![]() |
ÇERKEZLERİN 21 MAYIS 1864’DE Kİ BÜYÜK SÜRGÜNÜ Çerkeslerin sürülme sebebi Ekonomik, dini, siyasi ve kültürel sebepler yanında tarih boyunca en çok karşılaşılan göç sebebi savaşlar olmuştur. Kafkasya'dan Anadolu'ya kitleler halinde akan nüfus hareketinin de -siyasi ve dini boyutu da olmakla beraber- en mühim sebebi iki asır devam eden Rus savaşlarının Çerkesler aleyhine mağlubiyetle sonuçlanmasıdır. Sürgünün acı yüzü Osmanlı Devleti'nin tehcir ve iskân politikası Osmanlı Devleti'nin Kafkasya ile ilk temaslarını kurduğu 17. Asırdan itibaren ferdi göçler başlamıştı. Büyük göçten önce Osmanlı ordusunda görev almış yüzlerce subay ve bir kısmı vezirlik yapmış 300 paşa vardı. Osmanlı Devleti Kafkasya'yı hakimiyeti altına almak için bu üst düzey insanlardan yararlanmıştır Kuruluşundan beri iç problemlerini çözmede tehcir ve iskân metoduna sıkça başvuran Osmanlı Devleti, 9 Mayıs 1857'de tehcir kanununu çıkarmıştır. Bu arada Rus Çarıyla gizlice ittifak etmiştir... Göçenlerin mal, can ve hürriyetleri, sair tüm hakları sultanın garantisi altında idi. Her tür vergiden muaf olarak arazi verilmesi vaat edilmişti. Anadolu'ya yerleşenler 12 yıl askerlikten muaf tutulmuştu. Rusya'nın iskâna müdahalesi Yurdundan zulüm ve kanla sürdüğü milyonlarca insanı gittiği yerde de rahat bırakmayan Rusya, onların nerelerde iskân edileceğine de müdahale etmiştir. Rusya'nın 2 Mart 1878'de Osmanlı Devleti ile imzaladığı anlaşmada, Rus hududuna yakın yerlerde iskân edilen Çerkeslerin iç bölgelere götürülmesi hususu üzerinde durulmuştur (Berzec, 126). Nitekim öyle de yapılmış, 150.000 Çerkes bu sefer de Rumeli'den Anadolu'ya göçürülmüştür. Çerkes diyasporası Çerkeslerin Kafkasya dışında en yoğun yaşadığı yerler, başta Türkiye olmak üzere, Suriye, Ürdün, Filistin, Mısır, Yugoslavya, bazı Avrupa ülkeleri ve Amerika gibi çok farklı ülkelerden oluşmaktadır. Varna'da halen dört Çerkes köyü vardır ve özel kıyafetlerini ve dillerini muhafaza etmektedirler. Trablusgarp'a 1000 aile gönderilmiş olduğu arşiv belgeleri ile sabittir. Irak, Endonezya gibi hiç tahmin edilmeyecek ülkelerde dahi Çerkes varlığına rastlanmaktadır. Mısır'da üç asırdan fazla hüküm süren Çerkes Memlükleri ayrı bir bahis konusudur. |
Çerkezler Kimdir ? Çerkezlerin ana vatanı Kuzey Kafkasya olup 1864de Rus yayılımcılığına karşı verdikleri mücadelede uğradıkları yenilgiden sonra Kafkasya'dan sürgün yoluyla Anadolu’ya gelmişlerdir. Kuzey Kafkasya denildiğinde Kafkas dağlarının kuzey yamaçları ile Kuban nehileri akla gelir. Kafkasya 2 nehir arasındaki bu boşluğu dolduran dağ silsilesidir.En yüksek zirveleri Elburuz ve Kozbek ile Ağrı dağıdır. Kafkas dağları arasında 4geçit mevcuttur. Kafkasya vatanı güzel olup, toprağı verimli ve bereketlidir. kafkaslar bu nedenle maddi ve manevi ihtiyaçlarını kolaylıkla vatanlarından temin etmektedir.Aynı zamanda Kafkasyanın coğrafi konumu Kafkasları harici tecavüzden korumuştur. Kafkasya’nın bu coğrafik yapısı Kafkasların dışarıya ve farklı kültürlere kapalı yaşamasına neden olmuştur. Bütün Kafkas Kafkasya’nın coğrafi yapısını üzerinde taşımaktadır ki; Bu nedenle Kafkaslılar tarihlerinin ve vatanlarının kendilerine kazandırdıkları karekteristik vasıfları temsil etmek ve yaşatmak hususunda gösterdikleri sadakatle bütün milletlerin dikkatini çekmiştir. Çerkeslerin ne zaman Kafkasya'ya geldikleri tam olarak bilinememekle birlikte eldeki bulgular Çerkeslerin tarihinin MÖ 6000 yıllarına kadar uzandığını göstermektedir. Çerkeslerin Avrupa'da yaşamış vahşi kavimlerle ilgileri olmadığı gibi, Asya'dan gelen Moğollarla da bir ilgileri yoktur. Kafkasya'nin en güzel ve en mükemmel giysili, soylu bir ulustur. Eski zamanlardan beri Kafkasya'yı işgal eden devletlere bağlı olmak zorunda kalan Çerkesler büyük bir devlet kuramamışlardır. Ancak hiçbir ulusun yönetiminde de kendi dil ve kültürlerini kaybetmemişlerdir. Bugün Kafkasya’dan ve Kuzey Kafkasya'dan göçen; dil ile beraber bir ortak kültürü paylaşan halkların hepsi için ÇERKEZ (adıge) kelimesi kullanılır. Çerkez kelimesi Kafkasya'da yaşayan Adıge, Abzah, Ubıh, halklarının ortak adıdır. |
Çerkez Kızları Ve Delikanlıları Çerkes Kızları Çerkes kızlarının sosyal durumu hiç bir ulusun kızlarına benzemez. Doğuda kızlar kapalı, örtülü ve hapis, batıda güvensiz bir özgürlüğe sahip. Çerkes kızları ise tam bir gelecek ve özgürlüğün sahibidir. Kızlar ailenin en nazlı bir bireyidir. Peder çouklarından yanlız kızlarına yumuşak davranır. Anne bütün şevkat ve dikkatini ona yöneltir. Kardeşleri taparcasına severler. Aile içinden hiç biri bu aziz konuğun gönlünü kırmaz. Kız annesinin bir görev arkadaşıdır. Ona her konuda yardım eder. Dikiş tümüyle kıza aittir. Hatta kızı olmayan komşuların dikişlerinede yardım eder. İplik eğirmek, şayak dokumak kızın görevlerindendir. Aile bireylerinin elbiselerinin temiz olması, yırtık bulunmaması, konuk ve oturma odalarının yılda birkaç kez badana edilmiş olması, konuk odası yatak ve takımlarının temiz bulunması, kızın ününü ve değerini artırır. Çünkü Çerkesler; kızların değerini güzelliğiyle değil ev kadını olabilmek için gösterdiği yetenekle değerlendirdikleri için kızlar tembel ve beceriksiz, havai olmamaya, son derece aktif ve temizliğe uymaya zorunludurlar. Köylü yaşamı yaşayan ve genellikle zengin olmayan Çerkesler'in yalın ve rahat küçük evlerinde görülen ve ruhu okşayan temizlik ve özen, kadınların yoktan var ettikleri gönül çekici düzenlerle ve güzelleştirmelerde herhalde takdire değer.Yüksek bir terbiye ruhunun orada hakim olduğunu gösterir. ÇERKES DELİKANLILARI Delikanlı deyimi Çerkesler'de ergenlik çağı gelmiş genç anlamında kullanılmaz. Çünkü Çerkes çocukları on yaşını geçince artık delikanlı sayılır. Kendilerinden mertlik özellikleri beklenir ve istenir. Bunu sağlama konusunda Çerkes görgü yöntemleri rekabet kabul etmez. Delikanlı arsız değildir. Ancak acizlik bilmez. Uyuşuk ve sessiz yaşamı sevmez. Sonsuz özgürlük diyarı olan bir yerde doğup büyüdüğünü çok iyi bilir. Hareketli ve atak bir ortam içinde canlı ve hareketli olmak gerektiğini bilir. Bundan dolayı ortama uymaya çaba gösterir. Söz kendisine düştüğü zaman oldukça rahat konuşur sorununu dile getirir. Özellikle toplantılarda güzel söz söylemek, Çerkeslerce çok onurlu bir özellik sayıldığı için, o gibi yerlerde sıkılmak, kekelemek, beceriksiz davranmak delikanlı için büyük bir özür ve ayıp sayılır Adighe delikanlısı korku bilmez. Yürek, akıl, irade onun için esas olduğu gibi cesareti cahilce değil akıllıca yapmak ister. Bundan dolayı Çerkesler; “cesurdan korkma o, cesaretini haklı işlerde mücadelede gösterir” derler. Delikanlıların medeni cesaret konusundaki Mr. Bell’in önceden anlatılan sözleri de dikkate değer. “Onlarda korku büyük bir kusur sayılır.” Çerkes delikanlılarının kahraman yetişmesindeki etkenlerden biri de şiirleridir. Onlarda cinsellik duygularına seslenen şiirler yoktur. Dans müzikleri dışında bütün şiirleri yiğitliğe, iyiliklere ilişkin taşlama ile ağıtlardır. EVLİLİK Çerkesler başka uluslardan kız almaya ve başka uluslara kız vermeye fazla sıcak bakmazlar. Çerkeslerin evlenme geleneklerinde "Yeplıxi kaşe, depleyi yet" yani "Aşağı bak al, yukarı bak ver" kuralı esastır. Bu erkeğin kadın sayesinde değil, kadının erkek sayesinde refah görmesi anlamına gelir. Erkeğin makam ve servetçe daha altta olan kızları eş seçmesini öngören bu kural, Çerkeslerin kızlarına değer verme konusunda ne kadar duyarlı olduklarının göstergesi sayılır. Eş Seçme Hakkı Çerkes kız ve delikanlıları serbest hareket ettikleri için eş seçiminde fazla zorluk çekmezler. Her kız çevre yerleşim yerlerindeki bütün delikanlıları tanır. Sürekli olarak düğün ve toplantılarda delikanlıları görme ve konuşma fırsatı bulabilirler. Bu toplantılarda birbirlerini beğenen gençler daha fazla konuşmaya çalışırlar ve evlenme niyetlerini açığa vururlar. KAŞENLİK Çerkeslerin günümüze kadar devamlılığını sürdüren geleneklerin birisi de "kaşenlik adetidir. Bu adet bekar genç kız ve erkekler arasında evlilik öncesi dönemde gerçekleşmektedir. Diğer geleneklerde olduğu gibi habze adı verilen kurallarla sınırlıdır. Kaşenlik birbirinden hoşlanan genç kız ve erkekler arasındaki arkadaşlık ilişkisine denmektedir. Çerkes kız ve erkekleri birbirleri ile düğünlerde, toplantılarda, muhabbet ortamlarında birlikte olurlar. Bu toplantılar en yaygın olarak köylerde görülür. Bu tür toplantılarda genellikle bir kaç köyün gençleri biraraya gelir. Sabahlara kadar süren sohbetler, oyunlar ve eğlenceler yapılır. Bu geceler gençlerin birbirlerini tanımalarına yardımcı olmaktadır. Muhabbet geceleri bir eğlence kaynağı olduğu kadar aynı zamanda eğitim yereri de sayılmaktadır. Kızlar ve erkekler belirli bir yaştan başlayarak bu tip toplantılarda Çerkes adet ve görenekleri çerçevesinde eğitilirler. Bütün eğlence, düğün ve toplantılarda "thamate" adı verilen bir kişi bulunur Kim Kimle Kaşen Olabilir? Aynı sülaleden olan kişiler kaşen olamazlar. Akrabalık derecesi ne kadar uzak olursa olsun yasaktır. Aynı köyden kişilerin kaşen olmaları hoş karşılanmaz. Bu kural günümüzde biraz yumuşamıştır. Artık aynı sülaleden olmamak koşuluyla kaşenliğe fazla tepki duyulmamaktadır. Muhabbet toplantılarında kızlar ve erkekler karşılıklı otururlar. EVLENDİKTEN SONRA Evlendikten sonra aksine katıdır. Asla kayınpederinle konuşamaz, sırtını dönüp kapıdan çıkamaz, ayak ayak üstüne atamazsın. Sana söz verilmedikçe sesini duymazlar, büyüklerin odasında oturamazsın, çocuğunu büyüklerinin yanında sevemezsin. Ancak büyükler çekilir, kendi odanda normal aile mutluluğunu yaşarsın. Buna karşılık da o sana söz vermedikçe konuşamadığın kayınpederin seni anormal derecede kayırır ve kollar. |
Çerkezlerde Yaşam ÇERKEZLERDE SOSYAL HAYAT Çerkezlerin en çok önem verdiği konulardan biri dilleri olup çerkezceyi daha çok yaşlılar kullanır. Yeni nesil daha çok anlamakta ama konuşamamaktadır çocuklar çerkezceyi yazılı olrak değil , küçük yaştan itibaren duyarak öğrenirler. Bir ailede çerkezce ne kadar çok konuşulursa çocuklar okadar çok öğrenir. Çerkezce özellikle düğün ve cenazedelerde daha çok kullanılır. Çocuklar çerkez öfr ve adetlerine göre yetiştirilir son derece dikkatli ve geleneksel aile terbiyesinden geçerler ve ilke olarak büyüklere saygıyı , yardım severlik, cömertlik misafir perverlik gig unsurlarla bezenmiş ahlaki yapı unsurları dahilinde eğitilirler. Evliliklerde evlenilicek kişinin çerkez olması tercih edilir.Bunu nedenleri altında gelenek ve göreneklerinin farklı olması, kültürlerinin devam etmesini istemeleri yatar. Akraba evlilikleri kesinlikle yasaktır. aynı sülaleden kesinlikle kız alıp veilmez. Evlenme gelenekleri çerkezlerin en az değişime uğramış bir parçasıdır. Düğün ve eylencelerde geleneksel çalgıları olan mızrak veya akardion eğlenirler. Düğünler erkek tarafında daha coşkulu yapılmaktadır.Düğünler en az bir hafta sürer.Çevredeki çerkez köyleri düğünlere davet edilir. Oyunlarda kızlar ve erkekler karşılıklı sıralanırlar. Oyun mekanında bulunanlar yaş ve misafirlik derecesine göre sıralanırlar. Erkekler sıradaki yerlerine göre piste çıkarlar ve karşıda beyendiği genç kızın önüne dans ederek gelir. Bir dizini yere koyarak çömelir. Bu sözel olmayan bir dansa davet biçimidir. Eğer kızda oynamak isterse oynayarak piste yönelir. Ayakta karşılıklı sırada bekleyen kız ve erkekler alkışla tempo tutarak oyunun coşkusunu arttırırlar. Oyunlar sırasında uyulması gereken kurallar vardır sigara içmek, oturmak, yüksek sesle gülmek, sakız çiğnemek ve izin almadan oynan yeri terketmek gibi davranışlar saygısızlık olarak algılanır. Başlıca çerkez dansları Çeçen, wig , Kafe, Leperuş, Apsuvadır. Çerkez kültüründe eğlence önemli bir yer tutar. Eğlenmek için sadece düğün beklenmez. Köye misafir bir genç geldiğinde gençler bir araya gelir misafirin onura sohbetli, müzikli, danslı toplantılar yaparlar. Düğün ve eylencelerde yapılan bu toplantıya zexes(zehes) denir. Ve bu toplantılar geç saatlerde başlar ve sabaha kadar sürer toplantıda bir thamate bulunur. Thamate tdüğünü organize eden gelenek ve görenekleri iyi bilen kişidir. Toplantılarda gençlerin iletişim kurmasını sağlayan oyunlar oynanır :eşinden memnunmusun bir üç beş gibi. Başlık almak çerkez geleneklerinde vardır. Ama buna toprak bastı denir. Eğer damat kızı başka bir çerkez köyünden aldıysa o köyün gençleri damattan toprak bastı parası alır. Gelinler kocasının ailesindeki aile büyüklerine gelinlik yapar. Ailedeki kayınvalide, kayıpeder, görümce yada uzaktan aile büyüklerine gelinlik yapar. gelinlik yapmak : büyüklerin yanında konuşmamak, oturmamak başkalarından bahsederken bile aile büyüklerinin isimlerini kullanmamak biçimindeki davranışları içerir. Bu geleneğin önceki kuşaklarda eşlerden birinin ölümüne kadar sürdüğü bilinir. gelinlik etmeye bazı aile büyüklerinin geline değerli şeyler hediye etmesiyle son verilir. Çerkezlerde yaşlılara saygı son derece önemlidir. Yaşlılara ve büyüklere son derece saygılı davranılmaktadır. Herhangi bir yaşlı uzaktan bile geçse ayağa kalkılır. Yaşlılara saygıda yanında oturmak, konuşmamak , yiyp içmemek de vardır.Örneğin yeni evlenen bir eş aile büyüklerinin yanında eşiyle bir arada görünmezler ve birbirleriyle konuşmazlar.Gerekmedikçe kayın pederinin yanında çocuklarıyla ilgilenmezler. Yaşlılar bilgi ve deneyimli kişilerdir; Çerkezlerde yaşlılara bu yüzden çok değer verir çok büyük bi saygı gösterir. Çerkezlik özgün bir kültürdür. Ve bu yüzden çerkezler şu lafı söler hep ÇERKEZ OLUNMAZ ÇERKEZ DOĞULUR!!!!!! |
Türkiye’nin Kosova politikası: Nâmevcut, mütereddit, temkinli? Can Karpat, AIA Türkiye ve Balkan Masası Türklerle Arnavutlar arasında kuvvetli tarihi ve duygusal bağlar vardır. Türklerle Sırplar arasındaki düşmanlık ise tarihte iyi bilinir. Oysa öyle görünüyor ki bugünlerde Ankara dış politikayı duygulardan ayırmayı tercih ediyor. Osmanlı mirası ile Avrupa perspektifi arasında sıkışan Türkiye, Kosova’nın nihai statüsü konusunda son derece temkinli bir politika izliyor. http://www.axisglobe.com/Image/2006/01/09/Turkey%20Kosovo/2.jpg Turkish Foreign Minister Abdullah Gul meets Ibrahim Rugova in Pristina, October 2005 “Türkiye, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1244 sayılı kararının tam olarak uygulanmasını desteklemektedir. Türkiye; Kosova’daki KFOR, UNMIK ve AGİT’e askeri birlik, sivil polis ve uzmanlar sağlayarak Kosova’nın güvenliğine ve istikrarına katkıda bulunmaktadır. Bölgeyle yüzyıllardan gelen tarihi ve kültürel bağları bulunan Türkiye, Kosova’daki gelişmeleri yakından takip etmektedir. Bu bağlamda Türkiye, Türk azınlığın kazanılmış haklarının korunmasına ve Kosova’daki siyasi ve idari teşkilatlarda adil ve eşit bir şekilde temsil edilmelerine büyük önem atfetmektedir”. Türk Dışişleri Bakanlığı Internet sayfasında yayınlanan Türkiye’nin Kosova ile olan ilişkilerinin bu kısa özeti, Türkiye’nin Kosova’nın nihai statüsü konusundaki gerçek tutumu hakkında çok şey söylemiyor. Ancak bu son derece diplomatik dil, Türkiye’nin bu konudaki kendi endişeleri hakkında çok şey söylüyor. Türkiye’nin endişeleri Rusya’nınkilerle örtüşüyor. Türkiye gibi Rusya’nın da Slavların hamisi sıfatıyla Balkanlarda uzun bir geçmişi bulunuyor. Bu bakımdan Moskova, Kosova’nın bağımsızlığının Rusya’nın Çeçen sorunu için tehlikeli bir emsal oluşturması yönündeki kendi kaygıları bir yana, aynı zamanda bir Slav davası olan Sırp davasını savunurken kendi kendisiyle çelişkiye düşmüyor. Buna karşılık Balkanlardaki Osmanlı mirasını yani Türk, Müslüman Slav ve Müslüman Arnavutların varlığını savunması beklenen Türkiye, Kosova için “Sırbistan sınırları içerisinde güçlü bir özerklik” fikrini savunurken kendi kendisiyle çelişkiye düşmüş gözüküyor. Bilhassa Türklerle Arnavutlar arasında tarihten gelen güçlü kültürel ve duygusal bağlar hatırlanacak olursa... Türkiye’deki Arnavut diasporası Kosova Arnavutları ve genel olarak Arnavutlar Osmanlı İmparatorluğunun millet-i sadıkasıydı. Padişahların muhafızları, cesaret ve sadakatlerinden dolayı daima Arnavutlar arasından seçilirdi. Anlatılana göre ancak Kosova’da bulunan Firzovik (Verisovic/Ferisaj) kasabasındaki Arnavut isyanının haberini alınca II. Abdülhamit en sonunda teslim olmuş ve 1908’de II. Meşrutiyeti ilan etmişti. Padişah, Arnavutların ayaklanmasını son nokta olarak almıştı. Türk-Arnavut ilişkilerinin tarihi eskidir. Anadolu topraklarında Arnavut varlığı XV. yüzyıla dek uzanır. Balkanlarda Osmanlı hakimiyetinin bittiği 1913 tarihinden itibaren konjektürel krizleri takiben Arnavutluk, Makedonya ve Kosova’dan çok sayıda Arnavut Türkiye’ye göç etmiştir. Türkiye’deki Arnavut diasporasının en büyük özelliği, bu insanların Türk çoğunlukla hiçbir vakit siyasi ya da sosyal bir sorun yaşamamış olmasıdır. Farklı dil ailelerinden olmalarına rağmen Arnavutça ve Türkçe arasındaki şaşırtıcı kelime benzerlikleri, ikinci ve üçüncü kuşak Arnavutların Türk toplumuna asimilasyonunu kolaylaştırmıştır. Bugün sadece İstanbul’da on dört adet Arnavut ve Kosovalı Arnavut derneği bulunmaktadır. Bunların yanı sıra İzmir, Bursa, Adapazarı ve Adana’da başka dernekler mevcuttur. Tüm bu dernekler sadece sosyal ve kültürel faaliyetler yürütmektedir. Tek istisna, 1994’te siyasi amaçlarla kurulan Kosovalılar Derneğidir. Derneğin başkan yardımcısına göre amaçları, “TBMM’nin ve hükümetin Kosova politikasını takip etmek”. Bu bağlamda dernek; Türk milletvekilleri, bakanlar ve yetkililerle görüşmeler yapmakta, Kosova sorunu ile ilgili makale ve özel dosyalar hazırlamaktadır. 1994’te Kosova Cumhuriyeti Türkiye Temsilciliği (KCTT) kuruldu. Temsilciliğin misyonu, Arnavut diasporası ile Ibrahim Rugova’nın Kosova Demokratik Ligine yakın siyasi çevreler arasındaki irtibatı sağlamaktı. Şubat 1998 sonu itibariyle KCTT’nin tahminlerine göre 3000 Kosovalı Arnavut sığınmacı Türkiye’ye geldi. 1999 Martı sonunda NATO askeri müdahalesinin başlamasıyla birlikte Türkiye, Kosova’dan 20.000 kadar mülteci kabul etti. Kosova Kurtuluş Ordusundan (UÇK) 60 kadar ağır yaralı askerin tedavisinin İstanbul’da özel hastanelerde yapıldığı biliniyor. Bu dönemde Türkiye’deki Arnavut diasporası; Türk basın-yayın kurumları, yetkililer ve kamuoyu nezdinde lobi oluşturmak gibi yoğun siyasi faaliyetlerde bulunmuştu. Bilhassa NATO müdahalesi arifesinde 1998 ve 1999 Martında İstanbul’da gösteriler düzenlenmişti. Kosova savaşı sona erdiğinde bu mülteciler geri döndüler. Ancak bugün hemen hemen her Kosovalı Arnavut ailenin Türkiye’de bir akrabası olduğu tahmin edilmektedir. Kosova nihai statüsü: Geçmişi ve geleceği arasında sıkışan Türkiye Türkiye, dış ilişkilerinde 1923’ten beri sadık bir biçimde “aktif tarafsızlık politikası” izlemektedir. Bu politika II. Dünya Savaşı sırasında olduğu gibi kimi zaman işe yaramış; kimi zaman ise işe yaramamıştır. Bu politikanın esası, herhangi bir anlaşmazlıkta ilgili bütün tarafları dengede tutmak ve ortalama bir uzlaşma formülü ortaya atmaktır. Kosova çatışması başladığı sıralarda da Türkiye, çözümün diplomatik yollarla bulunması için büyük çaba sarfetmiş, ikili ve çok taraflı görüşmelerde bulunmuştu. Diplomasinin sorunu çözemeyeceği görüldüğünde ise Türkiye, NATO’nun askeri müdahalesine havadan destek vermiştir. Türkiye ayrıca müdahale sonrası Kosova’ya yerleşen UNMIK ve KFOR birliklerine de katkıda bulunmuştur. 1999 itibariyle Prizren’e bir Kosova Türk Tabur Görev Kuvveti Komutanlığı konuşlanmıştır. http://www.axisglobe.com/Image/2006/01/09/Turkey%20Kosovo/3.jpg Turkish soldiers in Kosovo Bu tarihten beri Türkiye, Kosova için, bölgenin 1974-1989 tarihleri arasında elde etmiş olduğu özerklikten daha geniş bir özerklik fikrini savunmaktadır. Bu formül ile Kosovalı Türklerin ve diğer Arnavut olmayan azınlıkların hakları eşit ölçüde güvenceye alınabilecektir. O tarihte Türkiye’nin temel politikası, Kosova Türklerinin kazanılmış haklarını korumaktı. Bununla birlikte 2001’de Türkiye Kosova politikasını hafifçe değiştirdi. Müdahaleyi takiben Türkiye yukarıda belirtildiği üzere Kosovalı Türklere odaklanmış bir politika takip etmekle yetinmişti. Oysa bu durum, Türkiye ile Osmanlı zamanından kalma tarihi ve duygusal bağları olan Kosova Arnavutlarının tepkisine yol açmıştı. Böylece 2001’den sonra Türkiye bölge polikasına etnik Arnavutları da dahil etti. Ankara ve Priştina, kültür ve çevre konularında işbirliği anlaşmaları imzaladı. http://www.axisglobe.com/Image/2006/01/09/Turkey%20Kosovo/4.jpg Sultan Murat I tomb in Kosovo Buna göre, Türkiye Kosova’da I. Murat Türbesi gibi Osmanlı eserlerinin restorasyonuna katkıda bulundu. Kosova İslam Birliği ve Diyanet İşleri arasında, bölgeye en uygun dini teşkilatı görüşmek üzere bir köprü kuruldu. Bunların yanı sıra Kosova’da tedavileri yapılamayan hastalar, İstanbul ve Ankara’daki hastanelere yatırıldı. Türk Sağlık Bakanlığı, Kosovalı doktorlar için kalp hastalıkları ve kanser üzerine eğitici seminerler düzenledi. Buna karşın UNMIK pasaportlarını bir hayli geç tanıyan Türkiye, UNMIK plakalı arabalar konusunda halen tereddütlü. Bu durum Türkiye’nin, Kosova politikasını planlarken, Kosova’nın hukuken hala Sırbistan-Karadağ’ın bir parçası olduğu gerçeğini hesaba kattığını gösteriyor. Türkiye’nin olası bir bağımsızlık konusundaki endişeleri üç bölümde özetlenebilir. Her şeyden önce Türkiye’nin, Kürt ayrılıkçı terör örgütü PKK’ya karşı yıllardan beri süren bir “güneydoğu sorunu” bulunmaktadır. Bir federal devlet çerçevesinde federe bir devletin bir diğerinin toprak bütünlüğüne zarar vermemesi gerektiği varsayılır. Bu açıdan yabancı bir müdahale, Milosevic yönetimindeki Sırbistan’ın Kosova’nın özerk statüsünü ihlal etmesi bakımından mantıklı kılınabilir; zira bu durum, bölgedeki barış ve istikrar ortamını tehdit ediyordu. NATO müdahalesi sırasında Ankara bu şekilde bir mantık yürütmüş olabilir. Ancak bugün eğer Kosova’ya bağımsızlık verilirse bu, yeni kurulmuş demokratik Sırbistan-Karadağ devletinin toprak bütünlüğüne zarar verecektir. Bu yüzden Ankara haklı olarak böyle bir bağımsızlığın kendi akut güneydoğu sorunu açısından tehlikeli bir emsal teşkil etmesinden endişe duymaktadır. 11 Haziran 1999’da European Bureau’dan Alan Freeman, Johns Hopkins Üniversitesinde sosyolog ve New York merkezli bir lobi grubu olan Human Rights Watch’un danışmanı olan James Ron’un şu ifadelerine yer verdi: “Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin çok gergin olmasına rağmen Türkler, Sırpların uğradığı net yaptırımlardan yakayı kurtardılar. Oysa sicilleri aynı. Eğer Kosova’ya müdahale ettiyseniz, Türkiye’ye de etmelisiniz. Yoksa çifte standart davranmış olursunuz. [...] ancak [Türkler] bundan kurtuldular; zira Türkiye NATO’nun önemli bir üyesi”. Bu iki sorun arasındaki benzerlik ve farklılıkları tespit etmek bu makalenin amacı değil. Ancak Sırp-Arnavut ilişkilerinin geçmişi ile Türk-Kürt ilişkilerinin geçmişi arasındaki tarihi ve sosyolojik farklılıklar açıktır. Bilhassa eski Federal Yugoslav Devletinin aksine, 1923 Lozan Antlaşması ve 1982 Anayasasında belirtildiği üzere Türkiye daima üniter bir devlet olmuştur. Kosova konusu ile Kürt konusu arasında bu şekilde hızlı paralelikler kurulması Ankara’nın uluslararası platformlarda tartışmak isteyeceği son şeydir. Bu yüzden Türkiye, toprakları üzerinde ayrılıkçı hareketlerle mücadele eden Rusya ve Çin ile beraber devletlerin toprak bütünlüğünün dokunulmazlığı ilkesini savunmaktadır. İkinci nokta, Kosova’nın bağımsızlığını savunmak Sırbistan-Karadağ’ın düşmanlığını kazanmak demek olacaktır. Avrupa Birliği yolunda ilerleyen Türkiye, üyeliğinin önünde bir Slav-Ortodoks bloğunun oluşmasına neden olmak istememektedir. Ankara, “Belgrad faktörü”nü hesaba katmak zorundadır. Sonuçta Türkiye, Osmanlı tecrübesinden Kosova’nın bir yanda Sırplar diğer yanda Arnavutlar için ne demek olduğunu çok iyi bilmektedir. http://www.axisglobe.com/Image/2006/01/09/Turkey%20Kosovo/5.jpg The Battle of Kosovo of 1389 Prens-Piskopos Njegos’un Sırp epik şiirinin en ünlü örneği olan ve konusunu 1389 Kosova Savaşından alan “Dağların Çelengi” ile büyüyen Sırplar, Kosova bağımsız olursa büyük infial duyabilirler. Bu infialin daha sonradan nelere yol açacağı ise önceden tahmin edilemez. Illyrialılardan gelen Arnavutlar ise bölgeye Sırplardan çok önce geldiklerini iddia etmektedirler. Böylece aktif tarafsızlık politikasına sadık kalan Türkiye, ortalama bir çözüm önermektedir: Sırbistan sınırları içerisinde geniş özerklik ve etkili bir adem-i merkeziyetçilik. Adem-i merkeziyetçilik, Kosova’nın bağımsızlığı ile 1974-1989 dönemi Arnavut asimilasyon baskısının geri gelmesinden endişe duyan Kosovalı Türklerin siyasi ve sosyal konumunu da sağlamlaştıracaktır. Son olarak Türkiye’nin Balkanlardaki en yakın iki müttefiki Makedonya ve Arnavutluk’tur. Türkiye’nin bu iki ülke ile askeri ilişkileri bulunmaktadır. Kuzeyinde büyük bir Arnavut azınlık bulunan Makedonya, Kosova’nın olası bağımsızlığından bu bağımsızlığın Balkanlarda “Büyük Arnavutluk” projesini alevlendirmesi açısından büyük endişe duymaktadır. Arnavutluk ise tam tersine bu projeyi hayata geçirmek isteyebilir. Makedonya ile Arnavutluk arasındaki ilişkilerin gerginleşmesi, Türk diplomasisini zor durumda bırakacaktır. Sonuç olarak, geçmişi (Balkanlarda Osmanlı mirasından gelen tarihi ve duygusal sorumluluk) ile geleceği (Avrupa Birliği üyeliği) arasında kalan Türkiye, Kosova’nın nihai statüsü konusunda son derece temkinli bir politika takip etmektedir. |
Karaçay Türkleri Karaçay Türkleri Karaçay-Malkar Türkleri yüzyıllardan beri, Kafkas sıra dağları’nın en yüksek zirvesi olan Elbruz dağının (Mingi Tav) yüksek bölgelerinde ve derin vadilerde yer alan köylerde yaşayan iki kardeş topluluktur. Elbruz dağının bir ucunda Karaçaylılar, diğer yamacında Malkarlılar yaşar. Bu coğrafi konumun dışında aralarında hiç bir farklılık yoktur. 1920’li yıllarda Sovyetler’in "Kollektivizm" politikası gereği, dağ köylerinde yaşamakta olan pek çok Karaçay-Malkar ailesi düzlüklere göç ettirilerek buralarda kurulan yeni köylere yerleştirildiler. Dilleri batı Türk dilleri grubundandır. Kıpçak ve Kıpçak alt grubunda sınıflandırılabilir. Kuzey Kafkasya'da yaşayan diğer iki Türk topluluğu olan Kumukça.ve Nogay diline de benzerlik gösterir. Tarihî, antropolojik,arkeolojik ve linguistik araştırmalar Karaçay-Malkarlıların bu bölgede uzun yüzyıllar hakimiyet kuran Türk kavimlerinin torunları olduklarını, zaman içinde çeşitli Kafkas halkları ile karıştıklarını ortaya koymaktadır. Karaçay-Malkar halkının etnik yapısının oluşmasında Hunlar-Kara Bulgarlar, Alanlar, Hazarlar ve Kıpçaklar gibi Türk kavimlerinin payı vardır. 1828 yılına kadar Rus idaresine tabi olmadılar ve sayısız ayaklanmalar ile Ruslara karşı çıktılar.1864 yılında Kafkasya’da Rusya’nın hakimiyeti ile birlikte, Kafkasya'da büyük bir göç yaşandı. Rusların Kafkasya’yı işgali sonunda 1880'li yıllardan itibaren zaman zaman Karaçay-Malkar halkının bir bölümü diğer Kafkas kabileleri ile Türkiye’ye göç etmek zorunda kaldı. Bugün bu göçmenlerin torunlarından yaklaşık 25 bin Karaçay-Malkarlı Türkiye’de, 2000 civarında Karaçay-Malkarlı ise Suriye’de, bir kısmı da ABD'nde yaşamaktadır. 1917Bolşevik ihtilali sonrasında bütün Kafkasya'da ve bu arada Karaçay-Malkarda da 1918'de çok kısa bir süre bağımsızlık heyecanı yaşandı. Fakat bu heyecan Beyaz ordu tarafından kanla bastırıldı. Ardından kızılların saldırısı başladı. 1920'de Beyaz ordu Kızıl ordu tarafından bölgeden atıldı ve Karaçay-Malkar da "Sovyet" sistemine dahil oldu. Ağustos 1942'de Alman ordusu Karaçay özerk vilayetine girdi ve bölgeyi beş ay kadar elinde tuttu. Karaçay-Malkarlıllar da1943 yılı sonlarına kadar Sovyetlere karşı bağımsızlık mücadelelerini sürdürdüler.Bu arada Kafkaslarda Ruslara karşı çıkarılan pek çok ayaklanmaya önderlik ettiler. Bu mücadeleler sırasında nüfuslarının büyük bir bölümünü kaybettiler. Bölge Ocak 1943'te Almanlar'dan kurtarıldı. 2 Kasım1943 ve 8 Mart1944'te güya Alman ordusuyla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle Karaçay-Malkar nüfusunun tamamı Orta Asya ve Kazakistan'a sürüldü. Oysa Karaçay-Malkarlılardan binlerce kişi Alman işgali sırasında kızıl orduda görev yapmaktaydı. Sürgün sırasında çok sayıda Karaçaylı hayatını kaybetti. Nihayet İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlarla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle "vatan hainliği" ile suçlandılar. 2 Kasım1943 tarihinde Karaçaylılar, 8 Mart 1944 tarihinde de Malkarlılar yurtlarından çıkarılarak topyekün bir sürgüne ve soykırıma maruz kaldılar. Bu sürgün sırasında da toplam nüfuslarının yarısını kaybettiler. Orta Asya ve Sibirya’daki sürgün yerlerinde 14 yıl kalan Karaçay-Malkar halkı 1957 yılında itibarları iade edilerek Kafkasya’daki eski yurtlarına geri döndüler. Kafkasya’ya geri dönen Karaçay-Malkarlılar, burada Kabardey, Besleney, Abaza ve Nogay halklarıyla birlikte Karaçay-Çerkez Özerk Bölgesi idaresi altına alındı. Malkarlılar ise Kabardey-Malkar Özerk Cumhuriyeti idaresi altına alındılar. 17.yy. da bölgeye yapılan Nogay göçü ve Kırım tatarlarının gerçekleştirdiği temaslar Karaçayların İslamı tanımalarına yardımcı olmuştur. Ancak başka bir rivayet Karaçay-Malkarlıların İslamı kabul etmelerinde 18.yy.da yaşamış İshak efendi isminde Kabartaylı hocanın etkisinin olduğunu belirtmektedir. Sünni (hanefi)dirler ve Kuzey Kafkasya din işlerine bağlıdırlar. Sürgün edilmelerinden sonra kapatılan camiler bugün hızla açılmakta ve sayıları her geçen gün artmaktadır. Karaçay-Malkar halkı bugün Kafkasya’da "Karaçayevo-Çerkezya" ve "Kabardino-Balkarya" adlarını taşıyan iki özerk cumhuriyette Rusya Federasyonu’na bağlı olarak yaşamaktadırlar. 1989 yılı RESMİ RUS nüfus sayımına göre Karaçaylılar 156,140 Malkarlılar ise 88,771 kişidirler. Bugünkü Türkiye'de yaşayan Karaçay-Malkar Türkleri'nden Hasan Ülker, Adilhan Adiloğlu, Dr. Yılmaz Nevruz, Dr. Hayati Bice ve Doç. Dr. Ufuk Tavkul tarih, kültür, antropoloji, edebiyat sahalarında Karaçay-Malkar Türklüğü konusunda eser veren başlıca isimlerdir |
Kumuk Türkleri Kumuk Türkleri Kumuk Türkleri, bugün büyük çoğunluğu (1992 tahminine göre 250000 kişi) Rusya Federasyonuna bağlı Dağıstan Özerk Cumhuriyetinde, geriye kalan kısmı (yaklaşık 50000 kişi) Çeçen ve Osetya Özerk Cumhuriyetlerinde yaşayan, Azerbaycan Türklerinden sonra Kafkaslardaki en kalabalık Türk kavmidir. Kumukların bir kısmı, Çarlık Rusyasının Kuzey Kafkasya'yı istilâsı yıllarında ve bilhassa Şeyh Şamil'in esir düşmesinden sonra Osmanlı Devletine sığınmışlardır. Bunlar hâlen belli başlı olarak Tokat'ın Üçgözen ve Kuşoturağı, Sivas'ın Yavu köyünde yaşamaktadırlar. Kumuk Türkleri Kuzey Kafkasya'daki Kumuk ovasının ve Dağıstan'ın dağlık kesiminin yerli halklarındandır. Etnik bakımdan Kıpçak ve Oğuz boylarının bu sahada kaynaşmasından meydana geldikleri ileri sürülen Kumuk Türklerinin dillerindeki Kıpçak ve Oğuz grubu özellikleri bu görüşü desteklemektedir. Kumuk adının geçtiği en eski kaynak, Mahmud Kâşgarî 'nin Divânü Lûgati't-Türk adlı eseridir. Mahmud Kâşgarî , Kumuk kelimesinin karşılığı olarak "Bir zaman yanında bulunduğum Beylerden birinin adı. Açıkça anlaşılıyor ki Kumuk Türkleri, daha XI. yüzyılda kendi adlarıyla tarih sahnesindedirler. |
Nene Hatun "93 Harbi" adıyla bilinen Türk-Rus savaşı günlerinde, 1877 yılının 7 Kasım gecesi, kalabalık bir ermeni çetesi Erzurum'un Aziziye Tabyaları'na gizlice girerek uyumakta olan Türk askerlerini *****ce katletmiş, hemen ardından da Rus ordusu Aziziye'yi işgal etmişti. Acı haber Erzurum'a tez ulaştı. Camii minarelerinden yankılanan "Moskof Aziziye'ye girdi" sesleriyle birlikte harekete geçen Erzurum Türkleri kadın erkek, genç yaşlı, çoluk çocuk demeden vatan toprağını korumak için Aziziye'ye doğru sel gibi akmaya başladılar. Silahı olan silahını kapmıştı, olmayan da eline ne geçtiyse... 1857 yılında Erzurum'un Pasinler İlçesi'ne bağlı Çeperli Köyü'nde dünyaya gelen Nene Hatun henüz 15 gündür Erzurum şehir merkezinde bulunmaktaydı. Sokaktaki gürültüler üzerine uyandıklarında kocası odunluktaki baltayı kapmış ve eğer Erzurum işgal edilecek olursa, esir düşmektense kundaktaki bebeğini ve kendisini öldürmesini Nene Hatun'a vasiyet ederek dışarı fırlamıştı. Tüm Erzurum düşmana karşı tek yürek, tek bilek halinde şahlanmışken, Nene Hatun durur mu? Kundaktaki birkaç aylık bebeğine sarılıp öptükten sonra, belki de bir daha göremeyeceği yavrusunu evde tek başına bırakarak mutfaktaki satırı alıp, tabyalara doğru olanca gücüyle koşan kalabalığa katıldı ve Mecidiye'yi aşıp Aziziye'ye vardığında, düşmanın kulakları sağır eden tüfek ateşleri altında yaralanana, ölene bakmadan ileri atılarak satırıyla önüne çıkan her Rus'u devirmeye başladı. 93 Harbi'nin komutanı Gazi Muhtar Ahmet Paşa da olayı haber almış ve askerlerini Moskof üzerine göndermişti. Erzurumlular bir koldan, Ahmet Paşa'nın askerleri diğer koldan çarpışarak o gün orada bir destan yazdılar. Gün ışıdığında tek bir köpek sağ kalmamış, vatan toprağı kurtulmuştu. Mutluydu Nene Hatun... Süngü darbeleriyle parçalanmadık yeri kalmamasına ve yanı başında savaşan 16 yaşındaki kardeşi Hasan'ın "Abla ağlama, anamız bizi bugün için doğurmuştu. Ben de babam ve dedem gibi şehitlik mertebesine yükselmeyi her zaman istemiştim. Moskof'u kovduk ya, gayrısına gam yemem!" diyerek son nefesini vermesine rağmen mutluydu... Çünkü O, "Vatan Sağolsun" inancıyla tüm acılara göğüs germesini bilen asil bir ırkın mensubuydu. Fakat ne yazık ki, yurt ve şeref uğruna mücadele eden her Türk evladının başına gelen, O'nun da başına geldi. Gösterdiği kahramanlıkla felaket günlerinin aşılmasında büyük pay sahibi olan Nene Hatun, uzun yıllar boyunca unutulmuşluğa terkedilmiş, vefatından bir yıl öncesine kadar kendi haline bırakılıp, çile ve sefalet dolu bir hayat sürmesi görmezden gelinmiştir. 1954 yılına dek sahip çıkılmayan Nene Hatun, bu tarihte 3. Ordu Müfettişi Orgeneral Nurettin Baransel Paşa'nın gayretleriyle, aradan yarım asırdan fazla bir zaman geçtikten sonra yeniden hatırlandı ve kaldığı virane evde bir kez daha keşfedilerek kendisine "3. Ordu'nun Nenesi" ünvanı verilip, cüzi de olsa maaş bağlandı. 8 Mayıs 1955'te, Nene Hatun geç de olsa "Yılın Annesi" seçilerek ömrünün son deminde mutlu edilmiştir. Ancak, geç gelen bu saadet günleri uzun sürmedi ve 22 Mayıs 1955'te, 98 yaşındayken zatürre hastalığından vefat etti. Kabri, uğruna savaştığı toprakların bağrında, Aziziye Şehitliği'ndedir. |
Çingeneler ÇİNGENELER Kimler çingenedir?Çingene adı altında toplanan bütün büyük etnik grupların listesi (Sınıflandırma bizzat Çingeneler tarafından yapılmış ve uzmanlar tarafından da kabul edilmiştir) “Çingene kanı taşıdığını iddia eden üç ana grup bulunmaktadır: Kaldera, Gitano ve Manuşlar. 1. Kaldera Çingeneleri : Yalnız kendilerinin gerçek Çingeneler olduğunu iddia ederler. Adlarından da anlaşıldığı üzere, çoğu kazancılıkla uğraşmaktadır. Rumence’de kazanın adı caldera’dır. Önce Balkan Yarımadası’ndan çıkmışlar, sonra Orta Avrupa’dan Fransa’ya geçip beş kola ayrılmışlardır. a. Lovariler : Macaristan’da uzun süre yaşadıklarından dolayı, Fransa’da Macar adıyla çağrılırlar. b. Boybalar : Transilvanya’dan gelmişlerdir ve savaştan önce, evcilleştirilmiş hayvanlarla gösteri yapan Çingeneler’in çoğunluğunu oluşturmaktaydılar. c. Luri ya da Luliler : Bugün de Firdevsî’nin anmış olduğu Hint kavminin adını taşırlar. d. Çurariler : Diğer Kaldera Çingeneleri’nden ayrı olarak yaşarlar. Vaktiyle at alıp satan Çurariler, bugün kullanılmış araba alım satımıyla uğraşmaktadır. e. Turko-Amerikalılar : Avrupa’ya gelmeden önce, Türkiye'den Amerika Birleşik devletleri’ne göç etmiş oldukları için kendilerine bu isim verilmektedir. 2. Gitanolar : Kendilerine yalnızca İspanya, Portekiz, Kuzey Afrika ve Güney Fransa’da rastlamak mümkündür. Dış görünüşleri, lehçeleri ve gelenekleriyle Kalderalılar’dan ayrılırlar. Kendi içlerinde İspanyol ya da Endülüslüler ve Katalonyalılar diye ayrılırlar. 3. Manuşlar : Orta Avrupa’daki Çingeneler’dir. Muhtemelen İndus kıyılarından geldikleri için, kendilerine Sinti de denmektedir. Üç alt gruba ayrılırlar. 3.a. Valsikanlar ya da Fransız Sintileri: Pazarcılık yapar ve sirklerde çalışırlar. 3.b. Gaygikanlar ya da Alman, Alsalsı Sintiler : Bunlar çoğu kez, Çingene olmayan, ancak aynı gelenek ve göreneklere göre yaşayan Avrupalı göçebelerle karıştırılmaktadır. 3.c. Piemontesliler ya da İtalyan Sintileri : Örneğin İtalya’nın tanınmış ailelerinden Buglioneler bu gruba girmektedir. Bu üç grubun dışında İngiltere, İrlanda ve İskoçya’da yaşayan Gypsieler, Kaldera, Manuş ve Tinkerler’e benzerler. Bunlar gezginci kazancılardır ve Çingene asıllı olup olmadıkları kesin değildir. Bütün bu ayrımlar elbette keyfidir. Bu gruplardan her biri yalnız kendilerinin gerçek Çingene olduğunu iddia eder ve diğer grupları kendilerinden aşağı görür. Her grubun kendi lehçesi, kendi yasaları ve gelenekleri bulunmaktadır. Ancak, Çingene kavimleri konusunda her bir grubun kendine özgü bir sınıflandırma tasarımına sahip olması çok daha önemlidir. Kendi kavimlerinin mensupları dışındaki insanları nitelendirmek için, genellikle onların meslekleri belirtilir. İşte böylece Ursariler, yani ayı oynatıcılarından söz edilir. Örnek olarak, Romanya’daki değişik Çingene gruplarının bir listesi verilmektedir. Bu isimler, oldukça farklı bir lonca oluşturan Laieşi ve Ursari Çingenelerince kullanılmaktadır: Blidariler, ahşap mutfak araç gereci yapıp satar. Chivutseler, bunların karıları badanacıdır ve dolayısıyla oturdukları evlerin dış cephelerini her yıl yeniden boyamakla görevlidirler. Ciobatoriler, ayakkabı yapımı ve onarımıyla uğraşırlar. Costorariler, kalaycıdır. Ghilabariler, çalgıcıdırlar. Lautariler, çalgıcı ve lüt yapımcısıdırlar. Ligurariler, ahşap ve araç gereçler yapıp satarlar. Meshteri Lacatuşiler, çilingirdirler. Rudariler, ahşap araç ve gereç yaparlar. Salaboriler, duvarcıdırlar. Vatraşiler, çiftçi ve bahçıvandırlar. Zltariler, ırmak kıyılarında altın ararlar. Bu liste henüz tam değildir. Popp Serboianu, on dört ayrı Rumen Çingene grubundan söz etmektedir. Ancak bunlar da yine listenin tamamı değildir.” (Hermann Berger, Çingene Mitolojisi) Çingenlerin adı ve vatanı “Daha başka birçok dilde benzer biçimlerde söylenen (Almanca) Zigeuner sözcüğü (Macarca Czigány, Rumence Cigánu, Fransızca Tsigane, İtalyanca Zingaro, Türkçe Çingene v.b.) bugüne kadar kesin olarak açıklanamamıştır. (1) Aynı sıklıkta kullanılan (Almanca) Ägypter kavramı (İspanyolca gitanos, İngilizce gypsies, Yunanca gifti, Arnavutça Evgit v.b), Çingeneler’in Avrupa’da ilk kez ortaya çıktıkları sıradaki kendi beyanlarına dayanır. Çingeneler kendilerine Rom, dişil Romni, dillerine ise Romani der. Bir cins isim olan bu sözcük ‘adam, insan’ anlamına gelmekte olup, bugün hâlâ Hindistan’da rastlanan düşük bir kastın adı olan Sanskritçe Domba sözcüğünden türetilmiştir. (Hindu dilinde domb, dişil domnï, Pencapça dũm v.b.). Ayrıca Manuš (< Skt. mãnuşa ‘insan’), Sende, Sinde( 2) (belki de < Skt. Saindhava ‘eski Hint eyaleti olan Sindh’den gelme) ve Kalo (siyah) sözcükleri de kullanılmaktadır. ( 3) Kuzey Almanya ve İskandinavya’da, Çingeneler’e yer yer bugün de Tatern (Tatarlar) denmektedir. Çingeneler’in vatanı konusunda uzun bir süre yalnızca tuhaf tuhaf tahminler ortalarda dolaştıktan sonra, 18.yy.’ın sonuna doğru, dillerinden hareketle onların vatanının Hindistan olduğu kesin bir biçimde saptanabilmiştir. (4) Romani’nin temelinde, Hint-Ari dillerinin (Hindu dili, Racastanca) merkez grubu içinde yer alan –ve bugüne kadar hep iddia edildiği üzere Kuzeybatı Hindistan’da yerleşik olmayan- bir Orta Hindistan lehçesi yatmaktadır. (5) Bu lehçenin gramer yapısı tümüyle Hint-Ari dillerine özgü özellikler, ses bilgisi ise M.Ö. 300 yılında kağıda dökülmüş olan Pali’de dahi artık rastlanmayan tuhaf eskilikler içermektedir. Böylesine eski bir tarihte göç ettikleri varsayımından daha çok, burada yerel eksikliklerin söz konusu olduğundan yola çıkmak gerekir. Yazılı dillerin geliştiği durumlarda da, bu eskilikler ücra bölgelerde muhafaza edilmiştir. Günümüzde, Romani çok sayıda lehçe ve ağza ayrılmış bulunmaktadır. (6) Hintçe’nin konuşulduğu bölgeden ayrılış tarihi konusunda yalnızca belirsiz tahminlerde bulunulabilir. Firdevsî’nin Şeyhnamesi’nde (yaklaşık M.S. 1000), betimlemeye göre Çingeneler’e çok benzeyen göçer bir kavim olan Luriler’den söz edilmesi, terim olarak bir ante quem olsa gerek. Buna göre Luriler, M.S. 420 yılında 12 bin kişiyle Hindistan’ı terk etmiş ve daha sonra başka yolculuklara çıkmışlardır. (7) Çingeneler’in Avrupa’ya ve oradan da Yeni Dünya’ya yayılmaları 15. yüzyılın başlarında gerçekleşmiştir. Bu konudaki ilk belgeler 1416 yılına ait olup, yer Transilvanya’da Kronstadt’dır. Takip eden yıllarda, pek çok Avrupa kentine ait Kroniklerde, kendilerine Hıristiyan hacı süsü veren ve Mısır’dan geldiklerini iddia eden Çingene gruplarının ziyaretinden bahsedilmektedir. (8) Bu dolaysız tarihi belgelerin öncesinde, Çingeneler’in göç yolları hakkında bize Romani’nin temel söz varlığı bazı bilgiler vermektedir. Bu dilde bulunan Yunanca sözcüklerin oranı oldukça çoktur; ayrıca Farsça ve Ermenice’den de çok sayıda sözcük geçmiştir. Romani’ye benzer dilleri olan Çingene kavimlerine, bugün Ermenistan (9) ve Suriye’de (10) hâlâ rastlanmaktadır. Bronz işçilik sanatını Avrupa’ya getirmiş olanların, metaller ve demircilik konusunda bilgili Çingeneler olduğu yolundaki aşırı cüretkâr hipotezler –her ne kadar buna benzer tahminler yüz yıldan da daha önce (1843 yılında Bataillard tarafından) ortaya atılmış ve kısa bir süre önce (F. De Ville) tarafından yeniden ele alınmışsa da- sırf filolojik ve kronolojik nedenlerden ötürü dikkate alınamaz. Bugün, yeryüzündeki Çingeneler’in sayısını saptamak oldukça güçtür; tahmini olarak bu sayı Avrupa için 500 bin ile bir milyon kişi arasındadır. (11) Geçimlerini, her ülkede olduğu gibidilencilik ve hırsızlığın dışında, demircilik, falcılık, müzik ve dens, at alım satımı, ayı oynatıcılığı, çerçilik v.b. ile sağlamaktadırlar. Bu arada, kavimlerin pek çoğu bu sayılan faaliyet alanlarından yalnızca birinde uzmanlaşmıştır. (12) Avrupa’da ortaya çıkmalarından kısa bir süre sonra, değişim ülkelerde kısmen acımasız takiplere maruz kalmışlar, daha sonra da kendilerini Nazi Almanyası’ndaki toplama kamplarında buluvermişlerdir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde Çingeneler’in karakteristik özellikleri gittikçe daha fazla yok olmuştur. Gelişen sanayileşme sonucu Çingeneler’in gleneksel geçim kaynakları da sınırlanınca, misafir oldukları halkların kültürüne tümüyle asimile olmaları, zamanın akışı içinde kendiliğinden tamamlanacak gibi görünmektedir. Üstelik son zamanlarda bu asimilasyon süreci, Çingeneler’in isteksizliğinden çok, yerleşik düzende yaşayanların geleneksel şüphecilikleri sonucu uzuyor izlenimi uyandırmaktadır. |
Boşnaklar Boşnaklar Bosna-Hersek Cumhuriyeti vatandaşı olan kişilere Boşnak denir. Yugoslavya'nın dağılması ve Bosna-Hersek Cumhuriyeti'nin kurulması ile eski Yugoslavya'nın Bosna-Hersek bölgesi dışında kalan bölgelerindeki Slav kökenli Müslümanlar arasında da Boşnaklık şuurunun gelişmeye başladığı görülmektedir (Yugoslavya döneminde bu topluluk genel olarak Müslüman (büyük harfle*) milleti olarak adlandırılmaktaydı). Bu anlamda Sırbistan-Karadağ2002 ve 2003 nüfus sayımı verilerine ve bireylerin kendi tanımlamalarına göre önemli bir Boşnak nüfus bulunmaktadır. Sözkonusu veriler şu şekildedir: Sancak'ta; Boşnaklar 193,026 kişi (toplam nüfusun % 45.31'i), Sırplar 156,852 kişi (toplam nüfusun 36.82%), Karadağlılar 29,892 kişi (toplam nüfusun % 7.02'i), Müslüman milleti 27,047 kişiye (toplam nüfusun % 6.35'i); Karadağ'da; Karadağlılar 267,669 kişi (toplam nüfusun % 43.16'i), Sırplar 198,414 kişi (toplam nüfusun % 31.99'i), Boşnaklar 48,184 kişi (toplam nüfusun % 7.77'i), Arnavutlar 31,163 kişi (toplam nüfusun % 5.03'i), Müslüman milleti 24,625 kişi (toplam nüfusun % 3.97'i), Hırvatlar 6,811 kişi (toplam nüfusun % 1.1'i). Ayrıca, Sırbistan, Hırvatistan ve Makedonya'da % 1'ler civarında küçük bir Boşnak nüfus yaşamakta, işgücü göçü nedeniyle başta Almanya gelmek üzere Batı Avrupa ülkelerine yerleşmiş Boşnaklar da bulunmaktadır. Türkiye'de içlerinden pek çok değerli isim çıkarmış Boşnak kökenli önemli bir nüfus mevcuttur. Ünlü Boşnaklar Sokollu Mehmet Paşa Gazi Hüsrev Bey Alia İzzetbegoviç Zekai Apaydın (Atatürk'ün bakanlarından ve Moskova büyükelçisi, Graveşka doğumlu) Ekrem Akurgal (dedeleri arasında Hersek müftüleri bulunmaktaydı) Ali Haydar Şen (SancakNovi Pazar'dan dünyaya açılmıştır) Mirsad Türkcan Emina Türkcan (Emina Jahoviç) Cevdet Şekerbegoviç Mirsad Kovaçeviç |
Nevruz Bayramı AVRASYA’NIN ORTAK BAYRAMI NEVRUZ Tabiat ile iç içe, kucak kucağa yaşayan, toprağı "ana" olarak vasıflandıran Türk'ün düşünce sisteminde "baharın gelişi" elbette önemli bir yere sahip olacaktı. Nevruz, Türk dünyasının kuzeyinden güneyine, batısından doğusuna kadar uzanan engin coğrafyada yaşayan toplulukların pek çoğu tarafından yaygın olarak kutlanan bahar bayramıdır. Bütün bayramların dinî ve millî bir inanıştan, o toplumu ilgilendiren ortak bir hatıradan, geleneklerden, duygulardan ve tabiatın insanlara tesir eden bir olayından doğduğuna inanılır. Tabiat ile iç içe, kucak kucağa yaşayan, toprağı "ana" olarak vasıflandıran Türk'ün düşünce sisteminde "baharın gelişi" elbette önemli bir yere sahip olacaktı. Çünkü insan vücudu, baharda uyarıldığı kadar kışta uyarılmaz. İç karartıcı, yeknesak günlerin ardından doğan hareketli, pırıl pırıl güneşli, kuş ve hayvan sesleriyle kurulmuş ilâhî orkestranın musikisi insan hayatını canlandırır. Ayrıca ortaya çıkan rengârenk tablo kıştan bahara geçişi ne de güzel tasvir eder: "Bir yanda her tarafı kaplayan soluk, mat ve daha çok beyazın hakim olduğu renkler, diğer yanda yeşilin değişik tonları arasında baş veren bin bir renk cümbüşü... Birisi hareketsiz, şekilsiz; diğeri kıpır kıpır, şekil şekil, çiçek çiçek... Kış, sağır ve dilsiz; ilkyaz duygulu, coşkulu, kulaklara fısıldadığı nağmelerle cazibeli... Birinde tabiat hayat dolu, diğerinde donmuş, yeniden doğmak üzere uyuşmuş kalmış... Genellikle Nevruz, yani Farsça "Yeni Gün" adını taşıyan bahar bayramı, insan ruhunun tabiattaki uyanışıyla birlikte kutladığı bir bayramdır. Böyle bir bayramın, yani mevsimlerin değişikliğinden doğan özel günlerin, başka başka adlar altında birçok milletin sosyal hayatında yer aldığı da bilinmektedir. Mesela, Hıristiyan âleminin dinî muhteva ile şekillendirerek ve Noel Baba sembolü ile karlar ülkesinden geyiklerin çektiği kızaklarla neşe ve ümitleri taşıdığı "Noel Bayramı" bunun farklı bir örneğini teşkil eder. Bu kutlamalarda yine bahara duyulan özlem "çam ağacı" motifi etrafında şekillendiriliyor. Aynı zamanda bir takvim değişikliğini de ifade eden bu kutlamalara baktığımızda Türk' ün kutladığı "bahar bayramı"nın da bir takvim değişikliğini yansıttığı görülüyor. Burada dikkati çeken husus "baharın başladığı zaman"dır. Türk, bu takvim değişikliğini "toprağın uyandığı gün" ile özdeşleştirmiştir. Kışın ortasında baharı kutlamaz. Türklerde bir tabiat, varoluş, diriliş bayramı niteliğinde olan Nevruz'un ruhî atmosferini ve eskiliğini anlayabilmek için kültürümüzün yıpranmış, tozlu ve pek okunmayan eski sayfalarına bir göz atmamız gerekiyor. Bu coşkuyu Türk kamları dualarında, niyazlarında şöyle ifade ediyorlar: "... Yüce Göktanrı'nın ilk defa gürlediği, yağız yer, altmış türlü çiçeklerle ilk defa bezendiği, altmış türlü hayvan sürülerinin ilk defa kişnediği ve melediği zaman sen (Türk'ün Atası) yaradıldın!" Bu sözler Türk'ün yaratılış felsefesinin, inancının, hayat tarzının ifadesidir. Bütün bayramların dinî ve millî bir inanıştan, o toplumu ilgilendiren ortak bir hatıradan, geleneklerden, duygulardan ve tabiattan doğduğundan bahsetmiştik. İşte millî bir bayram olan Nevruz da Müslüman olan ya da olmayan çeşitli Türk toplulukları arasında kamların dua ettikleri asırlar öncesinden günümüze kadar farklı farklı şekillerde, ama aynı ruhla hâlâ kutlanmakta. Bu bayram İslâmiyet'i kabul etmiş olan ilk Müslüman konargöçer Türk topluluklarında; sürgün avı, toy, şölen, yuğ vb. gibi İslâmiyet'le çatışmayan âdetlerden biri olarak devam edegelmiştir. Böylece bu ananeler günümüz Türk dünyasına ortak kültür mirası olarak intikal etmişlerdir. Gelenekler, tarihini kesinlikle tespit edemediğimiz dönemlerden kalmadır. Neden, niçin, nasıl gibi sorular sorulmadan atadan oğula kalmıştır. Gelenekler bu özelliğiyle millet bağını güçlendiren en önemli unsurlardan biridir. Baharın gelişinin kutlandığı bugün de böyle bir gelenektir. Nevruz, çeşitli kültür çevrelerinde, farklı etnik gruplarda farklı bir muhtevaya ve anlama sahip olmuştur. Kültürler arasındaki iletişim sonucunda çeşitli kültürlere girmiş ve benimsenmiştir. Eldeki tarihi kaynaklardan hareketle en eski Türk adetlerinden, bayramlarından biri olduğu kesinleşmiştir. Yeni yılın başlangıcı, yenilik, coşku, canlanma gibi nitelikler hiç değişmeden günümüze kadar yaşadığı uçsuz bucaksız coğrafyalarda görülmektedir. Çin kaynaklarından Kutadgu Bilig'e, Kaşgarlı Mahmud'dan Bîrûnî'ye, Nizâmü'ı Mülk'ün Siyasetname’sinden Melikşah'ın takvimine kadar, Akkoyunlu Uzun Hasan Bey'in kanunlarına kadar gelen bir çizgide Nevruz ile ilgili kayıtlar eldedir. Diğer taraftan Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin Ahmed, Safevi Türkmen Devletinin kurucusu Şah İsmail (Hataî), Osmanlılarda Sultan I. Ahmed ve Sultan Dördüncü Murad gibi hükümdarların, Mustafa Kemal Atatürk'ün; din adamlarımızdan Kazasker Bâki Efendi ve Şeyhülislam Yahya Efendilerin, şairlerimizden Kuloğlu, Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal, Şükrü Baba, Hüsnü Baba, Fuzulî, Nev'î Efendi, Nef'î, Nedim, Hüseyin Suad ve Namık Kemal gibi şairlerimizin Fatih devri vezirlerinden Ahmed Paşa'nın; büyük Azeri şairi Şehriyar'ın ve büyük Türkmen şairi Mahdumkulu'nun uzun bir tarih boyunca Nevruz bayramının gelişini "Nevruziye" veya "Bahariye" denilen şiirlerle kutladıklarını da biliyoruz. Ayrıca Nevruz'un Türk musikisinin en eski mürekkep makamlarından biri olarak da kültürümüzde yedi yüzyıldan fazla bir maziye sahip olduğunu da biliyoruz. Bu makam ilk defa Urmiyeli Safıyûddîn Abdulmü'mîn Urmevî (1224–1294) tarafından kullanılmıştır. Bu şekilde elimizde yirminin üzerinde makam bulunmaktadır. Nevruz geleneği ne Sünnilikle, ne Alevilikle, ne Bektaşilikle doğrudan doğuş bağlantısı olmayan, İslâmiyetten çok öncelere giden bir gelenektir. Yani bir dinin veya mezhebin bayramı değildir. Bu yüzden de herhangi bir şekilde bir mezhep adına, bir din adına, bir etnik menşe adına bağlı gösterilmesi, istismar edilmesi bir ayrılık unsuru olarak takdim edilmeye çalışılması yanlıştır. Tarihin ve kültürün bütün gerçeklerine aykırıdır. 1990 yılında bağımsızlıklarını ilan eden Türk Cumhuriyetleri'nde Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan ile Rusya Federasyonu bünyesindeki Tataristan 21 Mart Ergenekon/Nevruz Bayramı'nı "Milli Bayram" olarak ilan etmişlerdir. Bu günün coşkuyla kutlanmasına büyük önem vermektedirler. Türk kültüründen kaynaklanan Ergenekon/Nevruz bayramı, her yönüyle Türk gelenek ve görenekleriyle zenginleşmiş ananevi ve temeli beş bin yıllık Türk tarihine dayalı milli bir bayramdır. Türkiye'de de 1991 yılında Türk Dünyası ile birlikte ortak bir gün olarak resmi tatil olmaksızın bayram ilan edilmiştir. Nevruz; Türk insanını birbirine kenetleyen, bağlayan, Ergenekon'dan demir dağları eriterek dirilen atalarının ruhlarıyla yanan bir ateştir. Bu ateş, hiç sönmeden binlerce yıl yandı ve gelecekte de kıvılcımlarından binlerce gönlü tutuşturarak "ortak kültür ocağı"nda binlerce ruhu ısıtacaktır. Avrasya’nın, Türk âleminin Nevruz toyu kutlu olsun, Nevruz gülleri geleceğe umutlar taşısın. Kaynak: Hatice Emel AŞA, Yeni Avrasya Dergisi, Mart-Nisan 2000 |
Nevruz NEVRUZ BAYRAMI (21 Mart)http://www.memocal.com/Resimler2/CizgiUzun.gif NEVRUZUN TÜRK DÜNYASINDAKİ İSİMLERİ Türk dünyasında, Hunlardan bazen farklı isimlerle günümüze kadar ulaşan tabiatın ve millî uyanışın birleştirilmesi anlamını taşıyan Nevruz (Yeni Gün) şenliklerinin şu isimlerle kutlandığı biliniyor: • Nevruz, • Navruz, • Novruz, • Sultan-ı Nevruz, • Sultan-ı Navrız, • Navrez, • Nevris, • Naorus, • Novroz, • Navrıs Oyıx, • İlkyaz Yortusu,• Nevruz Norus, • Ulustın Ulu • Küni, • Ulusun Ulu Günü, • Ulu Kün, • Ergenekon, • Bozkurt, • Çağan, • Babu Marta, • Kürklü Marta, • Mevris• Yeni Gün, • Yengi Kün, • Yeni Yıl, • Mart Dokuzu, • Mereke, • Meyram, • Nartukan, • Nartavan, • Isıakh Bayramı, • Altay Ködürgeni, • Bahar Bayramı, • Yörük Bayramı, NEVRUZ’UN FONKSİYONLARI Bu bayramdaki kutlamalar, Türk toplum hayatında farklı fakat bütünleştirici fonksiyonlara da sahiptir. Bunları şu noktalar etrafında toplamak mümkündür: • İnsanlar arasındaki karşılıklı sevgi ve saygıyı kuvvetlendirme. • Dargınlıkları unutturarak insanları kardeşçe kucaklaştırma. • Milli birlik ve beraberliğin, birlikte yaşama isteğinin güçlenmesi ve dayanışmayı sağlama. • Geleneklerin, göreneklerin, inançların sergilendiği bir bayram. • Bolluk ve bereketin işareti, sembolü. Huzur ve barış havasının evrensel ölçülerde geliştirilmesi. TÜRKLERDE TAKVİM İHTİYACI VE NEVRUZ İnsanların hayatlarında takvim, gerekli bir kültür unsurudur. Günümüzde bu konu bir bilim, meslek haline gelmiştir. Geçmişte ise bu ihtiyaç bugünden farklı olarak karşı karşıya kalınan şartlara göre şekillenmiştir. Türkler de konargöçer bir toplum olarak hayatlarını sürdürdükleri için kır ekonomisi yapısı içinde takvimi bilmek zorundaydılar. Böylece takvim ihtiyacı içinde bir kültür kalıbı olarak ortaya çıkmıştır. Geçimlerini toprağa bağlı olarak sürdüren Türkler, genellikle yazın, baharın başlangıcı ile hayvan sürülerinin otlağa çıkarılması, çiftçilik yapanların ekin döneminin başlaması için geleneklere uygun olan bir takvim kullanmışlardır. Bilindiği üzere, Türklerde yılların adları da, ayların adları da, hayvan isimlerine bağlı olarak söylenmiştir. Yeni yılın başı ise 21 Mart'tır. Ancak Güneş Yılı ile Ay Yılı arasında 13 günlük bir fark bulunduğundan, 21 Mart tarihi, bazı topluluklarda Mart'ın 9'una, nadiren bazı topluluklarda 1 – 3 Nisan ve 21 Haziran'a tekâbül eden kutlamalara yol açmıştır. Tabiat dinlerinin bu cins kutlamaları bünyesine alarak kutsallaştırdığı bilinmektedir. Hanefilik özelliği taşıyan, "Şamanlık" denilen Türklerin milli inanışında yer yer Türk destanlarının (Ergenekon, Göç, vb.), yer yer inanışların bünyesine karışmış olan "Yılın Başı" yahut "Yeni Gün", Türklerin Müslümanlığa geçişi sırasında farklı anlayışlarla İslâmîleştirilmeye çalışılmıştır. Bazı Türk topluluklarında Hz. Ali'nin doğumu, bazı Türk topluluklarında Hz. Ali ile Hz. Fatıma'nın evliliği, bazı Türk topluluklarında isme Hz. Hüseyin'in hilâfeti almak üzere arkadaşlarıyla hareket edip, Kerbela vakasıyla, bazılarının ise Hz. Hasan veya Hüseyin'in doğum tarihi olarak kabul ettikleri "Mart Dokuzu", destandan menkabeye, menkabeden efsaneye, efsaneden tevâtüre ve oradan da kültür tavrının görünüşü olmuştur. Nevruz, Yenisey-Orhun çevresinden, Altaylara, oradan da Hun Türklerinin Avrupa'ya yürümesiyle Macaristan'a ve Balkanlar'a ulaşmış, Milâttan sonra 800'den itibaren Hazar'ın güneyinden Anadolu'ya ve Mezopotamya denilen bölgeye taşınışla birlikte yeni bir coğrafyada yaşatılmaya başlanmıştır. Hatta son yıllarda yapılan ve yeni bir kıta da, Amerika'da yaşayan Kızılderililer hakkında yapılan karşılaştırmalı halk bilimi çalışmalarına göre bu coğrafyada da Nevruz aynı ruhla kutlanmaktadır. Geçmişten gelen bu bayramın Müslüman Türkler arasında sadece gerekçesinin İslâmîleştirilmeye çalışıldığı görülmüştür. Takvimin başlangıcı kimilerince Hz. Nuh'a, Hz. Yunus'a, kimilerince Hz. Ali'ye bağlı yorumlara sığınılarak fakat hep Şamanlık kalıntısı ile sürdürülmüşt |
Nevruz Bayramı NEVRUZ BAYRAMI (21 Mart)http://www.memocal.com/Resimler2/CizgiUzun.gif TÜRK DÜNYASINDAKİ NEVRUZ KUTLAMALARI İLE İLGİLİ ADETLER Çeşitli adlarla ve yaygın olarak Nevruz adıyla kutlanan bu bahar bayramıyla ilgili olarak Türk topluluklarında çeşitli gelenekler meydana gelmiştir. Orta Asya'dan, Balkan Türkleri'ne ve hatta Amerika'daki Kızılderililerin yaşatılan âdetlerinde bu gelenekleri ve törenleri tespit edebiliyoruz. K. K. Yudahin'in eserinden Kırgız Türkleri'nde Nevruz gününün, Mart ayında olduğu ve yeni yılın ilk günü anlamına geldiği ifade edilir. Bu günde "Nouruz Köcö " denilen özel bir yemek yaparlar. "Köcö", darı yarması veya bulgur konulmak suretiyle yapılan bir nevi tirittir. Kazak Türkleri de Kırgız Türklerinin yaptığı aşı pişirirler. Ayrıca Nevruz törenlerinde mevlit okuturlar. O günü evler baştanbaşa temizlenir, yeni elbiseler giyilir. Nevruz törenleri sırasında ev duvarlarına veya çeşitli eşyaların üzerine kil kaplar atılarak parçalanır. Ateş üzerinden atlanır. Çadırlar kurulup sofralar açılır. Özbekistan'ın Semerkant, Buhara, Andican taraflarında, Nevruz günü başlayan törenler bir hafta kadar devam eder. Halk bu törenlerde çadır çadır gezerek birbirlerinin bayramını kutlar. Bu ziyaretlerde ikram edilen yemek "aş" adı verilen pilavdır. Köpkarı, güreş, at yarışları, horoz dövüşleri gibi gösteriler düzenlenir. Tacikistan'da Nevruz Mart ayının başından, 21 Mart gününe kadar baharın gelişini ve tabiatın canlanmasını karşılamak amacıyla kutlanır. Nevruzda yenilen "Ş" harfi ile başlayan 7 yiyecekten süt; temizliği, tatlı; yaşama sevincini, şeker; serinlik ve dinlenmeyi, mum; ateşe tapınmayı, tarak; kadının güzelliğini temsil eder. İslâmiyet’ten sonra İslâmî geleneklere göre "Ş" ile başlayan 7 nesne bunların yerini almıştır. Afganistan'da Nevruz, Türkler arasında doğum günü olarak kutlanır. Bugün herkes en yeni elbiselerini giyerler. Kabir ve akraba ziyaretleri yapılır, güreş tutulur ve oğlak oyunu oynanır. İnsanlar arasındaki dargınlıkların kaldırılmasına çalışılır. Yeni yıla nasıl başlanırsa, yılın öyle geçeceğine inanılır. Türkmenistan'da Nevruz bayramında halk gününü ülkemizdeki dini bayramlara benzer bir şekilde geçinmekte, karşılıklı ev ziyaretleri yapılmakta, tebrik mesajları gönderilmektedir. Nevruz kutlamaları basın yayın organlarında geniş bir şekilde yer almaktadır. Azerbaycan'da her yıl Mart'ın 2123'ünde, Nevruz bayramı büyük törenlerle kutlanır. Mezarlık ziyareti yapılır. Bu ziyaretlerde hazırlanan helva pilav ve diğer yiyecekler fakirlere dağıtılır. "Gapı Pusma", "Suya Yüzük Atma", "Su Başı", "Baca Baca" adetlerinde uzun yılların gelenekleri çeşitli motif ve oyunlarla sürdürülür. Semeni göğertilir. Yani tohum çimlendirilir. Nevruz; Karapapaklar'da Nevruz, Kırım Türkleri'nde Navrez, gündönümü; Batı Trakya Türkleri'nde Mevris, Makedonya ve Kosova Türkleri'nde Sultanı Navrız, Gagauzlarda İlkyaz bayramı adıyla yukarıda bahsettiğimiz ortak coşku ve geleneklerle kutlanmaktadır. Çok geniş coğrafyaya yayılmış olan topluluklarda Nevruz törenlerinde genellikle şu oyunların değişmeden devam ettiği gözlenir: Gökböri Oyunu. Türkistan'da oynanan milli oyunların başında yer alır. Bu oyuna "gökböri, köpkâri, oğlak/ulak, buzkaşi, kökpar, kükbar" gibi isimler de verilir. At yarışları, cirit oyunu, kılıç sallama, yamba kapma, güreş, at üzerinde güç gösterisi, sinsin oyunu, huntu oyunu. Bu oyunlar genellikle spora dayalıdır. Oyunların bir kısmı ise seyirliktir. Bunları halk tiyatrosu veya Orta oyunu şeklinde değerlendirebiliriz: Koskosa oyunu; deve oyunu; ekende yoh, biçende yoh, yeyende ortag gardaş oyunu; kış bovay; yolbars; argımak. Nevruz bayramında mahalli eğlencelere de yer verilir. Gençler aralarında mani ve şiir söyleyerek yarışırlar. Bunlardan bazıları: Halay oyunu, Yaşıl yarpag, Gızılgül, Hahışta, Benövşe, Bahtıyar ve atışmalardır. Anadolu sahasında da oynanan bu oyunların yanı sıra 21 Mart'ta büyük bir coşkuyla kutlamalar yapılmaktadır. Geçmişte o güne has olarak macunlar, şerbetler, hediyeler hazırlanarak devlet erkânı büyükten küçüğe, bunları birbirlerine takdim ederlerdi. Bu adetler günümüzde Mesir Macunu Şenlikleri adı altında hâlâ devam etmektedir. Anadolu'da Yörük Bayramı günümüzde de kutlanarak bu âdeti yaşatmaktadırlar. Anadolu'da "Sultanı Nevruz", "Nevruz Sultan", "Mart Dokuzu" ve "Mart Bozumu" gibi adlarla bilinen nevruz, gelenekleriyle bütün Türk toplumu içerisinde yaşamaya devam etmektedir. Tahtacı Türkmenleri'nde; Nevruz Bayramı eski Mart'ın dokuzudur ve Sultan Nevruz olarak adlandırılır. Nevruz, Tahtacı Türkmenleri'nin yaylaya çıkışında; 22–23 Mart tarihlerinde kutlanmaktadır. Tahtacı Türkmenleri'nde Nevruz; ölülerin yedirilip içirildiği gün olarak kabul edilir. Burada eski Türk inanç sisteminin atalar kültürü kendini gösterir. 22 Mart Nevruz'dan bir gün önceyi karşılamaktadır. Bu gün Nevruz hazırlıkları yapılır. Çamaşırlar yıkanır, yemekler hazırlanır Nevruz günü yenilen yemekler arasında ıspanaklı börek, soğan kabuğu ile boyanmış yumurtalar, yufka, sarı burma, şeker, leblebi, lokum sayılabilir. 23 Mart günü öğleden sonra kadınlar geniş bir tabağa çerezler koyarak "hak üleştirir"ler. Yiyecekler dağıtılarak "ölünün ruhuna değsin" dileğinde bulunurlar. Bu bayramda herkes güler yüzlüdür. Suçlar bağışlanır. Bayrama katılmak zorunludur. Katılmayanlar köy halkınca dışlanır. Yörükler arasında; Nevruz ile birlikte, kışın bittiği ve bahar mevsiminin başladığı kabul edilir. Köy ve yaylalarda 22 Mart'ta, şehirlerde ise Nevruz günü pazara rastlamazsa, bu tarihi takip eden Pazar günü kutlanır. Köy halkı 22 Mart sabahı yaylalara doğru yola çıkarlar. Daha önceden "davar evleri"ne yerleşmiş olanlar köylerden gelen akraba ve komşularına ev sahipliği ederler. Köylerden gelen grupla, yayladakiler karşılaştıklarında bir el silah atarak "Nevruzunuz kutlu, dölünüz hayır ve bereketli olsun" şeklinde selamlaşırlar. Gelen misafirler çadırlara yerleşir, kendilerine ikramlarda bulunulur. Sürü sahipleri tarafından kesilen kurbanlar birlikte yenilir. Sünni olan yörüklerde imamlar tarafından yapılan dualara halk katılır ve şükrederler. Gençler tarafından eğlenceler düzenlenir, yemekler yenir, şarkı ve türküler söylenir, oyunlar oynanır. Eğlenceler geç saatlere kadar devam eder. Güneydoğu Anadolu Bölgesi illerimizden Gaziantep ve çevresinde 22 Mart gününe "Sultan Nevruz" adı verilir. Diyarbakır'da; Nevruz günü halk, eğlence ve mesi re yerlerine giderek Nevruz'u kutlarlar. Kars ve çevresinde; bu tarihte kapı dinleme, baca baca adetleri görülür. Evde bulundurulan çeşitli meyvelerden baca baca gezenlere verilir. Tunceli ve çevresinde; bu gün erkekler alınlarına kara sürerek su kaynaklarına giderler. Bu karaları orada temizleyerek dua ve niyazda bulunurlar. Özellikle Orta Anadolu'da Nevruz, "Mart Dokuzu" olarak bilinir. Diğer bölgelerdekine benzer kutlama adetleri yapılır. Nevruzla ilgili Anadolu'da görülen diğer gelenekler arasında, ağacın güneşten etkilenmemesi için ağaca bez bağlanarak yapılan "Mart ipliği" adeti ve özellikle Giresun'da "Mart Bozumu" adeti önem taşır. Tekirdağ'da Nevruz soğukların sonu, baharın başlangıcı olarak kabul edilir ve "Nevruz Şenlikleri" adıyla kutlanır. İzmir, Uşak, Sivas ve Şebinkarahisar'da hemen hemen aynı geleneklerin devam ettiği görülür. Bilindiği üzere eski takvim Mart ayından başlardı. Mart ayının ilk on iki günü ayrı ayrı ayları temsil etmek suretiyle, o yıl içinde neler olacağı ilk on iki günden tespit olunurdu |
Çerkez Edebiyatı çerkez edebiyatı NIM YIGU Şuzır sımecešxowu şılhewu l’ır khihajığ. - Sıda wuilajer, yı’ui yéwupçç’ığ. - Sısımecešxu, wuyane yıgu zısšxıç’e sıxhujışt, yı’uağ şuzım. - Ade aş payé wukhedğenena? Ar ofa, yı’uağ l’ım. Mafe gorem l’ır pxhaşe mezım khıç’ıjığewu yane ri’uağ: - Wolahe népe mezewu sızdeşı’ağem mıyére khujhıre bewu xelhığ. Wukhak’owu t’ek’u khepšıpığeme değuğe, pçıhe xhume wu khesşejınığ. Mafem ç’alem yane mezım yışi, nır yıwuç’i yıgu khıdixığ, khıdixi gur yı’ığewu khek’ojı tétze, yinewu ççıgı lhapse gorem yélhepewuağ. - A wuyane guşe Tha yéğal’i, sıdewu guşewu ’ayéwu wulhepewuağ, siç’al, ’aciy plhakho yığewuzığe guşeştın, yı’ui nım yıgu gu’ewu kheguşı’i khıri’uağ. Yét’ane l’ır khek’oji “Khujhı ş’ağo mezım xelhışş tık’oniy khetšıpın” ri’ui mezım şuzır zıdişağ. Şuzır yıwuç’i, khıxini khek’ojığ. Careştewu l’ım khış’ejığ şuz bzacem yéde’ui yane mıterezewu zeriwuç’ığer ANA KALBİ Kadın ağır hasta yatarken adam içeri girdi. - Nedir zorluğun (derdin nedir manasında...), diye sordu. - Ağır hastayım, *****n kalbini yediğimde iyileşeceğim, dedi kadın. - Yahu (hiç..) onun için seni bırakır mıyız? O iş mi, dedi adam. Günün birinde adam oduna gittiği ormandan geri geldiğinde anasına dedi: - Wolaha bugün bulunduğum ormanda elmayla armut çok olarak vardı. Gelerek biraz toplasaydın iyiydi, akşam olduğunda seni geri getirirdim. Gündüzleri (gündüzünde, gündüzde...) oğlu ******* ormana götürüp, anayı öldürüp (boğazlayarak, keserek, vurarak...) kalbini içinden çıkardı, çıkarıp kalp elinde geri gelirken, büyükçe bir ağaç köküne ayağı tökezledi. - A (yavrum) *****nı da (eyvah olsun, ne yazık ki anlamın da) Allah öldürdü, nasılda eyvah, kötü olarak ayağın tökezledi, yavrum, çok ayağını ağrıtmıştır ne yazık ki, --- deyip ana kalbi endişelenerek söyledi. Sonra adam geri gelip (evine) “Ormanda harika armutlar var, (biz) gidip toplayalım” deyip orman kadını yanında (beraberinde) götürdü. Kadını öldürüp, bırakıp geri geldi. Öylelikle adam tekrar anladı yaramaz kadını dinleyip annesini uygunsuz olarak (akılsızca) öldürdüğünü |
ÇEŞİTLİ DÖNEMLERDE KULLANILAN OSET (İRON) ALFABELER VE TÜRKÇE OKUNUŞLARI http://img316.imageshack.us/img316/5628/17oe2.jpghttp://img316.imageshack.us/img316/9304/22wz.jpg Dip Not: Kalın yazılan harfler Türkçe okunuşu ile bazı dönemlerde kullanılan alfabenin müşterek harfleridir. Elle yazılan harfler uluslararasında kullanılmayan, özel işaretlerle kendilerince şekillendirilen harflerdir |
Makedonya Sorunu ve Türkiye Balkanlarda bir asırdır süren otorite boşluğu, bölgenin sahipsiz kalmasıyla sonuçlandı. Bu otorite boşluğundan en çok zarar görenler ise, Osmanlı’nın bölgedeki en önemli mirası olan Müslümanlar oldular. Bölgedeki Türk-İslam varlığı, kendilerine sahip çıkacak yeni bir Osmanlı’yı, yani Türkiye’yi bekliyor. HARUN YAHYA Makedonya Sorunu ve Türkiye 1912 yılına kadar “bizim” olan Balkan topraklarında Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyetinin sona ermesi bölgeye hiçbir zaman huzur ve güven getirmedi. Yugoslavya Federasyonu’nun dağılmasının ardından önce Bosna-Hersek, sonra Kosova, şimdi de Makedonya’ya kan ve gözyaşı hakim... Binlerce müslüman Türk ve Arnavut şimdi ikinci vatan olarak gördükleriTürkiye’ye sığınıyor. Balkanlar’da yeniden savaş rüzgarları eserken, bölge halkının tek umudu, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğal mirasçısı olan Türkiye’dir.Önce Bosna... Sonra Kosova... Şimdi de Makedonya. Balkan topraklarında yine kan ve gözyaşı hakim. Balkanlar’da ve özellikle Makedonya’da yaşanan gelişmeler bölgedeki Türk, Arnavut ve Boşnak asıllı müslümanları yakından ilgilendiriyor. Makedonya’nın %35’ini oluşturan Arnavut sivillerin başlatmış olduğu mücadelenin, bölgedeki dengeleri yeniden Sırplar lehine değiştirmesinden endişe ediliyor. Nitekim Mart ayının ilk günlerinde Makedonya-Kosova sınırında 3 Makedon askerin öldürülmesiyle başlayan, daha sonra şiddetli çatışmalara dönüşen gelişmelerin ardından NATO,Sırbistan’ın güneyindeki tampon bölgeye Sırp güçlerinin girmesine izin verdi.5 km’lik bir alana yayılan Sırp güçlerinin sınırı ne kadar ihlal edeceklerine Kosova Barış Gücü karar verecek. Sırpların çatışma anında ne tür silah kullanacağı konusu ise henüz belirsizliğini koruyor. Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK) tampon bölgenin Sırp askerlerine açılmasının, bölgenin Sırp kontrolüne verilmesi planının devamı olduğunu belirtirken, Yunanistan da bölgeye asker göndermeye hazırlanıyor. Balkanlar’daki kriz Bulgaristan parlamentosunda da gündeme geldi. Başbakan İvan Kostov da özel gündemle toplanan parlamentoda Makedonya’ya asker gönderebileceklerini söyledi. Batılı ülkeler ve ABD, Doğu Bloku’nun Makedonya’daki Müslüman -Türk Varlığı Geçtiğimiz hafta can güvenliği nedeniyle Makedonya’nın başkenti Üsküp’ten gelerek Kapıkule sınır kapısından Türkiye’ye giriş yapan Makedonyalı Türk sayısının 3000’in üzerinde olduğu bildiriliyor. Yetkililer bu sınır kapısından Türkiye’ye giriş sayısının 7 kat arttığını belirtiyorlar. Bölgede günden güne eriyen müslüman Türk varlığı son çatışmalarla birlikte önemli ölçüde darbe yemiş durumda. Tarihte Türk ırkından birçok uygarlığın hüküm sürdüğü Makedonya topraklarında, Hunlar, Avarlar, Kumanlar, Peçenekler ve Osmanlı Türkleri uzun yıllar yaşamışlar. 1300 yılından sonra da Anadolu’dan Makedonya’ya çok sayıda Türk göçmen yerleştirilmiştir. Ancak son yüzyılda bölgede Türklere karşı sistemli bir asimilasyon politikası uygulanmaktadır. Nitekim 1953 yılında 203.000 olan Türk nüfus sayısı günümüzde 77.000’e kadar gerilemiştir. Her türlü olumsuzluklara rağmen Makedonya’daki müslüman-Türk nüfus, eğitim ve öğretimi Türkçe olarak gerçekleştiriyor. Türklerin eğitim gördüğü kuruluşlarda 264 Türk öğretmen görev yapıyor. Makedonya’da Türklerin en yoğun olarak yaşadıkları şehirler Üsküp, Gostivar, Ohri ve Resne’dir. Bölgedeki müslüman-Türklerin bir gazetesi, dergisi ve bir yerel televizyonu bulunuyor. Daha önce belirttiğimiz gibi Yugoslavya Federasyonu döneminde Makedonlarla birlikte kurucu millet statüsünde bulunan Türkler, yeni anayasa ile birlikte günümüzde bu haklarını kaybettiler. Siyasi alanda faaliyet gösteren “Türk Demokratik Birliği” ise Makedonya bölgesindeki Müslüman-Türk varlığının haklarını korumaya çalışıyor. "Türk Milleti’nin karakteri yüksektir. Türk Milleti çalışkandır. Türk Milleti zekidir... Türk Milleti milli birlik ve beraberlik içerisinde güçlükleri yenmesini bilmiştir… Türk Milleti’nin tarihi bir niteliği de güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Türk Milleti’nin büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır..." MUSTAFA KEMAL ATATÜRK |
Müslümanlara Hakaret Müslümanlara şarkı ile hakaret İspanya`da bir karnavalda Müslümanlara `hayvan` diyen şarkı birinci seçildi, ülke karıştı. Şarkının sözlerinde `Türkler` de var. Büyük tepki çeken çirkin şarkı şöyle: İspanya'da büyük bir Müslüman nüfusa sahip Ceuta kentinde düzenlenen karnaval kapsamındaki şarkı yarışmasında Müslümanları ,hayvan, diye aşağılayan bir şarkının birinci gelmesi büyük tepki yarattı. İspanya'da Osmanlı döneminden kalma bir alışkanlıkla, Müslümanları anlatmak için kullanılan Türkler; kelimesinin şarkıda yer alması ayrıca dikkat çekti. Karikatür kriziyle gerginleşen ortamda böyle çirkin bir şarkının gündeme gelmesini kabul edilemez bulan Müslümanlar, Sokağa dökülürüz uyarısı yaptı. İspanyol hükümeti, olayın önüne geçebilmek için harekete geçeceklerini belirtirken, soruşturma başlatacakları mesajını verdi. İSPANYOL BASINI SANSÜR KOYDU Ceuta'daki karnavalda Los Polluelos adlı grup, Müslümanların tüm engellemelerine karşın yarışmada Müslümanlara hakaret eden şarkıyla yarıştı ve birinci oldu. Kentteki Müslümanlar şarkıya büyük tepki gösterirken, İspanyol basını Müslümanları daha da kızdırmamak için şarkının sözlerine sansür uyguladı. Nüfusunun yarısı Müslüman olan Ceuta'da gergin bir ortam yaşandığı belirtiyor. `BU SÖZLERİN SARFEDİLMESİ KABUL EDİLEMEZ` Ceuta İslam Cemaati Başkanı El Bujari, şarkının sözlerinden duyduğu sıkıntıyı belirterek, kültürlerarası barışı sağlamaya çalışırken, ifade özgürlüğü çerçevesinde bu sözlerin sarfedilmesinin kabul edilemez olduğunu söyledi. Müslüman dernekleri ise yerel hükümetten ve şarkıyı söyleyen gruptan derhal özür dilemesi çağrısında bulunarak aksi halde kentte sokaklara dökülerek bu olayı protesto edecekleri uyarısında bulundu. ŞARKIDA HİTLER'E, MÜSLÜMANLARI NİYE BIRAKTIN? DENİYOR Müslümanların büyük tepkisini çeken çirkin şarkının nakarat kısmı şöyle: "Benim kültürüm, Müslüman kültürü gibi deli değil; Müslümanların hayvan olup olmadığını anlamak için doğa kitabına baktım; gördüm ki orada hayvanlarla Müslümanlar (Türkler) aynı. Böylece kafamdaki kuşkular dağıldı. Ne kadar kötü yapmış Hitler Yahudileri katlederken, Müslümanları pas geçmekle." İspanyol hükümeti şarkıyla ilgili olarak soruşturma başlatılabileceğini belirtti. Kaynak: Milliyet |
Türk Soyu: Tarihte Türk ırkı hakkında çeşitli tasvirler yapılmıştır. Çin,Latin ve Grek kaynaklarında Türkler daha çok Moğol tipinde tasvir edilmişlerdir. Bunun sebebi ise Türkler'in tarih boyunca en çok temasının Mogollar'la olmasıdır. Moğol kitleleri yıllarca Türkler'in idaresinde yaşamış,göçlere,savaşlara Türkler'le beraber katılmışlardır. Bunun sonucunda bu kaynaklar Türk ile Moğol tipini birbirine karıştırmıştır. Son yarım asır içinde yapılan ilmi çalışmalar ve araştırmalar sonucu Türkler'in beyaz ırka mensup bulundukları, yeryüzünde mevcut üç büyük ırk grubundan "Europid" adı verilen grubun "Turanid" tipine mensup bulundukları anlaşılmıştır. Kafa yapıları Brakisfal (yuvarlak kafalı)dır. Türklerin kendilerini başta "Mongolid" Moğollar olmak üzere diğer topluluklardan ayıran antropolik çizgilere sahip oldukları tespit edilmiştir. Türkler'in hakim vasfı beyaz renk,düz burun,değirmi çene,hafif dalgalı saç,orta gürlükte sakal ve bıyıktır. Turan tipine örnek olan Orta Asya, Maveraünehir ve diğer Yakın Doğu Türkleri beyaz tenli ,koyu parlak gözlü, değirmi yüzlü,endamlı,sağlam yapılı erkek ve kadınları ile Ortaçağ kaynaklarında güzelliğin timsali olarak gösterilmiş hatta İran edebiyatında Türk sözü "Güzel İnsan" manasında kullanılmıştır. Tevrat'ta nakledilen bir rivayette ise Türk soyu'nun Ham ve Sam'dan değil, Yafes'den türemiş olarak beyaz ırktan geldiği gösterilmiştir. |
Türkiye'de Petrol TÜRKİYEDE PETROL ARAŞTIRMALARI İlk petrol hikayesi Evliya Çelebi tarafından 18. Yüzyılda kaleme alınmıştır. İkl bulgular 19. Yüzyılın sonuna doğru Trakya yarımadasında yapılmıştır. 1935 de MTA’nın kurulması ile başlamıştır. İlk üretim kuyusu 1940 da Ramanda açılmıştır. 1954 de MTA petrol faaliyetlerini TPAO’ya devretmiştir. TPAO çeşitli yabancı ülkelerle ortak anlaşmalar yaparak faaliyetini sürdürmektedir Türkiye'de Petrol Aramacılığının Tarihçesi Türkiye'de petrol aramacılığının kökleri Osmanlı dönemine kadar uzanır. İlk sondajlı arama faaliyeti, İskenderun civarında Çengen'de 1890 yılında delinen ve gaz emarelerine rastlanan sığ kuyulardır. (Gümüş ve Altan.,1995). Trakya'da Ganos civarında 1898 yılında delinen sığ kuyularda petrol ve gaz emarelerine rastlanmıştır. Yabancı şirketler ortaklığıyla 1914 yılında kurulan Turkish Petroleum Company Musul'da petrol aramaya başlayacakken Birinci Dünya Savaşı çıkınca faaliyetini durdurmuştur. Cumhuriyetin kuruluşunu takiben, Hükümet, Türkiye sınırları içindeki petrol kaynaklarını bizzat kendisinin araştırmasını ilke olarak kabul etmiştir. Bu amaçla 24 Mart 1926 tarihinde kabul edilen 792 sayılı Petrol Yasası ile Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bütün petrol ve petrol bileşiklerinin tabi olduğu madenlerin aranması ve işletilmesi hakkı Hükümete verilmiştir. Bu dönemde ilk jeolojik etütler başlamış olmasına rağmen, önemli sayılacak arama faaliyetleri 20 Mayıs 1933 tarihinde 2189 sayılı yasa ile Petrol Arama ve İşletme İdaresi'nin kuruluşundan sonradır. Midyat civarında 13.10.1934 ile 15.6.1936 tarihleri arasında 1351 metreye kadar delinen Baspirin-1 arama kuyusu Türkiye'de delinen ilk derin kuyu olarak kabul edilir. Maden Tetkik ve Arama (MTA) Enstitüsü'nün 22 Haziran 1935 tarih ve 2804 sayılı kanunla kurulmasıyla Petrol Arama ve İşletme İdaresi de MTA'ya bağlanmış ve petrol arama faaliyetleri artık MTA tarafından yürütülmüştür. Kuruluş kanununda temel görevi "Ülkede işletmeye elverişli maden ve taş ocağı sahalarının bulunup bulunmadığını, işletilen maden ve taş ocaklarının daha faydalı şekilde işletilme koşullarını araştırmak ve buna yönelik arama işlemleri, bilimsel, jeolojik ve teknolojik tetkikleri yapmak, harita plan ve kesitler hazırlamak, proje, fen raporları ve karlılık hesapları yapmak ve madencilik sektörüne kalifiye eleman yetiştirmek" olarak belirlenen MTA Enstitüsü (MTA, 2001), bu görevini yerine getirmek için günün şartlarına göre yoğun çalışma içinde olmuştur. Petrol arama faaliyetleri, Güneydoğu Anadolu, İskenderun, Adana, Van ve Trakya'da jeolojik ve jeofizik etütler ve sondaj faaliyetleri ile sürdürülmüştür. Güneydoğu Anadolu'da 1940 yılında Batman'ın güneyinde delinen Raman-1 kuyusunda petrole rastlanmış, ticari anlamda petrol keşfi ise 1945 yılında delinen Raman-8 kuyusunda yapılmıştır. Raman sahasında petrol keşfinden sonra Garzan sahası da 1951 yılında keşfedilmiştir. Raman sahasında Maymune Boğazında 1942 yılında günlük 3 ton kapasite ile kurulan rafineriden sonra 1948 yılında Batman'da 200 ton günlük kapasiteli rafineri kurulmuş, yıllık kapasite 1955 yılında 330.000 tona çıkarılmıştır. Petrol faaliyetleri 7/3/1954 tarihinde kabul edilen 6326 sayılı Petrol Kanunu ile kendi yasal çerçevesine kavuşurken yerli ve yabancı özel sermayeye de açılmıştır. Aynı tarih ve 6327 sayılı Kanunla Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı kurularak MTA'nın ilgili birimleri TPAO'ya bağlanmıştır. Petrol Kanunu'nun uygulanmasının denetimi de Petrol Kanunu ile kurulan ve adı daha sonra "Petrol İşleri Genel Müdürlüğü" olarak değiştirilen "Petrol Dairesi Reisliği"ne verilmiştir. Cumhuriyet döneminde, ilk kuyunun delindiği 1934 yılından halen uygulanmakta olan Petrol Kanunu'nun yürürlüğe girdiği 1954 yılına kadar geçen yirmi yıllık sürede 37 adet arama, 7 adet tespit, 13 adet üretim ve 19 adet test kuyusu olmak üzere toplam 76 adet kuyu delinmiş ve toplam 95.881 ton petrol üretilmiştir (Gümüş ve Altan, 1995). Petrol Kanunu, günün ekonomik ve siyasal koşullarına göre birkaç defa değişikliğe uğramış, bunlardan 18/4/1973 tarih ve 1702 sayılı Kanunla yapılan değişiklik devletçi, 30/3/1983 tarih ve 2808 sayılı Kanunla yapılan değişiklik ise liberal yönde olmuştur. Esas olarak liberal bir kanun olan Petrol Kanunu'nun yürürlüğe girmesiyle yabancı petrol şirketleri Türkiye'ye akın etmiş Türkiye'de arama faaliyetlerindeki ikinci sıçrama 1980'li yılların ilk yarısında yaşanmıştır. Petrol şoku sonrası artan fiyatlardan ve yerli üretimin devamlı azalmasından dolayı, 1960-1975 yılları arasında düşük seviyede gerçekleşen jeolojik ve jeofizik faaliyetler, 1975 yılından sonra devamlı bir artış göstermiştir. Jeofizik faaliyetler 1982 yılında 217 ekip-ay ile rekor kırmıştır (PİGM, 1992). Jeolojik ve jeofizik faaliyetlerdeki artışa paralel olarak sondaj faaliyetlerinde artış olmuş, 1986 yılında delinen 125 kuyuda 263.246 metrelik rekora ulaşmıştır. Bu dönemdeki yoğun arama faaliyetleri yeni keşiflere yol açmış, özellikle 1988 yılında Karakuş sahasının keşfiyle üretim artışı yaşanmıştır. Üretim, 1991 yılında 4.45 milyon ton ile rekor kırmasına rağmen, aynı yıl içindeki 21.16 milyon tonluk sivil tüketimin ancak % 21'ini karşılayabilmiştir. TPAO, 1990-1999 yılları arasında yıllık üretimini 2 milyon tonun üzerinde, 1991 yılında da rekor kırarak 3.3 milyon ton olarak gerçekleştirmiştir. TPAO ve yabancı şirketlerin arama faaliyetlerinin azaldığı 1990'lı yıllarda keşfedilen yeni sahalar küçük olduklarından, üretim azalmasını karşılayamamıştır. Toplam üretim 2001 sonu itibariyle 2.55 milyon tona düşmüş ve 28.63 milyon tonluk sivil tüketimin ancak % 9'unu karşılayabilmiştir (PİGM, 2002). Günümüzdeki eğilim değişmediği taktirde, petrolde dışa bağımlılık daha da artacaktır. Doğal gaz piyasasında dışa bağımlılık daha fazla olup hemen hemen tamamen ithalata bağlıdır. TPAO tarafından Trakya'da 1970 yılında keşfedilen Hamitabat ve Kumrular sahalarını 1980'li ve 90'lı yıllarda diğer sahalar izlemiştir. Üretilen doğal gaz sınırlı olarak elektrik üretiminde ve lokal olarak sanayide kullanılmış, Türkiye çapında veya bölgesel boyutta altyapı ve pazar oluşmadığından doğal gaz kullanımı uzun süre sınırlı kalmıştır. Doğal gaz ithalatı 1987 yılında başlamış ve yapılan ithal bağlantılarıyla yıllık doğal gaz ithalatı hızla artmış ve kullanımı yaygınlaşmıştır. Son yıllardaki ekonomik küçülme ve gerçekçi olmayan talep öngörüsüne dayalı ithalat bağlantıları nedeniyle, 1999 yılında 731 milyon metre küpe ulaşan yerli doğal gaz üretimi azaltılarak 2001 yılında 311 milyon metre küpe düşürülmüştür. 2001 yılında doğal gaz ithalatı 15.52 milyar metre küp, tüketimi de 15.83 milyar metre küp olmuştur. Türkiye'de 2002 yıl sonu itibariyle toplam 3015 kuyuda 5 963 507 metrelik sondaj yapılmıştır. Bu kuyuların cinslere göre dağılımı Tablo 1'de verilmiştir. Tablo 1 incelendiğinde, arama kuyularının % 60'ının TPAO, % 5.4'ünün MTA, %0.3'ünün diğer yerli şirketler, % 28'inin yabancı şirketler, % 6.3'ünün de yerli ve yabancı şirket ortaklığı tarafından delindiği görülür. |
Tarihi kıvraklığımız http://www.radikal.com.tr/resim/yazarlar/83.gifTürker Alkan Şurası muhak-kak ki, AB'ye tam üye olarak kabul edilmemiz tarihimizdeki büyük dönüm noktalarından birisi olacaktır. Şu ana kadar yaptıklarından dolayı Erdoğan'ı Atatürk'le karşılaştırmak, "Aynı derecede büyük işler yaptılar, Erdoğan 2. Atatürk'tür" demek elbette saçma ve yersiz bir benzetmedir. Ama AB'ye tam üye olarak kabul edilmemizin Cumhuriyet'in ilanından ve onu izleyen devrimci değişikliklerden sonra yaşanan en büyük olay olduğu ortada. Olumlu bir İlerleme Raporu ve müzakereler için verilecek tarih, bu açıdan elbette büyük önem taşıyor. Avrupa Birliği için de, bizim için de yeni bir dönemin eşiğinde olduğumuzu söyleyenler haklıdır. Türkiye'nin son yıllarda gerçekleştirdiği köklü değişikliklerin Avrupa'yı şaşırttığı, hazırlıksız yakalattığı görülüyor. Belli ki 'Türkler nasıl olsa bunca yeniliği yapamazlar' diye düşündüler. Çıkardığımız uyum yasalarından ve değişikliklerden sonra bir kısmı işi yokuşa sürmenin yollarını arıyorlar, ama çok geç kalmış olabilirler. "Koşullarımız karşılanmazsa müzakereleri yarıda keseriz, işçilerin serbest dolaşımına sınırlama getirelim, tam üyelik için müzakere süresi en az 10 yıl olsun..." Bütün bunlar çok da önemli değil. Taraflar anlaşamazsa müzakereler nasıl olsa kesilecektir, bunun için madde koymanın pratikte fazla bir önemi yok. Emeğin serbest dolaşım hakkının hemen verilmeyeceği zaten bilinen bir şeydi. Müzakerelerin de kısa bir zamanda bitmeyeceği ortada. (İspanya yedi yıllık bir müzakere döneminden sonra alınmıştı.) Zamanla değişebilecek olan bu tür koşullar muhtemelen Türkiye karşıtlarının tepkilerini yumuşatmak için konulacaktır. Müzakere süresince değiştirilmeleri de mümkündür. Önemli olan, Türkiye'nin tam üyeliğini kabul eden siyasal iradenin belirmesidir. Bu da büyük bir ihtimalle önümüzdeki dönemde ortaya çıkacaktır. AB'ye tam üyelik perspektifi ciddiyet kazanınca muhafazakâr yayın organlarında şu tür yazılar çıkmaya başladı: 'Medeniyet mi değiştiriyoruz?' Biraz geç kalmış bir soru değil mi? Aslına bakacak olursanız Türkiye 200 yıldır medeniyet değiştirmeye çalışıyor. Tanzimat'tan Atatürk devrimlerine ve sonrasına kadar geçen sürede yaşananlar köklü bir medeniyet değiştirme çabası değil de nedir? Son değişiklikleri yapış hızımız Avrupalıları biraz şaşırtmışa benziyor. Aslında tarihimize baksalar, bu kadar da şaşırmazlardı. Biz ki alfabesini bile iki kez değiştirmiş bir ulusun ahfadıyız. Müslüman olduk Uygur alfabesini bıraktık, Arap alfabesini benimsedik, Osmanlıca konuşmaya başladık. Sonra bunu da beğenmedik, Arap harflerini ve Osmanlıcayı bıraktık, Latin alfabesini benimsedik, okullarımızda İngilizce öğretir olduk, yasalarımızı Batı'dan aldık, giyim kuşamda da Batı'ya özendik. Kısacası, biz bu işte çok deneyimliyiz. Dünyada hiçbir ulus bizim kadar alfabesini, dilini, kılık kıyafetini, yasalarını değiştirme marifetini göstere-memiştir. Zaten halkımızın yüzde 75'inin AB'yi istemesi de bunu göstermiyor mu? Müzakereler hele bir başlasın, daha sona ermeden Avrupalıdan çok Avrupalı olacağımızdan emin olabilirsiniz. Tarihimizden kaynaklanan bir kıvraklığımız var. Yakın zamanda Avrupalılar da bunu görerek şaşkınlığa düşecektir |
Kıbrıs Sorunu KIBRIS TÜRK'TÜR TÜRK KALACAK! Milli Davamız Kıbrıs Kıbrıs, Türkiye'nin milli davasıdır. Kıbrıs Türkü, Türkiye'den kopartılmasından itibaren Anadolu'yu anavatan olarak görmüş, sürekli maruz kaldığı Rum tehdidine ve baskısına karşı umudunu Türkiye'ye bağlamıştır. Türkiye de yavruvatan Kıbrıs'a sahip çıkmış, devleti ve milletiyle, Kıbrıs Türkü'nün yanında yer almış, 1974'teki Barış Harekatı ile de soydaşlarımızı Rum zulmünden kurtarmıştır. Barış Harekatı ile birlikte Kıbrıs davası Türkiye için askeri olarak kazanılmıştır ve bu nedenle de Türk Devleti'nin Kıbrıs Türkü'nü yeniden risk altına sokacak bir taviz vermesi düşünülemez. Ancak mesele sadece askeri boyutla sınırlı değildir. 1974'ten bu yana "Rum tezi" iki farklı yönden ilerlemektedir. Bunun birinci yönü, KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş'ın şahsında Türk tarafına yapılan uluslararası baskıdır. Sanki Kıbrıs dünya gündemini meşgul eden bir sorunmuş gibi, uluslararası topluluk, Batı'daki güçlü Rum lobisinin de etkisiyle, ısrarla Kıbrıs Türkü'nü taviz vermeye, yeniden Rum egemenliğini kabul etmeyle neticelenecek formüllere onay vermeye zorlamaktadır. Bu formüllerin sonuncusu, 2003 yılında BM Genel Sekreketi Kofi Annan tarafından sunulan plandır. Devletimiz ve KKTC yönetimi bu planın sakıncalarını tespit ederek kabul edilmezliğini vurgulamışlardır. Meselenin diğer yönü ise, yozlaştırılmaya çalışılan Müslüman-Türk kültürü boyutudur. Kıbrıs Türkü'nün varlığı, sadece diplomatik tuzaklarla değil, aynı zamanda Kıbrıs Türkü'nün kimliğini erozyona uğratmak ve yok etmek amacına matuf bir psikolojik savaşla da hedef alınmaktadır. Sinsi Faaliyetler Filizlerini Veriyor Kıbrıs Türkü, aynen bir zamanlar Balkanlar'ın en uç noktalarında Osmanlı'yı temsil eden Türkmenler gibi, Kıbrıs'ta Türklük adına bir uç beyliği olmuştur. Ada'yı Rumlaşmaktan, Rum yayılmacılığına yem olmaktan korumuş, Kıbrıs'taki Müslüman ve Türk varlığını göğüslerini siper ederek muhafaza etmişlerdir. Kıbrıs Türkü'nün bu kahramanca direnişini ve başta Sayın Rauf Denktaş olmak üzere bu direnişin mücahidlerini saygı ve sevgiyle anmak, her Türk'ün görevidir. Ancak Kıbrıs'ı Rumlaştırmak isteyen güçler, önlerindeki en büyük engel olan söz konusu güçlü Müslüman Türk kimliğini erozyona uğratmayı hedeflemektedirler. Kıbrıs'ta 2003 yılı başlarında yaşanan bazı gelişmeler ise, bu sinsi hedefte bazı mesafeler kat edildiğini göstermektedir. Bu dönemde, BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın gündeme getirdiği plana destek vermek, KKTC yönetimini bu planı kabul etmeye davet etmek için Kuzey Kıbrıs'ta bir dizi girişim düzenlenmiştir. Bunların en önemlileri, Lefkoşa'da düzenlenen iki ayrı mitingdir. Bu mitinglerin her ikisinde de "Kıbrıs'ta çözüm" çağrısı yapılmış, ancak haklı gibi gözüken bu çağrının altında bazı vahim mesajlar da verilmiştir. Mitinge katılanlar, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin varlığına dolaylı da olsa karşı çıkmışlar, Ada'da Rumlar ile ortak bir yönetim kurulması, Birleşmiş Milletler'in öne sürdüğü -ve Türk tarafına pek çok dezavantaj getiren- planın itirazsız kabul edilmesi çağrısında bulunmuşlardır. Atılan sloganlarda "Avrupa Birliği vatandaşlığı" ön plana çıkmış, "Müslüman Türk" kimliği üzerinde en ufak bir vurgu yapılmamıştır. Mitinglerin sembolik manzarası da dikkat çekicidir: Sayın Denktaş'ın Bayrak Televizyonu'ndaki açıklamalarında da vurguladığı gibi, mitinglerde hiç KKTC bayrağı açılmamış, Türk bayrağı dalgalandırılmamış, bunların yerine Avrupa Birliği bayrakları tercih edilmiştir. Hatta ikinci mitingde 1974 öncesinde var olan, Rum egemenliğindeki Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı açılmıştır ki, her ne kadar tepki üzerine indirilmişse de, bu hareket Ada'daki "Türk kimliği"nin bekası açısından endişe verici bir alamettir. Rum Savunucusu Kalemler Söz konusu kimlik erozyonunun güçlü bir kültürel eğitim kampanyası ile engellenmesi gerektiği açıktır. Bunun için de öncelikle bu erozyonun kaynaklarını tespit etmek gerekmektedir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni ve Ada'daki Türk varlığını zayıflatmak için on yıllardır sistemli bir kampanya yürütülmektedir. Rumlar ve Ada'yı Rum egemenliğinde görmek isteyen bazı Batılı çevreler, Kuzey Kıbrıs Türkleri arasında olup da milli ve manevi değerlerini yitirmiş bazı insanları da kullanarak, Türk kesiminde yıkıcı propaganda ve psikolojik savaş yürütmektedirler. Özellikle 1974 öncesindeki Rum zulmüne tanık olmamış genç kuşak, bu propagandanın en önemli hedefidir. Son yıllarda bu propagandaya büyük hız verilmiş, Ada'daki Türk gençleri Batılı ülkelere götürülerek, seminer adı altındaki bazı programlara tabi tutulmuştur. Bu kampanyanın en önemli boyutu ise medya alanındadır. Ne gariptir ki Kuzey Kıbrıs'taki bazı yayın organlarında Türkiye'yi sözde "işgalci devlet" diye tanımlama gafletini gösteren bazı aldatılmış kalemler olmuştur. Bazı gazeteler adeta Rum tezinin sözcülüğünü yapmakta, Türkiye'nin Kıbrıs Türk kesimi ile olan ilişkisinin kesilmesini ve KKTC'nin sona ermesini savunmaktadırlar. Lefkoşa'daki mitingleri düzenleyen, bu mitinglerle KKTC, Türkiye ve Türklük karşıtı sloganlar atan ve böylece bu mitinglere sadece barış dileğini ifade etmeye gelmiş masum insanlarımızı da kendi saflarındaymış gibi göstermeye çalışanlar, aynı kimselerdir. Rumların ve Batılı ülkelerin Kıbrıs politikasını yöneten Rum lobisinin birer beşinci kolu gibi faaliyet gösteren bu gibi kişilerin sayısı az, ancak etkileri büyüktür. Peki nasıl olmaktadır da, Kıbrıs'taki kahraman Türk halkı içinde bir beşinci kol faaliyeti organize edilebilmektedir? Buna alet olanlar kimlerdir? Bu sorunun cevabını aradığımızda, kaçınılmaz olarak birtakım aşırı sol gruplarla yüzyüze geliriz: Komünist ideoloji... ÇÖZÜM ARAYIŞLARI Sürdürülen Müzakereler KKTC ile Rum kesimi arasındaki halihazırda yürütülmekte olan müzakereler 4 aşamalı olarak planlanmış bulunuyor. 22 Şubat'a kadar devam eden birinci aşamadan hiç kimse zaten bir şey beklemiyordu, nitekim hiçbir sonuç da elde edilemedi. 22 Şubat'ta başlayan sürecin ikinci aşamasında yani içinde bulunduğumuz dönemde ise ortak bir zemin oluşturulmaya çalışılıyor. Ancak Rum kesimi şu ana kadar kendilerine sunulan tüm teklifleri reddettiler ve bu tavırlarına devam ettikleri sürece reddetmeye de devam edecekler. Nisan ayında görüşmelerin üçüncü aşamasına geçilecek. Bu aşamayla birlikte KKTC ve Türkiye için asıl tehlike de başlamış olacak. Çünkü BM Genel Sekreteri Kofi Anan; Türk tarafı ve Rum Kesiminin önerilerini aldıktan sonra doğacak "boşlukları doldurarak", kendi planına uygun nihai anlaşma metnini belirleyecek. Son aşamada ise Kofi Annan’ın Nisan ayında oluşturduğu metin; ayrı ayrı referanduma sunulacak. İki taraf da "evet" derse, anlaşma yürürlüğe girecek, "Birleşik Kıbrıs"ın, AB üyeliği kesinleşecek... Kıbrıs’da Gerçek Çözüm ve Sayın Denktaş’a Tam Destek Kıbrıs Türkiye için milli ve vazgeçilmez bir davadır. KKTC ve Türkiye bir oldu-bittiyle karşı karşıya bırakılmaya çalışılmaktadır. Ancak Kıbrıs; Türkiye’nin milli davası olmasının da ötesinde bir şeref ve namus davasıdır. Türkiye yıllardır maddi yardım yaptığı, uğruna kan döktüğü, şehitler verdiği, ambargolara maruz kaldığı KKTC’nin manevi olarak öldürülmesine göz yummamalıdır, yummayacaktır. Türkiye; Kıbrıs konusuna açıkça müdahil olmalı ve orada yaşayan soydaşlarımızın ve kalbi onlarla birlikte atan tüm dünya Türklerinin milli davasına sahip çıkmalıdır. KKTC’nin adeta bayrağı kadar simgesi olmuş Rauf Denktaş’a sonuna kadar destek olunmalıdır. Bu, Türkiye’nin asli görevlerinden biridir. AB’nin, Türkiye’nin üyeliği konusunda Kıbrıs sorununu karşımıza çıkarmaması için KKTC’den vazgeçilmesi, akla, mantığa ve Türklüğümüze aykırı bir davranış olacaktır. AB üyeliği ve Kıbrıs iki ayrı konu olmasına rağmen Yunanistan ve İngiltere gibi AB üyesi bazı ülkeler tarafından birbirine bağlantılıymış gibi gösterilerek aynı pakette gündeme getirilmesi ise gerçekte son derece hatalı ve taraflı bir yaklaşımdır. Kuzey Kıbrıs'ta gerçek çözüm, KKTC'nin bağımsız bir devlet olarak varlığını koruması, Türkiye ile bağının daha da güçlendirilmesi ve Kıbrıs halkının milli ve manevi bilincini artıracak güçlü politikalar yürütülmesiyle mümkün olacaktır. Kıbrıs İçin Gerekli Siyasi Tavır Türkiye'nin bu konudaki politikası, Milli Güvenlik Kurulu'nda da son derece isabetli bir biçimde ifade edildiği gibi, Kuzey Kıbrıs'lı Türklerin güvenliğini öncelikli amaç olarak belirlemek ve KKTC yönetimine destek olmak esaslarına dayanmalıdır. Kıbrıs Türk halkı, Türkiye'nin bir parçasıdır. Kıbrıs davası, milli davadır. Kahraman Türk Ordusu, 1974'teki Kıbrıs Barış Harekatı ile adadaki soydaşlarımızı radikal Rumların soykırım emellerinden korumuştur. Bu gerçekler hiçbir zaman gözardı edilemez. Adada Türk tarafını dezavantajlı duruma düşüren ve dahası güvenliğini riske eden çözümlere itibar edilemez. Dahası Kıbrıs, Türkiye açısından büyük stratejik önem taşıyan bir noktadır. Kıbrıs üzerindeki denetimini yitiren bir Türkiye, Akdeniz'e çıkış imkanını da yitirmiş demektir. MGK toplantılarından da çıkan kararlar doğrultusunda Türkiye, Sayın Denktaş’ın ısrarla üzerinde durduğu, adada iki ayrı devlet bulunduğu gerçeğinin kabul ettirilmesi için çalışmalıdır. Ayrıca Türkiye’nin garantörlüğünün de devam etmesi şarttır. Kıbrıs İçin Gerekli Kültürel Politikalar Ancak, Kıbrıs konusunda yürütülmesi gereken politika sadece siyasi ve diplomatik boyutta değildir. Aynı zamanda ekonomik ve kültürel alanlarda da Kıbrıs'ın Türk halkını kalkındıracak, güçlendirecek, motive edecek atılımlar gerekmektedir. Avrupa Birliği'ne katılması –her ne kadar resmen imzalanmamış olsa da- kesinleşen Güney Kıbrıs, adadaki bazı soydaşlarımız için cazip hale gelmeye başlamıştır. Bunun dejenere edici bir faktör haline gelmesinin önünü kesmek için, Kıbrıs Türkü'nü hem sosyo-ekonomik yönden kalkındırmak hem de milli ve manevi değerlerini güçlendirerek Türkiye'ye ve Müslüman-Türk kimliğine olan bağlılığını perçinlemek gerekmektedir. Kıbrıs'taki insanlarımızın, özellikle de genç neslin Türk Milleti'nin ideallerini ve değerlerini en derinden özümsemesi ve benimsemesi için de yoğun bir kültürel kampanya yürütülmelidir. Kıbrıs Türkü, adanın Osmanlı'dan kopuşundan bu yana kendisini ayakta tutan Türk ve Müslüman kimliklerine daha güçlü biçimde sarılmalı, Türkiye ise bu kültürel rönesansa öncülük etmelidir. Kıbrıs Türkü, çağdaş, modern, kalkınmış ve aynı zamanda milli ve dini kimliği çok güçlü bir model görmeli, bu modeli benimsemelidir. Milletlerin, özellikle de küçük toplumların eğilimlerinde psikolojinin yeri büyüktür. Kıbrıs Türk toplumunun güçlenmesi, psikolojik yönden güçlenmesine bağlıdır ve bu da saydığımız ekonomik ve kültürel politikaların hayata geçirilmesiyle gerçekleşecektir. Bu konuda önemli bir görev de medyaya ve sivil toplum kuruluşlarına düşmektedir. Kıbrıs milli bir davadır ve herkesin bu davada milli çizgide hareket etmesi, devletimizin belirlediği politikalara destek olması gerekir. Kıbrıs Türkü, adadaki varlığını canı gönülden destekleyen, milli ve dini bir kardeşlik duygusu içinde kendisiyle tek yürek olup haklarını var gücüyle savunan bir anavatan görmelidir. Bu ruhu yaşamak ve yaşatmak, milletini ve devletini seven herkesin görevidir. |
Türk'ün Yüksek Seciyesi TÜRK'ÜN YÜKSEK SECİYESİ Şüphesiz 20. yüzyıl Türk tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. I. Dünya Savaşını takiben Osmanlı İmparatorluğu parçalanmış; Türk toprakları işgal edilmiştir. Milletimiz, malını, canını hatta tüm varlığını feda etmeye hazır olarak düşmanların güçlü ve modern silahlarla donanımlı ordularına karşı koymuştur. Mustafa Kemal'in önderliğinde erkek-kadın, genç-ihtiyar el ele veren Türk Milleti, bir ölüm-kalım mücadelesi olan Kurtuluş Savaşı'ndan büyük bir zaferle çıkmış; şan ve şerefle dolu olan tarihimize yeni bir sayfa daha eklemiştir. Böylece yepyeni bir Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti doğmuştur. Atatürk'ün çizdiği yolda kurulan Türkiye Cumhuriyeti tarihte bir çığır açmıştır. Mustafa Kemal Atatürk söz konusu başarıların Türk Milleti'nin eseri olduğunu şöyle dile getirmiştir: "Bu münasebetle şunu da beyan edeyim ki Türk Milleti'nin son senelerde gösterdiği harikaların, yaptığı siyasi ve sosyal inkılapların hakiki sahibi kendisidir. Sizsiniz." Büyük Önder, Onuncu Yıl Nutku'nda, Türk Milleti'ne olan güveninin nedenini şöyle açıklamıştır: http://www.harunyahya.org/kitap/seciye/res/Ataturk_r1_c1.jpghttp://www.harunyahya.org/kitap/seciye/res/Ataturk_r1_c2.jpg http://www.harunyahya.org/kitap/seciye/res/Ataturk_r2_c1.jpghttp://www.harunyahya.org/kitap/seciye/res/Ataturk_r2_c2.jpg http://www.harunyahya.org/kitap/seciye/res/Ataturk_r3_c1.jpghttp://www.harunyahya.org/kitap/seciye/res/Ataturk_r3_c2.jpg "Geçen zamana nispetle daha çok çalışacağız, daha az zamanda daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü, Türk Milleti'nin karakteri yüksektir..." Bu gerçeğin iyice bilinmesi her Türk vatandaşının üzerine düşen tarihi ve milli bir sorumluluktur. Böyle bir gerçeğin göz ardı edilmesinin yol açacağı tehlikeye Atatürk, "Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar" diyerek dikkat çekmiştir. Yine Atatürk'ün söylediği gibi, "Türk çocuğu ecdadını (atalarını) tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır." Diğer bir deyişle Türkler'in daha büyük başarılara imza atabilmeleri, Türk medeniyetini, kültürünü, tarihini ve seciyesini yakından tanıyıp yaşatmalarına bağlıdır. Türk Milleti dünya tarihine damgasını vurmuş bir millettir. Tarihe unutulmaz zaferler kazımış; üç kıtada muhteşem devletler kurmuş; asırlar boyunca uçsuz bucaksız topraklarda dinleri, dilleri, ırkları farklı milletleri adalet ve hoşgörüyle yönetmiş; ayak bastığı yerlere medeniyet götürmüş; dünya milletlerine örnek olmuştur. İşte tüm bu başarılar, Türk'ün üstün ahlak ve seciyesinden kaynaklanmıştır. Türkler İslamiyet'i kabul etmelerinin öncesinde yüksek meziyetlere sahiptiler. Bununla birlikte dünya tarihinde gerçek anlamda söz sahibi olmaları, İslamiyet'e girmelerinden sonra gerçekleşmiştir. Türkler birçok dine girip çıkmışlardır; ancak kalıcı olan sadece İslamiyet olmuştur. Tanınmış bir tarihçimizin ifadesiyle, "İslam onun yolunu aydınlatan bir ışık olmuş ve Türk Milleti bu ışığı takip ettikçe hep yükselmiştir." Türk Milleti'nin özündeki değerlerin Kuran ahlakı ile birleşmesi, dünya tarihini derinden etkileyen gelişmelere yol açmıştır. Elbette şanlı bir geçmişe sahip Türk Milleti'nin seciyesini tasvir etmeye ansiklopediler dahi yeterli değildir. Elinizdeki kitap, Atatürk'ün yukarıdaki sözünde işaret ettiği Türk'ün yüksek karakterini tanıtmak amacıyla kaleme alınmıştır. İlerleyen sayfalarda Türk tarihinin ışığında Türk'ün ahlakı, adaleti, hoşgörüsü, dürüstlüğü, tevazusu, nezaketi, iyilikseverliği, vakarı, cömertliği, tabiat sevgisi, kısacası Türk'ün üstün seciyesi gözler önüne serilecektir. HARUN YAHYA |
Türk'ün Dünya Nizamı Tarih Türklerden çok şey öğrendi. Onların elinden çıkma öyle eserler var ki,medeniyet için birer süs teşkil etmektedir... Türk Milleti'nin tarih boyunca kurduğu devletlerin sayısının 180'i bulduğu kabul edilir. Hatta pek çok tarihçi, araştırmalar derinleştirildikçe bu sayının daha da artabileceğini belirtmektedir. Bu devletlerden 16 tanesi ise dünya tarihinde etkili rol oynamış, çok güçlü devletlerdir.2 Kemal Tahir'in 1966 yılında söylediği gibi: "Türk Milleti'nin bütün tarih boyunca bayraksız ve devletsiz kalmaması rastgele ve boşuna değildir. Onun çekirdeğindeki dinamizm, ona devlet kurma yatkınlığı getirmiş... Devlet kurmak başka bir şeydir, devleti yönetmek başka bir şeydir. Türk Milleti tarih boyunca devleti hem kurmada, hem yönetmede ustalık göstermiştir."3 Türk Milleti her biri diğerinden güçlü olan bu 16 devletle ve bu devletlerin yönetiminde gösterdiği üstün kabiliyetle tüm dünya milletlerine tarih boyunca örnek olmuştur. Bunun en önemli nedenlerinden biri ise hakimiyeti altında yaşayan farklı etnik kökene mensup toplulukları, her birinin dil ve din farklılıklarına saygı göstererek, barış, huzur ve güvenlik içerisinde, asırlar boyunca birarada yaşatma becerisini göstermesidir. Aynı topraklar üzerinde hakimiyet kuran farklı devletler ise bu başarıyı sağlayamamış, söz konusu topraklarda bu kadar uzun süreli hakimiyetler yaşanmamıştır. Selçuklu ve Osmanlı devletleri başta olmak üzere, Türk Milleti'ni bu coğrafyayla bütünleştiren ve güçlü kılan unsurları sadece askeri güçle açıklamak mümkün değildir. Anadolu'yu fetheden, Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar dünyanın en karışık ve en hassas bölgesini asırlar boyunca hakimiyeti altında tutan güç, Türk Milleti'nin özünde var olan ve Türklerin İslam'ı kabul etmesiyle birlikte asıl kimliğini bulan ahlak anlayışıdır Kuran'da emredilen bu ahlakın başlıca özellikleri, dürüstlük ve mertlik, zulümden ve haksızlıktan uzak durmak, adaleti her zaman ayakta tutmak, hoşgörüden ve uzlaşmadan yana olmaktır. Bu özellikler nedeniyledir ki kendilerine tabi olan halklar da her zaman Müslüman Türklerin yönetiminden razı olmuş, hatta çoğu zaman kendi istekleriyle onların yönetimleri altına girmişlerdir. En kamil anlamda Osmanlı İmparatorluğu'nda tezahür eden bu adaletli yönetim sayesinde tüm Balkanlar'ı, Kafkasya'yı ve Ortadoğu'yu kapsayan coğrafyada, üç dine ve muhtelif mezheplere mensup, dilleri, kültürleri, ırkları birbirlerinden tamamen farklı milyonlarca insan asırlar boyunca hiçbir zulme maruz kalmadan huzur içinde yaşamışlardır. Ancak günümüzde aynı topraklar üzerinde acı, gözyaşı, zulüm ve savaş bir türlü sona ermemektedir. Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslar'dan oluşan ve Türkiye'nin tam merkezinde yer aldığı "Osmanlı Coğrafyası" halen çok hareketli ve karışık bir yapıya sahiptir. Osmanlı Devleti'nin siyasi olarak varlığının ortadan kalkmasının ardından bu bölgede oluşan boşluk henüz doldurulamamış ve gerçek anlamda bir güven ortamı sağlanamamıştır. Bu durum aynı topraklarda asırlar boyunca örnek bir "birlikte yaşama modeli" uygulayan Müslüman Türk Milleti'ne dikkati çekmektedir. Ve bu modelin günümüzde ve gelecekte de sadece Müslüman Türk Milleti tarafından gerçekleştirilebileceği gerçeğini ortaya koymaktadır. Nitekim son yıllarda pek çok devlet adamı ve siyaset bilimci, başta Osmanlı Devleti olmak üzere, Türk devletlerinin başarıyla yürütmüş olduğu adil yönetim sistemini incelemektedir. Bu incelemelerdeki amaç ise, Türklerin gerçekleştirdiği sistemi temel alan, yeni bir yönetim modeli oluşturmaktır. TÜRK YURTLARI : 1. Türkiye... 2. KKTC ... 3. Azerbeycan ... 4. Kazakistan... 5. Özbekistan... 6. Türkmenistan... 7. Kırgızistan... 8. Altay Özerk Cumhuriyeti... 9. Hakas Özerk Cumhuriyeti... 10. Tannu-Tuva Özerk Cumhuriyeti... 11. Tataristan... 12. Başkırdistan... 13. Çuvaşistan... 14.Doğu Türkistan... 15. Dağıstan... 16. Çeçen-İnguş... 17. Kabardey-BalkarÖzerk Cumhuriyeti... 18. Karaçay-Çerkes Özerk Cumhuriyeti... 19. Abhazya Özerk Cumhuriyeti... 20. Acar Türkleri... 21. Ahıska Türkleri... 22. Kırım Türkleri... 23. Kerkük Türkleri... 24. Azeri Türkleri... 25. Horasan Türkleri... 26. Afganistan Türkleri... 27. Tacikistan Özbekleri... 28. Doğu Sibirya Türkleri... 29. Tobol Türkleri... 30. Tatar Türkleri... 31. Başkurd Türkleri... 32. Mişer Türkleri... 33. Nogaylar... 34. Stavropol Türkmenleri... 35. Gagavuz Türk Özerk Cumhuriyeti... 36. Balkan Türkleri... |
TÜRKİYE, KAFKASYA ENERJİ KORİDORU'NDA KİLİT ÜLKE KONUMUNDADIR 11 Eylül 2001 tarihinde Amerika'nın iki büyük şehrine düzenlenen insanlık dışı terör saldırılarının ardından, Orta Asya sıcak çatışmalara sahne olmaya başladı. Bu çatışmalar Afganistan ile başladı, ancak bütün Orta Asya siyasetini çok ciddi şekilde etkiledi. Bu nedenle de Kafkasya'da son haftalarda daha da şiddetlenen çatışmaların bu gelişmelerden bağımsız olduğunu düşünmek çok büyük bir hata olacaktır. Son gelişmeler Kafkaslar'ın çok birçok ülkeyi kapsayan geniş bir savaşa gebe olduğunu göstermektedir. Yaygın olan düşünceye göre, Çeçenistan'da yıllardır devam eden çatışmalar bu kez Gürcistan'ı da içine alan bir savaşa dönüşecektir. Bu savaşın sonunda da Kafkaslar'da güç dengelerinin değişeceği açıktır. Son günlerde yaşanan olaylar da bu şüpheleri doğrular niteliktedir. Kafkasya'ya Olan İlginin Nedenleri http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/000001.jpg Avrupa ile Asya'yı birbirinden ayıran sınır bölgesi sayılan Kafkasya Türk-İslam tarihinde çok önemli bir yere sahip bir bölgedir. Kafkasya bölgesini şekillendiren doğal sınırlar, aynı zamanda bu iki kıtanın sınırlarını oluşturur. Tarihte Asya'dan Avrupa'ya yapılmak istenen bütün askeri harekatlar Kafkasya üzerinden yapılmıştır. Günümüze kadar bir çok büyük devlet, sınırlarını bu coğrafyaya dayandırarak, doğal bir savunma barikatına sahip olmak istemiştir. En eski dönemlerden itibaren Kafkasya'ya hakim olan devletler doğu ve batı medeniyetlerini bağlayan birer köprü konumuna gelmişlerdir. Orta ve batı Avrupa ile Ön Asya arasındaki ticari ve kültürel alışverişi sağlıyor olması Kafkasya'nın önemini daha da artırmıştır. Bütün bunlar bölgenin yüzyıllar boyunca çok değişik milletlerin işgaline uğramasına ve böylelikle de çeşitli medeniyetlerin gelişmesine sebep olmuştur. Doğal zenginliklere sahip olması ve coğrafyası sebebiyle Kafkasya, her zaman bir çatışma ortamı olmuştur. Bölgeyle ilgili olan devletler de buradaki siyasi istikrarsızlığı desteklemişlerdir. Bu durumun tek istisnası Osmanlı Nizamı'nın bölgeye hakim olduğu dönemdir. Kafkasya, Osmanlı hakimiyetinin hinterlandıdır. Osmanlı siyasi anlayışının bölgeye hakim olduğu dönemde, coğrafi şartlarla bölünmüş olan etnik yapıda asla bir sorun yaşanmamış, aksine bölgede halkları, Devlet-i Aliye'yi oluşturan en temel unsur olmuşlardır. Bu bakımdan bölgenin Türk tarihinde çok farklı bir yeri vardır. Bugün ise bölge, doğal bir geçiş yolu olma özelliğiyle gündeme gelmektedir. Orta Asya'dan Batı'ya Uzanan Enerji Hattı http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/01lll.jpg Sanayi Devrimi 19. yüzyılın ilk yarısında kömürle çalışan buharlı makinaların kullanılması ile başlamış ve dünya tarihinde büyük bir dönüm noktası olmuştur. Makinaların üretimdeki öneminin anlaşılmasıyla, kömüre alternatif olabilecek güç ve enerji arayışlarına girilmiştir. Bu arayış, yüzyılın sonlarında petrolün keşfiyle son bulmuştur. Çok kısa zamanda ticari yönünü kat kat aşan bu yeni enerji alanı, dünya siyasetini etkileyen bir konum almıştır. Petrol sahalarının büyük bölümünün, onu ilk kullanan Batılı devletlerin sınırlarının dışında kalması da, mücadelenin çok daha büyük alanlara taşınmasına neden olmuştur. Hatta Birinci Dünya Savaşı'nın en önemli sebeplerinden biri arasında da aynı konu bulunmaktadır. Bugün dünya üzerindeki petrol kaynaklarının belli başlı iki sahada bulunduğunu görüyoruz. Bunlardan birincisi Ortadoğu'daki petrol havzaları, diğeri ise Ortaasya'dır. Orta Asya'daki petrol kaynaklarından, Avrupa'ya petrol sevkiyatı uzun bir işlemdir ve petrolün ihtiyaç duyulduğu pazarlara ulaştırılması da önemli bir sorundur. Gerçekten de sanayileşmiş ülkeler açısından, enerji güvenliğinin sağlanması vazgeçilmez bir durumdur. Enerji kaynaklarıyla tüketim merkezlerini buluşturan boru hatları, geçtiği güzergahları da önemli hale getirmektedir. Bu işlemin yapıldığı güzergahı elinde tutan devlet, çok büyük bir askeri ve ticari gücü elinde tutuyor demektir. Kafkasya'nın önemi, bu noktada ortaya çıkmaktadır. Kafkasya 20. yüzyıla kadar doğudan batıya uzanan kürk ve ipekyolu ticaretinin ana güzergahıydı. 20. yüzyılda ise onların yerini petrol aldı. Enerji kaynaklarının egemenliğine dayalı bir siyasi anlayışın dünya siyasetine yerleşmesiyle, Hazar havzası ve Orta Asya'dan Avrupa'ya nakledilen doğalgaz ve petrolün, enerji koridoru niteliğine bürünmesi, önemini artırmıştır. Kafkasya'nın bir petrol havzası olmasının yanı sıra Basra Körfezi'ni de kontrol eden jeopolitik bir konuma sahip olması önemini daha da artırmaktadır. Kafkasya'daki Çatışma Alanları Yakın tarih boyunca Kafkasya üzerine yapılan mücadeleler, Osmanlı ve Rus Devletleri tarafından bir çok kereler tekrarlanmıştır. Kafkasya'nın önemini kavrayan Rus Çarlığı dış politika stratejilerini bu gerçeğe göre yapmıştır. 1917 yılında SSCB'nin Dünya siyasetine girmesiyle bu strateji de aynen devam etmiştir. Kafkasya, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından hemen sonra, dünya üzerindeki en karışık bölgelerden biri olmuştur. Bugün bir bütün olarak Kafkasya'ya bakıldığında üç çatışma alanı dikkat çeker. Bunlar Ermeni-Azeri, Gürcü-Abhaz-Rus ve Çeçen-Rus sıcak çatışma alanlarıdır. Rusya Federasyonu'nun içinde kalan Kuzey Kafkasya'da Moskova'nın hakimiyetinden kurtulma yönünde bir hareket başlamış ve bu, Çeçenistan'da görüldüğü gibi bir bağımsızlık mücadelesine dönüşmüştür. Rus-Çeçen savaşı halen etkinliğini sürdürmektedir. Güney Kafkasya ise, biraz daha farklı olarak bölgesel ve etnik çatışmalara tanık olmaktadır. Bunun en güzel örneği içinde bulunduğumuz günlerde Gürcistan'da yaşanan olaylardır. Bu arada, bağımsızlığına kavuşmuş Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki mücadeleler de devam etmektedir. Çatışmalar Neden Son Bulmuyor? Çeçenistan ekonomik gücünü petrolden almaktadır ve Orta Asya'dan uzanan enerji koridorunun önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Bu durum bu küçük ülkeyi Rusya açısından vazgeçilmez yapmaktadır. Petrol ve gaz yollarını denetlemek isteyen bir ülke için Grozni'nin, Orta Asya ve Azerbaycan'dan Karadeniz'e geçiş yolunun üzerindeki en stratejik nokta olduğu bilinmektedir. Rusya'nin Çeçen savaşının temelinde de, Grozni'yi kaybetmemek düşüncesi yatıyor. 1994 yılından itibaren başlayan sıcak çatışmaların bugün hala devam ediyor olması da bunu kanıtlamaktadır. Son günlerde gerçekleşen çok önemli bir gelişme de, Rusya'nın savaşla alamadığını, masada kazanmaya çalışıyor olmasıdır. Bütün Dünya'nın teröre karşı şiddetli bir savaş açtığı şu günlerde Çeçenistan'daki bağımsızlık hareketi de bu kapsama sokulursa, bu işten en karlı çıkan Rusya olacak. http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/001ll.jpg Çeçenistan sorunu bu şekilde çözülmeye çalışılırsa, çatışmaların giderek büyüyeceği ve Kafkasya'yı saracağı çok açık olarak gözüküyor. Olayların, enerji koridorunun ikinci ayağı olan Gürcistan'a da sıçrayacağına kesin gözüyle bakılıyor. Daha şimdiden Bakü - Ceyhan hattının geçiş yolu olan Gürcistan'da sorunlar başlamış durumda. Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki sorunlar ise yıllardan beri devam ediyor. Burada dikkati çeken nokta; Rusya'nın 1991 yılında bağımsızlığını kazanan Kafkas Devletleri'nde çıkan karışıklıkları fırsat bilerek bölgedeki etkinliğini arttırma arayışında olması. Bu devletlerin tamamı, aralarındaki kültürel, etnik ve dini farklılıklara rağmen, Osmanlı Devlet sisteminin altında yüzyıllarca beraber yaşamışlardır. Osmanlı Nizamı'nın bölgeden çekilmesiyle başlayan çatışmalar ise durmaksızın devam ediyor. İşte, Osmanlı Devleti'nin doğal varisi Türkiye, bu çatışma bölgesinin tam ortasında, jeostratejik bir konuma sahip ve "enerji koridoru"nun "kilit ülkesi" konumundadır. Kilit Ülke: Türkiye Enerji koridoru olan coğrafyaların siyasi istikrarı, enerjiyi üreten ve tüketen ülkeler için hayati önem taşımaktadır. Petrol ve doğalgazın üretimi için güvenlik ve istikrara ne kadar ihtiyaç varsa, onun tüketicisi olan gelişmiş ülkelere ulaştırılmasını sağlayan ülkelerin iç politik istikrarı da o kadar önem taşımaktadır. Türkiye, enerji kaynakları son derece zengin olan ülkelerle sınır durumundadır. Dünya üzerindeki ispatlanmış petrol ve gaz rezervlerinin dörtte üçü Türkiye'nin çevresindedir. Doğalgaz ve petrol rezervi zengini olan Ortaasya ve Ortadoğu ülkeleri ile enerji ihtiyacı olan sanayileşmiş Batı ülkeleri arasında, Anadolu yarımadasının en güvenli koridor olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. Bu da Türkiye'yi 21. yüzyılın "enerji koridorunun anahtarı" yapmaktadır. Doğal geçiş kapısı olma özelliğine sahip olması, ülkemize ekonomik daralmayı aşma fırsatını da sunmaktadır. Osmanlı'nın mirasçısı olan Türkiye Kafkaslar'da istikrarı sağlayabilecek tek ülkedir. Bölgeyle olan etnik, dil ve kültürel bağları halen devam etmektedir ve Kafkas halkları da Osmanlı Nizamı'nın bölgede sağladığı güven ve huzur ortamına özlem duymaktadırlar. Bunların yanısıra Türkiye Cumhuriyeti topraklarında da çok ciddi rakamlarda Çeçen, Gürcü ve Abhaz asıllı vatandaşımızın yaşadığı düşünülecek olursa bölgedeki gerginliğin çözümünde Türkiye'nin çok aktif bir rol oynamasının gerekliliği daha iyi anlaşılır. |
Şaka değil; Türkiye zirvede http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/ekonomi/1142588304400.jpg Dünya Bankası'nın 127 ülkede yaptığı bir araştırmaya göre en pahalı pasaport Türkiye'de. Türkiye'de beş yıllık bir pasaporta 433 YTL ödenirken, bu rakam mevcut kurlarla 333 dolara denk geliyor. İlk kez pasaport alınıyorsa 70 YTL civarında da defter parası ödeniyor. Beş yıldan az süre için çıkarılan pasaportlarda ise maliyet daha da yüksek. Türkiye'de bir yıllık pasaportun bedeli yaklaşık 126 YTL seviyesinde bulunuyor. Türkiye'de pasaport harçları şöyle: 6 aya kadar olanlar: 88.8 YTL, 1 yıl için olanlar: 126.4 YTL,. 2 yıl için olanlar 213 YTL, 3 yıl için olanlar: 305.6 3 yıldan fazla süreli olanlar: 433 YTL Diğer ülkelere fark attık Türkiye ile pasaportun en pahalı olduğu ikinci ülke Lübnan arasında da büyük fark var. Lübnan'da beş yıllık pasaport ücreti 266 YTL. Üçüncü olan Çad'da ise ücret 207 YTL. Pasaportun en pahalı olduğu ilk on ülke arasında Norveç, Kongo, Danimarka, Bosna Hersek, Hırvatistan, Avustralya ve Amerika da bulunuyor. Bu ülkelerde pasaport fiyatları ise 130 ile 200 YTL arasında değişiyor. Ermenistan'da ücretsiz Pasaportun bedelsiz olduğu tek ülke ise komşu Ermenistan. Ermenistan'da başvuru sahibi pasaport için hiç bir ücret ödemiyor. En düşük pasaport maliyeti ise Afrika ülkelerinden Swaziland'da. Bu ülkede pasaport almak isteyenler sadece 7 YTL ödüyor. Swaziland'dan sonra gelen Lüksemburg, Botswana, Kenya, Gana, Çek Cumhuriyeti, Filipinler ve El Salvador'da ise ücretler 7.5 ile 14 YTL arasında değişiyor |
SUMELA MANASTIRI Trabzon Maçkanın 17 km.güneyinde Karanlık Dağın dik yamaçlarındadır. Ortodoks Kilisesi'nin Anadolu'daki en önemli kutsal merkezlerinden biri sayıla gelmiştir. Efsaneye göre manastır 385'te Atina'dan gelen iki keşiş tarafından kurulmuştur. 1923'te Rumların Anadolu'dan ayrılması üzerine Sumela'da terk edilmiştir. 1927'de koruma altına alınan manastır, doğal şartlar ve insan elinin tahribatına maruz kalmıştır. 1930'daki yangında çatı ve ahşap döşemeleri yanmış yalnızca taş duvarları kalmış olmakla beraber bu dört katlı yapı vadi yönünden bakıldığında Sumela Manastırı'na görkemli bir görünüm kazandırır. Şu anda restorasyon çalışmaları devam etmektedir. SUMELA MANASTIRI Trabzon Maçkanın 17 km.güneyinde Karanlık Dağın dik yamaçlarındadır. Ortodoks Kilisesi'nin Anadolu'daki en önemli kutsal merkezlerinden biri sayıla gelmiştir. Efsaneye göre manastır 385'te Atina'dan gelen iki keşiş tarafından kurulmuştur. 1923'te Rumların Anadolu'dan ayrılması üzerine Sumela'da terk edilmiştir. 1927'de koruma altına alınan manastır, doğal şartlar ve insan elinin tahribatına maruz kalmıştır. 1930'daki yangında çatı ve ahşap döşemeleri yanmış yalnızca taş duvarları kalmış olmakla beraber bu dört katlı yapı vadi yönünden bakıldığında Sumela Manastırı'na görkemli bir görünüm kazandırır. Şu anda restorasyon çalışmaları devam etmektedir. |
Türkiye gürcüleri Ünye’de yaşayan Gürcülerin büyük çoğunluğu 1293 (1877-78) Osmanlı-Rus savaşından sonra Batum, Acare ve Macaheli ve Kobuleti’den (Çürüksu) Ünye’ye yerleşmişlerdir. Ama Ünye’ye Gürcü muhacereti 93 Harbinden sonra eskisi kadar yoğun olmasa da ara ara yine devam etmiştir. Ünye’ye en son 1937 yılında Keda’dan 18 kişilik bir grup gelmiştir. Bunlardan ikisi Ünye’ye diğerleri Kumru ilçesine yerleşmişlerdir. Ünye’ye gelen Gürcüler sivrisinek, bataklıklar vb olumsuz koşullar nedeniyle Ünye’de çok fazla barınamamışlardır. Özellikle sıtma nedeniyle daha yükseklere yerleşmişlerdir. Macahleli Gürcüler, hicret eden Gürcüler içinde en yüksek yerlere yerleşenlerdir. Geldikleri yerdeki gibi bir iklim aramışlardır. Acareli Gürcülerse nispeten daha aşağılara, Batum’dan (Çürüksu-Kobuleti) gelenler ise sahile daha yakın yerlere yerleşmişlerdir. Zaten gelenler genelde 5 hane ile 30 hane arasında toplu olarak yerleşmişlerdir. Ünye’ye geldiklerinde Rumlar , Ermeniler ve Türkler o yörede yaşamaktadırlar. Ayşe OCAKTAN’ın ifadesiyle Ermeniler ilk geldiklerinde onları evlerinde barındırmışlardır. Büyük çoğunluğu ilk geldiklerinde Ünye’de çadırlarda yaşamışlardır. Bölgeye ilk gelen Gürcülerin yaşadıklarını Yenikent Meliktepe Mahallesinde yaşayan şuan 97 yaşında olan Mehmet AKYÜZ’den dinleyelim. Ruslar Batum’a girince Kibar Ağa 30 hane ile birlikte oradan ayrılmış. Kaheberi’de bir süre kalmışlar. Batum’dan gemi ile Trabzon’a, Ordu’ya ve Ünye’ye gelmişler. (Daha sonra gelenlerde olduğu için sanırım üç limanı da söylüyorlar. Sanırım ilk Trabzon’a oradan yaya olarak Ünye’ye gelmişler.) İlk geldiklerinde Ünye’de çadırlarda kalmışlar. Daha sonra bugünki Ekincik köyünün arka tarafında olan Düztepe denilen yere 15 tane çadır kurmuşlar. Daha sonra Kiliskari denilen yere çadır kurmuşlar. Bölgede de Rumlar, Ermeniler ve Türkler yaşıyormuş. Rumların evleri yuvarlak ağaçlardan imiş. Onların hızarla biçilmiş evleri yokmuş. Rum papaz Pazar günü Meliktepeden 10 kişilik bir öğrenci grubuyla iner Ekincikteki kilisede (Kiliskari-kilise kapısı yanı) ayin yaparmış. Çocuklara da çeşitli renklere boyanmış olan haşlanmış yumurta dağıtırmış. Kibar ağa Cuma namazı için Nurettin köyüne gitmiş. Oradaki köylülerle camide tartışma çıkmış. Sen nasıl çoluk çocuğu yalnız bırakıp adamlarınla buraya namaza gelirsin diye. Bir daha ki Cuma namazına Kibarağa, Kabadirek’e (Dizdar) gitmiş. Orada da aynı tepkiyi görünce Ekincikte şuan ki caminin olduğu yere cami yapmaya karar vermiş Tabi yine aynı zamanda Müderris Mevlüt Efendi’de orada talebe okutacağı için bir medrese yapılmış. (Müderris Mevlüt Efendi Ekincike daha sonra gelmiştir. Batum’dan tayini İstanbul’a çıkan Mevlüt Efendi ilerlemiş yaşının getirdiği rahatsızlıklar dolayısıyla İstanbul da kalamamış, Niksar’a giderken Şakir Ağa O’nu Ekincikte kalmaya ikna etmiştir. O zaman caminin yanına bir medrese yapılmış ve orada talebe okutmuştur. Batum ve çevresinden gelen Gürcüler ve oradaki yerli halk onu çok seviyorlarmış. (Çalışmamız kültürel içerikli olduğu için onun ile ilgili anlatılan menkıbeleri buraya almadık.) Müderris Mevlüt Efendi’nin Ekinciğe gelişiyle ilgili farklı bir rivayette şudur: Batum’dan gelen Mevlüt Efendi’nin babası, Ermeniler tarafından Düztepe’de Müslüman katliamı yapılır ve katliamda babası Seyitağa’da Ermeni çetecileri tarafından öldürülür. (Seyitağa Gürcüler için çok değerlidir. Onunla ilgili bir rivayet şudur. Kendisi Batum’dan Medine’ye yaya olarak hacca gitmiştir. Tabi o zaman sanırım Medine’ye gidip gelen birisi toplum içinde çok daha fazla değerlidir.) Bunun üzerine Batum’dan daha fazla Gürcü getirilmesi için çalışan Mevlüt efendi yeni getirilen Gürcülerle, Ermeni çetcilerine karşılık verirler. (Bölgedeki Ermeni sülaleleri ve her iki tarafın birbirine yaptığı katliamları yaşlılardan dinledim. Çalışmamın içereği ile ilgili olmadığı için onları yazmadım.) Mevlüt Efendi’nin sözünü hemen hemen tüm Gürcüler dinlermiş. Mevlüt Efendi’nin üç tane atı varmış. Bu atlarının her birine bir gün binermiş. Ünye’yedeki Medrese’ye sabah Ekincik’ten çıkar talebe okutmaya gidermiş. Akşam olunca da Ekincik’e geri dönermiş. Daha sonra Medrese Ekincik’e yapılmış. Ekincik köyüne gelen 30 haneden 15 hane Kabakulak’a (Esentepe) yerleşmişler. Ekincik’e gelenlerde kiliskari (kilise kapısı yanı) denilen yere çadırlar kurup yerleşmişler. (Anlatılanlar sadeleştirilmiştir. Mehmet AKYÜZ dedenin göçü anlatırken söylediği bazı cümleleri buraya unutulmasın diye alıyorum; Rusebi rom batomşi şesulan Kibarağam 30 haneyt ak mosula. Kibarağam ekincuh rom mosulada kiliskaris ik, duztepes, hasanustayebis ik çadirebis pasalebi çusiya. Akavroba klat rumistani kopila. Memre yerebi urtmevniya, ukidya rumebidan. Papazi kvela bazar ekincuh gamovdoda megrem. Ertis kozbukum kilise kopila. Çamulluh didvani çamebis hiyebi kopila. Papazi ikadan, çamebis şyaneydan geyarda ise movdoda ekincuh megrem. Maşinn akavrobas çamulluğis saheli çamluh iko megrem, ahla çamulluh ebnevyan. Sami hane kopila turki. İsenis hayaloğli, karacoğli, çongoğli. Shva klat rumi kopila akavroba ... (Rumlar Kabulak ve yukarısında, aşağılarda Ermeniler yaşarmış. Ama Ermenilere’de Rum diyor.) Bölgeye gelen Gürcüler hemen kendilerine verilen yerlere evler yapmaya başlamışlar. Verilen yerler genelde ormanlık arazilerdir. “Rus hizari” dedikleri bir testereyle ağaçları kesip evler ve ekim yapabilecekleri (mamuli) bahçeler oluşturmaya başlamışlardır. Evlerini kestane ağacından yapmışlardır. Çatılarda kiremit yerine “kavari-pedevra” (ყავარი-ფედევრა) dedikleri budaksız gürgen ağacından yapılan kiremit büyüklüğünde tahtalar kullanmışlardır. (Kabakulak’ta hala bu tip çatısı bulunan ev ve ambarlar vardır. Evler genellikle iki oda ve bir mutfaktan oluşacak şekilde yapmışlardır. Daha çok alt kat mutfak olarak kullanılmıştır. Evlerin yanında mısır ve elde edilen mahsulatın kış boyunca korunduğu ambar (nalya-ნალია) yapmışlardır. Bugün hala bu ambarlar yapılmaktadır. Son yıllarda da beton karışımı kullanılmaktadır. Dört yada altı tane direk üstüne oturtulan ambar kendi içinde odalara ayrılır. Kışın havalana bilmesi için de bir tarafı genellikle delikli yapılır. Direklerden fare çıkmasın diye direklerin başına yuvarlak teker biçiminde tahtalar konur. Yine mısır saplarının (çala-ჩალა) kona bilmesi için samanlıklar yapmışlardır. Acareli (აჭარელი) Gürcüler evlerini ahşap ve taş karışımı yapmışlardır. Evlerinin önünde mutlaka “havli-mamuli” (ჰავლი-მამული) denilen mısır, fasulye, patates, lahana, pazı, patlıcan, kabak, biber, yeşil soğan, vb. ürünlerin dikimi ve ekimini yaptıkları bahçeleri vardır. Meyve yetiştirmek Gürcülerde çok önemlidir. Ben bile çocukluğumdan hatırlıyorum dedem bir çok meyve ağacı aşılamıştır. Şuan bile bahçelerimizde bir çok meyve çeşidi vardır. Gürcüler kışın da ambarlarda çok çeşit meyveleri ve kuruyemişleri çeşitli saklama şekilleriyle saklarlar. Uzun kış gecelerinde bir araya gelerek çeşitli oyunlar oynar, yer içerler. Değirmenlerde veya evlerde kveri (çörek) yapılır. Kveri (კვერი) mısır unundan ve buğday unundan yapılabilir. Yapılışı ise şöyledir. Ocağın içinden köz (odunun yanması ile kalan köz) bir tarafa çekilir. Altına şkeri (bir çeşit yaprak - შკერი) konur. Üzerine kveri için yoğrulan hamur yerleştirilir ve el ile düzeltilir. Daha sonra yine üstüne yaprak örtülür ve üzeri közlerle kapatılır. Bileki taşında ( ketsi - კეცი) ekmek pişirilmesini haçapurinin tarifinde yazdım. Göçten hemen sonra ormanları açarak kendilerine bahçe yapmışlardır. İlk geldiklerinde mısır yetiştirmişlerdir. Fındığın tanınmasından sonra hızlı bir şekilde fındık dikimine başlamışlardır. Ünye’de fındığın yayılmasında Gürcülerin payı büyüktür. Mısır ektikleri yerlere artık fındık dikmeye başladılar. Ama mısır ekimi için her zaman havlileri (mamuli-მამაული) vardır. Son zamanlarda yaşlıların köylerde kalmasıyla mısırlıklar da azalmakta ve fındık bahçesine dönüştürülmektedir. Yine eskiden domuz avına çıkılırmış. Bu iş için sayvanlar (satsavi - საცავი) yapılırmış. Bu konuda detaylı bilgiyi de dedemden dinlemiştim. Sayvanlarda domuz bekleyen Gürcüler sabahlara kadar bağrışır, silah atar ve teneke çalarlarmış. Domuz bekleme işi çok mühimmiş çünkü domuz (ğori-ღორი) mısır tarlasına girdimi mısır ve diğer ürünleri yemekle kalmıyor tarlanın içinde birde yuvarlanıyormuş. Aynı zamanda onun gezdiği yerlerdeki ürünleri de hayvanlar yemiyormuş. Tabi ana yiyecek maddeleri olan mısırın heba olmaması için sayvan beklemek ayarıca öneme haiz bir işmiş. Tarım aletlerini Gürcüler kendileri yaparlardı. Dedemin amcası da iyi bir demirci ustasıydı. Bölgedeki bir çok kişinin hatta tamamının demir ile ilgili aletlerini yapardı. Yine eskiden keten yetiştirilirmiş. İpek böceği beslenirmiş. Tahta kürek, turşu varilleri, ekmek yoğurma tekneleri gibi bir çok şey yapılırmış. Bazıları Ekincik köyünde hala yapılmaktadır. Sofralarının ana yemeğini lahana ile yapılan yemekler oluşturur. Mısır ekmeği sofranın vazgeçilmezidir. Bunlardan bazıları ise şunlardır ; lobyo phali, kakalyani phali (şralphalay), tzetzkilyani phali, koraveli phali, phalis tolma, porçvi, tzurvilyani prasa, carhala, şekazmuli, carhala, prasa, kesmapiya, dzipyay, malahto, motrevlay, haçapuri (katmeri), mısırdan yapılan yemekler, hayvan ürünlerinden yapılan yiyecekler … Ekmekler “ketsi” denen taştan oyulmuş bir kabın içinde pişirilirmiş. Hatta düğünlerde düğün sahibi tüm köylüye un verir gelirken ketsi (ekmek) yapıp getirmelerini söylermiş. Kış yaklaştığında kış işin odun hazırlığı yapılır. Odunu hazır olan köylü komşularını çağırır ve imece (nadi-ნადი) yaparak bir iki günde kışlık odununu çeker. Bu günde hala Ekincikte imece usulü ile köylüler birbirlerine yardımlaşmaktadırlar. Yine sonbahar da mısır soyma imecesi (halen devam etmektedir), fındık bahçeden harmana gelince fındık ayıklama imecesi yapılırmış.(Fındık patozları çıktıktan sonra fındık imecesi yapılmamaktadır.) Bu imecelerde patates haşlanır pekmez ile yenilir. Çok çeşitli hikayeler, türküler ve maniler anlatılır. İleri ki sayfalarda tespit edebildiğim hikaye, şarkı, bilmece vs göreceğiz. Gürcüler çok neşeli insanlar oldukları için iş yaparken de naralar atarlar. Beş altı Gürcü bir araya gelip konuşmaya başlasa yabancı biri onları uzaktan kavga ediyor zanneder. Gürcüler, kışın çok kar yağdığı için yapılacak işlerin sınırla olması ve önceleri şehre ulaşmanın güç olması nedeniyle yazdan kış hazırlıklarına başlarlardı. Bazı aileler baharın girmesiyle yaylalara çıkarlar. Bu eskisi kadar olmasa da hala devam etmektedir. Bu ailelerde kışa doğru köylere geri dönerler. Yazın, kış için yeşil fasulye fırınlanır. Yine biber, patlıcan, vb sebzeler kurutulur. Kış için kiraz, tahnal, fasulye, patlıcan, lahana, pazı, pırasa, dolma biber, melevcan turşuları yapılır. Yine kış için elma armut kurusu yapılır. Yaz ayında toplanan elma, armut, ayva vb meyveler kış için toprağa gömülür veya ambara depolanır ve kışın arzu edilen zamanda çıkarılarak yenilir. Yine elma, armut, erik fırınlanır ve hoşaflık olarak kışa hazırlanır. Zaten her evin bir ambarı (nalya) olur. Ambarlarda ceviz, fındık, elma, armut, ayva, mısır, fasulye, biber çeşitlerinin kuruları, patates ve kabak gibi kışlık yiyecekler depolanır. Yine meyvelerden elmanın, armudun, eriğin pekmezleri yapılır. Köylerde çökelek, kuruti (ყურუთი), denen peynirler yapılır. Hayvanlar için mısırların dalları “cuğuli” (ჯუღული) denen üçgen şekiller halinde dizilir. Kış için hayvanları yulaf ve ot kurutulur ve cuğul yapılır veya samanlığa depo edilir. Bunlar köylerde hala yapılmaktadır. Mısırdan kış için yapılan hazırlıklardan önceki sayfada bilgi vermiştik. Kışın genellikle Gürcü kadınlar el işi dantel, oya vb şeyleri yaparlar. Evlerde toplanırlar yazdan hazırladıkları şeyleri yiyerek güzel gün ve geceler geçirirlerdi. Erkekler ise karatavuk, kuş, tavşan vb. canlıların avına çıkarlardı. Yukarıda saydığımız şeyler modern hayatın köylere de girmesiyle yavaş yavaş yok olmaya başladı. Zaten şimdiki insanların eskilere oranla daha kısa yaşaması sanırım beslendiğimiz ürünlerin hep suni ürenler olmasındandır. Gürcüler inatçıdırlar. Bir şeyi yapmaya karar verdilerse o konuda inadını kimse kolay kolay kıramaz. Buna örnek verecek olursak; bir Gürcü kızı, ailesinin istemediği birine kaçarsa, ailesi onunla konuşmaz. Özellikle anne ve babası ölene dek konuşmaz. Bunun örnekleri hala günümüzde de vardır. Ama 1990’dan önce daha çok olurdu bu tür şeyler. Şimdilerde ise yavaş yavaş azalmaktadır. Bazı tipik Gürcüler vardır ki onlar köyde herkes bilir. Onlar bir şey anlatsalar konuyu abartarak anlatırlar. Dindar olmayan Gürcülerde bu genelde vardır. Gürcülerde tarikat vb. tasavvufi yapılar yoktur. Bunu yaşlılara (Gürcüstan’da herhangi bir tarikat vb. bir şeye mesubiyetlerini olup olmadığın) ısrarla sormama rağmen tatmin edici bir cevap alamadım. Dedem’de bir imam olmasına rağmen dedesinin ve babasının tarikatı hakkında bir bilgi vermedi. Ama kendesi tarikat ehli bir insandı. Tarikat, cemaat vb. dini ekolleri Türkiye’de tanıdıklarını tahmin ediyorum. Ama dini konularda çok hassas olup çoğunlukla dindardırlar. Kadınlar dini yaşama konusunda erkeklerden daha hassastırlar. Gürcüler hocalarına yani din adamlarına çok bağlılıklarıyla bilinir. Hocalarında bir kusur görmek istemezler. Hatta bir hoca sigara içiyorsa onu köyde durdurmazlar. Ekincik köyünde bu kural hala geçerlidir. Genelde hocalarının Gürcü olmasını isterler. Müderrislere ve Mollalara hep saygı göstermişlerdir. Bugün bile eski müderrislerin ismini ansanız hepsi saygıyla onlardan bahsederler. Günümüzde de din adamlarına saygıları devam etmektedir. Giysi olarak kadınlar libada (yelek) ve zelze (bel) kuşağı takarlarmış. Atkı, ve peştamal günlük yaşamda devamlı kullanılmaktaymış. Erkekler ise fes, piraşavani kaba (yanları işlemeli pantolon) ve aciska yani çizme giyerlermiş. Köy işleriyle meşgul olanlar ise yünden yapılan pantolon ve ceket giyerlermiş. Koyun yününden yapılan bu ceket ve pantolonlar yağmur geçirmezmiş. Gürcülerde erkek çocuğunun ayrı bir değeri vardır. Erkek çocuğu doğduğunda, çocuğun doğumu silahlarla kutlanır ve pilam yapılır. Kız çocuğu doğarsa evde lapa (papa - ფაფა) yapılır. Bu gelenek hala devam etmektedir. Erkek doğuran kadın çok değerlidir. Eğer kadın doğum yapmıyorsa (kısırsa) erkekler genelde ikinci kez evlenirler. Bayramlarda köy meydanında çeşitli oyunlar oynanır ve güreş yapılırmış. Aşağıda da Gürcülerdeki bazı gelenek ve göreneklerden bahsettik. Fakat aşağıda okuyacağınız anane ve geleneklerinde bir çoğu şuan uygulanmamaktadır. Uygulananlarda yakın bir zamanda sanırım tarihe karışacaktır. En azından kitaplarda olsun bu adetleri yaşatalım diye bazılarını yazmayı uygun gördüm. Önceleri gürcülerde kız çocukları sadece Gürcü aileler arasında birbirlerine verilirdi. Gürcü toplumunun dışına kız verilmesi çok nadirattandı. Bunu Gürcü toplumunmda söylenen şu sözden anlayabiliriz. Emine LOKMACI teyzemizin ifadesiyle “Gürcülerden kız almak, cennetten gül koparrmak (gül almak) gibidir”. Modern hayatın köylere girmesiyle bu anlayış değişmiştir. Ama eskisi kadar yaygın olmasa da kızlar genelde yine Gürcü ailelere verilmeye çalışılır. (Kafkasya’daki Gürcüler de sülale içi evlilik kesinlikle yapılmaz. Ama Türkiye deki Gürcülerde bu vardır. Bunun sosyolojik tahlili ayrı bir inceleme konusudur.) Ünlü Osmanlı şairi Nabi’nin şu beytini de okursak Gürcü kızlarının neden kıymetli olduğunu daha iyi anlarız: Olmak istersen eğer kim rahat Gürcü’den gayrıya etme rağbet Nabi (ö. 1712) Nabi bu beyitten önceki beyitlerde diğer ulusların kızlarıyla evlenenlerin başlarına geleceklerden bahseder. En sonunda da yukarıdaki beyti yazar. Nabi’nin Urfa’lı olduğunu ayrıca hatırlatırız. (Nabi bu gazelini oğluna evlilik öncesi tavsiyeler olarak yazmıştır.) Gürcü kızları genellikle yeşil gözlü, beyaz tenli olmaları ile güzeldirler. Ayrıca çalışkan, yumuşak huylu olmaları ve Gürcü sofrasının farklı olması gibi faktörler Gürcü kızlarıyla evlenmek için belli başlı sebeplerdir. Ayrıca Türk’ler için Gürcülerden gelin almak bir ayrıcalıktır. Gürcülerden kız almak Ünye’de hala geçerliliğini koruyan bir gelenektir. Türk’ler için Gürcü bir geline sahip olmak her zaman bir ayrıcalıktır. Biz gelelim şimdi Gürcülerde kız isteme geleneğine. Genelde gençlerin evlenmesi için büyüklerin beğendiği bir kızda karar kılınır. Eğer genç bir kız beğenmişse bunu aile büyüklerinin kabul etmeleri gerekir. Eğer gencin ailesi o kızı kabul etmiyorsa gencin elinde tek seçenek vardır kızı kaçırmak. Kız çocuklarında ise durum daha farklıdır. Eğer aile kız çocuğunun istediği kişiye vermek istemiyorsa kızın tek şansı sevdiğine kaçmaktır. Bunu göze alan gencin istemediği sonuçlara da katlanması gerekir. Kız konusunda karar verildikten sonra ailenin erkekleri kızı istemeye giderler. Giderken bazı hediyeler götürülür. Kadınlar istemeye gitmezler. Genelde köyün önde gelen sevilir kişileri bu iş için görevlendirilirler. Damat isteme anında orada olmaz. Eğer kız tarafı tamam derse bir sonraki aşamalara geçilir. (Oğlan ile kız birbirini eğer aynı köyün çocukları değillerse düğün gününe kadar göremezlermiş.) İsteyen aileler nişan yapabilirler. Nişanlarda kız tarafında yemek verilir. Eğer aile isterse oyunlu ve eğlenceli bir nişan yapılır. Tatlı vermek her nişan ve düğün için geçerliliğini koruyan bir adettir. Köy kadınları düğün evinde tatlı açmak için yardıma gelirler. Eskiden düğünlerde “Gürcü Horonu” oynanırmış. Horon oynanırken “şuhti bico sakverdi mogihteba” (Zıpla oğlan sevgili sana yakışır - შუხთი ბიჭო საყვერდი მოგიხთება) diye tempo tutulurmuş. Kına gecesinde, kız tarafı damada damatlık elbise götürür. O gecede erkek tarafında çok çeşitli şaka oyunları oynanır. Yaşanmış bir kına gecesinden bir anıyı burada anlatalım ; Kına gecesi damadın elbiselerini getiren kız tarafından gelen heyet kış olması hasebiyle yatarlar. Saat 10 civarı onların yattıkları eve ileri gelen yaşlılar ellerinde sopalarla girerler ve siz buraya yatmaya mı geldiniz oynamaya mı diyerek odadaki herkesi dayak atarak dışarı çıkarırlar ve bu arada dayaktan kaçabilen kurtulmuştur. Daha sonra uygun bir ortamda mahkeme kurulur ve heyet yatanları tek tek yargılar. Ve idam verilenler bir iple ayaklarından tavana asılır ve yere bırakılır. Daha sonra bir ihtiyar gelir ve öküzüm kayboldu bulamıyorum der. Birisi bir adam getirir ve senin öküzü kesmişler der. Adam ortaya yatırılır. İhtiyar ne yapalım o zaman der ve et satışı başlar. Satış için biri geçer ve oradakilere sorar sen kaç kilo et istiyorsun. O adam cevap vereceği sırada dudakları tutulur ve konuşması saçma sapan olur. Bunun ne dediği anlaşılmıyor derler ve basın buna sopayı… Bunlar gibi çeşitli şakaya dayalı oyunlar oynanır. Ertesi güne yani düğün gününe insanlar büyük bir enerjiyle başlarlar. Erkek tarafı kızı almaya bir alayla gelir. Kızın yakın bir akrabası kapının önünde durur ve bir hediye ister. Hediye alındıktan sonra içeri erkek tarafının girmesine izin verilir. Kız ve oğlan tarafından “dade” (დადე) denilen gelin ve damadın yakınlarından hanımlar gelinin odasına girerler. Gelinin duvağını (peçe) açmak için gelinin abisi veya yakın akrabalarından bir erkek (bekar olan tercih edilir) gelir. Onun eline bir kama verilerek ortaya da bir boş kazan konulur. Peçeyi açacak olan kişi neyiniz varsa getirin der. Oğlan tarafı hazırladığı tepsiyi gönderir. Gönderilen şeyler beğenilmezse yenisi istenir. Eğer peçeyi açacak olan getirilen şeyleri beğenmezse bıçağı kazanın ortasına saplar ve odadan çıkar. Bu sefer durumu yatıştırmak dadelere düşer. Dadeler ufak bir pazarlıktan sonra peçeyi açarlar. Daha sonra damat kızı alır ve kız evinden ayrılırlar. Kızın abisi gelin evden çıkarken evin kapısına iki ucu birbirine gelecek şekilde bıçak saplar. Bu kız çıktığı eve bir daha dönmesin diyedir. Erkek tarafında gelinin peçesini damat açar ve o çevrede bulanan bir bekar kızın üzerine atar. Gelin erkek evine geldiğinde gelinin kucağına bir erkek çocuğu oturtulur, çocuğu erkek olsun diye. Yine oğlan tarafına gelindiğinde Gürcü horonu oynanır. Silah atmak zaten hiç eksik olmayan bir adettir. Gelin tarafından gelen misafirlere yemek verilir. Sıra pilavı yemeye gelince herkes kaşığın bırakır ve “sofra tutmak” denilen adet uygulanır. Kız tarafı erkek tarafının önde gelen kişisinden tavuk, meyve vb. şeyler ister. Bu istekte yerine gelince herkes silah atar evin tavanı delik deşik edilir. Yine çeşitli şaka oyunları oynanır. (Buraya kadar anlatılanlar 30 yıl ve öncesine ait adetlerdir. Artık bu adetler hemen hemen hiç uygulanmamaktadır) 40 yıl önce kız tarafından 50-80 kişilik bir grup damat tarafına gelirdi. O gece damat tarafında çeşitli şaka oyunlarıyla sabahlarlardı. Sabahleyin damat dadenin atını yedi adım evden uzaklaştırır ve eve kaçardı. Bu artık gidin anlamına gelmektedir. Bunun üzerine kız tarafı evine döner. Günümüzde ise gelin, damat evine geldi mi eline ekmek ve Kur’an verilir. Gelin bu ikisiyle damat evine girer. Yine daha eski düğünlerde kızın eline bir tas su verilir suyu döke döke gider. Su gibi işleri ileri aksın diye. Attan inerken ayağı koyun postuna bastırılır, koyun gibi yumuşak huylu olsun diye. Artık düğünler günümüz klasik düğünleri gibi yapılmaktadır. Eski düğünlerde mutlaka bir çorba bulunur. Yine gürcü kavurması, pilav, ayran, gürcüce (cevizli tavuk), komposto bulunur. Tatlı ayrı bir çeşit olarak verilir. Eski düğünlerde tatlı olarak mutlaka “hasuta” denilen muhallebi yapılırmış. Kesmaçorba (kesmapiya-ქესმაფია) (Süt ve kesilmiş makarnadan yapılır) mutlaka yapılırmış. Düğün bittikten bir hafta sonra erkek tarafı gelinin annesini davet eder. Bu davete “anakavmu” (ანაყავმუ)denir. Kızın annesi, kızına çeşitli hediyeler götürür. 1 hafta sonrada (yani düğünden 15 gün sonra) damat kız tarafına davet edilir. Bu davete “nepes dapadicva” (nepes dapaycva-ნეფეს დაპაიჭვა) denir. Bu davette damat yumurta yemeye davet edilir. Bu davette de kız tarafı damada çeşitli şakalar yapar. 40 yıl önce ise şu adette uygulanmaktaydı. Düğünden 40 gün sonra kız tarafından erkeklerden oluşan bir heyet oğlan tarafına gelir. Gelirken damada “dzilğvidzili” (ძილღვიძილი), haşlanmış tavuk getirirler. Bu hediyelere “sasadilo” (სასადილო) denirdi. O gece orada kalan heyet kızı (gelini) iki haftalığına annesinin evine götürür. 15 gün sonrada damat, kız evine davet edilir. Damat kızı alır ve evine getirir. Ekincik köyünde askere göndermeler hala eğlenceli yapılmaktadır. Bu eğlencelerde çeşitli oyunlar oynanır. Bunlarda birini buraya alırsak oyunun adı Gatzetzka (გაწეწკა) veya yeni gençlerin ifadesiyle pisi pisi. Oyunu oynayanlar yuvarlak oluşturacak şekilde (bacak ve ayakların konumu ters v şeklinde) oturur ve sıkıca kenetlenirler. Ortaya bir ebe geçer. Eller bacakların altında olur ve bir havlu (ucu bağlanarak topuz haline getirilmiş) elden ele bacakların altında gezdirilir. Ebe olan bacakların arasından o havluyu almaya (bulmaya) çalışır. Tabi bu arada herkes sallanmakta ve pisi pisi demekte ve çeşitli şekillerde bağırmaktadırlar. Havluyu, uygun konumu bulan, ****** sırtına hızlıca vurur ve tekrar alta verir ve havlu gezdirilir. Havluyu ebe kimin altında yakalarsa o kişi ebe olur ve ortaya geçer. Bunun gibi çeşitli oyunlar vardır. Bunları ayrı bir başlık altında yazacağız. Gürcülerde bir aileden ölü çıktı mı o evde üç gün yas tutulur. Cenaze evine komşular üç gün boyunca yemek getirirler. Cenazeye gelenleri köylüler evlerinde ağırlarlar. Cenazelerde kadınlar genelde ağıt yakarlar. Yaşlılar Gürcüce ağıt yakarak ağlarlar. Hala cenazeler de Gürcüce ağıt yakılmaktadır. Cenaze evden çıktıktan ve defin işlemi bittikten sonra ölünün eşyaları dağıtılır. Yakın çevresine isterlerse hatıra olarak bazı eşyaları verilir. Cenaze evi, ölünün 7. 52. günlerinde mevlid okutur. Bu mevlidlerde de gelen misafirlerle yemek ve tatlı ikram edilir. Ölünün öldüğü odaya 1 bardak su konulur. Bu su (şerbeti) 40 gün boyunca odadan alınmaz. Eve bir kelebek girerse veya üzerinize bir kelebek konsa o evden çıkan ölünün sizden fatiha istediği ve ruhunun eve geldiğine inanılır. Eve kelebeğin gelmesi eve melek geldiğinin işareti olarak da algılanır. Sabah namazıdan sonra evin kapısı açılır eve melek girsin diye. Yaşı gelen çocuk yürüyemiyorsa çocuğun iki ayağı iple birbirine bağlanır. Cuma günü camiden ilk çıkana kestirilir. Yeni doğan çocuğun göbek bağı cami tarafın atılır ki çocuk alim olsun diye. Yine ileriki sayfalarda göreceğiniz Gürcüce dualar bazı hastalıklar için okunur. Cuma günü lahana dikilirse acı olacağına inanılır. Gelincik (Tamardodopalay) denilen sevimli hayvana Gürcüler tavuklarını boğmasın diye çeşitli şeyler adarlar. Kraliçe Tamara gibi güzel olduğunu, Kraliçeyi ona vereceklerini, tavuklarına dokunmamalarını isterler. Eğer gelincik kümese dadandıysa sabah erkenden kümese gelir ve Tamardodapalaya (Gelinciğe) köylülerin ifadesiyle söylersek “şuperyona” yani ona güzel şeyler vaad ederler. Kraliçe Tamara zamanında da Kraliçeyi adamışlar ve gelincik güzel ve sevimli olduğu için ondan sonra gelinciğin adı Tamardodopalay olarak kalmış. (Osman ILIK amcanın civcivlerini gelincik boğmuştu ve o zaman yukarıdaki Tamardodopalay ile ilgili şeyleri Adem KABARAK ile bana anlattılar. Haziran 2004) Yeni yıl (ahali tzelitzadi-ახალი წელიწადი) Zemherinin 13. günü başlar. Yeni yıla girildiğinde şafak sökmeden bazı gençler kapı kapı gezer fındık, ceviz ve bazı hediyeler alırlar. Ay tutulması olduğunda Müslüman ülkelerin, güneş tutulması olduğunda Müslüman olmayan ülkelerin başlarına felaketler geleceğine inanırlar. Yine ay tutulduğunda silah atılır. Yeni ay durduğunda turşu konulmaz. 9 ncu ayın 9 unda turşu konulursa turşunun eridiğine inanılır. Eylül’ün 9 unda turşu konulmaz. Domuzların çoğalması o bölgede savaşın başlayacağının alameti olarlak algınır. Nisanın (Aprili-აპრილი) ilk Pazartesi günü (Orşapati-ორღაფათი) Gargnobay (გარგნობაი) başlar. 1 nci, 2 nci ve 3 ncü gün eve hiçbir şey getirilmez. Bu güne Acareli Gürcüler Bettam (ბეტტამი) adını verir. Eve 1 nci gün odun vb bir şey getirilirse o yıl eve yılan gelirmiş. 2 nci gün yeşillik getirilirse eve sülük vb canlılar gelirmiş. 3 ncü gün un elenirse o yıl çok sinek olurmuş. (Rumi takvime göre bu günler sayılır |
Ahıska Türkleri Ahıska Türkleri 1829Edirne Antlaşması ile Ruslara bırakılan, günümüzde Gürcistan sınırları içersinde kalan Ahıska bölgesinden 1944 senesinde Stalin tarafından soykırım amacı ile sürgüne gönderilmiş olan, Türkçe'nin Ahıska ağzını konuşan Türk topluluğu.Tahmini Nüfus
Ahiska ve çevresine tarihte Mesketya da denilmektedir. Mesk kavmi, Nuh peygamberin oglu Yafes'in oglu ve Oguz'un pederi Mesek'ten gelen Masagetlere dayanir. Meskler, Kartvel (Gürcistan) güneyindeki Gogarli ve Turanî yerli Hristiyan halktir. Eski çaglarda Kıpçak Türkleriyle birlikte bu bölgede yasadigi anlasilan Meshi kavmi, Kipçaklarin içinde erimis olmalidir. Bu kavmin ne irkî, ne de cografî bakimdan Gürcülerle ilgisi olmamalidir. Mesketya/Ahiska bölgesinin Türklük tarihi hayli eskidir. Makedonyali Iskender'in, Kafkasya'ya geldigi zaman Türklerle karsilastigini ciddî kaynaklar zikretmektedir.3 Bu kaynaklarda geçen Kipçak ve Bun-Türkler, Ahiska Türklerinin atalaridir. Fransiz bilgini Brosset, Bun-Türklerin Turanli oldugunu bildirmektedir.4 Gürcü dil bilgini Marr ise, Bun-Türk'ün "otokton, yerli Türk" anlamina geldigini yazmaktadir.5 Bu bilgiler, Çoruh ve Kür boylarinda, dolayisiyla Kafkasya'da, Türklük tarihinin, ne kadar eskilere gittigi konusunda kesin bir fikir vermektedir. Türklerin Ahiska dedigi sehre, Gürcüler, Sa-mskhe, Akhalsikhe, Sa-Atabago gibi isimler kullanmaktadirlar. Bunlardan Sa-mskhe/Meskhi yurdu, Akhalsikhe/Yeni kale, Sa-Atabago/Atabek yurdu anlamina gelmektedir.6 Bu isimler bile, bölgenin çok eski bir Türk memleketi oldugu konusunda fikir verebilir. Ahiska, Dede Korkut Kitabi'nda Ak-Sika/Ak-Kale; 481 yilinda Akesga adiyla anilan Eski Oguzlar beldesidir. 2700 yillik bir Türk yurdudur.7 Ahiska ve çevresi, 1068'de de Sultan Alparslan tarafindan Selçuklu ülkesine katilmistir.8 Ahiska ve çevresinin Çarlık Rusya'si elinde geçen doksan yillik hayati, zulümlerle doludur. Halkin bir kismi Türkiye'ye göç etmis, Agrı, Muş, Çorum, Hatay, ve Bursa yörelerinde yerleşmiştir. Onlarin yerlerine ise Rus, Gürcü, Ermeni ve Yahudiler iskan edilmistir. Orada kalanlar, Rus mezalimi altinda yasamaya devam etmisler, her yönden geri birakilmis hatta askere bile alinmamislardir. 2. Kıpçaklar Kipçaklar, Bati Göktürk topluluklarindan biriydi. Volga nehri üzerinden batiya dogru yöneldiler. 1068'de Rus knezlerinin müttefik kuvvetlerini yenerek güney Rusya sahasina yerlestiler. Karadeniz kuzeyini ellerinde tuttular. 1080'lerde Balkas gölünden Tuna nehrine kadar Kipçak Eli/Komania deniliyordu. Ruslarla mücadele araliklarla devam ediyordu. 1185'te Basbug Könçek idaresindeki Kipçak/Kuman kuvvetleri, Prens Igor'un emrindeki Rus ordusunu asagi Don boyunda kusatarak tamamiyla imha ettiler. Millî Rus destani olan Igor Destani'nin konusu da iste bu savastan alinmistir. Kipçaklarin bir kismi Kirim'da yerleserek orada sehir ve kasabalar kurdular. Bir kismi da daha güneye, Kafkaslara dogru indiler. Kipçak Eli'nde daha sonralari Altunordu devleti kurulmustur. Don ve Kuban dolaylarindaki Kuman/Kipçak Türklerinin Gürcülerle yakin münasebetleri olmustur. Gürcü Krali II. David, Selçuklulara karsi savasacak ordusu olmadigindan, Kipçak Türklerini ülkesine davet etti (1118-1120). Azak Denizi dogusu ve Kafkaslar kuzeyinden gelen 45.000 Kipçak ailesi, Çoruh-Kür irmaklari boylarina yerlestiler ve güçlü bir ordu kurdular.10 Kipçak basbugunun kardesi Sevinç idaresinde yeni kütleler kuzeyden ülkeye geldiler (1190). Gürcistan'da Kipçak/Kuman unsuru artti. Bu topraklara yerlesen ve Gürcülerle din birligi bulunan Kipçak Türkleri, devletin ordu, siyaset ve maliyesinde çok etkili konuma geldiler. Zamanla güçlenen Kipçak Atabekleri, Ilhanlilar çaginda (1267) Tiflis'e karsi gelerek beyliklerini ilân ettiler. Ilhanli Hükümdari Abaka Hanin da destegini gören Ahiska Kipçak Atabekligi, Gürcü kaynaklarinda Sa-Atabago (Atabek Yurdu) olarak geçmektedir.11 XVI. yüzyilin baslarinda Ahiska Atabekleri Hükûmetinin sinirlari Azgur'dan Kars, Artvin, Tortum, Ispir ve Erzurum'a kadar uzaniyordu. Bugünkü halk kültüründen de anlasiliyor ki, Ahiska Türkleri ile Posof, Ardahan, Artvin, Ardanuç, Savsat, Yusufeli, Tortum, Narman ve Oltu halki ayni köktendir.12 Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Safevî nüfuzu altinda kalan Ahiska Atabeklerinin topraklari, Lala Mustafa Pasa ve Özdemiroglu Osman Pasanin Kafkasya Seferi sirasinda, Safevîlerden alinarak Osmanli ülkesine katildi (1578). Ahiska sehri, yeni kurulan Çildir Eyaleti'nin baskenti oldu. Ahiska'da, 1595 yilinda sayim yapilarak Osmanli Kanunnamesi yürürlüge kondu. Bu kanunnamenin yer aldigi Ahiska Tahrir Defteri'nde geçen vergi mükellefi köylü isimlerinden bölge halkinin Türklügü açikça anlasilmaktadir: Arslan, Ayvaz, Bayindir, Bekâr, Devletyar, Elaldi, Elalmaz, Emirhan, Gökçe, Kanturali, Korkut, Murat, Nuraziz, Pirali, Sahmurat, Temür, Ülkmez, Yarali, Yusuf... Bu bilgilerden anlasiliyor ki, Ahiska ve çevresi, Kipçak Türklerinin hem milâttan önce, hem de milâttan sonraki asirlarda gelip yerlestikleri, sehirler kurduklari eski bir Türk yurdudur. Bugünkü Posof ilçemizde bulunan Cak Suyu'na adini veren ve bu suyun kenarindaki Cak Kalesinde ocakli olarak yasayan Kipçakli I. Sargis, Tebriz'de Abaka Han'dan Atabek unvanini alarak Artvin, Ardahan ve Ahiska bölgesinin Ilbeyi oldu; Atabekler sülâlesini kurdu.13 3. Atabekler dönemi Ahiska bölgesinde milâttan önce Türkler yasamaktaydi. XII. yüzyilin baslarinda kuzeyden gelen Kipçaklar da, Yukari Kür ve Çoruh boylarinda yerlestiler. Uzun yillar Gürcistan ordu ve devlet yönetiminde önemli görevler alan Kipçakli Atabek sülâlesi, 1267 yilinda, -bugün Posof'ta bulunan- Caksu'da Kipçak Ortodoks Atabek Hükûmeti'ni kurarak bu bölgenin hakimi oldu.14 Atabek ailesinin siyasî faaliyeti hakkinda Gürcü tarihçiler de bilgi vermektedirler. Bu kaynaklar, Atabek Ailesinin Tiflis Krallarina karsi gelmelerini de anlatirlar. Bunlardan birinde su bilgiler verilmektedir: Gürcistan'a gelen Mogollara karsi savasmak üzere 1266 tarihinde Tiflis'e giden Kipçak Beyi Cakli Sargis, Gürcü Krali David tarafindan tutuklandi. Ilhanli Kagani Abaka Han, David'e haber göndererek Sargis Beyi serbest birakip kendi yanina göndermesini istedi. Sargis Bey, Abaka Hana, artik Gürcü yönetiminde yasayamayacaklarini, bagimsiz olmak istediklerini bildirdi. Abaka Hanin destegini alan Atabek ailesi, Gürcistan'dan ayri bir hükûmet oldu.15 Atabek Hükûmeti, 310 yil yasamis, Anadolu'nun en uzun ömürlü Türk beyligidir. 1551 yili baharinda, Erzurum Beylerbeyisi bulunan Çerkes Iskender Pasa, Atabek topraklarindan Ardanuç, Ardahan ve Savsat bölgelerini zaptetti. Bu yürüyüs sirasinda Osmanli siniri, Posof-Acara arasindaki Arsiyan dagina dayanmis oluyordu. Bu tarihlerde Atabekli II. Keyhüsrev, Iran Safevîlerine (Sah Tahmasb'a) tâbi idi. Elinde de Ahiska, Ahilkelek, Adigön/Kobliyan, Tümük ve Azgur bölgeleri bulunuyordu. 4. Osmanli fethi III. Murad Çagi'nda, Dagistan, Gürcistan ve Sirvan'in fethine karar verildi. Bu sefere Lala Mustafa Pasa serdar tayin edildi. Seyhülislâm Kadizade Ahmed Semseddin Efendi'nin fetvasi Serdar Lala Mustafa Pasaya verildi. Bu fetvayla, Kur'an-i Kerim'i hafife alma, Seriat kitaplarina hakaret etme, Sah'i mabud yerine koyma, Peygamber'e ve sahabeye hakaret etme vs. gibi cihetlerden dolayi Safevîler üzerine sefer yapilmasina cevaz veriliyordu.16 Serdar ile ordusu, 5 Agustos 1578'de Ardahan kalesi güneyindeki ovada kondu. Serdar, Altunkale'ye bir mektup göndererek, hemen gelip Osmanli Ordusuna bagliligini bildirmelerini istedi. 8 Agustos Cuma günü ordu Ardahan'dan kalkti; Çıldır'a yakin Begrekhatun'da konakladi. O gün, Altunkale hakimesi Atabekli II. Keyhüsrev'in dul karisi Dedis Imedi Hatun'dan itaatname ile elçisi gelip büyük oglu Manuçahr'i rehin verecegini ve vergi ödeyecegini arz eyledi. Ordu Ardahan'dan göçerken Ardahan Sancak Beyi Abdurrahman ile Bayburt Alaybeyi Bekir Beyler kendi askerleriyle Ulgar dagini asip Mahmut Han Ülkesi'nden o gün Poshov (Posof) merkezi Mere ve aksama dogru da Ahiska yolundaki Vale kalesini fethettiler. Ertesi günü de (9 Agustos 1578) Ahiska, Tümük, Hirtiz, Çıldırve Ahilkelek kalelerini aldilar. Ordu, Tiflis istikametinde yürümek üzere Ardahan'dan kalkti. Safevî Tokmak Han, büyük bir kuvvetle birlikte gelip, Çıldır Gölü kuzeybatisinda Osmanli ordusuna karsi pusuya girdi. Iki ordu arasinda cenk basladi. Bu savasta, Safevî ordusu büyük kayiplar vererek geri çekildi. Tarihe ÇıldırMeydan Muharebesi adiyla geçen bu savas, Osmanlı ordusunun zaferiyle sonuçlandi. Zaferin ertesi günü, bes alti bin askeriyle Atabek Manuçahr Bey, Serdar'in otagina törenle gelerek itaatini arz etti. Altunkale'nin anahtarlarini teslim etti. Müslümanligi kabul ederek II.Atabekli Mustafa Pasa adini aldi ve Beylerbeyi oldu. Çevredeki 32 kale de Osmanli ülkesine katildi.18 Böylece Altunkale Atabekligi ile Mahmut Han Ülkesi/Ahiska Beyligi topraklarinin fethi tamamlanarak tahririne baslandi. 1578 güzünde merkezi Ahiska sehri olan ve adini Lala Pasanin zafer yerinden alan Çıldır Eyaleti kuruldu. Kür irmagi baslarinda ve Çoruh boyundaki eski Atabek Yurdu bölgeleri de buraya baglandi. Bütün Türk boylari gibi bu bölgenin Türk ahalisi de gönül istekleriyle Müslüman oldular. Ahiska, Osmanli Devleti zamaninda Çıldır Eyaleti'nin baskenti ve önemli bir kültür ve ticaret merkezi idi. Ne yazik ki 1828 yilinda Ruslarin eline düsen bu sehir, Rus, Gürcü ve Ermeni ittifakli Hristiyan zulmü sebebiyle, Anadolu'ya dogru baslayan göçlerle Türk nüfusunun bir kismini kaybetti. Buna ragmen, eski bir Türklük bölgesi ve tarih mirasina sahip olan Ahiska, Türk kimligini kaybetmedi. 5. Ruslarin Ahiska'yi isgali 1800'lü yillarin baslarinda Avaristan, Bakü, Kuba, Derbend, Karabag Hanliklari Ruslarin eline geçti. Sicak denizlere inmek, Ruslarin tarihî ülküsüdür. Bunun için de hedef Osmanli topraklari idi. Osmanli ülkesine giden yol, Ahiska'dan geçiyordu. Bu bakimdan Ahiska, çok önemli bir stratejik noktada bulunuyordu. Hakikaten Ahiska'nin Ruslarin eline geçmesinden sonra Sâir Gülali'nin söyle âh etmesi çok mânalidir Ahiska gül idi gitti Bir ehli dil idi gitti Söyleyin Sultan Mahmut'a Istanbul kilidi gitti. Ahiska'nin düsüsünden sonra Ruslarin hemen hiçbir direnme ile karsilasmadan Osmanli topraklarinda, Istanbul'a dogru, çok kisa zamanda 500 kilometrelik yol kat etmeleri de Ahiska'nin bir "kilit" oldugunu ortaya koyuyor. 1807'de Rus Baskumandani Kont Gudoviç, büyük bir ordu ile Ahiska'ya yürüdü. Ancak Ahilkelek önlerinde agir bir yenilgiye ugrayarak ve birçok ölü vererek darmadaginik bir hâlde geri çekildi. Gudoviç'ten sonra Kafkasya'ya gelen Kont Tormazof, 1810 yili kasim ayinda büyük bir ordu ile Ahiska'yi kusatti. Kahramanca direnen Ahiska, Ruslari kusatmayi kaldirarak geri çekilmeye mecbur etti. Ruslar, 1811 Araliginda Ahilkelek'i ele geçirdilerse de, 1812 Mayisinda imzalanan Bükres Antlasmasi'yla burasi tekrar Türkiye'ye birakildi. 1826'da Yeniçeri Ocagi'nin kaldirilmasiyla talimli asker yoklugu baslamis; Navarin Olayi ile de Osmanli donanmasi tamamen yok edilmisti. Bu durum, Ruslar için iyi bir firsat demekti. Tekrar Ahiska üzerine yürüdüler. Rus ordularinin basinda Yermolov vardi. Kafkasya'da büyük katliamlar yapan Yermolov da, Kafkasya Müslümanlarina bas egdiremedi. Sâir Puskin'in: "Eg basini ey karli Kafkaslar! Boyun eg, gelen Yermolov'dur!" diye daglari boyun egmege çagirdigi Yermolov da, maglûp olarak Kafkasya'yi terk etmek zorunda kaldi. Yermolov'dan sonra, 1827'de Paskieviç, Kafkasya Rus ordulari baskumandanligina tayin edildi. 7 Temmuz 1828 tarihinde isgal edilen Kars, 15'inde Ruslara teslim oldu. 12 Agustosta Ahilkelek düstü. Artik Ruslarin hedefi Ahiska idi. Ahiska, ekseriyeti Müslüman Türk olan 40.000 nüfuslu ve Dogu Türkiye'nin Erzurum ve Trabzon'dan sonra en önemli sehriydi. J. Baddeley, Ahiskalilar hakkinda su ifadeleri kullanmaktadir: "17 Agustosta Rus ordusu Ahiska sehri önlerine geldi. Sehirden bes alti kilometre uzaktaki garnizon, Ruslarla iki gün süren kanli çarpismalar yapti. Burada üstün gelen Rus kuvvetleri, Ahiska'yi kusatmaya basladilar. Ruslarin gelmesini dört gözle bekleyen Yahudi ve Ermeni azinligi saymazsak geriye kalan Müslüman halk, cesur ve savasçi insanlardan olusuyordu. Bunlar, kadinlari da dahil olmak üzere, hayatlarini, evlerini ve mallarini sonuna kadar savunmaya kararliydilar. Bu insanlar, Ruslara gülerek kendilerine olan güvenlerini su sekilde açiga vuruyorlardi: "Siz gök yüzündeki ay'i Ahiska'nin câmisindeki hilâlden çok daha kolaylikla sökebilirsiniz!" "Ruslar, 16 Agustosta sabaha karsi ani bir hücuma geçtiler. Sehir toplarla dövüldü. Çevredeki binalar atese verildi. Her tarafa yangin paçavralari atarak sehrin evlerini yakmaya basladilar. Genç ihtiyar sehir halki büyük bir cesaretle savastilar. Kadinlar canli olarak Ruslarin eline geçmektense yanan binalara dalarak canli canli yanmayi tercih ediyorlardi. Bir câmide toplanan yüzlerce insan diri diri yakildi. Rus askerleri bu kahramanca mücadeleyi sindiremiyor, ele geçirdikleri insani çocuk dahi olsa acimasizca öldürüyorlardi."21 Gudoviç ve Tormazof'un maglûbiyetlerinin hinciyla Ahiska'ya saldiran Paskieviç, bir ay müddetle kendisine karsi kahramanca direnen sehri, evleri, câmileri ve insanlariyla beraber bir gecede atese verdi. Böylece, Gudoviç'e büyük hezimetler tattiran, Tormazof'un bozgununa sahit olan ve asirlarca dokunulmazligini sürdüren sanli Ahiska, 28 Agustos 1828 sabahi Ruslarin eline düsmüs oluyordu... Sehir yagmalandi. Kütüphaneleri Petersburg'daki imparatorluk kütüphanelerine tasindi. Bu kanli savasta Gürcüler de aktif olarak Ruslarin safinda yer almaktaydi. Hatta Dogubayazit Ruslarin eline geçince, Gürcü asilli Rus kumandani Çavçavadze, sehrin kütüphanesini yagmaladi.22 Simdi sira Ardahan ve Azgur'a gelmisti. Azgur ayni gün, Ardahan da alti gün sonra düstü. Eylül ayinda Ahiska/Çildir Eyaleti topraklari Ruslarin eline geçmis oluyordu. Paskieviç, Çar'ina söyle yaziyordu: "Hasmetmeaplarinin sancaklari Firat sulari üzerinde dalgalanmaktadir!..."23 Bu sehir, 1828 felâketinden sonra belini dogrultamamis, harabe hâlinden kurtulamamistir. 1828'de 50.000 olan Ahiska sehrinin nüfusu, 1887'de 13.265'e düsmüstür.24 Ahiska sehrinin günümüzdeki nüfusu 24.650'dir.25 Çildir Eyaletinin merkezi Ahiska sehri, o günden beri, ufak bir kasaba olarak düsman elinde kalmistir.26 Halkin bir kismi Anadolu'ya dogru göç etmis, göç etmeyenler de 1944 sürgününe kadar bu bölgede yasamislardir. 14 Eylül 1829 tarihinde Ruslarla imzalanan Edirne Antlasmasi geregince -savas tazminati yerine- Ahiska ve Ahilkelek Ruslara verilmis; Kars ve Ardahan'dan itibaren diger topraklar Osmanlilara birakilmisti. Böylece Ahiska'nin karanlik devri de baslamis oluyordu. Bu elîm hadise, halk muhayyelesini alt üst etmis, halk sâirlerine nice destan ve agitlar söyletmistir. Bu manzumelerde, Ahiska'nin düsüsünde ihmali veya ihaneti olanlarin izlerine de rastlanmaktadir. 6. Ana vatandan ayri yillar Çildir Eyaleti'nin baskenti Ahiska'nin 1828 savaslarinda ana vatandan ayri düsmesinden sonra, Osmanli Devleti'nde eyaletler kaldirilip vilâyetler kuruldu. Bu idarî taksimatta, Çildir Eyaleti'nin, Oltu, Ardahan ve Ardanuç kazalari, Oltu merkeziyle sancak hâline getirilerek Erzurum vilâyetine baglandi. Çildir, Posof ve Göle de, Ardahan kazasinin birer nahiyesiydi.27 Ruslarin, 3 Temmuz 1853 tarihinde, Bogdan ve Eflak'i isgal etmeleriyle baslayan Osmanli-Rus Savasi, 30 Mart 1856 tarihinde yapilan Paris Muahedesi'yle sona erdi. Tarihte Kirim Harbi olarak geçen bu savasta Osmanli Devleti, Rumeli, Anadolu ve Batum cephelerinde Ruslarla savasti.28 5 Kasim 1853 tarihinde Posof-Caksu civarinda taarruza geçen Türk kuvvetleri, Ruslari püskürttü. General Andronikof kumandasindaki Rus kuvvetleri, Ahiska Kalesine çekildi. Türk askeri, Vale'de ahali tarafindan sevinçle karsilandi. Ahiska kazalarindan gelen halk da, Osmanli kuvvetlerini memnuniyetle karsilayarak zahire vermeyi taahhüt etti. Posof üzerinden ilerleyen Mirliva Ali Pasa kuvvetleri, Ahiska'ya ulasti ve 12 Kasimda Ahiska Kalesi önünde Rus kuvvetlerini bozguna ugratti. Önceki Caksu basarisindan sonra kazanilan bu Ahiska Zaferi, 25 yildan beri Türk bayragina hasret kalan bölge halkinin Rus esaretinden kurtulus umutlarini artirdi. Ordumuza her türlü yardimi yaptilar. Türk ordusu, her yönden gelecek Rus saldirisina karsi, tedbir aldi. Kobliyan, Abastuman ve Azgur'a kuvvet yerlestirildi. Kazalara müdür tayin edildi. Andronikof ordusu Tiflis'ten aldigi destekle Azgur Bogazi'na saldirdi. 19 Kasimda, Azgur Bogazi'ni tutmaya çalisan kuvvetlerimiz bozuldu. Ahiska'ya dogru ilerleyen Rus kuvvetleri, 26 Kasimda Suhlis köyü yakininda Ardahan tümenini de bozdu. Ahiska Bozgunu diye anilan bu maglûbiyetten sonra askerlerimiz daginik hâlde Ardahan'a çekildi. Sonu hüsranla biten ve kisa süren bu Ahiska sevincinden sonra Ruslar, "Türklerin gelisine sevinip yardimda bulundunuz!" diye katliamlar yaptilar, mallarini yagmaladilar. Ruslar, ayni sebeple, ayni vahseti 1915 yilinda Ardahan'da da gerçeklestireceklerdi.29 1877-78 Osmanli-Rus Savasi'ndan sonra imzalanan Ayastefanos/Yesilköy Antlasmasi'yla, Kars, Ardahan ve Batum, savas tazminati yerine Ruslara birakilinca, Ahiska da, bizden iyice uzaklarda kalmis oldu. Ahiska ve çevresinin Çarlik Rusya'si elinde geçen doksan yillik hayati, zulümlerle doludur. Halkin bir kismi Türkiye'ye göç etmis, Agri, Mus, Çorum, Hatay ve Bursa yörelerinde yerlesmistir. Onlarin yerlerine ise Rus, Gürcü, Ermeni ve Yahudiler iskân edilmistir. Orada kalanlar, Rus mezâlimi altinda yasamaya devam etmisler, her yönden geri birakilmis hatta askere bile alinmamislardir. 7. Brest-Litovsk, Mondros ve ötesi Çarligin yerini alan Bolsevik Rusya ile Osmanli Devleti arasinda 3 Mart 1918 tarihinde Brest-Litovsk Antlasmasi imzalandi. Bu antlasmayla Üç Sancak (Kars, Ardahan ve Batum), ana vatan Türkiye'ye kavustu.30 Gürcistan Devlet Baskani N. Jordaniya, Brest-Litovsk Antlasmasi'ni kabul etmiyor, Ardahan'in geri verilmesini istiyordu. Bu maksatla Türkiye'ye bir hey'et gönderdi fakat sonuç alamadi. Aksine, Ahiska ve çevresi de Türk kuvvetlerinin eline geçti.31 1829'da Edirne Muahedesi'yle Rusya'ya birakilan bu bölgede yasayan Türk ahali, hiçbir surette Rus idaresine isinamamis, Türk ordusunun gelisine umut destanlari söylemislerdi. Ahiska ve Ahilkelek nahiyeleri halki, yaptiklari toplantilarda delegeler seçerek Batum Konferansi'na gönderdiler. Bu delegeler, 13-26 Nisan 1918 tarihinde aldiklari toplu bir kararla, Sovyetlerin ilân ettikleri oto-determinasyon hakkindan istifadeyle, Türkiye'ye katilmak istediklerini bildirdiler. Gürcistan içinde kalmalari durumunda din, dil ve kültürlerini kaybedeceklerini ve Gürcü baskisina maruz kalacaklarini düsünüyorlardi.32 11 Mayis 1918'de toplanan Batum Konferansi'nda, Osmanli tarafi, bölge halkinin istegi dogrultusunda, Ahiska ve çevresinin Türkiye'ye terk edilmesini talep etti. Bu istegi kabul etmek istemeyen Gürcüler, Yakup Sevki Pasa ordusunun Ermenilere karsi harekete geçip 15 Mayista Gümrü'yü almasi üzerine, geri adim atmak zorunda kaldilar. Ahiska ve Ahilkelek nahiyeleri halki, uzun bir muhtira ve imzali kâgitlarla Osmanli Hükûmeti'ne müracaat etmislerdi. Onlarin bu dilegi kabul edildi ve Batum Konferansi'nda Türk Hey'etinin Baskani Adliye Naziri Halil (Mentese) Bey, bu iki nahiyenin Türkiye'ye baglandigini, Kafkas Cumhuriyeti murahhaslarina bildirdi. Gürcü murahhaslari, Ahiska ve çevresinin Türkiye'ye birakilmasini asla kabul etmek istemediler ve bu karari protesto ettiler. Sonuçta bu karar onlara da kabul ettirildi. Böylece Brest-Litovsk'ta tespit edilen sinir asilmis oluyordu.33 Maverayi Kafkas Cumhuriyeti, 26 Mayis 1918 tarihinde Seym'i feshetti. Ayni gün Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan bagimsiz devletlerini ilân ettiler.34 4 Haziranda yapilan Batum Antlasmasi'yla, Gürcistan Hükûmeti, Ahiska ve Ahilkelek'i Türkiye'ye birakmaya razi oldu.35 Antlasmaya göre Gürcüler, 10 Haziran sabahina kadar buralari bosaltmis olacaklardi. 3. Tümenimiz Ahiska'yi kusatti. 3 Haziranda da Ahilkelek zaptedildi.36 Ahiska halki, Gürcülerle mücadeleye kararliydi. Halk teskilâtlandi. Wilson prensiplerinden biri olan "her milletin kendi gelecegini tayin etme hakki" geregince, 29 Ekim 1918 tarihinde (Numanzade) Ömer Faik Bey öncülügünde Ahiska Hükûmet-i Muvakkatasi adli bir hükûmet kuruldu.37 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi, Türk tarihinin en kötü belgelerinden biridir. Bu mütareke hükümleri, Türk kuvvetlerinin Ahiska'dan çikmasini emrediyordu. O günlerde Batum üzerinden Istanbul'a giderken Ahiska'ya gelen Sark Cephesi Kumandani Kâzim Karabekir Pasanin notlarinda su ifadeler yer almaktadir: "5 Tesrîn-i sânide (Kasim 1918), Kars'tan otomobille hareket ettim. 3. Firka Kumandani Halit Beyi köprü basinda intizarda buldum. Ahiska'ya beraber geldik. Ögle yemegini orada yedim. Yeis ve teessür, her tarafta ziyade. Bu mintikalar tahliye olunursa, Gürcü intikamindan halk endisede; tesellî ettim. Ümit kesmeyin, dedim."38 9. Ordu Kumandani Yakup Sevki Pasa, Gürcü Hükûmeti'nin, buradaki halka iyi davranacagi mülâhazasiyla geri çekilme kararinin uygulanmasini istedi. Halit Pasa, gayri resmî kuvvet ve yardim birakarak buradan çekildi. Osman Server Bey ve Dikanli Hafiz Beyin yönetimindeki 500 kisilik milis kuvveti, Ahiska ve Ahilkelek'i Halit Pasadan teslim aldi.39 5 Aralik 1918'de Ahiska ve çevresi, Gürcistan hükûmet kuvvetleri tarafindan isgal edildi. Birçok masum insan tutuklandi, tutuklananlarin ailelerine iskence edildi, hatta halkin namusuna kadar tecavüze yeltendiler. Ingiliz kontrolünde Gürcü yönetimi dönemi basladi. 18 Ocak 1919'da, Batum'dan Nahcivan'a kadar olan yerleri içine alan Kars Millî Sûra Hükûmeti kurulmustu. 27 Mart 1919'da, Ahiska ve Ahilkelek de bu birlige katildi.40 Ordumuz, 1919 Subatinda, Kars, Ardahan ve Batum'u bosaltarak, 1914 sinirina çekildi. Ömer Faik, 9 Mart 1919 tarihli yazisinda bölge halkinin durumunu söyle anlatiyordu: "Muharebe zamani yine iyiydi. Insan ya öldürür ya ölür veya esir olurdu. Simdi halkimiz içinden çikilmaz belâ ve ölümden de beter bir felâketin içindedir. Yiyecek yok, yatacak yok, giyecek yok, çocuk agliyor, ana inliyor, baba düsünüyor. Imdat yok, herkes bir hâlde, herkes aç, herkes baskasinin eline bakiyor, herkesin cigeri yanik, herkesin gözü yasli, herkesin boynu bükük, ümidi sönük..."41 8. Gürcülerle mücadele 1919 yilinda, Ahiska ve çevresinde Gürcü baskisi, halkin sabrini tasirmis, isyan noktasina getirmisti. Birçok masum insan tutuklaniyor, bunlarin ailelerine iskence ediliyor, hatta halkin namusuna musallat oluyorlardi. Bu duruma tahammül edemeyen yerli ahali, Gürcü kuvvetleriyle çarpismaya basladi. 16 Mart 1919'da Gürcüler, Posoflu mahallî önderler idaresindeki milislerle yaptiklari muharebede yenilerek Kobliyan'i bosaltip Ahiska'ya dogru çekildiler. Gürcüler, Posoflulara yardim ettikleri bahanesiyle bütün güçleriyle Ahiska'ya saldirdilar. Posoflular, Kars'tan gelen bin kisilik Millî Sura kuvvetiyle, Ahiska'nin yardimina kostular. Ahiskali Osman Server Bey idaresinde yapilan siper ve süngü savaslari on gün devam etti.42 Neticede Gürcü kuvvetleri yenilerek Ahiska ve Ahilkelek'i tamamen bosaltip Azgur Bogazi ötesine, yani 1828 sinirina çekildiler. Ingilizlerin Kars Millî Sura Hükûmeti'ni dagitmalarini firsat bilen Gürcüler 20 Nisanda Ahiska ve Ahilkelek'i ele geçirdiler. Gürcülerin bu isgal hareketi, Ingilizlerin himayesinde yapilmisti. Ahiska'dan ilerleyen Gürcü kuvvetleri Ardahan'in Kür irmagi kuzeyinde kalan kismiyla Savsat ve Ardanuç'u isgal ettiler.43 Server Bey, Güneybati Kafkas Ahalisinin Haklarini Koruma Merkezi (Ahiska-Ahilkelek Müslümanlari Millî Surasi) kurdu. Bu Merkez, 28 Haziran 1919'da, Gürcülerin bölgeyi bosaltmasini istedi. Ayrica Paris Konferansi öncesinde bir muhtira yayinlayarak kimsenin esaretinde yasamak istemediklerini bildirdi. Bu muhtira, Istanbul'daki galip devletler mümessillerine, gazetecilere, yazarlara, Paris Baris Konferansi üyelerine Kizilay Derngi vasitasiyla gönderildi. 25 Aralik 1919 tarihinde de Gürcistan içinde Ahiska bölgesinin özerkligi ilân edildi. Böylece Bolsevikligin gelisine kadar Ahiska ve Ahilkelek'te nisbî bir huzur görüldü.44 Kars'taki hükûmet, 13 Nisan 1919'da Ingilizler tarafindan baskinla yikildi. Mondros Mütarekesi'ne göre, kirk yillik yaralar sarilamadan, ordumuz 1914 sinirina çekildi. Ingilizlerin himayesinde, Gürcü ve Ermeni isgali basladi. Gürcüler, katliam, talan, yagma, yanginla her yerde zulüm ve vahsete basladilar. Posof'ta yirmi bes köyün, zahire, ev esyasiyla kedisine ve tavuguna varincaya kadar yagmaladilar. Her tarafi yakip yiktilar. Bu arada Ahiska'da yedi, Posof'ta da dört câmiyi atese verdiler. 45 Ömer Faik Bey, nedense o zamanlar, Ahiska ve Ardahan çevresinin Gürcistan dahilinde kalmasini, buralarin muhtar idareyle yönetilmesini teklif ve temennî ediyordu.46 Bu konuda da kendisinin "Kobliyan Beyleri" dedigi ünlü Kipçak Atabeklerinin torunu Osman Server Beyle ihtilâfliydi. Server Bey, Türk ahalinin yasadigi bu eski Türk yurdunun, Türkiye'yle birlesmesi için mücadele ederken, Ömer Faik'in, bu mücadelelere katilmadigi anlasilmaktadir. 9. Sovyet döneminin ilk yillari 25 Subat 1921 tarihinde Tiflis, Bolseviklerin eline geçti. Mensevik Gürcü Hükûmeti Tiflis'i terk ederek Batum'a çekildi. K. Karabekir, aldigi emir üzerine Posof-Caksu'daki süvari bölügünü harekete geçirerek yerli milisleri takviyeyle 9 Martta Ahiska'yi isgal ettirdi. Ayni gün ögle vakti Kizil Süvari Birligi de Ahiska'ya geldi. Yerli Ermeniler, Kizillari sevinçle karsiladilar. Kizilordu kumandani, Türk askerini dostça selâmladi. Kizillar 11 Martta Batum'a dogru yola çikti. Hâlbuki o gün Batum da Türk askeri tarafindan isgal edilmisti. 14 Martta da Ahilkelek Türk askerine kavustu.47 Ahiska ve Ahilkelek'in sevinci uzun sürmedi. Türk ordusu, Moskova Antlasmasi (16 Mart 1921) geregince mart sonunda buralardan geri çekildi. Bu muahedeyi Türkiye adina imzalayip trenle Kars'a gelen murahhaslarimiza, "Gürcistan'la yapilan 1918 Batum Muahedesi'yle Türkiye'ye katilan Ahiska Sancagi neden ihmal edildi?" diye sitem edenlere, Dr. Riza Nur, su karsiligi vermistir: "Ahiska'da böyle yüzlerce Türk köyü oldugunu maalesef bilmiyorduk! Elimizde nesredilmis bir vesika bile yoktu. Keski daha önce bu hususta bilgi sahibi olsaydik!..."48 Böylece tarihimizin son yüzyilinda sik rastlanan "masa basi kayiplari"ndan biriyle Ahiska ve çevresinin tarihi de çok hazin bir dönemece girmis oluyordu |
Kırgızlar KIRGIZLAR Kırgızların, Türk tarihinde özel bir yeri vardır. Kırgızlar , en az karışmış grup olarak Türklerin hakiki etnik temsilcisi olarak kabul edilirler. Kırgız tarihini esas itibariyle şu dönemlere ayırmak mümkündür.
Eski Kırgızlar Kuzeybatı Moğolistan’a ait topraklara yerleşmişlerdir. M.Ö. 4. yüzyıldan 3. yüzyıla kadar , Çin sınırlarına devamlı saldıran ve onları Çin Seddi’ni yapmaya zorlayan güçlü , göçebe kabileler arasında sayılmaktadırlar. M.Ö. 2. yüzyıldan 1. yüzyıla kadar Kırgız kabileleri kendilerini Hun egemenliğinden ayrılarak Enisei ( Ana nehir ) ve Bai Kal ( Zengin göl) bölgelerine hareket etmişlerdir. Orada M.S. 6. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar hüküm süren “ Kırgız Kaganat” olarak bilinen ilk devleti kurmuşlardır. Bu arada Orta Asya’nın geniş alanlarına yayılan diğer Kırgız Kabileleri , Orta Asya’nın tarihinde aktif rol oynamaya devam etmişlerdir. 16. yüzyılda Kırgız insanlarının etnik kökenlerini tamamlamıştır. Kırgızlar’ın Orta Asya‘daki birçok insan gruplarıyla olan ilişkisi “ 40 kabile” anlamıma gelen “ Kırgız” ile ifade edilir. Asya’da Moğol üstünlüğü sona erdikten sonra , 1700 senesinde kurulan Hokand Devletinin hakimiyetine girmişlerdir. 1867 yılında Kırgızistan’ın bir kısmı Türkistan Vilayetine bağlanmıştır. 1876 yılında Hokand tamamen Rusya’nın hakimiyetine girmiştir. 20.yy’ın başında Buhara , Rusların hakimiyetine girince Kırgızlar da Çarlık Rusya’sının etkisi altına girmişlerdir. 1862 ‘de Bişkek’in eski adı olan Pişpek’te kurulan Rus Garnizonu 14 yılda tüm Kırgızistan’ı işgal altına almıştır. 1916 yılında zorunlu askerlik uygulaması Kırgızların Ruslara karşı şiddet olaylarının patlamasına yol açmış ve ayaklanmayı bastıran Ruslar çok sayıda Kırgızı katletmiştir. Devrimden ve kanlı bir iç savaştan sonra 1919 – 1920 yıllarında Kırgızistan’da Sovyet gücü kurulmuştur. SSCB döneminde Kırgızistan önce 1924 anayasasıyla Rus Sovyet Federe Sosyalist Cumhuriyeti içinde Kara Kırgız Özerk Bölgesi olarak yer almış müteakiben 1925’te adı Kırgız Özerk Bölgesi olarak değiştirilmiş ve 1926’da da özerk Cumhuriyet olarak yeniden örgütlenmiştir. Birliğin cumhuriyet statüsüne yükseltilmesi ise 1936’da gerçekleşmiştir. 1920 – 1930 ‘larda Sovyet Merkezi makamları ile ilişkileri zor koşullarda cereyan etmiştir. Ancak Sovyet etkisi zamanla artmış ve 1940 yılında Kiril alfabesinin uygulamaya konulmasıyla daha da güç kazanmıştır. Kırgızistan, Sovyetler Birliği’nin dağılma süreci içine girmesi üzerine 15 ARALIK 1990’de egemenliğini , 31 AĞUSTOS 1991 ‘de bağımsızlığını ilan etmiştir. Kültürel yapısı a. Kırgız kültürü “Göçebe Yaşamı”ndan büyük oranda etkilenmiş ve kültürün oluşmasında büyük rol oynamıştır. Göçebe yaşamın etkilerini yaşamın her kesiminde ( ev , aile , yerleşme, örf ve adetleri ) görmek mümkündür. b. Kırgız keçe çadırın ( Boz Üy : Gri Ev ) yaşamda büyük önemi vardır. Eski dönemlerden itibaren yazları serin , kışları sıcak olan bozüylerde yaşamlarını geçiren Kırgızlar çadırın iç dekorasyonlarını da basit , sade ve pratik olarak oluşturmuşlardır. Kullanılan ev eşyalarının tamamı bu tür yaşama uygun dizayn edilmiş ve geliştirilmiştir. c. Aile bütün olarak Bozüylerde göçebe hayatına uygun olarak yaşamış, hayvancılık ve tarım ile geçimlerini sağlamışlardır. Ailenin erkek çocuğu büyüyüp evlilik çağına geldiğinde babası tarafından yeni bir bozüy yapılmış ve yaşam bu şekilde devam etmiştir. d. Geleneksel Kırgız kültürünün oluşmasına “ Manas Destanı’nın da büyük etkisi olmuştur. Dünya edebiyatının en önemli destanlarından olan Manas , Finlilerin Kalevala’sından 40 kez, Hintlilerin Mahabharata’sından 4 kez daha uzundur. Destan sözlü gelenek içinde zamanımıza kadar gelmiştir. 16 yüzyılda yazılmış bir eseri saymazsak , ancak 19 yüzyılda kısmen yazıya geçirilmiştir. Her devrin Manasçısının (Comokçu) kendinden ve döneminden unsurlar ilave ederek destanı anlatması destanın birçok versiyonunun ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır. Bugün Manas Destanı’nın 60 versiyonu tespit edilmişir. Manas destanının 2 milyon mısra civarında 60’dan fazla versiyonu Kırgız Cumhuriyeti Milli İlimler Akademisinin El Yazmaları Bölümünde bantta kayıtlı olarak korunmaktadır. Destan , Manas’ın soyağacıyla başlar , hükümdarlığını arkadaşlarını , evlenmesini ve Kalmuklarla savaşını anlatır ve ilk kısmı Manas’ın ölümüyle sonuçlanır. Daha sonraki kısımlarda oğlu Semetey Buhara’da dayılarının yanında yetişir ve tekrar hükümdarlığı elde eder. Destan Manas’ın torunu Seytek’in maceralarıyla devam eder. Manas Destanının asıl özelliği tarih , coğrafya, etnografya , felsefe dil , folklor, diplomasi, askerlik , müzik , halk eğitimi, hekimlik, veterinerlik gibi pek çok ilim dalı için önemli bir kaynak özelliği taşımaktadır. Destanda Kırgızların yaşadığı yerler ve adetleri de anlatılır. e. Rusların bölgede hakimiyeti tesis etmesinden sonra göçebe yaşamdan yerleşik düzene geçildiği görülmektedir. Özellikle Rus nüfusun daha fazla olduğu kuzey bölgede halkın kültür seviyesi ve hayat standartları güneye oranla daha iyi durumdadır. Özellikle büyük şehirlerde oturan Kırgız vatandaşlarının bir bölümü milli dillerini bilmemektedirler. Günümüzde Rus kültürü ve Rus dili etkisini devam ettirmekle birlikte Kırgız dili ve kültürü kendine daha fazla yer edinmektedir. f. Kırgız Cumhuriyetinde canlı bir kültür ve sanat hayatı bulunmaktadır. Başkent Bişkek’te Sonbahar , Kış ve İlkbahar ayları boyunca düzenli opera , bale ve tiyatro gösterileri ile Klasik Müzik Konserleri düzenlenmektedir. Halkın sanatsal faaliyetlere yoğun katılım gösterdiği gözlenmektedir. Toplumun değer yargıları ve davranış biçimleri a. Kırgız toplumu batı kültürüne dönük bir yaşam tarzına sahiptir . Halk manevi değerlerine bağlıdır. b. Büyük şehirlerde ve ülke kuzeyinde yaşayan kişiler ile güney bölgede ve kırsal alanda yaşayanlar arasında yaşam tarzı , geleneklere bağlılık ve uygulanması konularda bazı farklılıklar vardır. Küçük yerleşim birimlerinde halk geleneklerine daha bağımlı, daha mütevazi ve uysal bir yaşam tarzını benimsemiştir. c. Kırgız halkı genelde yabancılara karşı olumlu yaklaşımda bulunmakta, ancak halk yabancı kişileri , kendilerine gösterdikleri saygı ölçüsünde benimsemektedirler. d. Kırgızlarda aile ilişkilerine ve evlilik müessesine önem verilmektedir. Bu konuda aykırı yaşam tarzı ve davranışlar içinde bulunan yerli ve yabancı kişiler toplumun tepkisini çekmektedir. e. Kırgız halkı sözlü anlaşmaya büyük önem vermektedir. Bu nedenle verilen sözlerin tutulmaması saygısızlık olarak algılamaktadırlar. f. 2200 yıllık tarihe sahip olan Kırgızlar kendi tarihi şahsiyetlerine özel önem vermektedirler. Bu bağlamda , önemli tarihi şahsiyetlerin doğum ve ölüm yıldönümlerinde özel törenler yapılmaktadır ve devlet kuruluşları ile özel işletmelerin kuruluş yıldönümlerinde de kutlama törenleri düzenlenmektedir. ( Eski Sovyet Cumhuriyetlerinden Lenin Heykeli bulunan ender ülkelerden biridir ) g. Kırgızlar doğum günlerine ve yakın akrabalarının ölüm yıldönümlerine özel önem atfetmektedir. Bu çerçevede düzenlenen özel doğum günü kutlamaları ile anma yemeklerine yapılan davetlere sebebsiz olarak katılmamak alınganlıklara yol açmaktadır. Örf ve adetler a. Göçebe hayat ile birleştirilen sosyal ilişkilerin ataerkil ve feodal karakteri aile yaşamının işleyişinde , geleneklerde ve dini törenlerde yansıtılmıştır. b. Bir yerden bir yere göç eden insanlar , güzel olduğu kadar kullanışlı olan aletlerle evlerini dekore etmişlerdir. Bir yerden bir yere ister at , ister deve sırtında kolayca taşınabilen, kurulan ve toplanabilen “ Boz-Üy ( Boz ev) – ( Rusçası Yurta)” adı verilen çadır yaratıcılığın nitelikli bir örneğidir. c. Kırgızlar “ Boz-Üy” lerini “Şırdak” denen mozaik desenli kilimlerle süslemeleri, Boz-Üy’ün açılan kısımlarını birarada tutmak için “ terme teer “ denen güzel renkli elbise parçaları kullanmaları geleneklerin başlangıcını teşkil eder. d. Kırgızların önemli özelliklerinden biride misafirperverlikleridir. Boz-Üy’e beklenmeyen bir misafir şerefine bile olsa , elde kalan son koyun dahi kurban edilir. e. Aile gelenekleri birçok kuşağın bilgeliğini kendine toplamıştır. Yüksek ahlaki değerler , ister yaşlı insanlara saygıda olsun , ister iyi ve kötü günlerde verilmeye hazır bulunulan destekle olsun açıkça görülmektedir. Bir evlilik töreninde ip çekme oyunu , şarkı yarışmaları ve at yarışları görmek mümkündür. f. Birçok aile geleneği, din ve törenler ile iç içedir. Örneğin “Djenkek Toı” çocuğun dünyaya gelişini simgeleyen bir kutlama günüdür. “Toshoo Kesuu” ise göbek bağının kesildiği ve eğlenceli oyunların oynandığı ve birçok yemeğin sunulduğu bir törendir. İsim verme töreni ve saç kesme , doğa üstü güçlere olan inançlarla ilgili bulunmaktadır. g. Kırgızlarda , evlenme törenleri çok önemli ve masraflıdır. Bu harcamalar; gelin için başlık parası, gelinle damadın akrabalarının arasında elbise değişimi , gelin için oldukça pahalı bir çeyiz ve kesilen adaklar olarak sıralanabilir. Günümüzde varlıklı olanlar bu kuralları tam olarak yerine getirmekte , fakir olanlarda ise olabildiğince uygulanmaktadır. h. Kırgızların milli şapkası olan Kalpak ; genç, yaşlı bütün erkekler tarafından özellikle kırsal kesimlerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Kalpak beyaz renkli 4 parça üçgen şeklindeki keçenin birleştirilmesiyle konik bir yapı oluşturur. Kalpağın ucu tam olarak birleştirilmeyip yukarıya doğru kıvrılabilir ki bu sıcağa ve soğuğa karşı daha iyi koruma sağlar. Kalpak her mevsim kullanılabilir. i. Kırgızların geleneksel içkileri at sütünden yapılan kımızdır. Köökör ise kımız koymak amacıyla deriden yapılan sürahidir. j. Küçük bir çanak olan “ çanaç” Kırgızistan’da çay içmek içn kullanılan porselen bir kaptır. Çay çanaçın içerisine en fazla üçte birine veya yarısına kadar ulaşacak şekilde konur. Kırgız geleneklerine göre çanaça az çay koyularak daha fazla sayıda çay servisi yapılarak misafirperverliğin ve saygının ifadesi en üst düzeye taşınmak istenir. k. Kırgız halk çalgı aleti olan “ komuz” üç tellidir ve elle çalınır. Kırgız halk müziğinin önemli bir parçasıdır. “Akın” adı verilen halk Müziği sanatçıları Kırgız düğünlerinde , bayramlarda ve özel günlerde komuz ile Manas Destanından şiirler okurlar. l. Geleneksel Kırgız Milli Oyunları ise ; Uğlak tartmay ( oğlak kaçırma) , At küröşü ( at güreşi) , Kız kuumay ( Kız yakalama) , Toguz taş ( dokuz taş) ve Kök börü ( At üstünde cirit benzeri , cirt yerine koyun kullanılıyor) dur. m. At eti sanılanın aksine yoğun olarak tüketilmemektedir. Doğum günü , ölüm yıldönümü , nişan ve düğün törenleri gibi özel kutlama ve törenlerde ikram edilmekte, yabancılara ikram edilmeden önce bu eti tercih edip etmedikleri sorulmaktadır. n. Kırgızlar evlerine ilk kez gelen misafire ekmek ve tuz ikram etmektedirler. Kırgız geleneklerine göre sunulan ekmekten en az bir parça yemek gerekmektedir, aksi takdirde misafirin ev sahibine karşı düşmanca duygular beslendiği kabul edilir. Yine Kırgızlar evlerine gelen misafirlerine sundukları yemeklerden misafirin yiyemediklerini paket olarak evden ayrılırken misafirlerine verirler . Bu paketi almamak ta ev sahibine karşı hakaret sayılmaktadır. o. Son zamanlarda iki eski gelenek olan Kırgızların yeni yıl kutlaması ( Nooruz ) ve islami karakterdeki “ ölmüşlerin yadedilmesi” kutlanmaya başlanmıştır. p. Kırgız halkının %75’nin Müslüman olması nedeniyle Ramazan ve Kurban bayramları geleneksel olarak (kırsal kesimlerde daha yaygın) kutlanmaktadır. 31 ARALIK Yeni Yıl gecesi için önceden büyük hazırlıklar yapılmakta, şehirler ve caddeler süslenmekte , o gece büyük coşkuyla kutlanmaktadır. http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/thumb/f/ff/Tamaktar.jpg/300px-Tamaktar.jpghttp://tr.wikipedia.org/skins-1.5/common/images/magnify-clip.png r. Yemekler (1) Beş parmak Kırgızların en meşhur yemeği olup , önemli misafirlerin gelmesi durumunda mutlaka ikram edilir. Yemeğin adı beş parmakla yenmesinden gelir , kesme denilen çok ince kesilmiş hamurun üzerine çok küçük doğranmış et ve soğandan oluşan sosun ilave edilmesiyle yapılır. (2) Gülçitay parça et , patates, soğan, kare şeklinde kalın hamur parçalarından yapılır ve kuru olmaması için çorbayla sunulur. (3) Koyun başı çok önemli misafirlerin olması durumda hazırlanan tören amaçlı bir yemektir. Piştikten sonra tek olarak sofraya getirilen baş , sofranın en saygın kişisine sunulur ve parçalayarak dağıtması istenir. (4) Cılkı , at eti anlamına gelmektedir. Kırgızitan’da cılkı , yemek için kesilen ve yenen at eti için kullanılmaktadır. Cılkı eti diğer etlere göre daha kıymetli olup , belli bir saygı ifadesini de kapsar. Bunun nedeni at etinin diğer etlere göre daha dayanaklı olması ve kısa sürede bozulmamasıdır. Bu yüzden cılkı nadiren ve büyük törenlerde kesilir. Sofraya sucuk biçiminde soğuk olarak getirildiği gibi , et yemeklerinde kullanılabilir. (5) Diğer yemekler olarak lagman , mantı , pilmini , pilav ( pılof ) , şiş ( şaşlık) doğrudan Kırgızlara ait olmamakla birlikte çok popüler yemeklerdir. |
Krım Tatarları Kırım Tatarları Anavatanları Karadeniz'in kuzeyindeki Kırım yarımadası olan Türk halkı. Doç. Dr. Hakan KIRIMLI Karadeniz’in kuzeyinde yer alan Kırım yarımadasının yerli halkı olan Kırım Tatarları, aynı zamanda ülkenin aslî Müslüman unsurunu da teşkil ederler. Bugünkü durumda her ne kadar Kırım Tatarları Kırım nüfusunun ancak yaklaşık % 13 kadarını meydana getirmektelerse de, bu halkı ne Kırım, ne de Kırım’ın bağlı bulunduğu Ukrayna itibarıyla bir azınlık cemaati olarak görmek teknik, tarihî ve hattâ hukukî açılardan doğru olmayacaktır. Bugün “Kırım Tatarları” adı verilen halkın terkibi, kimliği ve geçmişi hakkında çoğu zaman tarihî hakikatlere uymayan kanaatlere sahip olduğu görülür. Genellikle sanıldığının aksine, Kırım Tatarları tek bir dalgada gelerek Kırım yarımadasına yerleşmiş yekpâre bir soyun ahfâdı değildir. Konuya âşinâ olmayan pek çok kişinin kanaati, (Moğol asıllı kabul ettikleri) “Tatarlar”ın XIII. asırda Cengiz Han ordularının Karadeniz’in kuzeyindeki ülkeleri istilâsıyla buralara yerleştiği ve bilâhare bu insanların Kırım yarımadasındaki kolundan günümüze intikal ettiği şeklindedir. Söz konusu vakalar Kırım tarihinde çok önemli bir rol oynamış olmakla birlikte, bugünkü Kırım Tatarlarının etnik, linguistik, kültürel ve tarihî özelliklerini böyle sade bir formül ile izah edebilmek mümkün değildir. Yine konuyu dışarıdan değerlendiren kimseler, “Tatar” adının başka yerlerde de geçmişte ve bugün kullanılmış ve kullanılmakta olmasına bakarak, meselâ günümüzdeki İdil boyundaki “Tataristan” muhtar cumhuriyetini göz önünde bulundurmak suretiyle, Kırım Tatarlarının o Tatarların Kırım’daki kolu olduklarını yahut “Tatar” adı altında otokton bir millet mevcut olup, bunun bir kolunun İdil-Ural’da, bir kolunun Kırım’da, diğer kollarının da başka yerlerde yaşadıklarını düşünürler. Bu zan da gerçeği yansıtmaktan çok uzaktır. Bu bakımdan, öncelikle bugün “Kırım Tatarları” adını verdiğimiz halkın mümeyyiz vasıflarını ortaya koymak suretiyle onların diğer halklarla olan bağ ve münasebetlerinin boyutlarını ele almak doğru olacaktır.Kırım tatarlarının çoğu Hanefi mezhebine bağlı olup sünni müslümandır. Kırım Tatarlarının ana dili olarak konuştukları lehçelerin hepsi Türk dilidir. Burada altı çizilmesi gereken husus “Kırım Tatarcası” diye adlandıracağımız tek bir lehçenin mevcut olmadığıdır. 1944 Büyük Sürgünü öncesi “Yalıboyu” tabir edilen Kırım’ın güney sahil şeridinde yaşayanlar düpedüz Osmanlıca’nın uzantısı olan büyük ölçüde Oğuz ağırlıklı bir lehçe konuşurlarken, “Çöl” tabir edilen Kırım’ın kuzey kesimlerindeki düzlük bölgelerin ve Kerç yarımadasının halkı bâriz Kıpçak özelliklerini taşıyan bir lehçeye mâliktirler. Diğer taraftan, coğrafî olarak Kırım’ın orta kesimlerinde yer alan Bahçesaray ve Karasubazar bölgelerinde konuşulan şive ise yukarıda anılan birbirinden hayli farklı dialektlerin karışımından müteşekkil bir yapı arz eder. “Orta yolak” adı da verilen ve aynı zamanda edebî Kırım Tatar dili olarak kabul edilmiş olan bu şive tam bir Oğuz-Kıpçak karışımı mahiyetiyle umum Türk dünyasında gayet orijinal bir mevkiye sahip olup, belki de bu dünyadaki hem Oğuz hem de Kıpçak grupları tarafından çok büyük ölçüde anlaşılabilen yegâne lehçeyi teşkil eder. Bugünkü Kırım Tatarları birbirlerinden ayıran farklar yalnızca lehçe-şive farklarından ibaret değildir. Anılan şive farklılıklarına paralel olarak, fizyonomik özellikleriyle de çoğu Kırım Tatarının aslen Kırım’ın hangi bölgesinden olduğu kolaylıkla ve isabetle tahmin edilebilir. “Çöl” bölgesindekilerin nispeten çekik gözlü, çıkık elmacık kemikli bâriz mongoloid özelliklerine karşılık, Yalıboylular genellikle Akdeniz tipleriyle birbirlerinden ayrılırlarken, aynen şive hususunda olduğu gibi, Bahçesaray, Akmescit ve Karasubazar gibi orta bölgelerden gelenler fizyonomik açıdan da bu vasıfların bir karışımını teşkil ederler. Bölgeler arasındaki bu farklılıklar âdetler, hayat tarzı ve kültür bakımından da geçerlidir. Bu şekilde kabaca bir ampirik tesbit dahi, bugün Kırım Tatarları adını taşıyan halkın esas olarak tek bir tarihî halkın kesintisiz devamı olamayacağını açıkça göstermektedir. Mevcut dil ve kültür özellikleri bu halkın aslî kısmının kökünün tarihî Türk etnosuna dayandığını hiç bir şüpheye yer vermeyecek ölçüde ortaya koymaktaysa da, etnik Türk unsurların yarımadadaki hakimiyeti altında geçen çok uzun bir süreç içinde Müslümanlaşan ve/veya Türkleşen diğer etnik grupların da bu terkibe dahil olduğunu kaydetmek gerekir. Nihayet unutulmamalıdır ki, stratejik olarak yolların kesiştiği bir mevkide yer alan Kırım, en eski çağlardan beri pek çok sayıda birbiriyle akraba yahut bütünüyle farklı halkların geçtiği yahut yerleştiği bir bölge olduktan başka, burada meskûn halkların da çok geniş bir coğrafya ile daima münasebetleri olagelmiştir. Bu meyanda, Türk veya proto-Türk halkların bölgede tesbit edilebilinen mevcudiyetlerinden önce, M.Ö. IX. yüzyıldan itibaren yarımadada Kimmer, Tavr, İskit, Sarmat, Yunan ve Got hakimiyetlerinin tesis edildikleri bilinmektedir. Antik çağlardan beri de özellikle Yalıboyu’nda canlı bir ticaret ve şehirleşme olgusu var olagelmiştir. Türk dilli halkların Kırım yarımadasında kesin olarak tesbit edilebilen en eski mevcudiyeti, terkibinde Türk dilli unsurları barındırdığı bilinen Hunların M. S. IV. asırda yarımadayı hakimiyetleri altına almalarıyla gerçekleşmiştir. Hunların varlığının Kırım üzerinde fazla kalıcı bir iz bırakmadığı anlaşılmakla birlikte, VI. yüzyılın ikinci yarısında yarımadanın kuzeyindeki bozkır (Çöl) kesiminin kısa bir süre için de olsa Türk (“Göktürk”) Kağanlığı’nın hakimiyeti altına girdiğini kaydetmek gerekir. Bu kağanlığın dağılmasını müteakip VII. asrın ortalarına doğru Kırım’ın da yer aldığı çok geniş bir arazide bir Türk halkı olan Hazarların devleti teşekkül etti. Genel olarak Rusya hükûmeti Kırım Tatarlarının dışarıya göç etmesine müsbet bir hadise olarak bakmış ve bunların değil önlenmesi, aksine teşvik edilmesi yönünde hareket etmiştir. Ancak göçün bir anda çok büyük ekonomik kayıplara yol açtığı hallerde bunun kontrol altına alınması çareleri aranmıştır. Göçlerin temel sebebi elbette ki Kırım’ın Müslüman halkına yönelik baskı politikalarıdır. Bu politikaların bir yönü, halkın dinî ve kültürel hayatına yönelik fiilî veya psikolojik baskıların tatbikidir. Müslüman halkın en fazla hassas olduğu dinî kimliğine halel gelebileceği endişesi göçlerin önemli sebepleri arasında yer alır. Bununla birlikte, genel olarak göçlere yol açan sebeplerin en başında geleni ekonomik baskılardır. Bu tür baskılar esasen Kırım Tatar köylülerinin XVIII. yüzyıl sonlarından itibaren sürekli olarak topraksızlaştırılması şeklinde tezahür etti. Muazzam genişlikteki topraklar yarımadanın Rusya’ya ilhakı ile birlikte Rus asilzadelerine ve memurlarına dağıtılırken, ezici çoğunluğu köylülerden oluşan Kırım Tatarları gitgide sefalete dûçâr oluyorlardı. Göç edenlerin yerleri ise Ruslarla ve onların yeterli olmadığı hallerde, Yunanlılardan Almanlara ve Bulgarlardan İtalyanlara kadar pek çok Hristiyan unsurla doldurulmaktaydı. Bütün göç dalgaları arasında hiç şüphesiz en büyük ve yıkıcı tesirler taşıyanı 1860-1861 yıllarında vuku bulanıdır. 1853-1856 Kırım Savaşı esnasında Osmanlıların ve Müttefiklerinin yarımadanın bir kısmını işgal etmeleri Kırım Tatarlarına yönelik şüphe ve antipati duygularını ve dolayısıyla baskıları daha da arttırdı. Savaş Rusya’nın mağlûbiyetiyle neticelenmekle birlikte, Kırım Tatarlarının başlarına gelebileceklerle ilgili söylentiler ve köylülerin büsbütün kötüleşen ekonomik durumları, âdetâ bir panik halindeki kitlelerin Osmanlı ülkesine göçlerine sebep oldu. Esas olarak göçlerin neticeleri daima felâketli olmaktaydı. Çoğunlukla hazırlıksız ve tedbirsiz yakalanan Osmanlı idaresi ne yapacağını şaşırırken, muhacirlerin önemli bir kısmı ilkel nakil vasıtalarının kurbanı olarak Karadeniz’in dibini boyluyor, bir kısmı vatanlarına hiç benzemeyen yeni yerleşim yerlerindeki olumsuz şartlar ve salgın hastalıklara yenik düşerek kırılıp yok oluyor, sağ kalanlar da çoğu zaman perişan şekilde hayat mücadelesine girişiyorlardı. Kırım’da kalanların durumu ise, genel nüfusun Müslümanlar aleyhine değişmesiyle daha da ümitsiz bir hale düşüyorlardı. Bütün bir halk âdetâ göç için sırasını bekleyen koca bir kitle haline gelmişti. Zaten 1860-1861 göçünden sonra ilk defa Kırım Tatarları Kırım’da mutlak nüfus çoğunluğunu kaybettiler. Önce 1905 Rus İnkılâbı ve bilâhare de 1908 Osmanlı Meşrutiyet İnkılâbı ile birlikte Kırım Tatarları ve Türkiye arasındaki ilişkiler büyük bir ivme kazandı. Kırım Tatarlarının büyük ihtiyaç duyduğu eğitim kadroları Türkiye’den gelen (çoğu Kırım Tatar asıllı) muallimlerle karşılanırken, pek çok Kırım Tatar genci de okumaya İstanbul’a geldiler. Bunlardan büyük rahatsızlık duyan Çarlık rejiminin engelleme çabalarına rağmen, bu gelişmelerin çok önemli kalıcı tesirleri oldu. Bir neslin Kırım Tatar aydınları Türkiye’de o zaman cârî olan fikirlerden kuvvetle ilham almış olarak fevkalâde istiklâlci, hürriyetçi ve milliyetçi olarak yetişti. Bu kadrolar İstanbul’da ve Kırım’da yeraltı teşkilatları kurarak yaygın bir faaliyet içine girdiler. 1917 Mart’ın Çarlık rejiminin çöküşü ve Rusya’nın ihtilâle ve kargaşaya sürüklenmesi ile birlikte, bu yeraltı teşkilatları su yüzüne çıktılar. 1917 Nisan’ında bir Kırım Müslümanları Kongresi toplayarak, teşkil edilen Merkezî İcra Komitesi ile Kırım’ın Müslüman işlerini kontrol altına aldılar. Rusya’nın içine düştüğü anarşik ortamın giderek tam bir kaosa dönüşmesinden istifade ederek, önce muhtariyete ve sonra da istiklâle giden yolda hızla mesafe kaydettiler. Nihayet, Kasım 1917’de Bolşeviklerin Petrograd’da hükûmeti devirmeleri Kırım Tatar milliyetçilerine en büyük imkânı verdi. Kırım Tatarlarını taşıyan vagonların hemen tamamı Orta Asya (özellikle Özbekistan), Urallar ve Sibirya’da boşaltıldılar. Sürgün yerlerinde asgarî yaşama ve barınma imkânları mevcut değildi. Ağır çalışma şartlarında ve her türlü temel ihtiyaçtan mahrum olarak bir çeşit toplama kampı rejimi içinde yaşamaları gerekiyordu. “Özel iskân” rejimi denilen bu rejim içinde her Kırım Tatarının gece kumandanlığa yoklama vermesi gerektiği gibi, bulunulan mahalden beş kilometreden fazla uzaklaşmak da kesinlikle yasaktı. Bu durumda her bir ferdi ayrı vagonlarda başka yerlere sürülmüş olan aileler birbirlerinden tamamen kopuk olarak en az on iki yıl geçirmek durumunda kaldılar. Sürgün yolculuğu esnasında ve bunu müteakip ilk bir kaç yıl içinde sefalet şartları altında hayatını kaybeden Kırım Tatarlarının sayısına dair sürülenlerin verdikleri ve son yıllarda açıklanan çeşitli resmî Sovyet rakamları arasında büyük farklar vardır. Buna rağmen toplam insan kaybının 100.000 kişiden az olmadığı ve 18 Mayıs 1944’de sürülenlerin yarısına yakınının hayatını kaybettiği genel olarak kabul edilmektedir. 1989-1991 arasında Kırım Tatarlarının Kırım’a dönüş hareketi önceki yıllarla kıyaslanmayacak ölçüde arttı. Dönenlerin teşkilatlı ve plânlı bir şekilde işgal edilen topraklara yerleşmesi, mahallî idarenin yıkım dahil olmak üzere pek çok tedbirlerine karşı direnilmesi ve karşılaşmakta oldukları diğer sayısız problemlere nispeten çözümler bulunması hususlarıyla KTMHT ilgilenmekteydi. Bu dönemde dönüşün önündeki en büyük engel iktisadî güçlüklerdi. Kırım Tatarlarının dönüşünü ve mücadelelerini mâlî açıdan destekleyen bir devlet ya da kurum olmadığından, çökmekte olan Sovyetler Birliği’nin büyük bir sarsıntı içindeki ekonomisinden en çok Kırım Tatarları etkilendiler. Kırım’da fiyatlar sürekli olarak artarken, satmak istedikleri Özbekistan’daki evlerinin fiyatlarının son derece düşmesi ve Kırım’da onları bekleyen yokluk şartları Kırım Tatarlarını iktisadî açıdan çıkmaza sokmaktaydı. Kırım Tatarlarının dönüşü ve Kırım Tatar millî muhtariyetinin tekrar tesis edilmesinin söz konusu olması Kırım’daki mevcut Rus çoğunluk tarafından büyük endişeyle karşılandı. Böylece Kırım Tatarlarının dönme süreci tamamlanmadan Rus çoğunluğun durumunu garantiye almak üzere, o ana kadar Kırım Tatarlarının talep edegeldikleri Kırım MSSC’nin yeniden kurulması fikrinin şampiyonluğunu bu sefer Kırım’daki milliyetçi ve komünist Rus çevreleri yapmaya başladılar. Ancak, bu seferki Kırım MSSC eskisi ile aynı adı taşımakla beraber bir millî (Kırım Tatar) muhtariyeti olmayacak, mevcut ahali çoğunluğuna (yani Ruslara) dayanacaktı. Muhtariyetin bu şekli Kırım Tatarları tarafından şiddetle reddedildiyse de, Kırım’da 20 Ocak 1991’de yapılan referandumun sonucunda, Ukrayna SSC Yüksek Sovyeti’nin 12 fiubat 1991 tarihli kararıyla Kırım Oblastı Ukrayna’ya bağlı Kırım Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne dönüştürüldü. Kırım Tatarlarının hiç bir seviyede yer almadığı bu yeni muhtar cumhuriyet idaresi Kırım Tatarlarının dönüşüne karşı önceki olumsuz tutumu sürdürdü. Ağustos 1991 darbesinden sonra Sovyetler Birliği’nin birlik cumhuriyetlerinin kopmaya başlaması ve nihayet 1991 sonunda Sovyetler Birliği’nin tamamen ortadan kalkması ile Kırım artık bağımsız bir devlet olan Ukrayna’ya bağlı bir muhtar cumhuriyet haline geldi. Ancak bu noktada Kırım’daki Ruslar, Kırım’ın Ukrayna’dan bağımsızlığını kazanmasını ve bunu müteakip derhal Rusya’ya katılmasını savunmaya başladılar. Aynı şekilde Rusya’daki milliyetçi güçler de Kırım’daki Ruslara açık bir şekilde destek veriyorlardı. Eski Sovyet Karadeniz Filosu’nun ana üssünün Kırım’daki Akyar’da (Sevastopol) bulunması, Kırım’ın statüsünü Ukrayna ile Rusya arasında günümüze kadar sürecek bir anlaşmazlık konusu haline getirdi. Kırım Tatar Millî Meclisi ise Kırım Tatarlarının iki yüzyılı aşkın bir süredir başlarına gelen felâketlerden Rusya’yı sorumlu tutarak, Kırım’ın Rusya’ya bağlanmasına (ve buna bir ön adım olarak Rusların hakimiyetinde bağımsızlık almasına) kesin olarak karşı çıktı ve ülkenin Ukrayna’ya bağlı Kırım Tatar millî muhtariyetini haiz bir cumhuriyet şekline dönüşmesi görüşlerini savundu. Öte yandan, Millî Meclis diğer ülkelerdeki Kırım Tatarlarıyla bağlarını sıkılaştırdığı gibi, dış hükûmetlerle temaslara girişmeye başladı. Bu meyanda, Millî Meclis başkanı ve temsilcileri başta Türkiye olmak üzere, çeşitli Avrupa ve eski Sovyet ülkeleriyle ciddî siyasî ve kültürel bağlar kurdular. Özellikle Türkiye’de yaşayan Kırım Tatarlarının ve Türkiye’deki diğer resmî ve sivil teşkilatların önayak olmasıyla, bir ölçüde de olsa Kırım Tatarlarına destek temin edilmeye başlandı. Bu destek her ne kadar sürgündeki yüz binlerce Kırımlının hepsinin vatana dönebilmesine ve Kırım’a dönebilen ancak son derece zor şartlar altında evsiz ve temel hayat şartlarından mahrum yaşayan on binlerce insanın ihtiyaçlarına yeterli olmasa da, kaydadeğer bir adım olarak önem taşımaktaydı. Nitekim Kırım Tatar dinî ve kültürel hayatında bir canlanma görüldü. Bütün güçlüklere rağmen, Kırım Tatar yerleşim yerlerinde camiler, okullar, millî kültür ve sanat teşekkülleri kurulmaya başlandı. Kırım Tatar Millî Kurultayı’nın 1993’de toplanan II. Birleşim’inde Kırım Tatar dili için (Türkiye’de kullanılan alfabe esasında) Latin alfabesine geçilmesi kararı kabul edildi. Bu arada Kırım Müslümanları Dinî İdaresi de kuruldu. Kırım Tatarlarına Kırım Yüksek Sovyeti’nde tanınmış olan 14 kişilik kontenjan bir seferlik bir haktı. Nitekim, büyük ağırlıkla Kırım Tatar aleyhtarı güçlerin elindeki Yüksek Sovyet 1997 yılında bu hakkı yenilemeyi ve kalıcı hale getirmeyi kesin olarak reddetti. Kırım Tatarlarının infiali Kiev’den destek bulmadı. Hattâ, Ukrayna parlamentosu yıllardır bir türlü yurttaşlık verilmeyen yaklaşık 100.000 Kırım Tatarının da 29 Mart 1998’de yapılacak Ukrayna ve Kırım seçimlerinde oy kullanmalarına imkân vermedi. Bu durumda, Kırım Tatarlarının yarımada nüfusu içindeki oranlarının çok altında bir sayıda dahi olsa Yüksek Sovyet’e milletvekili sokabilmeleri fiilen imkânsız hale geldi. Böylece, yeni seçimlerle belirlenen Kırım Muhtar Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti Kırım Tatar temsilcileri olmadan toplandı ki, bu şekilde Kırım Tatarları Kırım siyasetinden tekrar dışlanmış oldular. Yegâne teselli olarak, milliyetçi-demokratik Ukrayna Halk Hareketi (Ruh) Partisi’nden merkezden aday gösterilen Kırım Tatar Millî Meclisi Başkanı Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu ile yardımcısı Refat Çubar Ukrayna Yüksek Radası’na (parlamentosuna) girebildiler. Kırım’a dönebilen Kırım Tatarlarının sayısı halen 300.000 civarında olup, çoğunluğu Özbekistan’da olmak üzere yaklaşık henüz Kırım’a dönme imkânı bulamayan eski S.S.C.B. arazisindeki Kırım Tatarlarının sayısı çeşitli tahminlere göre 500.000 ile 600.000 arasındadır. Kırım’ın (göç hareketleri ile sürekli değişme gösteren) nüfusu ise 2.700.000’i aşmıştır (Rus unsur nüfusun takriben % 65’ini teşkil etmektedir). |
Ermeni diasporası kimden güç alıyor? Dünyadaki Ermeni diasporası 90 yıl önce Ermenilere karşı işlendiğini iddi ettikleri katliamların yıldönümünü andı. 24 Nisan 1915 tarihinde Osmanlı yönetimi, Ermenilerin ülkenin kuzeyi ve güneydoğusunda yaşadıkları şehir ve kasabalardan Suriye, Lübnan ve Irak’a tehcir edilmesini karara bağlamıştı ki bu toprakların tamamı o vakitler Osmanlı’ya ait idi. Ermeniler tehcir esnasında kendilerine yönelik bir katliam gerçekleştiğini iddia ederken, Türkler, bunu karışlıklı öldürme hadisesi yani mukatele olduğu konusunda ısrar ediyor. Ermeniler, bazı Avrupa çevrelerinin desteğiyle, İslam’ı Avrupa’nın ortalarına kadar götüren Osmanlı yönetimi sebebiyle birçok Avrupa ülkesi ve halkıyla kötü anılara sahip Türkiye’yi sıkıntıya sokma başarısı gösterdi. Bu halklardan bazıları, şu an Ermeni iddialarını reddeden Batılı ülkeler. Ermeniler şimdi sözümona Batılı ülkeler üzerinden Türklerden intikam almanın çabası içerisinde. Ancak, Ankara ilgili ülkelerin arşivlerini açması ve bu konunun ayrıntılarının incelenmesi için uzman ve akademisyenlerden oluşan ortak komisyonlar kurması çağrıları sonrası arşivlerini bütün araştırmacılara ve akademisyenlere açma kararıyla Avrupa ve ABD destekli Ermeni çabalarına karşı koymaya çalışmakta. Ermeni diasporasının liderleri ise tarihe bakışın kaynağı olarak İstanbul’daki Osmanlı arşivlerinin destek alınmasını reddediyor ve Osmanlı’nın torunlarını, sözde soykırımı itiraf etmeye zorlamak için Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecini sıkıntıya sokmak için elden geleni yapıyor. Konu aslında tarihi ve arşiv boyutundan çok düşmanlığı körükleyen siyasi, ekonomik, fikri ve kültürel. Ermeni diasporasının şu soruya cevap vermesi gerekmez mi: Ermeni diasporasının hedefi tarihten mi intikam almak yoksa Osmanlı torunlarından mı? Avrupa müzakere komisyonunun Türkiye devletinin ve halkının ulusal egemenliğine dokunan birçok madde içeren son yıllık raporu, Türk siyasi çevrelerinin Avrupa’nın tutumlarına yönelik kaygılarını artırdı. Adı geçen rapor, Ankara’dan 90 yıl önce Ermenilere yapılan katliamların tanınmasını istemekte, dinî, etnik ve mezhebî azınlıklara daha fazla hak verilmesi anlamına gelecek şekilde demokratik reformları sürdürmesi gerektiğini vurgulamayı da ihmal etmiyor. Bu çerçevede Ankara, AB’nin Ermeni konusunu kaşıyıp Türkiye’nin sözde soykırım iddialarının soruşturulması için tarihçi ve hukukçulardan müteşekkil bir mahkemenin oluşturulması önerisini dile getirirken, bunun görmezlikten gelinmesi ni de Türk tezlerine karşı ilgisizliğin göstergesi olarak yorumluyor. Türk kamuoyunda Ermeni meselesinin siyasi amaçlar için kullanıldığı ve Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan Avrupa çevrelerinin bu konuyu Türkiye’nin AB eğilimini engellemenin aracı kılmak istedikleri şeklinde bir kanaat bulunuyor. Ayrıca Avrupa resmî tutumuna uygun olarak bu konunun üyelik kriterlerinin dışında yer aldığı görüşü hakim. Ortada göz ardı edilemez önemli bir nokta var. Türkiye’ye yönelik Avrupa üslubundaki sertleşmenin, Türkiye-ABD ilişkilerindeki gerginlik sonrası şu an Amerikan desteğinden beslenmiş olması. Gerginliğin sebebi ise Ankara’nın Ortadoğu politikalarıyla ilgili Amerikan taleplerini geri çevirmesiydi. Özellikle de birçok Amerikalı siyasi, akademik ve medya çevreleri iktidardaki Erdoğan ve partisine yönelik yüksek sesle konuşmaya başladılar. Bu çevreler yorumlarını, Amerikan Senatosu’nun Ankara’yı Ermeni katliamlarını tanımaya çağıran karar tasarısını onaylaması ihtimalleriyle tehdit etme sınırına taşıdılar. Türk askeri ve milliyetçi çevreler devletin ve halkın bütünlüğünün şu süreçte tehlike içinde olduğu görüşünde, Avrupa başkentleri ve Washington’un niyetlerinden şüphe duymaktalar. Türk halkının çoğunluğu bu ülkelerin kendilerine karşı ortak komplo kurduklarına inanmakta ayrıca. Bu durum Ankara - AB ve Türkiye - ABD arasındaki diyaloğu zorlaştırmakta |
İşte Danimarka'ya tepki karikatürleri İşte Danimarka'ya tepki karikatürleri Hz. Muhammed'i aşağılayan karikatürlere karşı İran'da Hemşehri gazetesinin başlattığı karikatür yarışmasına katılan eserler belli oldu. Katılanlar arasında Türk sanatçılar da var. Danimarka'da yayınlanan bir gazetenin Hz. Muhammed'i aşağılayan gazeteye karşı İran'da yayımlanan Hemşehri gazetesinin başlattığı karikatür yarışmasına katılan eserler belli oldu. Yahudi soykırımıyla ilgili karikatür yarışmasına Türkiye'den katılanlar da oldu. Tahran Belediyesi'nin çıkardığı gazeteden Ferid Murtazavi, bu uluslararası yarışmanın, ifade özgürlüğü adına İslam dünyasını rahatsız eden karikatürlere yer veren Avrupa gazetelerine cevap niteliği taşıdığını belirtmişti. Murtazavi, “Avrupa gazeteleri, ifade özgürlüğü bahanesiyle bu resimleri yayımladılar. Söylediklerini yapıp yapmadıklarını, Yahudi soykırımıyla ilgili resimleri de yayımlayıp yayımlamayacaklarını göreceğiz” dedi. Gazete, ödüle layık görülen 12 kişiye altın verileceğini, bu sayının Danimarka'nın Jyllands-Posten adlı gazetesinde yayımlanan karikatür sayısıyla aynı olduğunu belirtti. İran gazetesi ödülü artırdı Yahudi soykırımı yarışması ödülünün dünyadaki en büyük karikatür ödülü olduğunu savunan Şocayi, ödüllerin bazı şahıs ve kurumlar tarafından karşılanacağını belirtti. Yarışmaya katılımın oldukça fazla olduğunu, bu nedenle ödüllerin daha da artırılacağını ifade eden Şocayi, ''yarışma nedeniyle ölüm tehditleri alıyorum ama bu tehditler, bizim yolumuza devam etme kararımızı kuvvetlendiriyor'' dedi. Şocayi, ''siz neden diğer peygamberlerin karikatürlerini çizmiyorsunuz?'' şeklindeki sorulara, ''diğer peygamberler de Hz. Muhammed gibi kutsaldır. Biz böyle bir şey yapmayız'' yanıtını verdi. Hemşehri gazetesi ve karikatürlerin yayımlanacağı www.irancortoon.ir internet sitelerinin 'hack'lendiğini belirten Şocayi, bunun Batı'nın ifade özgürlüğüne inanmadığının bir göstergesi olduğunu söyledi. Şocayi, bazı ülkelerdeki sanatçıların isimlerinin açıklanmasından korktukları içinyarışmaya isimsiz de katılabileceklerini söyledi. Hemşehri gazetesi, İslam dünyasını rahatsız eden karikatürlere karşılık olarak Yahudi soykırımı hakkında karikatür yarışması başlattığını duyurmuş, ödüle layık görülen 12 kişiye altın verileceğini açıklamıştı. Ödül verilecek kişi sayısıyla Danimarka'nın Jyllands-Posten adlı gazetesinde yayımlanan karikatür sayısının aynı olduğu belirtilmişti. http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1144643263735.jpg http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1144643263886.jpg http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1144643263730.jpg http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1144643263998.jpg http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1144643263386.jpg http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1144643263149.jpg http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1144643297393.jpg http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1144643297833.jpg http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1144643297517.jpg http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1144643297417.jpg http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1144643297763.jpg http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1144643328204.jpg http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1144643328402.jpg http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1144643328257.jpg http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1144643328165.jpg http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1144643328767.jpg |
YÖRÜKLER ,TÜRKMENLER ,YAKUTLAR , ÖZBEKLER YÖRÜKLER http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/thumb/e/eb/Yoruk.jpg/180px-Yoruk.jpghttp://tr.wikipedia.org/skins-1.5/common/images/magnify-clip.png Yörük, göçebe yaşam tarzını seçmiş insandır. Türkçe yürümek kelimesinden türetilmiştir. Anadolu'da yaylak-kışlak hayatı yaşayan Türkmenaşiretleri için de kullanılır. 1990'lara kadar azalarak devam eden yörüklük geleneği günümüzde orta ve batı Toroslar'da yaşayan 500 den fazla aile tarafından hala devam ettirilmektedir. Bu geleneğin gelecekte alternatif bir turizm anlayışı içinde değerlendirilerek yaşatılabilmesi için çalışmalar yapılmaktadır Yörük çadırı TÜRKMENLER Türkmenler, Oğuz Türk illerinden, Orta Asya'da Hazar Denizi'nin güney batısında çoğunlukla Türkmenistan'da ve İran'ın kuzey bölgelerinde yaşayan bir kavimdir. Rumeli Türkleri Rumeli Türkleri Rumeli`de yaşayan Türkler`dir. Rumeli Türkleri , Edirne'deki Meriç Nehri'nin batı tarafında yaşayan türklere verilen addır. Çoğunlukla: Makedonya, Bulgaristan, Yunanistan ve Arnavutluk'ta yaşarlar. ÖZBEKLER Özbek, Altın Ordu Hanı Özbek Han'ın yönetiminde ayrı bir boy olarak yapılanan bir Türk halkına mensup kişilere denir YAKUTLAR Sibirya'nın kuzeydoğusunda yaşayan bir Türk boyu. Sahalar adıyla da bilinen Yakutlar'ın, Gulıganlarla (Kurıkanlar) Tunguzlar'ın karışmasından meydana geldiği tahmin edilmektedir. Kurıkanlar'ın, 7. yüzyılda Çin sarayına hediyeler verdikleri, Göktürk Devleti'ni ikinci defa kuran İlteriş Kağan'a karşı çıktıkları bilinmektedir. Yakutlar, 10. yüzyıldan sonra, Moğol istilaları yüzünden yurtlarını terk ederek, Selenga Irmağı'nın aşağı kıyılarında, Angara ve Lena ırmaklarının yukarı bölgelerine göçtüler. On yedinci asrın başlarında Ruslar, Asya'yı ele geçirme düşüncelerini gerçekleştirmek üzere, Yakutların ülkesine girmeye başladılar. 1620-1630 yılları arasında tamamen işgal ettiler. Yakutlar, zaman zaman ayaklandılar ise de, bir sonuç alamadılar. Bu tarihten sonra Yakutlar'ın büyük çoğunluğu, Ruslar'ın etkisiyle Hıristiyanlaştı. Buna rağmen Şamanî inançlarını da devam ettirmişlerdir. İyi at yetiştirmeleriyle tanınan ve zengin insanlar olan Yakutlar, Ruslar'ın zulmü altında fakirleştiler. Yakutistan, Çarlık Rusya'sında siyasî suçluların sürgün edildiği bir ülke durumuna geldi. Diğer bölgelerden Rus nüfus göçürülerek, Yakutistan'da iskân edildi. Sürgünler, Yakut ülkesinde, Batı kültürünü ve muhtariyet (özerklik) fikrini yaydılar. On dokuzuncu asırda, kültürlü kimseler yetişti. 1900'lü yılların başından 1917 ihtilâline kadar, bağımsızlık mücadelelerine devam ettiler. 1920-1921'de kurulan Yakut Millî Hükümeti, komünistlere karşı savaştı. Fakat, Moskova'nın güçlü ordusu karşısında mağlup oldular. Ruslarla yapılan barış neticesinde Yakutistan, Sovyet Sosyalist Muhtar Cumhuriyetini kurdular (1922). Fakat Ruslar, 3.062.000 km2'yi bulan Yakutistan'ı, kolonizatör Ruslarla iskân ederek, Yakut nüfusunun oranını devamlı düşürmektedir. 1970 sayımına göre Yakutlar'ın nüfusu, 602.000 idi. 1992'de, 944.000'e yükselmiştir. |
Türkiye bir "diaspora" devleti mi? H. Kadir anadolu'nun geçmis sayilarindan birisinde [ Istanbul Mektubu, vol. 7 no. 4] Balkanlar ve Kafkaslarda katliama ugramis, yurtlarindan göçe zorlanmis Müslüman nüfusun ne kadar çok oldugunu gösteren tablolar vardi. 19. yüzyildan beri bu göçmenlerin (daha dogrusu mültecilerin) hemen tamaminin sigindiklari topraklar bugünkü Türkiye topraklari olmus. Osmanlinin son dönemlerinde devletteki birçok önemli mevkii sahibi ve cumhuriyeti kuran lider kadronun hatiri sayili bir kismi ya bu türlü eziyetlerle terkedilmis topraklarda dogmuslar, ya da ebeveynleri o tecrübeyi tatmis. Cumhuriyet Türkiye'sinde devletin, ordunun yeriyle ilgili hakim anlayisi anlamak için iste bu göçmenlik tecrübesine dikkatle egilmek lazim. Katliamdan kaçarken siginak olan, yurtsuz iken yurt veren bir devletle muhatap olan insanlarin devlet telakkisi, vergi ve asker toplama zamani devletle muhatap olan insanlarin devlet telakkilerinden elbette farkli olacaktir. Her köseden tehdit altinda yasamak ve kaçmak zorunda birakilmis olan insanlarin orduyu kutsamalari da anlasilabilir. Göçmenligin kolaylastirdigi bir husus da soyut bir vatan kavramini "memleket"in önüne çikarabilmek. Yasadiklari toprakla baglari kollektif hafizalarinin çok derinlerine giden kimseler için "memleket" ve "hemsehrilik" çok daha öncelikli ve tabii kavramlar. "Vatan" okulda ve askerde ögrenilen bir sey. Tabir-i caizse "yerlilerin" yetismis eleman kaybi/eksikligi nedeniyle alternatif üretememeleri neticesinde yeni kurulan devlet göçmenlerin tasarimi olmus. Yani, Anadolu topraklarinda Balkanlardaki tarihin üzerine bir devlet sekillendirilmis. Buna "diaspora" mentalitesinin devleti de demek mümkün. Bu yazdiklarimdan Türkiye'nin sikintilarinin göçmenlik-yerlilik eksenine indirilebilecegini savundugum zannedilmesin. Fakat, yeteri kadar üzerine egilinilmeyen bir boyut oldugunu düsünüyorum. Bu açidan bakinca "Anadolu ihtiali" denilen hadisenin neden devamli Anadolu insaniyla kavga içinde oldugunu anlayabiliriz. Neden devamli dört yanimiz düsmanlarla çevrili diye paranoyak dis politikalarimiz oldugu anlasilabilir. "Araplar bizi arkadan vurdu" diyerek hayiflanirken haz almanin bir bakima Küçük Asya ile Balkanlar arasinda ihanet simetrisi kurmaktan geldigini görebiliriz. Göçmenlerin tecrübesinde kültürel çesitlilik olumsuzluktan baska bir sey olmadigi için devletin "tek tipli"lige olan tutkusunu daha iyi anlayabiliriz. Fakat, göçmenlik çogu insan için geçici bir durum. Yabanciliklarini iyice içsellestirmis bir azinlik haricinde göçmenler de artik yerlilesiyorlar. "Yerliler" de canlanip kipirdandikça diaspora devleti mentalitesi iyice anakronistik hale geliyor. (Egitim sistemi "yerlilerden" "göçmen" çikarmaya çalisiyor ama askeri okullar haricinde pek basarili oldugu söylenemez.) Herhalde yetmisbes sene sonra artik devleti yerlilestirmenin zamani geldi. |
Karapapaklar Karapapak Borçalı-Kazak boyundan gelen Karapapak Türkleri, Kıpçak Kuman, Bulgar ve Hazar Türkleri'nin Ön-Asya'daki koludur. Borçalı ve Kazak diye iki kola ayrılırlar. Kafkasya'da ve yakın bölgelerde dağınık bir vaziyette yaşayan Karapapak Türkleri'ne, siyah astragan kalpak giydikleri için komşuları bu adı vermişlerdir. Karapapaklar bazen Karakalpaklarla karıştırılır. Ama herhangi bir bağıntısı bulunmamaktadır." Terekeme terimi farsça Terakime'den gelmekte olup manası Türk'e benzeyen demektir. İddiaya göre Karapapaklar 4. Yüzyıl'da Kazakistan'dan Arap Yarımadası'na göç etmişler ve 6. Yüzyıl'da Arap'larla yaşadıkları sorunlar yüzünden Kafkasya'ya göç etmişler Tarihsel bilgi Çıldır ve Ardahan’daki Karapaklar (ve Terekemeler) önceden Kuzey Azerbaycan’da, Kazah Şemsettin Khanate’nin Kazah ve Borçalı bölgelerindeki Debed ve Borçalı nehirleri boyunca yaşarlardı. 1828 yılında imzalanan Türkmençay Anlaşması’ndan sonra bir bölümü Kars’a ve bir bölümü de İran Azerbaycanı'nın Sulduz bölgesine, Ushnu’nun doğusuna göç etti. Bir başka kayda göre, Terekemeler Hazar Denizi kıyısında, Gamri Uzun’dan Derbent’e uzanan ovada yaşarlardı. 90-100 hanelik bir Terekeme grubu, 1904 yılında Türkiye’ye yerleşmek için başvuruda bulundu. Bir kısmı o zaman Rusların elinde bulundurduğu Kars’a, bir kısmı Ağrı, Tutak ve Eleşkirt’e geldi; diğerleri Adana’ya (orada halen bir Terekeme köyü vardır), geri kalanlar ise 1914 yılında Malazgirt’ten Sivas’ın Tutmaç, Büyükköy ve Kurdoğlu köylerine göç ettiler. Fakat, daha önce, 1877’de, Sivas’ta en az bir Terekeme köyü bulunmaktaydı. Diğerleri ise 1921’de Rusların çekilmesiyle Kars’a geldiler; bunlar Gümrü Antlaşması'yla gerçekleşen nüfus mübadelesiyle Akbaba, Tiflis, Borça ve Kazah bölgelerinden göç ettiler. Sözkonusu isimsel farklılığın nedeni, Rusların, kısmen Kafkasya ve kısımen de İran’dan gelip eski Aleksandropol bölgesine, Akhaltsike’ye ve şimdiki Gürcistan’daki Akhalkalaki’ye yerleşenleri tanımlamak için “Karapapaklar” terimini kullanmış olmalarına dayanabilir, oysa Akbaba Terekeme’lerinden ayırt edilmeleri için bunlar genel olarak Gürcistan Terekemleri olarak adlandırlmaktadırlar. VON HELLWALD’ın (1878:99) kaydettiğine göre, Rus işgalinden önce Osmanlı topraklarında 105 köyde 29.000 Terekeme & Karapapak yaşıyordu. Karapapaklar yada Terekemeler Özellikle Kuzey Doğu Kafkasya'da yoğun yaşamaktadırlar ve Bugün birçokları şehir yaşamı sürdürmektedirler. Dinleri Yesevilikle islamiyete geçip alevilige benzeyen hafif şaman öğeleri taşıyan farklı bir dinsel bakış açılarına sahiptirler.kökenleri kafkasya bölgesidir. Atılgan, hırslı, olaylar karşısında son derece duygusal ve saf bir karaktere sahip insanlardır Kafkasya`da ve yakın bölgelerde dağınık bir şekilde yaşayan Karapapak Türklerine, siyah astragan kalpak giydikleri için komşuları bu adı vermişlerdir. Muhtemelen Türkmen kelimesi ile ilgili olarak Terekeme adıyla da anılmışlardır. Karapapak Türkleri'nin konusunu Ruslara karşı verilen bağımsızlık mücadelesinden alan Şeyh Şamil ve başta Dede Korkut, Köroğlu, Şah İsmail ve Kirmanşah hikayeleri ile benzer özellikler taşıyan Kaçak Nebi, Mihrali Bey, Terekeme Hacı (Sarıkızoğlu), Hasan ve Hüseyin kardeşler, Zakir, Kaçak Mehmet ve Deli Ali gibi mahalli kahramanlarla ilgili halk hikayeleri bulunmaktadır. Borçalı-Kazak boyundan gelen Karapapak Türkleri, Kıpçak Kuman, Bulgar ve Hazar Türkleri'nin Ön-Asyadaki koludur. Borçalı ve Kazak diye iki kola ayrılırlar. Karapapaklar, Türkiyenin Ağrı, Akyaka, Ankara, Ardahan, Arpaçay, Çıldır, Digor, Iğdır, İstanbul, İzmir, Kars, Kağızman, Muş, Susuz, Selim, Sarıkamış, Sivas, Azerbaycanın Sulduz bölgesi, Ermenistan'ın Ağbaba bölgesi, İran Devleti kuzey bölgesi, Türk Cumhuriyetleri'nde ve Avrupa'da dağınık şekilde yaşamaktadırlar. Karapapaklar hemen hemen her alanda var olmaya savaşındalar ve Bugün eğitimde % 98 oranla Türkiyede eğitime yönelen en yatkın ve çok amaçlı bir millet olmuştur. Karapapaklar hemen hemen her alanda var olmaya savaşındalar ve Bugün eğitimde % 98 oranla Türkiyede eğitime yönelen en yatkın ve çok amaçlı bir millet olmuştur. Karapapak, Karapapah(lar), Terekeme, önceki bazen "Karakalpak’la karıştırılır. Ama herhangi bir bağıntısı bulunmamaktadır." Kendi adlandırmaları: Karapapah, Terkekeme AŞIKOĞLU’nun belirttiği 1963 Kars’ta 114 Köy vardır. BARTHOLD/WIXMAN 1978 (İslam Ansiklopedisi) Kars’ın toplam nüfusunun % 15’i (yani, 1975’de 106.000); eğer nüfus değişimlerinden ve sınır değişikliklerinden sonra aynı oran geçerliyse (1920’de 39.000) Dağılım : Özellikle Ardahan’ın Çıldır ilçesinde yoğunlaşmaktadır; Çıldır `lıların söylediklerine bakılırsa tüm köyler Karapapak ya da Terkemedir; en yoğun şeklinde bulundukları ikinci yer Arpaçay ilçesidir. Orada köy nüfusunun yarıdan fazlasını oluşturmuşlardır. Ayrıca Kars merkez ve Selim, Kağızman ilçelerinde bulunurlar. Kavkazskiy Kalender’a (1910) s. 546, bakılırsa, o zamanlar 99 Karapapak köyü vardır ve bunların 63’ü Kars yöresinde, 29’u Ardahan’da ve 7’si Kağızman’daydı. Birinci grup Muş ilindedir.; önce Malazgirt’e ve şimdi de Yoncalı köyüne yerleşmişlerdir. Ayrıca Bulanık ilçesinde de yaşarlar. Rusların 1877’de Kars’ı işgal etmelerinden sonra, içlere doğru çekilen Karapapaklar Sivas, Tokat ve Zile’de köyler oluşturmuşlardır. Bunlardan biri olan Acıyurt, 1877’de hali hazırda Karapapak nüfusuna sahiptir. Ayrıca Kayseri’de iki köyün (Pınarbaşı ve Sarız) Karapapak nüfusuna sahip olduğu kaydedilmiştir. Çıldır ve Arpaçay ’daki Karapapak ve Terekemeler, sığırtmacılarını ve çobanlarını Çıldır Gölü’nün batı ve doğusundaki yaylalara gönderirler; fakat diğer köylüler evlerinde kalırlar. (SÖZER 1972) Dil: Esas olarak Karapapakça (Azeri diline yakın Batı (oğuz) dillerinden biri). Türkiye’de bu dil hâlâ güçlü görüldüğü kadarıyla asimilasyona uğrayıp Doğu Anadolu lehçelerine karışmıştır. Din: İslam. Karapapaklar Sünni’dir (Hanbeli) Elde mevcut tek rakam, 1883 yılında Kars dahil o zaman Rusya’nın Kontrolünde olan bölgelerde 11.721 Sünni olduğudur. Günümüzde büyük çoğunluğu şehirleşmeze en uygun Hanefi mezhebini benimsemişlerdirç Grup Kimliği : Karapapak ve Terekemeler, köklerinin Kafkasya’da olduğuna dair ortak bir duygu paylaşırlar. Terekemeler din ve konuşma dili bakımından farklı özelliğe sahip olmalarında karşı Karapapaklar adlarının geniş anlamda her iki grubu da içeren kapsayıcı bir ad olduğuna inanırlar. Her iki grup da, endogami geleneğini büyük ölçüde sürdürür. Sözkonusu farklılığın kökleri Türkiye’ye gelmelerinin öncesinde yatar; farklı bölgelerden göç etmişlerdir. Terekeme terimi; Türkmen kökenli oluşun onanması gibi bir durum halidir. Karapapak terimi ise, şimdi Amu Derya’da yaşayan ve bir Kıpçak halkı olan Karapaklar’la bir kurumsal özdeşlik kurulmasına yol açmıştır. Etik olarak, Terekemeler, komşularınca, gürüz görünüşleri ve özel psikolojik yapılarıyla neredeyse klişeleştirilmişlerdir. Kaba, saba, son derece saf, sağı solu belli olmayan ve çok alıngan oldukları söylenir. Öyle ki, yörede Terekemeler’le ilgili fıkralar almış yürümüştür. Dinin alışılmış biçimlerine karşı saygı göstermeleri de onları ayrı kılan özelliklerinden biridir. Ne var ki, bu klişeler, onların çevre nüfusuyla günlük ilişkileri dolayısıyla ortaya çıkmıştır ve ayrıca Terekemelerin kendileri de bunlara renk katacak şekilde abartmaya yatkındırlar. Her iki grupta yeterince araştırılmış değildir. Tarihsel Bilgi: Çıldır ve Ardahan’daki Karapapaklar ya da (Terekemeler) önceden Kuzey Azerbaycan’da, Kazah Şemsettin Khanate’nin Kazah ve Borçalı bölgelerindeki Debed ve Borçalı nehirleri boyunca yaşarlardı. 1828 yılında imzalanan Türkmençay Anlaşması’ndan sonra bir bölümü Kars’a ve bir bölümü de İran Azerbayca’ının Sulduz bölgesine, Ushnu’nun doğusuna göç etti. Bir başka kayda göre, Terekemeler Hazar denizi kıyısında, Gamri Uzun’dan Derbent’e uzanan ovada yaşarlardı. 90-100 hanelik bir Terekeme grubu, 1904 yılında Türkiye’ye yerleşmek için başvuruda bulundu. Bir kısmı o zaman Rusların elinde bulundurduğu Kars’a, bir kısmı Ağrı, Tutak ve Eleşkirt’e geldi; diğerleri Adana’ya (orada halen bir Terekeme köyü vardır), geri kalanlar ise 1914 yılında Malazgirt’ten Sivas’ın Tutmaç, Büyükköy ve Kurdoğlu köylerine göç ettiler. Fakat, daha önce, 1877’de, Sivas’ta en az bir Terekeme köyü bulunmaktaydı. Diğerleri ise 1921’de Rusların çekilmesiyle Kars’a geldiler; bunlar Gümrü Antlaşmasıyla gerçekleşen nüfus mübadelesiyle Akbaba, Tiflis, Borça ve Kazah bölgelerinden göç ettiler. Sözkonusu isimsel farklılığın nedeni, Rusların, kısmen Kafkasya ve kısımen de İran’dan gelip eski Aleksandropol bölgesine, Akhaltsike’ye ve şimdiki Gürcistan’daki Akhalkalaki’ye yerleşenleri tanımlamak için “Karapapaklar” terimini kullanmış olmalarına dayanabilir, oysa Akbaba Terekeme’lerinden ayırt edilmeleri için bunlar genel olarak Gürcistan Terekemleri olarak adlandırlmaktadırlar. Dil Esas olarak Karapapakça (Azeri diline yakın Batı (oğuz) dillerinden biri). Türkiye’de bu dil hâlâ güçlü görüldüğü kadarıyla degisime uğrayıp Doğu Anadolu lehçelerine karışmıştır. Din Din : İslam. Karapapaklar Sünni’dir. Terekemeler’in Şii olduğunu söylerler, Fakat anlaşıldığı kadarıyla bazı bakımlardan Aleviliğe bezeyen özel bir mezheptendirler. Elde mevcut tek rakam, 1883 yılında Kars dahil o zaman Rusya’nın Kontrolünde olan bölgelerde 11.721 Sünni ve 9.931 Şii olduğudur. Dağılım Karapapaklar, Türkiyenin Ağrı, Akyaka, Ankara, Ardahan, Arpaçay, Çıldır, Digor, Iğdır, İstanbul, İzmir, Kars, Kağızman, Muş, Susuz, Selim, Sarıkamış, Sivas, Azerbaycanın Sulduz bölgesi, Ermenistanın Ağbaba bölgesi, İran Devleti kuzey bölgesi, Türk Cumhuriyetlerinde ve Avrupada dağınık şekilde yaşamaktadırlar. Özellikle Ardahan’ın Çıldır ilçesinde yoğunlaşmaktadır; Çıldırlıların söylediklerine bakılırsa tüm köyler Karapapak ya da Terkemedir; en yoğun şeklinde bulundukları ikinci yer Arpaçay ilçesidir.Hasançavuş köyü baştaolmak üzere Orada köy nüfusunun yarıdan fazlasını oluşturmuşlardır. Ayrıca Kars merkez ve Selim, Kağızman ilçelerinde bulunurlar. Kavkazskiy Kalender’a (1910) s. 546, bakılırsa, o zamanlar 99 Karapapak köyü vardır ve bunların 63’ü Kars yöresinde, 29’u Ardahan’da ve 7’si Kağızman’daydı. Rusların 1877’de Kars’ı işgal etmelerinden sonra, içlere doğru çekilen Karapapaklar Sivas, Tokat ve Zile’de köyler oluşturmuşlardır. Bunlardan biri olan Acıyurt, 1877’de hali hazırda Karapapak nüfusuna sahiptir. Ayrıca Kayseri’de iki köyün (Pınarbaşı ve Sarız) Karapapak nüfusuna sahip olduğu kaydedilmiştir. Gürcistan Samshe-Javakhetı ( Güneybati Gürcistanda ) Akhalkalaki ( Ahılkelek) Bogdanovka Ilçelerinde yaşarlar ama asıl büyük kısmı 1944 Ahıska Sürgününde Rusya'nın muhtelif yerlerine sürgün edilmişlerdir. Başka bir Terekeme Topluluğu da Doğu Gürcistan da Borcalo da ( Borçalı ) da ikamet etmekdedirler. Azerbaycan Bilhassa Sulduz Bölgesinde yaşarlar. Rusya Federasyonu Dağıstan da 15 Terekeme Köyü olduğu belirtilmektedir. Aynı zamanda Stavropol da 1944 Ahıska Vilayetinden sürgün edilen Terekeme Türkleri ikamet etmekdedirler. Bunların büyük kısmını ABD ye iskan için bekletilmektedir. Ermenistan Bilhassa Kuzeybatı Ermenistan Bölgesi ( Şirak Vilayeti ) de 1944 öncesine kadar büyük bir Terekeme topluluğu yaşamaktaydı. Bugün ise Bölge tamamıyla Türklerden arındırılmıştır. Ukranya Ukranyadaki Türk Terekeme Topluluğu 1944 Ahıska ( Gürcistan ) sürgünü İnsanlardır. Haalen Ukranya Hükümeti bu İnsanlara Vatandaşlık vermemekte israr etmekdedir ve olayı Gürcistan Devletine atmaktadır. |
Uygur Devleti Uygur adının etimolojisi Çin kaynaklarında Hoei-ho , Vei-ho,Hui-ho,Hueu-hu,Wei-wu vb. şekilde görülen Uygur adının anlamı 974'te yazılan Çince bir eserde "şahin süratiyle dolaşan ve hücum eden" şeklinde açıklanmaktadır.Fakat bunun bir yakıştırma olduğu bellidir.Etimolojik olarak Uygur adının "uy (takip etmek)+gur" (Salgur gibi)tarzında ortaya çıktığı ileri sürülmüş ise de , o tarihlerde kullanılan Türkçe'de "takip etmek" manasındaki eylem kökünün "ud-" biçiminde olduğu antitezinden hareketle sözcüğün "oy (oymak,baskı yapmak)+gur" ve daha kuvvetli bir olasılıkla "uy (akraba,müttefik)+gur" şeklinde türediği savunulmaktadır.Nitekim tarihsel süreçte ortaya çıkan "On Uygur" federatif adının "On Müttefik" manasına kullanılmış olma olasılığı tarihsel gerçeklik açısından ağır basar.Uygur adıyla ilgili bir diğer sorunsal ise İslam kaynaklarında her zaman ve Çin kaynaklarında bazen kendilerine verilen Tokuz Oğuz/Dokuz Oğuz adının kökeni ve ne şekilde ortaya çıktığıdır.Aslında Uygurlardan ayrı bir bodun (boylar birliği) olan Dokuz Oğuzlar Gök Türk siyasi otoritesinin dayandığı topluluk idi.Bu anlamda ayrı bir etnik yapı oluşturmayıp bizatihi Türk budununu oluşturan boylara verilen isimdi.Zaten Çin kaynaklarında kendilerinden "Türklerin 9 kabilesi", Gök Türkler'den ise "9 kabilenin Türkleri" diye bahsedilmesi bu özdeşliği ortaya koymaktadır.İşte bu Dokuz Oğuz boylarına, başka bir deyişle 9 adet Oğuz boyuna,-9 oymaktan oluşan-Uygur boyunun eklenmesiyle "On-Uygur" denilen siyasal birlik ortaya çıkmıştır ve böylece Uygur adı ile Dokuz Oğuz adı birlikte ve bazen karıştırılarak kullanılagelmiştir. Köken Çin kaynaklarında Asya Hunları'ndan geldikleri bildirilen Uygurlar'ın, kökenleriyle ilgili bir efsanelerinde, kendilerinin Hun hükümdarının kızı ile bir kurttan türediklerinin belirtilmesi de bu gerçeğe işaret eder.Tabgaç Devleti döneminde (386-534)Kao-kö adıyla kaynaklara yansıyan Uygurlar, bu esnada tüm İç Asya'ya yayılmış Töles boylarından biri olarak görülmektedir.Gök Türk Kağanlığı'nın kurulduğu esnada Selenga Irmağı boyunda bu devlete bağlı olarak oturmaktaydılar.Yani Ötüken'in burnunun dibinde!Gök Türk devletinin zor günlerden geçtiği 7.yüzyılın başlarında artık Uygurlar onlardan ayrılıp 6 boydan meydana gelen ve Sir-Yen-to denilen yeni bir federasyona dahil olmuşlardır (yoksa kendileri mi kurdular?).Sir-yen-to birliğini oluşturan öteki 5 kabile de Uygur lar ile -Uygur adının anlamına dikkat edin!- "ittifak ederek" hepsi "Uygur" adını almışlardır.Görüldüğü gibi Gök Türk Devleti'ni oluşturan boylar(Türklerin Dokuz kabilesi/Dokuz Oğuzlar) böylece Uygur yönetimi altında birleşmişlerdi.Bu anlatıların Uygurlar'ın kökeni hakkında yeterince malumat verdiğine inanarak siyasal tarihe geçilebilir. Siyasal Tarih Anlaşıldığı kadarıyla Gök Türk Devleti'nin yönetici zümresi olan Aşena ailesinin ili/devleti dağıldığı anlarda Uygurlar derleyiciliği çok iyi yapıyorlardı.Şöyle ki I.Gök Türk Devletinin çöküntüye geçtiği yılllarda Uygurlar'ın başında "erkin" denilen başbuğlar buluyordu ve bunlar küçük bir beylik kurmuştu bile.630 yılında erkin olan Pu-sa son Doğu Gök Türk kağanı Kie-li'nin oğlunun idare ettiği bir orduyu bozguna uğrattı(Anlaşılan Gök Türk Devleti'nin çöküşünü ve boyları derlemeyi şansa bırakmayacak kadar yönetim konusunda iddialı idiler).Gök Türk Devleti'nin istiklalini yitirdiği 50 yıllık dönemde, başındakiler "il-teber"ünvanına terfi eden Uygurlar 9 Oğuz boylarını da tamamen kendi bünyelerine alarak Tula Irmağı kıyısında bir beylik kurdular.Çin tarafından hemen tanınan Uygur İlteberliği, Altay Dağlarını da aşarak Batı Gök Türk bodunu olan On Oklar sahasıyla ilgilenecek kadar güçlenmişti.Fakat Uygurlar, Aşena ailesinden Kutlug Kağan(İlteriş Kağan)'ın 681'de Gök Türk ilini tekrar derlemesiyle bir kez daha Gök Türk birliğine katıldılar. II.Gök Türk Devleti zamanında da ayaklanmaları eksik olmayan Uygur ve Dokuz Oğuz boyları imparatorluğun çöküşünde önemli rol oynadılar. Orhun Yazıtları onların ayaklanmaları hakkında pekçok bilgi sunar.Örneğin devletin en güçlü kağanı olarak göze çarpan Kapgan Kağan Dokuz Oğuz boylarından Bayırkular'ın pususunda öldürülmüştür.II.Gök Türk Devleti'nin çöküşe girdiği 740 yıllarında Uygurlar -doğaldır ki Gök Türkler'in hilafına- yeniden güçlendiler.Bunu anlamak için başlarındaki yöneticinin "yabgu" ünvanına bakmak yeterlidir.Gök Türklerin iyice zayıfladığı bir anda durumdan faydalanan Uygurlar,Basmıl ve Karluk boylarıyla ittifak ederek son Gök Türk kağanları Ozmış ve Po-mei'yi öldürdüler. Fakat bundan sonra müttefiklerin arası açıldı. Başlangıçta Basmıl başbuğunu kağan ilan eden Uygurlar,basamak olarak kullandıkları bu kağanı öldürerek kendi yabguları Kutluk Bilge Kül'ü Gök Türklerin (Hunların da)başkenti olan Ötüken'de kağan ilan ettiler(745).Böylece Ötüken'de Uygur Kağanlığı devri başlıyordu. Orhun Uygur Kağanlığı (745-840) Kuruluş Dönemi http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/thumb/0/03/Orhun_uygur.jpg/180px-Orhun_uygur.jpghttp://tr.wikipedia.org/skins-1.5/common/images/magnify-clip.png Orhun Uygur Kağanlığı ve Komşuları Orhun Irmağı kıyısında başkenti Ordu-balık kentini kuran ilk Uygur kağanı Kutlug Bilge Kül iki yıllık bir hükümdarlıktan sonra 747'de öldü. Yerine oğlu Moyen-çor(747-759) kağan oldu.Moyen-çor'un etkinliklerini Orhun-Selenga ırmakları arasındaki Şine-usu Gölü yakınında diktirdiği "bengü taş"'tan izlemek mümkündür. Buna göre öncelikle aralarında hep yakın ilişkiler olan Dokuz Oğuz boylarını derledi.Ardından Orhun-Ötüken bölgesinin etrafında konan göçen ve Türkçe konuşan boyları denetimi altına alma politikası gütmeye başladı.Bu çerçevede,kuzeyde Yenisey Irmağı havalisindeki Kırgızlar'la,Altay Dağları ile Tanrı Dağları arasında bulunan Karluklar ve onlara yardım eden daha batıdaki Türgişler'le, Yenisey,Obi ve İrtiş ırmakları arasında bulunan Basmıl,Dokuz Tatar ve Çikler'le savaşmış,bunların tamamını kendi kağanlığına bağlamıştır.Bu arada savaştığı boylar arasında belirtilen Sekiz Oğuzlar'ın Gök Türkler'in etrafa dağılma sürecine giren asal budunu olma olasılığı yüksektir.Böylece Türk soylu boy ve bodunları denetimine alan Moyen-çor Uygur Kağanlığını sağlam temellere oturtmuş bulunuyordu. Yükselme Dönemi Uygurlar'ın Orta Asya politik sahasında etkinleşmesi yüzyılın ortalarına doğru tırmanan Arap-Çin rekabetiyle ilintilidir.Taraflar kozlarını 751 yılında Talas Irmağı kenarında yapılan savaşla paylaşmışlar,Karluklar'ın da desteğini alan İslam kuvvetleri Çin ordusunu dağıtmıştır.Çin'in ,Gök Türk Kağanlığı'nın çöküşü ile yayılma ve nüfuz etme olanağı bulduğu Tarım Havzası'nı(Bugünkü Doğu Türkistan) tamamen boşaltmasına-bu boşluğu Uygurlar doldurdu;bütün Tarım Havzası Uygur kontrolüne girdi- yol açan bu yeni durum, Çin'de sonu gelmez olaylar çıkmasına sebep olmuştur.Bu olayların en önemlisi Soğd kökenli olup-annesi Gök Türk-, Çin ordusunda etkin pozisyonda bulunan An-lu-şan adındaki bir komutanın 200 bin kişilik bir kuvvetle Çin başkentleri Lo-yang ve Çang-an'ı zaptetmesiydi.Gelişen olayları keyifle izlediği anlaşılan (desteklemediği ne malum?) Moyen-çur,Tang imparatoru (o dönemde Çin'i yöneten hanedan)Su-tsung'un yardım çağrısına olumlu yanıt verdi.Çin'e giren Moyen-çor başkentleri geri almakta zorlanmadı.Bunun Çin'e maliyeti hiç de azımsanamayacak derecedeydi: 20 bin top ipek ve hatun adayı bir prenses. Zirveye Ulaşma ve Yeni Bir Din 759'da Moyen-çur'un ölümü üzerine yerine geçen oğlu Bögü Kağan (759-779)'ın amacının karışıklıkların sürdüğü ve Su-tsung'un ölümüyle Tang Hanedanı'nın söz geçirmekte zorlandığı Çin coğrafyasına hakim olmaktı.Ancak Türk kökenli Pu-ku(=buku,Türk ünvanı) Huai-en'in karışıklıklara son vermesi ve düzeni geri getirmeye başlaması Bögü'nün planlarını geciktirdi;ama suya düşürmedi!Şöyle ki Çin'deki bu gelişmelerden yararlanmak isteyen yalnızca Uygurlar değildi.Tibetliler daha erken davranarak Çin'in batı başkenti Loyang'ı işgal etmeyi başardılar.Bu şartlarda Çinliler bir kez daha,bu kez Tibetliler'e karşı Uygur kağanından yardım istediler.762'de Lo-yang'a sefer düzenleyen Bögü Tibetliler'i şehirden ve Çin topraklarından çıkardı.Bir süre Çin başkentinde kalan Bögü'nün burada gördüğü Maniheizm'den etkilendiği anlaşılıyor.Nitekim ülkesine geri dönerken Uygurlar'a ve diğer Türklere Mani dinini öğretmek amacıyla 4 rahibi beraberinde getirmişti.Kendisinin kabul ettiği Maniheizm,Türk ülkesinde resmi din haline geldi.Hayvansal besinleri yemeyi yasaklayan bu din, göçebe bir yaşam süren Türk boylarırının toplumsal bünyesine pek uygun düşmüyordu.Türklere yeni bir din getirmeye çalışan Bögü Kağan danışmanlarından Tun Baga Tarkan ile askeri bir mevzuda anlaşamayınca bir suikast ile öldürüldü.Tun Baga Tarkan,Alp Kutluk Bilge Kağan (779-789)adıyla hükümdar oldu.(Acaba bu taht değişikliğinde Bögü'nün Maniheizm dayatmasının rolü var mıdır!). Gerileme ve Çöküş Alp Kutluk Bilge ve ardılları olan-neredeyse tamamı Ay Tengri'de kut ya da ülüg bulduklarını belirten adlar taşıyan-kağanlar döneminde Tibetliler'in Çin'e baskısı iyice arttı.Üstelik bu kez Beş-balık havalisine hakim olan Şa-to Türkleri ile de ittifak kuran Tibetliler,Uygurlar'ın Çin ile aralarında kurduğu ticari,siyasal ve askeri dengeleri sarsmaktaydı.Hatta bazı kağanların devrilmesinde Tibetlilerin Çin'e yaptıkları akınların önlenememesi etkili oluyordu.Bir ara Ediz boyundan Kutlug Kağan (795-805) döneminde bir gönenç yakalandı ise de Tibetliler'in Doğu Türkistan'a sızması,Kırgızlar'ın kuzeyden baskıları devletin sonunu getirdi.Mani dininin gittikçe yaygınlaştığı anlaşılan ve toplumsal yapısı iyice değişen Uygurlar'ın hemen yanıbaşında bulunan,göçebe savaşçı özelliklerinden hiç bir şey kaybetmemiş Kırgızlar 840 yılında Ordu-balık'ı basarak son Uygur kağanı Ho-sa'yı öldürdüler,ahaliyi kılçtan geçirdiler.Ötüken'de devletleri yıkılan Uygurlar yurtlarını terk ederek Karluk ülkesine (Çungarya),Kan-çou'ya ve en yoğun bir şekilde İç Asya/Tarım havzası'na göç ettiler. |
Avşarlar (Afşarlar) Avşarlar (Afşarlar) On birinci yüzyıldan itibaren, mühim roller oynamak suretiyle, adlarını zamanımıza kadar yaşatmış Oğuz boyu. Bozokların Yıldızhanoğulları kolundandırlar. Büyük Selçuklu Devleti'nin kuruluşundan önce, diğer Oğuz boyları ile beraber, Kıpçak çölünde yaşarlardı. 1135-1136 yıllarında, reisleri Arslanoğlu Yakub Bey kumandasında gelerek Huzistan’a yerleştiler. Yakub’dan sonra Afşarların başına Aydoğdu bin Küşdoğan geçti. Şumla lakabıyla anılan bu bey, Büyük Selçuklu Devleti’nin zayıflamasından faydalanarak, Huzistan’da Selçuklu hakimiyetine son verdi ise de, 1159’da Irak Selçukluları sultanı Melikşah gelerek tekrar Huzistan’a hakim oldu. Bu devrede, Şumla da Melikşah’ın hizmetine girdi. 1194 yılında, Abbasî halifesi En-Nasır li-Dinillah, veziri İbn-ül-Kassab kumandasında Huzistan bölgesine bir ordu gönderdi. İbn-ül-Kassab, Huzistan’ın başşehri Tuster’i ve birçok kaleleri zaptettikten sonra, Şumla’nın ailesini ve çocuklarını toplayıp Bağdat’a götürdü. Böylece Huzistan’daki, Avşar Şumla ve oğullarının hakimiyeti sona erip, ülke, halifenin topraklarına katıldı. Diğer taraftan Malazgirt Savaşı'ndan sonra, Anadolu’ya Türkmenlerle beraber göç eden Afşarlar, Selçuklu Devleti’nin uç bölgelerine yerleştirilmişlerdi. Nitekim, Anadolu’da yerleşim yerleri arasında Avşar adı, Kayılardan sonra ikinci sırada gelmektedir. Bu yer adları, Avşarların, Türkiye’nin fetih ve iskanında Kayı ve Kınıklar gibi birinci derecede rol oynadıklarını göstermektedir. Yine kaynaklara göre, Karamanoğulları Beyliğini kuran ailenin, Avşar boyuna mensup olduğu belirtilmektedir. Osmanlı ve İran tarihinde önemli rol oynayan Avşarlar, Anadolu’ya on üçüncü yüzyılda göç edenlerdir. Bu ikinci göç hareketi sırasında Anadolu’ya gelen Avşarların bir bölümü, Akkoyunlular'ın İran’ı ele geçirmesi üzerine, Mansur Bey önderliğinde İran’a giderek Huzistan’a yerleşti. Anadolu’da kalanlar ise; daha çok Malatya ve Doğu Anadolu’da bulunuyorlardı. Bunlardan büyük bir bölümü, on altıncı yüzyıl başlarında İran’a göçerek Urmiye’den Herat’a kadar olan geniş bir bölgede yerleştiler ve Nadir Şah, 1736’da, bunlardan Afşarlar hanedanını kurdu. İran Afşarları; Mansur Bey Afşarları, İmanlu Afşarları, Alplu Afşarları, Usalu Afşarları, Eberlu Afşarları olmak üzere, başlıca beş büyük oba idi. Safevî hükümdarı Birinci Şah İsmail, Afşarları sınır koruyucusu olarak Horasan’a yerleştirdi. Safevîler'in zayıfladığı bir dönemde, Afşarların lideri Nadir; Afşar, Celayir ve diğer Türkmenleri etrafında topladı ve İkinci Tahmasp’ın hizmetine girdi. İran topraklarından Afganları çıkarınca, nüfuzu arttı. Sonra İkinci Tahmasb’ı tahttan indirerek yerine Üçüncü Abbas’ı şah yaptı. Kendisini de saltanat vekilliğine getirdi. 1736’da da kendi şahlığını ilan etti. 1737’de Hindistan seferine çıkarak Delhi’ye kadar ilerledi. Bir suikasttan sonra, idareyi sertleştiren Nadir Şah, Afşar ve Kaçar Beyleri tarafından öldürüldü. Horasan’ı yöneten torunu Şahruh’un ölümünden sonra, İran Afşar yönetimi de sona erdi. İran Afşarları, günümüzde, Urmiye gölünün kuzey batısında Hemedan, Kirmanşah, Nişabur, Kerman’ın güneyinde dağınık halde yaşamaktadırlar. Afşarlar, halis Türk olup, İran’dakiler hariç hepsi Sünnî ve Hanefîdirler. Afşarlar, güler yüzlü, iyimser, hayat dolu, sakin ve terbiyeli insanlardır. Kadınları çok çalışkandır. Ünlü Afşar kilimleri, bu çalışkan kadınların el emeğidir. Günümüzde yerleşik olmalarına rağmen, bir kısmı, âdetlerini devam ettirmektedirler. Bugün Kayseri’nin Pınarbaşı kazasının merkez nahiyesine bağlı bir kısım köyler ile, aynı kazanın Pazarören nahiyesi köylerinden pek çoğu, Sarız kazası ve Tomarza’nın Toklar nahiyesi köylerinin yarısından fazlası, Avşarlara aittir. Ayrıca Adana’ya bağlı mağara kazası köylerinden Ayvad ve Ağdaş alanı köyleri de, Avşarlar tarafından iskân edildiği gibi, Çukurova’da mevcut bazı Avşar köylerinden başka Kastamonu, Bolu, Muğla, Isparta ve Antalya yörelerinde pek çok Avşar köy adına rastlanır |
Balkarlar Balkarlar Kuzey Kafkasya'daki Kabartay-Balkar Özerk Cumhuriyetinde yaşayan Türk boyu. Taulular (Dağlılar) veya Malkarlar diye de tanınırlar. Balkarların menşei hakkında, değişik görüşler vardır. Bazı araştırmacılar, Balkar adının Bulgar'dan kaynaklandığını ileri sürmektedirler. Ekseri araştırmacılara göre ise uzun müddet göçebe bir hayat süren ve Karaçaylılarla birlikte yaşayan Balkarlar, adlarının, Kırım'dan göç ettikleri sırada kendilerine önderlik eden "Malkar" adında bir beyden geldiğine inanırlar. Menşelerinin, Hazar Türkleri'ne dayandığını ileri sürenler de vardır. Bunlara göre Balkarlar, 10 ve 11. yüzyıllara kadar bağımsız yaşamış, daha sonra Ruslar veya Osetler tarafından Kafkasya'ya sürülmüşlerdir. Balkarlar, Altınordu ve Kırım hanlıklarının hakimiyeti altında kaldıktan sonra, 15. yüzyıl sonlarında, Kırım Hanlığıyla birlikte Osmanlı Devleti'nin hakimiyetine girdiler. Balkarlar arasında, giderek İslamiyet yayıldı. Uzun müddet Osmanlı himayesinde huzur ve güven içinde yaşayan Balkarlar, 1827 senesinde Rus hakimiyetine girdiler. 1917 Ekim devriminden sonra, Karaçaylılarla birlikte Kuzey Kafkasya Bağımsız Cumhuriyeti içinde yer aldılar. Kızılordu, 1921'de bu devlete son verince Balkarlar, Kabartay Bölgesine, Karaçaylar ise Karaçay-Çerkes Özerk Bölgesine yerleştirildiler. İkinci Dünya Savaşı sırasında Balkarlar ve Karaçaylılar birleşerek Sovyet hükümetine karşı çete savaşları başlattılar. Savaş sonrasında, Almanlarla işbirliği yaptıkları için, Orta Asya'ya ve Sibirya'ya sürüldüler. Yaşadıkları bölge olan Balkariye de, Gürcistan Sovyet Cumhuriyetine katıldı. 1957 senesinde çıkartılan bir kanunla, Balkarların büyük bir kısmı, Orta Asya'dan geri getirildiler. Kabartay Balkar Özerk Cumhuriyetine yerleştirildiler. Nüfusları 66.000 civarında olan Balkarlar, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'nin dağılışından beri, yeni sistem içinde hayatlarını sürdürmektedirler. Balkarlar, Malkar til (Malkar dili) ve Tau til (Dağlı dili) olarak adlandırdıkları, Kıpçakça kökenli bir dil konuşurlar. Balkarca'nın, dilbilgisi bakımından Karaçayca ile ortak özellikleri vardır. 1926 senesine kadar İslam harflerini kullanan Balkarlar, daha sonra Latin alfabesini ve 1940'ta da Kiril alfabesini benimsediler. Gelişmiş bir yazılı edebiyatları olmamasına rağmen, zengin bir sözlü edebiyatları vardır. |
Bayat Boyu (Bayatlar) Bayat Boyu (Bayatlar) Oğuz boylarından biri. Bozokların Gün-Hanoğulları koluna bağlıdır. "Devleti ve nimeti bol, devlet ve nimet sahibi" manâsına gelen Bayat boyunun ongunu (sembolü), şahin; şölenlerdeki et payları, "sağkarı yağrın" (sağ kürek kemiği) kısmıdır. Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lügati't-Türk'te Oğuz boylarının dokuzuncusu olarak, Bayat boyunu göstermiştir. Oğuzların sağ kolunda bulunan Bayat boyu, ekseri Oğuz hanlarının çıktığı dört Bozok boyundan biridir. Diğer Oğuz boyları gibi Sirüderya (Seyhun) Nehri kıyılarında ve kuzeydeki bozkırlarda yaşayan Bayat boyu, İslamiyet'ten önceki tarihinde, Korkut Ata (Dede Korkut) ile temsil edilmiştir. Bayat boyundan Kara Hoca'nın oğlu Korkut Ata, akıllı, bilgili ve keramet sahibi bir insandı. "Ala atlı kiş tonlu" Kayı İnal Yavku ile ondan sonra gelen hükümdarlar devrinde çıkan birçok zor siyasî meseleler, Korkut Ata'nın dirayeti sayesinde halledilmiştir. Diğer Oğuz boyları gibi, İslamiyet'i kabul eden Bayat boyunun bir kısmı, 11. yüzyılda Selçuklu hükümdarları idaresinde, Horasan ve İran üzerinden Anadolu ve Suriye'ye geldiler. Anadolu'ya gelenlerin bir kısmı, uçlara yerleştiler. Bir kısmı ise göçebeliği bırakarak, Batı ve Orta Anadolu'da köyler kurdular. Bu bölgelerde görülen ve bazısı günümüze kadar gelmiş olan yer adları, Bayat boyunun Anadolu'ya yerleştiği devirlere aittir. Orta Asya'da kalan, Bayat boyuna mensup bir kısım oymaklar ise, 13. yüzyılda Moğol istilasından kaçarak, Doğu Anadolu, Suriye ve Irak'a geldiler. 14. yüzyılda Kuzey Suriye'de, Bozok kolunun Avşar ve Beydilli boylarıyla birlikte yaşadılar. Yaz aylarında, yaylak olarak, Anadolu içlerine göçtüler. Kuzey Suriye'de bulunan, Avşar ve Beğdilli boylarıyla birlikte 40.000 çadırdan fazla olan Türkmenlerin Bozok kolunu meydana getiren Bayatlar, bazı siyasî hadiselere katıldılar. Büyük bir ihtimalle Dulkadiroğulları Beyliğini kurdular. Maraş ve Elbistan bölgesinin yeniden iskânına katıldılar. 15. yüzyılın başlarında, Kara Tatarlardan boşalan Yozgat ve komşu yörelerde, Bozok oymakları yurt tuttu. Bunlar arasında, kalabalık sayıda Bayatlar da vardı. Bu Bayatlar, kışın Kuzey Suriye'ye gittikleri için, Şam Bayatı adını aldılar. Şam Bayatı'nın, bir kısım Akçalu (Ağçolu) ve Akçakoyunlu (Ağçakoyunlu) boylarının kollarıyla birlikte, Kaçar boyunu teşkil ettiler. 15. yüzyılın sonlarına doğru Kuzey Azerbaycan'daki Gence yöresine giden Kaçarların bir kısmı, 17. yüzyılın başlarında İran'ın Esterabad yöresine göç ettirildi. 18. yüzyılın son çeyreğinden başlayarak, 1925 senesine kadar İran'ı idare eden Kaçar Hanedanı, bu Kaçar koluna mensup olup Şam Bayatı'ndan çıkmış olması mümkündür. Bozok'ta (Yozgat ve civarı) kalan Şam Bayatı kolu ise, çiftçilik yaptığı arazide köyler kurarak, tamamen yerleşik hayata geçtiler. Bayatların önemli bir kolu da, 15. yüzyılın sonunda Akkoyunlu fethi üzerine, İran'a göç etti. Bunların bir kısmı Azerbaycan'da, önemli bir kısmı da Hemedan'ın güneydoğusundaki Kezzaz ve Girihrud yöresinde yerleşti. Akkoyunlu Devleti'nin yıkılmasından sonra İran'a hakim olan Safevîler'in hizmetinde, birçok Türkmen topluluğu gibi, önemli miktarda Bayat da vardı. Cins atlar yetiştiren ve 10.000 çadırdan ibaret olan bu Bayatların beyleri, Şah Abbas tarafından Azerbaycan'daki sancaklara tayin edildi. Böylece, bu yörede yaşayan Bayatlar dağıldı. Aynı yüzyılda Horasan'da Nişabur bölgesinde de Bayatlar yaşıyordu. Ancak, bu Bayatların Türk olmayıp Moğol asıllı oldukları anlaşıldı. Onlara, Kara Bayat adı verildi. Asıl Bayatları bunlardan ayırt etmek için, Akbayat veya Özbayat denildi. 19. yüzyılın başlarında Akbayatların, Azerbaycan'da 5000 kişi, Tahran çevresinde 3000 kişi, Şiraz taraflarında 3000 kişi olmak üzere üç kol halinde yaşadıkları tespit edildi. Karabayatlar ise Nişabur dolaylarında oturuyorlardı. Suriye ve Doğu Anadolu'nun Osmanlı Devleti topraklarına katılmasından sonra, bir kısım Bayatlar da diğer Türkmenler gibi geleneksel göçebe hayatlarını sürdürdüler. Yerleşik hayata geçenler de, köy hayatı içinde uzunca bir müddet yaylaya çıkma geleneğini bırakmadılar. Fakat, Osmanlı toplum yapısı içinde kaynaştılar. Boy adlarıyla anılmaz oldular. Kanuni Sultan Süleyman Han devrinde, Kuzey Suriye'deki ana Bayat kolu, yirmi obadan meydana gelmişti. Fakat bu obaların nüfusları fazla değildi. 16. yüzyılın ikinci yarısında boyun başında bulunan Bozca adlı boy beyi ailesi, boy halkından birçok kimseyi de yanına alarak İran'a gitti. Bunlar, orada Bozcalı adıyla anıldılar ve varlıklarını geçen yüzyılın sonlarına kadar korudular. Anadolu'da kalan Bayatlar, Pehlivanlı ve Reyhanlı gibi güçlü obalar olarak hayatlarını sürdürdüler. 17. yüzyılda Bayat obalarından çoğu Pehlivanlıların, geri kalanları da Reyhanlıların etrafında toplandılar. Böylece, 18. yüzyılda Pehlivanlılar, 15.000 çadıra sahip güçlü bir oymak halinde Bozok'ta oturdular. Reyhanlılar ise 3000 çadıra yükselerek, yaz mevsimini Sivas'ın güneyindeki Yeni İl'de, kışı da Amik Ovasında geçirdiler. 19. yüzyılda Pehlivanlıların çoğu, Yozgat-Ankara arasındaki yörede yerleştiler. Reyhanlılar ise 1865 senesinde Amik Ovasında yerleştirildiler. Böylece, Reyhanlı kasabası meydana geldi. Bayat boyunun Kuzu Güdenli oymağı, Kayseri'nin Bucakkışla yöresinde toprağa bağlandı. Irak'ın Kerkük bölgesinde yerleşmiş olan Bayatların, geçen yüzyılın başlarında, 2000 çadır kadar olduğu tespit edildi. Bu bayatların, İran Bayatlarından olması muhtemeldir. Anadolu'nun Türk yurdu haline getirilmesinde ve İslamiyet'in yayılmasında büyük hizmetleri olan Bayat boyundan, büyük şahsiyetler yetişti. Oğuz elinin büyük manevî şahsiyeti Dede Korkut (Korkut Ata), şair Fuzulî, Cem Sultan adına Osmanlı Hanedanının eski atalarına dair Câm-ı Cem-Âyin adlı eseri yazan Mahmud oğlu Hasan, Bayat boyundan yetişen ünlü şahsiyetlerdir. |
Çavuldur Boyu (Çavuldurlar) Çavuldur Boyu (Çavuldurlar) Yirmi dört Oğuz boyundan biri. Üçokların Gök Han Oğulları koluna bağlı olup, alâmet olarak sungur/akdoğan kuşunu kullanırlardı. “Nâmuslu ve ünü uzaklara yayılmış” manâsına gelen “Çavuldur” kelimesi bazı kaynaklarda “Çavundur” şeklinde geçer. Çavuldur boyu, 10. yüzyılda diğer Oğuz boylarıyla birlikte yurtlarından Mangışlak/Siyahkûh Yarımadasına göç etti. Bir kısım Çavuldur mensubu, Mangışlak’ta kalırken, bir kısmı Selçuklular'la birlikte Anadolu’ya geldi. Bunlardan Emir Çavuldur, Sultan Alparslan’ın; Çavuldur Caka da Danişmend Gâzi'nin Anadolu fetihlerine komutan olarak iştirak ettiler. Bu akınlarla gelen Çavuldurlardan Anadolu’ya gelip yerleşenler de oldu. Kurdukları köylere, boylarının adlarını verdiler. Bu isimle Anadolu’da, 16. yüzyılda on altı, 20. yüzyıl ortalarında on yedi köyün varlığı tespit edilmiştir. Mangışlak Yarımadasında kalan Çavuldur boyu mensupları ise, 16. yüzyılda Kalmukların baskısıyla Kafkasya’nın kuzeyine göç ettiler |
Kaçarlar Kaçarlar Türkistan, Âzerbaycan, İran ve Anadolu’da yaşayan Türkmen kabîlesi ve İran’da (1796-1925) tarihlerinde iktidar olmuş hanedan. Kaçar adı, Türkçe kaçmak kelimesinden türetilmiştir. Moğollar (1206-1320) devrinden beri, Hazar Denizi kıyılarında otururlardı. İlhanlılardan Hülâgu Hanın (1256-1264), Alamut Batınîlerine ve Suriye’ye karşı giriştiği seferlere katılan Kaçarlar; Irak, Suriye ve Anadolu’ya kadar yayıldılar. İlhanlı Devleti yıkıldığı zaman, Suriye hududuna yerleştiler. Timur Han, Suriye’yi ele geçirince, onları esas vatanları olan Türkistan’a yolladı. On altıncı yüzyılın başında kurulan Safevî Devleti'nin (1502-1732) kurucusu Şah İsmail’i (1502-1524) destekleyen Kaçarlar; bu devirde vezirlik, başkumandanlık, beylerbeylik dahil, devlet kademelerinde vazife aldılar. Safevîlerin yıkılmasıyla, 18. yüzyılda, Afşarlar (1736-1749) ile mücadele ettiler. Afşarlı Nâdir Şah'a (1736-1747) düşmanca davranan Kaçarlar, Kuzey İran üzerinden Âzerbaycan’a yayıldılar. Kaçarlı Mehmed Ağanın Âzerbaycan valiliği sırasında, İran’daki hakimiyetleri kuvvetlendi. Zendlere (1749-1796) karşı 1779’da, Şiraz’da zafer kazanan Mehmed Ağa, İsfahan bölgesini alarak, şahlığını ilan etti. 1796’da Zendlerin hakimiyetine son veren Mehmed Ağa, İran’ı bütünüyle zaptetti. Böylece, 1796’da kurulan Kaçar Devleti, Ruslarla mücadele edip, 19. yüzyılda Avrupa devletleriyle diplomatik münasebetler kurdu. Feth Ali Şah (1797-1834) devrinde, Fransa ve İngiltere’nin yanına çekilmek istenen İran’daki Kaçar Devleti, Çarlık Rusyası'nın Hint Okyanusuna inme politikasına karşı, ordusunu kuvvetlendirerek, Avrupa’dan teknik eleman, silâh ve malzeme getirtti. Feth Ali Şah, İran-Rus Harbi (1826-1828) sonunda imzalanan Türkmençay Antlaşması ile, İran ve Kafkaslar havalisindeki haklarını Rusya’ya vererek, Hazar Denizindeki Rus hakimiyetini kabul etti. Muhammed Şah (1834-1848) devrinde, Kuzey İran’da Acem asıllı Elbab Ali Muhammed’in talebesi İslâm düşmanı Bahâullah’ın kurduğu “Bahâîlik” ortaya çıktı. Bahâîler, Kaçarlı iktidarını tehdit edip, isyanlar çıkardı. Nâsireddin Şah (1848-1896), Bahaîleri kılıçtan geçirdi ise de, bir fedai tarafından öldürüldü. Doğu’nun fethedilmesi için Afganistan ve Herat’taki mücadeleler, Hindistan’daki Gürgâniyye (Babür) Devleti'nin (1526-1858) İngilizler tarafından yıkılmasına kadar devam etti. Rusya, İngiltere ve Fransa’nın, İran bölgesindeki rekabeti, Kaçarlar Devleti üzerinde Avrupa devletlerinin iktisadî hakimiyetini arttırdı. Muzaffereddin Şah (1896-1907) devrinde, liberalizm ve meşrutiyet verilmesini isteyenlerin hareketleri karşısında, 1 Ocak 1907’de Meclis-i Şûrâ-yi Millî açıldı. Muzaffereddin Şah'tan sonra tahta geçen Muhammed Ali Şah (1907-1909), Meşrutiyet Anayasasını ilan etmesine rağmen, tatbik ettirmemesi üzerine, Âzerbaycan ve diğer eyaletlerde, Kaçarlı Hanedanına karşı, silâhlı mücadeleler ile isyanlar başladı. Muhammed Ali Şahın, Rus ve İngiliz kontrolündeki iktidarına ihtilalciler son verince, yerine oğlu Ahmed Şah (1909-1925) geçti. Birinci Dünya Harbinde tarafsız kalan Kaçarlar Hanedanının ülkesi, Ruslar ve İngilizler tarafından muharebe alanı olarak kullanılıp, buradan Osmanlı Devleti'ne saldırılar tertiplendi. Harp sonrasında, İran’da mahallî isyanlar ve ayrılma taraftarı hareketler gelişti. Bolşevik Rus orduları Kuzey İran’a girdi. İngilizler, Ahmed Şah'ı 1923’te Londra’ya götürünce, yerine, saltanat nâibi ve ordu başkumandanı Ali Rıza Han vekalet etti. 1924’te İran Millî Meclisini elde eden Ali Rıza Han, 1925’te kanlı bir darbe yaparak, Kaçarlar Hanedanına son verip, Pehlevî hükümetini (1925-1979) kurdu. Pehlevî hükümeti devrinde, Kaçarlar Hanedanından ve kabilesinden birçok devlet adamına vazife verildi. Kaçarlar, bugün, Türkistan, Âzerbaycan ve kalabalık bir şekilde Esterâbat dahil İran’da yaşamaktadır. |
Tatarlar Türkistan’ın doğusundan, Cengiz İmparatorluğu zamanında Kırım ve Anadolu’ya yayılan bir kavim. Muhtelif zamanlarda, muhtelif mânâlarda kullanılan Tatar kelimesi, daha ziyade Moğolları ve Türkleri ifade etmiştir. Tatar kelimesine, ilk olarak Orhun Kitabeleri'nde, İstemi Han'ın bir merasimine gelenler listesinde rastlanmaktadır. Aynı şekilde Kültigin ve Bilge Kağan kitabelerinde de Tatarlar, çeşitli vesilelerle anılır. Bu kitabelerde Otuz-Tatarlar olarak geçen kavim, Göktürk ve Uygur kitabelerinde Dokuz-Tatarlar şeklinde geçer. Bayan-Çur Kağan kitabesinde, Uygurlar'la Tatarların yaptıkları savaşlar anlatılır. Farklı devirlerde yazılan yukarıdaki kitabelere bakılırsa, Otuz-Tatarların Moğol, Dokuz-Tatarların ise Türk olmaları muhtemeldir. Türk ve Moğol menşeli olmak üzere iki grup olarak kabul edilen Tatarların, Asya’dan batıya yayılmaları, iki dalga hâlinde olmuştur. Atilla zamanındaki savaşlar esnasında batıya gitmişlerse de, çoğunluğu geriye dönmüş ve bir kısmı, Kuzey Kafkasya ve Karadeniz’de Bulgar birliğini kurmuşlardır. Altıncı asırda, bu birlik dağılmış ve Balkanlar’a doğru göçmüşlerdir. İkinci dalga ise, Cengiz Hanın savaşları esnasında vuku bulmuştur. Moğol İmparatorluğunun dağılmasından sonra, batıya gelen Türk çoğunluklu Tatarlar, Altınordu Devleti'ni kurmuşlardır. Moğolların Ortadoğu’ya yayılmaları esnasında, geniş bir Moğol ve Türk topluluğu da Anadolu’ya gelmiştir. Tarihî kaynaklarda Tatar olarak anılan bu zümrenin beyleri, İlhanlıların hizmetine girmişlerdir. On beşinci asırdaki kaynaklarda, bunlara, Kara Tatar denilmekle beraber, bunların aynı isimdeki boyla münasebetleri yoktur. Anadolu’ya gelmiş olan Tatarlar, elli iki oymağa ayrılmışlardı. Orta Anadolu ve Doğu Anadolu’nun batı kesimlerinde zengin otlaklara sahiptiler. Hayvancılık sayesinde rahat bir hayat süren Tatarlar, vergi de vermiyorlardı. Yıldırım Bayezid Han'ın Anadolu’yu fethi sırasında Osmanlı hizmeti altına giren Tatarlar, menfaatlerini her zaman kuvvetli bir hükümdarın emri altında olmakta görmüşlerdir. Ankara Savaşı'ndan sonra Timur Han tarafından, Anadolu’dan göçe zorlanan Kara Tatarların büyük bir kısmı sürülmüştür. Anadolu’da kalabilenler de, zamanla Türkleşmişlerdir. Göç etmeyip, Anadolu’da kalanlar, Fetret Devri'nde şehzadeler arasındaki mücadelede, önemli rol oynamışlardır. Sultan Çelebi Mehmed Han (1413-1421), iktidarı ele geçirdikten sonra, bunları Filibe civarında yerleştirmiştir. Tatarların Türk olanları, günümüzde Rusya’nın ve dünyanın muhtelif bölgelerine yayılmışlardır. Tataristan, Başkırdistan, Çuvaşistan, Astırhan, Batı Sibirya, Ukrayna, Kafkasya, Türkistan ve Kırım’da toplu veya dağınık halde yaşamaktadırlar. Bu bölgelerin dışında Finlandiya, Mançurya, Kore, Japonya, ABD, Birleşik Almanya ve Türkiye’de Tatarlar bulunmaktadır. Ancak, Mançurya, Kore ve Japonya’daki Tatarların ekseriyeti, Türkiye’ye göç etmişlerdir. Zamanımızda, özellikle Eskişehir civarında yaşayan ve Tatar olarak bilinenler ise, Kırım’dan göçmüş Türklerdir. |
Kayı Boyu (Kayılar) Kayı Boyu (Kayılar) Oğuzların Bozok kolundan, Osmanlıların da mensup olduğu bir boy. Kayı kelimesi; “muhkem, kuvvet ve kudret sahibi” demektir. Kayı boyunun damgası, iki ok ve bir yaydan ibaretti. Oğuz Han oğlu Gün Han oğlu Kayı’nın, bu boyun ceddi olduğu söylenir. Yirmi sene hükümdarlık yapan Kayı’nın nesli, uzun yıllar bu makamda kalmıştır. Bu sebeple Kayı boyu, Oğuz boyları arasında ilk sırada gösterilmektedir. Dede Korkut da eserinde, gelecekte hanlığın geri Kayı'ya döneceğini bildirerek, Osmanlılar'ı haber vermiştir. Kayılar, Selçuklular'la birlikte, fetih esnasında ve daha sonraları Anadolu’ya gelip, değişik bölgelerde yerleştiler. Osmanlı Devletinin kuruluşunda, esas nüveyi teşkil ettiler. Osmanlılar zamanında, Rumeli’nin fetih ve iskânına katıldılar. Sultan İkinci Murad, ******n bu boya mensubiyetini göstermek için, sikkelerine, Kayı boyuna ait iki ok ve bir yaydan müteşekkil damgayı koydurmuştur. Sonraki padişahların bastırdıkları sikkelerde görülmeyen Kayı damgasının, Kanunî’ye kadar çeşitli eşya ve silâhlar üzerine konulmasına devam edilmiştir. Kayı boyuna mensup Karakeçili göçebe oymağı, eski zamanlardan beri her yıl, Söğüt’teki Ertuğrul Gâzi Türbesini ziyaret etmekte ve bununla ilgili şenlikler yapmaktaydı. Sultan İkinci Abdülhamid Han, bu ziyaret ve şenliklere resmî bir hüviyet kazandırdı. Kendi oymağı saydığı Karakeçili gençlerinden, Ertuğrul Alayını teşkil ettirdi. Bu oymak mensuplarını, ziyarete gelen Alman imparatoruna, “akrabalarım” diyerek takdim etti. “Ertuğrul’un ocağında uyandım, Şehidlerin kanlarıyla boyandım.” beytiyle başlayan bir marş bestelenip, yıllarca dillerde söylenip, gönüllerde yaşatıldı. Bugün, Kayı boyu mensupları, genellikle; Eskişehir, Mihalıççık, Orhaneli, Isparta, Burdur, Fethiye, Muğla, Aydın ve Ödemiş civarındaki köylerde yerleşmişlerdir. |
Kınık Boyu (Kınıklar) Kınık Boyu (Kınıklar) Selçuklu Hanedanının mensup olduğu Oğuz boyu. Yirmi dört Oğuz boyundan biridir. Üç-ok boylarındandır. Kınıklar, Selçuklular'ın kuruluşunda ve Anadolu’nun fethinde büyük rol oynadılar. On üçüncü yüzyılda kalabalık bir kitle hâlinde Suriye’de bulunan Türkmen grubu arasında, Kınıklar da bulunuyordu. Diğer boylarla birlikte Kınıklar da, Memlûklar'ın yanında yer alarak Çukurova’nın fethine katıldılar. Çukurova’da, Ceyhan Irmağından Gâvur Dağına kadar uzanan bölgede ve bugünkü Osmaniye kazası ile Ceyhan kazasının bir kısım topraklarını içine alan bölgede yurt tuttular. On dördüncü yüzyılın son yarısında, Memlûklarla araları açıldı. 1378’de üzerlerine gelen Memlûk ordusunu, diğer Üç-oklu Türkmenlerle beraber yendiler. Fakat Memlûklar, Üç-ok boyları arasına tefrika (bölünme) soktular. 1383’te Kınıklar, Yüreğirlere saldırdılar. Daha sonra, Kadı Burhâneddin’in ülkesinde kargaşalıklar çıkardılar. Bu hâdiselerden sonra, Kınıkların adı, siyasî sahnede gözükmez oldu. Kınıklar, Osmanlı fethinin ilk yıllarında toprağa bağlandılar. On dokuzuncu yüzyıla kadar, Çukurova’da Kınık adını taşıyan bir kaza vardı. Muhtemelen, bugünkü Toprakkale, eski Kınık Kalesi olmalıdır. Kalenin kuzey doğusunda yer alan kasabada, 1522’de iki mahalle, 1547’de beş mahalle vardı. Ayrıca, kazaya yetmiş beş köy ve mezra bağlı idi. Kınık kasabası ve köyleri, 17. yüzyılda harap oldu. On altıncı yüzyılda Halep’te, Ankara’da ve Aydın’da Kınık boyuna mensup toplulukların yaşadığı bilinmektedir. On yedinci yüzyılda, Sivas’ta da bir Kınık cemaatinin mevcudiyeti görülmektedir. Bugün Anadolu’da, Kınık adını taşıyan pek çok köy ve İzmir’e bağlı Kınık kasabası vardır. |
Oğuzlar, Oğuz Boyu Oğuzlar, Oğuz Boyu Bugün; Türkiye, Balkanlar, Âzerbaycan, İran, Irak ve Türkmenistan’da yaşayan Türklerin ataları olan büyük bir Türk boyu. Oğuzlara, Türkmenler de denir. Oğuz kelimesinin türeyişiyle ilgili çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. Kelimenin boy, kabile mânâsına gelen “Ok” ve çokluk eki olan “z”nin birleşmesinden “Ok-uz” (oklar, koylar) anlamında olduğu ileri sürüldüğü gibi, oyrat (haşarı, yaramaz) kelimesinin eş anlamlısı olduğunu iddiâ edenler de vardır. Ancak kelime, Anadolu ağızlarında “halim selim, ağırbaşlı” mânâlarına da kullanılmaktadır. Arap kaynaklarında ise “guz” veya “uz” şeklinde geçmektedir. İlk zamanlar Üçok ve Bozok adlarıyla iki ana kola ayrılmış olan Oğuzlar, daha sonraki devirlerde, Dokuz Oğuz, Altı Oğuz, Üç Oğuz adlarında boylara da ayrıldılar. Oğuzlar, yirmi dört boydan meydana gelmişti. Bunlardan on ikisi Bozok, on ikisi Üçok koluna bağlıydı. Tarihçiler, hazırladıkları cetvellerde Oğuz boylarının adlarını, sembollerini ve ongunlarını (armalarını) göstermişlerdir. Buna göre, Bozoklar; Kayı, Bayat, Alka Evli, Kara Evli, Yazır, Dodurga, Döğer, Yaparlu, Afşar, Begdili, Kızık, Kargın; Üçoklar ise; Bayındır, Peçenek, Çavuldur, Çepnî, Salur, Eymur, Ala Yundlu, Yüreğir, İğdir, Büğdüz, Yıva, Kınık boylarına ayrılmışlardı. Bugün Türkiye’de yirmi dört Oğuz boyuna ait işaret ve yer adlarına çok rastlanmaktadır. Oğuz adına ilk defa Yenisey Kitabelerinde rastlanmaktadır. Barlık Irmağı yöresinde bulunan bu kitabelerde; “Altı Oğuz budunda” sözü yer almaktadır. Öz Yiğen Alp Turan adlı bir beye ait olan bu kitabelerin yazıldığı devirde, Oğuzlar, Göktürkler'in hakimiyeti altında altı boy hâlinde Barlık Irmağı kıyılarında yaşamakta idiler. Altıncı yüzyıldan itibaren Göktürklerin idaresinde toplanan Türk kabilelerinden bir kısmı gibi Oğuzlar da kendi aralarında birlik kurarak Tula-Selenga ırmakları bölgesinde Dokuz-Oğuz Kağanlığını meydana getirdiler. Göktürk kağanlığının, Kutlug Şad (İlteriş Kağan) tarafından 682’de ikinci defa kurulmasından sonra, Göktürkler, hâkimiyetlerini kabul etmeyen Oğuzlar üzerine yürüdüler. Tula Irmağı kıyısında yapılan kanlı bir savaşta, Oğuzlar yenildiler. Fakat, Göktürklerin hâkimiyetini kabul etmediler. İlteriş Kağan, Oğuzlar üzerine birçok sefer düzenledi ve Baz Kağanı öldürdü. Oğuzların merkezi Ötüken ve çevresini ele geçirdi. Bu yenilgi karşısında İlteriş Kağan’ın hâkimiyetini kabul etmek zorunda kalan Oğuzlar, Göktürklerin Kırgız seferine katıldılar. Göktürk hakanlarından Bilge Kağan zamanında isyan ettiler. Bir sene içinde bir kaç defa harbe giren Oğuzlar; yenilerek, geri çekildiler. Daha sonra Dokuz-Tatarlar ile ittifak kurarak Göktürklerle mücadele ettilerse de yine bozguna uğrayarak, Çin taraflarına göç ettiler. Bir müddet sonra tekrar eski yurtlarına döndüler. Bu mücadelelerde zayıflayan Göktürkler, 745’te Uygurlar tarafından yıkıldı. Bu esnada Uygurlara yardım eden Oğuzlar, Uygur Devletinin dayandığı başlıca boylardan biri oldu. Uygurlarla birlikte Basmıl ve Karluklar'a karşı savaştılar. Fakat zaman zaman Uygurlara karşı da isyan etmekten geri durmadılar. Eski müttefikleri Dokuz-Tatarlar ile birleşerek Uygur Kağanı Moyunçur’a karşı cephe aldılar. Zaman zaman Çin’e gittiler. Daha sonra Çin’den çıkarak eski yurtlarına döndüler. Uygur Devletinin yıkılması üzerine batıya göçerek Sir Derya (Seyhun) kıyılarına ve onun kuzeyindeki bozkırlara yerleştiler. Onuncu yüzyılda, göçebe hayatı yanında, yerleşik bir hayat sürmeye de başladılar. Göçebe Oğuzlar, daha ziyade koyun, at, deve, sığır yetiştiriciliği ve ticaretle uğraşıyorlardı. Yerleşik Oğuzlar ise, Sabran (Karacuk), Suğnak, Karnak, Sütkent gibi şehirlerde oturuyorlardı. Onuncu asırda henüz Müslüman olmamış olan Oğuzlar, inanışları gereği bir takım ibadet ve âyinleri yerine getiriyorlardı. Ancak yaşayış bakımından İslâmiyet'e uygun tarafları vardı. Soy temizliğine ehemmiyet verirlerdi. Bilhassa zina gibi suçların cezası ölümdü. Onuncu asrın başlarında Oğuzlar, Mâverâünnehir çevresinde yerleşip, Yabgu denilen hükümdarın idare ettiği bir devlet kurdular. Devlet ve millet işlerinin bir mecliste istişare edildiği ve subaşı denilen ordu kumandanı, Yabgu’nun vekili ve nâibi olan tegin, İnal ve Tarkan unvanlarını taşıyan memurlar vardı. Oğuzların bu sıradaki başşehirleri, Sir Derya kıyısındaki Yeni Kent idi. Yabgu Devleti zamanında Oğuzlar, Üçok ve Bozok diye iki kısma ayrılmışlardı. Onuncu asrın sonlarında İslâm dînini kabul ederek iyice güçlenen Oğuzlar, komşuları Peçenekler ve Hazarlar ile savaşlar yaparak onları yendiler. Fakat 11. yüzyılın ortalarında, Oğuzların İslâm dînini kabul etmemiş olan bir kısmı, Kıpçaklar'ın baskısıyla yurtlarını terk ederek Karadeniz’in kuzeyinden Tuna boylarına, oradan da Balkanlara indiler. İslâm dînine girmedikleri için etraflarını saran Hıristiyan devletlerin baskısıyla kısa zamanda benliklerini kaybederek, örf, an’ane ve geleneklerini unuttular. Eriyip, yok oldular. Geri kalanları da Bizans hizmetine girdiler. 1071’de yapılan Malazgirt Meydan Muharebesi'ne Bizanslıların yanında katıldılar. Fakat çok geçmeden Selçuklular tarafına geçtiler. İslâm dînini kabul eden Selçuk Bey’in idaresindeki Oğuz boyları ise, Oğuz Yabgu Devleti hükümdarının, kendilerine kötülük yapacağından çekinerek, yurtlarından ayrılıp İslâm diyarı olan Horasan taraflarına gittiler. Mâverâünnehir’de kalan diğer Oğuz boyları da, Kıpçakların hücum ve baskıları sonunda dağıldılar. Böylece Oğuzlar Devleti yıkıldı. Yerlerinde kalan Oğuzlar ise Karaçuk dağları bölgesinde, Mangışlak’da ve Seyhun Nehri kıyılarında yerleştiler. Daha sonra Karahıtayların ve Karlukların baskısı netîcesinde, Horasan’a gelip Selçuklulara tâbi oldular. Selçuk’un büyük oğlu Arslan İsrâil, Horasan’da hâkimiyet kurup, diğer Oğuz boylarını idaresi altında topladı. Daha sonraları, Tuğrul ve Çağrı Beyler idaresindeki Selçuklular, Sâmânoğulları ile ittifak kurarak, Karahanlılar'a ve Gazneliler'e karşı mücadele ettiler. Selçukluların başarılı idareleri sebebiyle pekçok Oğuz boyu onların hâkimiyetinde toplandı. Birçokları yerleşik hayata geçti. Selçuklu Devletinin kurulmasında esas rolü oynayan Oğuzlar ve diğer Oğuz boyları, 11. yüzyılın ikinci yarısından itibaren akın akın İran, Irak, Anadolu ve Suriye’ye doğru yayıldılar. Selçuklu Devletinin sınırlarını Ceyhun Nehrinden Akdeniz’e kadar genişlettiler. İslâmiyet'i kabul etmeden önce dünyevî maksatlar ve kuru cihangirlik için çalışan, harp eden ve soylarının temizliğiyle tanınan Oğuzlar, İslâm dînini kabul ettikten sonra, Allahü teâlânın yüce dîni olan İslâmiyet'i yaymaya gayret ettiler. Gittikleri yerlerde doğruluğun, adaletin, ilmin ve medeniyetin savunuculuğunu yaptılar. İnsanlara hizmet etmek, ilmin ve medeniyetin yayılmasını sağlamak için pekçok cami, medrese, kervansaray, hamam ve köprü yaptırdılar. Büyük Selçuklu, Türkiye Selçukluları, Akkoyunlular, Salgurlular, Artukoğulları, Karamanoğulları, Ramazanoğulları, Dulkadiroğulları ve Osmanlı devletlerini kurarak İslâm dîninin yayılmasına hizmet ettiler. İslâmiyet'in ve Müslümanların yok edilmesi için çalışan Haçlılara karşı parlak zaferler kazandılar. İslâmiyet'e, ilme ve adalete karşı olan ortaçağ Avrupa’sına pekçok yenilikleri götürdüler. Dokuz yüz sene boyunca, kurdukları devletlerin sınırları içinde yaşayan bütün unsurlara karşı İslâm dîninin emirleri doğrultusunda hareket ederek, hizmet ettiler. Bugün Türkiye, Âzerbaycan, İran, Türkmenistan, Afganistan, Irak ve Suriye’de yaşayan Türkler, Oğuzların neslindendir. |
Yörükler Anadolu ve Rumeli’de göçebe olarak yaşayan, geçimlerini hayvancılıkla sağlayan ve mevsimlere göre ova veya yaylalarda kurdukları çadırlarda oturan Oğuz Türklerine verilen ad. Bunlara, Türkmenler adı da verilir. “Cesur, muhârip, iyi yürüyen, eli ayağı sağlam” gibi mânâları ifade eden “Yörük” kelimesi yerine, “yürük” kelimesi de kullanılır. Umumî olarak konar-göçer hayat yaşayan bütün topluluklar için kullanılan bu isim, daha çok göçebe Oğuz boyları için alem (özel isim) olmuştur. On birinci yüzyılda Orta Asya’dan göç eden ve göçebe hayat yaşayan Oğuzlar, İran’dan geçerek, Malazgirt Zaferi'nden sonra Anadolu’ya geldiler. Burada da eski hayat tarzlarını aynen devam ettirdiler. İlk zamanlar Türkmen adıyla anılan Oğuzların bir kısmı yerleşik hayata geçti. Anadolu’nun İslâmlaştırılıp Türkleştirilmesi sırasında, Oğuz boyları, Anadolu’nun her tarafına yayıldı. Bir kısmı yerleşik hayata geçerek Türkmen adını aldı, bir kısmı da göçebe hayatını sürdürüp Yörük ismiyle anıldı. Anadolu Selçukluları ve beylikleri dönemlerinde, Yörüklerden, askerî güç olarak faydalanıldı. Selçuklular ve Osmanlılar, Yörükleri sistemli bir şekilde toprağa yerleştirmeye çalıştılar. Orhan Gâzi ve Yıldırım Bayezid devirlerinde, geçitlerin, derbentlerin korunması, Yörüklere yaptırıldı. Osmanlıların Rumeli’ye geçişinden sonra, Yörüklerin önemli bir bölümü de Rumeli’ye göç ettirildi. Sultan Birinci Murad Han zamanında, Saruhan’dan, Serez taraflarına kalabalık gruplar hâlinde sevk edilen Yörükler, iskân edildikleri yeni bölgelerde, yabancı unsurlar arasında bir dayanak noktası teşkil ettiler ve ileride yapılacak fetihlere yardımcı oldular. Yörüklerin Rumeli’ye geçirilmeleri, Yıldırım Bayezid Han devrinde daha yoğun bir şekilde devam etti. Sultan İkinci Murad Han ve Fatih Sultan Mehmed Han zamanlarında, yeni fethedilen yerlere, çok Yörük nüfus nakledildi. Fatih Kanunnâmesi’nde Yörüklere, diğer ahaliye göre bazı vergi muafiyetleri tanındı. Fatih Kanunnâmesi’nde, Yörüklerin, ağnam (koyunlar) resmî mükellefi ve askerlikle mükellef oldukları belirtildi. Orduda yardımcı kuvvet olarak vazife alan Yörükler, Kanunî devrinden itibaren, daha çok imar ve muhafaza hizmetlerinde kullanıldı. Bulundukları coğrafî mevki itibariyle çeşitli hizmetler gören Yörükler, sahillerde gemi malzemesi temini ve gemi yapımında; derbentlerde ve ana güzergâhlarda yol emniyeti, tamir, muhafaza, köprü inşası ve menzillere zahire toplanması ve korunmasında; madenlerde, ordunun nakliye işlerinde ve devletin kalelerinin onarımlarında da istihdam edildiler. Yörüklerin, geçtikleri yerlerde kalabilecekleri, yaylak ve kışlak alanları belirlendi. Yörüklerin Rumeli’ye geçirilmesi ve fethedilen yerlere yerleştirilmesi, daha sonra Osmanlı Devletinin umumî bir siyaseti oldu. Ancak, sonraki devirlerde, Yörüklerin Rumeli’ye yerleştirilmesi yavaşladı. Fakat 18. yüzyılın sonlarına kadar devam etti. Bu göçlerin bir kısmı, isteğe bağlı olduğu gibi, bir kısmı ise devlet siyaseti doğrultusunda mecburî olmuştur. Anadolu’da başgösteren Celâlî isyanları ve neticesinde meydana gelen iç çalkantılar ve ekonomik buhranlar, Anadolu’daki Yörüklerin düzeninin bozulmasına yol açtı. Bu karışıklıklar, Yörük camiasına da sirayet etti. Devlet, bu yüzden, Yörükler üzerindeki idarî otoriteyi sağlamak ve doğabilecek zararları önlemek için, onları mecburî yerleşmeye tâbi tuttu. Mecburî iskânın gayesi, göçebe hayat tarzı sebebiyle Yörüklerin, yerleşik halka zarar yapmalarını önlemek, harap ve boş olan iskân merkezlerinin imar edilmesini, ekilmeyen toprakların işlenmesini temin etmek, devlet tarafından kontrol edilmesi zor olan eşkıya gruplarına karşı bir emniyet unsuru olarak set vazifesi görmelerini sağlamaktı. 1683 Viyana Seferi'nin mağlubiyetle sonuçlanması, Rumeli ve Anadolu’da, geniş çapta aşiret hareketleri ve eşkıyalık hadiselerine sebep odu. Köprülüzâde Fazıl Mustafa Paşa'nın sadrazamlığı sırasında, 1691 senesinde, Yörükleri tamamen iskân etmek için harekete geçildi. Rumeli’deki Yörükler, “Evlâd-ı Fâtihân” adı altında yeni bir teşkilata tâbi tutuldu. Bunlardan, askerî maksatlarla faydalanılmaya çalışıldı. Anadolu’daki Yörükler ise, bilhassa Hama, Humus, Rakka ve Halep bölgelerine yerleştirilmek suretiyle, Aneze ve Şammar aşiretlerinin baskınları önlenmeye çalışıldı. 18 Mart 1692 tarihli bir ferman ile, Anadolu’nun çeşitli vilayet ve sancaklarından, muhtelif yörük aşiretlerine mensup yetmiş kadar oymak yerleştirildi. Bu aşiretlerin, yerlerini terk etmemeleri için de, Adana ve Maraş taraflarında, derbent mahallelerine Yörükler yerleştirildi. 1720 senesinde, Şam vilayetine bağlı bazı sancaklar Yörükler yerleştirilmek suretiyle, Türk nüfusu yönünden takviye edildi. Bazı Yörük oymakları da, kendi yaylak ve kışlaklarında iskâna tabi tutuldular. 1693 senesinde, Kayseri vilayetine bağlı Zamantı ve Pınarbaşı yaylaları, 1728’de Zamantı Irmağının etrafındaki harabe köyler, bu bölgede yaylak-kışlak hayatı yaşayan Yörüklere tahsis edildi. Ayrıca Kozan Dağındaki Yörükler, Çukurova’ya, Orta Toroslar'daki kalabalık Yörük cemaatleri İçel’e, Antalya ve Isparta bölgelerinde dağınık halde bulunan Yörükler ise, Taşeli yaylaklarına yerleştirildiler. Bu arada, Orta Anadolu’ya (Çiçekdağı, Nevşehir, Niğde) yörük iskânı yapılırken, Teke, Hamid, Beyşehir, Alanya ve Akşehir Yörüklerinin de uygun yerlere yerleştirilmeleri için, 1732 senesinde ferman çıkarıldı. Ayrıca doğudan batıya uzanan Toros Dağlarının iç ve dış kısımlarında yeni kurulan birçok kasaba ve nahiyelere de, çeşitli yörük cemaatleri yerleştirildi. İçel ve Alanya bölgesinde yaşayan bazı Yörükler, Kıbrıs Adasına gönderildiler. On dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren, Yörüklerin iskânı, daha düzenli olarak yapılmaya başlandı. Vilayetlerine Yörük iskân edilecek valiler, yaylak ve kışlaktaki Yörükler üzerine iskân nazırı tayin ederek, onları disiplin altına almaya çalıştılar. Tanzimat'tan itibaren de boş araziler ve terk edilmiş yerler, iskân sahası olarak seçildi. Bu şekilde iskân için Bursa, Sivas, Ankara, Konya ve Aydın eyaletleriyle mülhakatı (bağlı yerler) seçildi. Yörüklerin iskânı için tertip edilen Fırka-i Islâhiye, Adana Halep, Maraş ve Ayıntab'da (Anteb) yeni kasabalar da kurmak şartıyla pek çok Yörük cemaatini iskâna tâbi tuttu. Bugün, Yörüklerin tamamı yerleşik hayata geçmişlerdir. Ancak, eski hayat tarzlarını devam ettiren ve yaylak-kışlaklarda göçebe olarak yaşayan Yörükler, Toroslar'da hâlâ mevcuttur. Yörüklerin isimleri ve onlarla ilgili kanunî hükümler, ilk defa Fatih Kanunnâmesi’nde yer aldı. Buna göre kurulan yörük teşkilatı, idarî ve askerî maksatlara uygun şekilde düzenlendi. Fatih Kanunnâmesi’nde, Yörüklerin, sefere çıktıklarında her türlü teçhizatı kendilerinin temin etmeleri ve avârızdan muaf tutulmaları ve sefere çıkanların ertesi yıl çıkmamaları kanun hâline getirildi. Ancak, Yörüklerle ilgili kanunnâme Kanunî devri ortalarına doğru tamamlandı. Hasılatı, devletin hazine defterlerinde yazılı ve muayyen zeamet birliklerine çevrilen Yörükler, seraskerlik adı altında bir takım gruplara ayrıldı. Bunların başında, Yörüklerin arasından seçilerek bir berat ile tayin edilen “serasker” (yörük reisi) bulunurdu. Yörük seraskerlikleri, kendi aralarında ocaklara taksim olunmuşlardı. İlk zamanlar yirmi beş kişi bir “ocak” sayılırken, sonradan ocağın sayısı, otuza çıkarıldı. Bu ocakların her birinden beş kişi, sefere gitmek veya devlet hizmetini görmek üzere “eşkinci” olarak ayrılır, ocakta kalan diğer yirmi beş kişi de “yamak” olurdu. Eşkinci olarak seçilen bu beş kişinin, sefer ve dîvân-ı hümâyûna hizmet masraflarını, altı aylık müddetle ve ellişer akça olmak üzere yamaklar karşılar, buna mukabil avârız-ı dîvâniye vergisinden muaf tutulurlardı. Yörükler, yörük tarzı hayatı devam ettirirlerse, kendi hayat düzenlerine göre ayarlanmış bir kısım vergileri verirlerdi. Onlardan, hiçbir surette, diğer halktan alınan vergi alınmazdı. Ancak Yörükler, tabiî hayatlarını bırakır da, ziraî hayata geçerlerse reaya kaydolunurlar, diğer halkın verdiği vergileri öderlerdi. Yörüklerin yaşadıkları mıntıkalarda, köyler, mezralar ve yurtlardan meydana gelen kazalar kurulmuştu. Yörükler için cazip bir hâle getirilen kazalarda, Yörüklerin kazâî (adlî) meselelerini hal için, bir kadı bulunurdu. Kadılar, aynı zamanda, Yörüklerin sahip oldukları hayvanların tahrirleri ile, sefer sırasında orduda ikmal ve nakliye işlerinde vazife alacak olanların isimlerini ve kira bedellerini de tespit ederdi. Anadolu’da, bu şekilde kurulan birçok yörük kazası vardı. Yörükler, Orta Asya’dan getirdikleri gelenekleri devam ettiriyorlardı. Hayatları, belli kaidelere bağlanmıştı. Bu kaideler, daha çok, örfe bağlıydı. Yazları serin olan yaylalarda, kışları ise sıcak veya ılık kışlaklarda geçiren Yörüklerin, yaylalara gidiş gelişleri, belli bir düzen içinde yapılırdı. Bu gidiş gelişler, belli yollardan olurdu. Yaylağı ve kışlağı olmayan Yörükler de otlak kiralarlardı. Yörüklerde yaylaklar, oymakların malı sayılır, o oymağa mensup olan herkesin hayvanları, burada serbestçe otlardı. Yaylak veya kışlaklardaki evler ve çevrelerindeki küçük bahçeler, şahıslara aitti. Çadırların ve küçük bahçelerin bulunduğu yere, “yurt yeri” denirdi. Bir oymağın hayvanlarının, diğer oymakların hayvanlarına karışmasını önlemek için, hayvanlara “dökün, dövme” veya “döğme” adı verilen damgalar vurulurdu. Hayvanların kulakları, belli şekillerde çentilerek de, diğer oba hayvanlarından ayrılırdı. Bu işaretlere “en” adı verilirdi. Koyun, keçi, sığır ve deve gibi hayvanlar besleyen Yörükler, yaylak ve kışlaklarda buğday, arpa, mısır ve bazı sebzeleri yetiştirirlerdi. Süt mâmulleri ve et, temel gıdalarını teşkil ederdi. Giyim ve ev eşyalarını, kendileri dokurlardı. Bununla beraber, kapalı bir ekonomiye sahip olmayıp, köy ve kasabalardaki pazarlara inerler, ürünlerini satarak kendi ihtiyaçlarını satın alırlardı. Develeriyle, şehirler arasında yük taşırlardı. İstanbul gibi büyük şehirlere, buğday ve benzeri tüketim maddelerini, develeriyle, Yörükler taşırlardı. Keçi besleyen Yörükler, kıldan yapılmış çadırlarda, diğerleri ise keçeden yapılmış çadırlarda otururlardı. Evi andıran yörük çadırlarında, oturma, yatma ve yemek pişirme için bölümler vardı. Çadır, orta direğin etrafına sıralanmış 5-9 direk üzerine kurulurdu. Büyük çadırlarda, binek hayvanlarının bağlandığı bölüm dahi bulunurdu. Çadırın oturma bölümü, Yörük kilimleriyle döşenir, kenarlarda minderler bulunurdu. Çadırda, herkesin oturacağı yer belliydi. Yörüklerde aile yapısı, daha çok erkek hakimiyetine dayanırdı. Yörüklerde esas evlilik şekli, tek evliliktir. Umumiyetle, evlenen çocuklar, babayla birlikte yaşardı. Bu yüzden, büyük aileler meydana getirirlerdi. Yörükler, amca kızı, dayı kızı, amca ve teyze kızı gibi yakın akrabayla da evlenirlerdi. Yörüklerin idarî teşkilatlanmaları, oba, oymak, boy ve ulus şeklindeydi. Yaylak ve kışlaklarda, bir soyun yaşadığı alana “oba” denirdi. Bu terim, zamanla kaybolmuş ve yerini mahalle kelimesi almıştır. Bir veya iki oba halkına “oymak” denirdi. Oymakların başında, “kethüda” bulunurdu. Yörükler, buna, “kâhya” derlerdi. Birkaç oymağın birleşmesinden meydana gelen topluluklara, “boy” adı verilirdi. Boyun başında “boybeyi” bulunurdu. Boy beylerine daha sonra, “yörük başbuğu” adı da verildi. Birkaç boyun birleşmesinden “ulus” meydana gelir, bunun başkanlarına “ulusbeyi” denirdi. Arı duru bir Türkçe konuşan ve zengin bir folkloru bulunan Yörüklerde, an'ane ve geleneklere bağlılık vardı. Yörüklerin göçleri, belli esaslara bağlanmıştı. Yaylaklara göç, bahar aylarında olurdu. Oymak veya boy beyleri, göçün gününü önceden tespit ederek herkese duyururdu. Göç günü gelmeden önce, gerekli hazırlıklar yapılırdı. Önceden bildirilen gün gelince, bütün eşyalar develere yüklenir, üzerine kilimler atılırdı. Develerin alınlarına süs, küçük ve büyük çanlar takılırdı. Kervanın önünde, yeni elbiselerini giymiş, elinde kirmanı ile yün eğirerek bir gelin giderdi. Çevrede, ata binmiş genç erkekler, silah atarak, at sürerek yayla yoluna yürürlerdi. Boyun çocukları, kadınları ve genç kızları, hayvan sürülerinin önünde veya yanında yürürlerdi. Uzun yolculuktan sonra yaylağa varılır, yerleşilirdi. Sonbaharda da buna benzer merasimle yaylaktan göç edilirdi. Yörüklerin nişan, düğün, bayram ve sünnet zamanlarında uyguladıkları, buna benzer merasimleri vardı. Yörüklerin, bir kısmı bugün de devam eden, nişan ve düğün âdetleri şöyleydi: Oğlu evlenme çağına gelen yörük ailesi, kendisine uygun bulduğu ailenin kızına dünür giderdi. Eğer olumlu cevap alınırsa, kız evinde kahve içilirdi. Bunun tersi olursa, dünürcüler, hemen evi terk ederlerdi. Dünürcüler, uygun cevap aldıkları zaman, oğlan evi tarafından hazırlanan ve beraberlerinde getirdikleri şerbeti içerlerdi. Uygun cevap alınıp, söz kesildikten sonra, “beylik” ismi altında, oğlan tarafından seçilen kadınlar, kız evine giderler ve kıza nişan takarlardı. Nişanlar, elbise, altın, gümüş gibi ziynet eşyalarıydı. Söz kesiminde, oğlan tarafından kızın babasına veya velîsine bir miktar para verilirdi. İslâm dinine göre alınmasının haram olduğu bildirilen bu paraya “başlık” adı verilirdi. Oğlan tarafı, kızın elbise, mutfak ve diğer eşyalarını aldıktan başka, kızın akrabalarına da uygun hediyeler alırdı. Bunun ismine “yol” denirdi. Kız, başka köyden gelecek olursa, oğlan babası davet edeceği köylerin her odasına ve her oda sahibine ayrıca birer yol (dâvet hediyesi) gönderirdi. Bu yollar kâse, bardak, sahan, şeker, kahve gibi şeylerdi. Oda sahipleri, düğüncüleri odalarına davet ederek yedirip içirirler ve oğlan babasına düğün sahibiymiş gibi yardım ederlerdi. Odalara inen misafirlerin misafirliği, tamamen oda sahiplerine ait olurdu. Kız tarafı da davetçiler çıkarırdı. Düğün başladığında, her iki taraf, konuklarına ikramlarda bulunurdu. Kız evinde, kına gecesi yapılırdı. Gelinin gideceği gün, kız evinde hazırlanan ve oğlan tarafından önceden kız evine gönderilen çeyizler, kapının önüne çıkarılırdı. Kız evinden, yüzü alla örtülü olarak çıkarılan gelin, ata bindirilirdi. Çeyizler de yükletilip oğlan evine götürülürdü. Oğlan evine götürülen gelinin, yollarda önüne sık sık çocuklar tarafından ipler gerilir, çocuklara hediyeler verilerek geçilirdi. Gelini, güveyin evi önünde, yengeler attan indirirdi. Gelin attan inmeden önce, güveyin yakın akrabalarından biri, başına üzüm, şeker, arpa, buğday, para gibi şeyler serperdi. Gelin attan ineceği sırada, oğlan babası davet edilir, geline hediye verir veya vaad ederdi. Kaynana ve diğer yakınlar da, çeşitli hediyeler verirlerdi. Gelin attan indikten sonra, güveyinin evine gider, çeyiz içinde ayrılmış olan ve “dürü” adı verilen bazı eşyalar, davetlilere dağıtılırdı. Damada törenle elbise giydirilirdi. Güvey, elbiseyi giydikten sonra, “sağdıç” adı verilen, evli bir kimsenin evine götürülür, vaktin gelişine kadar, güveye her türlü şakalar yapılır, güvey burada izin almadıkça yerinden kalkamaz, gülemez ve söz söyleyemezdi. Bundan sonra meclise köyün hocası gelirdi. Güveye, gerdeğe ait sıhhî ve dinî öğütler verir, kendisine hayırlı bir evlilik için dua ederdi. Yatsı namazı kılındıktan sonra, güveyi, arkadaşları evine götürürler, evin giriş kapısı önünde hoca tarafından dua okunduktan sonra, arkadaşları tarafından vurulan birkaç yumruk arasında, güveyi eve girerdi. Ertesi gün kadınlar, gelini ziyaret ederler, bu ziyaret esnasında yapılan törene “baş bağlama” veya “duvak açma” adı verilirdi. Bir hafta veya bir ay sonra damat, gelinle beraber kayınpederin evine giderek, büyüklerin ellerini ve dizlerini öptükten sonra, kayınpeder ve kayınvalidesini evine davet ederdi. Bu davet günü, kayınpeder de, ayrıca bir gün için onları davet etmiş olur ki, buna “el öpme” denirdi. Yörükler mensup oldukları Oğuz boylarına göre isim alırlardı: Kayı, Bayat, Karaevli, Yazır, Döğer, Dodurga, Yaparlı, Avşar, Kızık, Beğdili, Karkın, Bayındır, Peçenek (Beçenek), Çavundur, Çepni, Salur, Eymir, Alavuntlu, Yüreğir, İğdir, Buğdüz ve Kınık isimleri yörük boylarına ait isimlerdir. Bugün Anadolu’daki birçok mezra, köy ve kasaba, isimlerini bu yörük boylarının isimlerinden almışlardır. Yörükler, umumiyetle Orta, Güney ve Batı Anadolu’da yerleşmişlerdi. Bugünkü, Sivas, Ankara, Bolu, Kastamonu, Balıkesir, Manisa, Kütahya, Afyon, Uşak, İzmir, Aydın Antalya, Konya, Aksaray, Niğde, Nevşehir, Adana, Hatay, Gaziantep ve Maraş illerinin bulunduğu geniş bir sahaya yayılmışlardı. Büyük gruplar hâlinde yaşayan Yörükler, ayrıca birçok tâli kollara ayrılmışlar ve çeşitli yerlere dağılmışlardı. Bunlardan Ankara, Tokat, Kırşehir bölgesinde yaşayan Ulu-yörük topluluğu ve Ankara Yörükleri, Orta Anadolu yaylalarında yaşamaktaydılar. Aydın, Honaz, Nif, Çeşme ve Bozdoğan havalisinde Karaca-Koyunlu, Menteşe bölgesinde Oturak Barza, Güne Barza, Küre Barza, İskender Bey, Kayı, Horzum, Kızılca-Yalınç, Bolu, Uluborlu, Tefenni ve Ereğli civarında Bolu Yörükleri diye adlandırılan Yörükler yaşamaktaydı. Söğüt Yörükleri diye anılan büyük bir topluluk, Bursa’daki Emir Sultan Evkafı reayası olarak, Söğüt, Edincik, Balıkesir, Bursa, Bergama, Gönen ve İnegöl’e kadar yayılmışlardı. Kara-Keçili Yörükleri, Söke; Boynu-İncelü Yörükleri, Nevşehir ve Aksaray; Kayı ve Çoban Yörükleri, Manisa civarında dolaşıyorlardı. Kalabalık nüfusa sahip Danişmendlü Yörükleri de, Aksaray, Kırşehir, Aydın ve Adana gibi geniş bir sahaya yayılmışlardı. Biga ve çevresinde yaşayan Ağaca-Koyunlu Yörükleri ise, daha küçük bir cemaati teşkil etmekteydi. Anadolu’da dağınık bir durumda bulunan Yörükler, Rumeli’de daha teşkilâtlı ve belli yerlerde yaşamaktaydılar. Rumeli’deki Yörükler, İstanbul’dan kuzeye doğru Bender ve Akkerman’a kadar, Tuna’yı takiben Bulgaristan ve Sırbistan hudutlarına, oradan da Selanik Çatalcasına kadar yayılmışlardı. Bu geniş saha içinde, sekiz grup olarak defterlere kaydedilmiş olan Yörükler, daha sıkı disiplin altındaydılar. Rumeli’deki Yörükler, Tekirdağ, Naldöken, Kocacık, Vize, Selanik, Ofçabolu Yörükleri, Aktuğ ve Oktav Tatarları adlarını taşımaktaydılar. Uzun müddet Rumeli’de kalan, fetihler sırasında Osmanlı ordularına yardımcı olan bu Yörükler, zamanla azaldılar. Osmanlılar'ın, Rumeli’den çekilmeleri üzerine, onlar da Anadolu’ya göç ederek, çeşitli yerlere yerleştirildiler. Rumeli’de kalan yörüklerden bir kısmı, bugün Yugoslavya’da Ograzden Dağlarının güney eteklerinde hayvancılıkla uğraşmakta, geleneklerini, dillerini ve ekonomik yapılarını korumaktadırlar. Bugün, hemen hemen tamamen yerleşik hayata geçmiş olan Yörükler; Aydın, Manisa, Kütahya, Antalya, Mersin, Adana, Muğla ve Balıkesir gibi muhtelif yerlerde yerleşmişlerdir. Eski an’anelerini ve hâlen konar-göçer yaşayışlarını sürdüren Yörükler de vardır. Bilhassa Orta Toroslar üzerindeki Bulgar (Bolkar) Dağlarının eteklerinde bulunan, Güzeloluk, Yağdağ, Karagül, Eğriçayır, Perçengediği, Sarıtaşgediği, Konçagediği, Bayboğan, Düden, Çatalca, Dikmen, Yağlıpınar, Bastırık, Dedeli, Barçın, Alaçayır, Cumayalık, Konurcuk yaylalarında; yine Toroslar üzerindeki Aladağlar eteğindeki Üçkapılı, Demirkazık, Baş Yayla, Alagöl, Göşdere, Dönberi, Taşhan, Tekir ve Namrun yaylalarında; Kozandağı eteklerindeki, Uyuzpınarı, Seyhan Nehrinin kolu Zamantı Suyunun yamaçlarındaki Şıhlı, Yeniköy, Bakırdağı, Kurşundağı, Çataloluk, Dereşimli, Gölalan, Çadıryeri, Boncuklubel, Boyduran yaylalarında; Binboğa Dağlarındaki Ayran Pınarı, Yedi Kardeş Pınarı, Alapınar, Karagöl, Yaylaklı, Kemerli gibi yaylalarda; Nurhak Dağlarındaki Gülkice, Akpınar, Beysöğüt, Yamrıtaş, Isırganlı, Yapraklı ve Abeş yaylalarında yarı konar göçer halde yaşamaktadırlar. |
Özbekler (Şeybaniler) Özbekler (Şeybaniler) On dördüncü yüzyıldan itibaren Orta Asya’da hakimiyet kuran, bugün çoğunlukla Özbekistan Cumhuriyetinde yaşayan Türk boyu. Özbek halkının tarihinin ilk dönemlerine ait bilgi yoktur. Özbeklere bu ad, ilk olarak 1313-1340 yılları arasında hüküm süren, Altınordu Hükümdarı Gıyâseddin Muhammed Özbek tarafından verildi. Daha sonraları, 1412-1468 yılları arasında hüküm süren Ebü’l-Hayr’a bağlı Müslüman-Türklerin adı oldu. Timur Han'ın 1405’te ölümünden sonra zayıflayan Timur İmparatorluğu parçalanmaya başladı. Bu sırada Aral Gölünün ve Seyhun Irmağının kuzeyindeki bölgede dağınık olarak yaşayan Özbekler, Ebü’l-Hayr’ın idaresinde toplanarak, 1428’de onu kendilerine han ilan ettiler. Kısa zamanda kuvvetlenip, çevredeki diğer boyları da hakimiyetleri altına aldılar. Timurlulardan, Harezm’i alıp, Urgenc’i zaptettiler. Siriderya (Seyhun) Irmağı kıyısındaki Sığnak, Arkuk, Suzak, Akkurgan, Özkent gibi şehirleri ülkelerine kattılar ve bunlardan Sığnak’ı başşehir yaptılar. Türkistan taraflarına seferler düzenledilerse de, Kalmuklara yenilerek Sığnak’a çekildiler. Özbeklerin bu zayıf durumundan istifade eden Karay ve Canibek adlı başbuğlar, Özbeklerden bir kısmını etraflarında toplayıp, Çağatay Hanı Esenboğa’ya başvurarak, kendilerine yurt vermesini istediler. Esenboğa, onları, Çağatay Moğol İmparatorluğunun sınır bölgelerine yerleştirdi. Canibek ve Karay’a tâbi olarak Özbeklerden ayrılan göçebe boylara, daha sonra Kazak veya Kırgız Kazakları adı verildi. Kırgız Kazaklarını yeniden hakimiyeti altına almaya çalışan Ebü’l-Hayr, 1468’de bir savaşta vefat etti. Ebü’l-Hayr’ın vefatından sonra, Özbekler, Çağatay Moğol hükümdarı Yunus Hana yenilerek dağıldılar. Yunus Han, Ebü’l-Hayr’ın oğlu Şah Budak’ı öldürttü. Dağınık halde bulunan Özbekler, bu hadise üzerine Şah Budak’ın oğlu Muhammed Şeybek’in (Şeybânî) etrafında tekrar toplanarak güneye doğru inmeye başladılar. Bu tarihten itibaren Şeybânîler adıyla da anılan Özbekler, ilk zamanlar, Çağatay Hanı Mahmud Hanın himayesine girerek Türkistan’a yerleştiler. 1500 yılında Timuroğulları Devletindeki iç karışıklıktan yararlanarak, Buhara’yı zaptedip, Timur Hanedanına son verdiler. Mâverâünnehir tahtına, Muhammed Şeybânî geçti. Timur soyundan gelen Hüseyin Baykara’nın hüküm sürdüğü Harezm’i ve Hüseyin Safi’nin idare ettiği Hîve’yi de ele geçiren Özbekler, Çağatay Hükümdarı Yunus Hanın torunu Babür ile uğraştılar. Yapılan bir savaşta, Babür’ü mağlup ederek Taşkent’e çekilmek zorunda bıraktılar. Horasan tarafına da seferler düzenleyip, Belh ve Herat’ı ele geçirdiler. Çağatayların elinde bulunan Taşkent’i de zapteden Özbekler, Çağatay Hanı Mahmud Han ile kardeşi Ahmed Hanı esir aldılar. Böylece Türkistan, Mâverâünnehir, Fergana ve Horasan bölgelerine hakim olup, Orta Asya’nın en güçlü devleti hâline geldiler. Özbekler, on altıncı yüzyıl boyunca İran’daki Şiî-Safevîler'le devamlı olarak savaştılar. Osmanlılar ve Hindistan’daki Babürlüler'le iyi münasebetler kurmaya çalıştılar. 17 ve 18. yüzyılın ortalarına kadar Astırhanlar Hanlığı'nın hakimiyeti altında kaldılar. 1740’ta, Nâdir Şah tarafından, Astırhanlar (Astrahan) Hanlığı yıkıldı. Nâdir Şahın vefatından sonra, hakimiyet Canoğullarının yerine Mangıthanlar sülâlesine geçti. Canoğullarının hakimiyeti, 1860 yılına kadar devam etti. 1860’tan itibaren Türkistan içlerine doğru ilerleyen Rusların himayesinde, yarı bağımsız olarak devam eden Buhara Hanlığı'nın hakimiyetinde kalan Özbekler, Rusların baskısı altında yaşadılar. 1917’deki komünist ihtilalden sonra, Rus esaretine karşı harekete geçtiler. Buhara, 1920’de Ruslar tarafından tamamen işgal edilince, Mangıthanlar sülalesi de ortadan kalktı. Kadın-erkek, ihtiyar-çocuk demeden insanların kurşuna dizilmesi, cami ve mescitlerin kapatılıp din adamlarının şehit edilmesinden sonra, Buhara Halk Cumhuriyeti kuruldu. Bu cumhuriyet de 1924’te ortadan kaldırıldı. Bugün Özbekler, 1991’de bağımsızlığını kazanan Özbekistan Cumhuriyeti'nde yaşamaktadırlar. 1984’te 17.5 milyon olan Özbekistan nüfusunun, 12 milyonu Özbeklerden meydana geliyordu. Ayrıca, Tacikistan’da 1 milyon, Türkmenistan’da 240 bin, Kırgızistan’da 450 bin, Kazakistan’da 2 milyon 400 bin kadar Özbek yaşamaktadır. Böylece Orta Asya Türk Cumhuriyetlerindeki toplam Özbek sayısı, 16 milyonu bulmaktadır. |
Salur Boyu (Salurlar, Salurlular) Salur Boyu (Salurlar, Salurlular) Oğuzların Üçok koluna mensup bir Türk boyu. On üçüncü yüzyılda İran’ın Fars bölgesinde Salgurlular (Fars) Atabegliğini kurdular. Horasan ve Kirman’dan gelen diğer Türk boylarıyla, nüfuzlarını arttırdılar. Atabegliğin 1286 yılında Moğollar tarafından ortadan kaldırılmasından sonra, Salurlar, Salur Türkmenleri adıyla anılmaya başladılar. Bölgede kalanlar, Merv ve Serahs civarında hayatlarını devam ettirdiler. Batıya göç edenlerse, Anadolu’da kurulan Mengücükler, Eretnalılar ve Türkiye Selçukluları'nın hizmetine girdiler. Salurlulardan Kadı Burhâneddin, Eretnalıların zayıflamasından istifadeyle, Sivas ve Kayseri bölgesinde kendi adıyla anılan bir devlet kurdu (1381). Osmanlılar zamanında Salurlular, Sivas, Erzincan, Tokat, Amasya, Adana ve Trablusşam bölgesinde hayatiyetlerini devam ettirdilerse de, sonraları diğer Türkmen boyları arasına karıştılar. Bugün Anadolu’da, Salur adını taşıyan birçok yerleşim birimi bulunmaktadır. |
Tatarlar Tatarlar Türkistan’ın doğusundan, Cengiz İmparatorluğu zamanında Kırım ve Anadolu’ya yayılan bir kavim. Muhtelif zamanlarda, muhtelif mânâlarda kullanılan Tatar kelimesi, daha ziyade Moğolları ve Türkleri ifade etmiştir. Tatar kelimesine, ilk olarak Orhun Kitabeleri'nde, İstemi Han'ın bir merasimine gelenler listesinde rastlanmaktadır. Aynı şekilde Kültigin ve Bilge Kağan kitabelerinde de Tatarlar, çeşitli vesilelerle anılır. Bu kitabelerde Otuz-Tatarlar olarak geçen kavim, Göktürk ve Uygur kitabelerinde Dokuz-Tatarlar şeklinde geçer. Bayan-Çur Kağan kitabesinde, Uygurlar'la Tatarların yaptıkları savaşlar anlatılır. Farklı devirlerde yazılan yukarıdaki kitabelere bakılırsa, Otuz-Tatarların Moğol, Dokuz-Tatarların ise Türk olmaları muhtemeldir. Türk ve Moğol menşeli olmak üzere iki grup olarak kabul edilen Tatarların, Asya’dan batıya yayılmaları, iki dalga hâlinde olmuştur. Atilla zamanındaki savaşlar esnasında batıya gitmişlerse de, çoğunluğu geriye dönmüş ve bir kısmı, Kuzey Kafkasya ve Karadeniz’de Bulgar birliğini kurmuşlardır. Altıncı asırda, bu birlik dağılmış ve Balkanlar’a doğru göçmüşlerdir. İkinci dalga ise, Cengiz Hanın savaşları esnasında vuku bulmuştur. Moğol İmparatorluğunun dağılmasından sonra, batıya gelen Türk çoğunluklu Tatarlar, Altınordu Devleti'ni kurmuşlardır. Moğolların Ortadoğu’ya yayılmaları esnasında, geniş bir Moğol ve Türk topluluğu da Anadolu’ya gelmiştir. Tarihî kaynaklarda Tatar olarak anılan bu zümrenin beyleri, İlhanlıların hizmetine girmişlerdir. On beşinci asırdaki kaynaklarda, bunlara, Kara Tatar denilmekle beraber, bunların aynı isimdeki boyla münasebetleri yoktur. Anadolu’ya gelmiş olan Tatarlar, elli iki oymağa ayrılmışlardı. Orta Anadolu ve Doğu Anadolu’nun batı kesimlerinde zengin otlaklara sahiptiler. Hayvancılık sayesinde rahat bir hayat süren Tatarlar, vergi de vermiyorlardı. Yıldırım Bayezid Han'ın Anadolu’yu fethi sırasında Osmanlı hizmeti altına giren Tatarlar, menfaatlerini her zaman kuvvetli bir hükümdarın emri altında olmakta görmüşlerdir. Ankara Savaşı'ndan sonra Timur Han tarafından, Anadolu’dan göçe zorlanan Kara Tatarların büyük bir kısmı sürülmüştür. Anadolu’da kalabilenler de, zamanla Türkleşmişlerdir. Göç etmeyip, Anadolu’da kalanlar, Fetret Devri'nde şehzadeler arasındaki mücadelede, önemli rol oynamışlardır. Sultan Çelebi Mehmed Han (1413-1421), iktidarı ele geçirdikten sonra, bunları Filibe civarında yerleştirmiştir. Tatarların Türk olanları, günümüzde Rusya’nın ve dünyanın muhtelif bölgelerine yayılmışlardır. Tataristan, Başkırdistan, Çuvaşistan, Astırhan, Batı Sibirya, Ukrayna, Kafkasya, Türkistan ve Kırım’da toplu veya dağınık halde yaşamaktadırlar. Bu bölgelerin dışında Finlandiya, Mançurya, Kore, Japonya, ABD, Birleşik Almanya ve Türkiye’de Tatarlar bulunmaktadır. Ancak, Mançurya, Kore ve Japonya’daki Tatarların ekseriyeti, Türkiye’ye göç etmişlerdir. Zamanımızda, özellikle Eskişehir civarında yaşayan ve Tatar olarak bilinenler ise, Kırım’dan göçmüş Türklerdir. |
Alıntı:
Çİngeneler konusu tekrar açılmış ..... Forumda |
| Saat: 00:48 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık