![]() |
1 ek Yunus Emre![]() Türk şair.Anadolu'da tasavvuf akımının ve Türkçe şiirin öncüsüdür.İnsan sevgisine dayanan bir görüşü geliştirmiştir.Yaşamı konusunda yeterli bilgi olmadığı gibi onunla ilgili kaynaklarda anlatılanlar da birbirini tutmaz. Nerede, hangi yılda doğduğu kesinlikle bilinmiyor.Kimi kaynaklarda Anadolu'ya Doğu'dan gelen Türk oymaklarından birine bağlı olup,1238 dolaylarında doğduğu söylenirse de kesin değildir.1320 dolaylarında Eskişehir'de öldüğü söylenir.Batı Anadolu'nun birkaç yöresinde "Yunus Emre" adını taşıyan ve onunla ilgili görüldüğünden "makam" adı verilen yer vardır. Yapılan araştırmalara göre şiirlerinin toplandığı Divan ölümünden yetmiş yıl sonra düzenlenmiştir.Anadolu'da "Yunus Emre" adını taşıyan ve Yunus Emre'den çok sonraları yaşamış başka şairlerin yapıtlarıyla karışan şiirlerinin bir bölümü dil incelemeleri sonunda ayıklanmış,böylece 357 şiirin onun olduğu konusunda görüş birliğine varılmıştır.Gene Yunus Emre adını taşıyan ve başka şairlerin elinden çıktığı ileri sürülen 310 şiir daha derlenmiştir.Onun dil, şiir ve düşünce bakımından özgünlüğü ve etkisi, ilk düzenlenen Divan'daki şiirleri nedeniyledir. Yunus Emre'nin şiirinde, edebiyat tarihi bakımından,dil,düşünce,duygu ve yaratıcılık gibi dört önemli sorun sergilenir.Bu sorunlar bir görüş ve inanış bütünlüğü içinde ele alınır, insan konusunda odaklaştırılır.Şiirde işlenen konular ise insan,Tanrı,Varlık Birliği, sevgi, yaşama sevinci,barış,evren,ölüm, yetkinlik, olgunluk,alçakgönüllülük,erdem,eli açıklık gibi genellikle gerçek yaşamı ilgilendiren kavramlardır.O, bu kavramları, şiirinin bütünlüğü içinde temel öğe olarak sergilemiştir. İnsan bir "sevgi varlığı"dır,tin ile gövde gibi iki ayrı tözden kurulmuştur.Tin tanrısaldır,ölümsüzdür,gövdede kaldığı sürece geldiği özün ve yüce kaynağa,tanrısal evrene dönme özlemi içindedir.Gövde dağılır,kendini kuran öğelere ayrılır.İçinde insanın da bulunduğu tüm varlık evreni toprak,su, ateş ve yel gibi dört ilkeden kurulmuştur.Bu dört ilke yaratılmıştır,yaratıcı da Tanrı'dır. Tanrı, bu dört ilkeyi yarattıktan sonra, ayrı ayrı oranlarda birleştirerek varlık türlerinin oluşmasını sağlamıştır.İnsan sevgi yoluyla Tanrı'ya ulaşır, çünkü insanla Tanrı arasında özdeşlik vardır.Ancak, insanın bu madde evreninde bulunması,tinin tanrısal kaynaktan uzak kalması bir ayrılıktır.Bu ayrılık insanı, yaşamı boyunca Tanrı'yı düşünme,ona özlem duyma olaylarıyla karşı karşıya getirmiştir.Gerçekte insan-Tanrı-evren üçlüsü birlik içindedir,var olan yalnız Tanrı'dır,türlülük bir "görünüş"tür.Çünkü Tanrı, kendi özü gereği, bütün varlık türlerini kapsar, her varlıkta yansır.Evreni kuran öğelerle insanın gövdesini oluşturan ilkeler özdeştir.Bu özdeşlik tanrısal tözün bütün varlık türlerinde,biçimlendirici bir öğe olarak bulunmasından dolayıdır.Tanrısal tözün nesnel varlıklarda bulunması bir "yansıma" niteliğindedir,çünkü Tanrı yarattığı nesnede yansıyınca "oluş" gerçekleşir. Sevgi insanda birleştirici, bütünleştirici bir eğilim niteliğindedir.Yunus Emre, sevgiyi Tanrı ve onun yarattığı tüm varlıklara karşı duyulan bir yakınlık, bir eğilim diye anlar.Sevginin ereği yüce Tanrı'ya ölümsüz olana kavuşmak,onun varlığında bütünlüğe ulaşmaktır.Tanrı insanla özdeş olduğundan kendini seven Tanrı'yı,Tanrı'yı seven kendini sever.Çünkü sevgi kendini başkasında,başkasını kendinde bulmaktır.Sevginin olmadığı yerde, öfke, kırgınlık, çözülme ve birbirinden kopukluk gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar. Sevginin değerini yalnız seven bilir,sevmek de bir bilgelik,bir olgunluk işidir. Yeterince aydınlanmamış,Tanrı ışığından yoksun kalmış bir gönülde sevginin yeri yoktur.Bütün varlık türlerini birbirine bağlayan,onları tanrısal evrene yönelten sevgidir. Sevgi bir çıkar aracı olmadığından seven karşılık beklemez.Dost kişi gerçek seven kimsedir (âşık).Dost başka bir anlamda da Tanrı'dır, kişinin gönlünde ışıyan tözdür. Yunus Emre'de yaşamak tanrısal tözün bir yansıması olan evrende sevinç duymaktır. Çünkü, bütün varlık türlerinde Tanrı görünmektedir, bu nedenle severek, düşünerek yaşamayı bilen kimse her yerde Tanrı ile karşı karşıyadır. Yaşamak belli nesnelere bağlanmak,yalnız gelip geçici varlıkları edinmek için çırpınmak değildir. Böyle bir yaşama biçimi kişiyi tanrısal tözden uzaklaştırdığı gibi yetkinlikten, bilgelikten de yoksun kılar. Yunus Emre'nin dilinde bilge kişinin adı "eren"dir.Eren barış içinde yaşamayı, bütün insanları kardeş görmeyi, kendini sevmeyeni bile sevmeyi bilen kişidir. Onun gönlü yalnız sevgiyle, dostluk duygularıyla doludur. Evreni bir tanrısal görünüş alanı olarak bildiğinden,erenin evrene karşı da sevgisi, saygısı vardır.Erenin gözünde insan bir küçük evrendir,büyük evren ise tanrısal tözün kuşattığı sonsuz varlık alanıdır.Eren olma aşamasına ulaşmış kişide erdem, alçakgönüllülük, eli açıklık, yetkinlik, olgunluk bir bütünlük içinde bulunur. Ölüm tinin gövdeden ayrılıp tanrısal kaynağa dönmesiyle gerçekleşir.Bu nedenle ölüm tinle gövde arasında bir ayrılıktır.Gerçekte ölüm yoktur,tinin ölümsüzlüğe ulaşması, yüce kaynağa dönüşü vardır.Çünkü, bütün varlık türleri tanrısal tözün yansıması olduğundan,salt ölüm de söz konusu değildir. Ölümün bir başka anlamı da bilgiden,erdemden,yetkinlikten,sevgiden yoksun kalmaktır. Yunus Emre'nin şiirinde Yeni-Platonculuk'tan kaynaklanan Tasavvuf öğretisinin bütün sorunları bulunur.Bunlara yeni bir çözüm getirmez, Yeni-Platonculuk'un yöntemine dayanarak yorumlar ileri sürer.Bu nedenle onun şiiri Yeni-Platonculuk'un Türkçe açıklanışıdır. Yunus Emre'nin edebiyat tarihi bakımından, önemli bir yanı da Anadolu'da,Türkçe şiir dilinin öncüsü olması ve tasavvuf sorunlarını yalın,kolay anlaşılır bir dille söyleyişi nedeniyledir. Şiirlerinin ölçüsü,Türkçe'nin ses yapısına uymayan "aruz" olmakla birlikte söyleyişi akıcı,sürükleyici bir nitelik taşır. Tasavvufun en güç anlaşılır kavramlarınıTürkçe'nin ses yapısına uygun biçimde dile getirir,şiirinde duygu ve düşünce birliğinden oluşan bir derinlik görülür. Yer yer yalın halk söyleyişine yaklaşan dilinde anlam-uyum bağlantısı bütüncül bir içerik taşır.Ona göre önemli olan bir sözü etkili biçimde söylemektir. Bu nedenle sözün boş bir kavram olmaması,bir varlık sorununu,bir düşünceyi dile getirmesi gerekir.İnsan ancak söz söyleme yetisiyle insandır,konuşan Tanrı durumundadır.Yunus Emre'de Türkçe,şiir dili olma yanında,düşünceyi içeren,açıklayan bir odak özelliği kazanmıştır. Yunus Emre'nin biri şiiri,öteki düşünceleriyle olmak üzere, iki yönlü bir etkisi vardır.Gerek dili, gerek görüşleri bakımından halk şiirinin de öncüsü sayılmaktadır.Özellikle tasavvuf inançlarını benimseyen Alevi-Bektaşi geleneğini sürdüren halk ozanları üzerindeki etkisi büyük olmuştur. YAPITLAR(başlıca):Divan, (ö.s), 1943; Risaletü'n-Nushiye, (ö.s), 1965, ("Öğüt Kitapçığı"). Severem ben seni candan içeri Yolum utmaz bu erkândan içeri Nireye bakar isem toptolusun Seni kanda koyam benden içeri O bir dilberdürür yokdur nişânı Nişan olur mı nişandan içeri Beni sorma bana bende degülven Suretün boş yürir tondan içeri Beni benden alana irmez elüm Kadem kim basa sultandan içeri Tecellîden nasîb irdi kimine Kiminün maksudı bundan içeri Kime dîdar güninden şu'le değse Anun şu'lesi var günden içeri Senün ışkun beni benden alupdur Ne şîrin derd bu dermandan içeri Şerî'at tarikat yoldur varana Hakîkat ma'rifet andan içeri Süleyman kuş dili bilür didiler Süleyman var Süleyman'dan içeri Unutdum din diyânet kaldı benden Bu ne mezhebdürür dinden içeri Dinün terkidenün küfürdür işi Bu ne küfürdür imandan içeri Geçer iken Yunus şeş oldı dosta Ki kaldı kapuda andan içeri (Yunus Emre) |
1 ek HAYATI ![]() Türk milletinin yetiştirdiği en büyük tasavvuf erlerinden ve Türk dili ve edebiyatı tarihinin en büyük şairlerinden biri olan Yunus Emre'nin hayatı ve kimliğine dair hemen hemen hiçbir şey bilinmemektedir. Yunus'un bazı mısralarından, 1273'de Konya'da ölen, tasavvuf edebiyatının büyük ustası Mevlana Celalettin Rumî ile karşılaştığı anlaşılmaktadır; buradan da Yunus'un 1240'larda ya da daha geç bir tarihte doğduğu sonucu çıkarılabilir. Bilinen hususlar onun Risalet-ün-Nushiyye adlı eserini H.707 (M.1308) yılında yazmış olması ve H.720 (1321) tarihinde vefat etmesidir.Böylece H.638 (M.1240-1241) yılında doğduğu anlaşılan Yunus Emre XIII. yüzyılın ikinci yarısıyla XIV. yüzyılın ilk yarısında yaşamıştır.Bu çağ,Selçukluların sonu ile Osman Gazi devrelerine rastlamaktadır.Yunus Emre'nin şiirlerinde bu tarihlerin doğru olduğunu gösteren ipuçları bulunmakta; şair, çağdaş olarak Mevlana Celaleddin,Ahmet Fakıh,Geyikli Baba ve Seydi Balum'dan bahsetmektedir. Yunus Emre Türbesi Sarıköylü ve Karamanlı oluşu meselesi hala belli değildir. Yüzyıllardan beri halk arasında yaşayan inanca göre O, Sivrihisar yakınında Sarıköy'de doğmuş,çiftçilikle meşgul olmuş, Taptuk Emre adlı bir şeyhe intisap etmiş, tekkelerde yaşamış ve veliliğe erişmiştir. Anadolu'da on ayrı yerde mezarı ( daha doğrusu makamı ) olduğu ileri sürülen Yunus Emre,halk arasındaki inanca ve bazı tarihi kaynaklara göre Sarıköy'de ölmüştür. Orada yatmaktadır. Bugün, Eskisehir-Ankara yolu üzerindeki Sariköy istasyonu yakininda, Yunus Emre'nin türbesi ve bir müze bulunmaktadir. Yunus Emre, dünya kültür ve medeniyet tarihinde bir merhale olmustur. Kültürümüzün en değerli yapı taşlarındandır. Zira Yunus Emre, sadece yasadigi devrin değil, çagimiz ve gelecek yüzyillarin da ışık kaynağıdır. Allah ve cümle yaradılmışı içine alan sonsuz sevgisinden kaynaklanan fikirleri, dünya üzerinde insanlik var oldukça degerini koruyacaktir. Yunus Emre'nin amaci, sevgi yoluyla dünyada yasayan tüm insanlarin, hem kendileriyle hem evrenle kaynaşmasını sağlamak ve sonsuz yaşamda ebedi hayata doğmalarını sağlamaktır. Yunus Emre adı, her Türk ve Türk kültürünü tanıyıp seven herkes için bir şeyler ifade eder. Şiirlerinde, her devrin okuyucusu ya da dinleyicisi kendini etkileyecek bir şey bulmuştur. İlk kez Yunus, şiirlerinde büyük ölçüde Türkçe kullanmıştır. Yunus'la birlikte dil, daha renkli, canlı ve halk zevkine uygun bir hale gelmiştir. Gerçi şiirlerinin bir çoğunda, aruz veznini kullanmıştı, fakat en güzel ve tanınmış şiirleri Türkçe hece vezniyle yazılmıştır. Böylece, şiirleri kısa zamanda yayılarak benimsenmiş ve ilahi olarak da söylenerek günümüze dek ulaşmıştır. YUNUS ve HACI BEKTAŞ Hacı Bektaşi Veli O bölge köylerinden birinde,Yunus adında,rençberlikle geçinir,çok fakir bir adam vardı.Bir yıl kıtlık oldu.Yunus'un fakirliği büsbütün arttı.Nihayet birçok keramet ve inayetlerini duyduğu Hacı Bektaş'a gelip yardım etmeyi düşündü.Sığırının üstüne bir miktar alıç (yabani elma) koyup dergaha gitti.Pirin ayağına yüz sürerken hediyesini verdi;bir miktar buğday istedi.Hacı Bektaş ona lütufla muamele ederek,bir kaç gün dergahta misafir etti.Yunus geri dönmek için acele ediyordu.Dervişler Pir'e Yunus'un acelesini anlattılar.O da: "Buğday mı ister,yoksa erenler himmeti mi?" diye haber gönderdi.O buğday istedi.Bunu duyan Hacı Bektaş tekrar haber gönderdi: "İsterse o alıcın her tanesince nefes edeyim!" dedi.Yunus buğdayda ısrar ediyordu.Hacı Bektaş üçüncü defa haber gönderdi: "İsterse her çekirdek sayısınca himmet edeyim" dedi.Yunus yine buğdayda ısrar edince;emretti,buğdayı verdiler.Yunus dergahtan uzaklaştı.Yolda yaptığı kusurun büyüklüğünü anladı.Pişman oldu.Geri dönerek kusurunu itiraf etti.O vakit Hacı Bektaş,onun kilidi Taptuk Emre'ye verildiğini isterse ona gitmesini söyledi. Yunus bu cevabı alır almaz hemen Taptuk dergahına koşarak kendisini YUNUS yapacak manevi eğitimine başladı. Salihli kazası civarında Emre adlı,yetmiş evlik bir köyde.taştan bir türbenin içinde,Taptuk Emre ve çocukları ile torunları yatmaktadır.Türbenin eşiğinde de,bir başka mezar vardır.Bu,Yunus'un bir çok mezarlarından biridir.Yunus Emre kapı eşiğine kendisinin gömülmesini vasiyet etmiş...Şeyhini ziyaret edecekler,kendi mezarını çiğneyerek geçsinler diye. YUNUS EMRE VE TASAVVUF Yunus EMRE, İslam tarihinin en büyük bilgelerinden olup yaşadığı ve yaşattığı inanç sistemi; Kuran'ın özüne ulaşarak, Tek olan gerçeğin (Allah) sırlarını keşfetme ilmi olan tasavvuf ve Vahdet-i Vücud tur. Bu inanç sisteminde tek varlık Allah'dır. Allah bütün bilinen ve bilinmeyen alemleri kapsamıştır, tektir, önsüz sonsuzdur, yaratıcıdır. Eşi, benzeri ve zıddı yoktur.Bilinen ve bilinmeyen tüm evren ve alemler onun zatından sıfatlarına tecellisidir.Alemlerdeki tüm oluşlar ise onun isimlerinin tecellisidir. Her bir hareket,iş,oluş(fiil) onun güzel isimlerinden birinin belirişidir. Hak cihana doludur, kimseler Hakkı bilmez *** Baştan ayağa değin, Haktır ki seni tutmuş Haktan ayrı ne vardır, Kalma guman içinde Dolayısıyla evrende var saydığımız tüm varlıklar onun varlığının değişik suretlerde tecellileri olup kendi başlarına varlıkları yoktur. Bu çokluğu, ayrı ayrı varlıklar var zannetmenin sebebi ise beş duyudur. Beş duyunun tabiatında olan eksik, kısıtlı algılama kapasitesi, bizi yanıltır ve çoklukta yaşadığımızı var sandırır. Ayrı ayrıymış gibi algılanan bu nesnelerin, ve herşeyin kaynağı Allah'ın esmasının (isimlerinin) manalarıdır. Manaların yoğunlaşmasıyla bu "Efal Alemi" dediğimiz çokluk oluşmuştur. Bir adı da "Şehadet Alemi" olan, ayrı ayrı varlıkların var sanıldığı; gerçekte ise Allah isimlerinin manalarının müşahede edildiği alemdeki çokluk Tek'in yansıması,belirişidir. Bu izaha tasavvufta Vahdet-i vücud (Varlıkların birliği,tekliği) denir. Cenab-ı hak varlığını zuhura çıkarmadan evvel gizli bir varlıktı.Bilinmeyen bu varlığa, Gayb-ı Mutlak (Mutlak Görünmezlik),La taayyün (Belirmemişlik),Itlak (Serbestlik),Yalnız vücud, Ümmül Kitap (Kitabın Anası),Mutlak Beyan ve Lahut (Uluhiyet) Alemi de denir. Çarh-ı felek yoğidi canlarımız var iken Biz ol vaktin dost idik, Azrâil ağyar iken. Çalap aşkı candaydı, bu bilişlik andaydı, Âdem, Havva kandaydı, biz onunla yâr iken. Ne gök varıdı ne yer, ne zeber vardı ne zir Konşuyuduk cümlemiz, nûr dağın yaylar iken." "Aklın ererse sor bana, ben evvelde kandayıdım Dilerisen deyüverem, ezelî vatandayıdım. Kâlû belâ söylenmeden, tertip-düzen eylenmeden Hakk'dan ayrı değil idim, ol ulu dîvândayıdım." "Bu cihana gelmeden sultan-ı cihandayıdım Sözü gerçek, hükm-i revan ol hükm-i sultandayıdım." *** ADEM yaratılmadan can kalıba girmeden Şeytan lanet olmadan arş idi seyran bana Sonra Allah bilinmekliğini istemiş ve varlığını üç isimle belirlemiş taayyün ve tecelli ettirmiştir. 1.Ceberut (İlahi Kudret) Alemi: Birinci taayyün,Birinci tecelli,İlk cevher ve Hakikat-ı MUHAMMEDİYE olarak da bilinir. Yaratıldı MUSTAFA, yüzü gül gönlü safa Ol kıldı bize vefa, ondandır ihsan bana Şeriat ehli ırak eremez bu menzile Ben kuş dilin bilirim, söyler SÜLEYMAN bana 2.Melekut (Melekler) Alemi: İkinci taayyün,İkinci Tecelli,Misal ve Hayal Alemi,Emir ve Tafsil Alemi,Sidre-i Münteha (Sınır Ağacı) ve BERZAH da denir. 3.Şehadet (Şahitlik) ve Mülk Alemi:Üçüncü taayyün,Nasut(İnsanlık),His ve Unsurlar Alemi,Yıldızlar,Felekler (Gökler),Mevalid (Doğumlar) ve Cisimler Alemi diye bilindiği gibi,Arş-ı Azam da bu makamdan sayılır. Tüm bu oluşlar Kuran'ı Kerimde "Altı günde yaratıldı" ayetiyle beyan edilirken Altı günden maksadın mutasavvıflarca ,gün değil hal'e ait olduğu kabul edilir.Bu haller Allahın insanlara lutfettiği görünmeyen şeylerden altı sıfatıdır: Semi,Basar,İdrak,İrade,Kelam ve Tekvin(İşitme,Görme,Kavrama, İrade,Konuşma ve yaratma). Cenab-ı Hakkın Zatına ait bu sıfatların Ademin kutsal varlığında belirmesi,"İnsan benim sırrımdır" sözünün bir hükmüdür.Varlığın başlangıcı ve son sınırı ise Aşk'tır.O yuzdendir ki sayılan bu alemler Aşkın cezbesiyle pervane haldedir. Cenab-ı Hak varlığını,kudret eliyle zuhura getirmiş ve üç isimle taayyün,tecelli ve tenezzül etmiştir.Buna yaratış sanatı (Cenab-ı hakkın kuvvetinden,kudretine hükmederek cemalini ve celalini eserlerinde yani varlık yüzünde göstermesi), Belirme cilvesi (Aşık olması sonucunda batının zahire çıkıp,alemlerin nurlarının ve olayların bilinmesi) ve Birlik oyunu (Zatından sıfatına tecelli etmesi ile kendi varlığını kendinde zuhura getirip,birlik ve vahdetini ahadiyet(teklik) sırrına meylettirmesi) denir. Bunda zaman ve mekan kaydı yoktur.Ancak "An" vardır.Çünki mutlak zaman içersinde batın(gizli),zahire(görünen) cıkıp farkedildikten sonra,alemlerin nurları (ışıkları) ve ilahi olaylar bilinmiştir.Daha sonra şekil ve renkler görülüp,ayrı ayrı unsurları oluşturacak şekilde birleştiğinde isimler meydana çıkmıştır(Mülk mertebeleri ,Cisimler alemi).Ve böylece zahir alem belli olup mutlak varlık bilinmiştir. Mani evine daldık, vücuda seyran kıldık İki cihan seyrini, cümle vücudda bulduk Yedi gök yedi yeri, dağları denizleri Cenneti cehennemi, cümle vücudda bulduk Cebnab-ı Hakkın bu alemi yaratmaktan maksadı bilinmekliğini istemesidir. Ortaya çıkan şeylerin belirişine sebebse Adem(İnsan) 'i dilemektir. Varlığa ilahi sıfatlar,sırrına ise Adem denir. Adem-insan, mevcudattın bir özetidir. Tevrat ile incili, Furkan ile Zeburu Bunlardan beyanı cümle vücudda bulduk Yunusun sözleri hak, cümlemiz dedik saddak Kanda istersen anda HAK, cümle vücudda bulduk Büyük mutasavvıflardan Sunullah Gaybi divanında geçen Keşfül Gıta kasidesinde ; "Bir vücuttur cümle eşya, ayni eşyadır Huda, Hep hüviyettir görünen, yok Huda’dan maada... " mısralarıyla ,Evvel ve ahirin izafiliğini, meydana gelen her şeyin ilahi tecelliden ibaret olduğunu anlattığı bu şiirde, Hüviyetin zuhurunu dile getirir ve Zâtına duyduğu aşkla güzelliğini seyretmek isteyen o Tek ve Mutlak olanın zuhura gelme muradıyla, gizli hazinesinin fetholup sırrın keşfedilir hale gelmesi için, Arşı, Kürsiyi, unsurları, nebat, ve hayvanı geçtikten sonra, en kemal haliyle kendini ancak insanda seyrettiğini anlatır. Cisimler alemi dört ruhdan (aslında tek) oluşmuştur.1-İnsani Ruh,2-Hayvani Ruh,3-Nebati Ruh, 4-Madeni(Cemadi) Ruh. Bu alem cereyan ve deveran üzerine kurulmuştur.Deverandan cereyan,cereyandan ise hayat meydana gelmektedir. Bu bir kanundur.Böylece varlıkların her biri esmanın(isimlerin) mazharı olup,Külli iradenin hükmünü yerine getirmekte ve nefsine yani zannına göre Rabbini bilmektedir. Bu durumlar dunyada ilahi bir duzen,değişmez bir kuraldır.Allahın tezahürü böyle gerektirmekte olup,bütün varlıklar onun kader çizgisi içinde kulluk görevini yerine getirmekle yükümlüdür. “Her bir birim varoluş gayesinin gereğini meydana getirmek üzere görevlendirilmiştir. Ve kişi ilm-i ilahide, şu anda hangi hareket üzere ise o biçimde programlanmış olarak vardır. ” Hz.Muhammed(s.a.v).Aslında varlıklar bir bütündür. Fakat parçaları ile karakter taşırlar.Bütün eşya ve varlıklar insanda biraraya gelir. Evrenin başlangıç ve bitiş noktası insandır. Sonsuz varlıkların ayetleri,secdegah ve kıblesi de her an için insandır. Kelime-i tevhid de bu durum bir sır olarak ifade edilmektedir.Cenab-ı Hak : La ilahe illallah diyerek varlığını ve birliğini ortaya koymuş Muhammedün Resulullah demekle de anlam ve maksadı açıklamıştır.Biraz daha açarsak; "La ilahe" demekle sıfatının belirişinden önceki varlığını gizli olan Rablığını açıklamış,"illallah" demekle de varlığı tecelli ettikten sonraki durumu yani yaratılmışlar alemini ifade edilmiştir. Burada eşyadaki varlığı ve ilahi sıfatları ispat edilmekte olup bu da aslının yansıması olan Ceberrut, Melekut ve Mülk alemleridir.Bu alemlerdeki beliriş fanidir fakat bunların aslı bakidir.Kısaca bilinmekliğine sebebtir.Aslında bütün bu bolümlemeler ve izahatlar anlatım içindir.Aslında ayrı gayrı yoktur. "Muhammedün Resulullah" ile de varlığına delil olarak bilinmesi ve tasdik edilmesini istemiştir.Hükmünün icrasının onunla olduğu anlatılmış oluyor.Bu da onun rahmet ve şefaat edici olduğunu müjdeleyerek sanatındaki hikmeti beyan etmiş oluyor. Zatı ve şahsıyla tanıyamadığımız Allah'ı, tecellileriyle ve sıfatları ile tanırız. Allah'ın zatı sıfatlarla, sıfatlar da varlıklar, hareketler ve olaylarla perdelidir. Varlık perdesini aralayan bir kişi hareketleri, hareketler perdesini geçen sıfatların sırlarını, sıfatlar perdesini aralayan da zatın nurunu görür ve orada erir. "Kim bildi efalini Ol bildi sıfatını Anda gördü Zatını Sen seni bil seni Görünen sıfatındır Anı gören Zatındır Gayrı ne hacetindir Sen seni bil sen seni " ( Hacı Bayram-ı Veli) Ayrı ayrı manalar izhar eden varlıkların kendilerine ait bir varlığı olmadığı, varlığın Allah'a ait olduğunu idrak Tevhid, bunu yaşam biçimine dönüştürmek ise Vahdet'tir. İnsanı Allah'a karşı perdeleyen en büyük şey, onun kendi varlığıdır. Allah, apaçık olan bir gizli ve büsbütün gizli olan bir apaçıktır! Allah'ın zatı sıfatlarda, sıfatlar fiillerde, fiiller varlıklarda ve olaylarda ortaya çıkmaktadır. Allah bütün yarattıklarının her zerresinde her an hazır ve onları sürekli yönlendirmektedir. O "göklerin ve yerlerin nuru" (Kurân-ı Kerim 24/349) olarak her an her yerdedir. O, her an, her yerde tecelli etmektedir. "O her an yeni bir şe'ndedir." (Kur'ân-ı Kerim 55/29). Her şey her an değişmektedir ve değişim onun kudreti ve iradesinin açılımıdır. Allah bütün evrende, bir taraftan her varlığın en küçük zerresinin içinde, bir taraftan bütün evrende en büyük olayların her anını idare eden bir mutlak varlık halinde bulunmaktadır. Allah ismiyle işaret olunan, sonsuz ve sınırsız bir varlıktır Orijin yapı... Mânâ, enerji ve madde platformlarında değişik isimler alır. Allah kavramı, mânânın bile özünde mütalaa edilmelidir. Bu idrâke, Kelime-i Tevhid ile ulaşılır ve Allah isminin mânâsı rastgele bir şekilde değil, Kur'an'da ifade edildiği gibi anlaşılmalıdır; "Feeynema tuvellu fesemme vechullah" (Bakara/115) (Her ne yana dönerseniz Allah'ın Vech'i oradadır.) Allah'ın Vech'i yani yüzü, bildiğimiz şekil, suret anlamına gelmemektedir. Zahir göz ile bu yüzü tesbit etmek mümkün değildir. Zira, Allah'ın yüzü Vahid (tek) olan mânâdır. Mânâ ise, beş duyunun ötesinde, basiretle algılanabilir. Basir isminin mânâsı, bireyin kendi Vech'ini görebilmesine vesile olur. "Hu vel Evvelu vel Ahiru ve'z- Zahiru vel Batın” (Hadid 3) (Sonsuz bir öncelik ve sonsuz bir gelecek sahibidir, beş duyu ile tesbit edebildiğiniz veya edemediğiniz tüm varlık O'dur) "Ve nahnu ekrabu ileyhi min habliveriyd" (Biz O'na (insana) şah damarıdan daha yakınız) "Ve fiy enfisukim efela tubsirun"(Zariyat 21) (Nefislerinizde, hâlâ görmüyor musunuz!) Allah isminin işaret ettiği mânânın en güzel tarifini, İhlas Suresi yapmaktadır; "De ki, O Allah Ahâd'dır. Allah Samed'dir. Lem yelid ve lem yuled'dir. Ve lem yekun lehu küfüven Ahad'dır." .Yani sonsuz, sınırsız, bölünmesi parçalanması, cüzlere ayrılması mümkün olmayan Tek.. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, ihtiyaçtan beridir. O, ancak Mahlûkatın ihtiyacını karşılar. Doğmamıştır, herhangi bir varlık O'nu doğurmamıştır. O da herhangi bir şeyi doğurmamıştır. Allah'ın benzeri ve misli yoktur, çünkü O; VAHİDÜ'L-AHAD olan varlıktır. Gelelim Kelime-i Tevhid'in diğer yönlerine; Birinci mânâda "la ilahe" "tanrı yoktur ", ikinci mânâda ise, var olduğunu kabullendiğin varlıklar ancak Allah'ın vücuduyla kâimdir. Ayrı ayrı varlıklar görme. "Ayrı ayrı varlıklar yok, Allah var!.." demektir. Onsekizbin alemin cümlesi BiR içinde Kimse yok BiR den ayruk, söylenir BiR içinde Cümle BiR onu BiRler, cümle ona giderler Cümle dil onu söyler, her BiR tebdil içinde *** “Her nereye baksam Allahı görürüm” Hz.Ali(r.a) , “Görmediğim Allaha ibadet etmem” Hz.Ali(r.a) "..Ve iz kale rabbiküm lil melaiketi inniy cailun fil ard halife.." (Bakara 30) (Ben yeryüzünde bir halife meydana getireceğim). Halife olan varlık, vasfını ötede bir tanrıdan almamaktadır. Bu idrak, O'nun özünden gelmektedir. Esma-ül Hüsna'nın yoğunlaşması ve zuhura çıkması ile ‘Halife’ adını almıştır. Halifenin müstakil bir varlığı yoktur. Bundan ötürü, aslında mevcut olan tüm özellikler onda mevcuttur. Bu âyeti ve yapılan yorumları Et-Tin Suresindeki bir bölüm âyetle özdeşleştirebiliriz. Şöyle ki; "Lekad halaknel insane fiy ahseni takvim sümme redetnahü esfele safiliyn" (95/4-5) (Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına indirdik). Esma'nın ilk zuhura çıkışı ile var olan; mükemmel şekilde yaratılan varlık, Ruhu Azam (Muhammedi cevher), diğer adıyla İnsan-ı Kâmil'dir. Bizim bildiğimiz mânâda, bir suretle var olan ve ‘beşer’ ismini alan insan değildir. Öz Ruh'un, (İnsan-ı Kâmil'in) yoğunlaşmasıyla birimlilik âlemi ve insan meydana gelmiştir. Bilinen anlamdaki insanın, bu Ruhu tüm kemâlâtı ile algılaması, "Halife" adını almasına neden olmuştur. Bayram özüni bildi Bileni anda buldu Bulan ol kendi oldu Sen seni bil sen seni. (Hacı Bayram-ı Veli) Niyazi Mısri: Sağı solu gözler idim, DOST yüzün görsem deyu, Ben taşrada arar idim, ol can içinde CAN imiş!.. Öyle sanırdım, ayrıyem; DOST ayrıdır, ben gayrıyem Benden görüp işiteni, bildim ol canan imiş!.. derken, benzer ifadeler aşağıdaki satırlarda, Yunus Emre tarafından dile getirilmiştir. "Her kancaru bakar isem O'ldur gözüme görünen “ ve "Kancaru bakar isem onsuz yer görmezem." "Cümle yerde Hakk hazır, göz gerektir göresi" *** "Ey dün ü gün Hakk isteyen, bilmez misin Hakk nerdedir? Her nerdeysem orda hazır, nere bakarsam ordadır”. *** "Hakk cihana doludur, kimseler Hakk'ı bilmez Onu sen senden iste, o senden ayrı kalmaz." *** "Çün ki gördüm ben Hakk'ımı, Hakk ile olmuşum biliş Her kancaru baktım ise hep görünendir cümle Hakk”. *** "Nereye bakarısam dopdolusun Seni nere koyam benden içeri?" *** Baştan ayağa değin, Haktır ki seni tutmuş Haktan ayrı ne vardır, Kalma guman içinde Konunun anlaşılması için bugünün bilimsel bulgu ve verilerinden de yararlanabiliriz.Şöyleki; Bugün, bilim çevrelerince, Evrenin yapısı ve bununla direkt bağlantılı olarak, Evreni algılayan yorumlayan insan beyninin işleyiş tarzı hakkında bir takım görüşler ortaya atılmaktadır. 1940'lı yıllarda fareler üzerinde bir takım deneyler yapıldı. Farelerin beyninin bir kısmı alındı ve göstereceği tavırlar izlendi. Sonuçta fare, kendisine öğretilen yolu, beyninin bir kısmı alınmadan önceki gibi bulabilmekteydi. Yine görme merkezinin yüzde 98'i alınmış bir kedi, görme fonksiyonunu eskisi gibi yerine getirebilmekteydi. Bu durum, bilimadamlarını şaşırttı. Nörofizikçi Karl Pribram, beynin holografik özellik gösterdiğini düşünerek, bu husustaki çalışmalarına ağırlık verdi. 1960'lı yıllarda hologram prensibi ile ilgili okuduğu bir yazı, kendisinin düşündükleriyle paraleldi. Pribram'a göre, beyin fonksiyonları holografik olarak çalışmaktaydı. Beyinde görüntü yoktu, peki o zaman neyin hologramı oluşmaktaydı. Gerçek olan neydi? Görünen dünya mı, beynin algıladığı dalgalar mı, yoksa bundan da öte bir şey mi? Bugünkü fizik anlayışımıza göre Evren, birbirini kesen pek çok elektromanyetik dalgalardan meydana gelmiştir. Bu tanıma göre, uzayda boşluk yoktur, her yer doluluktur. Ünlü fizikçi David Bohm, atomaltı parçacıklarla ilgili araştırmaları neticesinde Evren'in de dev bir hologram olduğu kanısına vardı. Bohm'un en önemli tesbitlerinden biri, günlük yaşantımızın gerçekte bir holografik görüntü olduğudur. Ona göre Evren, sonsuz ve sınırsız "TEK" bir holografik yapıdır ve parçalardan söz etmek anlamsızdır. Bilim bu tesbitleri henüz yapmamış iken, Tasavvuf ehli kişilerin çok uzun yıllardan beri, dille getirdiklerini düşündüğümüzde, esasında çok farklı şeyler söylemediklerini görüyoruz. Üstelik, onlar bunu bir hal olarak yaşarlarken, bir kısmı yaşadıkları bu hakikatı dışarıya aksettirmemiş, bazıları ise, içinde bulundukları toplumun anlayış seviyesine uygun, bir tarzda açıklamaya çalışmıştır. Bu bir acaip haldir bu hale kimse ermez Alimle davi kılar, Veli değme göz görmez İlm ile hikmet ile, kimse ermez bu sırra Bu bir acaib sırdır, ilme kitaba sığmaz Alem ilmi okuyan, dört mezhep sırrın duyan Aciz kaldı bu yolda, bu aşka el uramaz Yunus canını terk et, bildiklerini terk et Fena olmayan suret, şahına vasıl olmaz *** Unuttum din diyanet, kaldı benden Bu ne mezheptir, dinden içeri Dinin terk edenin küfürdür işi Bu ne küfürdür imandan içeri Geçer iken Yunus şeş oldu dosta Ki kaldı kapıda andan içeri *** Yunus bu cezbe sözlerin cahillere söylemegil Bilmezmisin cahillerin nice geçer zamanesi *** Ey sözlerin aslın bilen, gel de bu söz kandan gelir Söz aslını anlamayan, sanır bu söz benden gelir Söz karadan aktan değil, yazıp okumaktan değil Bu yürüyen halktan değil, halık avazından gelir Şimdi biz bir takım bilimsel verilerin ışığı altında, onların bir zamanlar ne demek istediklerini daha iyi anlayabilmekteyiz. Hologram prensibi, tasavvufun anlatmak istediğinin, kısmen de olsa daha iyi anlaşılabilmesini sağlamıştır. Genel anlamda TÜM'ün sahip olduğu bütün özelliklerin boyutsal olarak her birimde nasıl mevcut olabildiğini açıklar. Bu ifade tarzının anlaşılması ile, bizden ayrı, ötelerde olduğu düşünülen Tanrı imajı yıkılarak, gerçek "Allah" kavramı ortaya çıkmaktadır. Bu noktada tasavvuf ile hologramın ne olduğu hakkında kısa bir bilgi verelim, sonra da birleştikleri noktaları tespit etmeye çalışalım. Tasavvuf, tek bir varlığı ve bir hakikatı tüm boyutları ile inceleyen bir felsefedir diyebiliriz. Bu felsefenin temeli düşünceye dayanır, Düşünme neticesi tespit edilenler ise, bizzat yaşanır. Kur'an'ın ve hadislerin anlaşılabilmesi, tasavvuf erlerinin, verdikleri ipuçlarının çözülebilmesi, değerlendirilebilmesi için, bu felsefenin bilinmesi mutlak olarak zorunludur. Hologram ise, en kısa tanımıyla üç boyutlu görüntü kaydetme yöntemi'dir. Hologram tekniğinin en önemli özelliği, hologram plakasına cisimlerin görüntüsünün değil; o görüntünün elde edilmesi için gerekli bilgilerin kaydedilmesi, dolayısıyla hologram plakasının en küçük parçasının bile, Bütün'ün tüm bilgilerini içerebilecek kapasiteye sahip olmasıdır. Bu tekniği kısaca şu şekilde anlatabiliriz: Bir lazer kaynağından gelen ışın, yarı geçirgen bir ayna tarafından ikiye ayrılır. Bu ışınlardan biri, hologram plakasına doğrudan ulaşır, öbürü ise görüntülenmek istenen cisme yöneltilir ve oradan yansıyarak hologram plakasına varır. Hologram plakasına doğrudan gelen lazer ışını ile cisimden yansıyarak gelen lazer ışını, bu plaka üzerinde bir girişim modeli oluşturur. Böylece cismin görüntüsü kaydedilmiş olur. Daha sonra, kayıt sırasında kullanılan frekansta ve aynı açıdan yeni bir lazer ışını ile hologram plakası aydınlatılacak olursa, görüntülenen cisim, üç boyutlu olarak odanın içinde canlanır. Plaka, kendisine gelen ışınları tıpkı görüntüsü saptanan cisim gibi yansıtacağı için, görüntü net ve eksiksiz olacaktır. Beyin hücreleri dediğimiz nöronlar da, tek tek birer mini hologram gibidirler ve gelen impalsları frekanslarına ayırarak algılarlar. Her bir hücrenin etkinliği, kendi içinde bir dalga boyu oluşturmaktadır. Bir sürü hücrenin dalga boylarının birbiriyle girişim yapmalarından oluşan holografik model, bizim beş duyuyla algıladığımız görüntüyü ortaya koymaktadır. İnsan beyni de pek çok mini hologramdan oluşmuş büyük bir hologram olarak düşünülebilir. Çünkü beyindeki her hücre, esasında her işlevi yapabilecek yetenek ve kabiliyette var olmuştur. Ancak, kozmik programlanmadan sonradır ki, hücreler özelleşerek kendilerine ait işlevleri meydana getirirler. Bu açıklayıcı bilgilerden sonra, dini verilerin de ışığı altında beynin nasıl programlandığını düşünelim... Kişinin "Ayan-ı Sabite" denilen, sabitleşmiş ana programını oluşturan yüz yirminci gündeki kozmik ışınlar, meleki tesirler ile yedinci ve dokuzuncu aylarda ve nihayet doğum anında alınan tesirler ile beyin programlanmaktadır. Zaten insan, Allah isimlerinin manalarının bir terkip halinde oluşmasıyla meydana gelmiş bir birim. Ve bu kemalatın genetik verilerle insandan insana nakledilmiş olması dolayısıyla, bu doksan dokuz isim her insanda mevcut. (Bakara 30-31) Ayrıca İnsan, Zat, Sıfat, Esma ve Ef'al boyutlarını özünde bulunduran bir birim. Hologram prensibinin en önemli özelliği, her noktasının bütün cismin görüntüsünü verebilmesidir. Hologramın her noktasına cismin her tarafından ışın dalgaları gelmekte ve orada kaydedilmektedir. Bu nedenle, hologram plakası ne kadar koparılsa, kırılsa bile her parça bütünün bilgisini içinde taşımakta ve gerektiğinde bütünün tam görüntüsünü tek başına vermektedir. Şimdi, bu verilerle şu sonuçlara ulaşabiliriz: Görüntülenmesi istenen cisimden yansıyarak gelen lazer ışınının hologram plakasına cismin görüntüsünü kaydetmesi gibi, insan beyinleri de, doğum öncesi ve doğum anında, kökeni meleklere dayanan burçlar olarak tabir ettiğimiz sayısız takım yıldızlardan gelen kozmik ışınlarla programlanmış oluyor. Nasıl benzer frekanstaki ışınları plakaya gönderdiğiniz zaman cisim üç boyutlu olarak ortaya çıkıyorsa, Burçlardan ve Güneş sistemindeki planetlerden gelen ışınlar da, o programlanmış olan insan beyinlerini etkilemekte ve kişilerden programları doğrultusunda çeşitli fiillerin, davranışların ve düşüncelerin ortaya çıkmasına neden olmaktadırlar. Aslında plaka üzerinde görülen üç boyutlu cismin gerçekte bir varlığı yoktur, dalga boylarının oluşturduğu bir modeldir (ya da hayaldir) biz onu var gibi görmekteyiz. Bunun gibi, insan beyni de bu noktada tıpkı bir hologram gibi çalışmaktadır ve biz beş duyumuzun kapasitesi gereğince kendimizi bir birim gibi kabul edip, çevremizde gördüğümüz her şeyin de varolduğunu sanırız. Gerçekte, o hologram plakasındaki görüntünün bir gerçekliği olmadığı gibi, çevremizde görüp var kabul ettiğimiz bir takım şeylerin de bir varlığı yoktur. Fiil diye algılananlar tamamiyle manalardır. Tasavvuf erleri bu anlamda "eşyanın menşe-i"ni düşünmek tevhiddir demiştir. Her mana ise, belli frekanstaki bir dalga boyudur. Böylece beyin holografik olarak evreni algılamaktadır. Buradan hareketle, makro plandaki Evren de tıpkı beyin hücreleri gibi, kökeni kuantsal enerjiden ibaret bir hologramik yapıdır. Mutlak manadaki Evreni bir an için, hologram plakası gibi düşünün. Sonsuz, sınırsız tek olan Allah, kendindeki manaları seyretmeyi dilemiş ve bu manaları çeşitli şekillerde terkiplendirerek sonsuz sayıda varlıkları meydana getirmiştir. Fakat bu varlıklar, o tek varlığın ilmiyle ve ilminde yoktan var ettiği ilmi suretlerdir. Bu yoktan var ettiği bütün birimler, O'nun ilmiyle, O'nun ilminden ve O'nun varlığından meydana gelmiş olması nedeniyle, o varlıklarda kendi varlığının dışında hiçbir şey mevcut değildir. Tasavvufi anlatımla da olsa evren tek bir ruhtan meydana gelmiştir ve evrende mevcut olan herşey hayatiyetini bu ruhtan alır. Ve bu ruh, aynı zamanda şuurlu bir yapı olması nedeniyle, ilme, iradeye ve kudrete sahiptir. İşte bu evrensel ilim, güç ve irade hologramik bir şekilde Evrenin her katmanındaki her birimin, her noktasında mevcuttur. Bu gerçeğe ermişlerin, "Zerre küllün aynasıdır" şeklinde anlatmaya çalıştığı konu, mutlak bir iradenin yanında bir de irade-i cüz'iyenin var oluşu şeklinde anlaşılmıştır. Sizin vücudunuzun her zerresinde o kozmik güç, ilim ve irade aynı orijinal yapısıyla mevcut bulunmaktadır. Ve siz bir şeylerin olmasını istediğiniz zaman, ötelerdeki bir varlıktan talep etmiyorsunuz, kendi varlığınızdakinden, Öz'ünüzden istiyorsunuz. Yani Öz'ünüzde mevcut olan Allah ilmi, kendi dilemesiyle ve kendi kudretiyle isteğinizi açığa çıkarıyor. Holografik yapının önemli bir diğer özelliği ise, zaman ve mekan kavramları olmaksızın, geçmiş, şimdi ve gelecek diye bildiğimiz her şeyi yani tüm bilgileri bir arada bulundurmasıdır. Zaman, mekan, geçmiş, gelecek diye algılananların hepsinin algılayanın kapasitesinden kaynaklanan göreceli değerler olduğu, bir kez de hologram prensibi ile destek görmüştür. Tüm'ün bilgisi, her zerrede özü itibariyle mevcuttur ancak: zerrenin de o tüm bilgiyi değerlendirebilmesi, mevcut kapasiteyi kullanabildiği ya da açığa çıkartabildiği orandadır. Levh-i Mahfuz, "kesreti" yani çokluk kavramlarını meydana getiren Esma Terkiplerinin "kaza ve hüküm", bilgi ve bilinç boyutudur. Allah ilmindeki "hüküm ve takdirin" fiiller alemine yansımasıdır. Bu platformda her şey bilgi olarak, tasarım olarak tüm varoluş gerekçesiyle mevcuttur. Burada zaman ve mekan kavramı olmaksızın ezelden ebede kadar her şey bilgi olarak mevcuttur. İşte bu Levh-i Mahfuz alemlerin aynasıdır ve evrenin geni hükmündedir. Evrende ve onun boyutsal tüm katmanlarında meydana gelmiş olan tüm varlıklar, Levh-i Mahfuz diye bilinen bir üst boyutun tafsiliyle meydana gelmişlerdir. Burada mevcut olan her birim, galaksiler, burçlar, güneşler, planetler ve dünya üzerindeki her şey varlığını Allah'ın varlığı ile vardır. Ve her biri kendi boyutunun algılayıcısına göre vardır. Gerçekte var olan, sadece ve sadece tek'tir, varlık Vahidül Ahad olan Allah'dır. Evrende mevcut olan bu mana suretlerinin hepsinin de tek'in tüm özelliklerini içermesi ve müstakil bir varlıklarının, mevcudiyetlerinin olmaması ve Allah her zerrede zatıyla, sıfatlarıyla ve esmasıyla mevcut olduğu içindir ki, evren de holografik özellik göstermektedir. Bunu tespit eden ermişler de "Alemlerin aslı hayaldir" diyerek bu gerçekliğe temas etmişlerdir. (Bu yazıda Hologram ile ilgili bilgiler, Michael Tablot’un Holografik Evren isimli kitabı ile Bilim ve Teknik dergisinden alınmıştır.) Bu arada bir günlük gazetemizin yazarından (Türker Alkan)konuyla ilgili olduğu için alıntı yapmak istiyorum. " Kuantum fiziği atomaltı parçacıkların incelendiği bir alan. Son yıllarda bu alanda yapılan çalışmalar şaşırtıcı sonuçlar veriyor. Evrene bakışımızı kökünden değiştirecek önermelerle karşılaşıyoruz. Bildiğiniz gibi dört boyutlu bir dünyada yaşıyoruz. En, boy, yükseklik ve zaman. Olayın çarpıcı niteliğini göstermek için şöyle düşünebiliriz: Sadece iki boyutun bulunduğu ve zamanın olmadığı bir dünyada yaşayanlara üçüncü boyutu ve zamanı nasıl anlatabilirdik? İki boyutlu dünyanın insanları ne kadar 'Olmaz öyle şey' diyecekse şimdi biz de benzer bir şaşkınlık içindeyiz. Bitmedi. Kuantum fizikçilerine göre evrende 11 boyut varmış! Daha 'zaman' kavramının 'boyut' olarak ne anlama geldiğini kavrayamadan yeni boyutlarla nasıl baş edeceğiz, bilmiyorum.Kuantum fizikçilerine göre bir cisim aynı anda birden fazla yerde bulunabiliyor. Hayır, iki veya üç değil, tam 3 bin yerde bulunabiliyor! Evreni sağduyularımızla algılamanın getirdiği sınırlamaları düşünmemiz gerekiyor. Daha çarpıcı iddiaları var kuantumcuların. En şaşırtıcı önermelerden birisi, insan düşüncesiyle maddelerin etkilenebileceği, biçimlenebileceği önermesidir. Japonya'da yapılan bir araştırmada, iyi ya da kötü sözlere muhatap olan su moleküllerinin, söylenenlere paralel olarak, güzel veya çirkin biçimler aldığı görüldü. İnsanın düşüncesiyle evrenler yaratacağını, paralel evrenler olabileceğini ileri sürenler bile var. Teolojik bakımdan da önem taşıyan bir iddiaya göre ise tüm evren bir tek varlıktır! Tek bir zihindir. Bu görüşe göre 'başkasının zihnini okumak' anlamında 'telepati' yoktur. Çünkü insan zihni zaten ortaklaşa bir zihnin parçasıdır. Evrende olup bitenleri bilmektedir! İlginç buluşlardan birisi, bilim adamları tarafından gözlenen elektronların, gözlenmeyen elektronlardan farklı davrandıklarıdır. Elektronlar sanki gözlendiklerini biliyormuş gibi hareket ediyorlar! Bir atomaltı parçacığını ikiye ayırıp evrenin iki ucuna yerleştirsek, iddiaya göre, bu iki parçacık sanki ayrılmamışlar gibi, aynı hareketleri yapacaktır. Çünkü evreni oluşturan mesafe görünüşten ibarettir. Ve tabii zaman izafidir, zaman içinde seyahat mümkündür. Bunları söyleyenler rastgele kişiler olsa güler geçersiniz. Ama karşımızdakiler dünyanın en saygın bilim adamlarıdır. Kuantum fiziğinin düşündürdüğü birkaç nokta önemli. Birincisi, evrenin 'birliği' fikri ki bizi Doğu felsefesinin binlerce yıl önce söylediği düşüncelere geri götürmektedir. İkincisi, geleneksel 'materyalist' düşünceye karşı, 'idealizmin' destek bulduğu bir evreni betimlemektedir. Ki kimse fizikten böyle bir sonuç beklemezdi" Aşk ile ister idik yine bulduk ol canı Gömlek edinmiş giyer suret ile bu teni ** Yunus imdi sen senden, ayrı değilsin candan Sen sende bulmaz isen, nerde bulasın anı Alemdeki varlıkların oluşumu her an devam etmektedir. Allah katında zamanın ve mekânın bir anlamı yoktur; Tek bir an vardır ve o an devr-i daim ederek, Allah'ın kudret ve iradesine göre şekillenmektedir. Başlangıç ve bitiş zamanı aynıdır. Oluşlar noktanın sürekli deveranıdır. Var oluş konusunda üç durum söz konusudur; Birincisi mutlak varlıktır. “Var olmak” kendisidir. Onun yüce zati sıfatıdır. İkincisi mutlak yokluktur. Sadece mutlak varlığın bilinmesi için mefhum olarak ortaya çıkarılmış durumdur. Yoktur. Üçüncüsü mümkünattır yani mevcudattır. Varlık verilenlerdir ki; var olabilirde, var olmayabilirde. Bu mevcudatın varlığı, kendinden menkul değil, varlığını verene aittir.Bu mevcudatın iki yönü söz konusudur. Birincisi varlıktan gelen ve ona ait olan varlık yönüdür. ikincisi ise varlığı kendinden olmamakla kendisine ait olan hiçlik - yokluk - çirkinlik - ayıp - terslik yönüdür. Bu mevcudatın benzeri, eşi, dengi veya zıddı olur. İlim şehrinin tanıtımı burdadır.Yokluğun ortaya çıkarılması, varlığın bilinmesi içindir. Çünkü bu boyutta (mevcudat içinde) her anlam karşıtı ile bilinir. Tasavvufta nokta, ahadiyete işaret eder. Vahidiyetin batını AHADİYET, zahiri RAHMANİYET'tir. Ne dün vardır ne de yarın! Evren her an oluş halindedir. "O her an yeni bir şe'ndedir" (Kur'ân-ı Kerim 55/29). Varlıkların özünde Allah olunca, tabiatta iyi-kötü, hayır-şer olamayacağı gibi, ölüm diye bir şey de yoktur. Var olmak ve yok olmak aslında bir değişimdir. Varlık ve yokluk da bize göredir. Gerçek anlamda ölüm yoktur. Koğıl ölüm endişesin, Aşıklar ölmez bakidir Ölüm aşıkın nesidir cun nur-u ilahidir Ölümden ne korkarsın çünkü hakka yararsın Bil ki ebedi varsın, Ölmek fasid işidir *** Kal u bela denmeden, Kadimde bile idik Biz bir uçar kuş idik , vücut can budağıdır Yunus beşaret sana, gel derler dosttan yana Ol kimseye ol ana KULLUN YERCİ (Herşey döner -Haktan gelen hakka dönecektir-) aslıdır Bütün oluşların temelinde Allah vardır; bize bizden yakın olması, yaptığımız her şeyi bilmesi bundandır. Bizim her şeyi kendimiz yapıyormuşuz gibi, başka varlıkların başka şeyler yapıyormuş gibi görünmeleri sadece bir hayaldir. Aslında herşeyi yapan Allah'tır; Kur'ân'da Hz. Muhammed(S.A.V) 'e "Attığın zaman sen atmadın, lâkin Allah attı." (22/17) ifadesi vardır. Burada da sûreten Hz. Peygamberin attığı, ama gerçekte işi yapanın Allah olduğu ifade edilmektedir. Tasavvuf'da ; yaratılmış olan herşey insan içindir. Mutasavvıflar, evrenlerin yaratılışını sadece Allah'ın var olup hiç bir şeyin olmadığı "lâ taayyün" devresinden (Hz Ali “Sadece Allah vardı başka hiçbir şey yoktu"), evrenlerin kademe kademe yaratılıp insaniyet mertebesine gelinceye kadarki evrelere kadar incelerler. İnsanın yaratılmasına kadar evrende çeşitli tabiî olaylar olmuş, birçok canlı türleri gelmiş geçmiş ve tam insanın yaşayabileceği bir ortam oluşturulduktan sonra Hz. Âdem yaratılmıştır. Hz. Muhammed(S.A.V) 'in bedenen gelişi de gene insanların belli bir olgunluk düzeyinden sonradır. İnsandan önceki varlık evrenin gayesi, insanın özünü taşıyacak olan bir bedenin hazırlanması idi. İnsanlığın gayesi olan bu İnsan-ı Kamil ( Yani Hakk'ın Zahir yönünün aldığı isim ) beden peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) dir. İnsanın yaratılmasına gelince, bu hem ilk insanın hem de daha sonraki tek tek her insanın yaratılmasında önemli bir konudur. Evrenler için yer küresi (arz), onun içinde maden-bitki-hayvan üçlüsü diğerlerine göre ayrılmıştır. "Asıl"dan madenler, madenlerden bitkiler, bitkilerden hayvanlar seçilerek geliştirilmiştir ("ıstıfa"). Hayvanlar içinde birçok grup vardır ve insan da ayrı bir varlık katmanı olarak bunlardan seçilip yaratılmıştır. Bu, ilk yaratılmış insan olan Âdem'de böyle olduğu gibi, şimdi yaratılmakta olan her insanda da böyledir.("Hiçbir şeyden haberi olmayan cansızlardan gelişip boy atan bitkiye, bitkiden yaşayış, derde uğrayış varlığına, sonra da güzelim akıl,fikir, ayırt ediş varlığına geldin" Hz.Mevlana). Yeryüzündeki insan, "Allah'ın halifesi" olarak yaratılmıştır (Kur'ân-ı Kerim 2/30). Allah'ın halifesi demek, onun iradesiyle onun çok şanlı ve hayırlı yaratmalarına onu temsilen vesile olmak demektir ki bu yetkinin doğru kullanılıp kullanılmaması melekleri bile endişeye sevketmiştir. Ama Allah, "Ben sizin bilmediğinizi bilirim" diyerek insanın önemini göstermiştir. Varlık evreninin gayesinin insanı yaratmak olduğunu Yüce Allah,peygamberimiz vasıtasıyla bir Hadis-i Kutsi ile bildirmiştir.”Ben gizli bir hazine idim,bilinmek istedim. Sevdim ve bütün cevherlerimi bu alemlere saçtım.(Ademi yarattım)” .Bu hadisle Allah tüm evren ve alemleri bilinmek için yarattığını ifade etmektedir. Bu sözle varoluş şekli açıklanırken, gizli olanın evrensellik ve adem adı altında zahir olduğu da anlatılmaktadır. Evren yaratıldıktan sonra ise sıra kendisini bilebilecek özellikte bir varlığın yaratılmasındaydı. Sıradan bir varlık onu bilemeyeceğine göre ,Bu çok üstün bir varlık olmalıydı.Ve kendi özelliklerini taşıyan (Yeryüzündeki halifesi) bir varlık olarak insanı yarattı (“İnnallahe halake Ademe ala suretihi” – Allah Ademi kendi suretinde yarattı.) Tabii buradaki insan ile Insan-ı Kamil kastedilmektedir. Kişiliği yönü ile İnsan-ı Kâmil, hayatiyeti ile Ruhu Azam adını alan bu muhteşem varlık, Hazreti Muhammed(sav)’in hakikatidir. O zat, genel anlamda Rasullerinin tümünü temsil eder. O zat, tüm rasullerin temsil ettiği yüce değerlerin en üst seviyede kendisinde toplandığı, insan için zirve olan ve insanın yaratılış GAYESİNİ temsil eden bir büyük yaratılıştır. Onun hakikati, tam manası ile, “Allah için” olan, Allahtan ve Allahın olan bir Gaye ve Ruh-Rasuldür. Canım kurban olsun senin yoluna Adı güzel kendi güzel Muhammed Şefaat eyle bu kemter kuluna Adı güzel kendi güzel Muhammed Dört caryar anun gökçek yaridur Anı seven günahlardan beridur On sekiz bin alemin sultanıdur Adı güzel kendi güzel Muhammed Aşık Yunus nider dünyayı sensiz Sen hak Peygambersin şeksiz şüphesiz Sana uymayanlar gider imansız Adı güzel kendi güzel Muhammed Hak yarattı alemi,aşkına Muhammed'in Ay ü günü yarattı,şevkine Muhammed'in Ol! dedi oldu alem,yazıldı levh ü kalem Okundu hatm-i kelam,şanına Muhammed'in Ferişteler geldiler,saf saf olup durdular Beş vakt namaz kıldılar,aşkına Muhammed'in Havada uçan kuşlar,yaşarıp dağ ü taşlar Yemiş verir ağaçlar,aşkına Muhammed'in İmansızlar geldiler,andan iman aldılar Beş vakt namaz kıldılar,aşkına Muhammed'in Yunus kim ede methi,över Kur'an ayeti An! vergil salavatı,aşkına Muhammed'in Tüm rasullerin özelliği, onda toplanan özelliklerden birinin temsili ve ifadesidir. O zulümsüz, bütün bir nur ve mana olan asli gayedir. O, tüm mevcudatın Rasulü, sebebi, mevcudatın ve mevcudatın bir özü olan ademin yaratılış gayesidir. O, güzelin mazharı ve “Allah için” olan SEVGİLİDİR. Allah ona, “seni yaratmasaydım eflaki yaratmazdım” demiştir. Et-Tin Sûresinde, “Ahsen-i Takvim” olarak belirtilen O’dur. Yeryüzü İnsan-ı Kâmilleri ise, O’nun vekilleridir. Ve insanlara bu ozelliğe erişme yeteneği verilmiştir. Tasavvufi eğitim işte bu yeteneği geliştirerek talipleri,kendi yetenekleri ölçüsünde İnsan-ı Kamil yapma eğitimidir. Böylece bütün evrenin, Allah isimlerinin manaları olduğunu anlayan bir mutasavvıf için, cana yönelerek Allah'ı kendi içinde bulmak, en doğru yoldur.Yunus, "İstediğimi buldum eşkere can içinde Taşra isteyen kendi, kendi nihân içinde." diye başlayan şiirinde, özümüzde Allah'ın bulunduğunu şöyle ifade ediyor: "Sayrı olmuş iniler, Kur'ân ününü dinler Kur'ân okuyan kendi, kendi Kur'ân içinde. Baştan ayağa değin Hakk'tır ki seni tutmuş Hakk'tan ayrı ne vardır, kalma gümân içinde Girdim gönül şehrine, daldım onun bahrına Aşk ile gider iken iz buldum cân içinde." İnsanın kendi benliğindeki Allah'a ulaşabilmesi için kendi benliğinde "seyretmesi" gerekir. Bu, çok güzel bir yoldur . İnsana da şah damarından daha yakın, ruhunun, canının tâ içindedir. "İstemegil Hakk'ı ırak, gönüldedir Hakk'a durak Sen senliği elden bırak, tenden içeri candadır." "Yunus sen diler isen, dostu görem der isen Aynadır görenlere ol gönüller içinde." Yunus Emre, gizli ve örtülü olanın Allah değil insan olduğunu şöyle ifade ediyor: "Yunus'tur eşkere nihan, Hakk doludur iki cihan Gelsin beri dosta giden; hûr-u kusur Burak nedir?" "Bende baktım bende gördüm benim ile bir olanı Sûretime cân olanı kimdurur (ben) bildim ahi. ... İsteyüben bulımazam, ol benisem ya ben hani Seçmedin ondan beni, bir kezden ol oldum ahi. ... Ma'şuk bizimledir bile, ayrı değil kıldan kıla Irak sefer bizden kala, dostu yakın buldum ahi. Nitekim ben beni buldum, bu oldu kim Hakk'ı buldum Korkum onu buluncaydı, korkudan kurtuldum ahi. ... Yunus kim öldürür seni, veren alır gene cânı Bu canlara hükm'edenin, kim idiğim bildim ahi" Kişinin gönlünde HAK'kı görebilmesi için cezbe, muhabbet, sırr-ı ilahi denen üç ilke vardır. Bunlardan birincisi bütün varlıklardan yüz çevirip Allah a yönelme, İkincisi Allah'dan başka bir varlığı sevmeme, Allah ın ancak sevgiyle bilinebileceğine inanmaktır. Üçüncüsü de Allah gerçeği sırrına varmadır. Bunun da üç kuralı vardır. a) Bütün eylemleri yok sayarak yalnız Allah ı düşünmek, bütün eylemlerde Allah dan başka bir varlık olmadığına inanmak. b) Bütün niteliklerin Allah dan geldiğini kavramak, Allah dışında bir niteliğin bulunamayacağı kanısına ulaşmak. c) Allah özünden başka bir öz bulunmadığı sonucuna vararak kendi varlığının yokluk olduğunu bilmek. Benim canım uyanıktır dost yüzüne bakan benem Hem denize karışmağa ırmak olup akan benem *** Ben hazrete tutum yüzüm ol aşk eri açtı gözüm Gösterdi bana kendozum ayet-i kul denen benem *** Şah didarın gördüm ayan hiç gumansuz belli beyan Kafir ola inanmayan ol didara bakan benem *** Bu cümle canda oynayan damarlarımda kaynayan Kulli dillerde söyleyen kulli dili diyen benem Yunus, evrenle kaynaşmıştır, her nereye baksa orada Hak'kı müşahade eder. Orada son derece dinamik, canlı, sürekli bir oluş vardır. O oluşa katılma, Allah'ın tecellilerini bir başka gözle görmektir.Evrende asıl olan aşktır, sevgidir. Aşkın kaynağı Allah katındadır ve oradan bir parça aşk bütün evrenlere yayılmıştır. Allah'ın oluşu idare eden sevgisi bütün varlık ve olaylarının en içine, onu karakterize edecek şekilde yerleşmiştir. Varlıkların ve olayların gerçek anlamına, oradan evrenin anlamına ve Allah gerçeğine ulaşmak için, her şeyin özüne doğru gidilmelidir. "Fenâ mertebesi"ne ulaşan mutasavvıf, ancak o mertebede kendisini Allah'ın halifesi gibi görüp bütün oluşa, Allah'ın bu evren ve evrendeki varlıklara çizdiği boyutlar içerisinde, ama bütün zaman ve mekânlarda, bütün varlık katmanlarında ve hallerinde katılır. Nihayet , "sonun başlangıçla birleştiği safha" ya geçilir. "Beli" kavlin dedik evvelki demde Henuz bir demdir, ol vakt u bu saat ** O Makam zaman ve mekanın olmadığı hiçlik , yokluk makamıdır ki ,orada sadece Allah vardır. Benden benliğim gitti hep mülkümü dost yuttu La-mekana kavm oldum mekanım yağma olsun Anlaşılır ki bilinen tüm mekan ve zamanlar izafi ve zan imiş sadece tek bir "An" varmış. “Sadece Allah vardı başka hiçbir şey yoktu işte bu an da o andır” |
yunus emre CANIM KURBAN OLSUN SENİN YOLUNA Canim kurban olsun senin yoluna, Adi güzel, kendi güzel Muhammed, sefâat eyle bu kemter kuluna, Adi güzel, kendi güzel Muhammed Mü'min olanlarin çoktur cefâs?, Ahirette olur zev-u sefâs?, On sekiz bin âlemin Mustafâ's?, Adi güzel, kendi güzel Muhammed Yedi kat gökleri seyrân eyleyen, Kûrsûn üstünde ceylân eyleyen. Mi'râcinda ümmetini dileyen, Adi güzel, kendi güzel Muhammed Asik YUNUS neyler iki cihâni sensiz, Sen Hak Peygambersin seksiz, gümânsiz Sana uymayanlar gider imânsiz, Adi güzel, kendi güzel Muhammed Asik YUNUS |
HAK BİR GÖNÜL VERDİ Hak bir gönül verdi bana, ha demeden hayran olur Bir dem gelir şadan olur, bir dem gelir giryan olur Bir dem gelir söyleyemez, bir sözü şerh eyleyemez Bir dem cehalette kalır, nesne bilmez nadan olur *** ***Bir dem dev olur ya peri, viraneler olur yeri Bir dem uçar BELKIS ile sultan-ı ins u can olur Bir dem varır mescitlere, yüz sürer anda yerlere Bir dem varır deyre girer, incil okur ruhban olur *** ***Bir dem gelir İSA gibi ölmüşleri diri kılar Bir dem girer kibr evine, Firavn ile Haman olur Bir dem döner CEBRAİLE rahmet saçar her mahfile Bir dem gelir gümrah olur, miskin Yunus hayran olur |
1 ek ![]() İnsan bir “sevgi” varlığı’ dır, tin ile gövde gibi iki ayrı tözden kurulmuştur. Tin tanrısaldır, ölümsüzdür, gövdede kaldığı sürece geldiği özün ve yüce kaynağa, tanrısal evrene dönme özlemi içindedir. Gövde dağılır, kendini kuran öğelere ayrılır.İçinde insanın da bulunduğu tüm varlık evreni toprak, su,ateş ve yel gibi dört ilkeden kurulmuştur. Bu dört ilke yaratılmıştır, yaratıcı da Tanrı’ dır. Tanrı, bu dört ilkeyi yarattıktan sonra,ayrı ayrı oranlarda birleştirerek varlık türlerinin oluşmasını sağlamıştır. İnsan sevgi yoluyla Tanrı’ ya ulaşır, çünkü insanla tanrı arasında özdeşlik vardır. Ancak, insanın bu madde evreninde bulunması, tinin tanrısal kaynaktan uzak kalması bir ayrılıktır.Bu ayrılık insanı, yaşamı boyunca Tanrı’ yı düşünme, ona özlem duyma olaylarıyla karşı karşıya getirilmiştir.Gerçekte insan- Tanrı – everen üçlüsü birlik içindedir, var olan yalnız Tanrı’ dır,türlülük bir ‘görünüş’ tür. Çünkü Tanrı, kendi özü gereği, bütün varlık türlerini kapsar, her varlıkta yansır. Evreni kuran öğelerle insanın gövdesini oluşturan ilkeler özdeştir. Bu özdeşlik Tanrısal tözün bütün varlık türlerinde, biçimlendirici bir öğe olarak bulunmasından dolayıdır. Tanrısal tözün nesnel varlıklarda bulunması bir ‘yansıma’ niteliğindedir, çünkü Tanrı yarattığı nesnede yansıyınca ‘oluş’ gerçekleşir. Sevgi insanda birleştirici, bütünleştirici bir eğilim niteliğindedir. Yunus Emre, sevgiyi Tanrı ve onun yarattığı tüm varlıklara karşı duyulan bir yakınlık, bir eğilim diye anlar. Sevgi ereği yüce Tanrı’ ya ölümsüz olana kavuşmak, onun varlığında bütünlüğe ulaşmaktır. Tanrı insanla özdeş olduğundan kendini seven Tanrı’ yı, Tanrı’ yı seven kendini sever. Çünkü sevgi kendini başkasında, başkasını kendinde bulmaktır. Sevginin olmadığı yerde, öfke,kırgınlık, çözülme ve birbirinden kopukluk gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar. Sevginin değerini yalnız seven bilir, sevmek de bir bilgelik, bir olgunluk işidir. Yeterince aydınlanmamış , Tanrı ışığından yoksun kalmış bir gönülde sevginin yeri yoktur. Bütün varlık türlerini birbirine bağlayan, onları Tanrısal evrene yönelten sevgidir. Sevgi bir çıkar aracı olmadığından seven karşılık beklemez. Dost kişi gerçek seven kimsedir (âşık). Dost başka bir anlamda da Tanrı’ dır, kişinin gönlünde ışıyan tözdür. Yunus Emre’de yaşamak tanrısal tözün bir yansıması olan evrende sevinç duymaktır. Çünkü, bütün varlık türlerinde Tanrı görünmektedir, bu nedenle severek, düşünerek yaşamayı bilen kimse her yerde Tanrı ile karşı karşıyadır. Yaşamak belli nesnelere bağlanmak, yalnız gelip geçici varlıkları edinmek için çırpınmak değildir. Böyle bir yaşama biçimi kişiyi Tanrısal tözden uzaklaştırdığı gibi yetkinlikten, bilgelikten de yoksun kılar Yunus Emre’nin dilinde bilge kişinin adı ‘eren’ dir. Eren barış içinde yaşamayı, bütün insanları kardeş görmeyi , kendini sevmeyeni bile sevmeyi bilen kişidir. Onun gönlü yalnız sevgiyle, dostluk duygularıyla doludur. Evreni bir tanrısal görüş alanı olarak bildiğinden, erenin evrene karşı da sevgisi, saygısı vardır. Erenin gözünde insan bir küçük evrendir, büyük evren ise Tanrısal tözün kuşattığı sonsuz varlık alanıdır. Eren olma aşamasına ulaşmış kişide erdem, alçakgönüllülük, eli açıklık, yetkinlik, olgunluk bir bütünlük içinde bulunur. Yunus Emre zor günlerin aşılmasında halkın moralini ve manevi yapısını güçlendirenlerin en başlarında yer almıştır. Sadece kişi veya kişileri değil, insanlığı ve tüm dünya insanlarını kucakladığını şiirlerindeki üstün duygularla birbirlerini tamamlayan mesajlar halinde adeta ilan etmiştir. Bu ilkeleriyle de daima insanlık anlayışı ve sevgisi içinde olmuştur. O’ tüm dünya insanlarının özgürlüğü için kardeşlik duygularıyla dolu “İnsanlık” ve “İnsancıllık”savaşı vermiştir. Denebilir ki Yunus Emre: Tüm dünya insanlarına o yolda gelişmeleri için insancıl olma şeklinin mesaj ve dersini de vermiştir. Başka bir deyişle: Yunus Emre “ İnsan sevgisi tohumunu” kendi ilkeleriyle tüm dünyaya eken ve yayan ilk insan olmuştur. Önemli olan şudur: Yunus Emre insan sevgisi çağırışını sadece İslam alemine değil din ve ırk ayrımı yapmaksızın tüm dünya insanlarına karşı yapmıştır. Yunusa göre her doğan çocuk önce yüce Allah’ın kulu olarak dünyaya gelir o halde her kul için ırk , renk,dil,ve din ayrımı yapılmamalıdır. |
1 ek YUNUS EMRE'NİN İNSAN ANLAYIŞI ![]() "Hiç kimise kendinden halden hale gelmedi Cümlemizin halini ma'şuk eder mukarrer" (46) Varlıklar ve varlık sistemleri olan evren (âlemin), zaman içinde bir noktada Allah tarafından yaratılmıştır ve yaratılış her yerde, her zaman devam etmektedir. Oysa insanlar yaratılışın geçmişte bir kere veya çeşitli kademeler halinde olup, bugün tabiî akışı içinde gidiyormuş gibi bir hisse veya zanna kapılırlar ve hep ilk yaratışları merak ederler. İlk yaratılış gerçekten görkemlidir; ama şu anda evrenin her yanında cereyan etmekte olan yaratış da, daha az görkemli değildir. Mutasavvıflar, evrenlerin yaratılışını sadece Allah'ın var olup hiç bir şeyin olmadığı "lâ taayyün" devresinden, evrenlerin kademe kademe yaratılıp insaniyet mertebesine gelinceye kadarki yedi evre içinde incelerler. Onlara göre insan, varlık evreninin gayesi olduğu için en son yaratılan tür odur. "Biz, gökleri ve yeri ve bunlar arasındaki ecrâmı altı günde yarattık da bize yorgunluk aczi dokunmadı" (Kur'ân-ı Kerim 50/38). Bu evrenleri zaman ve mekân içinde en ince ayrıntılarına kadar plânlayıp baştan sona levh-i mahfuza kaydeden yüce Allah, bunları mekânın bizim için uygun gördüğü bir yerinde, zamanın tatlı akışı içinde bize yaşatmaktadır. Evrenin yaratılışına dair Kur'ân'da çeşitli âyetler bulunmaktadır. Allah, yedi kat gökleri ve yerde de göklere benzeyen tabakaları yaratmıştır. Bunların arasında her türlü emirler iner durur (Kur'ân-ı Kerim 65/12). Şu gök kubbe, şu gece, şu gündüz, şu güzelce döşenmiş-bezenmiş yeryüzü, akan sular, otlaklar, oturan dağlar... Bütün bunları Allah yaratmıştır ve biz insanların faydalanılması için yaratılmıştır (Kur'ân-ı Kerim 79/27- 33). "O, yaratışta ne dilerse onu arttırır" (Kur'ân-ı Kerim 35/1). Onun yarattığı herşey güzeldir ve o yaratışta en küçük bir hata bile bulamazsınız. Bütün yaratılmış ve yaratılmakta olanlar, insan içindir. "O bir hâliktir ki, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra semaya inayet buyurdu da onları yedi sema halinde nizama koydu. O, herşeyi bilir bir alîmdir" (Kur'ân-ı Kerim 2/29). İnsanın yaratılmasına gelince, bu hem ilk insanın hem de daha sonraki tek tek her insanın yaratılmasında önemli bir konudur. Evrenler için yer küresi (arz), onun içinde maden-bitki-hayvan üçlüsü diğerlerine göre ayrılmıştır. "Asıl"dan madenler, madenlerden bitkiler, bitkilerden hayvanlar seçilerek geliştirilmiştir ("ıstıfa"). Hayvanlar içinde birçok grup vardır ve insan da ayrı bir varlık katmanı olarak bunlardan seçilip yaratılmıştır. Bu, ilk yaratılmış insan olan Âdem'de böyle olduğu gibi, şimdi yaratılmakta olan her insanda da böyledir. İnsan, hayvanlar dünyasının en gelişmiş ve en mükemmel türü değil; o ayrı bir varlık türüdür. Mükemmellik ise her varlık için ayrı bir anlam taşır. Bazı hayvanların mükemmel oldukları öyle alanlar vardır ki, insan bu mükemmellik düzeyine ulaşamaz. Artık insanda, "hakkında pek fazla bir şey bilemeyeceğimiz" (Kur'ân-ı Kerim 17/85) bir insanî ruh vardır ki, bu, insanı bütün hayvanlar dünyasının kat kat üzerine çıkarmaktadır. Bütün varlıklar insanın yaratılmasının hazırlıklarıdır; hepsi insana rahat bir temel, bir nimet ve sınav yeri olarak hazırlanmışlardır. İnsan, Allah'ın yer yüzündeki halifesi olması dolayısıyla bütün hizmetler ona yöneltilmeli ve hiçbir şey insanın üzerine çıkartılmamalıdır. İnsanın dışında yaratılmış olan hiçbir varlık türü; ne melekler ne hayvanlar ne bitkiler, madenler vs. günahkâr değildir. Onlar öyle bir makamda yaratılmışlardır ki, ne terfi ederler ne de rütbeleri düşer. İsyan, günahkârlık, kötülük gibi şeyler, gelişmek üzere yaratıtmış insanların fiilleridir (Ali el-Havvas). İnsan, yaratılmış olan bütün tabiatın ortak ürünüdür. İnsan bütün canlılarla alâka halinde olduğu için her canlının saadeti ile mes'ut, elemiyle de müteellim olur (Bediüzzaman Said Nursî). Yeryüzündeki insan, "Allah'ın halifesi" olarak yaratılmıştır (Kur'ân-ı Kerim 2/30). Allah'ın halifesi demek, onun iradesiyle onun çok şanlı ve hayırlı yaratmalarına vesile olacak demektir. Bu yetkinin doğru kullanılıp kullanılmaması melekleri bile endişeye sevketmiştir. Ama Allah, "Ben sizin bilmediğinizi bilirim" diyerek insanın liyakatını ve ona olan güvenini göstermiştir. Bu görev ve bu güven insana büyük bir şeref bahşettiği gibi, büyük bir sorumluluk da yüklemektedir. Hz. Âdem, kendine gösterilen bu güveni Cennet'te iyi kullanamamış, kendine çizilen sınırı aşmış ve yeni sınav yeri olan bu Arz'a gönderilmiştir. Hem İblis'in Allah'a isyan etmesi, hem Âdem'in Cennet'te kendi nefsine zulmederek dünyaya gönderilmesi, Hakk'ın takdiri ve bilgisi dahilinde olmuştur. Her şey, her an onun iradesine göre cereyan etmektedir. Allah, evrendeki her şeyi her an yeniden yaratmaya devam etmektedir "De ki, yeryüzünde gezin dolaşın da, Allah'ın yaratışa nasıl başladığını görün. Allah, yeni bir âhiret hayatını da tekrar başlatacaktır" (Kur'ân-ı Kerim 29/20). Evrendeki her varlığın ve her oluşun özünde Allah olduğu için, ve Allah bütün âlemlerin terbiyecisi ("Rabbu'l-âlemin") olduğu için her şey şuurludur. Allah, yarattığı âlemlere karşı lütuf ve inayet sahibidir (Kur'ân-ı Kerim 3/108). Her varlık türü Allah'ın kuludur, sonunda ona gidecektir. Her varlık ona şükreder, hamdeder ve Allah katında bu varlıklar öylesine duyarlıdırlar ki, bizim cansız saydığımız varlıklar dahi ağlar (Kur'ân-ı Kerim 44/29). Yerdeki ve gökteki her şey, Allah'ın kendisine verdiği görevleri yapar (Kur'ân-ı Kerim 13/13, 15; 24/41 42); cinler ve melekler de öyle (Kur'ân-ı Kerim 51/56; 39/75). |
Veysel Karani (Uşşak) Hakkin Habibinin sevgili dostu Yemen illerinde Veysel Karani Söylemez yalani,yemez harami Yemen ilerinde Veysel Karani Seherde kalkuben yola giderdi Hakkin binbir ismin zikir ederdi Allah Allah deyu deve güderdi Yemen ilerinde Veysel Karani Elinde asasi hurma dalindan Egninde hirkasi deve yününden Asla hata gelmez onun dilinden Yemen ilerinde Veysel Karani Asik Yunus ey dür ben de varaydim Ol mübarek hub cemalin göreydim Ayagin tozuna yüzler süreydim Yemen ilerinde Veysel Karani |
BEN YÜRÜREM YANE YANE Ben yürürem yane yane, Aşk boyadi beni kane Ne akilem ne Divane, Gel gör beni aşk neyledi Gah eserem yeller gibi, Gah tozaram yollar gibi Gah akaram seller gibi, gel gör beni aşk neyledi *** ***Akan sulayın çağlaram, Dertli cigerem dağlaram Şeyhim anuban ağlaram, gel gör beni aşk neyledi Ya elim al kaldır beni, ya vaslına erdir beni Çok ağladım güldür beni, gel gör beni aşk neyledi *** ***Mecnun oluban yürürem, ol yari düşte görürem Uyanıp melul oluram, gel gör beni aşk neyledi Miskin Yunus biçareyem, baştan aşağı yareyem Dost ilinden avareyem, gel gör beni aşk neyledi |
Durmaz yanar vücudum Allah Durmaz yanar vücudum Allah Bizleri de mahrum eyleme Allah Sensin benim maksudum Allah Bizleri de mahrum eyleme Allah Kulunu da mahzun eyleme Allah Gül bülbülün ormani Allah Ver derdime dermani Allah Sükür erdik bugüne Allah Bizleri de mahrum eyleme Allah Kulunu da mahzun eyleme Allah Halas eyle narindan Allah Ayirma didarindan Allah Cennette cemalinden Allah Bizleri de mahrum eyleme Allah Kulunu da mahzun eyleme Allah Kandiller yana yana Allah Dervisler döne döne Allah Son nefeste imanindan Allah Bizleri de mahrum eyleme Allah Kulunu da mahzun eyleme Allah |
Ben Dert ile Ah Ederdim Ben dert ile ah ederdim Derdim bana derman imiş İster idim hasret ile Dost yanımda pinhan imiş Nerde deyi fikrederdim Göğe bakıp şükrederdim Dost benim gönlüm evinde Tenim içinde can imiş Sanırdım kendim ayrıyım Dost ayrıdır, ben gayriyim Beni bu hayale salan Bu sıfat-i hayvan imiş İnsan sıfatı, kendi Hak İnsan durur Hak, doğru bak Bu insanin suretine Cümle alem hayran imiş Her kim o insani bile Hayvan ise insan ola Cümle yaratılmış kula İnsan dahi sultan imiş Tevhit imiş cümle alem Tevhidi bilendir adem Bu tevhidi inkar eden Öz canına düşman imiş İnsan olan buldu Hak’i Meclis onun, odur saki Hemen bu biçare YUNUS Aşk ile bil ayan imiş Yunus Emre |
İlim İlim Bilmektir İlim ilim bilmektir İlim kendin bilmektir Sen kendini bilmez isen Ya nice okumaktır Okumaktan mânâ ne Kişi Hakk'ı bilmektir Çün okudun bilmez isen Ha bir kuru emektir Okudum bildim deme Çok tâat kıldım deme Eri Hak bilmez isen Abes yere yelmektir Dört kitabın manası Bellidir bir elifde Sen elifi bilmez isen Bu nice okumaktır Yunus Emre der hoca Gerekse var bin hacca Hepisinden eyice Bir gönüle girmektir Yunus Emre Bana Seni Gerek Seni Aşkın aldı benden beni Bana seni gerek seni Ben yanarım dün ü günü Bana seni gerek seni Ne varlığa sevinirim Ne yokluğa yerinirim Aşkın ile avunurum Bana seni gerek seni Aşkın âşıklar öldürür Aşk denizine daldırır Teselli ile doldurur Bana seni gerek seni Aşkın şarabından içem Mecnun olup dağa düşem Sensin dün ü gün endişem Bana seni gerek seni Sufilere sohbet gerek Ahilere ahret gerek Mecnunlara Leyla gerek Bana seni gerek seni Cennet cennet dedikleri Birkaç köşkle birkaç huri Sen istiyene ver gil anı Bana seni gerek seni Eğer beni öldüreler Külüm göğe savuralar Toprağım orda çağıra Bana seni gerek seni Yunus'durur benim adım Gün geçtikçe artar odum İki cihanda maksûdum Bana seni gerek seni Yunus Emre Gel Gör Beni Aşk Neyledi Ben yürürüm yana yana Aşk boyadı beni kana Ne âkilem ne divane Gel gör beni aşk neyledi Gah eserim yeller gibi Gah tozarım yollar gibi Gah akarım seller gibi Gel gör beni aşk neyledi Ya elim al kaldır beni Ya vaslına erdir beni Çok ağlattın güldür beni Gel gör beni aşk neyledi Ben yürürüm ilden ile Şeyh anarım dilden dile Gurbette hâlim kim bile Gel gör beni aşk neyledi Mecnun oluban yürürüm Ol yâri düşte görürüm Uyanıp melûl olurum Gel gör beni aşk neyledi Miskin Yunus biçareyim Baştan ayağa yâreyim Dost ilinden âvâreyim Gel gör beni aşk neyledi Yunus Emre Hak Cihana Doludur Hak cihana doludur Kimseler Hakk'ı bilmez Onu sen senden iste Ol senden ayrı olmaz Dünyaya inanırsın Rızka benimdir dersin Niçin yalan soylersin Çün sen dedigin olmaz Ahret yavlak ırakdır Doğruluk key yarakdır Ayrılık sarp firakdır Hiç giden geri gelmez Dünyaya gelen göçer Bir bir şerbetin içer Bu bir köprüdür geçer Cahiller onu bilmez Gelin tanış olalım İşi kolay kılalım Sevelim sevilelim Dünya kimseye kalmaz Yunus sözün anlarsan Mânâsını dinlersen Sana iy(i) dirlik gerek Bur da kimsen kalmaz. Yunus Emre Aşkın ile Aşıklar Aşkın ile aşıklar Yansın ya Resulullah İçip aşkın şarabın Kansın ya Resulullah Şol seni seven kişi Verir yoluna başı İki cihan güneşi Sensin ya Resulullah Şol seni sevdi Subhan Oldun kamuya sultan Canım yoluna kurban Olsun ya Resulullah Aşık Yunus'un canı Hilm-u şefaatkanı Alemlerin sultanı Sensin ya Resulullah Yunus Emre Taşdın Yine Deli Gönül Taşdın Yine Deli Gönül Sular gibi cağlar mısın Aktın yine kanlı yaşım Yollarımı bağlar mısın Nidem elim ermez yare Bulunmaz, derdime çare Oldum ilimden avare Beni bunda eğler misin Yavi kıldım ben yoldaşı Onulmaz bağrımın başı Gözlerimin kanlı yaşı Irmak olup cağlar misin Ben toprak oldum yoluna Sen aşırı gözedirsin Su karşıma göğüs gerip Taş bağırlı dağlar mısın Harami gibi yoluma Arkuru inen karlı dağ Ben yarimden ayrı düştüm Sen yolumu bağlar mısın Karlı dağların başında Salkım salkım olan bulut Saçın çözüp benim içun Yaşın yaşın ağlar mısın Esridi YUNUS'un canı Yoldayım, illerim hani YUNUS düşte gördü seni Sayru musun, sağlar mısın Yunus Emre Ben Dert ile Ah Ederdim Ben dert ile ah ederdim Derdim bana derman imiş İster idim hasret ile Dost yanımda pinhan imiş Nerde deyi fikrederdim Göğe bakıp şükrederdim Dost benim gönlüm evinde Tenim içinde can imiş Sanırdım kendim ayrıyım Dost ayrıdır, ben gayriyim Beni bu hayale salan Bu sıfat-i hayvan imiş İnsan sıfatı, kendi Hak İnsan durur Hak, doğru bak Bu insanin suretine Cümle alem hayran imiş Her kim o insani bile Hayvan ise insan ola Cümle yaratılmış kula İnsan dahi sultan imiş Tevhit imiş cümle alem Tevhidi bilendir adem Bu tevhidi inkar eden Öz canına düşman imiş İnsan olan buldu Hak’i Meclis onun, odur saki Hemen bu biçare YUNUS Aşk ile bil ayan imiş Yunus Emre Bir Ben Vardır Bende Severim ben seni candan içeri Yolum vardır bu erkândan içeri. Beni bende demen bende değilim Bir ben vardır bende benden içeri. Nereye bakar isem dopdolusun Seni nere koyam benden içeri. O bir dilberdürür yoktur nisâni Nisan olur mu nisandan içeri. Beni sorma bana bende değilim S ûretim hoş yürür don'dan içeri. Beni benden alana ermez elim Kadem kimbasa sultandan içeri. Tecelliden nâsib erdi kimine Kiminin maksudu bundan içeri. Kime dîdar gününden sûle deyse Onun sû'lesi var günden içeri. Senin aşkın beni benden aliptir Ne sirin dert bu dermandan içeri. Seriat, tarikat yoldur varana Hakikat mârifet andan içeri.. Süleyman kuş dilin bilir dediler Süleyman var Süleyman'dan içeri.. Unuttum din diyânet kaldı benden Bu ne mezhepdürür dinden içeri.. Dinin terkedenin küfürdür işi Bu ne küfürdür îmandan içeri.. Geçer iken Yunus sas oldu dosta Ki kaldi kapida andan içeri.... Yunus Emre Dolap Dolap niçin inilersin Derdim vardir inilerim Ben Mevlâya âsik oldum Anin için inilerim. Benim adim dertli dolap Suyum akar yalap yalap Böyle emreylemis Çalap Derdim vardir inilerim. Beni bir dağda buldular Kolum kanadım yoldular Dolap'a lâyık gördüler Derdim vardır inilerim. Ben bir dağın ağacıyım Ne tatliyim ne acıyım Ben Mevlâya duacıyım Derdim vardır inilerim. Dağdan kestiler hezenim Bozuldu türlü düzenim Ben bir usanmaz ozanım Derdim vardir inilerim. Dülgerler beni yondu Her âzam yerine kondu Bu iniltim Hak'tan geldi Derdim vardır inilerim. Suyum alçaktan çekerim Dönüp yükseğe dökerim Görün su ben ne çekerim Derdim vardir inilerim. Yunus bunda gelen gülmez Kişi muradina ermez Bu Fânide kimse kalmaz Derdim vardir inilerim... Yunus Emre Şöyle Garib Bencileyin Acep su yerde varm'ola Şöyle garip bencileyin Bağrı başlı gözü yaslı Şöyle garip bencileyin Gezdim Urum ile Sami Yukarı İlleri kamu Çok istedim bulamadım Şöyle garip bencileyin Kimseler garip olmasın Hasret oduna yanmasın Hocam kimseler duymasın Şöyle garip bencileyin Söyler dilim ağlar gözüm Gariplere göynür özüm Meğer ki gökte yıldızım Şöyle garip bencileyin Nice bu dert ile yanam Ecel ere bir gün ölem Meğer ki sinimde bulam Şöyle garip bencileyin Bir garip olmuş diyeler Üç günden sonra duyalar Soğuk su ile yuyalar Şöyle garip bencileyin Hey Emre'm Yunus biçare Bulunmaz derdine çare Var imdi gez sardan sara Şöyle garip bencileyin Yunus Emre Geldi Geçti Ömrüm Benim Geldi Geçti Ömrüm Benim Şol Yel Esip Geçmiş Gibi Hele Bana Şöyle Geldi Şol Göz Yumup Açmış Gibi İşbu Söze Hak Tanıktır Bu Can Gövdeye Konuktur Bir Gün Ola Çıka Gide Kafesten Kuş Uçmuş Gibi Miskin Âdem Oğlanını Benzetmişler Ekinciye Kimi Biter Kimi Yiter Yere Tohum Saçmış Gibi Bir Hastaya Vardın İse Bir İçim Su Verdin İse Yarın Orda Karşı Gele Hak Şarabın İçmiş Gibi Yunus Emre Dost Ben dost ile dost olmuşsam Kimseler dost olmaz bana Münkirler bakar gülüşür Selam dahi vermez bana Ben dost ile dost olayım Ölmez evvel öleyim Canimi kurban vereyim Dünya baki kalmaz bana Ben aşıkı biçareyim Baştan aşağı yareyim Ben bir deli divaneyim Aklim da yar olmaz bana Kimseler bilmez halimi Aşk odu yaktı canimi Seçmezem soldan sağımı Namusu" ar olmaz bana Sanurlar ki ben deliyim Ben dost bağı bülbülüyem Mevla'nin kemter kuluyem Kimse baha saymaz bana Bülbül olu ben oterim Dost bahçesinde biterim Gül alırım satarım Bağu ban olmaz bana Dervis Yunus nice diyem Ben bu cani terk idem Yan yana DOSTA GIDEM Perde hicap olmaz bana Yunus Emre Erenler Bir Denizdür Erenler bir denizdür Âşık gerek dalası Bahri gerek denizden Girüp gevher alası Gine biz bahri olduk Denizden gevher alduk Sarraf gerek gevherün Kıymetini bilesi Muhammed Hakk'ı bildi Hakk'ı kendüde gördi Cümle yerde Hak hâzır Göz gerekdür göresi Âlimler kitab düzer Karayı aka yazar Gönüllerde yazılur Bu kitabun sûresi Yunus Emre Bir Nazarda Kalmayalım Bir nazarda kalmayalım Gel dosta gidelim gönül Hasret ile ölmeyelim Gel dosta gidelim gönül Terk edelim il ü şarı Dost için kılalım zârı Ele getirelim yâri Gel dosta gidelim gönül Bu dünyaya kalmayalım Fânidir aldanmayalım Bir iken ayrılmayalım Gel dosta gidelim gönül Kılavuz olgıl sen bana Gönülelim dosttan yana Bakmayalım önden sona Gel dosta gidelim gönül Ölüm haberi gelmeden Ecel yakamız almadan Azrâil hamle kılmadan Gel dosta gidelim gönül Gerçek erene varalım Hakk'ın haberin soralım Yunus Emre'yi alalım Gel dosta gidelim gönül Yunus Emre Bir Kez Gönül Yıkdın İse Bir kez gönül yıkdın ise Bu kıldığın namaz değil Yetmiş iki millet dahi Elin yüzün yumaz değil Hani erenler geldi geçdi Bunlar yardu kaldı göçdü Pervaz urup Hakk'a uçdu Hümâ kuşudur kaz değil Yol oldur ki doğru vara Er oldur alçakda dura Göz oldur ki Hakk'ı göre Yüceden bakan göz değil Doğru yola gittin ise Er eteğin tuttun ise Bir hayır da ettin ise Birine bindir az değil Yunus bu sözleri çatar Sanki balı yağa katar Halka metâların satar Yükü cevrherdir tuz değil Yunus Emre Aşk İşidin ey yârenler Kıymetli nesnedir aşk Değmelere bitinmez Hürmetli nesnedir aşk Dağa düşer kül eyler Gönüllere yol eyler Sultanları kul eyler Hikmetli nesnedir aşk Kime kim vurdu ok Gussa ile kaygu yok Feryad ile âhı çok Firkatli nesnedir aşk Denizleri kaynatır Mevce gelir oynatır Kayaları söyletir Kuvvetli nesnedir aşk Miskin Yunus neylesin Derdin kime söylesin Varsın dostu toylasın Lezzetli nesnedir aşk Yunus Emre Benim Bunda Kararım Yok Benim bunda kararım yok Ben gine gitmeğe geldim Bezirgânım metâım çok Alana satmağa geldim Ben gelmedim dâv'i için Benim işim sevi için Dostun evi gönüllerdir Gönüller yapmağa geldim Dost esrüğü deliliğim Âşıklar bilir neliğim Değşürüben ikiliğim Birliğe yetmeğe geldim Yunus Emre Ol Dost Bize Gelmez İse Ol dost bize gelmez ise Ben dosta girü varayın Çekeyin cevr ü cefâyı Dost yüzin görüvireyin Sermaye bir avuç toprak Anı dahı aldı bu aşk Ne sermaye var ne dükkân Bazara neye varayın Kurılmışdur dost dükkanı Dost içine girmiş gezer Günahum çok gönlüm sizer Ben dosta çok yalvarayın Gönlüm eydür dost benümdür Gözüm eydür dost benümdür Gönlüm eydür göze sabr it Bir dem haberin sorayın Hak nazar kılduğı cana Bir göz ile bakmak gerek Ana kim ol nazar kıla Ben anı nice yireyin Yunus Emre Gözüm Seni Görmek İçin Gözüm seni görmek için Elim sana ermek için Bugün canım yolda kodum Yarın seni bulmak için Bugün canım yolda koyam Yarın ivâzın veresin Arz eyleme uçmağını Hiç arzum yok uçmağ için Bana uçmak ne gerekmez Hergiz gönlüm ona bakmaz İşbu benim zârılığım Değüldürür bir bağ için Uçmağ uçmağım dediğin Müminleri yeltediğin Vardır ola birkaç hûri Hevesim yok uçmağ için Sûfilere ver sen onu Bana seni gerek seni Hâşâ ben terk edem seni şol bir ala çardağ için Yunus Emre Hak Bir Gönül Verdi Bana Hak bir gönül verdi bana Ha demeden hayran olur Bir dem gelir şâdî olur Bir dem gelir giryan olur Bir dem sanasın kuş gibi şol zemherî olmuş gibi Bir dem beşâretten doğar Hoş bağ ile bostan olur Bir dem gelir söyleyemez Bir sözü şerh eyleyemez Bir dem dilinden dür döker Dertlilere derman olur Bir dem çıkar arş üzere Bir dem iner taht-es-serâ Bir dem sanasın katredir Bir dem taşar umman olur Yunus Emre Miskinlikte Buldular Miskinlikte buldular Kimde erlik var ise Merdivenden ittiler Yüksekten bakar ise Ak sakallu pir hoca Bilinmez hâli nice Emek yimesün hacca Bir gönül yıkar ise Sağır işitmez sözü Gece sanır gündüzü Kördür münkirin gözü Âlem münevver ise Gönül Çalab'ın tahtı Gönüle Çalab baktı İki cihan bedbahtı Kim gönül yıkar ise Sen sana ne sanırsan Ayruğa da onu san Dört kitabın mânâsı Budur eğer var ise Bildik gelenler geçmiş Konanlar geri göçmüş Aşk şarabından içmiş Kim mânâ duyar ise Yunus Emre İy Dost Aşkun Denizine İy dost aşkun denizine Girem gark olam yüriyem İki cihan meydan ola Devranum sürem yüriyem Bülbül olubanı ötem Gönül olam canlar utam Başumı elüme alıp Yolına varam yüriyem şükür gördüm didarını Aşdum visâlün yârını Bu benlik senlik şarını Terkini uram yüriyem Yunus'dur aşk âvâresi Biçareler biçaresi Sendedür derdüm çaresi Dermanum soram yüriyem Yunus Emre Yok yere geçirdim günü Yok yere geçirdim günü Ah nideyim ömrüm seni Seninle olmadım gani Ah nideyim ömrüm seni Geldim ve geçtim bilmedim Ağlayıp gussa yemedim Senden ayrilam demedim Ah nideyim ömrüm seni Hayrım serim yazılacak Ömrüm ipi üzülecek Suret benden bozulacak Ah nideyim ömrüm seni Gidip geri gelmiyesin Gelip beni bulmayasın Bu benliği sermayesin Ah nideyim ömrüm seni Hani sana güvendiğim Güveni ben yuvandığım Kaldı külli kazandığım Ah nideyim ömrüm seni Miskin YUNUS gideceksin Acep sefer edeceksin Hasret ile kalacaksın Ah nideyim ömrüm seni Yunus Emre Niçe Bir Besleyesin Niçe bir besleyesin Bu kaddile kameti Düştün dünya zevkine Unuttun kıyameti Düriş kazan ye yedir Bir gönül ele getir Yüz Kâbe'den yeğrektir Bir gönül ziyareti Uslu değil delidir Halka sâlûsluk satan Nefsin müslüman etsin Var ise kerameti Yunus Emre Bir Sâkiden İçdük Şarab Bir sâkiden içdük şarab Arşdan yüce meyhanesi Bir kadehden esrimişüz Canlar anun peymânesi Ol meclis kim bizde vardur Anda ciğer kebab olur Ol şem'a kim bizde yanar Ay u güneş pervanesi Yunus bu cezbe sözlerin Cahillere söylemegil Akıl kâmil olan kişi Bu mâ'niye inanası Yunus Emre Mülk-ü Bekadan Gelmişem Mülk-ü bekadan gelmişem Fâni cihanı neylerem Ben dost cemalin görmüşem Hûr-i cinanı neylerem Vahdet meyinin cür'asın Mâşuk elinden içmişem Ben dost kokusun almışam Misk i reyhanı neylerem İsa gibi yeri koyup Gökleri seyran eylerem Musayı didar olmuşam Ben "len terani" neylerem İsmail'in Hak yoluna Canımı kurban eylerem Çünki bu can kurban sana Koç kurbanı ben neylerem Aşık Yunus mâşuk ile Vuslat bulunca mest olur Ben şişeyi vurdum taşa Namus u ârı neylerem Yunus Emre Düşdi Önüme Hubbü'l Vatan Düşdi Önüme Hubbü'l Vatan Gidem Hey Dost Diyü Diyü Anda Varan Kalur Heman Kalam Hey Dost Diyü Diyü Halvetlerde Meşgul Olam Dâim Açılam Gül Olam Dost Bağında Bülbül Olam Ötem Hey Dost Diyü Diyü Şol Bir Beş On Arşun Bizi Kefen İdeler Eğnüme Dökem Şol Dünya Tonların Geyem Hey Dost Diyü Diyü Mecnun Oluban Yüriyem Yüce Dağları Büriyem Mum Olubanı Eriyem Yanam Hey Dost Diyü Diyü Günler Geçe Yıl Çevrile Üstüme Sinlem Obrıla Ten Çüriye Toprak Ola Tozam Hey Dost Diyü Diyü Yunus Emre Var Yolına Münkirler Girmez Yolına Bahri Olup Dost Göline Dalam Hey Dost Diyü Diyü Yunus Emre Cümle Vücudda Bulduk Mâ'nî evine dalduk Vücud seyrini kılduk İki cihan seyrini Cümle vücudda bulduk Bu çizginen gökleri Taht-es-serâ yirleri Yetmiş bin hicabları Cümle vücudda bulduk Yedi yir yedi göği Dağları denizleri Uçmağıla tamuyı Cümle vücudda bulduk Gice ile gündüzi Gökte yidi yılduzı Levhde yazılı sözi Cümle vücudda bulduk Musi ağduğı Tûr'ı Yohsa Beytü'l-ma'mûrı İsrâfil çalan sûrı Cümle vücudda bulduk Tevrat ile İncil'i Furkan ile Zebur'ı Bunlardağı beyanı Cümle vücudda bulduk Yunus Emre Bu Dem Yüzüm Süreduram Bu dem yüzüm süreduram Her dem ayum yeni toğar Her dem bayramdurur bana Yayum kışum yenibahar Benüm ayum ışığına Bulutlar gölge kılmaya Hiç gedilmez toluluğı Nûrı yirden göğe ağar Anun nûrı karanuyı Sürer gönül hücresinden Pes karanulık nûrıla Bir hücreye nite sığar Ben ayumı yirde gördüm Ne isterem gökyüzinde Benüm yüzüm yirde gerek Bana rahmet yirden yağar N'ola Yunus sevdiyise Çoktur Hakk'ı seviciler Sevenleri köyer didi Anunıçun boyun eğer Yunus Emre Can Bir Ulu Kimsedür Can bir ulu kimsedür Beden anun atıdur Her ne lokma yirisen Bedenin kuvvetidür Ne denlü yirisen çok Ol denlü yürisen tok Cana hiç ıssı yok Hey suret maslahatıdur İnayetdur anun işi Anlamaz değme bir kişi Bilgil ki bu hümâ kuşı Âşıklarun devletidür Yunus Emre |
Divaneler, Divaneler Divaneler, divaneler Durun durun aşka sela Aşk esriği mestaneler Durun durun aşka sela Mest-i elestler kandaksız Mestane mestler kanatsız Saki duruptur canaksiz Durun durun aşka sela Merdaneler merdaneler Erlik demi bu gündurur Bas veruben can terkini Vurun vurun aşka sela Ey nice hamle idelim İşbu fenadan gidelim Binin binin sevk atalım Surun surun aşka sela Muhabbet yoluna girip Aşktan dava kılan kişi Tan eylemiş asıklara Görün görün aşka sela Akıl ne bilir aşkı kim Mağrur oluptur aklına Aşkı bu gün bu YUNUS'a Sorun sorun aşka sela Yunus Emre Dosttan Yüzüm Dönmez Benim Deniz oldu birkaç kadeh, Susaslıgım kanmaz benim İniltilerim kesilmez, Gözüm yaşı dinmez benim Gel varalım bizim ile, Ki giresin bahçelere Daim öter bülbülleri, Gülistanım solmaz benim Bizim ilin bahçeleri, Daim tazedir gülleri Ma'muredurur bostanım, Ağyar gülüm üzmez benim Mansur kadehin nice kez Ma'suka sundu elime Dört yanımda od vurdular, Kimse halim bilmez benim Yana yana kul oluban Sen ma'sukanin yolunda Günde bin kez yanar isem Dosttan yüzüm dönmez benim Canım askın kulunğune Ferhat olup tuttum başım Daim dağları keserim, Şirin’im hiç sormaz benim Yunus eydur, ey sultanim, Aşkın ile yandı canım Gel kılar isen dermanım, Artık canım ölmez benim Yunus Emre Gönüller Yapmaya Geldim Benim burda kararım yok Ben burdan gitmeye geldim Bezirganim, metaim çok Alana satmaya geldim Ben gelmedim davi için Benim isim sevi için Gönüller dost evi için Gönüller yapmaya geldim Dost esriği deliliğim Asıklar bilir neliğim Devsiriben ikiliğim Birliğe yetmeye geldim O hocamdır, ben kuluyum Dost bahçesi bülbülüyüm O hocamın bahçesine Şad olup ötmeye geldim Burda bilis olan canlar Orda bilisirler imiş Bilisiben hocam ile Halim arz etmeye geldim Siz YUNUS'tan sorun haber Dost kanda ise anda var Haberi gel gör benden al Ben onu görmeye geldim Yunus Emre Çıkdum Erik Dalına Çıkdum erik dalına Anda yidüm üzümi Bostan ıssı kakıyup Dir ne yirsin kozumı Agrılık yaptı bana Bühtan eyledim ana Çerçi de geldi eydür Kanı aldın kızumı Kerpic koydum kazana Poyrazıla kaynatdum Nedür diyü sorana Bandum virdüm özini İplik virdüm çulhaya Sarup yumak itmemiş Becid becid ısmarlar Gelsün alsun bezini Bir serçenin kanadın Kırk katıra yükledüm Çift dahı çekemedi şöyle kaldı kazanı Bir sinek bir kartalı Salladı urdı yire Yalan değül gerçekdür Ben de gördüm tozını Bir küt ile güreşdüm Elsüz ayağum aldı Güreşip basamadum Köyündürdü özümi Kaf dağından bir taşı şöyle atdılar bana Öğlelik yola düşdi Bozayazdı yüzümi Balık kavağa çıkmış Zift turşusın yimeğe Leylek koduk toğurmış Baka şunun sözini Gözsüze fisıldadum Sağır sözüm işitmiş Dilsüz çağırup söyler Dilümdeki sözümi Bir öküz boğazladum Kakıldum sere kodum Öküz ıssı geldi eydür Boğazladun kazumı Bundan da kurtulmadum N'idesini bilmedüm Bir çerçi geldi eydür Kanı aldun gözgümi Tospağaya sataşdum Gözsüz sepek yoldaşı Sordum sefer kancaru Kayseri'ye azimi Yunus bir söz söyledün Hiçbir söze benzemez Münâfiklar elinden Orter mâ'nı yüzini Yunus Emre Yar Yüreğüm Yar Yar yüreğüm yar Gör ki neler var Bu halk içinde Bize güler var Bu yol uzakdur Menzili çokdur Geçidi yokdur Derin sular var Girdük bu yola Işkıla bile Gurbetlik ile Bizi salar var Her kim merdâne Gelsün meydana Kalmasun cana Kimde hüner var Yunus sen bunda Meydan isteme Meydan içinde Merdâneler var Yunus Emre Anma mısın Şol Günü Sen Anma(z) mısın şol günü sen Gözün nesne görmez ola Düşe suretin toprağa Dilin haber vermez ola Çün Azrâil ine tuta Issı kılmaz ana ata Kimse döymez o heybete Halktan meded ermez ola Oğlan gider danışmana Salâdır dosta düşmana Sonra gelmek peşîmâna Sana ıssı kılmaz ola Evvel gele şol yuyucu Ardınca şol su koyucu İletip kefen sarıcı Bunlar hâlin bilmez ola Ağaç ata bindireler Sinden yana göndereler Yer altına indireler Kimse ayruk görmez ola Üç güne dek oturalar Hep işini bitireler Ol dem dile getireler Ayruk kimse anmaz ola Yunus miskin bu öğüdü Sen sana versen yeğ idi Bu şimdiki mahlukata Öğüt ıssı kılmaz ola Yunus Emre Yer Yüzünde Gezer İdim Yer yüzünde gezer idim Uğradım milketler yatur Kimi ulu kimi kiçi Key kuşağı berkler yatur Kimi yiğit kimi koca Kimi vezir kimi hoca Gündüzleri olmuş gece Bunculayın çoklar yatur Doğru varırdı yolları Kalem tutardı elleri Bülbüle benzer dilleri Danışman yiğitler yatur Ulu kiçi ağlaşmışlar Server yiğitler düşmüşler Baş ucunda yay sımışlar Kırıluban oklar yatur Atlar izi tozulu Önleri tabıl-bazulu İle güne hükmü yaz(ı)lı şu muhteşem beğler yatur Yunus Emre Ah N'ideyim Ömrüm Seni Ömrüm beni sen aldadın Ah n'ideyim ömrüm seni Beni deprenimez kodun Ah n'ideyim ömrüm seni Benim derdim hey sen idin Canım içinde can idin Hem sen bana sultan idin Ah n'ideyim ömrüm seni Gönlüm sana eğler idim Gül deyüben yiyler idim Garipseyip ağlar idim Ah n'ideyim ömrüm seni Gider imiş bunda gelen Dünya işi cümle yalan Ağlar ömrüm yavı kılan Ah n'ideyim ömrüm seni Hayrım şerrim yazılısar Ömrüm ipi üzüliser Gidip suret bozulısar Ah n'ideyim ömrüm seni Bari koyuban kaçmasan Göçgüncü gibi geçmesen Ölüm şarabın içmesen Ah n'ideyim ömrüm seni Bir gün ola sensiz kalam Kurda kuşa öyün olam Çürüyüben toprak olam Ah n'ideyim ömrüm seni Miskin Yunus bilmez misin Yoksa nazar kılmaz mısın Ölenleri anmaz mısın Ah n'ideyim ömrüm seni Yunus Emre Ey yarenler, Ey Kardaşlar Ey yarenler, ey kardaşlar Ecel ere olum bir gün İslerime pişman olup Kendi özüme gelem bir gün Yanlarıma kona elim Söz söylemez ola dilim Karşıma gele amelim Nettim ise görem bir gün Oğlan diğer danişmana Seladır dosta düşmana Sol dört tekbir namaz ile Dahi tamam kılam bir gün Beş karış bezdurur donum Yılan çıyan yiye etim Yıl gece obrula sinim Unutulup kalam bir gün Basıma dikeler hece Ne erte bilem ne gece Alemler umudu hoca Sana ferman olam bir gün Yunus Emre sen bu sözü Dahi tamam etmemişin Tek yürüyeyim neyleyim Üstadıma gelem bir gün Yunus Emre Ben Bunda Seyr Eder İken Ben bunda seyr eder iken Aceb sırra erdim ahî Bir siz dahı sizde görün Dostu bende gördüm ahî Bende baktım bende gördüm Benim ile ben olanı Suretime can vereni Kimdiğini bildim ahî İsteyüben bulımazam Ol ben isem ya ben hani Seçemedim ondan beni Bir kezden ol oldum ahî Değme bir yol kandan bana Dağılmayam değme yana Kutlu oldu seferim Hoş menzile erdim ahî Münkir kişi duymaz bunu Dertlilerin sezer canı Ben aşk bağı bülbülüyem Ol bahçeden geldim ahî Mansur idim ben ezelde Onun için geldim bunda Yak külümü savur göğe Ben "Ene'l-Hak" oldum ahî Mun'im oldum yoksul iken Benüm oldu kevn ü mekan Yirden göğe mağrıp maşrık Yire göğe doldum ahî Nitekim ben beni buldum Bu oldu kim Hakkı buldum Korkum anı buluncadı Korkudan kurtuldum ahî Yunus Emre İsteridüm Allah'ı İsteridüm Allah'ı Buldumısa ne oldı Ağlarıdum dün ü gün Güldümise ne oldı Erenler meydanında Yuvarlanur tup idüm Padişah çevgânında Kaldumısa ne oldı Erenler sohbetinde Deste kızıl gül idüm Açıldum ele geldüm Soldumısa ne oldı Alimler ulemalar Medresede buldıysa Ben harâbat içinde Buldumısa ne oldı Yunus Emre Yandı Yüreğüm Dutuşdı Yandı yüreğüm dutuşdı Bağrum ciğerüm kebabdurur Aşıklarun şerbetleri Bu derdüme sebebdurur Bir niçeleri aşk düzer Bir niçeleri aşk bozar Bir niçeler esrük gezer Eyle kim var harabdurur Aşkıla çalındı kalem Aşka yesirdurur âlem Âşıklar arasında Cebreil dahı hicabdurur Medreseler müderrisi Okumadılar bu dersi şöyle kaldılar âciz Bilmediler ne babdurur Azâzil dâ'vi kıldı Dâ'visi yalan oldı Yalan dâ'vi kılanun Pes cezası azabdurur Ölmez aşk bilişleri Esrük meclis hoşları Dâim bunlarun işi Çeng ü şeşte rebabdurur Yunus imdi miskin ol Hem miskinlere kul ol Zîre miskin olanları Arzulayan Çalabdurur Yunus Emre Herkime Kim Dervişlik Bağışlana Herkime kim dervişlik bağışlana Kalpı gide pâk ola gümüşlene Nefesinden miskile anber düte Budağından il ü şar yimişlene Yaprağı hem dertlüye derman ola Gölgesinde çok hayırlar işlene Âşıkun gözi yaşı hem göl ova Ayağından saz bitüp kamışlana Cümle şair dost bağçesi bülbüli Yunus Emre orada dürraçlana Yunus Emre Gelin Ey Kardeşler Gelin Gelin ey kardeşler gelin Bu menzil uzağa benzer Nazar kıldım şu dünyaya Kurulmuş tuzağa benzer Bir Pir'in eteğin tuttum "Ana beni" deyip gittim Nice yüz bin günah ettim Her biri de bir dağa benzer Cağla Derviş Yunus cağla Sen özünü Hakk'a bağla Ağlar isen haline ağla Erdem vefa yoğa benzer Yunus Emre Haber Eylen Âşıklara Haber Eylen Âşıklara Aşka Gönül Veren Benem Aşk Bahrisi Olubanı Denizlere Dalan Benem Deniz Yüzünden Su Alıp Sunuverirem Göklere Bulutlayın Seyran Edip Arşa Yakın Varan Benem Gördüm Diyen Değil Gören Bildim Diyen Değil Bilen Bilen Oldur Gösteren Ol Aşka Yesir Olan Benem Sekiz Uçmak Âşıklara Köşk Ü Saraydır Bilene Musileyin Hayran Olup Tur Dağında Kalan Benem Deli Oldum Adım Yunus Aşk Oldu Bana Kılavuz Hazrete Değin Yalınız Yüz Sürüyü Varan Benem Yunus Emre Evvel Benem Ahir Benem Evvel benem ahir benem Canlara can olan benem Azup yolda kalmışlara Hâzır meded iren benem Düş döşedüm bu yerleri Çöksü urdum bu dağları Sayvân eyledüm gökleri Girü dutup duran benem Dahı aceb âşıkları Ikrâr u din iman oldum Halkun gönlinde küfrile İslâmıla iman benem Halk içinde dirlik düzen Bu üstine kara dizen Dört kitabı toğru yazan Ol yazılan Kur'an benem Yunus değül bunı diyen Kendüliğidir söyleyen Kâfir olur inanmayan Evrel âhir heman benem Yunus Emre Hiç Bilmezem Kezek Kimün Hiç bilmezem kezek kimün Aramuzda gezer ölüm Halkı bostan idinmişdür Diledüğin üzer ölüm Bir nicenün belin büker Bir nicenün yaşın döker Bir nicenün mülkin yıkar Var gücini üzer ölüm Yiğidi koca olınca Komaz kendüyi bilince Birini koyup gülince Gözlerini süzer ölüm Yunus Emre Gelin Gidelim Gelin gidelim, Allah yoluna Feryat edelim, Allah yoluna Bir yılı bir gün Gelecek o gün Süregel yüzün, Allah yoluna Derdine düşme, Yolundan şaşma Hiç Şerlik koşma, Allah yoluna Yunus'un sözü, Kul olmuş özü Kanalar gozu, Allah yoluna Yunus Emre Ben Söylerem, Ben Dinlerem Ben bir acep ile geldim Kimse halim bilmez benim Ben söylerem, ben dinlerem Kimse dilim bilmez benim Benim dilim kus dilidir Benim ilim dost ilidir Ben bülbülüm, dost gülümdür Bilin, gülüm solmaz benim O dost, bana gelsin demiş Sundum kadeh, alsın demiş Aldım kadeh, içtim şerap Artık gönlüm ölmez benim Ne durum var, ne durağım Bir yerde yoktur kararım Hakk'a münacat etmeğe Belli yerim yoktur benim Sor durduğum yeri bana Gelirsen gösterem sana Bir zerrece Hak'tan ayri Gözüm nesne görmez benim Tur dağında bir tecelli Gör Musa'ya neler kildi YUNUS eydur Hak katında Sözüm geri kalmaz benim Yunus Emre İşbu Gönül Bir Kaledir İşbu gönül bir kaledir Akıl içinde sultan Bu gönül bir hazinedir Aşkı tutmuş bekler anı Akıl bastan başa ürür Nazar gözden baka durur Akıl gönül icre durur Ol uc haslet bekler ani Akıl taht eyledi başı Söyle bilir her bir isi Dünya icre akıl kişi Kimseye değmez ziyanı Yunus Emre Niçin Ağlarsın Bülbül Hey Sen burda garip mi geldin Niçin ağlarsın bülbül hey Yorulup iz mi yanıldın Niçin ağlarsın bülbül hey Karlı dağlardan mı aştın Derin irmekler mı geçtin Yarinden ayrı mı düştün Niçin ağlarsın bülbül hey Hey, ne yavuz inilersin Benim derdim yenilersin Dostu görmek mi dilersin Niçin ağlarsın bülbül hey Kal'ali şehir mi yıkıldı Ya nam-u arin mi kaldı Gurbette yarin mi kaldı Niçin ağlarsın bülbül hey Gülistanlarda yaylarsın Taze gülleri yiylarsın Yavlak zarilik eylersin Niçin ağlarsın bülbül hey Uykudan gözüm uyandı Uyandı kana boyandı Yandı sol yüreğim yandı Niçin ağlarsın bülbül hey Ne oldu şu Yunus'a noldu Askın deryasına daldı Yine baharistan oldu Niçin ağlarsın bülbül hey Yunus Emre Bu Dünyaya İnanma Gelin bir nazar eylen Noldu cihan içinde Niceler toprak oldu Bu az zaman içinde O taze güller soldu Bülbüller ötmez oldu Ata, ana zar oldu Kaldı zindan içinde Canları oda yandı Kuzuların kurt aldı Ardınca baka kaldı Zar-u figan içinde Ey nice yarenleri Hasret kaldı canları Meğer ki buluşalar Yarın cinan içinde O ipek don geyenler Hiç toz kondurmayanlar Çürüyüp toprak olmuş Tenler kefen içinde O gözler ve o kaslar O inci gibi dişler O tenler ve o saclar Yılan, çıyan içinde Kamu çürümüş eller O dudak ve o diller O sevgili oğullar Kalmış toprak içinde Bu dünyaya inanma Vefasın bulam sanma Ömrün veren ziyana Çoğu pişman içinde Dünyayı bi-vefa bil Aç gözünü yarağ kil Sen dahi olursun bil Kalma guman içinde Yunus söyle sözünü Yavi kil kendozunu Ağardı-gör yüzünü Koma firak içinde Yunus Emre Gel Gidelim Dosta Gönül Bir karardan durmayalım Gel gidelim dosta gönül Hasretinden yanmayalım Gel gidelim dosta gönül Kılavuz ol gönül bana Gel gidelim yardan yana Canım kurbandır canana Gel gidelim dosta gönül Kara haberin almadan Can bedenden ayrılmadan Azrail bizi bulmadan Gel gidelim dosta gönül Gerçek murada varalım Yarin hatırın soralım Yunus Emre'yi alalım Gel gidelim dosta gönül Yunus Emre Ben Bu Cani Canana Ben bu cani canana Kurban etsem gerektir Dost aşkını sineme Mihman etsem gerektir. Mest ede askı beni Bırakıp akli cani Geçip kevn ü mekânı Seyran etsem gerektir. Yürüyem an'dan yana Zerre'yem kândan yana Yâni cânandan yana Cevlân etsem gerektir. Bulunca ben ol cani Nideyim adı sanı Aşk dârında ben beni Berdâr etsem gerektir. Sen ey Yunus'un cani Olsun Dost'un kurbânı Bilip sırrı nihâni Âyan etsem gerektir... Yunus Emre Söylenilen Bir Kelamı Söylenilen bir kelamı İşittiğinde pek dinle Sözü doğru anlamayıp Birkaç laf ta sen katmagil Yunus Emre O Can Haçan Olüser O can haçan olüser Sen ona can olasın Ölmüş gönül dirile Orda ki sen olasın Olmeklik dirlik ola Ölümsüz dirlik bula Ölmüş gönül dirile Dermanı sen olasın Sen olduğun gönüller Her dem canin yeniler Bunlardır ölmeyenler Hekimi sen olasın Sen olduğun makamda Adil, dad olur anda Güç olmaz o divanda Sultani sen olasın Can bedenden uçacak Menzilinden göçücek O cihana geçicek Göze ayan olasın Tozunu yel almaya Bir zerre irilmaya Aşık cani ölmeye Meşuku sen olasın YUNUS sen aşık isen Aşka muvafık isen Korkma ulaşık isen Ne olursan olasın Yunus Emre Kerem İt Bir Beri Bak Rikab Yüzünden Bırak Kerem it bir beri bak rikab yüzünden bırak Ayun öndördi misin balkurur yüz ü yanak Sıratın arılığı bulgur u nohud gibi İki kaşun ay alnun genç aya virür sabak Kangı bir nesneni ki dil nice şerh eylesün İlâhî sen beklegil yavuz gözlerden ırak Boyun yuvuk boyından hiç fark eyleyemedüm Gümâna viren beni küpeli iki kulak Yunus Hak tecellisin senün yüzünde gördi Çare yok ayrılmağa çün sende göründi Hak Yunus Emre Söylememek Harcısı Söylemegin Hasıdır Söylememek harcısı söylemegin hasıdır Söylemegin harcısı gönüllerin pasıdır Gönüllerin pasını ger sileyim der isen şol sözü söylegil kim sözün hulâsasıdır Cümle yaradılmışa bir göz ile bakmayan Halka müderris ise hakikatte âsidir şer' ile hakikatin şerhini eydem işit şeriat bir gemidir hakikat deryasıdır Ol geminin tahtası her nice muhkem ise Deniz mevc urucağız onu uşadasıdır Bundan içeri haber işit eydeyim ey yâr Hakikatin kâfiri şer'in evliyasıdır Biz tâlib-i ilmleriz aşk kitabın okuruz Çalap müderris bize aşk hod medresesidir Yunus Emre Ne Söylerler Ne Bir Haber Verirler Yalancı dünyaya konup göçenler Ne söylerler ne bir haber verirler Üzerinde türlü otlar bitenler Ne söylerler ne bir haber verirler Kiminin başında biter ağaçlar Kiminin başında sararır otlar Kimi masum kimi güzel yiğitler Ne söylerler ne bir haber verirler Toprağa gark olmuş nazik tenleri Söylemeden kalmış tatlı dilleri Gelin duadan unutman bunları Ne söylerler ne bir haber verirler Kimisi dördünde kimi beşinde Kimisinin tâcı yoktur başında Kimi altı kimi yedi yaşında Ne söylerler ne bir haber verirler Kimisi bezirgân kimisi hoca Ecel şerbetini içmek de güç a Kimi ak sakallı kimi pir koca Ne söylerler ne bir haber verirler Yunus der ki gör takdirin işleri Dökülmüşler kirpikleri kaşları Başları ucunda hece taşları Ne söylerler ne bir haber verirler Yunus Emre Ey Dervişler, Ey Kardaşlar Ey dervişler, ey kardaşlar Ne acep derdim var benim Mecnun olmuş der görenler Ne acep derdim var benim Derviş olan ar eylemez Aşık olan zar eylemez Hekimler tımar eylemez Ne acep derdim var benim Deryanın mevci çağladı Hasret yüreğimi dağladı Halim görenler ağladı Ne acep derdim var benim Derdine düştüm Mevla’nın Avarasiyim sevdanın Mevci yenilmez deryanın Ne acep derdim var benim Aşık Yunus düştün gine Düştün hemen aşk derdine Girdin hakikat yurduna Ne acep derdim var benim Yunus Emre Gururlanma öleceksin, Dar kabire gireceksin, Hakka cevap vereceksin, Dilin dönmez olur bir gün! Derviş Yunus der bu işi, Hak yolun' koyalım başı, Kunfe yekun dağı taşı, Birbirine katar bir gün! Yunus Emre Biz Kime Aşıksavuz Alemler Ana Aşık Biz kime âşıksavuz âlemler ana âşık Kime değül diyelüm bir kapudur bir tarik Biz neyi seversevüz maşûka anı sever Dostumuzun dostına yad endişe ne lâyık Sen gerçek âşıkısan dostun dostına dost ol Bu halde kalurısan dosta değül yaraşık Yetmiş iki millete kurban ol âşıkısan Tâ âşıklar safında tamam olasın sadık Sen Hakk'a âşıkısan Hak sana kapu açar Ko seni beğenmeği varlık evini bir yık Hâs u âm mutî asi dost kulıdur cümlesi Kime eydibilesin gel evünden taşra çık Yunus'un bu dânişi genc-i nihan sözidür Dosta âşık olanlar iki cihandan fârik Yunus Emre Adı Güzel Kendi Güzel Muhammed Canım feda olsun senin yoluna Adı güzel kendi güzel Muhammed Şefaat eyle bu kemter kuluna Adı güzel kendi güzel Muhammed Mumin olanları çoktur cefası Ahirette çıkar zevk-ü safası Onsekiz bin alemin Mustafa'si Adı güzel kendi güzel Muhammed AşıkYunus n'eyler cihanı sensiz Sen hak peygambersin şüphesiz Şeksiz Sana uymayanlar gider imansiz Adı güzel kendi güzel Muhammed (SAV) Yunus Emre Yârab Bu Ne Derddür Derman Bulınmaz Yârab bu ne derddür derman bulınmaz Ya bu ne yaradur zahmi belürmez Benüm garib gönlüm aşkdan usanmaz Varur aşka düşer hiç bana dönmez Döner gönlüm bana öğüt virür hoş Âşık olan gönül aşkdan usanmaz Âşık ki cana kaldı âşık olmaz Canın terk itmeyen mâşukı bulmaz Âşık bir kişidür bu dünya malın Âhıret korkusın bir pula saymaz Âşık öldi diyü salâ virürler Ölen hayvan durur âşıklar ölmez Bu dünya ol âhıretden içerü Âşıkun yiri var kimesne bilmez Erenler meydanı arşdan yücedür Salarlar çevgânı tup belürmez Yunus bu tevhide gark oldı gitti Girü gelmekliğe aklı dirilmez. Yunus Emre Aşk İmamdur Bize Gönül Cemaat Aşk imamdur bize gönül cemaat Kıblemüz dost yüzi dâimdür salât Dost yüzni göricek şirk yağmalandı Anunçün kapuda kaldı şeriat Gönül secde kılur dost mihrabında Yüzin yire urup kılur münâcat Biz kimse dinine hilâf dimezüz Din tamam olıcak toğar mahabbet Toğrulık bekleyen dost kapusında Gümansız ol bulur ilâhı devlet Yunus Emre Yâ İlâhî Ger Sual Etsen Bana Yâ İlâhî ger sual etsen bana Bu durur anda cevabım uş sana Ben bana zulm eyledim ettim günah N'eyledim n'ettim sana ey padişah Ben mi düzdüm beni sen düzdün beni Pür ayıp nişe getirdin ey Ganî Gözüm açıp gördüğüm zindan içi Nefs ü hevâ pür dolu şeytan içi Haps içinde ölmeyeyim deyü aç Mismil ü murdar yedim bir iki kaç Nesne eksildi mi mülkünden senin Geçti mi hükmüm ya hükmünden senin Rızkını yiyip seni aç mı kodum Ya yiyip öynünü muhtaç mı kodum Geçmedi mi intikamın öldürüp Çürütüp gözümü toprak doldurup Kıl gibi köprü yaparsın geç deyü Sen seni gel dûzahımdan seç deyü Kıl gibi köprüden âdem mi geçer Ya düşer ya dayanır yahud uçar Kulların köprü yaparlar hayr içün Hayrı budur kim geçeler seyr içün Tâ gerek bünyâdı muhkem ola ol Ol geçenler eydeler uş doğru yol Terzi kurarsın hevâset dartmağa Kasd idersin beni oda atmağa Terezî ana gerek bakkal ola Yâ bezirgân tâcir ü attar ola Çün günah murdarlarun murdarıdur Hazretinden yaramazlar kârıdur Sen basirsin hod bilürsün hâlimi Pes ne hâcet dartasın âmâlimi Değmedi hiç Yunus'dan sana ziyan Sen bilürsün âşikâre vü nihan Bir avuç toprağa bunca kıyl ü kal Neye gerek iy kerim-i zül-celâl Yunus Emre Hakikatün Mâ'nîsin Şerhile Bilmediler Hakikatün mâ'nîsin şerhile bilmediler Erenler by dirliği riya dirilmediler Hakikat bir denizdür şeriat anun gemisi Çoklar gemiden çıkup denize dalmadılar Bunlar geldi kapuya şeriat tutdı turur İçerü girübeni ne varın bilmediler Dört kitabı şerh iden âsidür hakikatde Zîre tefsir okuyup mâ'nîsin bilmediler Yunus Emre Selam Olsun Bu dünyadan gider olduk Kalanlara selam olsun Bizim için hayır dua Kılanlara, selam olsun Ecel büke belimizi Söyletmeye dilimizi Hasta iken halimizi Soranlara, selam olsun Tenim ortaya açıla Yakasız gömlek biçile Bizi bir asan vech-ile Yunanlara, selam olsun Azrail alır canimizi Kurur damarda kanımız Yuyacağın, kefenimiz Saranlara, selam olsun Sala verile kasdımıza Gider olduk dostumuza Namaz için üstümüze Duranlara, selam olsun Dünyaya gelenler gider Hergiz gelmez yola gider Bizim halimizden haber Soranlara, selam olsun Miskin Yunus söyler sözün Yas doldurmuş iki gözün Bizi bilmeyen ne bilsin Bilenlere, selam olsun Yunus Emre Ali Almış Sancağını Eline Ali almış sancağını eline Çekilip giderler mahşer yerine Hasan'ı Hüseyn'i almış yanına Ah ümmetim deyu ağlar Muhammed Kıyamet kopıcak canlar uyanır Kamil derviş mürşidine dayanır Yüzün yere koymuş Hak'ka yalvarır Ah ümmetim deyu ağlar Muhammed Üryan olmuş yatar o zayıf tenler Sararmış benizler söylemez diller Mahşer yerine cem olmuş erenler Ah ümmetim deyu ağlar Muhammed Yunus eder gelin kadrin bilelim Fırsat elde iken tevhid edelim Ruhu için salavat getirelim Ah ümmetim deyu ağlar Muhammed Yunus Emre Şol Cennetin Irmakları Şol Cennetin ırmakları Akar Allah deyu deyu Çıkmış İslam bülbülleri Öter Allah deyu deyu Salınır Tüba dalları Kur'an okur hem dilleri Cennet bağının gülleri Kokar Allah deyu deyu Kimi yiyip kimi içer Hep melekler rahmet saçar İdris nebi hulle biçer Diker Allah deyu deyu Altındandır direkleri Gümüştendir yaprakları Uzandıkça budakları Biter Allah deyu deyu Aydan arıdır yüzleri Misk-ü amberdir sözleri Cennet'te huri kızları Gezer Allah deyu deyu Hakka aşık olan kişi Akar gözlerinin yaşı Pür nur olur içi dışı Söyler Allah deyu deyu Ne dilersen Hak'tan dile Kılavuzla gir bu yola Bülbül aşık olmuş güle Öter Allah deyu deyu Açıldı gökler kapısı Rahmetle dolu hepisi Sekiz Cennet'in kapısı Açar Allah deyu deyu Rıdvan-dürür kapı açan İdris-dürür hulle biçen Kevser şarabını içen Kanar Allah deyu deyu Miskin Yunus var dostuna Koma bu günü yarına Yarın Hakk'ın divanına Varam Allah deyu deyu Yunus Emre |
Aşkın Aldı Benden Beni Aşkın aldı benden beni Bana seni gerek seni Ben yanarım dün ü günü Bana seni gerek seni Ne varlığa sevinirim Ne yokluğa yerinirim Aşkın ile avunurum Bana seni gerek seni Aşkın aşıklar oldurur Aşk denizine daldırır Tecelli ile doldurur Bana seni gerek seni Aşkın şarabından içem Mecnun olup dağa düşem Sensin dünü gün endişem Bana seni gerek seni Sufilere sohbet gerek Ahilere ahret gerek Mecnunlara Leyla gerek Bana seni gerek seni Eğer beni öldüreler Külüm göğe savuralar Toprağım anda çağıra Bana seni gerek seni Cennet cennet dedikleri Birkaç köşkle birkaç huri İsteyene Ver anları Bana seni gerek seni Yunus'dürür benim adım Gün geçtikçe artar odum İki cihanda maksudum Bana seni gerek seni Yunus Emre |
YUNUS EMRE Büyük halk sairi ve mutasavvifi olan ve siirleri Türk halkinin yüzyillar boyu mânevi besin kaynagi olan Yunus Emre’nin hayati efsânelerle doludur. O, ne zaman yasamis, nerede yasamis ve ne zaman ölmüstür; bunlar kesin olarak belli degildir. Bolu veya Sivrihisar’da dogdugu rivayet edilir. Yunus’un ümmî yani hiç okumamis oldugu rivayeti meshurdur. Düzenli bir egitim görmedigi yazilarindaki dil hatalarindan da çikarilabilir. Ancak eserleri okundugunda, pek çok sey bildigi, zamaninin kiymet hükümlerini, inanis tarzlarini pek iyi kavradigi anlasilir. Siirleri pek açik, gayet dogal, özellikle düsündürücü olanlari çoktur. Yunus siirleriyle, ilâhileriyle, efsâneleriyle Türk halkinin yüzyillarca hâfizasinda yer etmis, dilinde canlanmis, ruhunda yasamis ve göz yaslarinda akmistir. Yunus Emre, büyük, engin ve içten bir halk sâiridir. O, temiz bir Türkçe ile halka Allah sevgisinin erisilmez heyecanini duyurmaga ugrasmis ve bunda da basarili olmustur. Ona göre, tabiatta her sey Allah’i aramakta ve Allah’i anmaktadir. Yunus’ta derin bir tasavvuf kültürü görülür. O, Oguz Türkmen lehçesinin en güzel eserlerini vererek Türk halk dilini edebi bir dil durumuna getirdi. Yasadigi dönemde Farsça edebî dil, Arapça ise ilim dili idi. Yunus Emre, sade ve basit bir dille ilâhî düsüncelerin en güzel anlatimini verdi. Benim burda kararim yok, Ben burdan gitmeye geldim. Bezirgâmim metaim çok Alana satmaya geldim. Ben gelmedim dava için Benim isim sevgi için Dostun evi gönüllerdir Gönüller yapmaya geldim. Benim adim dertli dolap Suyum akar yalap yalap Böyle emreylemis çalap Derdim vardir inilerim. Suyum alçaktan çekerim, Dönüp yüksege dökerim, Görün ben neler çekerim Derdim vardir inilerim. Halk, gerçek mutlulugun ölümden sonra var olacagini, bu geçici dünyada, ari-duru bir gönülle Tanriya yönelmeyi. telkin eden mutasavvif seyhlerin çevresinde küme küme toplanmistir. Yunus, bu ortamda, bir ask ve sevgi günesi olarak Anadolu'da dogmus, umutsuzlara umut vermis, Anadolu'nun gönlü ve dili olmustur. Daglar ile taslar ile Çagirayim Mevlâm seni Seherlerde kuslar ile Çagirayim Mevlâm seni. Mevlâna Hüdavendigâr bize nazar kilali Onun görklü nazari gönlümüz aynasidir, Çesitli söylentiler, Yunus Emre'nin yasantisina renk katar. Bir kitlik günü Haci Bektas-i Velî'nin dergâhina varmis, bugday istemis. Ona, bugday yerine “himmet” teklif edilmis. “Hayir, demis bugday isterim.” Çuvallarini bugdayla doldurmuslar. Köyüne dönerken yari yolda akli basina gelmis. Geri dönerek Haci Bektas'tan “erenler himmeti” dilemis. “Senin kismetin Taptuk Emre'dedir” demisler ve Taptuk Emre'ye ismarlamislar. Yunus, tam kirk yil Taptuk Emre'nin Dergâhi'na odun tasimis. “Taptuk Dergâhi'na odunun egrisi bile gerekmez” diyerek, kirk yil tek bir egri odun getirmemis. Sonunda, muradina ermis ve kendisine izin verilmis. Dirildik pinar olduk, Irkildik irmak olduk, Aktik denize daldik, Tastik Elhamdülillâh. Taptugun tapusunda, Kul olduk kapisinda, Yunus miskin çig idik Pistik Elhamdülillâh. Bundan sonra, Yunus'un gönlünde ilâhî ask'tan baska bir seye yer yoktur artik. Bu askin potasinda yanip yakilmakta, bu yanisin iniltileri Yunus'u ozanlastirmaktadir. Artik Yunus yok, ortada ask var, askin terennümleri var. Yunus, bu ask harmaninda savrulan bugday taneleri gibi estikçe ask, döküldükçe ask: Askin aldi benden beni Bana seni gerek seni Ben yanarim dün'ü günü Bana seni gerek seni Ne varliga sevinirim Ne yokluga yerinirim Askin ile avunurum Bana seni gerek seni... Yunus Emre, Anadolu'da dogan, yine Anadolu'da batan bir tasavvuf günesidir. Yasadigi çagda Türkçe bir kenara itilmis, hor görülmüsken, Yunus, Türk dilini, bütün incelik ve güzellikleriyle sirtlamis, ayaga kaldirmis, kendinden sonra gelen ozanlara öncülük etmistir. Yunus Emre’nin dili, Anadolu'nun öz dilidir. Anadolu Türklügünün yüregi Yunus'ta çarpar, bu yürek, tüm kükrekligiyle Yunus'ta dile gelir : Gönlüm düstü bu sevdaya Gel gör beni ask neyledi Basimi verdim kavgaya Gel gör beni ask neyledi. Ben aglarim yana yana Ask boyadi beni kana Ne âkilim ne divâne Gel gör beni ask neyledi. Onun doyumsuz sevgisinde, tüm insanligin sesini duyarsiniz. Bu seste gerçek inanç, Tanri sevgisi, insan degeri ve var olmanin sevinci vardir. Tüm kötülüklerden arinmis, duru bir gönülle seslenir insanliga: Adimiz miskindir bizim Düsmanimiz kindir bizim Biz kimseye kin tutmayiz Kamu âlem birdir bize... derken, insanlari anlayis ve dayanismaya, birlige ve dirlige davet eder. Onun bu çagrisi “sevgi” ocaginadir. Seslenir: Gelin tanis olalim, Isi kolay kilalim. Sevelim sevilelim Bu dünya kimseye kalmaz. Yunus Emre’nin bilinen iki eseri vardir. Biri, Risaletü’n-Nusiyye ya da (Ögüt Risalesi) adiyla aruz ölçüleri içinde yazilmis, tasavvufî, ahlâkî, dinî bir eserdir. Ötekisi ise, asil büyük siir gücünü yansitan Dîvân’idir. Son arastirmalara göre, Yunus Emre, 1321 yilinda, yetmis yaslarinda oldugu halde, hayata gözlerini kapamistir. Porsuk suyu ile Sakarya’nin birlestigi yerde bir zaviyesi oldugu ve oraya gömüldügü rivayetler arasindadir. Bursa’da gömülü oldugu da söylenir. Erzurum’daki Tuzcu Köyü yakininda, Manisa’nin Salihli ve Kula kazalari arasindaki Emre Köyü’nde, Keçiborlu kasabasi civarindaki bir köyde Yunus Emre’nin mezari diye gösterilen yerler varsa da onun asil mezarinin seven ve sevilenlerin gönlü oldugu bir gerçektir. UNESCO, 1971-1972 yilini bütün dünyada Yunus Emre Yili olarak kabul etmistir. Biz dünyadan gider olduk Kalanlara selâm olsun. Bizim için hayir dua Kilanlara selâm olsun Ecel büke belimizi Söyletmeye dilimizi Hasta iken hâlimizi Soranlara selâm olsun Tenim ortaya açila Yakasiz gömlek biçile Bizi bir âsân vechile Yuyanlara selâm olsun Selâ verile kasdimiza Gider olduk dostumuza Namaz için üstümüze Duranlara selâm olsun. Dervis Yunus söyler sözü Yas dolmustur iki gözü Bilmeyen ne bilsin bizi Bilenlere selâm olsun. |
1 ek ![]() O zamanlarda Anadolu sehir hayatinda ilim ve edebiyat dili olarak Arapca ve Farsca etkinligini sürdürüyordu.... Yunus Emre, Anadoluda, Türk dilini harika bir sekilde kullanan ilk sair olmustur. Siirlerinden anlasildigina göre;caginin din ve dünya bilgilerine hic de yabanci degildir. Hatta, biraz Farsca ve Arapca bildigi ve böylece Islam kaynaklarindan uzak kalmadigi, büyük Mutasavvif Mevlana Celaleddin Rumi ile iliskisi bulundugu, dervis olarak tüm Önasyayi gezip dolastigi anlasilmaktadir. Yunus Emre, Islam aydinlik caglarinin bir harikasidir. Eger, tek basina düsünülmezse; kendinden önceki veya cagdasi büyük düsünürler ile mutasavvif sairler zincirininkendine özgü son halkasi oldugu kolayca anlasilir. Prof. Dr. M. Es'ad Cosan Yunus Emre gerçekten, baska edebiyatlari bilen kimselerin sözleriyle, --benim kanaatim de çok net olarak öyle-- emsalsiz bir sairdir. Türk diliyle dinî siir yazan sairlerin en büyüklerinden, en basta gelenlerindendir Yunus Emre.... Sadece bizim malimiz degildir, dünya kendisinin hayranidir. Biliyorsunuz evvelki sene de Yunus Emre yili idi. Yunus Emre, çok derin fikirleri çok sade kaliplarla ifade edebilme kabiliyetine sahib bir kimsedir. Emsalsiz bir lirizm ile, çok muazzam fikirleri çok kisa cümleler halinde, misralar halinde anlatabilen bir kimse... Iftihar edecegimiz bir kimse... Ben Azerbaycan'a gittigim zaman, bana dediler ki: ''Bu Azerbaycan'in bir kasabasi var; istersen seni götürelim. Oranin ahalisi Fuzûlî'nin hayranidir. Hepsi Fuzûlî'nin divanini bastan sona ezbere bilir, ezbere okur.'' Bizim de saniyorum Yunus Emre'yi ezbere bilmemiz lâzim!.. Çünkü, her siiri ayri harikadir. Yunus Emre, çok meshurdur ama çok da mechuldür; hayati hakkinda çok sey bilinmiyor, kaynak yok... Mezarinin bile nerde oldugu hakkinda millet hâlâ münakasa ediyor. Iki tane eseri var elimizde: Birisi Yunus Emre Divani; ötekisi de Er-Risâletün Nushiyye... Iki eserini biliyoruz. Bu iki eserinden birincisi divani; o da bilimsel olarak nesri yapilamamis bir eserdir. Ama, Kültür Bakanligi'nin nesrettigi Dr. Mustafa Tatçi'nin Yunus Emre Divani, daha ileri bir çalisma; güzel... Ondan önce de Yunus Emre ile ilgili çok nesirler yapildi, divan nesredildi. Bu nisbeten onlarin hepsinden daha öteye, ileri bir çizgiye gitmis; güzel, hosuma gitti. Yunus Emre'nin kendi elinden yazilmis bir divan bize gelmemis. Yunus Emre Divani denilen eserler de karsilastirildigi zaman, birbirlerinden çok farklari var... Bunda olan onda yok, onda olan bunda yok... E hangisi Yunus'un bu siirlerin?.. Belli degil... Hangi siir gerçekten Yunus'un diye bir meselemiz var; bunu tesbit etmemiz lâzim!.. Sizin bugün Yunus'un diye sevdiginiz, ezberlediginiz, dinlediginiz ilâhilerin bir kismi onun degildir meselâ... Çünkü, bir kaç tane Yunus var... Çok net, çok kesin, bütün ilim adamlarinca bilinen bir gerçek... Bir kere iki tane kesin Yunus var: Birisi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'yi yetismis Yunus; ötekisi, Bursa'da Emir Sultan'a yetismis Yunus... Birisi Mevlânâ'dan biraz genç; ötekisi Emir Sultan'dan biraz genç... Emir Sultan'dan feyz almis, Emir Sultan'a bagli... Bu ikinci Yunus daha ziyade, ''Sol cennetin irmaklari'' ''Kâbenin yollari bölük bölüktür'' gibi ilâhileri söyleyen... Yâni bizim Yunus'un diye sevdigimiz siirlerin yüzde altmisi - yetmisi Bursali Yunus'undur. Bursali Yunus'un Bursa'da kabri vardir ve çok magdur durumdadir. Mahalle arasinda bir evin bahçesi arasinda kalmistir. Ben Bursali arkadaslarimiza rica etmistim, ''Bulun, arayin!'' diye... Buldular, resmini gönderdiler. Söyle bir araliktan geçiliyor. Kimse de, o Sol Cennetin Irmaklari'ni yazan Yunus'un orda yattiginin farkinda degil... Bilseler, yigilacaklar oraya; ama, bilmiyorlar. Tabii, bu bizim vazifemiz... Ilim, Kültür ve Sanat Vakfi olarak vazife ediniyoruz. Bursa'ya gidecegiz. Belediye baskani eger Çesme belediye baskani kadar yakinlik gösterirse bize; anlatacagiz, diyecegiz ki: ''Bu Yunus, çok büyük Yunus'lardan bir tanesidir. Bunun etrafinin istimlâk edilmesi lâzim, türbesinin güzellestirilmesi lâzim!..'' Bir Yunus o, Bursali Yunus... Bir Yunus da, --simdi belki Aksaray'a baglidir, idârî taksimati bilmiyorum-- Sivrihisar'li... O Sivrihisar, --Eskisehirliler üzülse de söylemek zorundayim-- Eskisehir'in Sivrihisar'i degil... Kizilirmagin kenarinda ama, Eskisehir'deki Sivrihisar degil... Hacibektas kasabasina çok yakin, Sivrihisar diye bir yer var Kizilirmagin kenarinda... Kizilirmak, biliyorsunuz nerelerden dönüp, dolasip öyle gidiyor Karadeniz'e... Bunu bir yazi ile, kitapla Refik Saygun anlatti. Incelemeler yapti, oranin fotograflarini çekti. ''Bu Sivrihisar'dadir Yunus!'' dedi. ''Iste, Tapduk Emre'nin kabri var burda... Iste Yunus'un kabri var burda...'' dedi. Kimse bunu dinlemedi ama, aslinda Yunus'un yeri orasi, kabri orada... Onu da tabii, ihyâ etmek lâzim!.. Ne zaman yasamis; belli degil... Hangi tarihlerde ölmüs; belli degil... Çünkü, bizim vakif kayitlarini, sicilleri; depolarda, koridorlarda ne ariyor diye vagonlarla Bulgaristan'a göndermisler. Gelmisler Istanbulda ilgisiz ilgililer... Koridorlarda bir takim evraki çok kalabalik görünce: ''--Ne bunlar burda?..'' ''--Efendim, bunlar arsiv belgeleri...'' ''--Ne ise yarar?..'' ''--Eski yazi...'' ''--E, biz devrim yaptik, harfleri degistirdik. Kim bunlari okuyacak?..'' demisler. Vagonlara yüklemisler. Ismail Hakki Konyali feryad etti, yazilar yazdi: ''Bunlar arsiv belgesidir, bunlar gönderilmez; çok kiymetli evraktir!'' diye ama, giti hepsi... Avrupa'ya gitti, ve sâireye gitti. Yâni kendi mâzîmizi koruyamiyoruz. Yanginlar tahrib ediyor, kendimiz tahrib ediyoruz. Çanakkale'nin, Fatih Sultan Mehmed Han tarafindan yapilan kalesinin giris kapisindaki kitabeyi, oradaki askerî birligin basindaki bir üstegmen veya yüzbasi kazitmis. Ne istedin o kitabeden, niye kazitiyorsun?.. Fatih'in kitabesi bu... Hapsetmek lâzim!.. Kazitmis; simdi ara da bul, kitabe yok... Mezar taslari Londra'da satiliyormus... Bizim mezarliklardan çalinan mezar taslari, kavuk sekli, tas sekli, yazisi itibariyle antika oldugu için Londra'da haraç mezat satiliyormus. Müsteri buluyormus, oralara kaçiriliyormus. Nasil ediyorlar artik, bilmiyorum. Onun için Yunus'un mezartasi yok... Arsivler yok, belgeler yok... Gölpinarli söylüyor, ben de gördüm: Haci Bektas kütüphanesinde bir yazmanin üst tarafinda, dogumu su, yasi su kadar, vefati su diye bir kayit var... Ama kim yazmis oraya, nereye dayanarak yazmis, belli degil... Diyorlar ki, iste 1320 yillarinda ölmüstür. Belki dogru olabilir ama, kuvvetli bir belge degil... Bir tek kuvvetli belge var: Risâle-i Nushiyye isimli eserini yazmis, sonunda tarih atmis. Hicrî 707 tarihinde yazilmis; milâdî 1306/1307 ediyor. Demek ki Osmanlilardan önce o sagmis. Ötekiler, ilim adami olarak bizim yüzdeyüz kabul edecegimiz seyler degil... Yunus'un divaninda incelemize göre; Yunus Emre evlenmis, çolugu çocugu var... ''Allah bize de çoluk çocuk verdi.'' diyor bir siirinde... Anliyoruz ki, Yunus bekâr göçmemis; evli çoluk çocuk sahibi bir insan... Bir sair koca olmus. Yâni yaslanmis. Genç yasta degil, bayagi bir ihtiyarlamis oldugu belli... Seyh efendi diye çok hürmet etmisler kendisine, siirinden biliyoruz. O kendisinden bahsederken, kendisini çok kötüleyerek söylüyor ama, biz anliyoruz. ''Bana seyh diyorlar; nerde ben?.. Mertebem, çok fenayim.'' diye söylüyor; ama ordan anliyoruz ki, seyh demisler. Herkes hürmet ediyor, herkes elini öpüyor. Hayatinda bu hürmeti görmüs. Ilim bakimindan; yüksek derecede dînî bilgileri kazanmis, usta bir âlim... Öyle oduncu filân degil... Ümmî, elifi ve sâireyi okumamis bir insan degil; çok büyük bir alim... Eserlerinden de belli, kendisi de söylüyor. Muhtemelen Konya'da tahsil etmis ve Sadreddin-i Konevî'nin fikirleri var, Abdülkerim-i Ciylî'nin fikirleri var siirlerinde... Onlar ayri bir konferans konusu, ince tasavvufî meseleler... Çok büyük bilgisi var... Simdi, bu eski Yunus ile, Mevlânâ zamanina yakin Yunus ile, öteki Bursali Yunus arasinda yüz küsur yil zaman farki var... Üslûb farki var... Bu Yunus'un dili baska, Bursali Yunus'un dili baska... Sip diye anlasilir; kullandigi kelimelerden ve üslûbundan hemen farkedilir. Mevlânâ'ya çagdas Yunus baska, Bursali Yunus baska... Ikisi ayri sahsiyet... Bursali Yunus, hiç falso yapmamis olan, siirlerinde kimseyi tedirgin edecek bir söz söylememis olan, müteserrî, müeddeb, âsik bir sâir... Tam dört dörtlük potada bir insan... Gelelim eski Yunus'a... Eski Yunus, cür'etli bir insan, iddiali söz söyleyen bir insan... Nasil iddiali söz söylüyor?.. Bir kez gönül yiktin ise, O kildigin namaz degil!.. ''Bir kere bir kalb yiktiysan; senin kildigin namaz, namaz degil!'' diyor. Seriat bu kadar siki degil... Seriat biraz müsamahalidir. ''O kusurdur, tamam kalb kirmasi bir kusurdur ama; öbür taraftaki namazi da, namazdir. Ne yapalim, kusurlu bir müslüman... Kusursuz insan olmaz.'' diye düsünülür. Ama, Yunus sert bir insan; öyle seylere pek razi gelemiyor, sapasaglam olsun istiyor. ''Bir kez gönül yiktin ise; o kildigin namaz degil!'' diyor, defterden siliyor. Eski Yunus sert, sertligiyle taniniyor. Sonra, biraz da Allah'a olan sevgisinden dolayi, bizim hürmet ettigimiz bazi seyleri de küçümser gibi bazi ifadeler kullaniyor; insanin yüregi agzina geliyor. Cennet cennet dedikleri, Birkaç köskle birkaç hûri; Isteyene var anlari, Bana seni gerek seni!.. Simdi bu çok cür'etli bir söz ama, sonu tatli baglandigi için bir sey de diyemiyoruz. Allah'i o kadar çok seviyor ki, cenneti, hûriyi ve sâireyi de düsünmüyor. Bu da vardir. Hattâ bizim Naksî tarikatinda vardir. Çâr terk diyoruz biz... Dört seyi terketmesi lâzim dervisin: Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk... Dünyayi defterden silecek, gönlünden çikartacak... Ukbâyi defterden silecek, gönlünden çikartacak. Ukbâda cennet var, hûriler vs. var... Terk-i hestî; varliktan geçecek, kendini yok edecek, fenâ makamina erecek... Terk-i terk; bir de, terkettiklerini kafasinda tutup da, kendisine kibir gurur getirmeyecek, terkettiklerini de unutacak... Yâni, ''Ben sunlari terkettim, ne büyük adamim!'' demeyecek. Bu bizim ilk Yunus da, acaba nasil bir Yunus?.. Böyle cenneti, hûrileri filân küçümsedigine göre... Bir baska siiri de var, onun bestesi de çok hosuma gidiyor: Milk-i bekàdan gelmisem, Fânî cihani neylerem?.. Ben dost cemâlin görmüsem, Hûr-i cinâni neylerem?.. ''Öbür alemden geldim ben buraya; ben burayi ne yapayim?.. Ben cemâlullahi görmüsüm, Allah'i görmüsüm; hûrileri ne yapayim?..'' diyor. Bu da güzel bir siirdir. Hicaz makaminda bestesi çok nefistir. --Yunus böyle de, acaba Yunus çizgiden çikmis bir insan mi?.. --Hayir!.. --Iddiali olduguna göre, yoksa alevî mi bu adamcagiz?.. --Alevî degil!.. Bilimsel olarak onu da söylemek bizim vazifemiz... Nerden isbat edebiliriz?.. Meselâ televizyonda çikacak karsimiza alevî babalari, dedeleri; ''Yunus alevî idi.'' diyecekler. ''Ahmed Yesevî alevî idi'' diyorlar. Tamam, o zaman Hazret-i Ali de alevî idi. Kendisi netice itibariyle ama, senin bildigin alevî degil... Alevîlik Hazret-i Ali'yi sevmekse, biz de alevîyiz. Hepimiz seviyoruz ama, yasantin nasil?.. Simdi, surda bir sözü var eski Yunus'un: Namaz kilmayana sen, Müselmandir demegil, Hergiz müselman olmaz, Bagri dönmüstür tasa... Namaz kilmayana müslüman demiyor eski Yunus... Sinirli ya, asabî mesrebli adamcagiz... Namaz kilmadi mi, siliyor defterden... Hani, kalb yikani defterden sildigi gibi, namaz kilmayani da siliyor. Namaz kilmayanlar yandi... Yunus kovalayacak sopayla... (Hergiz müselman olmaz; bagri dönmüstür tasa...) Hergiz, aslâ demek... Alevî kardeslerimiz sahabenin arasinda ayirim yaparlar; biz ayirim yapmayiz. (Ashâbî ken nücûmi) ''Benim ashabim yildizlar gibidir.'' buyurmus Peygamber Efendimiz... (bi eyyihim iktedeytüm ihtedeytüm.) ''Hangisine sarilsaniz, hak yola, cennete gidersiniz.'' buyurmus. Biz ashaba dil uzatmiyoruz. ''Ashaba dil uzatarak benim canimi sikmayin! Ashabim konusunda ileri geri konusup da, beni üzmeyin!'' buyuruyor. Biz ashabin kendi aralarindaki meseleleri bahis konusu etmiyoruz. Ama onlarda tevellâ ve teberrâ var... Yâni, Hazret-i Ali Efendimiz'in dostlarini sevmek var, düsmanlarina düsman olmak var... Bir takim sahabeyi defterden silmek var, aleyhinde konusmak var... Eski Yunus'ta bunlar yok... Bunlari niçin anlatiyorum?.. Yunus'un gerçek çehresini herkes bilsin diye anlatiyorum. Onu da surda, misaliyle isaretledim. Onu da okuyayim da delilli olsun: Isksiz adem dünyada, Belli bilün yokdurur. Her biri bir nesneye, Sevgüsi var âsikdur. Çalab'un dünyasinda, Yüzbin türlü sevgü var. Kabul et kendözüne Gör kangisi lâyiktir. ''Dünyada herkes bir seyi sever. Binbir türlü sevgi var dünyada... Ama sen, bu sevgileri söyle bir göz önüne getir. Bunlarin hangisi sana lâyiktir; seçme yap!'' diyor. Yâni, ''Rahman'i mi sevmek lâzim, seytani mi sevmek lâzim?.. Imani mi sevmek lâzim, sirki küfrü mü sevmek lâzim?.. Zulmü mü sevmek lâzim, adaleti mi sevmek lâzim?.. Herkes bir sey seviyor ama, sen kendine lâyik olani seç!'' diyor. Biri Rahmânir Rahîm, Biri seytânir racîm. Anun yazugimuz di, Sevgüye taallukdur. Dünyada Peygamberün, Basina geldi bu isk. Tercemâni Cebrâil, Ma'sûkasi Hàlik'dur. Yâni, ''Bu sevgi dedigimiz sey Hazret-i Muhammed'in de basina geldi. Bu askin tercümani Cebrâil AS'dir. Rasûlüllah'in sevgilisi de Allah'tir.'' diyor. Siirin besinci dörtlügünde: Ömer ü Osman Ali, Mustafâ yâranleri. Bu dördünün ulusi, Ebû Bekr-i Siddîk'dur. Ebûbekir Siddîk'in en yüksek oldugunu düsünmek de, ehl-i sünnet akîdesidir. Biliyorsunuz, ehl-i sünnet akîdesine göre, sahabe-i kirâmin efdali Ebûbekir Siddîk Efendimiz'dir. Hilâfet de, fazîlet sirasina göredir. Bizim kanaatimiz böyle... ''Allah böyle takdir etmis; demek ki, bunda bir sebep vardir.'' diye, biz böyle düsünüyoruz sünnî olarak... Ama alevî kardeslerimiz, ''En üstünü Ali idi. Ötekiler haksizlik etti, gasb etti. Hazret-i Ali Efendimiz, Peygamber Efendimiz'in cenâze isleriyle mesgulken, orda politik entrikalarla kendilerini seçtirdiler.'' demeye getiriyorlar. Yapmaz o insanlar!.. Diyelim ki, böyle haksizlik yapti... Böyle insana Allah, Peygamber Efendimiz'in türbesinde yatmayi nasib etmez!.. Bu da benim özel delîlim... Peygamber efendimiz'in yanina herkes yatmadi; kabir arkadasi iki kisi var... Kim?.. Iki kayinpederi... Orda da zerâfet var; ikisinin de kizini aldi ya Peygamber Efendimiz... Birisi Ebûbekir Siddîk, Hazret-i Aise Anamiz'in babasi; ötekisi Ömerül Faruk, Hazret-i Hafsa Validemiz'in babasi... Yâni kayinpeder oluyor, baba oluyor. Allah onlara nasib etmis, Peyggamber Efendimiz'in türbesinde durmayi... Efendimiz'in kabri surda... Ebûbekir Siddîk Efendimiz'in kabri arkasinda... Ömerül Faruk Efendimiz'in kabri yaninda... Eskiden diyorlardi ki, ''Turna dizilisi gibi, birer metre geriye, birer metre saga kaymis durumdadir.'' Öyle degil... Son yapilan kazilarda, türbenin duvarini yaparken; kibleye arkamizi dönüp, türbeye dogru teveccüh ettigimiz zaman, sag tarafta kalan yan duvarin tamirini yaparken, tamir edenler iki tane ayak görmüsler. Hemen kapatmislar ve çok üzülmüsler. ''Eyvah! Acaba Rasûlüllah'i mi rahatsiz ettik?'' diye... Sonradan tarih kitaplarini karistirmislar. Anlasilmis ki, Hazret-i Ömer Efendimiz levent oldugu için, boylu poslu oldugu için sigmamis da, ayagi biraz uzamis oraya dogru... Hazret-i Ömer'in ayagi oldugu anlasilmis. Simdi, böyle bir kötülügü yapmis olsalardi, Allah onlara Peygamber Efendimiz'in yaninda, türbesinde, ayni odada bulunma serefine erdirmezdi. Benim görüsüme göre... Nasib etmezdi, kogardi onlari bilmem nereye... Ne olursa olurlardi. Orada defnedilmek nasib olmus; bu çok önemli bir sey... Bir de Hazret-i Aise Validemiz'in rüyasi vardir. Hazret-i Aise Validemiz bir rüya görmüs. Ebûbekir Efendimiz de rüya yorumlamayi seviyor. Biraz o hususta mahareti taninmis. Babasina diyor ki: ''--Babacigim, bir rüya gördüm. Gökten üç tane kamer, ay yere indi. Benim hücreme geldiler, topraga daldilar. Acaba bunun yorumu ne?..'' ''--Kizim! Senin odana üç kisi defnedilecek. Bunlar yeryüzünün en hayirli insanlaridir.'' diyor. Peygamber Efendimiz vefat edince de kizina yanasiyor, diyor ki: ''--Kizim, hani sen bir zaman bir rüya görmüstün ya, iste senin üç kamerinden bir tanesi budur ve en hayirlisi budur.'' diyor. Peygamber Efendimiz oraya gömüldü. Ikincisi kim?.. Ebûbekir Efendimiz... Üçüncüsü kim?.. Ömer Efendimiz... Evet, Ömer Efendimiz sinirli bir insandi, eli kirbaçliydi. Çarsiya pazara çikardi, belediye reisligi vardi. Esnafi kontrol ederdi. Kamçiyi kafasina indirirdi. Ama Allah için yapardi, adaletliydi. Sevmeyen olabilir, kizan olabilir ama Allah sevdi mi, baskasinin hiç önemi yok... Peygamber Efendimiz'e de bazi konularda, ''Yâ Rasûlallah, öyle yapmayalim!'' demis ve Hazret-i Ömer'in itiraz ettigi sekilde vahiy inmis sonra... Samimiyetle kanaatini söyleyen insan... Dogruyu sevmek lâzim!.. Bizim burda anlatmak istedigimiz bilimsel bir gerçektir, bir yanlisligi düzeltmektir. Yunus Emre'lerin hiç birisi --Bursalisi zâten degildir de, birinci Yunus da öyle-- seyhayna, yhani Ebûbekir ve Ömer Efendilerimize söven bir insan degildir. Tevellâci ve teberrâci degildir. Alevî degildir, sünnî akidesindedir. Çok net... Bu siiri onun için buraya koydum. Iki dörtlügü daha var: Alem fahri Muhammed, Mi'râca agdugunda, Çalab'dan diledigi, Ümmetine azikdur. Yunus senin aybini, Gözlegil ayrugi ko, Kimesnenin aybina, Sen bakmagil yazikdur. Sonunda da ahlâkî bir sey söylüyor: ''Ey Yunus!'' diyor kendisine... ''Senin ayibini gözle sen! Kendi ayibina bak, kendini düzeltmege çalis!.. Ayrugi ko; yâni baskasinin ayibini arastirmakla mesgul olma, birak o isi!.. Kimsenin ayibina bakma; günahtir.'' diyor. Yazik, günah demek... Yunus Emre bir kere akide olarak isbat etmis oluyoruz, namazli niyazli bir insandi. Sonra sahabe-i kirama hürmet eden bir insandi. Ayet-i kerimeleri bilen bir insandi. Alevî kardeslerimiz de bu çizgiye gelsinler, bunun baska çaresi yoktur; çünkü, hak budur. Yunus'un tasavvufî anlayisini ayrica anlatmak lâzim ama, kisaca söyle anlatalim... Bunu çok kimse bilmez. Bilmedikleri için de Yunus'u anlayamazlar. Yunus'un ne dedigini çok kimse anlayamaz, siirlerini dogru yorumlayamaz. Siirlerini yorumlayan insanlara bakiyorum, tatli insanlar, güzel insanlar, sevimli insanlar, kendilerini de seviyorum; ama, Yunus'un siirini açiklamasi dogru degil!.. Yunus'un siirini anlamamis... Benim anladigim bir takim konular var, noktalar var; açiyorum orayi, anladi mi, anlamamis. Yunus tasavvuf yönünden Ahmed-i Yesevî ekolüne baglidir; bir... Ikincisi, vahdet-i vücud kanaatine sahibdir. Biliyorsunuz tasavvufta vahdet-i vücud vardir. Yâni, ''Mahlûkatin vücudu izâfîdir. Varlik, Allah'in varligidir. Gerisi havadir, bostur, yoktur.'' demektir. Vahdet-i vücudu insan, lisedeki edebiyat kitaplarindan ögrenemez. Vahdet-i vücud ince bir konudur. Dikkat etmezse insan, ayagi küfre kayar. Kolay anlasilmaz, ince bir konudur. Yâni, kulun kendi varligini yok bilmesi, Allah'in varliginin yegâne varlik oldugunu bilmesidir. Yunus bu kanaattedir, vahdet-i vücuda sâliktir. Biz meselâ, sahsen hangi ekoldeyiz?.. Biz vahdet-i suhûd'a sâlikiz. Bu Imam-i Rabbânî Efendimiz'in kanaatidir. Diyor ki: ''Ben murakabelerimde, halvetimde, tasavvufî çalismalarimda çok çok defalar, bütün dikkatimi kullanarak meseleyi tekrar tekrar inceledim; vahdet-i vücud yok, vahdet-i suhud var!'' diyor. Suhud ne demek?.. Allah'in varligina sahid her sey; bu sahidlerin birligi var... Allah var, onun disinda yarattiklari mahlûkat var... Muhiddin-i Arabî'nin dedigi gibi degil, vahdet-i suhud var demis oluyor. Muhiddin-i Arabî'nin fikirlerine sahibdir Yunus Emre... Bu da normal, anlasiliyor. Çünkü, Muhiddin-i Arabî'nin kanaatinin, tasavvufî ekolünün Anadolu'da yayilmasina sebep olan Sadreddin-i Konevî, Konya'da uzun zaman hizmet etmistir. Malatya'ya ve sâireye gitmistir. Bu vahdet-i vücud düsüncesini Anadolu'da yerlestiren odur. Daha baska mutasavvif sairler vardir. Mevlânâ da vahdet-i vücuda müntesibdir. Haci Bayram-i Velî'yi inceledi, Ethem Cebecioglu diye bir talebem vardi, simdi doçent Ilâhiyat'ta... Ben emekli olduktan sonra ona sordum: ' '--Nasil, Hacibayram-i Velî'yi inceledin mi?'' dedim. ''--Maalesef hocam, o da vahdet-i vücudcu...'' dedi. Maalesef demeye lüzum yoktur. Vahdet-i vücut, öyle maalesef denecek bir inanç degil ama, çok dikkatli olmak lâzim!.. Muhterem kardeslerim! Insânin zâten seriati bilmeden tasavvufa dalmasi tehlikelidir. Önce muhaddis olacak, müfessir olacak, fakîh olacak; ondan sonra tasavvufa girerse ayagi kaymaz. Onlari bilmeden tasavvufa girerse, takliden birisinden duydugu sözü söyler, çok büyük tehlikelere düser. Ben bazen, tasavvuftan bahseden insanlarin kitaplarini okuyorum, gülüyorum. Anlamiyorlar, yasamadiklari için... Yasamadigi için bilmiyor konuyu, bilmedigi için de hariçten gazel okuyor. Eskiden gazinolar olurmus. Gazelhâni olurmus, sahnesi olurmus. Hanendesi, sâzendesi olurmus. Içkiyi içince bazilari da cosarmis, hariçten gazel atarlarmis. Oraya yazarlarmis, ''Hariçten gazel atmak yoktur.'' diye... Yâni kimisi hariçten cosup da gazel atiyor. Öyle degildir. Bu isin sakasi, oyunu yoktur. Burda hariçten gazel atmak insanin ayagini kaydirir, cehenneme düsürür. O bakimdan meseleleri yasamak lâzim, onlarin halet-i rûhiyesini anlamak lâzim!.. Vahdet-i vücud insanin seyr-i sülûkunda ve halvetinde bir duraktir. Sonlara yakin bir duraktir. O duraktan sonra baska duraklar vardir. Kisaca böyle söyleyebilirim. O duraga gelir insan... O durak son durak degildir. O duraktan daha ötedeki duraklara geldigi zaman insan-i kâmil olur. Yunus Emre'ye göre insanlar dört sinif... Tabii, kâfirler de var... Kâfirleri hiç nazar-i dikkate almiyor. (Ülâike kel'en'âmü belhüm edal) ''Onlar hayvanlar gibidir, onlardan da saskindir.'' Hayvanlardan daha sasirmistir, kâfir oldugu için...'' Haci Bektâs-i Velî de bunu yaziyor Makàlât'inda... Gayrimüslimleri, Allah'in varligini birligini anlayamamis olduklari için siralamaya almiyor, kayit dahi etmiyor. Mü'minler vardir. Mü'minler dört siniftir: 1. Ehl-i seriat 2. Ehl-i tarîkat 3. Ehl-i ma'rifet 4. Ehl-i hakîkat Simdi bu siramayi da kimse bilmiyor. kimisi ma'rifeti öne aliyor, kimisi muhabbeti öne aliyor. Ama Yunus'un ekolünde siralama böyledir. Seriat kavmi, tarikat kavmi, ma'rifet kavmi... Yâni, seriat ilkokuldur diyelim. Tarikat, ortaokul ve lisedir. Ma'rifet üniversitedir. Hakîkat da, üstadliktir; yâni her seyi bitirip, ihtisas yapip da en yüksek pâyeye ulasmis olmaktir. Yunus seriat, tarikat, ma'rifet kelimelerini kullanir siirlerinde... Bu mânâya kullanilir. Danismend, fakih, sofî kelimelerini kullanir; bu tasnife göre kullanir. Muhib kelimesini kullanir; asik demek... Asik Yunus diye de söyler bazen... Muhib diye de söyler. Iste en yüksek olan da budur. Onun için, kendisi de aski en ön plana almistir. Yunus'un felsefesi, Mevlânâ'nin zihniyetiyle aynidir. Ikisi de tasavvufî mertebelerin siralanisinda, en yüksek makami ask makami olarak görmüslerdir. Yunus bunu açikça söylüyor: Yunus öldü diye selâ verilir, Ölen hayvan imis, asiklar ölmez! Asigin ölecegini bile kabul etmiyor. ''Yunus öldü diyorlar; ölür mü hiç asik?..'' diyor. Hakîkaten ölmemistir. Bak sana hâlâ konusuyoruz, yasiyor aramizda... Asktan söz etmistir Yunus... Bastan sona divaninin %80'i, 90'i ask üzerinedir. Mevlânâ da öyledir. Mevlânâ da biliyorsunuz Mesnevîye seyden basliyor: Bisnev ez ney çün hikâyet mîküned, Ez cüdâyîhâ sikâyet mîküned. ''Dinle neyden kim hikâyet eyliyor; ayriliklardan sikâyet eyliyor.'' diye basliyor. Neyin bu yanik sedâsinin özüne, vatan-i aslîsine hasretin sebebiyle oldugunu sembolik olarak söylüyor. Sonra da yapistiriyor söyleyecegi sözü: Atesest in bank-i nâyu nîst bâd, Her ki in âtes nedâred, nîst bâd. ''Bu neyin içindeki atestir; üfürük degildir, yel degildir, atestir. Kimin içinde bu ates yoksa, yok olsun be!.. Adam mi o?..'' Beddua ediyor. ''Içinde bu ask atesi olmayan yok olsun!'' diye söylüyor. Yunus da öyledir, Mevlânâ da öyledir. Haci Bektâs-i Velî de öyledir. O da ayni makamdan bahsediyor. Yunus'a göre, tasavvuf çok kiymetli bir ilimdir. Erenler en yüksek insanlardir. Bir siiri vardir ''Eve Dervisler Geldi'' diye... Eve dervisler geldi diye dügün bayram ediyor, siir yazmis. Gazel yazmis. Sevgisini heyecanini ifade eden ilâhi yazmis. Erenler en yüksek insanlardir. Evliyaya ugramaz ise yolun, Göçtü kervan, kaldin daglar basinda!.. der Yunus... Onun erenlere saygisinin bir iki misalini vereyim: Erenlerin nazari, Topragi gevher eder. Erenler kademinde, Toprak olasim gelir. ''Erenlerin ayaginin topragi olmak istiyorum'' diyor. Sonra, dervislige medhiyeleri çoktur. Ma'rifetullah yolu, askullaha, muhabbetullaha götüren egitim oldugu için, dervislik çok kiymetlidir Yunus'a göre... Dervislik, Farsçada fakirlik demek... Türkçe'de buna miskinlik de diyor Yunus... Miskin Yunus dedigi, dervis Yunus demektir. Yoksa Yunus miskin degildir, civa gibi bir insandir. Bu dervislik duragi, Bir acaib durakdur. Dervis olan kisiye, Evvel dirlik gerekdür. Çün anda dirlik ola, Hak bile birlik ola... Varligi elden koyub, Ere kulluk gerekdür. Diyor ki: ''Bu dervislik bir acaib yoldur. Dervis olan kisiye evvelâ dirilik, hayat, yasam gerek... Yâni, adam ölmüs olmayacak. Itiyorsun, kakiyorsun, çimdikliyorsun, çivi batiriyorsun, igne batiriyorsun; kipirdamiyor. Ölmüs... Tamam, dervis olamaz! Çünkü, hayat yok... Evvelâ dirlik olacak, canli olacak bir kere... Ikincisi: (Çün anda dirlik ola..) Eger dervis olacak kimsede bir hayat varsa, (Hak ile birlik ola... Varligi elden koyup, ere kulluk gerekdür.) seyhe teslim olacak. Erene, evliyaya kulluk edecek, iyi hizmet edecek ki, varligini benligini koyacak ki, terakkî edebilsin. Eger bir insanda varlik varsa... Varlik nedir?.. Varlik; kibridir, gururudur, ilmidir, parasidir, mevkiidir, makamidir... Mevlânâ'nin karsisina zamanin beylerinden bir bey gelmis. Mevlânâ, hiç konusmamis. Böyle basi egik, elleri cübbesinin yeninde böyle durmus. Karsisindaki bey, sultan, mevki makam sahibi insan; hiç iltifat etmiyor, böyle duruyor. Adam durmus durmus, terlemis, kizarmis, bozarmis, demis ki: ' '--Efendim bana bir nasihat etseniz!'' O da ne kadar zalim olsa gene iyi insan ki, Mevlânâ'yi ziyaret ediyor, bir de nasihat istiyor... ''--Evlâdim, sana ben ne diyeyim? Seni Rahman sultan eylemis, sen seytana kulluk ediyorsun!.. Rahman seni sultan etmis, Rahman'a kulluk edecekken, seytana kulluk ediyorsun, seytana uyuyuyorsun; olur mu böyle sey?.. Halki sana ismarlamis, havale etmis bunlara sefkat eyle, hizmet eyle diye; sen onlara zulmediyorsun. Ben sana ne diyeyim?'' diye adamcagiza öyle agir sözler söylemis ki, hüngür hüngür aglamis adam... Cesarete bak!.. Kimseye eyvallahi yok, hak sözü gümbür gümbür söylüyor. Varligi elden koyacak, mevki düsünmeyecek, makam düsünmeyecek, zengin oldugunu düsünmeyecek. Zenginin yürüsü bile baskadir. Elini cebine koyar. Yürüyüsünden anlarsin ki, bu adam zengindir. Isterse çapaçul giysin, yürüyüsünden belli olur. Dükkâna girisinden belli olur, fiati sorusundan belli olur. Söyle ezile büzüle, ''Bunun fiati kaç acaba?...'' filân derse; fakir, adamin parasi yok, tezgâhtardan korkuyor. Ötekisi ''bunun parasi kaç?..'' der, ''Begenmedim!'' der. Kirk tanesine bakar, kirkbir tanesine bakar... Özür dilemeden, pabuçlarin hepsi meydanda, çikar gider. Hiç birisini almaz. Zengin... Zenginin halet-i rûhiyesi, mevki makam sahibinin halet- i rûhiyesi... Bir de ilim insana benlik verir. ''Ben ki, söyleyim, böyleyim...'' diye düsünür, o da benlik verir. Bunlarin hepsini koyacak. Varligin elden koyup --çar terk dedigimiz terk-i dünyâ, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk-- ere kulluk edecek. Bir kere su egitimini bir tamamlayacak!.. Hani ne demis Aziz Mahmud-u Hüdâî Hazretleri'ne, Üftâde Hazretleri?.. --Efendim ne olur beni dervis al, kabul et!.. --Evlâdim sen yapamazsin, kadiliga devam et! Bizim isimiz zordur. --Efendim ne olur... Tamam, yapmaga söz veriyorum, dervisiniz olayim!.. --E peki, o zaman ciger sat bakalim Bursa'nin sokaklarinda!.. Ciger... Eskiden ciger nasil satiliyor, böyle camekân mi var?.. Belediyenin istedigi sartlara uygun böyle satis yerleri mi var?.. Yok... Sopaya cigerler takiliyor, arkadan kediler miyav miyav geliyor... Adamin sirtinda ciger sopasi... Sokaklarda bagiriyor. Isteyene cigeri kesiyor, veriyor. Yarim okka, bir okka, bilmem ne... Bursa'nin kadisi, konagi olan, ilmi irfani olan Aziz Mahmud-u Hüdâî'ye ne diyor seyhi?.. ''Ciger sat evlâdim!'' diyor. Niye?.. Nefsi ezilsin diye. Satmis... Çok güzel hizmet etmis, çok güzel tevâzu göstermis. Is bittikten sonra, demis ki: ''Evlâdim, aferin! Basardin bu egitimi... Hadi bakalim seni Istanbul'a vazifeli gönderiyorum. Umarim ki, sultanlar atinin dizgininden tutar, önünden yaya yürür.'' demis. Ve yürümüstür... Sultan Ahmed dervisi olmustur. Atinin dizginini tutmus ve önünden yürümüstür. Evvelden de, sonrasini gösteriyor Allah evliyâsina... Kulluk eyle erene, Sarkdan garbi görene!.. Senden haber sorana, Key miskinlik gerekdür. ''Seyhe hizmet et ki, o sarki garbi görür.'' --Bak Bursa'da iken, Istanbul'da ilerde olacak hadiseleri keramet olarak haber vermis.-- (Senden haber sorana, key miskinlik gerektir.) Yâni, çok mütevâzi olacaksin, miskin olacaksin... Öyle kibirli olmayacaksin. Miskin olagör bâri, Benlikden irak yürü!.. Gönlünde benlik olan, Dervislikten irakdir. Eger mütevâzi olamazsan, içinde benlik varsa, o zaman dervislikten irak olursun. Hak eren, benim dedi. Varligin erde kodu. Erenlerin himmeti, Yerden göge direkdir. Yine ereni, seyhi medhediyor. Bu dervislik beratin, Okimadi müttiler. Kim ne biliser bunu, Bir acaib varakdir. Varak, defter, yaprak demek... ''Bu ilmi kadilar, müftüler okumadi. Bu bir acaib ilimdir, acaib yapraktir. Bunu bilmezler.'' diyor. Gerçekten öyledir, aziz ve muhterem kardeslerim!.. Ilâhiyat Fakültesi profesörü olarak ilâhiyat hocalarini tanirim, Diyanet'ten müftüler, diyânet isleri baskanlari tanirim; tasavvufî terbiye baska seydir. Ilâhiyatlarda okunmuyor, imam-hatiplerde okunmuyor. Insan alirsa aliyor, almazsa adam olamiyor. Ey Yunus ârif isen, Anladim bildim deme!.. Tut miskinlik etegin, Âhir sana gerektir! ''Ey Yunus! Bildim filân diye, kibir gurur satma; miskinlik, mütevâzilik tarafini tut! Sana gerek olan budur.'' Çünkü, Allah mütevâzi kullarini sever. Yunus'a göre danismend, ilim ögrenen, henüz daha hamdir. Fakîh --h harfi düsmüstür faki derler-- fikih bilen insan demektir. Sonra sôfî, tarikat erbabi... Girmis tarikata ama, girmek bitimek demek degil ki... Nerde okuyorsun?.. Falanca fakültede... Daha bitirmemis, dur bakalim!... Ön kapidan mi çikacak, arka kapidan mi çikacak; diplomayi hangi dereceden alacak, ne olacak belli degil... Ona da çatar zaman zaman... ''Ey sôfî, sen söyle diyorsun, böyle diyorsun...'' diye ona da çatar Yunus'umuz... Sevdigi insanlar ârif insanlardir, irfan ehli insanlardir, ma'rifet ehli insanlaridr. Tevâzua çok önem verir, ahlâk-i hamîdeye çok deger verir. ''Insanin ahlâki güzel olmadiktan sonra, sagi solu yikip yaktiktan sonra, kalb kirdiktan sonra kiymeti olmaz!'' diye söyler siirlerinde... Ve en yüksek makam da, asiklik makamidir. Asik niçin asiktir?.. Müsahede makamina erdigi için asiktir. Yâni, Allah-u Teâlâ Hazretleri'ni müsahede zevkine, makamina, rütbesine ulasmis oldugu için, o güzelliin karsisinda mesttir. Gözü ne cennet görür, ne hûri görür, ne baska mevkî makam görür. O ask ile, her yaptigi isi Allah rizasi için yapar. Ve dâimâ Allah'in rizasini gözetir. Söyledigi sözler dogrudur, katiliyorum. Seriatin ahkâmi konusunda titizligini vurgulamak isterim. Allah-u Teâlâ Hazretleri bizi ulûm-u ser'iyyeye, dînî bilgilere kuvvetli bir sekilde âsinâ eylesin... Dinini bilen müslümanlar olalim; bir... Tasavvufî terbiye edidigimiz iç egitimini, vicdan egitimini, nefis terbiyesi islemini görmüs olalim!.. Sivriliklerden, sertliklerden, çirkinliklerden, ahlâkî zaaflardan içimizi yikamis, temizlemis olalim; iki... Allah-u teâlâ Hazretleri bize ma'rifetini ihsân eylesin... Irfan ehli eylesin... Gözümüze müsâhedeyi nasib eylesin, gönlümüze askini, muhabbetini ihsan eylesin... Sevdigi razi oldugu kullar olarak, onu seven kullar olarak, her yaptigi isi Allah askina yaparak yasamayi nasib eylesin... Huzuruna da sevdigi razi oldugu bir kul olarak varmayi nasib eylesin... Iki cihanda azîz ve bahtiyar olun... Hepinizin dualarini beklerim... Hepinize sevgilerimi, saygilarimi arz ederim... Esselâmü aleyküm ve rahmetullah!.. (30. 10. 1994 - Çesme / IZMIR Konferanstan bir bölüm.) |
YUNUS EMRE 13. yüzyıl dini-tasavvufi halk şairlerindendir.Yunus Emre şiirlerinde tasavvuf düşüncesini ve ilahi aşkı halkın kolayca anlayacağı bir dille yazmıştır.Eserlerinde Arapça ve Farsça sözcüklere yer vermiştir.Ancak bu sözcükler Türk halkının diline girmiş anlaşılan sözcüklerdir.Bu yönüyle Yunus Emre'yi eski Anadolu Türkçesi'nin kurucularından sayabiliriz.Yunus Emre o dönemde edebiyat dili olarak Türkçe'yi canlı bir biçimde kullanmıştır. Türkçe'nin gelişmesine büyük hizmet etmiştir.Yunus Emre şiirlerinde hem hece ölçüsünü hem de aruz ölçüsünü kullanmıştır.Nazım birimi olarak hem beyit hemde dörtlük kullanmıştır.Şiirlerini daha çok ilahi-nutuk ya da nefes türünde söyleyen Yunus Emre hür düşünceli anlama değer veren vahdet-i vücüt inancı ve ilahi aşkı anlatan mutasavvıf bir şairdir. Vahdet-i vücüt inancına göre "tek gerçek varlık Allah'tır. Ondan başka ne varsa yani bütün evren onun yansımasıdır.Allah bilinmeyi dilemiş ve kainatı yaratmıştır." İnsan sevgisi ve ilahi aşk sevgisi Yunus Emre'nin şiirlerinde en belirgin temalardır.Yunus Emre'nin iki tane eseri vardır.Biri şiirlerinin toplandığı Divan diğeri ise tasavvuf içerikli nasihatname sayılabilecek didaktik ve aruz ölçüsüyle yazılmış olan Risaletü'n-Hushiye adlı eseridir. |
Hayatı tarihî hayatı ve şahsiyeti hakkında pek az şey bilinen Yûnus Emre, Anadolu Selçuklu Devleti'nin dağılmaya ve Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde küçük-büyük Türk Beylikleri'nin kurulmaya başladığı 13. yy ortalarından Osmanlı Beyliği'nin filizlenmeye başladığı 14. yy'ın ilk çeyreğinde Orta Anadolu havzasında doğup yaşamış bir Türkmen hocası, şair bir erendir.Yunus Emre uzun bir süre Hacı Bektaş-ı Velî Dergahında çile doldurmuş ve dergaha hizmet etmiştir. Yûnus'un yaşadığı yıllar, Anadolu Türklüğünün Moğol akın ve yağmalarıyla, iç kavga ve çekişmelerle, siyasî otorite zayıflığıyla, dahası kıtlık ve kuraklıklarla perişan olduğu yıllardır.13. yy'ın ikinci yarısı, sadece siyasî çekişmelerin değil, çeşitli gayrısünni mezhep ve inançların, yayılmaya başladığı bir zamandır. İşte böyle bir ortamda, Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî, Hacı Bektaşi-ı Velî, Ahî Evrân-ı Velî, Ahmed Fakih gibi ilim ve irfan kutuplarıyla birlikte Yûnus Emre, Allah sevgisini, aşk ve güzel ahlakla ilgili düşüncelerini, her türlü batıl inanca karşı, gerçek İslam tasavvufunu işleyerek Türk-İslam birliğinin oluşmasında önemli vazifeler yapmıştır. Yûnus Emre, "Risalet-ün Nushiyye" adlı mesnevîsinin sonunda verdiği; Söze tarih yedi yüz yediydi Yunus canı bu yolda fidiyidi beytinden anlaşıldığı kadarıyla H. 707 (M. 1307-8) tarihlerinde hayattadır. Yine, Adnan Erzi tarafından Bayezıd Devlet Kütüphanesi'nde bulunan 7912 numaralı yazmada şu ifadelere rastlanmaktadır: Vefât-ı Yûnus Emre Müddet-i 'Ömr 82 Sene 720 Bu belgeden anlaşılacağı üzere, Yûnus Emre, H. 648 (M. 1240-1) yılında doğmuş, 82 yıllık bir dünya hayatından sonra H. 720 (M. 1320-1) yılında ölmüştür. Doğduğu yer konusundaki tartışmalar Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy ile Karaman üzerinde yoğunlaşmaktadır. Menakıpnâmelerle şiirlerinden çıkarılan bilgilere göre Babalılardan Taptuk Emre'nin dervişidir. Hacı Bektaş-ı Veli ile ilgisi Vilayetname'den kaynaklanmaktadır. Yine şiirlerinden tasavvuf yolunu seçtiği, iyi bir öğrenim gördüğü anlaşılmaktadır. Anadolu kentlerini dolaştığı, Azerbaycan ve Şam'a gittiği, Mevlana'yla görüştüğü de bu bilgiler arasındadır. Şiiri Düşünceleri, işlediği konularla Anadolu'da gelişen Türk edebiyatının en büyük adlarından sayılan Yûnus Emre, yalnız halk ve tekke şiirini değil, divan şiirini de etkiledi, yaşarlığını çağlar boyu sürdürdü. Hece ve aruzla yazdığı şiirlerinde sevgiyi temel aldı. Tasavvufla, İslam düşüncesiyle beslenen dizelerinde insanın kendisiyle, nesnelerle, Allah'la ilişkilerini işledi, ölüm, doğum, yaşama bağlılık, İlahi adalet, insan sevgisi gibi konuları ele aldı. Çağına hâkim olan düşünüş biçimini ve kültürü konuşulan dille, yalın akıcı bir söyleyişle dile getirdi; kendinden önce yetişmiş İran ozanlarının, çağdaşlarının yapıtlarında geçen kavramlara yeni bir öz, yeni bir deyiş kattı. Bu yanıyla tasavvuf düşüncesini, Alevi-Bektaşi inançlarını zenginleştirdi, kendi adına bağlanan tekke şiirinin Anadolu'daki ilk temsilcilerindendir... |
Yunus Emrenin Hayatı ve Kişiliği Yunus Emre'nin hayatı hakkında ki kaynakların en önemlisi yazdığı şiirlerdir. Doğum ve ölüm tarihleri yaklaşık olarak 1240 ve 1320 yılları olarak kabul edilmektedir. Yunus Emre'nin kişiliğini ve şiirlerini daha iyi anlayabilmek için yaşadığı devir hakkında bilgi sahibi olmak önemlidir. 11. yüzyılın ortalarında Horasan'da kurulan Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun sınırları Anadolu ya kadar dayanmıştı. Bu dönemde Anadolu'ya hakim bulunan Bizans İmparatorluğu, Türk tehdidinden kurtulmak için Haçlı seferleri düzenlemeye başladı. Bu savaşlarda Selçuklular Haçlılara üstün geldi ve Anadolu'yu fethettiler. Bir süre sonra Büyük Selçuklu İmparatorluğu yerini Anadolu Selçuklu Devleti'ne bıraktı. Haçlı seferleri bu dönemde de devam etti. Bu savaşlarda Türkler başarılı oldularsa da hem Anadolu harap oldu hem de devlet ciddi şekilde zayıfladı. Batıdan Haçlılar tarafından yıpratılmış olan Anadolu halkı, doğudan da Moğolların saldırılarına maruz kalmaya başladı. Moğollar 1231 tarihinde Sivas'a kadar gelmiş, halkın pekçoğunu öldürmüş, ordu gelinceye kadar çekilip gitmişlerdi. Bu saldırılarını zaman zaman tekrarlıyorlardı. Moğol istilasıyla iyice yıpranan halk , devlet korumasının yetersizliği dolayısıyla kendi beyleri etrafında toparlandı. Beyliklerin kuvvetlendiği ve birliğin bozulduğu bir süreç başladıBeylikler bir yandan birbirleriyle, bir yandan Moğollarla, bir yandan da Selçuklu Devleti'yle mücadele ettiler. Sonuç olarak istilalar, isyanlar ve yerleşme sıkıntıları ile çeşitli sosyal rahatsızlıkların ve iç huzursuzluklarının boy gösterdiği bir manzara Anadolu'ya hakim oldu. Anadolu Haçlı seferleri, Moğol akınları, çeşitli isyanlar ve saltanat kavgaları ile kaynayan bir kazan halindeydi. İşte, Yunus Emre'nin kişiliğini, şiirlerini, manevi dünyasını şekillendiren yaşadığı devir, çok karışık ve insanların büyük acılar çektiği bir dönemdi. Yunus Emre böyle bir devirde hayatını, fikirlerini ve çabalarını Anadolu'da birlik ve beraberliğin kurulmasına harcadı. Tüm beylikleri gezdi, onlara birlik olmanın önemini anlatarak büyük bir hizmet verdi. Kaynaklar, Yunus Emre'nin dünyaya geldiği yerin Sakarya havzası olduğunu büyük bir ittifakla ifade etmektedirler. Bu bakımdan doğum yeri, Sarıköy (şimdiki Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Yunus Emre köyü) olarak kabul edilmektedir. Bu köyde, annesiyle paylaştığı gençlik yıllarında, Yunus'un içine bir gariplik çökmüş, onu yalnızlığa çekmişti. Bağlara, bahçelere gidiyor, oralarda derin düşüncelere dalıyordu. Yine böyle dolaşırken "'dertli dolaba'' rastladı. Dolabın dertli dertli inleyişi ve suyu derinden çekip bahçelere verişiyle kendi halini tercüme etmeye başladı. Benim adım dertli dolap Suyum akar yalap yalap Böyle emreylemiş Çalap Onun için inilerimSuyum alçaktan çekerim Dönüp yükseğe dökerim Görün şu dünyada ben ne çekerim Onun için inilerim İşte böylece, bilinmez sebeplerin dertlerini içinde biriktirmeye başladı. Derdi arttıkça yalnızlık dostu oldu. Dertliler yoldaşı oldu. Kimin derdi olsa ona gidiyor, derdini O'nunla paylaşmaktan garip bir zevk alıyordu. O devamlı Yaradan'a yalvararak garibanların dertlerine çareler arıyordu. Artık herkesin derdi O'nun derdi olmuştu. Bu nedenle kıtlık yıllarında aç kalan köylüsünü kurtarmak için büyük mana sultanı Hacı Bektaş-ı Veli'nin kapısına buğday istemek için gitti. Giderken eli boş gitmemek için kırlardan alıç toplayıp götürdü. Allah kimseyi eli boş gidenlerden eylemesin. Hacı Bektaş-ı Veli, kendisine bir nefes mi yoksa bir araba buğday mı istediğini sordu. O'nun aklı, aç olan köylüsündeydi. Nefesin nasıl bir ihsan olduğunu düşünmeden bir araba buğdayı tercih etti. Daha sonra teklif edilen nefesin hikmetine ererek geri geldiyse de Hacı Bektaş-ı Veli artık kısmetinin Taptuk Emre'de olduğunu bildirerek O'nu gönderdi. Kısa zamanda Tapduk Emre'ye giderek teslim oldu. Tapduk Emre ona ormandan odun taşıma görevini verdi. Yunus ta "'bu kapıya eğriler layık değil'' diyerek hep odunların doğrularını taşıdı. Odun taşımaktan sırtı yara olmuştu. Bu nedenle odunları yavaşça sıyırıp yere koyacağı halde canı acımasın diye yukarıdan atmaya başladı. İşte o anda onu çekemeyen fitneciler Tapduk Emre'ye giderek şikayet ettiler. ''Artık Yunus sizin hizmetinizden bıktı, odunları savurup atıyor'' dediler. O da "'gidin dövüp koyun, cezasını verin'' deyince öldüresiye döverek kapıdan dışarı attılar ama kafası içerde kalmıştı. ''Elhamdülillah halen başım içerde'' derken Tapduk Emre duyarak koşmuş. O'nu göz yaşları içinde bağrına basmış. Sonra etrafındaki dervişlere kızarak "'vurun dedim, siz öldürmeye kallktınız, ama ben duymak istediğimi duydum'' demiş. Yaralarını elleriyle temizleyip sarmış ve O'nu bir daha oduna göndermemiş. Bir gün de dervişleriyle toplantı halindeyken "'söyle Yunus'um söyle'' demiş. Yunus, bildiğimiz şiirleri söylemeye başlamış. Kıskanç dervişler bu sefer daha fazla azıtmışlar, fitnelere fitneler katarak O'na rahat yüzü göstermemişler. O da sonunda Tapduk Emre'den izin isteyerek dergahtan ayrılmış. ''Derviş olmak kolay değil, garip başımı alıp gideyim, dertlilerle yarenlik edip yollara düşeyim'' demiş. Dere tepe demeden dağ, bayır dolaşmış. Bir gün bir olayla kendindeki kemalatı anlamış. Tapduk Emre'ye geri dönmüş. O da "'Yunus, biz seni kapalı bir kutu olarak Hakk'a sunacaktık, sen acele edip ağzını açtın'' demiş. ''Var git yoluna bundan böyle devam et, gariplerin yoldaşı, dertlilerin sırdaşı ol "' diyerek tekrar destur vermiş. İşte böylece gece demeden gündüz demeden adım adım Anadolu'yu her yöresine kadar dolaşmaya başlamış. Kah dertlilerin derdine derman olmuş, kah dargınları barıştırıp, mağdurların hakkını aramış. Haksız ağaları, beyleri insafa davet edip mahcup eylemiş. Yukarıda , o yıllardaki, Anadolu beyliklerinin birbirleriyle savaşlarından , birçok yörede insanların birbirlerini boğazlamasından, bu arada Moğolların da Anadolu topraklarını işgal etmeye başlamasından bahsetmiştik. Bu kötü ortamda barış gönüllüsü Yunus, beyler arasında dolaşmış, onlara sevgi, merhamet ve birlik tohumlarını ekerek barışmalarına sebep olmuştur. Hak nasip eylerse bizler de hiç hoş olmayan şu günlerde insanların hiçbir yönüne bakmaksızın aynı ilkeler doğrultusunda hizmet etmeyi kendimize gaye edinelim. Yaşadığı sürece Yunus'ta ne dervişlik iddiası kalmış ne de sultanlığa göz koymuş, Hak rızasına yoldaş olmuş varlıktan geçerek yokluk saadetine ermiş, garibanların umut kaynağı olmuş. Anadolu, Suriye ve Azerbaycan'ı gezip dolaşmıştır. Yunus'un vefat ettiği yer, doğum yeri olan Sarıköy'dür. Daha birçok yerlerde de Yunas'a ait mezarlar varsa da bunlar Yunus'un makamlarıdır. Buralar, Yunus'un misafir olduğu, sohbet ettiği, halka hitap ettiği yerler olabilir. Bu durumun önemli olan tarafı, Anadolu halkının Yunus Emre'ye nasıl bir önem verdiğini ve onu nasıl sahiplendiğini göstermesidir. Anadolu halkı onu çok iyi anlamış, kendine yakın bulmuş ve bağrına basmıştır. Bunun sebebi Yunus'un halkın dertlerine , halkın gerçeğine yakın olmasıdır. O, halkın diliyle halka yönelmiş bir şairdir. O en karmaşık, en derin hakikatları bile halkın diliyle anlatmış, onları anlaşılır kılmıştır. Yunus Emre eserlerinde, sevgiyi, hoşgörüyü anlatmıştır. Bu iki konuyu Türk halkına en etkili şekilde anlatan, onları bu konularda eğiten tasavvuf büyüklerinden biridir. O, hür fikirli, samimi, saf ve derindir. Şiirlerinde gösteriş ve süsten uzak durmuştur. İfadesi alabildiğine etkili ve kuvvetli ancak dili çok sade bir Türkçe'dir. Türk dilini seçmekle Türk kültürüne büyük bir hizmet yapmıştır. Anadolu milli edebiyatının doğmasına sebep olanlardan ve bu hususta en büyük rolü oynayanlardan birisidir. Yunus, şiiri bir araç olarak görmüştür. Şiirleri öğretici ve gerçekçidir. Şiirlerinde sanat yapmayı bir amaç olarak gözetmese de , hem halka en güzel şekilde hitap etmiş hem de sanat dolu eserler vermiştir. O, sürekli, sade halktan en üst düzeyde kültürlü ve eğitimli topluluklara kadar seslenerek vermek istediği mesajları hedeflerine ulaştırmıştır. Yollara düşmüş, köy köy gezerek insanlara ulaşmış ve insanlara gerçekleri anlatmıştır. Yunus, hitap ettiği insanların toplumdaki seviyelerine bakmadığı gibi onları dinine, mezhebine, ırkına, rengine göre de ayırmamıştır. İnsanlar arasında hiçbir ayrım gözetmemiştir. Tüm insanlığı kucaklayan bir tutum izlemiştir. O ayrılıkçı değil birlikçi, birleştirici bir insandır. Tasavvufu şiirlerinde en ince ayrıntısına kadar anlatmıştır. Dilindeki sadelik tasavvuf gerçeğinin halka ulaşmasını kolaylaştırmıştır. Bu şiirinde Yunus kendini şöyle anlatmıştır. Ne olduğumu soran işit hikayet, Su ve toprak ateş ve yel oldu suret. Dört zıt nesneden dört duvarı, Uygun eyledi verdi keramet. Yel ile toprağı tuttu havada, Su içinde ateşi tuttu selamet. Rızkı ömrü tamam eyledi henüz, Altı yön yarılmadan önce mübarek. Ruhumdan kimse haber veremez, Emridir kudretlinin verir hareket. Geri kalan duygularını da açık edeyim, İyilik mevcuda kulak vermek göz açmak. Aklımın haberi bugünkü değil, Onu eğer bilirsen evvelki ayet. Soru cevap hikmetleri buraya kadardır, Bundan böyle cihanım olmaz nihayet. Yunus burada ne çoktur nasibim, Gönül dost durağı, dilim şahadet. Yunus Emre kişilik olarak dertlidir, gariptir, aşıktır. |
Durmaz yanar vücudum Allah Durmaz yanar vücudum Allah Bizleri de mahrum eyleme Allah Sensin benim maksudum Allah Bizleri de mahrum eyleme Allah Kulunu da mahzun eyleme Allah Gül bülbülün ormani Allah Ver derdime dermani Allah Sükür erdik bugüne Allah Bizleri de mahrum eyleme Allah Kulunu da mahzun eyleme Allah Halas eyle narindan Allah Ayirma didarindan Allah Cennette cemalinden Allah Bizleri de mahrum eyleme Allah Kulunu da mahzun eyleme Allah Kandiller yana yana Allah Dervisler döne döne Allah Son nefeste imanindan Allah Bizleri de mahrum eyleme Allah Kulunu da mahzun eyleme Allah |
Yunus Emre, tüm dünyada bilinen önemli bir büyüğümüz... Onun bu kadar duyulmasına vesile olan neydi peki? O HERKESİ YARATILANDAN ÖTÜRÜ KOŞULSUZ SEVİYORDU... YA AVRUPALILAR O ASIRDA BİRBİRLERİNİ DOĞRAMAKLA MEŞGÜLDÜLER... PEK ÇOK KİTAPTA BUNU GÖREBİLİRSİNİZ BUNU... MESELA "AZİNCOURT" İSİMLİ ROMANDA, BİLL NAPİER'İN LANETLİ İKONYA'SINDA, DAN BROWN'UN DA VİNCİ ŞİFRESİNDE, VE BAZI AVRUPA VE ABD KAYNAKLI FİLİMLERDE: CENNET KRALLIĞI, ROBİN HOOD(RUSSELL CROWN VE CATE BLANCHETT'İN OYNADIĞI)... BU barbar topluluklar(özellikle de Fransa) şimdi nasıl oldu da medeniyet tarihini bize öğretmey çalışan eğitimicler oldular? ROBİN HOOD bile Kral ASLAN YÜREKLİ RİCHART'A( BU ÜNVANI DA BİR ASLANIN BEYNİNİ ÇİY ÇİY YEDİĞİ YA DA BİR MÜSLÜMANIN BEYNİNİ VS VS ALMIŞTIR) DİYOR Kİ "Tanrı sizin bu seferininizden razı olmayacak, çünkü siz bize 2500 müslüman kadını ve erkeği toplayıp öldürmemizi emrettiğinizde yanıbaşındaki kadının gözlerine baktım. Onlarda ne korku gördüm ne de kızgınlık. Sadece acıma vardı o gözlerde çünkü biliyordu ki siz bize emeredip kılıçları boğazlarına indirdiğimizde hepimiz Tanrısız olacaktık, hepimiz" dememiş miydi? Bunu ben demiyorum, Avrupalılar kendileri söylüyorlar. Peki ya CADI AVI saçmalıkları ne? 70 milyondan fazla kadını buz gibi sulara atıp boğmak!!! Ya Fransız Devriminde yaptıkları büyük katliamlar ne? Ya Yerlileri tamamen ortadan kaldırmak ne oluyor? Aborjinler, Mayalar, İnkalar, Aztekler vs vs... EY AVRUPA, SEN GERÇEKTEN ÇOK KİBİRLİSİN, UNUTMA SENDEN ÖNCE NİCE AVRUPALAR HELAK OLUP GİTTİ! Eğer yalnız ve yalnız etnik bir huzur ve güç için uğraşıyorsan yerin bil ki belli... Seni ANADOLUNUN IŞIĞINA ÇAĞIRIYORUM, BU SESİ HER ANADOLU GENCİ YÜKSEK SESLE SÖYLEMELİ... |
YUNUS EMRE (?, Sarıköy/Mihalıççık-1320 ya da 1321, ?), şair. Yaşamı üzerine uzun yıllar yapılan değişik araştırmalar sonucu Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy'de doğduğu, Taptuk Emre adlı mutasavvıfın tekkesinde yetiştiğinde birleşilmiştir. Şiirlerinden Şam, Azerbaycan gibi uzak illere gittiği anlaşılmakta; bir süre Konya'da kaldığı, "Mevlâna Hüdavendigâr bize nazar kıldı / Anın görklü nazarı gönlümüz aynasıdır" dizelerinden çağdaşı Mevlâna ile görüştüğü, sohbet ve sema meclislerinde bulunduğu kesinlik kazanmaktadır. Köstendilli Şeyh Süleyman'ın (ölümü 1819 ya da 1820) "Bahral Vilaya" adlı Türkçe yapıtında Mevlâna'nın, Yunus'u söz konusu ederek, "İlâhi manalardan kangısına sürat idüp gittim ise, bir Türkmen kocamanının izini önümde buldum ve anı güzer (edemedim)" biçiminde büyük övgüyle karşıladığı kayıtlıdır. Anadolu'da Türk diliyle başlayan yazılı edebiyatın Sultan Veled, Gülşehri, Âşıkpaşa ile birlikte ilk temsilcilerinden sayılan Yunus Emre, "Risalat-al Nushiyya" mesnevisinde aruz, "divan"ını meydana getiren hemen bütün şiirlerinde hece ölçüsünü kullandı; her iki ölçüyle yazarken de "beylere kapılanan" şairler gibi bir mutlu azınlık beğenisine kapılarak halk dilinin zenginliklerinden uzak düşmedi. Dilini benimsediği halkın, sorunlarını da benimsedi. Ona, kendine inanma, gerçeği kendinde bulma gücünü kazandırmaya, ilgisini yaşama çekmeye çalıştı. "Ben ayımı yerde gördüm/Ne isterim gökyüzünde/Benim yüzüm yerde gerek. /Bana rahmet yerden yağar" biçiminde dizelerle gerçeği, yaşayanı somutlama gücünü gösterdi. İnsana kendine güven yollarını açtı, dinî kuralların biçimciliğini reddederek altı yüzyıl önce kalıplaşmaya, kuruluğa düşmedi. Kalıplaşmış kurallar içinde, giderek bağnazlığın pençesine düşen medrese kafasının, Arap, Acem hayranlığının ulusal kültürümüzü eritmeye çalıştığı yüzyıllar boyunca gücünden sağlamlığından, bir şey yitirmedi. Çeşitli tarihlerde basılan yapıtları:
MsXLabs & Morpa Genel Kültür Ansiklopedisi |
İstanbul, Büyükçekmece'de bulunan bir Yunus Emre heykelciği
Vikipedi, özgür ansiklopedi |
. Yunus Emre (1238 -1320) yılları arasında yaşadığı tahmin edilen ve Anadolu da Türkçe şiirin öncüsü olan bir şair ve mutasavvıftır, yaşamına ilişkin belgeler sınırlıdır. Medrese eğitimi gördüğü, Arapça ve Farsça bildiği, İran ve Yunan mitolojisi ile tasavvuf ve tarihi incelediği sanılıyor. Vahdet-i vücut (varlık birliği) öğretisine ulaşan bir tasavvuf yorumunu benimsemiştir. Gerçeğe, Tanrı’ya, evrensele, her şeyin özüne varmak için ”Şeriat-tarikat-marifet-hakikat” olmak üzere dört bilgi düzeyi yöntem ayırt eder. Tasavvuf felsefesi ve görüşleri daha çok Bektaşilere yakındır. Şeyhi Taptuk Emre Sinan Ata’nın ardılıdır, Hacı Bektaş Veli’ye bağlıdır. Bir divanı vardır Risaletü’n Nushiye adlı 573 beyitlik şiiri ile şeriat kurallarının üstüne çıkar. Başlangıçtaki düz yazı metinde aklın ve insanın çeşitlerini anlatır. Şiirlerini Oğuz lehçesiyle ve çağının konuşma diliyle yazmıştır. Yaşamı, şiirleri, felsefesi üzerine çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Yunus Ernre üzerine Fuat Köprülü, Burhan Toprak, Abdülbaki Gölpınarlı, Sabahattin Eyüboğlu, Asım Bezirci, F. Kadri Timurtaş, Ahmet Kabaklı, Müjgan Cumbur, Abdurrahman Güzel, Mehmet Bayraktar ve Nezihe Araz gibi çeşitli araştırmacı yazarlar inceleme yapmışlardır. Yunus Emre? Nereli? Nerede doğmuş, nerde ölmüş, nasıl yaşamış? Kime bağlı, Ne gören var, ne bilen, Hepsi karanlıkta. Yunus’un deyişiyle görenler, bilenler de, ne söylerler, ne bir haber verirler. Ama onlarca mezarı var, üstlerinde adı var, içlerinde kendi yok; Onlarca kitabı var, içlerinde adı var, kendinin kitabı yok. Ama o halkın, insanların gözdesi, soluğu, sesi, Anadoluyu insanlığı sarmış, kendi köyündeyse izinin tozu bile kalmamış; sözü alınmış, satılmış, divanlara birlikte katılmış; O güzel insan kim bilir hangi gurbet köşesinde dağarcığındaki şiiriyle birlikte ölmüş, toprağa katılmış belki ölümü üç günden sonra bile duyulmamış, ölüsü soğuk suyla yuyulmamıştır. Belki tersi olmuş. Bilen yok. Gören yok. Ama o varacağı yere ulaşmış. Ama halkımız bu insanları kendi çocukları olarak benimsemiş, kişiliklerini, özünü, sözlerini kendi malı sayıp dilediği gibi evirmiş çevirmiştir. O ve halkın nerede söylediğini bilmek imkansız belki de gereksiz artık. “Anadolu da binlerce ağızdan söylenmiş ve söylenen bir Yunus korosu var” ”En eski yazmalarda yok diye halkın ezberinde yaşayan, ister istemez yontulan, dil değiştiren şiirleri Yunus’un saymamak hiç de bilimsel bir davranış değildir” En eski yazmalar Yunus’un ölümünden çok sonra derlenmiş, bu yazmalara Yunus’un diline, tutumuna, düşüncesine düpedüz aykırı şiirler de alınmış. Yeni belgeler arana dursun, biz Yunus’u anarken yazmalar kadar sözlü halk geleneğine de saygılı olmayı daha doğru buluyoruz. (S. Eyüboğlu, Yunus Emre sh: 20) |
yunus emrenin hayatı Yunus Emre (1238 - 1328) Türk halk şairlerinin tartışmasız öncüsü olan ve Türk'ün İslam'a bakışını Türk dilinin tüm sadelik ve güzelliğiyle ortaya koyan Yunus Emre, sevgiyi felsefe haline getirmiş örnek bir insandır. Yaklaşık 700 yıldır Türk milleti tarafından dilden dile aktarılmış, türkü ve ilahilere söz olmuş, yer yer atasözü misali dilden dile dolaşmış mısralarıyla Yunus Emre, Türk kültür ve medeniyetinin oluşumuna büyük katkılar sağlamış bir gönül adamıdır. Bazı kaynaklarda Anadolu'ya gelen Türk boylarından birine bağlı olup, 1238 dolaylarında doğduğu rivayet edilirse de bu kesin değildir; tıpkı 1320 dolaylarında Eskişehir'de öldüğü yolundaki rivayetlerde olduğu gibi. Batı Anadolu'nun birkaç yöresinde "Yunus Emre" adını taşıyan ve onunla ilgili görüldüğünden "makam" adı verilen yer vardır. Bir garip öldü diyeler Üç gün sonra duyalar Soğuk su ile yuyalar Şöyle garip bencileyin diyen Yunus, belki de doğduğu ve yaşadığı topraklardan çok uzaklarda bu dünyadan göçüp gittiğini anlatmak istemektedir. Türkiye'nin pek çok yerinde Yunus Emre'nin mezarı olduğu iddia edilen pek çok mezar ve türbe vardır. Bunlardan başlıcaları şöyle sıralanabilir: Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy; Karaman'da Yunus Emre Camii avlusu; Bursa; Kula ile Salihli arasında Emre Sultan köyü; Erzurum, Duzcu köyü; Isparta'nın Keçiborlu ilçesi civarı; Aksaray; Afyon'un Sandıklı ilçesi; Ordu'nun Ünye ilçesi; Sivas yakınında bir yol üstü. Görüldüğü gibi sayı ve iddia hayli kabarıktır. Bazı belgeler, Yunus Emre'nin asıl mezarının Karaman veya Sarıköy'de olduğuna işaret etmektedir. Nitekim, 1970'li yılların başında Sarıköy'deki mezarın Yunus'a ait olduğuna kesin gözüyle bakılarak bu köye Yunus Emre adı verildi ve oradaki bir bahçe içine anıt dikildi. 1980'li yıllarda ise, 1350'de yapılmış olan Karaman'daki Yunus Emre Camii'nin yanındaki mezarın onun gerçek mezarı olduğu iddia edildi. Aslında bu durum, Yunus Emre'nin Türkler tarafından ne kadar sevildiği ve benimsendiğinin çarpıcı bir örneğidir. Gerçekten de halktan biri olan Yunus Emre, halkın değer, duygu ve düşüncelerini dile getirişi itibariyle tarihimizin en halkla barışık aydınlarından biri olma özelliğine sahiptir. Türk tasavvufunun dilde ve şiirde kurucusu olan Yunus Emre'nin şiirlerinde ahlak, hikmet, din, aşk gibi konuların hemen hepsi tasavvuftan çıkar ve tasavvuf görüşü çerçevesinde bir yere oturtulur. Mısralarında didaktik ahlak telkinlerinde bulunan Yunus Emre, "gönül kırmamak" konusuna ayrı bir önem verir ve "üstün bir değer" olarak şiirlerinde bu konuyu özenle işler. Bu arada Yunus Emre'yi öne çıkaran bir başka önemli özelliği de, şiirlerinde işlediği konuları ve telkinleri bizzat kendi hayatında uygulamasıdır. "Din tamam olunca doğar muhabbet" diyen Yunus, İslam'ın sabır, kanaat, hoşgörürlük, cömertlik, iyilik, fazilet değerlerini benimsemeyi telkin eder. Yunus'un sanat anlayışı, dini ve milli değerleri bağdaştırdığı mısralarında kendini gösterir; millileşen tasavvufa, Türkçe'nin en güzel ve en güçlü özelliklerini kullanarak tercüman olur. Gerçekten de 11,12 ve 13. asırlarda Türkistan ve Anadolu Türkleri arasında çok yayılan tasavvufun Türk şairleri arasında iki büyük sözcüsü vardır: Türkistan'da Ahmet Yesevi, Anadolu'da Yunus Emre... Yunus Emre'nin tasavvuf anlayışında dervişlik olgunluktur, aşktır; Allah katında kabul görmektir; nefsini yenmek, iradeyi eritmektir; kavgaya, nifaka, gösterişe, hamlığa, riyaya, düşmanlığa, şekilciliğe karşı çıkmaktır. Yunus Emre aynı zamanda bütün insanlığa hitap eden büyük şairlerdendir. Bu anlamda Mevlana'nın bir benzeridir. O'nun Mevlana kadar çok tanınmayışı ise, bir yandan kullandığı dil olan Türkçe'nin Batı'da Farsça kadar bilinmemesi, öte yandan da Türk aydınlarının O'nu ihmal etmesindendir. Yunus'taki insanlık sevgisi, neredeyse kendisiyle özdeşleşmiş "sevgi felsefesi"nin bir parçası ve hatta sonucudur. Nitekim Yunus'un insan sevgisini ilahi sevgi ile nasıl bağdaştırdığını gösteren en çarpıcı mısralarından birisi "Yaradılanı hoş gör / Yaradan'dan ötürü"dür. Yunus Emre'ye göre insanlar, din, mezhep, ırk, millet, renk, mevki, sınıf farkı gözetilmeksizin sevilmeyi hak etmektedirler. Madem ki insanoğlu ruh yönüyle Allah'tan gelmektedir; öyleyse insanlar hiçbir şekilde birbirlerinden bu anlamda ayrılamazlar. Yaşadığı çağın gerçekleri göz önünde bulundurulduğunda Yunus'un bir başka önemli tarafı ortaya çıkar: Yunus Emre, hükümetsizlik içinde çalkalanan ve Moğol istilaları ile mahvolan Anadolu topraklarında ortaya çıkan sapık batınî cereyanların hiçbirine kapılmadığı gibi, bu akımların Türklerin bütünlüğüne zarar vermesi tehlikesi karşısında da engelleyici bir rol üstlenmiştir. Bu bakımdan bakıldığında Yunus Emre, hem Türk şiirinin kurucusu, hem de milli birliğin önemli tutkallarından biridir. Yunus Emre, kelimenin tam anlamıyla "milli bir sanatçı"dır. Tıpkı, Nasrettin Hoca, Köroğlu, Dadaloğlu veya Karacaoğlan gibi... Yunus Emre'nin şiirlerinde en fazla işlenmiş temalar; İlahi aşk, Din, Ahlak, Gurbet, Tabiat, Ölüm ve faniliktir. YUNUS?UN DÜŞÜNCE DÜNYASI: Yunus Emre yalnızca Tasavvufla, dinle ilgili konularda, genellikle coşkun, zaman zaman da öğretici şiirler yazmıştır. Konuları bu çerçevenin dışına pek çıkmaz. Ama soyut bir dünya kurarak değil de, yaşadığı somut dünyanın çağrışımlarıyla yazdığı için, şiirleri aydınlık, sıcak, daha önemlisi, çağımızın insanına, öbür dünya özlemiyle yanmayan, Tanrı?ya kavuşmak gibi bir sorunu bulunmayan çağdaş insanlara da cana yakın gelen, şaşırtıcı bir gözlem gücüyle yüklü şiirlerdir. Dinsel konularda yazıp böylesine yaşamın içinde kalabilen, aydınlık olabilen başka şair yoktur sanırız. Bunda bağnazlığa karşı Tasavvufun getirdiği hoşgörünün, bağışlama, sevgi gücünün büyük etkisi bulunduğu bir gerçektir. YAPITLARI: Yunus Emre?nin iki yapıtı vardır: 1. Risâlet-ün Nushiyye (Öğütler Kitapçığı): Mesnevi biçiminde, aruz ölçüsüyle yazılmış olan bu şiir 573 beyittir. Başta 13 beyitlik bir başlangıçtan sonra, kısa bir düzyazı vardır. Ardından destanlar gelir: Ruh ve Nefis, Kanaat, Boşu yani Gazab, Sabır, haset, Cimrilik, Akıl. Bu destanların aruz ölçüsüyle yazılmadığını, ?mefâilün mefâilün feûlün? ölçüsüne uyuyorsa da, her dizede birkaç uzatma yapmak gerektiğini, hecenin 6+5=11 ölçüsüyle yazılmış olmasının daha akla yakın göründüğünü söyleyenler de vardır. Öğretici, öğüt verici bir yapıt oluşu, çağımızda geçerliği bulunmayan görüşleri savunması yüzünden uzmanlardan başkasının pek ilgisini çekmemiş bulunan bu şiirin sonlarındaki ?Söze tarih yedi yüz yediydi? dizesinden hicrî 707?de, yani miladî 1307 ya da 1308?de yazıldığı anlaşılıyor. Abdülbâki Gölpınarlı bu şiiri, derlediği Yunus Emre Divanı?nın başına koymuştur. 2. Divan : Yunus?un sağlığında düzenlenen divanı bulunamamıştır. Eldeki divanlar çeşitli yazmalardan şiirlerin derlenip bir araya getirilmesiyle düzenlenmiştir. 1904?de birinci, 1924?de ikinci basımları yapılan Divan-ı Âşık Yunus Emre'den sonra, 1933-34 yıllarında Burhan Toprak Yunus Emre Divanı?nı üç cilt olarak yayımladı, 1943?de iki cilt olarak ikinci basımını yaptırdı. Gene 1943?de bilimsel bir çalışmaya dayanan ilk Yunus Emre Divanı?nı Abdülbâki Gölpınarlı yayımladı. BU KİTAP: Memet Fuat burada, kitap hakkında açıklama yazısı yaptıktan sonra hangi derlemelerden yararlandığını ekliyor. Uzmanlar halkımızın Yunus?un şiirlerini sürekli olarak yaşayan dile dönüştürdüğünü, dil değiştikçe, ölçü ya da uyak zorlamasıyla değiştirilemeyenler dışında, sözcüklerin hep günün konuşma diline uydurulduğunu söylüyorlar. Tekkelerde de Yunus?un şiirleri yaşayan dille, günün konuşma diliyle okunurmuş. XIII. Yüzyıldaki Oğuz lehçesini bilimsel bir yanılmazlıkla saptamak olanağı da zaten yok. Bu bakımdan, uzmanlar, Yunus?un şiirlerini yazarken, ışk yerine aşk; degül (ya da değül) yerine değil; yatur yerine yatar; yürüyenin yerine yürüyeyim; benven yerine benim demekten çekinmiyorlar. Gene, örnekse, Gölpınarlı Divan?da: İlâhi bir ışk vir bana, kandaluğım bilmeyeyin Yavı kılayın ben beni isteyüben bulmayayın Diye yazdığı bir beyiti, öğrenciler için derlediği seçmeler kitabına şöyle alabiliyor: İlâhi, bir aşk ver bana,nerdeyim hiç bilmeyeyim Kaybedeyim de ben beni, istesem de bulmayayım. Böylece Yunus Emre?nin kullandığı lehçeye daha yakın kalınmaya çalışıldı. Noktalama işaretleri de kullanılmadı, çünkü günümüzün okuru şiirde noktalama işareti arayan bir okur değil kanısındayız. Ayrıca, Yunus?un şiirleri, yaşadığı çağda kullanılmayan bu noktalama işaretleri olmadan da rahatça anlaşılıyor. Çoğu şiirlerde dörtlük biçimi seçmemiz ise uzmanlar arasındaki tartışmada yan tuttuğumuzdan, bir savımız olduğundan sanılmasın. Yalnızca, ?Halk şairi değildir, ama halkın şairidir? denilen Yunus?un böyle daha aydınlık, daha sıcak, daha halka yakın görüldüğüne inanıyoruz. ŞOL CENNETİN IRMAKLARI Yunus EMRE, İslam tarihinin en büyük bilgelerinden olup yaşadığı ve yaşattığı inanç sistemi; Kuran?ın özüne ulaşarak, Tek olan gerçeğin (Allah) sırlarını keşfetme ilmi olan tasavvuf ve Vahdet-i Vücud tur. Bu inanç sisteminde tek varlık Allah?dır. Allah bütün bilinen ve bilinmeyen alemleri kapsamıştır, tektir, önsüz sonsuzdur, yaratıcıdır. Eşi, benzeri ve zıddı yoktur.Bilinen ve bilinmeyen tüm evren ve alemler onun zatından sıfatlarına tecellisidir.Alemlerdeki tüm oluşlar ise onun isimlerinin tecellisidir. Her bir hareket,iş,oluş(fiil) onun güzel isimlerinden birinin belirişidir. Hak cihana doludur, kimseler Hakkı bilmez *** Baştan ayağa değin, Haktır ki seni tutmuş Haktan ayrı ne vardır, Kalma guman içinde Dolayısıyla evrende var saydığımız tüm varlıklar onun varlığının değişik suretlerde tecellileri olup kendi başlarına varlıkları yoktur. Bu çokluğu, ayrı ayrı varlıklar var zannetmenin sebebi ise beş duyudur. Beş duyunun tabiatında olan eksik, kısıtlı algılama kapasitesi, bizi yanıltır ve çoklukta yaşadığımızı var sandırır. Ayrı ayrıymış gibi algılanan bu nesnelerin, ve herşeyin kaynağı Allah?ın esmasının (isimlerinin) manalarıdır. Manaların yoğunlaşmasıyla bu ?Efal Alemi? dediğimiz çokluk oluşmuştur. Bir adı da ?Şehadet Alemi? olan, ayrı ayrı varlıkların var sanıldığı; gerçekte ise Allah isimlerinin manalarının müşahede edildiği alemdeki çokluk Tek?in yansıması,belirişidir. Bu izaha tasavvufta Vahdet-i vücud (Varlıkların birliği,tekliği) denir. |
Yunus Emre | Şiirleri 13. yüzyıldan bu yana geçen yedi yüzyıl içinde, her zaman güncel kalabilmiş; yaşarlığını hiç yitirmemiş, hem halk katında, hem aydınlar arasında, hem edebiyat alanında etkinliğini sürdüregelmiş bir gizemci, büyük bir ozandır Yunus Emre. Uzun süre yaşamıyla ilgili yeterli bilgiler edinilemediği için, söylencelere dayalı yaşamöyküsü sürüp gitmiştir. Bugün de, bu söylencelerin geçerliliğini yitirmediği söylenebilir. "Ermiş"lik katına ulaşmış bir kişi sayıldığı için Yunus Emre'nin yaşamının söylencelerle donatılmasını, bezenmesini de bir bakıma, doğal karşılamak gerekir. Yakın yıllara dek Yunus Emre'nin okuma yazma bilmez bir halk ozanı olduğu sanılıyordu. O'na "ümmi" denişinin nedeni buydu. Sonraları Yunus Emre'nin kimliği, kişiliği, şiirleri, yaşamı üzerinde derinlikli incelemeler yapan uzmanlar, daha gerçekçi sonuçlara varabildiler. Bütün yaşamının gene de gereği gibi aydınlığa kavuştuğu ileri sürülemezse de ilk yıllarda olduğu gibi, tümüyle bilgiden yoksun da değiliz. Yunus Emre'nin kimi şiirierindeki dizelerden de yola çıkılarak, O'nun bir "ümmi" (okuma yazma bilmez) ozan olduğu yolundaki yargılar, artık geçerliğini tümüyle yitirmiştir. Anlaşılmıştır ki, Yunus Emre, bu "ümmi"lik yargısının bütünüyle dışında medrese öğrenimi görmüştür. Üstelik iyi bir öğrenim görmüştür. Felsefe Kuran'ı yorumlama bilimi olan Tefsir, İslam hukuku anlamına gelen Fıkıh, vb. bilimleri, Yunan Mitolojisini, İran Mitolojisini izlemiş, astronomi, yöntembilimi (ilm-i usuli ni, Arapçayı, Farsçayı bilen, çağının aydın, ileri bir kişisidir. Aruzla yazdığı şiirlerinden O'nun bu ölçüyü, dolayısıyla bu şiiri de bildiği anlaşılıyor. Bu nedenledir ki, özellikle Yunus Emre ile gizemcilik üzerinde uzmanlaşmış kimi araştırmacı ve incelemeciler, Yunus Emre'nin "bir halk ozanı" olmadığını, "kesinlikle" vurgulama yoluna gitmişlerdir. Bu yargıya, bir bakıma "yanlış" denilemez. Elbette böyle bir eğitim, öğretimden geçmiş kişiyi halk ozanı" tanımlamasının dar kalıpları içinde değerlendirmek, doğru bir yargıya varmaktan alıkoyabilir bizi. O zaman, Yunus Emre'yi nereye koyacağız, sorusuna sağlıkla bir yanıt vermek gerekiyor. Yunus Emre, her şeyden önce bir "tekke ozanı"dır da. Bektaşi'dir. Bu gerçeği de gözden ırak etmemek gerekir. Gizemciliği, derinine bilen bir kişidir. Şiirlerinin büyük çoğunluğunu hece ölçüsüyle yazmıştır. Yedi yüzyıldan bu yana, halkın içinde, yüreğinde, dilinde, beğenisinde yaşamıştır, yaşamaktadır. İlahileriyle, nefesleriyle.. Yunus Emre ile Türk halkı öylesine bütünleşmiştir ki, onun için söylenceler çıkartılmış, dokuz yerde mezarı olduğu ileri sürülmüştür. Yunus Emre'nin dokuz ayrı yerde mezarı oluşu, O'nun Türk halkıyla nasıl bir sevgi bağıyla kenetlendiğinin de bir başka, somut örneği olsa gerektir. Böyle olunca, Yunus Emre'yi salt "Gizemci ozan"lar kümesinde değerlendirmek, doğru, yerinde, sağlıklı bir değerlendirme olmaz kanısını taşıyoruz. Gizemciliği ne ölçüde doğru, yerinde ise, halkla bütünleşmesi, halkın yüreğinde, düşünde, özünde yaşamakta oluşu da öylesine vurgulanması gereken bir gerçektir. Bu gerçektir ki, Yunus Emre'yi, "Türk Halk Şiiri"nin başustası saymamızı onu öyle de değerlendirmemizi, sunmamızı gerekli, zorunlu kılıyor. Halkla böylesine içiçe girmiş bir ozanı "halk bütünü"nden ayırmak, hem Yunus Emre'ye, hem halka haksızlık olurdu kanısındayız. Yunus Emre çağının halk konuşma dilini kullanmış, Oğuz lehçesiyle yazmıştır. Yer yer, biraz da gizemciliğinin zorunlu sonucu sayılabilecek Türkçe olmayan sözcükler, deyimler, terimler de kullanmak zorunda kaldığı görülüyor. Ne var ki, Yunus Emre'nin asıl önemli yanı, yalın bir halk diliyle, Türkçeyle en karmaşık gizemcilik bilgilerini halka ulaştırılabilmesidir. Üstelik, bunları şiirsel deyişten uzaklaşmadan yapabilmesidir. Çünkü, Yunus Emre'nin şiirleri salt gizemciliği öğretmek amacını güden "manzume"ler değildir. Şiirleri üzerinde özenle durulduğunda görülüyor ki, Yunus Emre, şiirlerinde gerçekten bir sözcük ustasıdır. Sözcüklerin istiflenmesinde, yerlerinin -ölçü değişmese de -değiştirilmesi, yerinden oynatılması olasılığı yoktur. Büyük ölçüde heceyi kullanan Yunus Emre, "hece"nin 7 ile 8'li kalıplarına eğilim göstermektedir. Yunus Emre için çıkarılan söylencelerin ayrıntılarına girmeden, bugün elimizdeki bilgilere göre yaşamı da şöylece özetlenebilir: Yunus Emre'nin doğduğu yıl kesinlikle bilinmiyor. Doğduğu yer de tartışmalı. Ancak, son yıllarda Yunus Emre'nin Porsuk Çayı'nın Sakarya'ya döküldüğü yerde, Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy'de doğduğu, uzun yıllar da orada yaşadığı 1320/21 yıllarında gene Sarıköy'de öldüğü kabul ediliyor. Bu nedenle, adına bir de anıtmezar yapılmıştır. Araştırmacılardan bir kesimi de Yunus Emre'nin, Konya'nın Karaman ilçesinde doğduğunu, orada öldüğünü, Karaman'da bir "Yunus Emre Türbesi" olduğunu da ileri sürerek, bu görüşlerinde direniyorlar. Ancak, Yunus Emre'nin Sarayköy'de doğduğu ve öldüğü daha da ağırlık kazanmış görünüyor. Yunus Emre, gençliğinde bir süre çiftçilikle uğraştıktan sonra Taptuk Emre'nin buyruğuna girerek onun dervişi olur. Kırk yıl Taptuk'un kapısına odun taşır. Şiirlerinde de şeyhi Taptuk Emre'den sürekli saygıyla söz eder. Yıllarca Taptuk Emre'nin kapısında "piştikten" sonra da şeyh olur. Yunus Emre, Taptuk Emre'nin düşüncelerini, inancalarını yaymak amacıyla Anadolu'yu, Kafkasya'yı dolaşmış, Şam'a gitmiştir. Sonra gene Sarıköy'e dönmüştür. Bu arada Yunus Emre'nin Mevlana ile de görüşmüş olduğunu biliyoruz. Az sözle, ayrıntılı düşünceleri, duyguları söyleyebilmenin büyük ustasıdır Yunus Emre. Varlık, yokluk, insan-Tanrı-ölüm kavramlarını, aralarındaki bağlantıları insancıllığı sevecenliği, barışı, verimliliği, hoşgörüyü dizelerinde yoğurarak, 13. yüzyıldan bu yana bizlere dek ulaştırabilen güçlü, etkin, saygın bir ozan olan Yunus Emre'nin geleceğe de aynı güçlülükle, dirilikle, yenilikle varacağından kuşku duyulmamalıdır. |
Yunus Emre İlk aklıma gelen bu şiir oldu açıkçası; Bir kararda durmayalım Gel gidelim dosta gönül Hasretinden yanmayalım Gel gidelim dosta gönül Kılavuz ol gönül bana Gel gidelim dosttan yana Canım kurbandır canana Gel gidelim dosta gönül Kara haberin almadan Can bedenden ayrılmadan Ezrail bizi bulmadan Gel gidelim dosta gönül Kılavuz ol gönül bana Gel gidelim dosttan yana Canım kurbandır canana Gel gidelim dosta gönül Gerçek murada varalım Yarin haberin soralım Yunus Emre'yi alalım Gel gidelim dosta gönül Kılavuz ol gönül bana Gel gidelim dosttan yana Canım kurbandır canana Gel gidelim dosta gönül YUNUS EMRE |
cevap Yunus Emre on üçüncü yüzyıl tasavvuf şâiri. Hayâtı ve kimliği hakkında kesin bilgi yoktur. Şiirleri asırlar boyunca zevkle ve hayranlıkla okunmuş, yalnız ülkemizde değil birçok ülkelerde de ilgi uyandırmış bulunan müstesna bir şahsiyettir. Türk halk şairlerinin tartışmasız öncüsü olan ve Türk’ün İslam’a bakışını Türk dilinin tüm sadelik ve güzelliğiyle ortaya koyan Yunus Emre, sevgiyi felsefe haline getirmiş örnek bir insandır. Yaklaşık 700 yıldır Türk milleti tarafından dilden dile aktarılmış, türkü ve ilahilere söz olmuş, yer yer atasözü misali dilden dile dolaşmış mısralarıyla Yunus Emre, Türk kültür ve medeniyetinin oluşumuna büyük katkılar sağlamış bir gönül adamıdır. Bazı kaynaklarda Anadolu’ya gelen Türk boylarından birine bağlı olup, 1238 dolaylarında doğduğu rivayet edilirse de bu kesin değildir; tıpkı 1320 dolaylarında Eskişehir’de öldüğü yolundaki rivayetlerde olduğu gibi. Bazı kayıtlardan ve şiirlerinden 1240 yıllarında doğduğu, 80 sene civarında yaşadığı, Bolulu olduğu, Eskişehir-Sarıköy’de (Bugünkü ismi Yûnus Emre) vefat ettiği ve buraya defnedildiği anlaşılmaktadır. Türk halk şairlerinin tartışmasız öncüsü olan ve Türk'ün İslam'a bakışını Türk dilinin tüm sadelik ve güzelliğiyle ortaya koyan Yunus Emre, sevgiyi felsefe haline getirmiş örnek bir insandır. Yaklaşık 700 yıldır Türk milleti tarafından dilden dile aktarılmış, türkü ve ilahilere söz olmuş, yer yer atasözü misali dilden dile dolaşmış mısralarıyla Yunus Emre, Türk kültür ve medeniyetinin oluşumuna büyük katkılar sağlamış bir gönül adamıdır. Bazı kaynaklarda Anadolu'ya gelen Türk boylarından birine bağlı olup, 1238 dolaylarında doğduğu rivayet edilirse de bu kesin değildir; tıpkı 1320 dolaylarında Eskişehir'de öldüğü yolundaki rivayetlerde olduğu gibi. Batı Anadolu'nun birkaç yöresinde "Yunus Emre" adını taşıyan ve onunla ilgili görüldüğünden "makam" adı verilen yer vardır. Bir garip öldü diyeler Üç gün sonra duyalar Soğuk su ile yuyalar Şöyle garip bencileyin diyen Yunus, belki de doğduğu ve yaşadığı topraklardan çok uzaklarda bu dünyadan göçüp gittiğini anlatmak istemektedir. Tedavüldeki en büyük banknotumuz olan 200 TL'nin ön yüzünde Atatürk arka yüzünde ise Yunus Emre'nin resmi yer almaktadır. Anadolu Tekke edebiyatının kurucusu sayılan Yunus Emre’nin yaşamı konusunda, kayıtlara geçmiş kesin bilgiler yoktur. Bütün bilinenler söylencelere, özellikle Bektaşi Velayetnamesi’nin belirttiğine göre Yunus Emre, yoksul bir köylüydü. Kıtlık başgösterince buğday istemek için, kerametini duyduğu Hacı Bektaş Veli’nin dergâhına gitti. Kendisine üç kez”buğday mı, himmet mi”istediği sorulunca, buğday istediğini söyledi. Ancak daha sonra pişman olarak geri döndü ve “himmet”i istediğini söyledi. Kendisine, himmet anahtarının Taptuk Emre’ye verildiği, gidip ona başvurması gerektiği söylenince, derviş olarak Taptuk Emre’nin dergâhına girdi. O dönemde bütün mutasavvıfları Hacı Bektaş Veli’ye bağlamaya çalışan Bektaşi Velayetnamesi’nde Yunus Emre’nin tasavvuf yoluna girişi böyle anlatıldıktan sonra yaşamı konusunda kesin olmayan kimi bilgiler verilmektedir. Şiirlerinden çıkarılan bilgilere göre Yunus Emre’nin, ümmi(okuması yazması olmayan) bir ozan değildir;tersine medrese eğitimi görmüş, Kur’an ve hadis bilimini öğrenmiş bilgili bir kimsedir. Tasavvuf düşüncesini İşlerken, özgün bir yaratıcılık göstermesi bunu kanıtlamaktadır. Yunus Emre’nin tasavvuf anlayışı, kimi araştırmacılarca Mevlana’ya bağlanır. Kendisi de şiirlerinde Mevlana’ya olan sevgi ve bağlılığı dile getirir. Konya’ya giderek Mevlana’ya görüştüğü de bilinmektedir. Bundan başka, Anadolu’nun birçok yöresini, Azerbaycan’ı ve Şam’ı gezdi. Henüz siyasal birliğin kurulmadığı dönemde Anadolu’da tasavvuf düşüncesini, lirik ve içten şiirleriyle benimsettiği, kendisini şeyh olarak kabul ettirdiği geniş halk kitlelerince ermiş sayıldı. Birçok halk ozanı Yunus Emre mahlasıyla şiir yazdı. Çeşitli yerlerde, mezarı olduğu ileri sürülen “makam”larının olması, Yunus Emre’nin günümüzde bile birleştirici özelliğini göstermektedir. Mezarının Sarıköy2de bulunduğu kabul edilerek burada bir Yunus Emre anıt-türbesi yapılmıştır (1970). Anadolu’da tekke şiiri geleneğini başlatan ve bu geleneğin en önemli temsilcisi olan Yunus Emre, şiirlerinde, tasavvufa uygun düşünce ve yaşam biçiminin değerlerini dile getirdi. Katışıksız, içten bir Tanrı sevgisinin temelini oluşturduğu bu şiirlerde, yaşamın gelip geçiciliğini, dünya malının insandaki cevheri yozlaştıracağını, bağlılığın, acımanın, erdemli olmanın önemli olduğunu, insanın kendisini Tanrı’dan uzaklaştıracak nefis düşkünlüklerini yenmeyi bilmesi gerektiğini vurguladı. Yunus Emre’nin şiirlerinin çıkış noktalarından biri de, insanı sevmeye verdiği önem oldu. Ona göre, insandaki(kendisindeki) tanrısal özü görüp, ikiyüzlülükten uzak sevebilen insan, olgun insandır;çünkü, insanı seven, Tanrı’yı sever. Gerçekte bu sevgi bütün varlıklar için aynı olmalıdır. Çünkü her varlıkta tanrısal öz vardır(vahdet-i vücut:çokluğun birliği). Yunus Emre’nin önerdiği bu sevgiye dayanan yaşama biçimi ve düşünce sistemi daha sonra gelen pek çok ozanca, yüzyıllar boyunca yaşatılarak etkisini duyurdu. Yunus Emre, hem aydınlara, hem de halk kitlelerine seslendiği şiirlerinde aruza da, heceye de yer verdi. İlahilerini heceyle, klasik koşma biçiminde ve halkın konuşma dilindeki kullanımlarıyla, deyimleriyle çeşitlendirdiği yalın bir dille yazarken, kimi şiirlerinde yalın dilden ayrıldı, musammat gazel biçimini kullandı. Bununla birlikte, bütün şiirlerinde Türkçe sözdizimini bozmadı. Saf bir Tanrı sevgisini kaynak olarak alması, içtenlikli anlatımı, sanatlı söyleyişe yönelmemesi, karmaşık tasavvuf düşüncesini halka sevdirmesinde ve öğretmesinde en önemli etken oldu. Yunus’un şiirleri bestelenerek tekkelerde eğitim amacıyla okundu. Yunus Emre’nin Divan’ını oluşturan şiirleri dışında öteki yapıtı, on üç beyitlik bir ön bölüm, bir nesir bölümü, 550 beyitlik üçüncü bölümden oluşan ve aruzla yazılan Risalet-ün-Nushiyye’dir. (Öğütler Kitabı, 1307). Yunus Emre’nin yaşamı ve düşünceleri, çağdaş sanatçılara da esin kaynağı oldu. Bunlar arasında Ahmet Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu(1946), Nezihe Araz’ın Dertli Dolap(1961) romanı. Recep Bilginer’in Yunus Emre (1974) oyunu sayılabilir. |
YUNUS EMRE, türk şair (XIII. yy.'ın ilk yarısı - XIV. yy. başları). Yaşamıyla ilgili kesin bilgi yoktur. Hakkındaki menkıbelere, kendi şiirlerine, bazı tarihsel belgelere da5 yanan edebiyat araştırmacıları XX. yy. başlarından itibaren onunla ilgili değişik varsayımlarda bulundular. Bu araştırmalara göre uzunca bir yaşam sürerek 1308'den sonraki bir tarihte ölmüştü. Bir belgeye göre 1240-1320 yıllarında yaşamıştı. Porsuk suyunun Sakarya’ya karıştığı yerdeki Sarıköy’den yetişmiş ve orada ölmüştü (günümüzde yaptırılan anıtmezarı buradadır). Öte yandan Karaman'da doğup yaşadığı, gene orada öldüğü de ileri sürülür. Bu görüşte olan araştırmacıların dayandığı belgelere göre Horasan'dan Karaman'a göç etmiş bir şeyh ailesindendi. Babasının adı İsmail'dir. Varlıklı bir kişiydi. Öte.yandan Anadolu'nun daha başka yerlerinde de (Bursa, Afyonkarahisar, İsparta, Sivas, Erzurum vb.) mezarları (belki de makamları) bulunduğu ileri sürülür. Hakkındaki menkıbelere göre öğrenim görmemiştir; okuma yazma da bilmez. Oysa şiirlerinden, çağının bilimlerini öğrendiği, arapça ve farsça bildiği anlaşılmaktadır. Buna göre medresede okumuş olmalıdır. Bektaşi Velayetname'sıne göre gençliğinde çiftçilikle uğraştı, sonradan Taptuk Emre adlı şeyhin müridi oldu. Onun tekkesinde uzun yıllar hizmet ettikten sonra dervişlik geleneğine uyarak gurbete çıktı; halkı tarikat yoluna çağıran şiirleri geniş bir çevreye yayıldı. İlahileri XX. yy. başına kadar tekkelerde okundu, onun yolunu izleyen (Sait Emre, Âşık Paşa, Kaygusuz Abdal, Hacı Bayram, Eşrefoğlu Rumi, Hatayi, Niyazi-i Mısri vb.), hatta onun mahlasını kullanan (Miskin Yunus, Derviş Yunus, Âşık Yunus, Yunus Dede vb.) şairler yetişti. F.Köprülü'nün Türk edebiyatında ilk mutasavvıflar (1918) yapıtında onun yaşamını ve şiirlerini konu edinmesinden sonra aydınlar, edebiyat çevreleri, geniş okur topluluğu onunla büyük ölçüde ilgilendi. Edebiyat tarihçileri, hakkında pek çok inceleme yayımladı. Dilinin arılığı, anlatımının şiirsel gücü, dinsel inancında içtenliği, aşk, ölüm gibi evrensel şiir konularını etkileyici biçimde anlatışı vb. dolayısıyla bütün türk edebiyatının en büyük şairlerinden biri sayıldı. Günümüzde onun asıl büyük değerinin ise her dinden, her inançtan insanlara aynı gözle bakan insan sevgisinden (Uluslararası Yunus Emre semineri’nin [1971] konusu onun hümanist görüşüydü) kaynaklandığı kabul edilmektedir. (-* Kayn.) Kaynak: Büyük Larousse |
2 ek Yunus Emre(d. y. 1238 - ö. y. 1320)![]() Anadolu’da Türkçe şiirin öncüsü olan şair ve mutasavvıf. Yaşamına ilişkin bilgiler sınırlıdır. Doğum yeri belirlenebilmiş değildir. 13. yüzyıl ortalarından sonra Moğol baskısının da etkisiyleAnadolu Selçuklu Devleti’nin dağılıp parçalandığı bir kargaşa döneminde yaşamış, bu dönemin sarsıntı ve acıları yapıtlarında önemli izler bırakmıştır. Babasının adının İsmail olduğu bilinmektedir. Medrese eğitimi görerek geleneksel İslam bilimlerinin yanı sıra Arapça ve Farsça öğrendiği, ayrıca Iran ve Yunan mitolojisi ile tasavvuf tarihini incelediği sanılır. Ahmed Yesevi’nin müritlerinden Hacı Bektaş ya da Sinan Ata’nın halifesi Taptuk Emre’nin tekkesinde hizmet etmiş, onun düşüncelerini yaymak için Anadolu’yu dolaşmış, daha sonra kendisi de şeyh olmuştur. Sarıköy (Eskişehir), Buna, Emreköyü (Manisa), Dutçuköyü (Erzurum), Keçiborlu ve Karaman gibi Anadolu’nun birçok yerinde adına mezarlar bulunduğu için nerede öldüğü ve gömüldüğü kesin olarak bilinmemektedir. Vahdet-i vücud (varlık birliği) öğretisine ulaşan bir tasavvuf yorumunu benimseyen Yunus Emre’nin olağanüstü gözlem gücü ve hoşgörü anlayışı, bazı düşünürlerin onu başka felsefi akımlarla da ilişkilendirmele- rine yol açmıştır. Yunus Emre, “şeriat, tarikat, marifet, hakikat” olmak üzere dört bilgi düzeyi ayırt eder. Bunlardan birincisi İslam dininin kuralları, İkincisi tarikat kuradan, üçüncüsü sezgi (keşif ve ilham) yoluyla ulaşılan bilgi, dördüncüsü de en yüksek bilgi olan gerçeğin, Tanrı’nın sırrıdır. Ona göre biri dış (zahiri), öbürü iç (batini) olmak üzere iki dünya vardır. Yalnızca iç dünyayla ilgili bilimler (batini bilimler) en yüksek bilgi derecesine, Tann’ nın sırrına yönelir. Tanrı’ya ulaşmak, gerçeğin gizini bulabilmek için bütün dindışı bilimlerden vazgeçmek gerekir. Yunus Emre olgunluk döneminde yazdığı Risaletü’n-Nushiye (1965) adlı 573 beyitlik şiirinin başlangıcındaki düzyazı metinde aklın ve imanın çeşitlerini anlatır. Buradaki yaklaşıma göre insanda toprak, su, ateş ve yel nitelikleri can ile birleşmiştir; toprak ve su Cennet’in, ateş ve yel ise Cehennem’in öğeleridir. Yunus Emre’ye göre iyilikler, Tanrı özlemi, Tanrı’ya güvenmek, sabır, onurunu korumak, iyi huy, insanlara iyilik etmek, cömertlik, temiz yüreklilik, dürüstlük, utanma, kanaatkârlıktır. Gösteriş, kibir, şehvet, kıskançlık, öfke, cimrilik, kin, dedikodu ve ikiyüzlülük de kötülükleri oluşturur. Yunus Emre, sürekli yinelediği gönül kırmama ilkesini, düşüncesinin kaynaklandığı tasavvuf felsefesinin etkisiyle şeriat kurallarının üstünde tutar. Şeriatı vurgulayan din adamları ile tarikatlar arasında sürüp giden çekişmeler de Yunus Emre’nin yapıtlarında etkisini göstermiştir. Yunus Emre, hece ölçüsünü kullanmış, özellikle 7 ve 8 heceli kalıplarla yazmış, ama hemen bütün öteki kalıpları ve aruz ölçüsünü de denemiştir. Halk şiirine özgü dörtlüklerle yazdığı şiirlerden başka gazel biçimiyle, beyitlerle de yazmış, gazel biçimini heceye uygulamıştır. Aruz kullandığında da uyak konusunda genellikle halk şiiri geleneğini izlemiş, yarım uyaklarla yazmış, sık sık da redife yer vermiştir. Yunus Emre Oğuz lehçesiyle ve çağının konuşma diliyle yazmış olmakla birlikte kullandığı sözcüklerin tümü Türkçe değildir. Ayrıca Farsça dil kurallarına uyduğu, bu kurallarla ad ve sıfat tamlamaları kurduğu ve Türkçe sözcükleri yabancı bağlaçlarla bağladığı da görülür. Bazı sözcüklerin hem Türkçesini, hem Arapçasmı ya da Farsçasını birlikte kullanmıştır. Ama Yunus Emre’ nin şiirlerinde Oğuz lehçesi olağanüstü bir anlatım gücüne, benzeri az görülen bir uyum güzelliğine ulaşmıştır. Yunus Emre’nin sağlığında düzenlenen Divan i bulunamamıştır. Günümüzdeki Divan'lar çeşitli yazmalardan şiirlerin derlenip bir araya getirilmesiyle düzenlenmiştir. 1904’te birinci 1924’te ikinci basımları yapılan Divan-ı Aşık Yunus Emre'den sonra Burhan Toprak Yunus Emre Divanı'm üç cilt halinde yayımladı (1933-34). Bu yapıtın ikinci basımı 1943’fe iki cilt olarak düzenlendi. Bilimsel bir çalışmaya dayanan ilk Yunus Emre Divanı da gene 1943’te Abdülbaki Gölpınarlı tarafından yayımlandı. MsXLabs.org & Ana Britannica |
| Saat: 00:48 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık