerimden kayıp düşmek üzereydi (Sanırım bir şeyler yazarken uyuyakalmıştım).
Kağıtta ne yazdığını okumaya başladım.

... ve koridor içime batarak uzamaya başladı.
Beni çocukluğuma götüren her şey, eski ve yıkık bir duvarın dibinde, kırık dökük anılara sargın duruyordu. Okul duvarları gibi soğuk ve nemli, bir arka bahçe hüznü kadar iticiydi her şey. Teras, rüzgarları besliyor ve içimi ılıyordu.


Seni ilk gördüğümde dünlerinden bozma uçurumlarını gizliyordun yüzünde. Bir şeyleri saklarcasına gülüyordun. Yalnızlığına kalkan yapmıştın geçici kalabalıkları. O çok konuşmaların içinin susuşlarındandı. Ağlamak özneli gülmelerini biriktiriyordun yüzünün deltasında. Ve hüzün örtülü bakışların geçtiğin her koridoru imzalıyordu...

Benimse sırtımdaki kambur biraz daha büyüyor ve bir sırtlan kemiriyordu beni ince ince. Terastaki o hoş esintiyi istiyordu yüzüm ama sırtlanım buna izin vermiyordu.


Her hamlede bir parçam daha eksiliyordu.
Beni yiyip bitirdi bu lanet hayvan!
Şehrin bütün otobüs duraklarına numaralı şiirler asıyorum.


kahraman tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:34

Bak Annem yine beni dövmekten dönüyor. Bağrından kaşar peyniri çıkarıyor çocuklarına sakladığı. Annem temizliğe gidiyor, sonra gelip beni dövüyor. Suçlarımı hiç hatırlamıyorum.


Kafamda 6 tane dikiş dans ediyor. Oysa babamın beni ayaklarımdan tavana astığı gün ne çok istemiştim annemin gelip kurtarmasını. Babam bana dünyayı tersten göstermişti. Sizin hiç göz yaşlarınız alnınıza aktı mı? Off! Sırtlan kamburumdan bir parça daha kopardı. Hep kendi düşlerimden vuruluyorum. Kaşlarım dağılıyor sensizlikten. Uzak bir coğrafyadasın biliyorum. Bu konuştuğum, yabancılaştığım hangi yanın acaba? Bu olsa gerek diyorum hayatın en düş yanı. Seni düşlerimde çoğaltıyorum. O kadar çoksun ki bende, senlerde kayboluyorum çoğu kez. Seni benimle, beni seninle karıştırıyorum.


Bir keresinde terlerimiz de karışmıştı böyle. Sonra gözlerine bakıp “aslında ne kadar bensin bir bilsen” demek istemiştim fakat koridor karanlıktı ve ben ışığı yakmadan tuvalete gidemiyordum. Korkuyordum hayaletlerden. Geceye çiş biriktirip damarlarımı çatlatıyordum. Uzun, karanlık bir koridor beni yutmak için bekliyordu ve ben annemin yatak odasına korkularımı asıyordum. Bir keresinde hayaletlerimden biri sırtıma dokunmuş ve “mevsimsiz, pek mevsimsiz korkuyorsun” demişti. O geceden beri sırtımdaki kambur durmadan büyüdü, o kadar kocaman oldu ki sırtlan bile beni kemire kemire bitiremiyor.


Hayaletlerden korunmak için en iyi kalkan yorgandır. Kafanı yorganın içine iyice gömeceksin ki sana dokunamasınlar. Korkma! Sabah Kafka’nın hamam böceğine dönüşmezsin. Terasta seni öptüğüm gün bir ömrün küllerini taşıyordum ceplerimde. Duvarın dibindeydik. Yaşamın dibine geçmiştik ama sırtlan uyuyordu düşümde. Korkularım uçurumlarındandı. Hem geceye, terasa ve mutsuz yıldızlara aldırmıyorduk, hem de onlardan yapılma bir oyunu oynuyorduk.
-Üşüdün mü?
-Yanımdasın, nasıl üşürüm?


kahraman tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi" adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:35

Köhne bir evde 25 mumluk cılız ampuller yanardı... Kıştı... 7 kardeş küçük bir elektrik sobasından nasiplenirdik. Sırtımıza karlar yağardı önümüzde baharlar açarken... O zamanlarda kanımı içen bitlerim vardı.


Saçlarımın arasından çeker çeker iki tırnağımın arasında çıtlatırdım. Kan izleri dururdu ellerimde. Cinayete uygun, yeni sirkelere sığınak olurdu sıcak şakaklarım. Sonra annem kafamıza gaz döker, bizi okula yollardı. O zamanlar adının ilk harfi beynimin içine bir solucan gibi kıvrılmamıştı daha. Ne zaman gözlerimi uzaklara yatırsam, aklıma sinema salonlarında uyumak gelirdi. Benim kimsesiz sahillerim vardı. Sonra ölü bir balıkçı uğradı oraya. Mor cesedini yeşil bir brandaya sardılar. Gördüğüm ilk cesetti o, sonraları hep rüyalarıma girecek olan. Onu televizyondaki beyin nakli yapılan adama benzetirdim.


O zamanlar aşkı hiç bilmiyordum
Aşk olsundu
Aşk ölsündü
Biliyorum düş’tü
Sonra düştü...
Çirkin ve hüzünlüydüm hep. Utanıyordum çirkinliğimden.
Saçlarım alnıma düşsün istiyordum. Zenginler gibi giyinemiyordum ama varoş çocuğu da değildim. Delikanlı kentler büyümüyordu içimde. Bir sonbahardı. Ölü bir kenti ikindi uykusuna yatırırken dalgın fesleğenler içinde unuttular beni.

Balkonumda uyuttuğum ölü sardunyam faili meçhul bir yangına kurban gitti... İntikamını hiç alamadığım... Bu kentte herkes yalancı. İki kişi, bir üçüncüyü ezince mutlu oluyor hep. Ve rüzgarlar utangaç bir kız gibi kaçışırken yollarımdan, aşk bol virgüllü bir cümle oluyor usumda. Senin kirli duvarlarına şiir yazmamaya yeminler ediyorum. Durgun ve yorgunum. Kimliğime ekleyin! Öykünülesi bir duruş bulamadım kendime... Satılık kelimelerden yola çıktıkça içime batıyor, içime battıkça kendime yabancılaşıyorum... Alnımda parçalanıyor künyem... Şehrin en dalgın düş satıcıları sarhoş şarkıları söylüyorlar bana.

Ama bakın size yemin ediyorum ki annemin ninnilerini hiç unutmadım ben. Kulağıma çakılı duruyor en anne sesiyle...


kahraman tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi" adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:35

Zaten her şeyi içimden söyleyebiliyorum, sesim yok. Beynimdeki uyuşukluk giderek artıyorken kız bana doğru yaklaşıyor. Aman Allahım tam karşımda duran ters koltuklardan birine oturdu ve gözlerimin içine bakıyor. Nereden tanıyorum bu kızı diye düşünürken birden beynimde sesini duyuyorum.
-Ne çabuk unuttun beni!
Dudakları kıpırdamıyor. Sesi beynimden geliyor. Bu ses kimindi?
-Demek sesimi bile unuttun ha!
Olamaz bu kız düşüncelerimi okuyor.


Şimdi ben ne düşünsem bilecek. Kafamda hiçbir düşünce geliştiremeyeceğim. Her şeyden haberi olacak.
-Her şeyden haberi olmayan tek kişi var o da sensin burada...
-Seni hatırlamıyorum
-Niye hatırlamıyorsun? Beni sen bu hale getirdin. Şimdi hatırlamaman tuhaf değil mi sence?
-Bilmiyorum, hiçbir şey bilmiyorum!
-Oysa ben şimdi çok şey biliyorum ve senin beni dinlemekten başka hiçbir şansın yok. Bunca zaman hep sen konuştun çünkü, hem de yazarak konuştun.


ÖLÜ BİR KIZA MEKTUPLAR YAZDIN. Beni sen öldürdün! İçinde işledin bu cinayeti.
Senden kalktı cenazem. Beni ölü yıkayıcıların eline bıraktın. Hortumlarla yıkadılar beni sen uyurken. Saçlarım ıslak kaldı “nasıl olsa artık hastalanmayacak” dediler. Tabuta koydular ve gittiler. Sırtım tahtalara battı da şöyle güneşe doğru çeviremedim kendimi. Bilirsin ben güneşi çok severdim. Sonra beni sokaklarda dolaştırdılar “Onun kenti burası. Bak, senin gibi nice tabutlular var burada” dediler. Evet içinde öldürdüğün ben, hiç dışarı çıkamayacak.


Senin kentinde çürümeye mahkum oldum. Bunu da yaptın işte bana. Ölü bir kıza mektuplar yazdın şimdi onlar dizlerinde duruyor ama sen dokunamıyorsun bile.
Ve bir kağıt daha düştü dizlerimden.

Uçurumlardan yukarı doğru düşüyorum nicedir. Şizofren bir bakış yerleşince yüzüme, delirebilmeyi deniyorum çoğu kez.
DELİREMİYORUM...
Alçakların dansına alkış tutmak bana göre değil ama ********ce yaşamaktan geri kalmadığım yıllarımdan utanmak intihar sınırlarına taşıdı beni çokça...


Cesetten bozma kadınları ve kiralık aşkları taşıdım kamburumda. Bir vagon daha eklerken ağrılarıma kentin çocukluğuma giden çıkışlarında kayboldum. Kırık pencere pervazları oynaşıyorken gözlerimde, çocukluğumun kimsesiz kıyılarında senden arta kalan kelimeleri topladım. “Şehir gözlü kadınım” dedim sana...
ÇIĞLIKLARIMDAYDIN...
Sana üşüdüğüm sonlar sonu bir iklimin ayazında, bütün kuytularımı bu şehre gömdüm... Seninle ezberimin en yitik yerlerini sınadım kaç kez...


Ve gidişlerine susarak, en kalabalık yanlarımda ağrıyan yalnızlığı kundakladım.
Gülüşünü katarak sessizliğime, sarhoş adımları gibi yalpa vurdum kent yağmurlarına.
-Off, alın şu sırtlanı sırtımdan-
Sensizlik ve sessizlik yüklü sesim, batık bir Eylül gemisi hüznüne bulanıyor. Her yerim kanıyor ama bir tek yüreğim acıyor. Hırçınlığım vurgunluğumdan mı bilmiyorum ama hayat hep olduğu gibi, olması gerektiği gibi değil... bir ihtilali kuşanmak yorgunluktan mı gelir yoksa yorgunluğa mı gider kim bilebilir?


Eylül gülüşümdü
Gülüşüm Eylül’dü
Düştü
İçinden şiirler geçiyor gözlerinin. Bana sormadan beni kendine armağan edişin geliyor aklıma. Sonra beni tüketişin, benim seni keşfedişim. O günlerden bir rüzgarın kaldı saçlarımın arasında kaybolan...
İşte sen de gidiyorsun sonunda
Seni götürmeden benden...


Aşkın tadının acı olduğunu sende öğrendim. Tomurcuktum sana, saklatmadın içinde...
Oysa benim içimin yarısı senden yapılmaydı... Okul dönüşlerini ezberlediğim yılların arkasına saklamıştım terk edişlerini...
Hatırlıyorum. Ilık bir yaz gecesinde, yeşil bir kente asmıştın beni. Bense canımın öbür yarısını öldürdüm o gece. Kendimle ve kentimle birlikte seni intihar ettik. Çünkü yüreğimden sağ çıksaydın, ölen ben olacaktım... İşte seni kaybettikçe kendimi keşfedişimin hikayesi böyle başladı. Şimdi sadece Ümit Yaşar’ın dizelerinde geçiyor adın. Senden hatıradır bana bu kambur.


Çok geceler uyku tutmuyor beni. Hayaletlerim de gelmiyor hiç. Gidişin bir sokak bana, kirini karların bile kapatamadığı... Giderken deniz tuttu beni. Kirpiğime tuz bıraktı. Kopamadım. Bu yüzden geceye Akdeniz boşaltıyorum; yani içtiğim antları kusuyorum sana... Limanları terk etmiş gemileri söylüyor şarkılar. Gözlerini anlatan şarkılar çalar radyolar. Terasa çıkarım, göğsüme senli esintiler oturur. Sırtlan uyur, gizlice ağlarım. Seni terk etmek; ölüme meydan okumak olur. Ölüm gözlerimden beni okur.





Ölü bir kıza mektuplar yazdığımın farkında bile değildim. Onu içimde niye öldürdüğümü de bilmiyorum. Bu kadar güzel bir kız nasıl öldürülürdü?
-Demek hala güzel olduğumu düşünüyorsun? Derilerim buruşup morardığında görmeliydin sen beni.


Dişlerim döküldüğünde görmeliydin. Dilim kurtlanıp o kurtlar mideme indiğinde görmeliydin. Tüküremedim hiç birini. Ölüler tüküremez.
Hepsi içime indi, kulaklarımda dolaştı, saçlarımın arasında gezindiler. Kurtlandım anlıyor musun kurtlandım!
-Özür dilerim ben, ben niye böyle bir şey yaptığımı bilmiyorum. Adını söyle lütfen bana.
“Adımı da kurtlar yedi” dedi ve güldü. Bu gülüş bana bir şeyler anımsatır gibi oldu. Zihnim o kadar bulanık ki...
Dizlerimden bir kağıt daha yere düştü.


Bu sabah Şubat’ın 14’üne uyandım. Kırmızı gül ve yaslanacak omuzlara nefretle bakanların ülkesinden giriş yaptım şehre. Bilirim şubat yangınlarını. Ardında binlerce ölü bırakır.
Bak yine sırtıma çöktü vahşi sırtlan. Beni uzun bir koridora sürüklüyor. Kadavra dolu sokaklarda uyuyordum oysa ki! Ne ben onları ısıtabiliyorum ne onlar beni soğutabiliyor. Her sabah binlerce kadavranın arasında sabaha göz açmanın ne demen olduğunu bilemezsin sen. Sürekli çürüyen ve kokan bir ölümdür o.
Neyse ki tutunduğum şubat nöbetlerim var benim, siz bilmezsiniz. Yarin gözlerinden yapılmış bir kentin arka sokakları var orada. Gizli-Mavi rüzgarlarım var...


“Dünlerden birkaçı, yarına borcum olsun” der gibi gidişlerin vardı ve ben o gidişleri hep “saçları yağmurlu kız”a benzetirdim. Taksim’de bir otobüs durağında rastlamıştım ona. Yağmurun bardaktan boşanırcasına yağdığı bir gündü. Beline kadar uzanan kıvırcık sazları vardı. Üzerindeki her şey simsiyahtı. Gökyüzünden inen yağmurlar onun saçlarına tutunarak mola veriyor ve daha sonra tekrar şehre yağıyordu sanki. Sağanağa aldırmadan avucunda sakladığı sigaradan hızlı hızlı nefesler çekti. Etrafına isyan eden gözlerle baktı. Ben bir otobüsün buğulu camının ardından izliyordum onu. Bir an göz göze geldik. İçimden bir şeyler koptu.


O ise sıradan biri olduğumu biliyordu, bakışından anladım. Yakınından geçen üç-beş serseri laf attı. O da ağza alınmayacak küfürlerle yanıt verdi. Her Rock’çı kız gibi o da içindeki bilinmeyenin peşindeydi. Otobüsüm yavaş yavaş hareket ederken, o içine, ben yoluma gittim. Yüreğime dip-not koydum onu. Ve ona bir daha hiçbir durakta rastlamadım.


Otobüs ilerlemeye devam ediyordu. Biraz dalmıştım. Gözlerimi açtığımda adını kurtların yediği kız hala bana bakıyordu. Ne saçları yağmurlu kıza, ne de şehir gözlü kadınıma benziyordu. Bu kadar ağır sevdalarla yaralanmış biriyken bile Ahmet’in kalp çeperlerinin geniş olduğunu söylemesine aldırmamıştım ben. Şimdi ise bir yüreğe iki sevda sıkıştırdığımı düşünmeye başlıyordum. Suretler birbirini yiyerek çoğalıyordu benim kentimde. Yastığımın altında biriktirdiğim yalnızlıklarımı ve yorganımın altındaki kuş sürülerini bana geri getirecek bir durak yok muydu bu kentte?


“Sen, ya aşka ya da sana ihanet etmem gerektiğini düşündüğüm bir zamandan geliyorsun değil mi?” diye sordum beynimle.
-Hayır! Ben yıkık bir kente ancak yarin gözleri ile girilebileceğini düşündüğün günlerden geliyorum.
-Peki şimdi nerde o kent?
-Tam ortasındasın o kentin.
-Buralarda bir çam ağacı olması gerekir, şöyle gövdesi yarılmış ve içinden bir incir ağacı çıkmış.
-Orası çocukluğunda kaldı. Burayı sen yarin gözlerinden yaptın.
-Peki yarin gözleri nerede şimdi?
-Koridorda!


Aniden kendime geldim ve dizlerimden bir kağıt daha düştü...

Kefareti ödenmiş mutluluklarım vardı benim. Ölü bir kent’e, bir cesedin yakasına gül koymak kadar anlamsız olan. Oysa beledi olmayan tek bir anı bile bırakılmamıştı şehre...
Şimdi seninle çıktığımız yokuşla konuşuyorum da, “siz mutluydunuz beni çiğnerken” diyor. Bilirsin yar, biz birbirimizi el yordamıyla bulmadık. Nasıl görebilir bunu kör bakanlar? Sırtlan yine üzerime tırmanıyor. Bana çok acıkmış besbelli. Hayat bana, peşinden koştuğum sadakati hep köpeklerle veriyor.


(Ayhan olsaydı buna çok gülerdi).
Ama ben size sistemin köpeklerinden bahsetmiyorum. Ben onlardan nefret ediyorum. Onlar bizi çok seviyor. Kafalarımızın içinden korktukları için dışıyla uğraşıyorlar. Sizi hiç sevmiyorum eğitilmiş köpekler. Dün yüzündeki denizde ölü kuşlar vardı. Koridor en daralan yerlerinden yontulmuş hüzünleri sana taşıyordu. Ben terasta rüzgar dolduruyordum ceplerime. Birden düşün birine düştüm. Melez bir coğrafyada konaklıyordum. Dostların seni incitmişti ki ben kanıyordum. Onlar aslında sadece kendi yalnızlıklarını çoğaltıyorlar,
Seni yalnızlaştırmaktan duyulan hazzı sürerek hayatlarına...

Bak ben kentli bir duruşa gömdüm bedenimi. Uykularında çekmeceleri yağmalanan çocukların acılarına bulayarak kendimi, kendimden (vaz)geçiyorum...


kahraman tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi" adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:36

Zaten her şeyi içimden söyleyebiliyorum, sesim yok. Beynimdeki uyuşukluk giderek artıyorken kız bana doğru yaklaşıyor. Aman Allahım tam karşımda duran ters koltuklardan birine oturdu ve gözlerimin içine bakıyor. Nereden tanıyorum bu kızı diye düşünürken birden beynimde sesini duyuyorum.
-Ne çabuk unuttun beni!
Dudakları kıpırdamıyor. Sesi beynimden geliyor. Bu ses kimindi?
-Demek sesimi bile unuttun ha!
Olamaz bu kız düşüncelerimi okuyor.


Şimdi ben ne düşünsem bilecek. Kafamda hiçbir düşünce geliştiremeyeceğim. Her şeyden haberi olacak.
-Her şeyden haberi olmayan tek kişi var o da sensin burada...
-Seni hatırlamıyorum
-Niye hatırlamıyorsun? Beni sen bu hale getirdin. Şimdi hatırlamaman tuhaf değil mi sence?
-Bilmiyorum, hiçbir şey bilmiyorum!
-Oysa ben şimdi çok şey biliyorum ve senin beni dinlemekten başka hiçbir şansın yok. Bunca zaman hep sen konuştun çünkü, hem de yazarak konuştun.


ÖLÜ BİR KIZA MEKTUPLAR YAZDIN. Beni sen öldürdün! İçinde işledin bu cinayeti.
Senden kalktı cenazem. Beni ölü yıkayıcıların eline bıraktın. Hortumlarla yıkadılar beni sen uyurken. Saçlarım ıslak kaldı “nasıl olsa artık hastalanmayacak” dediler. Tabuta koydular ve gittiler. Sırtım tahtalara battı da şöyle güneşe doğru çeviremedim kendimi. Bilirsin ben güneşi çok severdim. Sonra beni sokaklarda dolaştırdılar “Onun kenti burası. Bak, senin gibi nice tabutlular var burada” dediler. Evet içinde öldürdüğün ben, hiç dışarı çıkamayacak.


Senin kentinde çürümeye mahkum oldum. Bunu da yaptın işte bana. Ölü bir kıza mektuplar yazdın şimdi onlar dizlerinde duruyor ama sen dokunamıyorsun bile.
Ve bir kağıt daha düştü dizlerimden.

Uçurumlardan yukarı doğru düşüyorum nicedir. Şizofren bir bakış yerleşince yüzüme, delirebilmeyi deniyorum çoğu kez.
DELİREMİYORUM...
Alçakların dansına alkış tutmak bana göre değil ama ********ce yaşamaktan geri kalmadığım yıllarımdan utanmak intihar sınırlarına taşıdı beni çokça...


Cesetten bozma kadınları ve kiralık aşkları taşıdım kamburumda. Bir vagon daha eklerken ağrılarıma kentin çocukluğuma giden çıkışlarında kayboldum. Kırık pencere pervazları oynaşıyorken gözlerimde, çocukluğumun kimsesiz kıyılarında senden arta kalan kelimeleri topladım. “Şehir gözlü kadınım” dedim sana...
ÇIĞLIKLARIMDAYDIN...
Sana üşüdüğüm sonlar sonu bir iklimin ayazında, bütün kuytularımı bu şehre gömdüm... Seninle ezberimin en yitik yerlerini sınadım kaç kez...


Ve gidişlerine susarak, en kalabalık yanlarımda ağrıyan yalnızlığı kundakladım.
Gülüşünü katarak sessizliğime, sarhoş adımları gibi yalpa vurdum kent yağmurlarına.
-Off, alın şu sırtlanı sırtımdan-
Sensizlik ve sessizlik yüklü sesim, batık bir Eylül gemisi hüznüne bulanıyor. Her yerim kanıyor ama bir tek yüreğim acıyor. Hırçınlığım vurgunluğumdan mı bilmiyorum ama hayat hep olduğu gibi, olması gerektiği gibi değil... bir ihtilali kuşanmak yorgunluktan mı gelir yoksa yorgunluğa mı gider kim bilebilir?


Eylül gülüşümdü
Gülüşüm Eylül’dü
Düştü
İçinden şiirler geçiyor gözlerinin. Bana sormadan beni kendine armağan edişin geliyor aklıma. Sonra beni tüketişin, benim seni keşfedişim. O günlerden bir rüzgarın kaldı saçlarımın arasında kaybolan...
İşte sen de gidiyorsun sonunda
Seni götürmeden benden...


Aşkın tadının acı olduğunu sende öğrendim. Tomurcuktum sana, saklatmadın içinde...
Oysa benim içimin yarısı senden yapılmaydı... Okul dönüşlerini ezberlediğim yılların arkasına saklamıştım terk edişlerini...
Hatırlıyorum. Ilık bir yaz gecesinde, yeşil bir kente asmıştın beni. Bense canımın öbür yarısını öldürdüm o gece. Kendimle ve kentimle birlikte seni intihar ettik. Çünkü yüreğimden sağ çıksaydın, ölen ben olacaktım... İşte seni kaybettikçe kendimi keşfedişimin hikayesi böyle başladı. Şimdi sadece Ümit Yaşar’ın dizelerinde geçiyor adın. Senden hatıradır bana bu kambur.


Çok geceler uyku tutmuyor beni. Hayaletlerim de gelmiyor hiç. Gidişin bir sokak bana, kirini karların bile kapatamadığı... Giderken deniz tuttu beni. Kirpiğime tuz bıraktı. Kopamadım. Bu yüzden geceye Akdeniz boşaltıyorum; yani içtiğim antları kusuyorum sana... Limanları terk etmiş gemileri söylüyor şarkılar. Gözlerini anlatan şarkılar çalar radyolar. Terasa çıkarım, göğsüme senli esintiler oturur. Sırtlan uyur, gizlice ağlarım. Seni terk etmek; ölüme meydan okumak olur. Ölüm gözlerimden beni okur.





Ölü bir kıza mektuplar yazdığımın farkında bile değildim. Onu içimde niye öldürdüğümü de bilmiyorum. Bu kadar güzel bir kız nasıl öldürülürdü?
-Demek hala güzel olduğumu düşünüyorsun? Derilerim buruşup morardığında görmeliydin sen beni.


Dişlerim döküldüğünde görmeliydin. Dilim kurtlanıp o kurtlar mideme indiğinde görmeliydin. Tüküremedim hiç birini. Ölüler tüküremez.
Hepsi içime indi, kulaklarımda dolaştı, saçlarımın arasında gezindiler. Kurtlandım anlıyor musun kurtlandım!
-Özür dilerim ben, ben niye böyle bir şey yaptığımı bilmiyorum. Adını söyle lütfen bana.
“Adımı da kurtlar yedi” dedi ve güldü. Bu gülüş bana bir şeyler anımsatır gibi oldu. Zihnim o kadar bulanık ki...
Dizlerimden bir kağıt daha yere düştü.


Bu sabah Şubat’ın 14’üne uyandım. Kırmızı gül ve yaslanacak omuzlara nefretle bakanların ülkesinden giriş yaptım şehre. Bilirim şubat yangınlarını. Ardında binlerce ölü bırakır.
Bak yine sırtıma çöktü vahşi sırtlan. Beni uzun bir koridora sürüklüyor. Kadavra dolu sokaklarda uyuyordum oysa ki! Ne ben onları ısıtabiliyorum ne onlar beni soğutabiliyor. Her sabah binlerce kadavranın arasında sabaha göz açmanın ne demen olduğunu bilemezsin sen. Sürekli çürüyen ve kokan bir ölümdür o.
Neyse ki tutunduğum şubat nöbetlerim var benim, siz bilmezsiniz. Yarin gözlerinden yapılmış bir kentin arka sokakları var orada. Gizli-Mavi rüzgarlarım var...


“Dünlerden birkaçı, yarına borcum olsun” der gibi gidişlerin vardı ve ben o gidişleri hep “saçları yağmurlu kız”a benzetirdim. Taksim’de bir otobüs durağında rastlamıştım ona. Yağmurun bardaktan boşanırcasına yağdığı bir gündü. Beline kadar uzanan kıvırcık sazları vardı. Üzerindeki her şey simsiyahtı. Gökyüzünden inen yağmurlar onun saçlarına tutunarak mola veriyor ve daha sonra tekrar şehre yağıyordu sanki. Sağanağa aldırmadan avucunda sakladığı sigaradan hızlı hızlı nefesler çekti. Etrafına isyan eden gözlerle baktı. Ben bir otobüsün buğulu camının ardından izliyordum onu. Bir an göz göze geldik. İçimden bir şeyler koptu.


O ise sıradan biri olduğumu biliyordu, bakışından anladım. Yakınından geçen üç-beş serseri laf attı. O da ağza alınmayacak küfürlerle yanıt verdi. Her Rock’çı kız gibi o da içindeki bilinmeyenin peşindeydi. Otobüsüm yavaş yavaş hareket ederken, o içine, ben yoluma gittim. Yüreğime dip-not koydum onu. Ve ona bir daha hiçbir durakta rastlamadım.


Otobüs ilerlemeye devam ediyordu. Biraz dalmıştım. Gözlerimi açtığımda adını kurtların yediği kız hala bana bakıyordu. Ne saçları yağmurlu kıza, ne de şehir gözlü kadınıma benziyordu. Bu kadar ağır sevdalarla yaralanmış biriyken bile Ahmet’in kalp çeperlerinin geniş olduğunu söylemesine aldırmamıştım ben. Şimdi ise bir yüreğe iki sevda sıkıştırdığımı düşünmeye başlıyordum. Suretler birbirini yiyerek çoğalıyordu benim kentimde. Yastığımın altında biriktirdiğim yalnızlıklarımı ve yorganımın altındaki kuş sürülerini bana geri getirecek bir durak yok muydu bu kentte?


“Sen, ya aşka ya da sana ihanet etmem gerektiğini düşündüğüm bir zamandan geliyorsun değil mi?” diye sordum beynimle.
-Hayır! Ben yıkık bir kente ancak yarin gözleri ile girilebileceğini düşündüğün günlerden geliyorum.
-Peki şimdi nerde o kent?
-Tam ortasındasın o kentin.
-Buralarda bir çam ağacı olması gerekir, şöyle gövdesi yarılmış ve içinden bir incir ağacı çıkmış.
-Orası çocukluğunda kaldı. Burayı sen yarin gözlerinden yaptın.
-Peki yarin gözleri nerede şimdi?
-Koridorda!


Aniden kendime geldim ve dizlerimden bir kağıt daha düştü...

Kefareti ödenmiş mutluluklarım vardı benim. Ölü bir kent’e, bir cesedin yakasına gül koymak kadar anlamsız olan. Oysa beledi olmayan tek bir anı bile bırakılmamıştı şehre...
Şimdi seninle çıktığımız yokuşla konuşuyorum da, “siz mutluydunuz beni çiğnerken” diyor. Bilirsin yar, biz birbirimizi el yordamıyla bulmadık. Nasıl görebilir bunu kör bakanlar? Sırtlan yine üzerime tırmanıyor. Bana çok acıkmış besbelli. Hayat bana, peşinden koştuğum sadakati hep köpeklerle veriyor.


(Ayhan olsaydı buna çok gülerdi).
Ama ben size sistemin köpeklerinden bahsetmiyorum. Ben onlardan nefret ediyorum. Onlar bizi çok seviyor. Kafalarımızın içinden korktukları için dışıyla uğraşıyorlar. Sizi hiç sevmiyorum eğitilmiş köpekler. Dün yüzündeki denizde ölü kuşlar vardı. Koridor en daralan yerlerinden yontulmuş hüzünleri sana taşıyordu. Ben terasta rüzgar dolduruyordum ceplerime. Birden düşün birine düştüm. Melez bir coğrafyada konaklıyordum. Dostların seni incitmişti ki ben kanıyordum. Onlar aslında sadece kendi yalnızlıklarını çoğaltıyorlar,
Seni yalnızlaştırmaktan duyulan hazzı sürerek hayatlarına...


Bak ben kentli bir duruşa gömdüm bedenimi. Uykularında çekmeceleri yağmalanan çocukların acılarına bulayarak kendimi, kendimden (vaz)geçiyorum...


kahraman tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi" adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:39

Bu ses bana çok uzaklarda kalan bir sevdamı anımsatıyordu. Peki ben hangi ihanetin bedelini bu kadar ağır ödüyordum. Şu karşımda gözlerini ayırmadan bana bakan kız şimdi nasıl oluyor da bu kadar güzel ve bu kadar canlı. Bir ölünün başına gelebilecek en güzel şeyi yaşıyor olmalıyım belki de... Ama o ses, o gülen ses sanki bir kuşun çığlığı gibi ama tanıdık bir kuş o.


-Boşuna çabalama beni hiç hatırlayamayacaksın. Kendini düşte sanıyorsun ama aslında sen de bir ölüsün. Başkalarını öldürerek intihar eden bir ölü hem de!
Hayır bu kız beni ölü olduğuma inandırmaya çalışıyor oysa hikayesini benim yazdığım bir düş bu ve duraklar bitince uyanacağım, biliyorum. Birden otobüsün giderek hızlandığını ve koltuklarda oturan ölülerin çoğaldığını fark ettim. Dizlerimden bir kağıt daha kaydı.
Gözleri “sahte mavi” kadınlar, ela kabuslara yatırıyorlar gecelerini. Giderek yalnızlaşıyorlar. Biliyorum hiçbiri anneme benzemeyecek onların...


Sırtlan sırtımdan ısırdıkça annem ağlıyorum, ağladıkça annem kokuyorum.
Annem bu kenti çok seviyor. Kadıköy sürüyor yalnızlık çağlayan yanlarına. O bütün çürük sebzelerini biliyor pazarların. Her Pazar dönüşü kolları uzuyor. Saçlarımı okşuyor.
Yüzü dünküne benzemese de,yanaklarında kırmızı kalp çiçekleri duruyor anneciğimin. Kamburum giderek büyüyor. Peki hayat giderek kamburlaşmıyor mu?
Neden hayatı yiyen sırtlanlar yok?
Soğuk bir cesetle üstümü örtüyorlar. Sonra ölü bir kenti serpiyorlar bana... kötürüm bir çocuk kusuyor caddelere.


Hayat acımasızlaştıkça yeni yeni anarşistler doğuyor buralarda. Gidenler bizi götürmüyor yanlarında. Her şey bir yalana dönüşüyor. Tek yalan, kalan yanım oysa ki...
Acıdan yana boy vermiş çocukluğumdan, kesintisiz bir devrim çıkarıyorum.
Acıdan
Yalandan
Ve kamburumdan iğreniyorum.
Derken bir ısırık daha alıyor sırtlan benden. Giderek eksiliyorum. Heybemden düşürdüğüm ıtır kokuları, rüyalarımda çoğalıyor. Martıların didiklediği yarım bir kalp ezgisi çağrıştırıyor hüzünlü şarkılar.


İstasyonlara bir karabasan gibi çöken şehirlerin karanlığında, uykularım iğfal ediliyor. İçimi beğendiremiyorum yalnızlığıma yağanlara. Bilmediğim dillerde gülüyorsunuz siz. Oysa ben başka kıyıların çocuğuyum. Bitirimsiz bir kent yitiğiyim. Hem daha size kapanmayan yaralarımdan bahsetmedim. Bakmayın gülümsediğime, siz benim için hep karşı kıyısınız ve sadece şiirlerine tutunarak bana varabilirsiniz. Zaman geçerken bana sormuyor ve sonumu hazırlıyor bitimsiz bir uğraşla... Oysa sizin gözlerinize değmekten utanır benim gözlerim. Utancımın yansımasına ayna olmaktan korkar. Kavgamın peşi sıra sürüklenirim yıllarımın aralığından.


“Halkım için bu duruşum” derdim.
Şimdi “bu halk için mi?” diyorum.


kahraman tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi" adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:40

Hızla giden otobüsün içinde bir o yana bir bu yana savrulan ölüler görüyorum. Arkama bakabilsem yerden tavana kadar ceset olduğunu da görebilecektim. Bir tek ben ve mektuplar yazdığım ölü kız hareket etmiyordu. Gözleri bana çakılı kalmıştı ve hiç konuşmuyordu. Bir şeyleri bekler gibiydi. Hiç alamadığı bir intikamı bekliyor olmalıydı. Artık bu düşün sonunu merak etmiyordum ve bu düşten uyanmak için yeniden uykuya dalacaktım.


Dizlerimden bir kağıt daha düşüyordu...

Her köşe başı rüzgar giymiş bir tavrını taşıyor ve sen yasak bir aşkın en aykırı satırlarını kanatıyorsun mavi düşlerimde. Zamanla korkunçlaşan bir papatya gülüşe öykünüyorum. Saçlarının arasındaki sırlara tutunarak düşmemeye çalışıyorum hayata ve sana. Alnımdan damlayan terlerin oluşturduğu sığınaklardan yenik bir savaşçıyı içiyorum. Artık hiç utanmıyorum yenilmekten. Ve sen her gidişinde gözlerini unutuyorsun bende.
Sesim bu kentin kirli duvarlarına yapışıyor ve karanlık karanlıkla silinmiyor. Her seferinde karanlık miraslar bırakıyorum kendime.


Bir şarkı beynimi oyuyor “yaşamak istemem artık aranızda” tekrar ölüyorum... Ve şarkı devam ediyor “benden bir ruhsuz yaratmayı nasıl başardınız”... Yavuz Çetin’in yanına gidiyorum. Bütün köprülerden atlayarak... Orada kaşlarımı çatsam, burada gök gürler ama ne yapayım babam ve kardeşim de beni böyle bırakıp gittiler. Haklısınız, yaşamak için erken, ölmek için geç bir zamanmış!
Artık gecelerinize uykusuzluk bulaşacak. Haziran düşü düşmüş bir sokak, it gözü değmemiş bir çıkmazda kaybolacak. Ömrümüzün en girift, en kırçıl masalı uğurlayacak sizi bana...

Şehrin dışına çıkıyorduk ve hala ışıkları yoktu yeryüzünün. Bir otobüsün ulaşabileceği en hızlı noktaya geldik. Evet cesetler parçalanmaya başlamıştı ve uzuvlar birbirine karışıyordu artık.

Önüme tanıdık bir el düştü. Şehrin loşluğu yerini karanlığa bırakmaya başlamıştı. Geceye ışık seli gibi karışıyor ve bir uçuruma doğru hızla ilerliyorduk. Karşımda oturan kız gözlerini benden ayırmıyor ve hala susuyordu.
Otobüs uçuruma düşmeden uykuya dalmalıydım yoksa bu uykudan bir daha hiç uyanmayacaktım.
Ve son kağıt da dizlerimden süzülüverdi...

Eylül yağmurun türküsü olur, içine deniz düşer. Bütün balıkçı tekneleri kör bir balıkçıyı ağlatarak eylülden geçer.

Oysa ki Konyalı’nın dediği gibi “Korkak bir yalnızlıktır Eylül”
Bir felce durur bütün gitmelerin. Yastığının altında biriktirdiğin hüzünler usulca bırakır seni. Seni yine de yavaş dön yatağında.
Yoksa depremler olur içimde...
Gecenin en İstanbul’unda başka şehirler
Doluşuyor gözlerime ve göz kapaklarım hortluyor biliyor musun?
Ölümün arka bahçesi bacaklarımı kesiyor, kedilere atıyorlar ciğerlerimi. Düş ve tütün kokulu gece yalnızlarının şakaklarına namlu satıyor güç biriktiriciler.


İlk kar saçlarında tutunca kanayan bütün yanların delirmeye başlıyor. Ve biz deniz çocukları, bir martının gözlerinde uyanıyoruz.
Yurduna tutamayan yurtsuzlar korosu, çok sesli bir şarkıyı dinletiyor kente ama ve sağırlar sadece kendini duyuyor. Bildiğim bütün şarkıların acemisi olarak ölüyorum.
Ödünç aldığımız külleri, ateş ödedik biz hep. Yaşadıkça kirleniyoruz oysa...
Kimliğini şehre dönünce unutursun derler. Ne zaman kimliğimi sorsalar, çıkarıp resmini gösteriyorum. Sense kimliksiz bir şehirde yalancı coğrafyalara saklatıyorsun kendini.

Suskunluğun en bilmediğim dilini konuşuyorsun ve yine en bilmediğim dillerde susuyorsun. Beni hep senden vazgeçişlerimde fark ediyorsun. Islığımızı hangi hırsızlara çaldırdığını bilmiyorum. Hep keniden batan ölü çocuklara saklıyordum ben onları. Sırtımdaki ağır vebali kemiriyor hala sırtlan. Senin sırtlanın yok. İşte bu yüzden –şimdilik- gözlerinden geçiyor bütün trenler. Saklımda tuttuğum bütün istasyonlar, gidişine susmayı öğreniyor.
Bir yol kenarı şimdi gözlerim. Adına imgeler düşüyor kadavraya dönen sokaklar.
Beni rüzgarlara sattığın yanlarımdan tanırlar. “Kapı aralıklarında kalmış bir aralık insanı” diye not düşerler kimliksizliğime.

Tanıklığıma bulaşmış bütün bulvarlar şimdi ağlamayı öğreniyor benden ve biliyorlar ki; ya aşka ya da sana ihanet edeceğim.Düşleri satmalara yatacağım utanmadan.
Aşka inanmak kendini sevmektir yüzündeki ünlemi bozmadan. Bilmez misin?
Sana aşkın iki kişilik bir yalan olduğunu öğretmediler mi?
Neden her seferinde kanıyorsun öyleyse?
Kaşlarındaki öfkeye damlayamayacak kadar tüketmiş kendini yağmurların. Yaşıt kederlerimiz aramızda duran ayrılığı yoklayıp duruyor. Sen de kalabalıklaşmayı yavaş yavaş unutuyorum.

Koridor giderek ürkünçleşiyor.
Terasa ılık rüzgarlar bırakan geceyi de ıslıklandıramıyorum.
Yalpadayım
Giderek yalnızlaşıyorum
Ve
TUTUNAMIYORUM...
Ben hiç mutluluktan delirmedim ama delirmekten mutluyum.
Herkes bana acıyor, asıl şizofrenin kendileri olduğunu bilmeden. Biliyorum çok çirkinim. Kendin içine girsem beni dışarı kusar. Oysa ben iç kanamalı bir hastayım ve kenidme gölgesiz bir akşamüstü arıyorum.

Sürgün yanlarımdan vurgun yemek hoşuma gidiyor. Her gece ölü bir kıza mektuplar yazıyorum. Fırtına yüklü gemileri kanımda yüzdürüyorum. Artık adımı unutmaya başladım. Ne mutlu...
Gözleri bağlı bir dilsizi vurdular dün gece. Mayınlı bir sevda masalında yakalamışlardı. Gülerken de ölürken de güzeldi. Hadi kork! Seni ancak korkuların büyütür... Kanlı şakağından söküp aldığım yitik anlamı zulamda
Tutuyorum. Bir bıçak gibi
Kullanacağım günü geldiğinde...
Ve günü gelecek:
Hadi Kork!
Hadi üşü!


Erken bastırmış bir yalnızlık ihtilali gibi merhaban. Bu yüzden zehirli akşam üstüleri bırakıyorum ve seni onarıyorum kendimi yaralayarak. Uçurumlar uzuyor sırtımda.
Sırtlan kamburumdan bir parça daha koparıyor. Yine yüzünde o korkunç gülüşün. Mosmor bir kusmuk oluyorsun içimde...
Düşlerimi tükürüyorum ve akciğerimden kocaman bir parça düşüyor. Kendini öldürebilecek kadar bile cesaretin olmadığından böyle gülüyorsun. Kendini kandırıyorsun.
Aşkın kendini öldürebilecek kadar cesur olmalı sevdiğim.

Her nakaratta yeniden hatırlayacağın, Cepleri boş bir gidişi bırakıyorum sana... Enkazı kaldırılmamış çocuk yüzümle. Beni şakaklarımdaki sonbahardan tut. Birazdan utancını bırakacağım sana bu aşkın. Bu gidiş beni de bitirecek biliyorum ama kaçsam ağlamaklı oluyor omuz başlarım. Yaslansam uçurumsun... Her gidişime yenilip her dönüşüme güçleniyorum. Nedir bu ters denklem?
Sinemalara gidiyorum seni unutmalara.
Sadece bir bilet alıyorum. Antraktlarda dışarı çıkmıyorum. Ben kent çocuğuyum. Sinemalar benim yıkılmaz sığınaklarımdır.

“Vefasızdır unutmalar gün gelir hatırlar” derdi Tülay Bilginer.
Hadi beni en aşk yanlarımdan unut. Acı yüzümü sulara göm.


Uyandığımda kendimi Haliç’in kıyılarında buldum. Sol iç cebimde yedi sayfalık bir şiir vardı. Önce “ölü bir kıza yazdığım mektup mu bu acaba” diye düşündüm ama sonra kent şiirlerimden dolduğunu anladım. Düşümdeki son sahneye geri döndüm.
Otobüs uçurumdan aşağı doğru süzülürken, ölü kız kolunu ağzının içine sokarak yüreğinden bir şiir çıkarttı (kent şiirleri 1) dizlerime koydu ve kalkıp yürümeye başladı.


Biz aşağıya doğru düşerken o yukarı çıkıyordu. Dönüp bana baktı ve ilk defa dudaklarıyla konuştu.

-Ben, sen’im

Göz kapaklarım kapanmıştı.
Uyumuştum.

Şimdi Haliç’i yüzünün solunda taşıyan bir kız, koridorumuzda ellerimden tutuyor ve gülümseyerek şöyle diyor bana:
“Şairler yazmak için yaşar, oysa biz sadece yaşarız”
“Yaşamak için de yazılır” diyorum ve yedi sayfalık “kent” şiirini ona uzatıyorum. Şehir gözlü kadınım otobüsüne binip evine doğru gidiyor. Arkasından el sallıyorum.

Ve susuyor içimdeki çığlık kuşları.


kahraman tazeoğlu'nun "ölü bir kentin morg alfabesi" adlı kitabından


Misafir 13 Kasım 2007 12:42

İlk kar saçlarında tutunca kanayan bütün yanların delirmeye başlıyor. Ve biz deniz çocukları, bir martının gözlerinde uyanıyoruz.
Yurduna tutamayan yurtsuzlar korosu, çok sesli bir şarkıyı dinletiyor kente ama ve sağırlar sadece kendini duyuyor. Bildiğim bütün şarkıların acemisi olarak ölüyorum.
Ödünç aldığımız külleri, ateş ödedik biz hep. Yaşadıkça kirleniyoruz oysa...
Kimliğini şehre dönünce unutursun derler. Ne zaman kimliğimi sorsalar, çıkarıp resmini gösteriyorum. Sense kimliksiz bir şehirde yalancı coğrafyalara saklatıyorsun kendini.


kaan by 20 Kasım 2007 01:43

10 numara ya fazla söze ne hacet
youtube de bide arazı dinledim ben ya gerceten süper ya :)


Misafir 7 Aralık 2007 13:14

1 ek
Alıntıdaki Ek 12268

Edebiyat sevgisi yağmur soğuk dinlemedi.

Kuruculuğunu Radyo 7’den Mavi Ada programının sunuculuğunu yapan Kahraman Tazeoğlu’nun yaptığı, kısa adı Ünkep Olan Üniversiteler Arası Kültür ve Edebiyat Platformu ve Manisa Demirci Belediyesi işbirliği ile düzenlenen şiir günlerinin 5.si yapıldı.

Misafir katılımcının Gökhan Türkmen olduğu program birçok kesimden yüzlerce insanı şiir ve müzik çatısı altında bir araya getirdi. Demirci Kaymakamı Kâmil Kıcıroğlu, Belediye Başkanı Mithat Erşahin’in, Celal Bayar Üniversitesi Eğitim Fakültesi öğretim görevlileri ve idare amirlerinin katıldığı programda Kahraman Tazeoğlu şiirleriyle, Gökhan Türkmen de şarkılarıyla izleyenleri büyüledi.

Belediye Başkanı Mithat Erşahin programda oldukça duygulu anlar yaşarken, program izleyenlerce dakikalarca ayakta alkışlandı. Program sonunda Kahraman Tazeoğlu’na, Gökhan Türkmen’e ve Demirci Ünkep Başkanı Yusuf Çopur’a Demirci Belediyesi tarafından plaket verildi.

Demirci kaymakamı Kâmil Kıcıroğlu “Radyo 7’ye ve Kahraman Tazeoğlu’na kültüre ve edebiyata katkılarından dolayı teşekkür ederken Belediye Başkanı Mithat Erşehin;

" 5.sini düzenlediğimiz şiir günlerinin ilçemizin kültürel iklimine tarifi mümkün olmayan güzellikler kattığını bugün bu programa giremeyip dışarıda kalan yüzlerce kişi gösteriyor. Bu soğuk hava ve yağmura rağmen insanlar kilometrelerce uzaktan bu program için geliyorlar. Bu onur verici, edebiyat ve sanat adına gurur duyulacak bir şeydir.Bu başarının nedeni başta Kahraman Tazeoğlu’nun kültürel hassasiyetidir ona ve şahsında Radyo 7’ye teşekkür ediyorum” dedi.Program Kahraman Tazeoğlu’nun imza saatiyle son buldu.


Misafir 7 Aralık 2007 13:15

Kahraman Tazeoğlu büyüledi
 
Kahraman Tazeoğlu büyüledi

1. Ulusal Balıklıgöl Şiir Akşamı” etkinlikleri kapsamında düzenlenen şiir dinletisine katılan Kahraman Tazeoğlu şiir severleri büyüledi. Muhammet Taşçılar'ın haberi

Şanlıurfa Belediyesi ve Türkiye Yazarlar Birliğinin katkılarıyla “1. Ulusal Balıklıgöl Şiir Akşamı” etkinliği kapsamında ilk olarak, Şair Nabi Kültür Merkezinde “Şiirin Taşrası, Taşranın Şiiri” adlı bir panel düzenlendi.

Panele Belediye Meclis Üyesi Gülender Açanal, Türkiye Yazarlar Birliği Şanlıurfa Şube Başkanı Mehmet Kurtoğlu ve çok sayıda şiir severler ilgi gösterdi.

Prof. Dr. Ramazan Kaplan’ın başkanlığını yaptığı panele, Doç. Dr Yakup Çelik, Özcan Ünlü, Nazım Payam, Fadime Özkan, Adem Özbay, Hüseyin Kaya panelist olarak katıldı.

Panelin ardından “1. Ulusal Balıklıgöl Şiir Akşamı”nda, yine Şair Nabi Kültür Merkezinde Radyo 7’de “Mavi Ada” adlı programın sunucusu KahramanTazeoğlu ve Moral FM’de “Meçhul Kaptan” adlı programın sunucusu Niyazi Gedik’in Öykü ve Şiir dinletisi yer aldı.

Şairlerin birbirinden güzel eserlerini seslendirdikleri şiir dinletine Belediye Başkanı Dr Ahmet Eşref Fakıbaba, Eşi Gül Fakıbaba, Cumhuriyet Savcısı Haluk Kırca ve eşi ile şiir severler katıldı.

Şiir dinletisi sonrasında hayranlarına imza günü düzenleyen KahramanTazeoğlu Şanlıurfa Belediyesinin daveti üzerine kente geldiklerini, böyle güzel bir şiir dinletisi sunmalarına vesile olan Belediye Başkanı Dr Ahmet Eşref Fakıbaba’ya ve yoğun ilgiden dolayı Şanlıurfalılara teşekkür ederek “Ben bu kadar ilgiyi beklemiyordum, Şanlıurfalıların sanata karşı olan ilgisine hayran kaldım” diye konuştu. Balıklı gölde balıklara yem atarak şiir okuyan Tazeoğlu’nu etrafındaki vatandaşlar alkışladı. Balıklıgöl’de de hayranlarının yoğun ilgisi ile karşılaşan Kahraman Tazeoğlu “Askerliğimi Şanlıurfa’da yapmıştım, Şanlıurfa her geçen gün büyüyen bir şehir. Sanata özlem duyanların şehri.” dedi.

“1. Ulusal Balıklıgöl Şiir Akşamı”nda son olarak Balıklıgöl Anfi Tiyatro’da bir şiir dinletisi gerçekleştirildi. Balıklıgöl’de sıra gecesi ekibinin birbirinden güzel urfa türkülerinin ardından gerçekleştirilen şiir dinletisinde Özcan Ünlü, Adem Özbay, Adem Turan, Hüseyin Alemdar, Ömer Erdem, Yaşar Bedri, Nazım Payam, Ömer Kazazoğlu, Ali Akbaş, Kahraman Tazeoğlu, Niyazi Gedik, Mehmet Kurtoğlu, Necdet Karasevda, Hasan Akçay, Mustafa Sarı, Ali Sözer, Ali Uysal sahne alarak birbirinden güzel şiirleri seslendirdi.

Gecede “1. Ulusal Balıklıgöl Şiir Akşamı”nda sahne alan şairlere plaket sunuldu.


Misafir 7 Aralık 2007 13:16

3 ek
Alıntıdaki Ek 12269

Alıntıdaki Ek 12270

Alıntıdaki Ek 12271


Misafir 13 Aralık 2007 15:31

17 ek
Alıntıdaki Ek 12406

Alıntıdaki Ek 12407

Alıntıdaki Ek 12408

Alıntıdaki Ek 12409

Alıntıdaki Ek 12410

Alıntıdaki Ek 12411

Alıntıdaki Ek 12412

Alıntıdaki Ek 12413

Alıntıdaki Ek 12414

Alıntıdaki Ek 12415

Alıntıdaki Ek 12416

Alıntıdaki Ek 12417

Alıntıdaki Ek 12418

Alıntıdaki Ek 12419

Alıntıdaki Ek 12420

Alıntıdaki Ek 12421

Alıntıdaki Ek 12422


_KuzeY_ 26 Nisan 2008 07:49

SON BİR DEFA DÜŞÜN
Tetiği çekmeden son bir defa düşün,
Beni toprağa vermeye kıyabilecek misin?
Sen ölürsen ben yaşayamam diyordun,
Ben ölürsem sen hiç tereddütsüz ölebilecek misin?
Cesedim götürülürken günahkar eller üzerinde,
Kara cübbeli hocaya ‘DUR’ diyebilecek misin?
Ve yüzümü görmen için son bir defa açıldığında,
Acını içine gömüp, gözyaşını tutabilecek misin?
Benden ilk ve son defa özür dileyebilecek misin?
Kahraman Abim bu şiiri okur umarım :)
Ben Manisa/Demirci'den Önder, meşhur evi ve ev arkadaşları olan :)) Kahraman Abim hatırlamıştır :)



Saat: 10:10
Sayfa 1 / 2

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık