MsXLabs
Sayfa 1 / 2

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Kültür (https://www.msxlabs.org/forum/kultur/)
-   -   Çerkez Kültürü ve Yaşam Tarzı (https://www.msxlabs.org/forum/kultur/60040-cerkez-kulturu-ve-yasam-tarzi.html)

asla_asla_deme 21 Eylül 2007 20:50


Kafdağı´nin Kanatları
Murat Pap
şu
(Atlas Dergi
Atlas Dergi / Çerkesler NO: 2003/03)
Çerkeslerin efsanevi yoldaşıydı at. Atcılık da binlerce yıllık geçmişten süzülerek gelen bir uğraş. Ancak, yüz yıldan fazla süren yıkıcı Kafkas- Rus Savaşı ve sürgün zamanlarında Çerkes at cinslerinin hemen tamamı kayboldu. Bu eşsiz atlardan geriye sadece tek bir cins kaldı.
Her Çerkes, ata özel bir bağıllık, sınırsız bir sevgi duyar. Onu kardeş sayar, özenle korur. Ata duydukları bu yakınlık ona verdikleri isme de yansır. Çerkesler, ata " şı " der; ki bu aynı zamanda erkek kardeş anlamındadır. Öyle ki Çerkesler, mahmuzu ilk gördüklerinde ne işe yaradığını anlamamışlar ve ata acı vereceği gerekçesiyle benimsememişler. Yine aynı nedenle Çerkes, yumuşak deri uçlu kamçısyıla atına nadiren vurur. Onlar kamçıyı sadece bir simge olarak taşır. Kamçı genç kızın sevgilisine verceceği güzel bir hediye veya atlı oyunlarda ödül olabilir ancak.
Nitekin atla ilgili gelenekler Çerkeslerin yaşamında önemli yer tutar. Örneğin, misafir olunan bir yerden ayrılırken at, başı eve doğru bakacak şekilde durdurulur ve öyle bilinir. Sağdan dönerek avludan çıkmak gerekir, keza at kesinlikle kamçılanmaz. Aksi şekilde davranmak ev sahibinin konukseverliğinden memnun kalınmadığını gösterir. Çerkes geleneklerine göre bir kadının veya yaşlının önünden atla geçmek büyük ayıptır. Atlı 30-40 metre kala atından iner, karşılaştığı kişi yürüyorsa saygılı bir şekilde durur ve sağ tarafından geçmesini bekler. Karşılaştığı kişi yerinde duruyorsa atının dizginlerinden tutarak yanından geçmesi gerekir. Atlının karşıdan gelen bir kadına veya yaşlı bir adama rastladığında atından inerek gideceği yere kadar ya da izin verilinceye kadar ona eşlik etmesi gerekir. Atlıya yaya karşılaştığında önce atlı selam verir. Atlı olarak bir yere gidilirken herkesin konumuna göre bulunması gereken yer belidir. Yaşça küçük olan, „thamade“ nın (yaşlı) solunda yerini alır. Thamadeye birden fazla atlı eşlik ediyorsa büyük olan solunda, daha genç olan sağında yer alır. Ölüm haberi getiren atlı atın ters tarafından, yani sağından iner. Bunun dışında atın sağından inmek uğursuzluk sayılır.
En ünlü Çerkes atı cinsleri Şoloh ve Beçkan´dı. Şoloh, Bestav´da ve Zelençuk vadilerinde, Beçkan ise Adigey topraklarında yaygındı. bu cinslerin Kirim pazarlarında yerli koşu atlarından 25 kat fazla fiyat verilirdi. Şoloh cinsi atların özelliği, toynakların bardak biçiminde olmasi ve arka tırnakların olmamasıydı; bunun için nala ihtiyaç duymuyorlardı. Beçkan, özellikleri açısından eşsiz bir binek atıydı. Çok sabırlı ve dayanıklı, Çerkeslerin yasamının ayrilmaz parçası olan biniciligin bütün gereklerine son derece uygundu. Gerektiğinde yemsiz 3-4 günlük yola dayanabiliyordu. Halk arasındaki tarifiyle Beçkan; „Boynu düzgün, sagrısı mantara benzer, geyiğinki gibi dik baldırları vardır. Kasığı dardır, genişliği üç parmağı geçmez. Bir kaburgası fazladır ve dolaysıyla gücü de fazladır “.
Kundeyt cinsi ise 7-9 yaşına kadar genellikle özelliklerini göztermez. Bu cinsin kısrağını iki yaşına kadar basit bir cinsten ayırmak zordur; cok tüylü ve gösterişsizdir. Ama iki yaşından sonra değişmeye başlar. Tüyleri düzelir, karnı toplanır, kulakları sivrilir, asıl görünümünü almaya başlar.
Bu cinslerden baska Zelençuk vadilerinde prenslerin adlariyala anilan Alheskir, Hağundoko, Hatohşoko cinsleri ve Yecebukay´da Yivuan cinsi atlar biliniyordu. Bu cinsler mükemmel binek atı nitelikleriyle ve prenslerin özel damgalarıyla tanınıyordu. Çerkesler atı sadece binmek için yetistirirler ve sadece aygırlara ve iğdiş edilmiş atlara binerlerdi. Kisrak süreleri sadece üreme amacıyla tutulurdu.
En varlıklı ve nüfuzlu at yetiştiricisi olan Çerkes prenslerinin süreleri hiçbir zaman 150-200 kısrağı geçmezdi. Kendi damgası olan her prens kendi at cinsine sahip olabiliyordu. Çerkesler ayrıca donlarına göre atların nitelikleri olduğuna inanırlardı. Tarihçi ve etnograf A. H. Zafes´in yazdığına göre tercihleri demir kırı ve doru idi, alacalı at hiç yetiştirmezlerdi.
Rus- Kafkas Savaşı ve sürgün zamanlarında Çerkes at cinslerinin hemen tamamı kayboldu. Kalan cinsler de Rusya´daki iç savaş yıllarında yok oldu. Son Şoloh cinsi atlar da Birinci Süvari Ordusu´nun birlikleri için dağlardaki otlaklarından indirildi ve kaybolup gittiler. Kafkasya´da Sovyet iktidarıyla birlikte Çerkes atcılığının da sonu geldi. Çerkeslere at sahibi olmaları yasaklandı. Zelençuk vadilerinde kalan cins atlar da ilk Sovyet haraları kurulunca diğer cinslerle karıştı. Böylece 25-35 Çerkes atı cinsinden bugüne sadece Şağdiy kalabildi. Kalan bu tek Çerkes atı cinsi, dünya atçılık literatüründe “ Kaberdey “ (Kabardian) cinsi olarak bilinir. En iyi dağ atlarından biri kabul edilir. Kaygan dağ patikalarında yürümek, nehir gecmek, derin karda ilerlemek konusunda inanilmaz yetenekleri vardır. Dik kayalık patikalarda dengesini çok iyi korur. Ani ısı değişikliğinde ve hava basıncına karşı dayanıklıdır. Ayrıca karanlıkta ve yoğun siste yollarını bulmalarını sağlayan şaşmaz yön duygularına sahiptir. Yüz elli kilogram yükle günde 100 kilometre yol kat edebilirler. 1935-36´da Kafkas Dağları´nda yapılan bir trialde Kaberdey atları üç bin kilometrelik mesafeye kötü hava ve arazi koşullarında 37 günde tamamladılar. Bu konudaki rekor “ Aza “ adında bir kısrağa ait: Dağ eyeriyle ve tam yüklü olarak 100 kilometreyi dört saat 25 dakikada kat etti.
Kaberdey atları genellikle cinslerini doğal olarak sürdürürler, yılkı halinde dolaşırlar. Rivayete göre soyu Cengiz Han´ ın en gözde aygırından gelmektedir. Son derece sakin ve itaatkâr huylu oldugu icin tercih edilir. Kaberdey atından çaprazlama sonucu dört yeni nesil elde edildi. Bunlardan İngiliz- Kaberdey atı, cins olarak 1966´da resmen kabul edildi.
En iyi Kaberdey atları Karaçay- Çerkes Cumhuriyeti´nde Malokaraçayev ve Malkin, Kaberdey- Balkar Cumhuriyeti´nde Guaran haralarında yetiştiriliyor. Bu haralarda atlar yazın yüksek yaylalarda, kışın dağ yamaçlarında tutuluyor. İki yaşına geldiklerinde koşu performansları deneniyor. Kaberdey atı diğer koşu atları kadar hızlı olmasa da diğer atçılık sporları icin son derece uygun özelliklere sahip.


Misafir 22 Eylül 2007 23:44

Çerkes Motifleri
 
Kafkas Motifleri

Bir toplum anavatanından sürülerek başka coğrafyalarda yaşamak zorunda bırakıldığında şüphesizki bir çok maddi ve manevi değerlerinide kaybetmek zorunda kalır. İnsanlığın binlerce yıllık geçmişinde yüzlerce halk bu tür yıkımlarla karşılaşmıştır. Kuzey Kafkas toplumu bu yıkıma ugrayan ne ilk ne de son toplumdur.
Eğer bir toplum geçmişinin kültürel bütün maddi değerlerini araştırma materyallerine sahip değilse en büyük yıkıma uğramiş demektir. Ki vatanlarından koparılmış bütün halkların en büyük sorunlarından biriside budur.
Bu konuda en çarpıcı örneklerden birisinin yaşandığı Kuzey Kafkasya'da 1860'lı yıllardan itibaren nufusunun büyük bir kısmı sürülen Çerkes toplulukları gittikleri ülkelerde yaşama ve varlıklarını kimliklerini kaybetmeden sürdürme mücadelesi vermişlerdir. Bütün zorluklara rağmen geleneksel el sanatlarını üretmişler, günümüzde yapılan küçük bir araştırmada dahi yüzlerce değişik özgün motifle karşımıza çıkmışlardır.
Halkımız açısından bu yıkım, büyük göçten sonra Kuzey Kafkasya'da yaşanmıştır. 1944'de Stalin tarafından Sibiya'ya sürülen Çeçen-İnguş'lar yıllar sonra anavatanlarına döndüklerinde geride bırakmak zorunda kaldıkları bir çok kültürel değerin koloni olarak yerleşen Ruslar ve diğer topluluklar tarafından imha edildiğini görmüşlerdir. Sürgünden dönen Çeçenler atalarının imha edilem mezar taşlarını ait oldukları yerlere yerleştirmek suretiyle başlattıkları büyük yıkımın yaralarını sarmaya bügün de bütün çabalarıyla devam etmektedirler.
Bugün Çeçen-İnguş Cumhuriyetinde Çeçen halkının kültürel değerlerini yansıtan maddi materyaller daha çok müzelerde mevcuttur. Halkın kendisinde geçmişten kalan kültür değeri el sanatı örnekleri fazla mevcut değildir. Bir örnek verecek olursak; bugün Türkiye'de yaşayan Çeçenler'de mevcut olan yüzden fazla motifli renkli büyük duvar istingleri Kuzey Kafkasya'daki istinglerin toplamından daha fazla olduğu tahmin edilmektedir.
Binlerce yıllık geçmişiyle Kuzey Kafkasya, günümüz sanat tarihçileri için de gizemi henüz çözülememiş yerlerden birisidir. Kuban havzasında yapılan kazılarda (Myuekuape yakınlarındaki kurganlarda) tarih öncesine ait bir çok eser ortaya çıkartılmıştır. Kafkas motiflerinin primitif örneklerinede ilk kez bu eserlerde rastlanmaktadır.
Kafkasya'da erken metal çağı M.Ö.3000 yıllarında başlamıştır. Kuban havzasında çıkan arkeolojik buluntulardan Meot sanatına ait parçaların üzerindeki motifler ile günümüz Kafkas motiflerinin bir çok ortak noktası vardır. Özellikle avadanlıklar üzerinde tesadüf edilen motiflerde günümüz Kafkas motiflerinin bir çok özelliği mevcut bulunmaktadır. Tarih öncesi dönemşerden günümüze kadar üretilen bütün el sanatı eserler üzerinde tür ayrımı yapılmaksızın Kafkas motiflerinin genel özelliklerini saptamamıza imkan vermektedir. Kafkas motiflerinin temel çıkış noktası bir çok toplumda olduğu gibi tabiat ve görsel çevredir. Özellikle ilkel ilkel dönemlerde bir çok tabiat olayı çeşitli anlamlarla yüklü mitolojik semboller halinde motiflere donüştürülmüştür.
http://www.marje.net/kultur/motif/1.jpg
Mitolojik semboller halindeki motifler tek tanrılı dine geçişle birlikte eski mana ve önemini yitirerek görsel bir beğeni sonucu yapılan süsleme unsurlarına dönüşmüştür. Ayrıca eski çağlardan beri Kafkasya'lılarda gelenek halinde günümüze ulaşan aile armaları bu tür motifler içinde sayılmaktadır.
http://www.marje.net/kultur/motif/2.jpg Kafkas Aile armalarından örnekler

Ayrıca bu tür arma veya motiflerin eskiden kullanılan bir tür alfabenin günümüze ulaşan kalıntıları olduğu görüşü bazı tarihçiler tarafından ileri sürülmektedir. Bazı motiflere verilen dini veya totemik manaların sonucunda bu motifler boy veya kabile damgaları olan psiktogramlara (Basitleştirilmiş resimler) dönüşmüş olduğu düşünülmektedir. (Psiktogramlaşmış şekillerin daha sonra fonogram hatta yazı harfi şekline girebildiği bilinmektedir.)



KAFKAS MOTİFLERİNİN ORTAK ÖZELLİKLERİ
1. Kafkas motifleri tabiat çıkışldır. Bunun sonucu bazı özellikler bütün motiflerde ortak noktalar olarak karşımıza çıkar. Bazı motifler hayvansal, bazı motifler bitkisel, bazı motifler ise insan simgeleri halinde ve daha çok nonfigüratif anlayışla yapılmıştır.
http://www.marje.net/kultur/motif/3.jpg Kafkas "Adıge" Motifleri

Ünlü araştırmacı ROSTOVZEFF'in ilk kez " hayvan uslubu " olarak adlandırdığı simetrik karakterli hayvan figürleri Kafkas motiflerinde karşımıza çıkar.
2. Motifler olarak simetrik çeşitlemelerle yapılmıştır. Simetrik uygulamalar tarih öncesi çağlardan itibaren bir çok uygarlıkça motiflerde kullanılan bir özelliktir.
3. Bütün Kafkas motifleri kıvrak ve yumuşak eğrilerden oluşur. Köşeli motiflere rastlanmaz. Geçmişi bir cok acı mücadelelerle geçen Kafkas insanının motiflerinin yumuşak, kıvrak çizgilerden oluşması, sert ve kesin hatlardan sakınılması çelişki gibi görünsede Kafkas insanının ince beğeni ve ruhunu yansıtır.
http://www.marje.net/kultur/motif/4.jpg Keçe motifi Uzunyayla Y.Hüyük 19.YY.

4. Renkli motiflerde kontrast (zıt) renkler bir arada kullanılarak yüzeylere canlı bir ifade kazandırılır. Tarih öncesinden günümüze bu saydığımız ortak özellikleri koruyarak ulaşan kafkas motifleri bazı kültürel etkileşimlerle konularını daha çeşitli halegetirmiştir.örnek verecek olursak 8.yy'dan 18.yy.'a uzanan bin yıllık islamlaşma süreci ile birlikte hilal-yıldız motifi yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır.
http://www.marje.net/kultur/motif/5.jpg Hayvan motifli kemer motifleri
(Kuzey Kafkasya, Dusheti: MÖ.5-6.yy.)
Keçe motifi
(Türkiye: 19.yy. sonları)

Kuzey Kafkas metal sanatında görülen üç temel süs unsuru olan; Markhari türü karışık dalgalı dalgalardan oluşan bitkisel bezemelerde, Tutta türü simetrik aralıklı dallardan oluşan bitkisel bezemelerde ve Tavga Türü bezemelerde de simetrik düzenlemeler temel unsur olarak karşımıza çıkar. Kubaçi'deki bir çok ev ve mabet kapılarında pencere üzerlerinde taşa oyulmuş çeşitli figür ve motifleri Kubaçi'liler Albanlar'ın Kafkasya'yı idare ettiği devirlerden beri süre geldiğini belirtirler.
Anadolu'da yapılan araştırmalarda hala bazı evlerin duvarlarında geleneksel Kafkas motiflerinin çizilmiş olduğu görülür. (Göksun'un Korkmaz köyündeve Çardak nahiyesinde, Kangal'ın Yukarı Hüyük köyünde olduğu gibi.) Ayrıca Mezar taşları ve ahşap oyma işlerindeki bu motifler günümüz araştırmacılarının ilgi alanına girmeyi beklemektedir.
Kafkas motiflerinin günümüz Anadolusunda özellikle Uzunyayla ve Göksun yöresindeki hemşehrilerimizce yoğun olarak el sanatlarında kullanılmaya devam edildiği gözlemlenmiştir. Çardak'ta bazı Çeçen evlerinde duvarlar ve peş (ocak) ler üzerinde görülen BUSTUM deilen duvar motiferi geleneksel kafkas motiflerinin eşsiz örneklerindendir.
KAFKAS MOTİFLERİNE ÖRNEKLER

http://www.marje.net/kultur/motif/6.jpg Çeçen Bustum örnekleri


http://www.marje.net/kultur/motif/7.jpg Kafkas Keçe Motifleri ve Kayseri Pınarbaşı Dikilitaş
Köyünden derlenmiş Kabardey Vupcha motifleri


http://www.marje.net/kultur/motif/8.jpg Kafkas seccade keçe motifi
(Uzunyayla)
Kabardey keçe motifleri
(Pınarbaşı-Dikilitaş Köyü)

http://www.marje.net/kultur/motif/9.jpg Kafkas keçe motiflerinden
Göksun yöresi Çeçen motifi (üstte)
Uzunyayla yöresi Kabardey motifi (altta)

http://www.marje.net/kultur/motif/10.jpg Kafkas ahşap oyma motifleri:
Çardak'tan Çeçen bustumları - camii ve minber balkonundan

http://www.marje.net/kultur/motif/11.jpg Çeçen keçe motifleri (Çardak Bucağı)

http://www.marje.net/kultur/motif/12.jpg Çeçen bustumlari -ahşap oyma ve keçe motifi (Gücüksu Köyü)

http://www.marje.net/kultur/motif/13.jpg Kafkas keçe motifi
(Göksun yöresi-Gücüksu Köyü)

http://www.marje.net/kultur/motif/15.jpg Çeçen keçe motifleri -Bitkisel bezemeli
(Çardak Bucağı)

http://www.marje.net/kultur/motif/16.jpg Çeçen Bustumları ahşap oyma ve keçe motifleri
(Çardak Bucağı)

http://www.marje.net/kultur/motif/17.jpg Kafkas yastık kılıfı işleme motifi(Ma'arul - Avar)
(Göksun yöresi-Ortatepe Köyü)


Misafir 27 Eylül 2007 21:36

Çerkes Kültürü
 
Çerkes Kaması

Bir Çerkes''''in lüksü , sahip oldugu silahlarin sayisi ve güzelligi ile ölçülürdü.Kalkar kalkmaz onlari alip inceler , temizler , atesli silahlarin fitilini degistirir , sonra da evinin en önemli odasinin duvarina eve gelecek konuklarin iyi görebilmeleri için simetrik bir biçimde asardi.
Çerkeslerde en pahali silah kincal veya hinjal idi.Yanlarindan asla ayirmadiklari kutsal bir silah olan kincal , iki tarafi keskin ve çeligine çok iyi su verilmis dört santim genisliginde , kırkbes santim uzunlugunda , kurbanin kaninin akmasi için her iki tarafinda derin birer oyuk bulunan bir hançerdi.Dar kabzasi islenmis gümüsten çiviler veya seritlerle süslü olurdu.Siyah kakmalari olan ''''savatlanmis'''' bir gümüs kina konulurdu.
Kincal gümüsle süslü deri bir kemerin ortasina takilirdi.
Bu hançeri büyük bir beceriyle kullanirlardi.Bir Çerkes takip edildiginde kincalini düsmanina firlatirdi ve on metreden de kolay kolay hedefini sasmazdi.Biçaga su verilirken , ölümcül yaralar açmasi için zehirli bir madde kattiklari düsünülürdü.
Çerkesler kemerlerinde bu kamalarin disinda , kabzasi islenmis , maroken bir kilifa yerlestirilmis saska adi verilen bir kiliç tasirlardi.Bu malzemeler bir çift tabanca , bir kamçi ve bir de hayvanlari veya baskinlarda kaçirdiklari kisileri baglamaya yetecek uzunlukta bir iple tamamlanirdi.
Çerkesler 19.yüzyilin baslarinda hala bir yay ve okla dolu bir sadak kullaniyorlardi ama bunun yerini yavas yavas dipçigi dar , gümüs bileziklerle tutturulmus , namlusu kakmali bir tüfek almaya baslamisti.


Misafir 27 Eylül 2007 21:41

ÇERKESLERDE KAŞENLİK (medeni bir ilişki tarzı)
 
Medeni Bir İlişki Tarzı KAŞENLİK


Çerkeslerin günümüze kadar devamlılığını sürdüren geleneklerin birisi de "kaşenlik adetidir. Bu adet bekar genç kız ve erkekler arasında evlilik öncesi dönemde gerçekleşmektedir. Diğer geleneklerde olduğu gibi habze adı verilen kurallarla sınırlıdır. Kaşenlik birbirinden hoşlanan genç kız ve erkekler arasındaki arkadaşlık ilişkisine denmektedir.
Çerkeslerin günümüze kadar devamlılığını sürdüren geleneklerin birisi de "kaşenlik adetidir. Bu adet bekar genç kız ve erkekler arasında evlilik öncesi dönemde gerçekleşmektedir. Diğer geleneklerde olduğu gibi habze adı verilen kurallarla sınırlıdır. Kaşenlik birbirinden hoşlanan genç kız ve erkekler arasındaki arkadaşlık ilişkisine denmektedir.
Çerkes kız ve erkekleri birbirleri ile düğünlerde, toplantılarda, muhabbet ortamlarında birlikte olurlar. Bu toplantılar en yaygın olarak köylerde görülür. Bu tür toplantılarda genellikle bir kaç köyün gençleri biraraya gelir. Sabahlara kadar süren sohbetler, oyunlar ve eğlenceler yapılır. Bu geceler gençlerin birbirlerini tanımalarına yardımcı olmaktadır. Muhabbet geceleri bir eğlence kaynağı olduğu kadar aynı zamanda eğitim yereri de sayılmaktadır. Kızlar ve erkekler belirli bir yaştan başlayarak bu tip toplantılarda çerkes adet ve görenekleri çerçevesinde eğitilirler. Bütün eğlence, düğün ve toplantılarda "thamate" adı verilen bir kişi bulunur.
Kim kimle kaşen olabilir?
Aynı sülaleden olan kişiler kaşen olamazlar. Akrabalık derecesi ne kadar uzak olursa olsun yasaktır. Aynı köyden kişilerin kaşen olmaları hoş karşılanmaz. Bu kural günümüzde biraz yumuşamıştır. Artık aynı sülaleden olmamak kaydıyla kaşenliğe fazla tepki duyulmamaktadır. Muhabbet toplantılarında kızlar ve erkekler karşılıklı otururlar.
Birden fazla kaşen
Gençlerin her toplantıda farklı kaşeni olabildiği için bir Çerkez kızının ya da erkeğinin evleninceye kadar çok fazla kaşeni olabilmektedir. Toplantıda amaç tanışmak, eğlenmek ve kendine uygun bir eş seçmek olduğu için kaşenlik bazen ciddi bazen de şaka halinde ortaya çıkmaktadır. Sayısı fazla olan şaka kaşenliğinin çok fazla bir ciddiyeti yoktur.
Kız ya da erkek birbirlerinin daha önceki kaşenlerine karşı herhangi bir olumsuz tavır takınmazlar. Eski kaşenlerle sosyal ilişkiler kesilmez. Çünkü daha önceki kaşenlerin şaka olduğunu her iki tarafta kabullenmiştir. Kadın ya da erkek eski kaşenleriyle bu benim eski kaşenim diye espri yapabilir. Dolayısıyla kızın ya da erkeğin birden fazla kaşeni olması yadırganmamaktadır.
Evlenmeye vesile olan kaşenlik
Pseluk ile başlayıp daha sonra da devam eden kaşenlik iki kısma ayrılmaktadır. Bunlardan birisi şaka diğeri ise ciddi kaşenliktir.
Şaka kaşenliğine semerko denmektedir. Bu durumda kişiler ciddi olmasalar dahi sırf o geceye ya da bir kaç geceye mahsus olarak kaşen olabilirler. Burada amaç eğlenmek, birbirlerini tanımak bunu yaparken de hoş vakit geçirmektir. Şaka kaşenliğinde kız ve erkek birbirlerine sanki evleneceklermiş gibi meth edici ve övücü sözler söyler. Kaşenliğin bir de ciddi boyutu vardır. Bu durumda birbirlerini beğenen kız ya da erkek evlenmek için arkadaşlık kurmak isterler.
Eğer karşı taraf kabul etmişse diğer toplantılarda da görüşerek bu ilişkiyi devam ettirirler. Fakat ciddi kaşenlikte daha ziyade pisehluk ile başlamaktadır. Erkek bir kaç arkadaşını alarak kızın veya onun herhangi bir akrabasının evine gider. Kızın da mutlaka yanında bir ya da bir kaç arkadaşı bulunmak durumundadır. Burada kıza kaşenlik teklifini sunar. Bu durumda kız ve erkek arkadaşlarının yanında teklifi değerlendirirler. Birbirlerinden beklentilerini ve isteklerini söylerler. Kaşenliğin her iki boyutunun da kendine has kuralları vardır. Kaşenlik eğer ciddi ise ve sonuçta evlilik düşüncesi ile kişiler birbirlerini tanımaya çalışıyorsa bu durumda meclislerde şaka kaşenliği gibi ulu orta gündeme getirilmez. Bu durumda bir çok muhabbette bir araya gelebilirler, bir çok konudan konuşarak birbirlerini daha iyi tanımaya çalışırlar. Fakat ilişkileri diğer kaşenliğe nazaran resmiyet kazanır. Diğeri kadar serbest değildir. Her ne kadar bu kişiler evlilik kararıyla birbirlerini tanımaya çalışsalar da mutlaka evlenecekler diye bir şart yoktur. Eğer bir engel söz konusu ise her iki taraf bu durumdan vazgeçebilir.
Evlenme akdi ve Euç
Kişiler evlenmeye karar verirlerse bu sefer bunu kendi aralarında akitleşirler. Bu durumda da euç denilen bir hediye verilir. Euç söz karşılığı verilen maddi bir hediyedir. Söz verdi anlamına gelir. Kaşenlik neticesinde evlenmeyi kabul etti demektir. Bu hediyeyi erkek bayandan ister. Bayan da kendi insiyatifinde bir hediye verir. Bu hediye bir boyun bağı, mendil, yüzük, bilezik olabilir. Erkek de bunun karşılığında kıza bir yüzük vermektedir.
Bu karşılıklı hediyeleşme durumu sadece kız ve erkek arasında olmaz.
Kızın ve erkeğin yanında arkadaşlarından veya akrabalarından birkaç kişi bulunmak durumundadır. Söz verme ve hediyeleşme hadisesi onların nezaretinde olmaktadır.
Evlenmek amacıyla kaşen olan ve bunu akit altına alan genç kız ve erkekler bu durumda toplumdan ayrı bir yerde yalnız başlarına konuşamazlar.
Onların yanlarında mutlaka arkadaşları da olmak durumundadır. Toplumun dışında ve toplumdan habersiz bir yerde konuşmaları yasaktır. Bu durum evleninceye kadar böyle devam eder.
Eş seçimindeki incelik
Gerek evlenmeye karar veren gerekse sadece bir kaç toplantıda kaşen olan kişiler birbirlerini aileleri ile tanıştırmazlar. Arkadaşları ve o ortamda bulunan kişiler onların kaşen olduklarını bilir. Anne ve babalarına kaşen olduklarını söyleyip birbirlerini tanıştırmaları ayıp olarak karşılanır. Aileler kızın ya da erkeğin kaşenini toplumlardaki diğer kişilerden öğrenerek haberdar olurlar. Ancak evlenme zamanında ailelere bildirilir. Bu durumdan da sadece anneye bahsedilir. Kaşenlik adeti Çerkez toplumunda kızın ya da erkeğin evleneceği kişi hakkındaki kararı kendilerinin vermesini sağlar. Büyükler müdahale etmezler. Fakat evlenmek üzere kaşen tercihi yapan kişiler daha ziyade aile yapılarına uygun toplumsal kurallara ve adetlere riayet edecek kişileri tercih ederler. Bu nedenle birçok toplantıda kızın ya da erkeği hal ve hareketlerini kontrol ederler. Evlilik tercihi yaparken bu tip kişilerle yapmayı isterler. Çünkü çerkes kültüründe toplumsal normlara uygun olarak hareket etmek gerekmektedir. Fertlerden görgü kurallarına gelenek ve göreneklere uygun davranış göstermesi beklenmektedir.
Kız kaçırma
Kaşenlik ile başlayan evlilik aşamasında nişanlılık ve söz gibi durumlara pek rastlanmaz. Bunun en önemli sebebi kaçırma şeklinde evlenmenin gelenek ve göreneklerinde yer almasıdır. Gençler evlenmeye karar verdikten sonra maddi imkansızlıklar, kendisinden büyük başka birinin evlenecek olması gibi sebeplerden dolayı kaçırma şeklinde evlenmeyi tercih ederler. Fakat Çerkes kültüründeki kaçırma şekli diğer milletlerden farklı olarak kendine özgü bir nitelik gösterir. Bu şekilde evliliğin yaklaşması nişan ve söz gibi törenlerin yapılmasını gerekli kılmamaktadır.
Yine kişiler zaten kaşenlik dönemlerinde birbirlerini yeterince tanıdıkları için ayrıca bu tür dönemlere gerek duymazlar. Ayrıca çerkeslerde adetler kişilerin ilişkilerine çok fazla sınırlama getirdiği için bu döneme her iki tarafında katlanabilmesi zor olur. Çünkü nişanda büyüklerde işin içine girerler. Onlarla olan iletişimde konuşma ve görüşme yönünden bir takım güçlükler olduğu için kişiler nişanlı olarak kalmayı pek tercih etmezler. Ancak günümüzde söz ve nişanlılık dönemi Çerkesler arasında da yaygınlık kazanmıştır.
Çerkes milletindeki genç kız ve erkekler genellikle aynı milletten olan kişilerle evlenmeyi tercih etmektedirler.


Misafir 28 Eylül 2007 21:58

C E R K E S T O P L U M U
Soylular, Köylüler ve Köleler

http://www.almanyada-cerkezler.de/cerkez_toplumu.jpg

Her Cerkes hangi soya ve hangi boya ait oldugunu bilir. Ayni soydan herkes birbirini akraba sayar ve aralarinda evlenme yasagi uygulanir.

Geleneksel ve toplumsal yapi Cerkeslerde soy toplulugu (klan) ve boy-kabile yapilanmasi özellikleri tasir. Ortak bir atadan geldigine inanan ve ayni soyadini tasiyan aileler soy topluluklarini (lhepk) olusturur. Ayni Ihepkten olan herkes birbirini yakin akraba sayar ve aralarinda kesin evlenme yasagi uygulanir. Evlenme yasagi anne tarafindan "Ihepek" icin de gecerlidir. Her soyun kendine ait bir damgasi (armasi) vardir. Gecmiste bu soylar, yasadiklari cografi bölgenin veya bagli olduklari prenslerin alariyla anilan Abzeh, Sapsig, Bjedug, Natuhay, Cemguy, Kabardey, Besleney, Hatukay gibi boylari olusturuyordu. Bu geleneksel yapi eski katilikta olmasa da genel olarak varligini sürdürüyor. Akrabalik ve evlilik iliskileri ayni normlarda devam ediyor. Bugün de hemen her Cerkes hangi soya ve hangi boya ait oldugunu biliyor.
Cerkes toplumu, dönemlere, bölgelere ve boylara göre bicimi ve adlari degisse de esas olarak feodal soylardan, özgür kölyülerden, serflerden ve kölelerden olusuyordu. Feodal sinifin tepesine psi denilen prensler bulunuyordu. Psi´lal hükümranliklari altindaki topraklarda kendilerine bagli profesyonel savascilarin gücüne dayanarak halki yönetiyorlardi. Psi, kendisine tabi halkin bütün mülkiyeti üzerinde tasarrufta bulunabilirdi. Bununla birlikte kisisel dokunulmazligi vardi. Feodal düzenin en güclü oldugu Kabardey bölgesinde, "psize´use" denilen büyük prenslerin kongresinde en yasli prens "büyük prens" (psivueliy) secilir ve yardimcilari (psi kuedze) ile birlikte Kabardey´in ic ve dis islerini yönetirdi. 1800´lerin basinda Kabardey bölgesi Rusyanin hakimiyetine girince psilarin iktidari büyük ölcüde sinirlandi.
Prenslerden sonra "birinci derece" özden (soylu) kabul edilen diger üst sinif "tlakotles"lerdi. Hiyerarside onlari ikinci derecede özdenler (dijinigo) izliyordu. Bazi arastirmacilar bu ikisini ayni sinif kabul eder. Büyük toprak sahipleri olan tlakotlesler, adlarinin anlamina (güclü soy) uygun olarak toplumda cok yüksek bir konuma sahiptiler. Cok genis feodal haklari vardi ve bu mirasla gecerdi.
Alt feodal sinifi olusturan vorklar, bagli olduklari psilara ve tlakotleslere silahiyla hizmet eden askeri bir sinfti. Yeni bir vorku himaysine alan psi veya tlakotles, ona vork tin denilen ve genellikle cins bir at, cesitli silahlar, büyükbas hayvan ve topraktan olusan hediyeler verirdi. Vorklar verilen bu topraga "askeri hizmet verme sartiyla" sahip olurlardi. Vasal hizmetinin babadab ogula gecen bagliliginin kosullarina antla tespit edilirdi: Vork, efendisine sadakat ve dürüstlükle hizmet etmeyi, onun düsmanlarini kendi düsmani saymayi, agir bir hakarete ugramadikca baska bir feodale gecmemeyi yükümlenirdi.
Vorklar, bagli olduklari feodale olki cagrisiyla, savasa veya baska bir faaliyete katilmak üzere belirtilen zamanda, belirtilen yerde olmakla yükümlüydüler. Bazi vork ailelerinin savasta bayragi tasimak, meclic kararlarini halka duyurmak, dügün, toplanti, cenaze gibi büyük organizasyonlarda düzeni saglamak gibi görevleri vardi.
Cerkes soylari icin tarla isleriyle. zanaatla, bilimle ve hatta ticaretle ugrasmak ayip sayilirdi. Hayatlarini at üzerinde baskinlarda, savasarak ya da ziyaretlerde gecirirlerdi. Kapisi her zaman herkese acik "haces"te (konuk evi) konuk agirlamak en basta gelen meziyetleriydi.
Üst feodal kesim disinda halkin büyük cogunlugunu tlhokotl yani özgür köylü sinifi olusturuyordu. Kendi özel mülkiyetleri ve köleleri olabilen bu özgür köylülerin bagli olduklari feodallere vergi vermek, belli dönemlerde onlar icin calismak, cagrildiginda ordusuna katilmak gibi yükümlülükleri vardi. Bunlarin bir bölümü zamanla özgürlüklerini kaybederek laguneut ( veya lagunepit), yani feodallerin mülkiyetinde bulunanserfler haline geldiler.
Toplumun en alt sinifi, savaslarda veya baskinlarda ele gecirilmis köleler (psitl ve vuneut) olusturuyordu. Cesitli islerde calistirilirdi, alinip satilabilir veya azat edilebilirlerdi. Köle sahibi olmak kimsenin imtiyazinda degildi; savasta veya baskinda düsmanini ele geciren onu köle yapma hakkina sahipti. Kölelerin cocuklarida köle sayilirdi. Köleler cogunlukla baska halklardan ( Rus, Kazak, Leh, Gürcü, Iranli) ya da düsmanlik güden topluluktan ele gecirildi.An cak cok agir bir suc islemesi halinde bir Cerkes de köle yapilarak satilabilirdi.
Feodal yapi bazi Cerkes boylarinda farklilik gösteriyordu. Karadeniz sahilinde yasayan Sapsiglar, Abzehler ve Natuhaylar 1700´lerin ikinci yarisindan ayaklanarak feodal sinifi tasfiye ettiler ve yaslilarin önderlik ettigi halk meclisleriyle yönetilmeye basladilar. Feodal yapisini koruyan diger Cerkes topluluklarindan gelen kacaklara siginma sagladilar. Bu nedenle sürgünden önceki son dönemde nüfuslari oldukca artmisti. Feodal yapisi en güclü ve karmasik olanlar ise Kabardeylerdi.
Cerkes toplum yapisi, feodallerin haklari ve imtiyazlari sirlanmis olarak Sovyet dönemine kadar devam etti. Sovyet sisteminde tamamen ortadan kaldirildi. Osmanli topraklarinda ise radikal bir tasfiye hareketi olmadi. Feodallerin sürgün ve daginik yerlesim nedeniyle iyice zayiflayan hakimiyeti, büyük calkantilara yol acmadan zamanla ortadan kalkti. Bununla birlikte, özellikle Kabardeylerde eski toplumun izleri bugün de görülebilir.


Misafir 29 Eylül 2007 19:54

.........
ÇERKESLERDE ESKİ TAKVİMLER
M.A. Meretuko
Adige Kalendar 1997-1998
Derleyen ve Çeviren: Murat PAPÇU

.........

.........
Etnograf M.A. Meretuko’nun materyallerine dayanarak hazırlanmıştır. (Murat Papçu)


Son yüzyıllarda Çerkesler halk (tarım) takvimi, hicri takvim, Yuliyan ve Gregoryan takvimleri gibi çeşitli yıl sayma sistemleri ya da takvimler kullandılar.



Tarım Sistemi Takvimi


Halk (tarım) takviminin kökleri kuşkusuz daha derinlere uzanmaktadır ve doğa olaylarını, iş dönemlerinin bölümlenmesini, halkın kültürünü ve yaşam biçimini yansıtmaktadır. Yılın dönemlerinin çeşitli adları bugün de yaşamaktadır:


1) Гъэтхэжъоныгъу (Ğetxejonığu)
İlkbaharda çift sürme zamanı.

2) Мэлылъфэгъу (Melılhfeğu)
Koyunların kuzulama zamanı


3) ЖъоныгъуакI (Jonğuaç’)
Çift sürme zamanı sonu


4) Мэкъуогъу (Mequwoğu)
Ot biçme zamanı


5) Хьахыныгъу (Haxınığu)
Arpa biçme zamanı.

6) ХэкIотIупщыгъу (Xek’ot’upşığu)
Aygırları (yılkıya) bırakma zamanı.

7) Бэдзэогъу (Bedzewoğu)
Sineklerin dalama (ısırma) zamanı.

8) ЦIыжъугъу (Ts’ıjuğu)
Öküz üvezi zamanı


9) ШышъхьэIу Шышъхьэогъу
(Şışhe‘u) (Şışhewoğu)
Atların kafa sallama zamanı.

10) Хыныгъу (Xınığu)
Orak (ekin biçme) zamanı.

11) Iоныгъу (‘Onığu)
Harman zamanı.

12) ТIыдзыгъу (T’ıdzığu)
Koçları (sürüye) katma zamanı.

13) ТIыдзыгъуакI (T’ıdzığuaç’)
Koç katma zamanı sonu.

14) Къэрсэбэнэ Iэтыгъу (Qersebene ‘etığu)
Nadas kaldırma zamanı

(Sonbaharda çift sürme zamanı).

15) Бжыхьэ жъоныгъу (Bjıhe jonığu)
Küçük yaz (pastırma yazı).

16) Гъэжъый (Ğejıy)
Ot getirme zamanı.

17) ШэкIогъу (Şek’oğu)
Av zamanı.

18) Тыгъэгъаз (Tığeğaz)
Güneş dönümü.


Gregoryan Sistemi Takvim

Bu adlardan bazıları Yüliyan ve Gregoryan takvimlerinin aylarıyla kaynaşmıştır. Bugün kullanılan Gregoryan takvimine göre ayların adları şöyledir:


Ocak: Щылэ маз (Şıle maz)

Şubat: Мэзай (Mezay)
Mart: Гъэтхапэ (Ğetxape)
Nisan: Мэлылъфэгъу (Melılhfeğu)
Mayıs: ЖъоныгъуакI (Jonığuaç’)
Haziran: Мэкъуогъу (Mequwoğu)
Temmuz: Бээдзэогъу (Bedzewoğu)
Ağustos: ШышъхьэIу (Şışhe‘u)
Eylül: Iоныгъу (‘Onığu)
Ekim: Чъэпыогъу (Çepıwoğu)
Kasım: ШэкIогъу (Şek’oğu)
Aralık: Тыгъэгъаз (Tığeğaz)

Diğer halklar gibi Çerkesler de yılın dönemlerini gökyüzü cisimlerinin konumuna göre belirliyorlardı. Ünlü Çerkes etnograf Mafedz Sarbiy'in yazdığına göre bunun için en başta Joğuabe* (Жъогъуабэ) takım yıldızı kullanılıyordu. “Жъогъуабэр чIым къыхэкIыгъ” “Joğuabe topraktan çıktı”, “Жъогъуабэр гъажъом къыхэплъагъ” “Joğuabe ekine baktı”, “Жъогъуабэр чъыг шъхьакIэм хэхьагъ” “Joğuabe ağacın dallarına girdi”, “Жъогъуабэр чIыгум хэхьэжьыгъ” “Joğuabe (yeniden) toprağa girdi” gibi özdeyişler bunu kanıtlamaktadır.

Bu dönenceler arasında 90’ar gün vardır ve bunlar ilkbaharın başlangıcına (21-22 Mart), yazın başlangıcına (21-22 Temmuz), sonbaharın başlangıcına (21-22 Eylül) denk düşmektedir; tam bir dönence ise 360 günden oluşmaktadır.


Cıl Sistemi Takvim


Çerkesler daha sonra Tatarlardan aldıkları “cıl” sistemini kullanmışlardır. Bu sistem, her biri bir hayvanın adını taşıyan 12 yıldan oluşur. Dönencenin Fare yılından başladığı diğer Doğu halklarından farklı olarak Çerkesler de cıl, Örümcek yılından başlar. Bu takvimde yılların adları ve sırası şöyledir:


1) Бэджым иилъэс (Becım yiyilhes)
Örümcek Yılı (1988)

2) Блэм иилъэс (Blem yiyilhes)
Yılan Yılı (1989)

3) Шым иилъэс (Şım yiyilhes)
At Yılı (1990)

4) Мэлым иилъэс (Melım yiyilhes)
Koyun Yılı (1991)

5) Чэбэ хьэмлыум иилъэс (Çebe hemlıwum yiyilhes)
Kâbe Kurdu Yılı (1992)

6) Чэтым иилъэс (Çetım yiyilhes)
Tavuk Yılı (1993)

7) Хьэм иилъэс (Hem yiyilhes)
Köpek Yılı (1994)

8) Къом иилъэс (Qom yiyilhes)
Domuz Yılı (1995)

9) Цыгъом иилъэс (Tsığom yiyilhes)
Fare Yılı (1996)

10) Чэмым иилъэс (Çemım yiyilhes)
İnek Yılı (1997)

11) Хьашыумышым иилъэс (Haşıwumışım yiyilhes)
Pars Yılı (1998)

Çerkesler iyi ve kötü yılları da ayırırlardı. Köpek, Koyun ve Kâbe Kurdu yılları bereketli, Tavuk ve Yılan yılları ise bereketsiz ve hastalık getiren yıllar sayılırdı. Çerkeslerin inançlarına göre Tavşan ve Domuz yıllarında savaş kaçınılmazdı.

Yılın şıle döneminin adı dikkat çekicidir. Şıle Farsça "çelle- kırk" sözcüğünden gelmektedir.
16-17 Ocak’tan 24-25 Şubat’a kadar (en soğuk günler) “ç’ımefe şıle” (кIымэфэ щылэ)(kış şıle),
16-17 Temmuz’dan 24-25 Ağustos’a kadar (en sıcak günler) “ğemefe şıle” (гъэмэфэ щылэ) (yaz şıle) olmak üzere yılda iki kezdir.

İslam’ı kabul ettikten sonra Çerkesler hicri takvim kullanmaya başladılar.
.
Joğuabe takımyıldızının bugün astrolojideki karşılığı Yunus takımyıldızıdır. (ç.n.)


kaf_kef 30 Eylül 2007 23:56

ÇERKEZ KÜLTÜRÜ

Ayakkabı ve Mest: Ayakkabı siyah sahtiyandan yapılır. Kırmızı sahtiyandan ayakkabı giymek büyüklere mahsus gibidir. Güzel terbiye edilmiş, tüyleri alınmış sığır derisinden yapılmış yumuşak ayakkabıları daha çok fakirler ve özellikle piyadeler giyerler. Sahtiyandan mamul ayakkabının ağzı, kenarları sırma şeritlerle süslenir. Çerkez ayakkabıları hafif olduğu gibi sahtiyan ya da yumuşak deri ayağın ihtiyacı nispetinde genişlemekte ve ayağa uygun bir şekil almakta olduğundan rahattır. Ayakkabı ile yalnız çorap giymek ayıp sayıldığından her halde sahtiyandan yapılmış mest ile giyilir. Mestte ayakkabının biçiminde olup, topuktan 4-5 parmak kadar yükse olur. mestin dikiş yerleri sırma şeritlerle donatılır.


Kaptan: Kaptan dedikleri eteği uzunca, mintan aynen setrenin şeklindedir. Ancak kaptanın yakası kapı olup beş santimetrelik kola yakaları kadar yüksektir.
Kaptan genelde siyah ipekli satenden ve bazen de beyaz pakistandan imal edilir. Kaptanın eteğinin uzunluğu azami diz kapağına kadar olup, ev dahilinde setresiz giyildiği için, genellikle uzun yapılır. Kaptanın kolları geniş olmayıp bilekte kendi renginde küçük ve zarif düğmeleri vardır.

Don ve Gömlek: Don ve gömlek daima beyaz pakistandan yapılır. Fakir kısmı; kadınların dokudukları ince bezden yaptırırlar. Donun biçimi aynen Çerkez pantolonu gibidir. Gömlek ise alaturka gömlekler biçiminde olup yalnız kaptan gibi dik ve yüksek yakası vardır.


Yamçı – Ş’ague: Yamçı, askeri pelerinleri şeklinde olup, üzeri kıvırcık olmak üzere siyah yünden imal edilir. Önü yakanın iki tarafına dikilmiş olan sahtiyandan düğme ile tutturulur ve yaka ile düğme şeritlerle süslenir. Beyaz ve kıza zarif yamçılar kadınlara mahsus omuz atkısıdır.

Kürk – Şibe: Çerkezler; kuzu derisinden soğuğa karşı kısa kürk (şibe) giyerler. Özellikle karlı havalarda bununla kendilerin muhafaza ederler. Kürkün tüylü kısmı içeride bulunur.
Başlık – Shorkan: Başlık yalnız beyaz sayaktan yapılır. Kenarlarında ve dikiş aralarında beyaz, nadiren de siyah ip konur. Başlığın kenarları bazen sırma şeritlerle süslenir.


Kumaşlar: İç çamaşırları kaptanlık kumaşlar müstesna olmak üzere erkek elbiseleri levazımatı tamamen Çerkez kadınlarının imalatıdır. Yünden, deriden bu elbiseleri dokuyup yapmak hususunda kadın ve kızlar takdire değer gayretler gösterirler. Evinde genç kadın ve kız bulunmayanlar komşularının genç kadın ve kızlarına elbise dikmek, kumaş dokumak için başvurmakta olduklarından kadınların bu hususdaki çalışması yalnız kendi hanelerinin ihtiyacına inhisar etmez. Müracaat edenlerin işlerini de yaparlar. Karşılık beklemezler.

Kadın Elbiseleri:
Çerkez kadın elbisesi sade ve zariftir. Kadının narin ve ince endamını fidan gibi güzel göstermek, genellikle güzelliğini arttırmak gibi hususlarda büyük bir üstünlük taşır. Latif endamlarıyla ün salmış bu Kafkas kadınlarının doğanın kendilerine bahşettiği güzellik ve modeli; insan eli vücuda getiremez. Çünkü o; yüksek bir zevki selimin ürünüdür. Tabiat kadar sade ve güzeldir. Çerkez kadın elbisesinin parçalarına bakacak olursak:


Dişepoa – Sırma Saç: Çerkez kızları, sırma kaytan ve şeritlerden yapılmış zarif ir taç giyerler. Büyüklüğü yüze güzellik verecek derecededir. Zülüfleri, perçemlerini kapamayacak şekilde biraz tepede bulunur. Tacın üstünde birde altın ve gümüş top vardır. Tepesi bazen düz, bazen de biraz koni biçimindedir. Altında perçem: alın üzerine dökülür. Zülüfleri kulaklara doğru iner. Tek ve büyük saç örgüsü de belden şagıya doğru iner.
Bu sırma saç bazen yalnız olarak giyilmez. Üstüne gayet ince ve ŞAMHA dedikleri bir beyaz ya da pembe tül örtülür.
Bu serpuş (İsa’nın milat ağacı) gibi her rengi, her çeşidi olan, dallı, budaklı biçimsiz Avrupa kadın şapkalarından çok güzeldir.


Korak Say: Korak denilen kız mantosu, erkek setresine benzer. Ancak korakın kolları dar ve omuzdan itibaren giyilmeyip serbest bırakılır. Setre gibi yakasız, haydari biçiminde göğse kadar açık olup göğüste bulunun çapraz gümüş yada altın düğmelerle tutturulur. omuzdan bele kadar vücuda yapışacak derecede dardır. Etek topuğa kadar ve erkek setresi eteklerinden biraz dardır. Bundan dolayı biraz açık duran önde entari görünür. Korak siyah yada koyu kırmızı ve kahverengi sırma süslü güzel ve parlak gösterecek koyu renkli ince çuhadan yapılır. Korakın bütün kenarları, dikiş araları şeritlerle süslenir.

Entari – Can: Çerkez kadın entarileri alaturka düz entarilerin aynısıdır. Uzunluğu topuğu geçmez. Yakası gerdan görünecek şekilde açıktır. Resmi yerlerde kızlar korak altında düz ince ipekten yapılmış entari giyerler ve açık renkleri tercih ederler. Ev içinde basma entari giyerler. Entarilerde süsü yapmazlar.


Ayakkabı: Kadın ayakkabısı ve mest daima kırmızı sahtiyandan yapılır. Şekilce erkek ayakkabı ve mestlerinin aynısıdır. Çok resmi görünmek istedikleri yerde ayakkabı ile beraber üzeri şeritlerle işlenmiş yüksek takunya giyerler.

Şamiha – Başörtüsü: Ev içinde yada resmi olarak görünmeyeceği yerlerde kızlar taç giymezler. Yalnız başlarına bir eşarp atarlar. Başı açık tutmak saygısızlık olduğu için başa atılan bu tül, eşarp güzelliği saklamak için değil, tersine güzel göstermek içindir.


Kemer: Çerkez kız ve kadınları resmi ve resmi olmayan her yerde kemer takarlar. Kemersiz bulunmayı ayıp sayarlar. Genelde kemerler kırmızı sahtiyan üzerin araları birer parmak arayla gümüş yada altın düğmeler konmuş ve önde bir mili olacak şekilde yapılır.

Korsa – Şuktan: Çerkez kadınları çok eski zamanlardan beri korsa kullanırlar. Vücutlarının düzgün durmasına ve endamlarına önem verirler.


11. Silah ve At Takımları
Çerkez silahlarının da her şey gibi zamanın, değişik ve gelişmelerine uyarak biçim değiştirdiği anlaşılmıştır. Ecdattan kalan eserler ve kazılardan çıkan savaş malzemesi bunun er. büyük delilidir. En sonra bıraktıkları silah ok ve yaydır. Eski zamanda bunu yalnız kibarlar taşırmış.
1722 yılında başlayıp 1864 yılına kadar kanlı bir şekilde devam eden Çerkez-Rus harplerinde hasmın silahına üstün, hiç olmazsa eşit silah kullanmak icap ettiğinden bu savaşlarda ok ve yay kullanılması terk edilmişti. Sonraları bunu sadece kibarlık nişanesi olarak savaş haricinde taşırlardı.
Çerkez silahları zamanlarına göre en zarif, en iyi silah idi. Ruslarla yapılan savaşlar sırasında koca Avrupa arkasında yardımcı olduğu halde Rusların silahına; Çerkez silahlarının üstün olduğu konusunda batı yazarları hemfikirdirler. İyi çelik yapmakta Çerkezler çağdaşlarından ileri idiler. Bundan dolayı kama ve kılıçları iyi kesmek hususunda eşsizdi.
Tüfekleri hafif ve zarif olmasının yanında atış gücü ve kolay kolay şişmemesi bakımından diğer tüfeklerden üstündür. "Yiv"i icat ederek şişhane usulünü meydana getiren Çerkezler, silah tarihinde önemli bir değişiklik meydana getirdiler. Kendileri yivli tüfek kullandıklarından kaval tüfek taşıyan Avrupalılarla alay ederlerdi. Bir Çerkez şiiri:
"İngiliz cesur, atları güzel, takımları mükemmel, fakat tüfekleri kavaldır" diyor.
Çerkez zevki selimi, tabiat güzelliği silah takımlarının umumundaki zarafet ve isabeti göstermektedir.


Misafir 1 Ekim 2007 00:37

CERKESLER'DE KADIN


ADİGELERDE KADININ YERİ
Hanceriy bir yazısında Şöyle bir olay anlatır :


Yaşlı bir Adige kadınının savaşta üç oğlu varmış.
Bunlardan ikisi cephede can vermişler ve kadının son kalan oğlunu da kanlar içerisinde can çekişirken bir atın sırtında kapıya getirmişler bir gün.
Yaralı adam kapısının önüne gelir gelmez bir kelime dahi söyleyemeden boş bir çuval gibi atın üzerinden yuvarlanıp, anasının ayakları dibine düşmüş ve oracıkta can vermiş.

Kadın hiç bir telaş göstermeden oğlunu getirenlere dönüp sormuş – oğullarım yiğitçe savaştılar mı ? Diğerleri cevaplamışlar – Evet, kahramanca savaştılar,düşman karşısında asla geriye dönmeksizin yiğitçe mücadele ettiler.
Kadın bu sözü duyduktan sonra ancak ölen oğulları için ağlamağa başlamış. Bir yandan ağlayıp bir yandan "babalarına yakışır şekilde yaşayıp ölen yiğit oğullarım,güzel evlatlarım " diyerek ağıtlar yakıyormuş. Kadın bir an duralamış ağlamasını kesmiş ve şöyle söylemiş: "Hayır ben şanssız,bahtsız bir kadın değilim,yüreğim rahat oğullarımın akibetlerini bilerek,yiğitçekahramanca öldüklerinden emin olarak evlatlarım için ağlayıp yas tutacağım,ama şanssız ve bahtsız değilim.

Hanceriy bu olayı anlattıktan hemen sonra ekliyor ve şöyle diyor devamında : Gördünüz mü Adige kadınını, onun mitolojideki kadın kahramanlardan farkı nedir ?
Dışarıdan Kafkas halklarını gözlemleyenler açısından ele alacak olursak bunların pek çoğu Adigelerin kadına bakış açısını tam olarak kavrayabilmiş değillerdir,hala da böyleleri vardır günümüzde.
Kadının özgürlüğünü sınırlayan doğu kültürleri ile Adige kültürünü bir tutanlar maalesef hala mevcut .
Elbetteki bu kanaat büyük bir yanılgı olduğu gibi bu tür düşünenleri haklı çıkartacak hiç bir örnek te gösterilemez.
Hanceriy bir başka yazısında Adigelerin kadına bakışlarının Asya’daki diğer müslüman halklar gibi olmadığına örnek olarak Met çunatıko Yusuf İzzet paşadan naklen şöyle söyler : " Doğu toplumlarında olduğu şekilde Adigeler’de kadın ağır işlerde çalıştırılmaz.
Onlarda adet olduğu şekilde bizde erkekler bir kenara çekilip kadını sert yamaçlarda ziraat işlerinde,tarım işlerinde bahçe işlerinde çalıştırmazlar…"
Adigelerde erkeğin kadına el kaldırdığı , küfrettiği veya aşağılayıcı sözler söylediği duyulmuş görülmüş değildir.
Ve bu tür hareketler çok büyük bir ayıp olarak karşılanır toplum tarafından.
Dolayısıyla da Adigelerin kadına bakışlarını islamın yaklaşımıyla aynı görmek ve Adigelerin kadını müslüman doğu toplumlarının bakış açısı ile değerlendirdiğini söylemek doğru değildir.
Adige töresinin kadına verdiği değeri ve kadına bakışını yansıtan pek çok örnek vardır söylencelerimizde.
Mesela Seteney guaşe,Adiyuh, Meliçıphu,Dahenağue,Laşın ve benzeri pek çok örnek görebilirsiniz bu konuda.
Söylencelerden örneklediğim bu kadınlar hepsi aynı veya birbirinin benzeri karakterde değillerdir,onlara dair anlatılan olaylar da belki birbirinin zıddı olaylardır fakat bunların hepsinde Adige kadınına dair,Adigelerin kadına bakışına dair güzel örnekler bulabilirsiniz.
Bu söylencelerde örneklerini görebileceğinin bakış açısı ve değerlendirme biçimi bir kaç yüzyıldan günümüze kadar önemini yitirmeksizin devam edegelen bir Adige töresidir.
Mesela Seteney Guaşe'yi ele alalım.Onun Mitolojideki yeri diger kahramanlarla kıyaslandığında hiç te küçümsenmeyecek kadar önemlidir.Hatta daha ileri giderek "belki de seteney guaşe olmaksızın nart destanları bu günkü önemini kazanamazdı" diyebilirim.
V.İ.Abaev bu konuda şöyle söyler: "Eğer Nart destanlarından bir erkek kahraman eksilse bir şey olmaz ama Seteney bu destanların -olmazsa olmaz-karakteridir."
Şoten Askerbiy "Kadının üstünlüğünü ve değerini gösteren bu destanın bir benzerinin dünya kültürlerinde ve mitolojilerinde olmadığını" söyler bir yazısında.
Nart destanlarındaki erkek kahranmanların pek çoğunun öldüğünü veya bir şekilde yaşamlarının son bulduğunu görürsünüz fakat bu destanların hiç bir yerinde Seteney Guaşenin öldüğünü söylemez,bir yoruma göre bu onun yaşamının son bulmasını kabullenemeyen o halkın isteğinden ve destanı bağlayış biçiminden kaynaklanır.
Çünkü Seteney güzeldir,akıllıdır,alımlıdır,o nartların annesidir,danıştıkları akıl hocalarıdır,ileri görüşlülüğü ile onların gözüdür,sevecenliği ve ile iyiyi ve güzeli gösterendir,namuslarıdır kısacası.İncelediğinizde dürüstlük ve açıksözlülükte seteney'i gölgede bırakabilecek bir başka tanrı yoktur Adige mitolojisinde.
Günümüzde bile seteney güzelliğin,dürüstlüğün,ileri görüşlülüğün,asaletin ve aklın bir tarifi gibi görülür, bu gün bile Adigeler,Abhazlar,Asetinler kadını yüceltmek ve methetmek istediklerinde " o seteneydir, seteney gibidir" vb. İfadeler kullanırlar.
Bir diğer örnek olarak meliçiphu'ı alırsak o seteney gibi bilge,güzel,akıllı değildir mesela. Bu söylencenin ortaya çıktığı dönem ataerkil topluma geçildikten sonraki zamandır. Bu söylencede verilmek istenen mesaj " gerçek kadın güzelliği ile değil aklı ile kendisini kabul ettirendir " şeklinde özetlenebilir kısaca.
Buradaki kadın kahraman küçük ve zayıf,sıradan,hatta komik bile denebilecek bir kişiliktir ilk bakışta, fakat incelendiğinde görülürki burada da kadının toplumdaki yerine,önemine ve Adigelerin kadına bakışına dair pek çok örnek vardır.
Adigeler kadına en çok değer veren halklardan biri olagelmişlerdir herzaman.Gerek toplumu ilgilendiren genel işlerde,gerek kendi cemiyeti ve dar çevresi,gerekse aile çevresi içerisinde her zaman kadının çok önemli bir yeri ve değeri olagelmiştir.
Bütün bunların ötesinde sadece Adige töresini incelemiz bile kadının yeri ve önemi konusunda yeterince bilgi sahibi olmamız için yeterlidir.
Hanceriy bir yazısında Kadına gösterilen saygının Adige töresinde en önemli geleneklerin başında yeraldığını belirterek şöyle söyler : Öldürülen birinin intikamını almak için kılıç elde yola çıkan bir grup, araya bir kadın ricacı girdiğinde yollarından döner ve silahlarını bırakırlar.
Bu ve bunun benzeri örnekler pek çoktur eski Adige söylencelerinde.
Eskilerde tüm toplumu ilgilendiren önemli konularda kadınlara danışıldığı zamanlar ve bu tür olayları anlatan pek çok örnek vardır. Fakat zaman içerisinde Adigelerde de kadın toplum işlerinden çekilmiştir , fakat yinede aile ve toplumdaki saygınlığı aynı şekilde günümüzde de devam etmektedir.
Adige töresinde kadına saygı sadece namus kavramı ile açıklanamaz. Erkek için öngörülmeyen pek çok hak kadına verilmiş ve saygı bu ilişkilerin temeline olmazsa olmaz koşul olarak konulmuştur.
Bir kadının hatırını kırmak,onu incitmek ve ona karşı saygısızca davranmak en ayıp işlerden biri olarak görülür.
Adigelerde kadına verilen değer yaşamın her alanında belirgin bir biçimde gözlemlenebilir.
1829 yılında Kafkasyada bulunan Belçikalı bir bilimadamı olan Jan şarl de bess şöyle anlatır kitabında : "Bir atlı yolda bir kadın ile karşılaştığında,atından iner ve atını kadın'a verir binmesi için;eğer kadın bunu kabul etmezse adam atının gemini tutarak kadına gideceği yere kadar yaya olarak eşlik eder."
Bir atlı yolda bir erkekle karşılaştığında eğerinin üzerinde hafifçe doğrulup onu selamlaması yeterli idi,fakat eğer bir kadınla karşılaşmışsa atından inip onu selamlamak ve ona bir süre eşlik ettikten sonra yoluna devam etmek gerekirdi.
Bir gurup erkeğin oturduğu bir odaya kadın davet edildiğinde veya öyle bir ortama kadın geldiğinde kadın en iyi yere oturtulur ve erkekler ayağa kalkarak ona güzel sözler söylerler gönlünü alırlardı. Sofrada olanın iyisi kadına ikram edilirdi,odada bir kadın olduğu sürece sert bir ifade ile konuşulmaz.kötü söz ve küfür benzeri kelimeler kullanılmaz,bu tür konuşmalar kadına duyurulmazdı.
Kadının gözü önünde hayvanlar kamçılanmaz,onlara vurulmaz,bir yolculuğa çıkılacaksa, kadınlar sürücünün at'ı(veya öküzü) kamçıladığını görmeyecek şekilde oturtulurlardı.
Çeşmelerde veya derelerde kadın suyunu doldurup işini bitirmedikçe atlılar oraya atlarını sulamak için girmezlerdi.
Dörtnala giden atlı eğer kadınların olduğu bir yerden geçiyorsa yavaşlardı,silahını göstererek tutmaz,kadının olduğu yerde silah çıkmazdı.
Eğer erkek bir kapı önünden geçerken bir kadının odun kırdığını veya benzer ağır bir iş yaptığını görürse yanına gider o işi kadının elinden alıp kendisi yapar ve sonra yoluna giderdi.
Yolculukta kadının rahat etmesi için azami özen gösterilir, eğer dağda,ormanda veya yolda yemek yenecekse kadına yemek yaptırılmaz bu iş erkekler tarafından yapılırdı.
Görüldüğü gibi Adige toplumu töresinin gereği olarak kadını en üst mertebede tutmakta ve ona hakettiği değeri vermektedir.
Bunun yanısıra büyük sıkıntılar çekip baskılara uğrayan,pek çok hakkı gaspedilen kadınlar da olmuştur toplumumuzun içerisinde.Fakat bunun asıl sorumlusu Adige toplumu ve töresi olmayıp sonradan pek çok geleneğimizin deforme olmasına yolaçan din kaynaklı davranış biçimleri ve bunu kendi çıkarları için en iyi şekilde kullanan feodalitedir.
Bu tür istisnalar hiç bir zaman Adige toplumunu ve töresini tümüyle sorumlu kılmaz ve kapsamaz fakat yinede günümüzde bile o dönemlerden kalmış ve Adige kültürüne uygun olmayan pek çok hatalı davranış biçimi hala muhafaza edilmektedir maalesef.
Mıjey Mihail. Adige töresi ve bugünümüz- İsimli kitabından alıntı.
Adige Psalhe gazetesi 12.5.2001 Nalçik Çeviri : Ergün YILDIZ


Not: Yazida vurgu yapilan Islam dogu kulturune ait islam anlayi$idir tahmin edilebilcegi gibi islamdaki kadinin yerinden bahsedilmemektedir!!!


kaf_kef 4 Ekim 2007 18:36

ÇERKES KÜLTÜRÜ

SOSYAL YAŞAM,GELENEK VE GÖR ENEKLERİ

Gelenek, genel anlamda geçmisten gelen ve tolum üyelerinin toplu, köklesmis aliskanliklarini ifade eder. Gelenkler o tolumun geçmisindeki gelir ve geçerli oldugu toplumda da toplumsan yaptirimlara dayanarak, kusaktan kusaga aktarilarak süregider. Gelenekler uygulandiklari zamana ve yere göre degisiklikler gösterir. Görenekler ise daha yaptirimsizdir toplumdaki görgüye dayanirlar, uzun süre geçerliligi ve kullanirligi olanlar gelenek haline dönüsebilir. Toplumda gelenek ve görenekler töre kavramiylada ifade edilebilir, her ikisininde toplumsal yasamda önemli etkileri vardir.
Toplumda insan davranislari benzeserek geçerli hale gelip toplum tarafindan uyulur ve uygulanirsa bu davranislar önce görenek daha sonra da gelenek haline gelir. Gelenek haline gelen davranislar ve toplum dogrulari kusaktan kusaga devredilerek geçerliligini koruyabildigi zamana kadar yasar. Fakat gelenekler toplumun yasam ihtiyacini karsilayamaz hale gelirse bu süre sonunda toplum tarafindan ya degisime ugratilir yada terkedilir. Özetle, gelenek ve görenekler; köklsesmis toplumsal aliskanliklardir.
Çerkez toplumunun çesitli toplumsal aliskanliklari bulunmaktadir ve bu aliskanliklar, 130 yil önce göç yoluyla getirdikleri ülkede bile halen geçerliligini koruyorsa, baska bir degisle bu süreye karsi dayaniklilik gösterebildiyse, bu durum yüzyillardan beri sahip olunan bir yerlesiklikle açiklanabilir.
Günüzde bile izlerine rastlanan gelenek ve göreneklere bakacak olursak; toplumda olabildigince özgör bir iliski yasayan Çerkeslerde gelenek ve göreneklere, degerlere taki bir baglilik söz konusudur. insan iliskilerinde yaratilan bu uyumlu atmosfer, bireylerin topluma ve kendilerine karsi duyduklari uyum davranisi sorumluluguyla ilgilidir. Tarihsel süreç içinde olmus ve toplum tarafindan benimsenmis kurallar ve gelenekleri, Çerkesler "Xhabze" diye adlandirilir.
Çerkesler Kafkasyadan getirdikleri Türkiye'dede bir süre devam eden Feodal özelliklerinden, "Asil"lik ve "Köle"lik kurumlarinin, Çerkes toplumunun kesin çizgilerle olmasada siniflara ayirdigi söylenebilir. Ayrimin daha çok kesinlik kazandigi boylarda, boy tekrar kendi bünyesinde küçük prensliklere ayrilmis olup, bu prenslikler genellikle digerlerinden bagimsizdir, ancak tamamen birbirinden kopuk degildir. Çünkü Çerkes toplumunda yürürlükte olan yasam biçimi kollektivizm üzerine kurulur. Asil sinifta olanlarin çikarlarida bu yasam biçimine uygun düstügü için siniflar arasi sürtüsme ve çatismalara pek rastlanmaz.
Toplumdaki sinifsal farkliligin kopuk olmasina karsin yinede Türkiye'de yakin tarihe kadar Çerkesler arasinda asil siniftan birinin köle siniftan birisiyle evlenmesi seklindeki kurallarin geçerliligini korudugu söylenebilir. Bunun yaninda Çerkes olmayanlardan kiz alip vermemek seklinde sürdürülen bir tavir gelenek ve göreneklerin daha az degisime ugramasinda etkili olmustur, günümüzde ise bu tür iliskilere girilmesi sikça raslanan bir davranis denilebilir.
Çerkeslerde kiz kaçirma yaygin bir gelenektir. Kiz kaçirma eyleminin ilginç yönü bu eylemde zor kullanilmamasidir, yani kizin rizasi olmadan böyle bir ise kesinlikle kalkisilmaz Kizi kaçirmak için erkegin, kiz ailesinden birilerini haberdar etmesi gerekir.Kiz kaçirmaya kendisinin gitmesisart degildir. Kizi erkegin arkadaslari kaçirir ve yakin bir aileye teslim eder. O aile kizin arti ikinci ailesi dermektir. Kizin kaçirilip getirildigi aile kiz evi rollerini yüklenir. Ailelerin anlasmasi ise toplulugun yaslilarina düser. Geleneklere uygun biçimde evlilik törenleri düzenlenir ve gençler yeni yuvalarini kurar.
Kaçma-Kaçirma geleneginde, ailedeki kiz ya da erkegin büyük olanin dururken küçügün evlenmemesinde ekisi oldugu söylenebilir. Yine aile içi evlilik yasagi, annenin sülalesinden bile en uzak kimselerle evlenmeme gibi bir gelenek önmlikle korunmaya çalisilan geleneklerdendir.
Çerkeslerin gelenekleri içerisinde belki en önemlisi sayilan geleneklerden biri büyklere saygidir. Hatta bu konuda en iyi örnek, yaslilarin bulundugu büyük çerkes ailelerinde, evdeki gelin konumdaki hanimin yaslilarin yaninda yemek yememesi, konusmamasi, oturmamasi ve saygili davranmamasi bunun ifadesidir, denebilir.
Bunun disinda Çerkeslerde; bulunan mekana biri geldiginde küçük-büyük herkesin onu ayaga kalkarak karsilamasi, namus ve saygi içinde onurlu yasam, insanlari ayirmadan tümüne sevgiyle yaklasmak, güçsüze yardimci olmak, yedirip-içirmek, konukseverlilik, iyi ve kötü günlerde bir arada olma, yardimlasma gibi geleneklerde yine önemle korunan ve uygulanan geleneklerdir.
Çerkeslerin, Kafkasya'da tarim ve hayvnacilikla ugrasan köylü topluluklari oldugunu herkes tarafindan bilinmektedir. Göç yoluyla gelip bu ülkeye yerlesirken de köy yasamina dayali yerlesimler kurmalari bununla açiklanabilir. Odönemde sahip oldukalr toplumsal iliskiler reodal toplumsal iliskileriydi ve bu iliskilerde köyü yasamina denk düsüyordu. Çerkesler sahip olduklari toplumsal iliskileri en iyi bu tip yasam biçimlerinde gerçeklestirebilirlerdi. Bu yasam biçimi ile ifade etmek istedigimiz sey tabiki sahip olduklari degerler ve kurallardir


kaf_kef 5 Ekim 2007 23:35

ÇERKES KÜLTÜRÜ

AİLE VE AKRABALIK İLİKŞKİLERİ


Çerkes ailelerinde akrabalik iliskileri çok yaygin ve önemlidir. Akrabalik iliskilerinde bir iç içelik sözkonusudur.genelllikle THAMADE (yasli ve bilge kisi,bütün toplantilarda toplulugun sefidurumundadir) statüstündeki kisilerin aldigi kararlar bu akrabalik ikiskisi içerisinde onlarin tümü için geçerlidir.
Ayni zamanda olaylar, toplantilar disindaki bir araya gelisenlerin hepsinde (yasli-genç) bir Thamade'lik kurumu bulunur. Bu thamde o tplulugun en yaslisidir ve topluluga baskanlik eder. Toplulukta bulunan her birey onun aldigi kararlara uymak zorunda oldugu gibi,onun izniyle davranislarda bulunabilir.
Çerkeslerde aile genellikle genis aile olup, ana, baba, çocuklar ve torunlardan olusmaktadir. Aile bireyleri arasinda sert ve siki bir disiplin vardir, aile küçüklerinin alinacak kararlarda önemli bir katkisi ve etkisi yoktur, fakat kararlarin uygulayicisi durumundadirlar.
Yaslilara ailede ve toplumda ayri bir deger verilir, ailenin reise babadir, kararlari o alir, diger üyeleri ise uygular. Aile reisinin kararlari emir niteligindedir. Erkegin ailedeki bu otoritesi yasi ileledikçe artar ve kabilelerde de etkili olmaya, sefi durumuna geçmeye baslar.
Çerkeslede, çocuklar evlendikten sonra ayri ev kursalar bile, "Büyük Ev" yada " Ana Ev" dedikleri baba evi ile iliskilerini koparmazlar.
Büyük ailede yönetim "ata-baba"dadir. Her is ondan sorulur.Aileyi bir arada tutan,toparlayan odur. Kimse ona sormadan aileyi ilgilendiren önemli bir karar alamaz. Ata-Baba'nin yetkisi yanlizca çocuklari üzerine degildir.Kendisinde küçük olan kardesleri ve aileleri üzerinde de, kendi ailesi üzerindeki haklara sahiptir.
Böyle bir aile büyügü yasamini yitirdiginde, aile fertleri yine ayni hiyerarsiyi korumak kosuluyla, es ve çocuklarini çevrelerine toplayip yeni büyük aileler olustururlar. Ancak yasayacaklari ev eski büyük evin yakinlarinda olmak zorundadir. Kardeslerin bu sekilde ayrilamasina ragmen, uzun süre mal ortaklari devam eder. Mallar bölüsüldügünde baba miras sadece erkeklere düser kizlar bu mirastan yararlanamaz.
Kizlar evlenene kadar baba ya da erkek kardeslerinin evinde kalirlar. Sahip olabilecekleri mallar; giyimleri, takilari ve çeyizleridir. Kadinin evindeki yasam çok rahattir,genç kizlarin baba evinde büyük özgürlüge sahip olmamalarina karsin evlendikten sonra bu rahatliklari ortadan kalkar.
Kardesler her ne kadar ailede bir arada oturuyor olsalar bile, evlenen kardeslerinin ayrilmasi, isini ve malini ayirmasida söz konusudur. Ancak eve bir konuk geldiginde veya disaridan gelebilecek haksizliklara karsi tek vücut olurlar.
Ailede bir is bölümü vardir. Ailede kadin; yeme-içme,ev temizligi, çamasir, çocuk bakimi gibi ev içi islerle ugrasir. Disarda yaptigi isler ise, inek ve koyunlari sagmak,kümes hayvanlarina bakmaktir. Genç kizlar annelerine, erkekler ise babalarina yardirm ederler. Erkekler bir taraftan da ise ev disindaki islere bakarlar ve evi geçindirir.
Ailede çocuklarin yetistirilmesinde temel hareket noktasi, saygi ve sevgidir. Çerkeslerde çocuk yetistirme görevi sade anne ve babanin görevi olmaktan öte daha çok toplumun ortak görevidir.Okul egitimi disindada aileler çocuklarina; insan sevgi, dürüstlük, çaliskanlik, vatan ve millet sevgisi" büyüklere saygi duygusu asilarlar. Çcuk yetistirmeyi toplum borcu olarak bilirler. Çerkeselr atasözlerinde bile bunu, "Çocuk iyi yetisirse, hem ailesinin hemde toplumun çocugudur; ama kötü yetisirse yanlizca ailesinin çocugudur" seklinde vurgularlar.


kaf_kef 6 Ekim 2007 21:08

ÇERKES KÜLTÜRÜ

EŞ SEÇME VE EVLİLİK TÖRENLERİ


Çerkesle genel anlamda, gelenek ve yasam biçimlerinde Türkiye'deki diyer toplumlardan daha genis ve özgürdürler. Onlarda "söz kesilmez", genç kiz ve erkekler çevrelerinde "göz gezdirip" en uygununu arastirirlar. Genelde Lazlardan, Türklerden veya Kürtlerden dahageç evlenirler. Bu evlenme yasinin 25-30'lara kadar çiktigi da görülür.
Çerkeslerde evlenme yasinin yüksek olmasinin bir nedeni; geleneklere göre, büyük kardesin evlenmeden küçügünün evlenmemesidir. Birçok kisi, büyklerin evlenmesini beklerken evlenme yaslarin epey geçiyorlar. Günümüzde bile bu gelenegin sürdügü söylenebilr. Hatta bu gelenek yüzünden bir çok kisi de evlenmeden kalabiliyor. Bir diger neden ise, eslerin olgunluga erismesini bekleme ve üstlendigi aile yükünün sorumlulugunun önemli görülmemesidir.
Diger yandan Çerkeslerde iç güveysi gitmek seklinde bir durum hemen hemen hiç görülmemektedir. Bu ayni zamanda ataerkil aile yapisinin egemenliginden de kaynaklanmaktadir. Ayrica iç güveysi giden erkegin gidmis oldugu ailede söz ve karar sahibi olmayisi çerkes erkegi için kabullenilebilecek bir durum degildir.
Çerkes toplumunda genç kiz ve erkekler arasindaki iliski ve etkilesim son derece açik ve olagandir. "Zekhes" diye adlandirlina toplantilarda kizlar ve erkekler birarada bulunur, bu tplantilarda gençler bir birlerini tanir, konusur, oyunlar oynar, "Ksenlik "yapar. Ksenlik iliskisi flört iliskisine denk düsen bir iliskidir. Bu iliskide genç kiz ve erkek duygu ve düsüncelerini sözlerle paylasarak daha yakindan birbirlerini tanirlar. Bu iliski gençlerin es seçiminde daha dogru ve bildik kararlar almasinada etkilidir. Evlilik öncesi bu sosyal iliskiyi yasamis olan gençlerin evlilikleri, eger gerçeklesirse, daha gerçekci ve saglam temellerde dayanir. Bu yüzden Çerkeslerde esler arasinda çatismalara, bosanma, terk etme, ayri yasama, vb. durumlara çok az rastlanir.
Bununla birlikte Çerkeslerde "görücü usulü" ile evlenmelere çok az rastlanir, yukarida açikladigimiz biçimde bir iliskiye sahip genç kiz ve erkekler eslerini kendileri seçerler, aileler ise bu konuda kendilerine gelen önereyi kabul ederek, kiz isteme, nikah ve dügün gibi geleneklere uygungerekli yükümlülüklerini yerine getirirler.
Gerekliliklerin yerine getirlimesinde, aile ve toplum büyüklarinin ortak karar ve uygulamalari etkilidir.Gençler bu asamadan sonra devreden çikmislardir. Bu islemlerder söz söyleme ve karar alma, onlara etkide bulunma haklari kalmamistir. Aile üyeleri, akrabalar ve bir arada yasayan toplulugun yaslilari gerekli islemleri ortaklasa gerçeklestirir.
Çerkeslerde evlilik saygi uyandiran, mutluluk nedeni olan bir kurumdur. Evlilik kurumu büyük bir dügünle kurulur ve bu dügüne büyük önem verilir.Dügün yapan aileye sosyal yardimda bulunmak bir gelenek oldugu kadar, yardimam katilmamak ayip sayilmaktadir. Dügünlere ailenin tanidiklari ve akrabalar disinda da çevre köylere tek tek haber verilir, davet edilir. Dügüne katilan misafirler köyde yasayanlar tarafindan paylasilarak agirlanir. Dügünler bir kaç gün sürer. Bu dügünlerde evlenen erkek kendi dügününe katilmaz ve ortalikta görünmez, dügün boyunca bir arkadasinin ailesi yaninda kalir. Dügün sonrasi evlenen kisinin evine getirilmesi yine arkadaslari tarafindan düzenlenen küçük bir törenle olur Evlenen kisinin dügün öncesi ve dügün boyunca kaldigi arkadaslarinin evi artik bir akraba evi olarak kabul edilir. Günümüzde bu gelenklerin hepsinin uygulandigi söylenemez, özellikle kentlerde yasayanlarin bu gelenekleri uyguluyabilmesi dahada zorlasmaktadir.



kaf_kef 7 Ekim 2007 19:02

ÇERKES KÜLTÜRÜ

GİYİM KUŞAM VE BESLENME ALIŞKANLIKLARI

Giyim Kusam: insanlar örtünmek ve korunmak için giysiler giyerler. Korunmak için olsa bile giyilen giyisiler, onlari giyen insan topluluklarinin yasayis biçimlerinin göstergelerindendir. Anavatanlari Kafkasya olan ve orada yasayan insanlarin giysileride dogal olarak o bölgenin cografyasini ve insanlarinin etkilerini tasir.
insanlari giyim ve kusamlari; o insanlarin yasamini, kisiligini, sosyo-ekonomik durmunu, toplumsal statüsünü yansitan göstergedir. Çerkes topluluklarinda da böyledir, giyim ve kusamlari yasam biçimlerine uygunlu gösterir.
Kafkas Halk Danslri adli kitapta (Koçkar, 1979; 216-217) çerkes giyim ve kusami söyle aktarilmaktadir: Çerkes erkekleri " Çerkeska" diye adlandirlilan bir giysi giyerlerdi, bu giysinin etekleri diz boyunu geçecek sekilde uzun ve genistir, gögsünde agaçtan yapilmis fiseklikler ve bunlarin gümüsten kapaklari vardir. içine açik tonda gömlek giyilir, kendi rengi ise çogunlukla koyu tonda olur. Baslarina evde kadinlar tarafindan elle yapilmis Kalpak takarlardi, bunlarin üzerine keçi kilindan dövülerek yapilmis yamçi adi verilen bir giysi giyerlerdi. Yasamlarini önemli kismi at üzerinde geçtigi için yamçinin uzun olmasina dikkat edilirdi.Yamçinin boydan boya açik olan önünde boyun kisminda gümüs bir tutturmalik bulunur. Ayaklara bazen diz boyunu asan yumusak deriden yapilmis altin yada gümüs tokalarla baglanabile çizmeler giyilir, bel'de ise üzerinde kilinç, yagdanlik, kama bulunan beli saran deri kemer bulunurdu.
Kamalrin sapi kemik, gümüs yada altin islemeli ve iki agzida keskin olurdu. Kilinçlarin agzinin daha düz, kesici ve delici özelligi olmasina dikkat edilirdi. Boyun yada basa sarilan siyah yada beyaz Çuha'dan yaplmis baslik ise; basi yagmurdan korumak içindir.
Çerkes kadinlari ise zerafet ve asaletlerini yansitan giyecekler giyerlerdi. Kaftan diye adlandirilan giysinin üst kismi vücüda tam oturmustur, bel'e takilan kemerin asagisinda kalan kisim uzun ve yere kadar açiktir. Açiktan iç giysi görülür, bel'den baslayan gümüs, altin, pirinç dügmeler üçgen biçiminde ve boyun altina dogru uzanir. Kaftan mat renklerde olup kadife, ipek, atlas gibi kumaslardan dikilmistir. Kollar genis ve uzun olup üzerinde süsleme sanati örnekleri vardir. iç'lik Kaftan'in içine gelir Üzerinde ve alt etek önünde gümüs,sim-sirma islemeler görülür. Basa kep biçiminde baslik, üzerinde alti, gümüs, sirma, inci islenmistir. Basa dik olarak giyilmasine dikkat edilir. Basa yine basliktan tutturularak ipekli kumastan yapilmis genellikle beyaz basörtüsü örtülür.
Çerkeslerin geleneksel kadin ve erkek iysileri oalrak tanimlanabilecek bu giysiler, Çerkesler tarafindan göç yoluyla geldikleri Türkiye'de terk edilmistir. Göçten sonra bir süre bu giysileri giymeye devam etmisler, daha sonra içerisinde yasadiklari toplumun giysilerini giymeye baslamislardir.

Beslenme Aliskanliklari: Çerkes topluluklarinin beslenme aliskanliklari göçten sonra gelip yerlestiklei topraklarda önemli degisikliklere ugramistir. Fakat yine de kendilerine özgü geleneksel yemekleri yapmaya özel önem verirler.
Misir unundan yapilan ekmeklere artik rastlanmassa bile bolca hamur yemekleri çesidi bulundugu söylenebilir. Hamurdan yapilan yemeklerin içine patates, peynir koyarak haslamak ya da kizartmak yaygin geleneklerdir. Ocak içerisinde et ve peynir kurutma gelenegine artik pek rastlanmaz.
Çerkesle et ve süt ürünleri bolca kullanirlar, özellikle et ürünlerini konuklara sunmak köklü bir gelenektir. Et haslanarak oldugu gibi, tuzlanarak da kizartilip yenir



Misafir 7 Ekim 2007 19:35

ÇERKES YEMEKLERİ

Çerkeslerin yemekleri kendilerine has özellikler taşır. Yemekler daha çok et ve süt ürünlerine dayanır. Sebzeye pek itibar etmezler. Şişmanlığı kınayan Çerkeslerin kuvvetli ve sağlıklı bünyeye sahip olmalarının yemek kültürleri ile doğrudan alakası vardır.
Pasta
Çerkesler ekmek yerine pasta dedikleri ve ufak darı veya mısır unundan pişirilmiş lâpayı tercih ederler. Pirince daha az kıymet verirler. Pasta yapılacak ufak dârıyı evvelâ ona mahsus tahtadan yapılmış el değirmeniyle çekerek tamamen kabuğunu çıkarırlar. Sonra içindeki beyaz darıyı suda pişirerek pasta yaparlar. Mısırı da değirmene vermeden evvel fırında iyice kuruttukları için pastalık mısır unu bir dereceye kadar kavrulmuş demektir. Bunu da suda kaynatarak pasta haline getirirler. Her nevi pasta istendiği şekle konabilecek derecede katı yapılır. Bazen tuz katarlar bazen katmazlar, pirinci olduğu gibi temizleyip kaynatırlar.
Pastayı şeven denen dibi yuvarlak kulplu demir tencerede kuvvetli ateş üzerinde ve demire temas eden kısmı da kızaracak derecede iyi pişirdiklerinden hamur tadı vermez. Çerkesler sacayağı kullanmazlar. Tencereyi ocağın içine daima asılı duran, istenildiği derecede kaldırılıp indirilebilen ve lehunç-tlexunç adı verilen demir zincire asarak kaynatırlar.
Pastayı karıştırmak için belağ dedikleri küçük bir tahta ve düz kürek kullanırlar.
Tencere yere indirilir belâğla güzel karıştırılıp tekrar asılır. Bu suretle bir kaç defa indirilip bindirilerek iyi bir şekilde pişmesine dikkat edilir. Pasta birlikte yenecek katığa göre sofranın üzerine dâire veya yarım daire şeklinde ince ve uzun olarak konur. Bazen de sofrada bulunacak her misafirin hissesi birbirinden ayrı olarak konur ve bu şekil daha kibar sayılır.
Pasta yekpâre ve daire şeklinde sofraya konursa birlikte yenecek "şıpsı", yağda kızartılmış ve üzerine tereyağı veyahut kaymak konmuş peynir, söğüş et ile yenmek üzere yapılan güzel salça pastanın ortasına oyulan çukura konur. Pişmiş et, kuru peynir, ufak ufak doğranarak pastanın sathına biraz batırılmak suretiyle konur.
Pasta el ile lokma haline getirilerek yendiği için sofradan evvel ve sonra eller behemehal sabunla yıkanır. Temiz peşkirle kurutulur. Hizmet eden sağ eliyle ibriği, sol eliyle leğeni tutar ve dizlerinin üzerine biraz çömelerek suyu döker. Misafirler el yıkamak için yerlerinden ka1dırılmaz. Apleş dedikleri peşkir ekseriyetle kızların ketenden yaptıkları uçları nakışlı, beyaz ve uzunca temiz bir havludur. Fakat yemek yerken kimse kucağına havlu koymaz.
Haluzz-Haluj
Üçken şeklinde yağda kızartılmış peynirli puf böreğine haluz derler. Bir de ince açılmış hamurun içine peynir ve soğan koyduktan sonra yumurta büyüklüğünde veya biraz daha büyük boyda yuvarlak hale getirip suda pişirirler ki buna da psihaluj derler. Su böreği gibidir. Bu börek pek muteber olmadığından ağır misafirlere ikram edilmez. Bazen de suda kaynatıldıktan sonra ve meselâ ertesi gün yenmek istenirse kızartıp da yerler. Haluz sofraya bir sahan içinde olarak konduğu gibi bazen de öylece konur. Koparıp dağıtmamak için el ile tutularak ısırılıp yenir. Haluzz-Haluj pasta gibi ekmek makamında safraya konduğu için yoğurt, kaymaklı süt, tereyağı, bal veya tiritle yenir. Ekseriya hediye olarak akraba ve ahbaplar arasında hediye olarak götürülür. Halujun bir de patatesli cinsi vardır ki bu da şu şekilde yapılır. Patates sayulduktan sonra su içinde kaynatılarak güzelce pişirilir. İçine biraz kırmızı biber, tereyağı, tuz konur ve evvelce hazırlanmış olan açılmış dört köşeli yufka içine konur, yufkanın bir yarım daire şeklinde yapıştırılmasını müteakip biraz durduktan sonra kaynar suyun içine atılır ve kaynatılır. Sıcağı sıcağına yenir.
Meterej
Katıca hamuru uzunca ve ince yuvarlak bir ha1e koyduktan sonra üçer parmak boyunda keserler. Her parçayı ince çubuklar dan yapılmış beyaz ve temiz sepet üzerinde yuvarlayarak içi biraz boş ve üstü kertikli bir hale getirdikten sonra kaynar yağ içinde kızartırlar. Bu suretle yapılan meterej taneleri hediye olarak başka yere gönderilecek ise ince kınnapa dizilir. Haluj gibi bir sahan içine konur ve onun gibi katıklarla yenir.
Mejag
Ufak darı unundan yapılmış cıvık bir hamuru yassı bir kap içine koyarak fırında pişirirler. Mejag adını verdikleri bu yemekleri daha büyük yapmak isterlerse fırının içine kızdırılmadan üç parmak kadar yükseklikte olmak üzere çamurdan büyük bir dikdörtgen yada dörtgen yaparlar. Fırın kızınca bu dikdörtgenin içine cıvık hamur kepçe ile dökülerek ağzına kadar doldurulup pişirilir, piştikten sonra fırının ağzını muvakkaten yıkarak çöreği bozulmadan çıkarırlar. Bir tanesi öküz arabasının içine ancak sığar. Mejagtan icap ettikçe baklava biçiminde ufak parçalar halinde kesilerek sofraya konur. Bununla da haluj ile yenen katıklar yenir.
Bedjın
Yulafın kabuğunu güzelce çıkararak özünü kaynatırlar. Sonra kıvamını buluncaya kadar belağla ça1arlar. Bu bulamacı kaşık ile yerler. Bedjin Avrupalıların "purej"dedikleri yemek ise de ondan lezzetli ve nefis olur. Bedjin sıcak olarak bal şerbetiyle yenir. Biraz yapışkan olduğu için dikkat etmeyenlerin dilini yakar. Bu misafire ikram edilen yemekler arasına girmiyor.
Haluğ ekmek

Ekmeği somun halinde fırında pişirirler. Pide ve yufka yapmazlar. Buğday, mısır unundan yapılan somunlar fırına konurken altının temiz olması için küreğin üzerine genşi meşe yaprağı koyarak fırına atarlar.
Piştikten sonra da sıcak iken yapraklar çıkarılır ve altı güzelce kızarmış olarak servise konur. Çerkesler ekmeği az kullanırlar.
Stir- Çorba
Stir denen çorbaya Çerkesler çok önem vermezler ve az yerler. Mısır çorbası iki suretle yapılır. Mısır evvela (suxu) de döverek kabuğunu çıkarırlar. Sonra suda pişirerek içine bir miktar süt katılır. Bazen az da olsa fasulye tanesi katarlar. Üzerinde yağla haşlanmış biberli soğan gezdirirler. Bunu öğlen dışında yemezler. Bazen de suhuden çıktıktan sonra mısır taneleri 3-4 parçaya ayrılacak surette el değirmeninde kırılır. Sonra birinci usuldeki gibi pişirler. Ufak darı özünden yapılan çorbalar da aynı şekilde pişirilip hazırlanır ve onlara da süt katılır. Ufak darı çorbası daha kibar sayılır. Çorbalar ekmek ile yenir.
Lepsi
Et suyudur. Çerkesler bunu çok severler. Taze eti haşlayıp içine biraz tuz koyarlar. Yerken üzerine az miktarda siyah biber ekerler.
Gumilej
Darı (fug) unuyla baldan ve bazı nebatların eklenmesiyle yaptıkları bir nevi ekmektir. Gumilej kuvvetli bir yemektir. Bu nedenle senelerce muhafaza edilebilir. Çerkesler savaşlarda bunları terkelerinde taşırlar.
Söğüş
Çerkesler tâze eti daima söğüş yani haşlama halinde sıcak yerler. Başka şekilde pişirmeyi bilmezler. Haşlanacak et, sofrada bir adam önüne konabilecek büyüklükte olmak üzere parçalara ayrıldıktan sonra kaynatılır. Haşlanmış et iki şekilde sofraya konur. Bazen parçalar tirit olarak büyük bir kâse ile sofraya konur. Bunu kibarlar yapmazlar. Bunun için başlanmış ve biraz soğutulmuş et parçaları her şahsın önüne pasta parçalarının üzerinde konur. Eti bitirip yemek için yapılan cevizli nefis salçalı tabak içinde yahut pasta müdever ise oyulmuş çukura konur.
Leğejağ- Kuru et
Koyun ve semiz sığır etlerini pastırmalık gibi ince ve güzel kesip tuz ve az sarımsakla iki üç gün terbiye ettikten sonra ocağın içinde seyrek çitler üzerine dizerler. Altında çok ıs vermeyen gürgen ağacından mütedil bir ateş yakılır. Arada çevrilerek bir kaç gün zarfında güzelce kurutulur ve nefis bir et olur. İşte bu kuru eti icap ettikçe şişe takarak köz üzerinde güzelce kızarttıktan sonra birer lokma olacak derecede ufak parçalar halinde doğrayıp pastanın üzerine koyup yerler. Bazen de kızartmadan önce ufak doğranır, sonra tava içinde kızartılıp yağıyla beraber pastanın ortasındaki çukura konur.
Şipsi
Meşhur çerkes tavuğu (Şipsi) çoğu cevizden bulamayanlar yağda kavrulmuş undan ve bazıları da süt ilave ederek yaparlar. Şipsi daima pasta ile yenir. Şipsi pastanın oyulmuş ve kenarları biraz çıkık yapılmış büyük çukurun içine doldurulur. Etler de yarısı dışarıda kalacak ve tutulup çıkarılacak surette çukurun kenarına dizilir.
Değelibj
Kavurma ettir. Etler ufak pârçalara ayrıldıktan sonra kendi yağında kavrulur. Teneke ve kutulara konur yine kendi yağı ile üstü örtülür. Ateşte ısıtılıp pasta ile yenir.
Vedbesim
Kuzu kebabı, hıdrellez kuzusu gibi tandır kebabıdır. Kuzu kesildikten ve iyice temizlendikten sonra yanına baş, ciğer ve böbrek eklenerek sıcak tandıra konur. Tandırın ağzı iyice kapatılarak sıvanır. 2-3 saat bırakıldıktan sonra tandır açılır, ilik gibi pişmiş et bıçakla parçalanır ve tepsiye konur.
Metazz
İyice yoğrulan mayalı hamur açılır, içine çerkes peyniri, biraz da tuz konarak iki yumurta, hacminde kapatılır. Kaynar suyun içinde iyice kaynatılır, sıcak sıcak yenir.
Seheş
Bildiğimiz sütlaçtır. Aynı şekilde yapılır, sıcak ve soğuk olarak yenir.
Suqu
Bir nevi kuru darı unudur. Erler bunları gıda gibi heybelerine koyarlar, seferlere, savaşlara götürürler, gittikleri yerlerde, dağlarda ateş yakıp suda pişirirler ve yerler. Yahut sıcak süt ilâve edilerek pişirilir, tabağa konur ve soğuyunca üzerine kaymak ilave edilerek yenir.
Adighe kueyej-Çerkes peyniri
Evvela iki kilo süt ateşe konur. 2-3 gün önceden kalma ekşi yoğurt suyu süt kaynama derecesine varınca yavaş yavaş kepçe ile dökülür. Süt içinde beyaz topraklar, üstünde yeşil su oluşuncaya kadar hafif ateşte kalır. Tel süzgeç ile süzülür. Şekil vermek için 1-2 defa çevrilir ve ılık iken iki tarafı tuzlanır, bir tabağa konur. Böyle taze iken yendiği gibi bir dolaba veya rafa da konularak kurutulur. Uzun bir zaman dayandığından sonraları da yenir.

Not: Bu yazı Jabagi Baj'ın Çerkesya'da Sosyal Yaşayış-Adetler adlı kitabından faydalanılarak hazırlanmıştır. (FT)


kaf_kef 8 Ekim 2007 22:45

ÇERKES KÜLTÜRÜ

HALK OYUNLARI VE DANSLAR


Genel anlamda halk oyunlari ve dans, insanlarin doga ve toplum olaylarini soyutlayarak hareketlerle anlatimlardan dogmustur. ilk örnekleri ise dinsel ayin ve törenlerde ortaya çikmistir. insanlar danslarla; bir yandan yagmurü, kar, rüzgar ve canlilar yani daga olaylarini anlatirken diger yandan doga üstü olaylarinda anlatmak istemistir.
Her toplumda kendi toplumsal motiflerin islendigi halk danslari o toplumun aynasi görünümüne sahiptir, çalinan çalgi, canlandirilan hareket anlatilan olay, bize o toplumun yasam tarzini ve birikimlerini gösterir. Toplumla birlikte dogan halk danslari süreç içinde toplumsal gelisime ve paralel bir gelisim çizgisi izler.
Kafkas halk danslari yüzyilardir, Kafkasya insaninin günlük yasaminda çok önemli bir yer tutmaktadir. Dügünlerde, bayramlarda, savaslarda, evdeki senliklerde,konukagirlama-ugurlamada, kis ve yaz gecelerinde, arkadas toplantilarinda, dans günlük yasamin bir parçasidir. Bu danslarda toplumun bütün hareketleri bir arada görülebilir.
Çerkesler halk oyunlarini çok severler, oyunlari bilmeyen kisi yok gibidir. Halkin özelliklerini yansitan önemli bir kültür ögesi olarak görülen oyunlar hemen hemen her toplantida, bir araya geliste oynanir. Mizika veya Akardeon esliginde oynanan oyunlarda, kizlar ve erkekler ayri saflarda karsilikli olarak ayakta durmak kosulu ile dizililer ve müzige el vurarak tempo tutarlar.


kaf_kef 9 Ekim 2007 22:50

ÇERKES KÜLTÜRÜ

DİL, EĞİTİM VE EDEBİYAT

Dil, insanlari duyduklarini ve düsündüklerini anlatmak için kullandiklari söz dizgesidir. Dil bilinçle birlikte varolmus ve onunla karsilikli olarak etkileserek gelisrnistir. insanlar dili ögrenir, alisir ve yineleyerek bütün yasaminda kullanir. insanlar kültürü dil araciligiyla kurar ve gelistirir, dil ayni zamanda kültürün bir dalidir. Toplumlarin konustugu diller yasamlarinin sözcüksel plandaki yansimalaridir.

Dillerin gelisimi toplumsal gelisimle paraleldir. O halde diller toplumlarni valik nedenlerindendir, toplumsal Üretime araç olurlar. Dil toplumsal üretim ve gelisimde önemli bir araçtir. Bu araç olma islevini dil, yazi dili olabilmesiyle gerçeklestirebilir. Yazi dili toplumlarin kültürlerini ortaya çikartir, onunla ifade bulur. Kafkaslar antik çaglardan beri diller ve halklar daglari olarak bilinir. Kafkasya'nin otokhtonlarinin dillerine iber-Kafkas dilleri adi verilir. Çerkesler iber-Kafkas dillerinin Kuzey Kafkasya gurubundandir.

Çerkesler çesitli kaynaklara göre, 1800'lü yillarda kendi dilleriyle okuyup yazmaya baslamislar. Sovyet devrimine dek bir gelisme gösteremeyen yazin dili, bu dönemde kazanilan haklarla bir sürece girmis, kendi dilinde okuyup yazmaya baslayan halk ulusal edebiyatinin ürünlerini vermeye, kültürel birikimini yazi diliyle ifade etmeye baslamistir. Kiril alfabesiyle okuyup yazan Kafkasya'daki Çerkesler sonraki dönemlerde ulusal gelisimlerine kosut ürünler ortaya koymustur.

Çerkes toplulugunu olusturan kabilelerin her biri farkli bir dil konusmaktadir, bu dillerin her biri Kafkas dilleri ailesini olusturan dillerdendir. Çerkes topluluklari aralarindaki bu dil farkliligina karsin ortak sanat, edebiyat ürünleri yaratabilmekteydi, bunda etkili alan en önemli sey sanatin yasamlarinin vazgeçilmez bir parçasi olusuydu. Ortaya çikan sanat ürünleri ise bir birine yakin olan topluluklar tarafindan hem paylasilmakta, hem de kendilerine özgü olan seyler bunlara katilarak zenginlestirilmekteydi. Çerkesler arasinda, dansli toplantilar, dügün, gelin alma törenleri, savaslar, at yarislari, güresler, dinsel törenler gibi törenler yaninda konuk agirlama, birlikte çalisma, yardimlasma gibi kolektif aktivitelerde bulunurdu. Bu aktiviteler sanatsal estetigin ortaya kondugu aktivitelerdi.
Folklorik de olsa bu sanat ürünleri sözlü edebiyatin, baska bir deyisle yazili edebiyatin ilk kaynaklarini olustururlar. Bu sözlü halk ürünleri; 1. bitki ve hayvan hikayeleri, 2. masallar, 3. macera, kiz alma ve mal-mülk edinme, 4.tarihsel konulu efsanevi hikayeler, ve 5. toplum yasami üzerine hikayeler olmak üzere gruplandirilabilir.


Zengin kaynaklara sahip Çerkes edebiyatinin asil gelisimi belirtmis oldugumuz gibi, Sovyet devriminden sonraki yillara rastlamaktadir. Bagimsiz ve özerk bir yapiya kavusan Cumhuriyetler kendi dillerinde okuyup yazmaya baslayinca kendi ulusal edebiyatlarini yaratmaya basladilar ve bunun ürünleri kisa sürede ortaya çikti. Edebiyat ve dil ile ilgili çalismalar günümüzde halen devam etmektedir.

Bu genel görünümü yaninda Çerkeslerin1864 yilinda Osmanli'ya göçlerinden sonraki durumlarina bakacak olursak, bu dönemde de dil ve edebiyat çalismalarinin ciliz da olsa varoldugunu görürüz. Göçten sonra Çerkes aydinlari ve edebiyatçilari kendi dillerinde alfabeler hazirladilar, sanatsal etkinliklerde ve örgütlenmelerde bulundular fakat bunlarin hepsi baskilardan ve anti-demokratik uygulamalardan nasibini alarak basarisizliga ugradi. Ancak 1945'te biçimsel demokrasiye geçilmesiyle birlikte, göçteki Kafkasli aydinlarin daha önceleri kesintiye ugrayan çalismalari eskisinden zayif ve geri düzeyde de olsa yeniden basladi. Özellikle 1950'den sonra bazi Kafkas dernekleri kurulmus, dergiler ve kitaplar yayinlanmaya baslamistir. Bu sureç dönem dönem kesintiye ugrasa da, 1960'li yillardan sonra nispeten daha verimli bir gelisme oldugu görülür. Yine bu dönemde Çerkes yazinina iliskin ürünler yaninda, Çerkes edebiyatinin önemli sayilan ürünleri de Türkçe'ye çevrilir. Çerkeslerin kendi dillerinde okuyup yazma, egitim görme olanaklari olmadisi için Tüirkçe ürünler verdikleri gorülür, diger yandan bulunduklari her ilde kurmus olduklari Kafkas Kültür Dernekleri araciligiyla kendi kültürlerini gerçeklestirme, yasatma çabalariin devam ettigi söylenebilir.


kaf_kef 10 Ekim 2007 21:14

ÇERKES KÜLTÜRÜ

İNANÇ SİSTEMLERİ

Din, inanca dayanan doga üstü tasarimlar ve islemler dizesidir. Toplumsal bir olgudur ve üretim sürecinde insanlara egemen olan güçlerin fantastik bir yansimasi olarak toplumsal bilincin özgül bir biçimidir. Din ilkel komünal toplum biçiminin belli bir asamasinda kavranilamayan doga güçleri karsisinda insan güçsüzlügünün yansimasi olarak dogmustur.

Çerkesler çaglar boyunca çesitli inançlar tasimis ve çok çesitli tanrilara inanmislardir. Çerkeslerin eskiden taptiklari belli basli tanrilar; sible, Tleps, Sevseres, Zekotha, Mezitha, Kutij ve Tesub olmak üzere yedi tanedir.


1- sible; savas, yildirim ve adalet tanrisidir. Savasa giderken ondan yardim dilenir, savas kazanildiginda Koç kurban edilir. Yildirim çarpmis a?açlar ve insanlar kutsal görünüyordu.
2- Tleps; Demir ve ates tanrisidir.ibadet'i yüksek sarp daglarda yapilirdi.
3- Sevseres; Firtinalarin, sularin ve irmaklarin tanriçasidir. Sevseres'e bulutlar ve denizler itaat ederdi, yine bu tanriya dualar edilir ve kurbanlar kesilirdi.
4- Zekotha; Gezginler tanrisidir, yolculuk ve kutsal ziyaretlere çikanlari korurdu. Konuk gelis ve gidislerinde su dökmek biçimindeki bu inanistan kalan gelenek, Anadoluda da uygulanmaktadir.
5- Mezitha; Avcilar ve orman tanrisidir.Çerkesler bu tanriya orman gölgesinde ibadet ederdi.ibadet edilen kutsal ormana, Theseg derlerdi
6- Kutij; Adalet tanrisidir. Eski kavimlerde oldugu gibi Çerkesler'de de mese agaci kutsal sayilir, agacin tanrisal bir ruh tasidigina inanilirdi. Çerkes Thamade'leri mese agacinin altinda toplanip savas ve baris islerini görüsüp, dua ederlerdi.
7- Tesub; Savas tanrisidir. Çerkeslerle Hititlerin tanrisiydi. Tesub'a ait heykeller Kafkasya'da bulunmustur. Diger bir adi ise Zevatha'dir. Çerkesler'de bunlar disinda; Oyun ve yilan tanriçasi Blevus ve Yeleus, Bal tanriçasi Merisa, Gök tanrisi Vefatha gibi tanrilar bulunuyordu.

Bu belirttigimiz Çerkes tanriçalari üç gurupta tolanabilir
1- Mutluluk kudret sahibi yaratici tanrilar
2- Dehset ve korku veren tanrilar
3- Doganin çesitli sanatlarin düzenleyicisi ve temsilcisi
Çerkesler belli dönemler için bu tanrilar için dualar ederler, adaklar adarlar ve sölenler düzenlerlerdi.

Çerkesler tarihin ilk döneminden baslayarak doga güçleriyle açikladiklari bu tanrilarina 5-6. yüzyila kadar bagli kalmislar ve onlara inanmislardir.
Özellikle Bizans imparatoru i. Jüstinyen döneminde yani Vi. yüzyilda Hiristiyanlikla tani?tilar. Bizans Cenevizlilerle iliskileri sonucunda Hiristiyanlik ve Yahudilik dinlerini taniyarak bunlari kabul ettiler. Çerkeslerin bu dinlri kabul etmelerine karsilik yinede kendi eski geleneklerini ve inanç sistemlerine devam ettiler.

Çerkesler Yahudilik ve Hiristiyanlik'tan sonra 17.yüzyilda islamiyetle tanisti.18. yüzyilda ise bu din yerlesti, Çerkes topluluklarinin bulundu?u Kuzey Kafkasya'ya savas ve istilalarda, dinsel baskaldirilara hatta muridizm hareketlerine rastlanmaktadir. Yine de her ne sekilde açiklanirsa açiklansin Çerkesler sahip olduklari kültürel degerleri, inanç sistemleriyle bütünlestirmis, kendilerine dogru gelen dinsel ögeleri alip bunlari kullanmislardir. Bunun sonucunda dinsel bir fanatizm görülmeyen Kafkasya'da Çerkes toplulu?u farkli dinsel inanislara sahip olunmasina karsin bir arada huzur içerisinde ya?anmasinida bilmistir.

Çerkes topluluklari Osmanli topluluklarina göç ederken islamiyeti kabul etmislerdi. islamiyetin savunucusu, Halifelik topraklarinda huzur, güven ve refah elde edebileceklerine inaniyorlardi.Yerlestikleri yerlerdeki geleneksel inanç biçimleriyle ters düsseler bile, inanç ve ibadetlerini yine kendi bildikleri biçimde gerçeklestirmislerdir. Bunun sonucunda da, inançlari geregi yasak olsa bile birçok kültürel degerlerini uzun süre korudular. Koruyamadiklari, terk etmek zorunda kaldiklari kültürel degerleri ve inançlarini terk edis nedeni ise; yasadiklari çeliskinin üstesinden gelememek sonucu olusan uzlasma istegindendir, denebilir.



kaf_kef 11 Ekim 2007 23:54

ÇERKES KÜLTÜRÜ

ÇERKES'LERDE MİTOLOJİ

Toplumlarin yasamlarinda anlami olan önemli olaylar, savas, isgal, afet, salgin hastalik vb. o toplumun insanlarinin dilinde hayal gücüyle süslenerek kusaktan kusaga aktarilarak tasinir. Bu sözlü söylenceler yazi diliyle de aktarilinca daha gerçekçilesir. Yazili ve sözlü bu söylenceler artik o toplumlarin kültürlerinin bir parçasidir. Ve bütün olarak ele alidiginda bir anlamda o toplumun kültürel birikimidir, zenginligidir.
Bir toplurnun geçirdigi sosyo-kültürel degisim evreleri halk destanlari içerisinde kendisini belli eder, ki bu destanlar o toplum yasaminin binlerce yillik birikimini anlatir. "Nart Destanlari ise Kuzey Kafkasya'nin otokhton halklarindan olan Çerkeslerin binlerce yildan bu yana ürettikleri ulusal destanlarin bütününün adidir". Nartlar, Adige, Abazin, Oset, Çeçen, Abhaz ve diger Kuzey Kafkas otokhton boylarinin ortak malidir.
Nartlarla ilgili metinlerde, anaerkil temelden basslayarak, feodalizmin ortaya çikmasina dek geçen dönemden kalma izleri ve akraba iliskilerinin açikca anlatilmasi gibi çesitli toplumsal bisimler betimlenmektedir. Özellikle ataerkil kabile organizasyonu, kendinden sonraki köleci toplum elementleri ile ve hatta feodalite ile katrnerlesmis olarak açikca canlandirilmistir. Kabile sisteminden feodalizmin ortaya çikmasina dek geçen dönem Nart destanlarinda açikca izlenebilmektedir. Destan kahramanlari kadin ya da erkek olabilmektedir, bu durum ataerkil ya da anaerkil toplumsal dönemin urünü oldugunun bir göstergesidir.
Destanlarda toplumsal yasam içindeki sorunlar ve çözümleri, toplumun zenginlikleri, kültürel özellikleri, maddi yasam ayrintilarina dek islenmektedir. Destanlarda; oragin bulunmasi, sobanin kullanilmasi, meyve ve üzüm yetistirmeleri, sarap mayalamalari, ari yetistirmeleri, atesi bulmalari, çelige su vermeleri, madeni silahlar yapmalari gibi toplumun maddi yasamina iliskin olaylar bunun göstergelerindendir.
Çerkes mitolojisi diye adlandirilan Nart destanlari isa'dan önceki çaglardan bu güne, Kuzey Kafkasya halklarinin dilinde, müziginde, sanatinda yer almistir. Destanlarda ana unsur insan yasamini daha mutlu, daha renkli kilacak olan insan sevgisidir. Kültiirel düzey anlaminda bu, ulasilan yer konusunda bir göstergedir.
Mitoloji ve Nartlar adli kitabinda Ö.Özbay, "Uzunyayla köylerin den derledigim kimi destanlari ani-destan karisimi biçiminde sunmaya çalistim" derken, Uzunyayla'da yasayan Çerkeslerin bu konuda halen zengin bir birikime sahip olduklarini göstermektedir.
Çerkeslerin kültür birikimlerinin ve zenginliklerinin önemli bir göstergesi olan destanlar, Çerkes topluluklari varoldugu günden bu yana kusaktan kusaga aktarilmaktadir. Kafkasya'da yasayan Çerkes topluluklarinin mitolojisinin bilimsel bir yaklasimla ele alinmis olmasina karsin, Turkiye'dekiler için bunu söylemek pek olasi degildir. Özbay'in çalismasibu konuda belki ilk adimdir.
Göç yolunda. gelip yerlesen Çerkes topluluklarinin destansal birikimleri ve sahip olduklari, göç tarihindeki düzeyde kalmistir, hatta eksilmis ve bilimsel bir yaklasimla ele alinmadigii için degisime ugramistir. Fakat Çerkes toplumunun kültüründe destanlarin derin , etkisi günümüze kadar devam etmistir denebilir. Arastirmaci Özbay'in Uzunyayla bölgesinde yaptigi derleme çalismalari bunun bir göstergesi olarak anlasilmalidir


Misafir 3 Kasım 2007 21:53

ÇERKES İSİMLERİ VE ANLAMLARI



ERKEKLER

Abrek ............Savaşçi, direnişçi
Akanda......... Abazaca erkek ismi
Aşemez......... Nart ismi
Azemet.......... Usta, becerikli
Berkan.......... Mitolojik
Berkuk.......... Misir Çerkes Memlükleri’nde kral ismi
Bersis.............Misir Çerkes Memlükleri’nde kral ismi
Beslan........... Tarihi
Bislan............ Tarihi
Çelekan........ Xabze’ye göre eğitilmiş çocuk
Çelemet......: .Yüce çocuk
Çeleşav........ Erkek çocuk,iyi çocuk
Daryal...........Kafkasya’yı kuzeyden güneye bağlayan geçitin ismi
Elbruz........... Kafkasya’da dağ ismi
Emef............ Uğurlu, aydinlik
Guşan.......... Atak, çevik
Guşav.......... Kalbin oğlu
Jabaği.......... Mitolojik
Jan...............Atak, çevik, becerikli
Janberd........Tarihi
Janberk....... tarihi
Jankat......... Mitolojik
Kafkas
Kambot......Tarihi
Kanbolat..... Tarihi
Kanşav........Xabze’ye göre yetiştirilmiş çocuk
Kuban..........Kafkasya’daki bir nehrin, ovanin ve uygarliğin ismi
Metkan........Eğitilmiş, yüce kişi
Nart............Mitolojik
Nartan.........Mitolojik
Narter.........Mitolojik
Nartkan......Nartlar’in eğittiği
Nerit..........Gözde
Nesij..........Ulaş
Nesren.......Mitolojik
Perit...........Önder
Psefit..........Özgür
Savsur.......Mitolojik
Soslan........Mitolojik ( Asetince )
Timaf........ Aydinliğimiz, uğurumuz
Yelkan.......Mitolojik
Yelmis.......Mitolojik
Yenal...... ..Mitolojik
Yetal..........Mitolojik



KIZLAR

Adiyef..........Mitolojik
Albina..........Kafkasya’da bir ırmak ismi
Bilana..........Ceylan
Dane...........Ipek
Denef..........Ipek
Dijan...........Janimiz
Dinemis......Gözümüzde
Dişeps........Altin suyu
Goşemef... .Uğurlu kadin
Goşeney.....Tarihi
Gunef.........Aydinlik kalp
Gupse........Canan, akraba
Gupset........Kalbini veren, içten, candan
Guşef ........Kalp alan, kalp kazanan
Janserey.....Tarihi
Janseri....... Tarihi
Janset........Tarihi
Jineps........Çiğ damlasi
Laşin........Mitolojik
Mafe........Uğur, aydinlik
Maze........Ay
Mizağo.....Dolunay
Nefin........Aydinlik
Nejan.......Keskin gözlü
Nelit........Parlayan göz
Neris.......Gözde
Nesij........Ulaş
Raşa........Abazaca kiz ismi
Ridade.....Mitolojik
Seteney.....Mitolojik
Sine..........Gözüm
Sinef.........Aydinliğim
Siğnem.......Gözüm
Sinemis.....Gözümde
Sipse........Canim
Tameris.....Yüceltilmiş
Tijan..........Janimiz
Tijin..........Gümüş
Zişan........Bir tek Jan


Bluesorrow 10 Ocak 2008 19:12

ÇERKES DÜĞÜNLERİ ÜZERİNE


Genelde kültürün ana temasını oluşturan üç husus vardır. 1- Doğum, 2- Evlilik, 3-Ölüm durumunda yapılan etkinlikler. Çocuk doğduğu zaman bir etkinlik yapılır, evlenirken yapılan etkinlik çok zengin ve ayrıntılıdır. Ölüye de çok değer verirler. Çünkü, Çerkesler'de insana çok değer verilir. Onun için ana başlıklarıyla düğünlerde bugünümüze faydalı olacak konuları dile getirelim, onlar üzerinde duralım...

Köy düğünleri ile bugün şehirlerde yapılan salon düğünleri arasındaki farklılıkları görebilmemiz açısından, önce köy düğünleri hakkında bize bilgi verebilir misiniz?

Kültürümüzde, gelin alma düğünü denilen “Nıseşecegu” ile “delikanlı düğünü” olmak üzere iki tür düğün vardır. “Delikanlı düğünü”, misafir gelen birini onore etmek ya da eğlence amacıyla daha çok gençler arasında yapılır. Gençler, bayanları toplar ve düğün yaparak kendi aralarında eğlenirler. Orada gençler bir araya gelirler. Bu düğünlerde katı kurallar mevcut değildir ve bunlar daha çok eğlenceye dönük düğünlerdir. Sanıyorum, bu geleneği başka hiçbir kültürde görmüyoruz. “Düğün yaptık” dediğimizde insanlar, “kim evlendi de düğün yaptınız?” diyorlar. Bizim kültürümüzde düğün yapmak için mutlaka birinin evlenmesi gerekmiyor, biz 3-5 kişi bir araya geldiğimizde de düğün yapabiliyoruz, veya bir misafirimiz geldiğinde onun için düğün yapabiliyoruz. Fakat, misafir Thamade pozisyonunda ise düğün yapılmaz.

Gelin alma düğününde yani “Nıseşecegu”de ise, gelinin bulunduğu yere gidilerek gelin getirilir. Bu olay 3 gün, 5 gün, bazen bir ay kadar sürer. Gelin alma olayı özellikle kış dönemlerine, işsiz zamanlara denk getirilir ki, uzun uzun eğlenilsin. Kadın, Çerkes toplumunda çok saygıdeğerdir. Dolayısıyla nazlandırılır. Hele genç kızlar daha çok nazlandırılır. Esasında çağrılmadan, buyur edilmeden genç kız düğüne katılmaz. Bu nedenle, düğünden önce, düğüncü aile, kızlarının (kızları yoksa yakın bir akrabalarının) yanına bir delikanlıyı katarak, ev ev dolaşırlar ve genç kızları düğüne çağırırlar. Düğün yapılır; düğün bozulduktan sonra evlerinden alınan genç kızlar, tekrar evlerine götürülürler.

Çerkes düğünlerinde oturmak yoktur. Yaşlı, genç düğüne katılan kim olursa olsun oturmaz. Sadece evli kadınlar gerilerde bir köşeden düğünü seyrederler. Bunun dışında herkesin ayakta durması, ayakta duramayacakların düğüne katılmaması gerekir. Fakat günümüzde düğün yapılırken kızlar oturuyorlar. Bunun organize edilmesi gerekir. Organize eden gençlerden biri, bir delikanlı veya bir kız oturuyorsa, onu düğüne davet etmeli, onun da düğüne katılmasını sağlamalıdır.

Düğünde erkekler bir tarafa, bayanlar bir tarafa dizilir. Düğün yapılan yerin en emin tarafı kızlara verilmelidir. En sağ başta, “baş koruyucu” denilen birisi durur, onun yanında “jan” tabir ettiğimiz “prenses” durur. Onun yanında da Xhıgebz-thamade durur. Yani herkesin duracağı oyun yeri bellidir. Onun yanında varsa misafir kız, daha sonra toplumdaki sosyal yerlerine göre diğer kişiler, en sonda da düğün sahibi aileden bir kız yer alırlar. Bu kızın yanında da koruma görevi yapan bir erkek bulunur.

Düğünlerde kızlar sırayla oyuna çıkar, erkeklerde ise sıra yoktur. Fakat onlarda gelişigüzel bir şekilde çıkamazlar. Bir delikanlı, bir kızı gözüne kestirmiş, onunla oynamak istiyorsa, o kızın sırasına denk getirir, öyle oyuna çıkar. Kendiliğinden de çıkamaz. “Hatiyako” (düğünde oyuna çıkma sırasını idare eden kimse) dediğimiz kişiyi tembihleyerek, hatiyakonun organizesiyle düğüne çıkar. Düğünün esası budur. Kızlar sıra olduklarında, ablası ya da kendi sülalesinden bir büyüğü olan kız arka sırada dikilir, düğüne katılır ama oynamaz.

Düğünler uzun sürdüğü ve sürekli ayakta durulduğu için grup grup, önce misafirler, sonra diğerleri dinlendirilir ve dinlenenlere ikramda bulunulur. Düğünden dinlenmek için çıkarken büyük olan kişiden izin istenir, geri gelindiğinde tekrar gelindiği bildirilir. Yani şimdi yapılan salon düğünlerinde olduğu gibi düğüne gelişigüzel girilip çıkılmaz.

Gelin alma düğününü kim organize eder?

Bir aile gelin alacaksa, kendisine yakın olan, o sorumluluğu yüklenebileceğine inandığı, güven duyduğu bir büyüğüne gider, durumu anlatır. “Hayırlı bir işimiz var, bize aracı olun” der. Ve o kişi bir ön toplantı yaptırır. Düğünün organizasyonunda “Ceug thamade”, düğün thamadesi dediğimiz bu kişi ailenin adına tüm sorumluluğu taşır. Toplantıyı o yapar, “wunafe” yi o yaptırır, gelincileri o gönderir, gelinciler geldiğinde o karşılar. Düğünü olan ailenin mensupları ona yardımcı durumdadır. Örneğin; delikanlının küçük kardeşi ve “şavo” (sağdıç) da ona yardımcı olur.

“Hatiyako” nasıl belirlenir?

“Hatiyako” dediğimiz düğünü idare eden kişidir. Hatiyako da esas “ceug thamade”sine bağlıdır. Düğünden önce yapılan toplantıda o da belirlenir. Zaten köy hayatında, bir küçük yörede, kimlerin ne olduğu bilinir. “Hatiyako”nun işini, sorumluluk, yetenek ve tecrübe isteyen bir görev olduğundan herkes beceremez. Dolayısıyla bu görevi kimin yapacağı hemen hemen bellidir.

Sayın Saim Tuç ile yapılan röportajın “düğün adetleri”ne ilişkin bölümü
Alıntıdır
Kaynak:NartAjans forum


Bluesorrow 10 Ocak 2008 20:55

ÇERKES KÜLTÜRÜNDE DANS

Çerkes Danslarını , ‘‘Wuc’’ler ve ‘‘Khafe’’ler olmak üzere iki ana başlıkta incelenmek mümkündür.


УДЖХЭР ( Wucxer )


Wuc'ler toplu olarak yapılan danslardır. Bu danslar, daha çok ayinsel bir atmosferde ve Tanrılara yakarılırken, topluca eğlenmenin ve coşkunun bir ritüel olarak icra edilmesidir. Wuc, temelde kozmik bir olgudur. Topokozmik döngüye uygun bir oluşum içindedir. Bu oluştan kopmamışlığında wuc, bir ritüel uygulamadır. Genelde, topluca, katılımlı ve genelde Bay – Bayan birlikte icra edilir. Katılımcılığın genel bir niteliği olsa da, kozmik niteliği olması halinde bireysel (tek) uygulanışı örneklerine de rastlanmaktadır.

Kozmik –Topokozmik Nitelikli Wuc'ler

Aİle YaşamIyla İlgİlİ Wuc’ler

DEMİRCİLERİN WUCI

ДЖЭГУ –CEGU- DÜĞÜN


...............................


Kozmik –Topokozmik Nitelikli Wuc'ler

Тхьэшхуэ Удж (Theshxue Wuc): Sonbaharda hasattan sonra, alınan ürünler için Büyük Tanrıya bir şükran ifadesi olarak, yaşlı/genç, kadın/erkek herkesin katılımıyla yapılan bir danstır.

Удж хъурей (Wuc xhurey): Kozmik oluşun ve birlik ile yüceliğin ifadesi olan bir wucdır. Büyük törenlerin sonunda finalde yapılır.

Щыблэ Удж (Ssıble Wuc): Yıldırım düştüğü zaman yapılan bir danstır.

TXьэгьэлэдж Удж (Theghelec Wuc): Thağalec adına; verdiklerine şükran için yapılan danstır.

Созэрэщ Удж (Sozeresh Wuc): Sozeresh töreninde, Sozeresh simgesi etrafında yapılan wucdır.

Хъуромаша (Xhuromashe): Abhaz/Adige’lerin yılbaşı olan bahar gün dönümünde (22 Mart) yapılan kutlamalarda, kırda yakılan ateş çevresinde Xhurome Wered eşliğinde yapılan bir Wuc’dır.

Псыхъуэгуащэ Удж (Psıxhueguasse Wuc): Baharda ve akarsuların içinde yapılan danstır.

ПсэтыH Удж (Psetın Wuc): Genel olarak, bir insanın ölümünde yapılmakta olan wuc olarak değerlendirilmektedir.

........................................


Aİle Yaşamıyla İlgİlİ Wuc’ler:

Уэзджэн (Wezcen): Kelime anlamından da anlaşılacağı gibi, bir enerjinin/gücün ortaya çıkması ve var olmasının ritüelidir. Muhtemelen çocuk doğduğunda (ataerkillik surecinde yalnız erkek çocuk için uygulanmaya başlanmıştır) aile fertleri tarafından yapılan bir wucdır.

Нысэ Удж (Nıse Wuc): Gelin getirilirken yapılan bir danstır. İki insanın birleşmesi olan bir evlilik, kozmik nitelikli bir olgu olarak wuc ile ritüelleştirilmiştir.

Гуащэ Удж (Guasse Wuc): Son örneklerinde, genellikle aristokrat ailelere mensup genç kızların eğitimlerini tamamlayıp, bir yetişkin olarak sosyal yaşama katılmalarındaki törende yapılan bir Wucdır.

Нэхущ Удж (Nexuss Wuc): Gelin alındıktan sonra, gece boyu devam eden düğününün bitiminde, tan ağarırken yapılan final Wucıdır.

Удж пыху (Wuc pıxu): Günümüzde törensel niteliği bilinmemekle birlikte zamanla estetik değer kazanarak düğünlerde oynanmaya başlamış ve bu şekliyle günümüze ulaşmıştır.

Удж xэш (Wuc Xesh): Wuc Pıxu gibi, törensel niteliği bilinemeyen fakat günümüze düğünlerde oynanarak intikal eden bir Wuc’dır.

.................................................


DEMİRCİLERİN WUCI:


ГъукIэ Удж (Ghuch’e Wuc): Demirci Wucıdır. Topokozmik niteliği yoktur; Topokozmik döngü ve tarımsal çalışma dışında bir olgu olan Demircilik, başlı başına ve kendine özgün bir olgudur.



КъафэXэP (Khafexer)



Bu danslar topluluk ya da geniş katılımlı olarak kadın-erkek çiftler, çift gruplar halinde ya da solo olarak icra edilir. Wucların varolan kozmik nitelikleri yanında Khafeler daha insani ve sosyal, o denli de pratik ve eğlenceli bir nitelik taşırlar. O ölçüde değişken tempolu ve ritmiktir.



Къафэ (Khafe): Klasikleşmiş ve orta/yavaş tempoda yapılan bir danstır.


ЗэхуэкIуэ (Zefak'ue): Bay-bayan karşılıklı orta-canlı tempoda bir danstır.

Къафэ къуаншэ (Khafe Khuanshe): Çiftlerin orta-canlı tempoda yarım daireler çizerek oynadıkları bir danstır.

Къафэ хъурей (Khafe Xhurey): Çiftlerin orta-canlı ve dairesel dönüşlerle oynadıkları bir danstır.

Къафэ кIыхъ (Khafe Ch’ıh): Klasik Khafe formunda, uzun bir melodi eşliğinde, çiftlerin karşılıklı uzun gidiş-gelişli olarak oynadığı bir danstır.


Уэркъ къафэ (Werkh Khafe): Worklere özgü orta/yavaş bir danstır.


Къажыхь (Khajıh): Çiftlerin koşarcasına oynadıkları, hızlı/canlı dansıdır.


ЕкIуэкI (Yk'uech'): Khajıh benzeri bir danstır.

ПIэтIэлэй (P'et'eley): Gelinin kaynana odasına girişinde Hatiyak’ue ile bir kızın oyunudur. (Khafe Xhurey’e benzer)


Зыгъэлъэт (Zıghelhet): Uçarcasına hızlı oynanan bir danstır.

Лъэпэрыфэ (Lheperıfe): Ayak ucunda ve ritmik tempolu bir danstır.


Ислъамэй (Yslhamey): Hızlı bir oyundur.

ПлIырыплI къафэ (Pl’ırıpl' Khafe): Dörtlü usta dansçıların klasik ve yaratıcı danslarıdır.

Пщащэзакъуэ Къафэ (Pssassezakhue Khafe): Düğün sona erdikten sonra themadeler tarafından düğünde bulunan kızlar içerisinde dans edişi, xabzeye uygun hareket edişi, tavırları ve duruşu göz önünde bulundurularak, bunları en iyi temsilcisi olabilecek genç kız seçilir ve düğün sonunda tek başına dans ettirilirdi.

Щауэзакъуэ Къафэ (Ssawezakhue Khafe): Aynı kurallar göz önünde tutularak bir genç erkek seçilerek ona da tek başına dans ettirilirdi.


Къэмэрыфэ (Khamerıfe): Kama dansıdır. Demircilik ve madencilikle ilgili bir dans olduğu değerlendirilebilir.


..........................................


ДЖЭГУ –CEGU- DÜĞÜN



Çerkes’ler için düğün; günümüzde bile yaşlı-genç, kadın-erkek her kesimden insanın katıldığı topluca gerçekleştirilen bir törendir. Çerkes’ler, her etkinlikte olduğu gibi düğünlerini de belirli kurallar içinde büyük bir ciddiyet ve dikkatle gerçekleştirirler.

Düğün düzeninin alınması şu şekildedir:

- Hatiyak'ue ( düğün yapıp, dans edecek gençlerin lideri, dans-yönetmeni), Themadesinden düğün kurmak için izin ister.

Themade, düğünün başlaması için izin verince gençler geleneklere uygun olarak düğündeki yerlerini alırlar.

- Kızlara, eve daha yakın olan yönde yer gösterilir.

- Erkekler onların karşısında yer alır ve yaşlarına göre sıralanırlar,

- Düğün esnasında daha yaşlı birisi veya konuk gelirse, baş tarafta yer verilir.

- Müzisyenler, erkeklerin hemen önünde yer alırlar.

- Themade ve yaşlılar erkeklerin sağında, kızlar ile erkeklerin ortasında, düğünün biraz dışında otururlar.

-Kadınlar ise kızların sağında, kızlar ile erkeklerin ortasında; düğünün biraz dışında kalacak şekilde otururlar.

- Kızlar ve erkekler sıralanırken Themade ve yaşlılar ile kadınların önünü kapatmayacak şekilde iki kenarda boşluk bırakırlar.

Düğün düzeninin alınması esnasında Anavatanda şunlara da dikkat edilirdi:

Evin uzağında, açık alanda düğün kurulacağı zaman bayanlara Uasshemaxue (Elbruz) dağına dönük olan tarafta yer gösterilirdi. Herkes yerini ona göre alırdı. Sadece düğünlerde değil açık her alanda her ne sebeple oturulacak olursa olsun, Themadeler Uasshemaxue’ye yakın olan tarafa oturtulurdu.

Düğün düzeni tamamlanıp düğünün başlaması ve sürmesi şöyledir:

- Hatiyak'ue ilk dansı kızların Hatiyak'ue'si ile yaparak düğünü başlatır.

- Erkek ve kızların Hatiyak'ueleri, düğüne katılan bütün kız ve erkeklerin, büyüklerden ve misafir olanlardan başlamak suretiyle dans etmelerini sağlarlardı.

-Themade düğünden iyi dileklerini belirten güzel sözler söyleyerek ayrılır.

Bu biçimde kurulan düğün günlerce devam eder.

Kurulurken olduğu gibi, düğün sürerken de geleneklere uygun hareket edilir. Düğünler, genellikle güneşin doğma vakti, sabaha karşı yapılan Nexuşh Wuc ile sona erdirilir.


Alıntıdır
Kaynak:CERKES.ORG


Bluesorrow 9 Şubat 2008 00:32

Çerkes Kaması




Bluesorrow 9 Şubat 2008 00:49

Çerkes Delikanlıları


Çerkes çocukları on yaşını geçince artık delikanlı sayılır. Kendilerinden mertlik özellikleri beklenir ve istenir. Bunu sağlama konusunda Çerkes görgü yöntemleri rekabet kabul etmez.
Ağıtları, şarkıları hala dillerde dolaşan Prens (Pşikoy) Rus ordusuna saldırarak ünlü Baş Komutan General Zass’ı atından aşağıya attığı, generalin bindiği atı alıp getirdiği, o kanlı savaşta üç kez at yararak değiştirdiği, ancak kendisi yorulmayarak: "Atımı sevgilime götürünüz. Başkaları tuzlu su akıtırken kendisi kanlı su akıtsın" diyerek şehit olduğu zaman henüz ergenlik çağına gelmemişti. Değişik savaşlarda sekiz yara almış olan Şeruluk, şehit olduğunda on dört yaşındaydı. Çocukların yükseklik derecesini gösteren bu gibi cesaret örnekleri pek çoktur. Onlardaki bu yeteneği doğanın onlara verdiği özel bir ayrıcalık olarak kabul etmek yerindedir. Çünkü yüksek bir ruh taşıyan Çerkes delikanlısının sağlam kişilikleri hiç bir konuda başkalarından geri kalmasına izin vermez. Kendisine onur ve makam oluşturacak tek aracın soyu ve serveti değil, çok başka özellikler olduğunu bilir. Bundan dolayı Çerkes delikanlılarının hepsinde üstünlük iddiası ve şöhret eğilimi fazladır. Savaş meydanında, toplantılarda, eğlencelerde yüksek görgüsüyle, yüksek kişiliğiyle yaşıtlarına yüksek olduğunu göstermeye çalışır.
Delikanlı arsız değildir. Ancak acizlik bilmez. Uyuşuk ve sessiz yaşamı sevmez. Sonsuz özgürlük diyarı olan bir yerde doğup büyüdüğünü çok iyi bilir. Hareketli ve atak bir ortam içinde canlı ve hareketli olmak gerektiğini bilir. Bundan dolayı ortama uymaya çaba gösterir. Söz kendisine düştüğü zaman oldukça rahat konuşur sorununu dile getirir. Özellikle toplantılarda güzel söz söylemek, Çerkeslerce çok onurlu bir özellik sayıldığı için, o gibi yerlerde sıkılmak, kekelemek, beceriksiz davranmak delikanlı için büyük bir özür ve ayıp sayılır. Bundan sözederken Mr.Bell aynen aşağıdaki açıklamaları yapıyor: "Meclislerde halk işlerini görme sırasında, büyük bir topluluğa karşı insanların hiç sıkılmayarak kolaylıkla anlatıcı ve güzel konuşmalarda bulunması beni hayran bırakmıştı. Bu güzel örnek özgürlüğe, toplulukların çokça olmasına, genel çıkar için herkesin büyük ilgi göstermesine yorumlanabilir. Serbest konuşanların içinde hepsinin üstünde iki kişi mertçe, hatip tavırlar ile benim şimdiye kadar Ayan ve millet meclislerinde avukatlar toplantılarında, tiyatro sahnelerinde seçkin olarak gördüklerimin hepsiyle rekabet ederler
Güzel söz söylemeye, serbest söyleve alışmak için delikanlılar, büyüklerin bulunmadığı ortamlarda alıştırma yaparlar. Aralarında yaptıkları muhabbet toplantılarında bu yeteneklerini geliştirirler. Ayrıca bu toplantılar bir görgü okuludur. Toplantılar açıktır. Gençler orada gördükleri kuralları, gerekli gördükçe göstermeye hazırlanmak zorundadırlar.
Mr.Bell diyor ki: Çerkesler düşüncelerini canlı, çoğunlukla açık ve hızlı bir biçimde ortaya koyma konusunda büyük bir üstünlük gösteriyorlar. Halk, doğaları gereği tartışma ve değerlendirmeye alışkın olduklarından çoğu kez küçük şeyler için tartışma olur.”
İşte bu eğitimin sonucu olarak delikanlıların davranışlarında doğal bir serbestlik, gerçek bir kibarlık görünür. Başka uluslarda hükümdar dairelerine ait sayılan yüksek nezaket ve inceliği Çerkes delikanlıları doğal bir yaşam biçimi olarak öğrenirler. Bu nedenle davranışlarında ikiyüzlülük görünmez, temiz bir doğallık gösterir.
Nefsini dizginlemek Adighe olmanın birinci koşulu olduğu için Adighe delikanlısı hiç bir hareketinde kötü alışkanlıklara düşmez. Her konuda “VERKİĞ” yani kibarlık onun rehberi olur. Çünkü kibarlığı ihmal etmeyi insanlığı bırakmakla bir tutar.
Adighe delikanlısı korku bilmez. Yürek, akıl, irade onun için esas olduğu gibi cesareti cahilce değil akıllıca yapmak ister. Bundan dolayı Çerkesler; “cesurdan korkma o, cesaretini haklı işlerde mücadelede gösterir” derler. Delikanlıların medeni cesaret konusundaki Mr. Bell’in önceden anlatılan sözleri de dikkate değer. “Onlarda korku büyük bir kusur sayılır.”
Çerkes delikanlılarının kahraman yetişmesindeki etkenlerden biri de şiirleridir. Onlarda cinsellik duygularına seslenen şiirler yoktur. Dans müzikleri dışında bütün şiirleri yiğitliğe, iyiliklere ilişkin taşlama ile ağıtlardır.
Her olay üzerine Çerkes ozanları olayda kendini gösterenlerin övgüsünü, becerisizlik gösterenlerin taşlamasını gösteren şiirler söylerler. Böyle şiirler erkek, kız herkesin dilinde dolaşır. Her toplulukta kahramanların adı saygıyla anılır, beceriksizlerin de adları alay ile yinelenir. Bu hareket delikanlıların erdem ve görgüsüne büyük etkiler yapar ve delikanlı bu övgülerde adı geçsin diye ün ve onur sahibi olmasını sağlamak için harikalar yaratmak aşkını taşır.
Mr.J.BELL diyor ki: “Her türlü örgütten ve araçtan yoksun olan Çerkeslerin Rusya'ya karşı bu denli uzun süre direnç göstermelerindeki gizem ve bilgeliği bilmek isteyenler için şu iki nedenden başka bir şey bulamadım. Birincisi, herkesi sosyal görevini yapmaya zorlayan sosyal duygu, ikincisi, bireyler arasında kahramanlık konusunda rekabet bulunmasıdır. "
Çerkes delikanlıları ile kızlarının toplantılarda serbest ve beraberce bulunmalarında erkeklerin mert ve nazik görgülü davranmaları da önemli bir etkendir. Çünkü kızların saygı ve arzusu, erkeğin varlık ve dış görünüşünden çok kibarlığında, mertlik özelliklerindeki ününedir.


Kaynak:Kafkas Kartalı Blogcu


Bluesorrow 1 Mart 2008 12:06

ÇERKESLERDE MÜZİK
Müzik bir milletin hissiyatının,ahlakının ve yaşamının göstergeleri,şarkılar da bu göstergelerin tümünün bir arada yansımasıdır. Bir milletin,bir kavmin milli bünyesinde,o milleti vücuda getiren bireylerin ahlak ve ruh terbiyesinde büyük bir önemi olan müzik,insan topluluklarının ortak duygu,ideal ve kavrayış tarzlarının oluşmasında,aynı zamanda yaşanılan zamanın geleceğe aktarılmasında da en etkili araçtır.
Çerkeslerin halk müziği ve geleneksel müziği, gerek müzik aletlerinin benzerliği bakımından, gerekse güfte ve bestelerdeki amaç ve tarz bakımından yakın benzerlik gösterirler. Çerkes müzik ve şarkıları bireylerin kahramanlığı,ahlak ve fazileti ile aşk ve muhabbet hisleri için birer edep örneğidir. Çerkes müziğinde ahlaka zıt,müstehcen hiç bir yön bulunmaz,bulunamaz.
Kahramanlık,vatana aşk,doğruluk,saygı,şefkat ve yaşamda birlik bizim müziğimizde asli unsurlardır. Çerkes müziklerinin bazıları insanı heyecanlandıran,coşturan,vatana millete bağlılığı ve saygıyı perçinleyen,insanlara dürüstlüğü,sevgiyi ve işbirliğini işaret eden tarzdadır.
Bazıları bireylerin kahramanlıklarını (lhıkhuj uered) veya toplum tarafından yadırganan hatalarını(auan uered) işleyen fakat her halükarda doğruyu ve iyiyi işaret eden bir tarzdadır. Bazıları ise yaşanmış acıklı hikayeleri , bazıları yaşanmış acı olayları anlatan (ğıbze) çerkes müzikleri,çerkes oyunları ile birbirini tamamlayan folklorun iki koludur.
Çerkes müziğinın ve oyunlarının temel şartı olan terbiye ve asalet her zaman ön planda olup tüm dünyanın hayranlığını kazanan bu değerlerimiz aynı zamanda milli kültürümüz için birer tanıtım aracıdır.

Müzik aletleri : Her millet duygularını ahlakını düşüncesini,içinden gelen ruh halini,aşk ve ızdırabını,heyecanını ve üzüntülerini ortaya koyabilmek için kendi sesinin yanısıra başkaca bir ifade vasıtası aramıştır. Çerkeslerde bu genel tavrın ve geleneğin dışına çıkmamış,duygularını anlatabilmek için ifadeye yardımcı bazı araçlara başvurmuşlardır. Eski dönemlerde çok çeşitli olan çerkes müzik aletlerinden günümüze ulaşabilen dört müzik aleti nisbeten bilinmekte ve kullanılmaktadır. Günümüzde çerkes müziğinin icrası için farklı müzik aletleri kullanılmaktaysada hiç birisi bu dört milli müzik aletinin verdiği zevki vermemektedir. Fakat artık bunların da bazılarını kullanan,kullanabilen insanlar anayurt dışında kalmamıştır.
1) Phapşıne.(şık|etspşıne)
Bu müzik aleti tamamiyle özel ve millidir. Bu aleti halk kendileri imal ederler, 3 telli bazıları 4 telli olup telleri at kılından (atın kuyruğundaki uzun kıllardan alınan tellerle) olan ve Lazların kullandıkları kemençe türünden bir sazdır. Abhazlar bu aleti (Apkhırtza) , Kaberdeyler ve Adigeler ise şık|etspşına veya phapşıne olarak adlandırırlar.
Bu saz ciddi ağırbaşlı toplantılarda,erkek meclislerinde çalınır.Çalınma esnasında güzel sesli birisi eski ve tarihi şarkıları(Uered) söyler, harp ve kahramanlık şarkılarını dillendirir,çekilen acıları yapılan savaşları ve ve şehit olan kahramanları anlatan şarkıları,ağıtları söyler. Mecliste (haceş) bulunanlar ise hep birlikte nakaratlara eşlik ederler (buna adige dilinde Deju denir). Bu alet ile havai,hissi,aşki şeyler çalınmaz. Yalnızca kahramanlıklara,yurt savunmasına,veya önemli toplumsal olaylara dair şarkılar ve müzikler dillendirilir. (Bu uered'ler bazen çalgısız olur ve sadece ses ile iştirak edilir) Bu müzik aleti hiç bir zaman umumi eğlence yerlerinde çalınmaz.Herkesin neşesi,zevki için yapılan toplantılarda bu alet yer bulmaz. Ancak Adigelerin kendi meraklarını ve duygularını teskin etmek,atalarını,milli olayları ve değerleri hatırlamak gereği olduğunda,milli meclislerde,tarihi ve milli kongrelerde bu alet ortaya çıkartılır ve çalınır.
Bu aletin kullanım amacı halkımızın milli duygularına hitabetmek,hissiyatını tatmin etmek,mersiyelerle geçmişi anmaktır. Düğün ve eğlencelerde kulanılamaz ve kullanılması da hoş karşılanmaz. Sadece savaşlarda yaralı düşenleri gece sabaha kadar uyutmamak adet olduğundan, bu gibi durumlarda yaralının uyanık bulunması için çalındığı bilinmektedir.
2)Kamıl veya Bjami
Bu alet ney şeklindedir.(Nısaşe)denilen büyük düğünlerde ve buna benzer eğlenceli toplantılarda çalınır.Düğün sahibi kimsenin ekonomik ve sosyal durumuna göre yapacağı için çevrenin bilinen müzisyenlerini (bu müzisyenlere kamılapşe denir) çağırarak bir orkestra oluşturur. Aguaue denilen bir grubun yine düğün sahibinin durumuna göre bu grup ikinci sınıf artistlerden oluşturulduğu gibi kimi zaman da katılımcı gençler tarafından bir koro oluşturularak küçük tahtalardan yapılmış birer aletle (aguts|ik veya phaciç) müziğe eşlik ederlerdi. Bu koro grubu oldukça heyecanlandırır çoşturur eğlenceye daha bir hareket katardı.
3)Pşıne veya armonik
Pşıne bütün özel eğlencelerde ve aile düğünlerinde çalınan tek perdeli körüklü bir müzik aletidir. Bu aleti erkeklerden daha çok kızlar çalarlar.Eskiden armonik çalmayan genç kız pek nadirdi. Hatta dikiş dikmek nasıl bir genç kız için en gerekli beceri ise armonik çalmak ta o kadar gerekli görülür mutlaka kız çocuklarına bu aletin çalınması öğretilirdi. Eski dönemlerde her evde bir armonik bulunur ve istisnasız her genç kız bu aleti çalardı.
4)Pşıne (Pşıne pxenc)
Pşıne pxenc çift sıra perdeli bir armoniktir. Pşıneye kıyasla daha büyük ve ağır olan bu alet daha çok oturarak çalınır. Sesi daha çok piyanoya benzeyen bu müzik aleti de pşıne gibi körüklüdür fakat daha mükemmel bir ses ve daha fazla ses tonu verebilen bu aletin çalınması pşıne'ye göre daha güçtür. Daha çok erkeklerin çaldıkları pşıne pxenc kafkas müziğinin en güzel aletidir. Bu alet Çerkeslerin urıs pşıne olarak ta adlandırdıkları günümüzde kullanılan akordeondur.
Çerkesler müzik sanatklarına ve üstadlarına (sirinapsha) derler. Bu kişiler halk tarafından çok sevilen ve itibar gören kimseler olup hafızaları müzik sanatındaki merak ve yeteneklerinin bir göstergesidir. Adige müziği son yüzyıl içerisinde kafkasyada bilimsel bir şekilde ele alınmış olup çeşitli akademik çalışmalara konu olmuştur. Günümüzde popüler müzik dışında kalan eski Adige halk şarkılarının çok büyük bir kısmı yeniden derlenmiş olup tasnif ve arşiv çalışmaları yapılarak kültürümüze yeniden kazandırılması konusunda önemli ilerlemeler sağlanmıştır.
Önemli tarihi olaylara dair bilgiler ve ipuçları da içeren halk şarkılarımız aynı zamanda sözlü tarihimizin de önemli bir kaynağıdır. Bu nedenle toplumun tüm kesimlerine ulaşacak şekilde yeniden basılarak halkımıza sunulması yanısıra, Kafkasyada yapılan bu çalışmalar ile sürgün edilen halkımızın yaşadıkları ülkelerde yarattıkları şarkılar,ağıtlar ve benzer çalışmaların da birleştirilerek zenginleştirilmesi gerekmektedir.

Adige Halk Müziği Şematiği

Kaynak:KAF@groups.msn.com


Bluesorrow 4 Mart 2008 00:24

MİSAFİR AĞIRLAMA
Misafir otururken ev sahiplerinin kendi iç meselelerinden bahsetmeleri ayıptır.
Bir şekilde misafir ile nizahlaşmak,onunla didişme derecesinde iddialaşmak ayıptır.
Misafirin giysilerinin kontrolü,yırtığı veya kirlisi varsa farkedilmesi yıkanıp dikilmesi ütülenmesi evin hanımının görevidir. Bu o kadını küçültmez,aksine güzelleştirir saygınlığını ve değerini artırır.
Yatak yorgan yastık gibi şeylerden ailede olan en iyisi misafire verilir.
Misafirin gidişine sevindiğinizi bir şekilde belli etmek çok büyük ayıptır.
Giyinirken misafire yardım etmek giysilerini tutup ayakkabılarını hazırlamak adettendir.
Misafirin gelişinden mutlu olduğunuzu belirten giderken selametle gitmesini ve bundan sonra da gelmesinden mutlu olacağınız belirten bir kısa konuşma yapmak adettendir.
Misafir giderken bir küçük hediye vermek adettendir.
Evden ayrılan misafir aynı köyde oturuyorsa yol başına kadar eşlik edilir, bir araca binip gidecekse aracına bininceye kadar aileden birisi ona eşlik eder.( Seni kapısına kadar uğurlamayanın evine gitme diyen Adige atasözü vardır)
Misafirin de dikkat etmesi gereken kurallar az değildir :
Gittiğiniz evde geçerli kurallara ve onların durumlarının getirdiği şartlara uymak gerekir.
Ev sahibine saygılı davranmak,söyleneni kabul ederek beğenmediklerinizi de fazla belli etmemek gerekir. (misafirlikte size önerilen wunafe(karar)dir ) anlamında Adige atasözümüz olduğunu hatırlamak gerek.
Misafiri olduğunuz ailenin işlerine karışmak ayıptır.
Nezaketen size fikrinizi sorarlarsa o zaman da onları incitmeyecek şekilde düşüncenizi açıklamaktır münasip olan.
Misafirlikte çok fazla yemek,içmek ve yemek seçmek çok büyük ayıptır.
Sağlığınız nedeni ile olsa bile bölye bir şey yakışıksız kaçar.
Sofraya konuşlan yemeği methetmek bir nezakettir.
Hiç bir zaman unutmamanız gereken bir şey ise; sofrada hiç bir şey
bırakmamacasına her şeyi silip süpürmenin Adigelerde ayıp sayıldığıdır.
Çok sık dışarı çıkıp içeri girmek de pek yakışık alan bir şey değildir Adigelerde. Diğer odaları gezip bakınmak,eşyaları inceleyerek sağına soluna bakıp methetmek imrendiğinizi beğendiğinizi gösteren davranışlar içerisine girmek ayıp sayılır.
Ev sahibi kendisi sizi çağırarak gösterirse bile hiç bir şeyi fazlaca methetmeyin “ güle güle kullanın, iyi günlerde kullanın,daha iyisi ile değişmeyi nasip etsin,uğurlu olsun,mutlulukla kullanmayı nasip etsin” gibi iyi dileklerden birisini söylemeniz yeterlidir.
Misafir ne zaman kalkmak gerektiğini ne zaman gitmek gerektiğini kendisi kavrayabilmelidir, misafirin gitmeyi bilmeyeni de makbul değildir.
Acele ile sofraya gelen yemeği bile bırakıp kaçarcasına gitmek de yakışıksız görülür.
Misafir olduğunuz yerde hoşlanmadığınız bir grubun içine düşseniz de oturup kalkmalarını sohbetlerini beğenmeseniz de ev sahibinin hatırına katlanmak zorundasınız.
Bu tür ortamlar Adige sabrının ve nezaketinin ölçüldüğü en önemli yerlerden birisidir.
Adige psalhe- Eylül 2006
Çeviri: Ergün YILDIZ
Kaynak:KAF@groups.msn.com


Bluesorrow 4 Mart 2008 20:56

ADIĞE VE ABAZA DİLLERİ

Murat Papşu
Adığece ve Abazaca, Vubıhça ile birlikte Kafkas Dilleri'nin Kuzeybatı Kafkas grubunu oluşturur. Dilbilim literatüründe "Abhaz-Adığe Dilleri" olarak da anılır. Batı literatüründe Adığece için sıklıkla "Çerkesçe" terimi kullanılır. Adığece, Abazaca ve Vubıhça'nın bugün artık var olmayan tek bir anadilden türediği kabul edilir. Adığe, Abaza ve Vubıh dillerinde dilbilimcilerin ilgisini çeken en belirgin özellik ünsüzlerin zenginliği ve ünlülerin çok az olmasıdır.
Kafkas-Rus Savaşı'ndan ve sürgünden önce, 19. yüzyıl ortalarında Kafkasya'da bu üç Kuzeybatı Kafkas dilini konuşanların sayısı, çoğu Adığe olmak üzere 1,5-2 milyon civarında tahmin ediliyor. Bugün Adığece Kafkasya'da yaklaşık 600 bin, Abazaca ise 130 bin kişi tarafından konuşuluyor. Kafkasya'dan 4-5 kat fazla nüfusun yaşadığı diyasporada ise (Türkiye, Ürdün, Suriye, İsrail, Avrupa ükeleri, ABD) dilin kaç kişi tarafından ve ne oranda konuşulduğu konusunda kesin bilgi yoktur. Vubıhça, konuşan son kişinin, Tevfik Esenç'in 1992'de ölümüyle artık ölü bir dil olmuştur. Vubıhların tamamı Türkiye'de yaşamaktadır ve uzun zamandan beri Adığece'yi ya da Abazaca'yı anadil olarak benimsemişlerdir.


Adığece
Adığece'nin Batı (Ç'ahe) ve Doğu (Şhağ) (veya Kabardey) olmak üzere iki lehçesi vardır. Batı lehçesi Abzah, Bjeduğ, Çemguy ve Şapsığ ağızlarından oluşur. Doğu (Kabardey) lehçesinin ise Büyük Kabardey, Besleney, Mozdok ve Kuban ağızları vardır. Bu iki lehçe Sovyet ve Rusya dilbiliminde akraba fakat ayrı iki dil kabul edilir ve Batı lehçesi "Adığey dili", Doğu lehçesi de "Kabardey-Çerkes dili" olarak adlandırılır. Batı lehçesi Adığey Cumhuriyeti'nde, Doğu (Kabardey) lehçesi de Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes cumhuriyetlerinde resmi dildir. Yazı ve edebiyat dili Batı Adığe lehçesinde Çemguy ağzı, Doğu Adığe lehçesinde ise Büyük Kabardey ağzı üzerine kurulmuştur. Bu ayrımdan dolayı küçük farklılıkları olan iki ayrı alfabe vardır. Batı Adığe alfabesinde üçü işaret olmak üzere 64 harf, Doğu Adığe alfabesinde de üçü işaret olmak üzere 59 harf vardır. Batı Adığe alfabesi 1938'den beri, Doğu Adığe alfabesi de 1936'dan beri kullanılmaktadır ve Rus-Kiril harfleri esas alınarak hazırlanmıştır.

Abazaca
Abaza dili ve lehçeleri konusuna girmeden önce bu halkın adı konusundaki terminoloji karışıklığını açıklamak gerekir. Türkiye'de ve Ortadoğu ülkelerinde genel olarak Abaza adıyla bilinen halk esas olarak üç gruptan, buna bağlı olarak dil üç ana lehçeden oluşur:

1. Tarihi anavatanları Abhazya'da yaşayan Apsuvalar; 2. 13-14. yüzyıllarda Abhazya'dan Kafkas Sıradağları'nı geçerek kuzeye, Adığeler'in arasına yerleşen Aşuvalar; 3. Eskiden dağlık bölgelerde yaşayan, daha sonra (17-18.yy.) Kuzey Kafkasya'nın düzlüklerine inerek yerleşen Aşharuvalar.
Türkiye'de genel olarak Abaza adıyla bilinmelerine karşın, bu ad Kafkasya'da ve literatürde sadece Kuzey Kafkasya'da (Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde) yaşayanlar, yani Aşuva ve Aşharuva grubu için kullanılmaktadır (Rusça'da Abazin). Ayrıca Aşuvalar için Osetler Tapanta, Adığeler (Kabardeyler) Bashağ, Nogaylar da Altıkesek Abaza adlarını kullanırlar. Abhaz ise Abhazya'da yaşayan ve kendilerini Apsuva olarak adlandıran gruba Gürcülerin verdiği ad olarak bilinir.
Sovyetler döneminde Abhazya'da Apsuva ve Kuzey Kafkasya'da Aşuva (Tapanta) lehçeleri ayrı ayrı yazı ve edebiyat dili haline getirilmişlerdir. Aşharuva ise yazı ve edebiyat dili olarak Aşuva (Tapanta) lehçesine dahil edilmiştir; Aşuva ve Aşharuva lehçeleri birlikte Abazaca olarak anılmaktadır. Bugünkü Rusya dilbiliminde Abhazca (abhazskiy yazık) ve Abazaca (abazinskiy yazık) iki ayrı dil kabul edilirler ve alfabeleri farklıdır. Dilbilimcilerin çoğu tarafından ise aynı dilin lehçeleri olarak görülürler.
1936-1938 yıllarında Latin temelli alfabeler yerlerini genellikle Kiril temelli alfabelere bırakırken Abhazya'da Abhazca (Apsuva lehçesi), Stalin ve Beria'nın Abhazya'yı Gürcüleştirme politikasının sonucu olarak Gürcü alfabesine uyarlandı. Bu alfabe 1953'te Beria ve Stalin'in ölümüne kadar kullanıldı. Fakat 1940'ların ortasından itibaren Abhaz okulları Gürcü okullarına dönüştürüldüğü ve Abhazca yayınlar engellendiği için bu alfabeyle çok az şey yayınlandı. 1954'den itibaren, bir komite tarafından hazırlanan Kiril temelli alfabe kabul edildi. Bugün hala kullanılan bu alfabede 62 harf vardır. Yazı ve edebiyat dilinin temeli nispeten basit fonetik sisteme sahip Abjua ağzıdır.
Rusya Federasyonu'na bağlı Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nin beş resmi dilinden biri olan Abazaca (Aşuva lehçesi) için genel olarak kabul edilen ilk alfabe 1933 yılında Kubina-Elburgan ağzı esas alınarak Latin temelli olarak hazırlandı. 1938'de bugün kullanılan Kiril temelli alfabeyle değiştirildi. Alfabede üçü işaret olmak üzere 68 harf vardır.

Kaynaklar:

Chirikba, Viacheslav; Distribution of Abkhaz Dialects in Turkey, Proceeding of the Conference on Northwest Caucasian Linguistics, 10-12 October 1995, İstanbul (edited by A.Sumru Özsoy), Novus forlag, Oslo.
Hewitt, George; Encyclopedia of the Languages of Europe (edited by Glanville Price).
Turçaninov G.-Tsagov M.; Grammatika Kabardinskogo Yazıka, SSCB Bilimler Akademisi, Moskova-Leningrad 1940.
Genko A.N.; Abazinskiy Yazık - Grammatiçeskiy Oçerk Nareçiya Tapanta, Moskova Nauk, 1955.
Yazıki Narodov SSSR, IV. Tom, Akademiya Nauk SSSR.
Adığebze Psalhalhe - Slovar Kabardino-Çerkesskogo Yazıka, Moskova 1999.


Kaynak:Kafkas Vakfı


DreamLiKe 6 Mart 2008 13:44

PSİHALİVE
ÇERKEZLERİN MEŞHUR YEMEĞİ



Ben Çerkez degilim ama her zmaan yiyebilecegim bi yemek. Her çerkez bu yemeği bilir ve sever... Hamurdan yapılır ve içine genellikle patates konur. Özel sos ve yagı hazırlanır. Üstüne dökülür. Bununla da yetinmeyen - resimde görüldüğü üzere- yogurtla da deneyebilir. Ayrıca istek halinde sarımsak sosu da kullanılabilir... Her şekli ayrı bi güzeldir.. Gençler arasında bir davet söz konusu olduğunda ev sahibi gencin bazi psıhalıvelerin içerisine muzip bir şeyler karaladıgı kagıtlar sıkıştırması da adettendir burada öle bişey gormedim ama zamanında yapılan bişeymiş Bu kagıtlardan nasibini alan herkesle metnin mahyetine uygun olarak dalga geçilir:) He bu arada Psı : Su - Halıve: Hamurla yapılan her yemegin genel adıdır. Sulu denmesinin nedeni suda kaynatılmasından ileri gelmektedir. Of suan olsada yesek:P hem de açken:((
Kusura bakmayın Burası Site Mutfagı degil ama sizlerle Paylaşmak istedin.Saygılarımlaaa.


Bluesorrow 6 Mart 2008 23:41

PSİHALİVE
ÇERKEZLERİN MEŞHUR YEMEĞİ


(tarifinide ben vereyim bari,görenlerin canı istemiştir)

İÇ MALZEMESİ
5-6 patates büyük boy
2 soğan büyük boy
tuz kırmızı toz biber
Patatesleri haşlayın ve ezin, soğanları sıvı yağda kavurun. hepsini beraber karıştırın. İçine tuzunu kırmızı biberinide atın ve soğuması için bekleyin. (mutlaka soğuması gerekli)

MALZEMELER
4 yumurta
2 su bardağı su
tuz ve aldığı kadar un

YAPILIŞI
Beraber sert bir hamur yoğurulur. Hamurdan fındık büyüklüğünde parçalar kesilir ve merdane ile küçük yuvarlaklar açılır. içlerine patatesli harçtan koyulur ve kapatılır (çok güzel kapatılması gerekiyor yoksa pişerken patatesler içinden fırlar) kapatılan mantılar bir sofra bezinin üzerine dizilir biraz kurutulur. Büyük bir tencerede su kaynatılır içine tuz atılır, mantılar teker teker içine atılır çok fazla olmamak şartı ile haşlanır. Çok haşlanırsa parçalanıyor. Diğer ocakta 3 yemek kaşığı kadar tereyağını eritin içine kırmızı toz biber ekleyin pişen mantıları kevgirle ocaktan alıp tepsiye dökün üzerinede tereyağından gezdirin. bu işlemi mantılar bitene kadar tekrarlayın. En üstünede 4-5 diş sarımsağı dövün haşlama suyundan 3-4 kaşık üzerine ilave edin mantıların üzerinden dökün.


wubih55 8 Mart 2008 13:45

ÇERKES AİLE HAYATI

Disiplin ve terbiye yuvası



Çerkeşlerde aile fikri çok eskilere dayanır ve oldukça gelişmiş bir yapı özelliği arzeder. Bu nedenle de toplum hayatında önemli bir yeri vardır. Aileyi yıkmak isteyen sosyalizm gibi düşünce akımları Çerkesler arasında fazla rağbet görmemiş, eskiden beri aileye saygı ve sevgi muhafaza ve devam ettirilmiştir. Eskiden Simye(Araplarda beşinci göbekten sonra gelen aile fertleri) arasında evlenmeyi yasaklayan bazı milletlerde başka kabile ve soylardan alınan kızlardan doğan çocuklar anneye, annenin mensup olduğu kabileye ve soya ait olduğundan bu gibi ailelerde babanın çocuk üzerinde hiçbir surette hakkı olmazdı.

Başka ailelerden, soylardan evlenmek mecburiyeti Çerkeslerin güzel düşünüşlerinin bir örneğidir. Kendi soyundan kız almayı Çerkesler menetmişlerse de hiçbir vakit maderşahilik gibi gayrı tabii bir aile usulünü kabul etmemişlerdir. Fakat eski Romalılarda olduğu gibi aile reisi olan babanın hakimiyeti hiçbir vakit sınırsız olmamıştır ve aile efradına esaret hayatı yaşatan zulüm derecesine vardırılmamıştır. Ailenin birliğini sağlayan babanın mevkiine riayet ve saygı gösterilir ancak şahsi hürriyet ve istiklâle hürmet edildiğinden aile fertleri birbirinden ayrılabilir, mal ve mülk sahibi olabilir.

Bundan ötürü şahsi hürriyet ve istiklâli bozan aşırı bir disipline dayalı büyük ve kalabalık ailelerin teşekkülü de zaruret haline gelmezdi. Ancak fertlerin ayrılması aile arasındaki manevi birliği ve bağlılığı asla bozmazdı. Ayrılan kardeşler ve evlâtlar arasındaki bağlılık daha fazla samimiyetle devam ederdi. Çerkes aile hayatı fertler açısından gerçek bir mektep özelliği taşıyordu.

Çerkes aile hayatı, sevilen kimselerin elemlerinden acı duymayı, kendisini büyüten ailesinin fedakârlığını takdir etmeği, onların isteklerine saygı gostermeyi, kardeşlerin kendisiyle bir saymasını, sonra da kendi çocuklarını güzel idare etmesi, mağrur olmaksızın kendisine hürmet ettirmeyi, meşru büyüklerine itaatli olmayı, zaaf göstermeden adil olmayı, şiddet göstermeden kumanda etmeyi öğretirdi.

Aile hayatı



Çerkes aile hayatının şekli, diğer milletlere biraz garip gelelebilir. Çerkes aile hayatının esası resmiyettir. Çerkesler, gerek evlerinde gerek dışarda laubalilik, teklifsizlik ve nezaketsizliği büyüğe karşı saygısızlık addederler. Nezaketsizlik ve saygısızlığa tölerans gösterileceğine kimse inanmaz. Fakat saygı ve nezakete dayalı bu resmiyet ailede ne soğuk bir hayat ne de bir esaret meydana getirir. Yabancılar bu insani ve kibar hayatın inceliklerini takdir edemedikleri için zor ve gayri tabi olarak yorumlayabilirler ancak bu hayat tarzı Çerkesleri asla sıkmaz. Bilakis aileler laubaliliğin meydana getirdiği olumsuz etkenlerden bu şekilde uzak tutulmuş olur. Çocuklar aile içinde büyük bir intizam, saygı ve bağlılık içinde doğup büyürler. Bu nednele de aile hayatı bir fazilet mektebi sayılır.

Baba



Aile reisi olan baba, aile efradına karşı vakur, şefkatli bir amir ve terbiyeci gibi özelliklerini daima muhafaza eder. Bütün aile efradı da kendisine karşı hürmetkâr ve tam bir bağlılık gösterir. Onun her emri itirazsız yapılır. Kocanın karısı karşısındaki konumu da eşitliğe saygı ilkesi çerçevesindedir. Çünkü kadın ile erkek arasındaki eşitlik birbirine benzememek şeklinde bir eşitliktir. Yoksa karı ile kocanın faaliyetlerinin çeşitli almasını men etmeye kimse muktedir değildir.

Daima kendi hakkını savunmak şeklindeki aşırı merak kadar teessüfe değer haller ailede görülmediğinden karı koca arasındaki gerçek eşitliğin sevişerek, birbirine saygı duyarak, sevinç ve kederlerini, ümitlerini müşterek bir hale getirmek olduğunu, yoksa herkesin kendi dünyasında serbest yaşamak olmadığını pek iyi bilirler.

Çerkeslerde çok kadınla evlenme adeti yoktur. Çerkeslerle kadına ziyadesiyle saygı duyulur. Hattâ evlendikten sonra da kadın soyadını muhafaza eder. Koca zevcesini adıyle çağırmaz. Kendi soyunun ismiyle çağırır. Çünkü kadına soyunun ismiyle hitap etmek Çerkeslerce saygı belirtisidir. Asıl adıyle çağırmak daha çok teklifsizlik sayıldığından kadının akrabasından olmayanlar da soyadıyla hitap ederler. Evlenen kadınlar soyadı istiklaliyetlerini muhafaza ederler.

Babanın huzurunda karısı ile kızından başka aile efradından kimse oturamaz. Diğerleri saygı ile ayakta beklerler. Karısı bile çocuk sahibi oluncaya kadar oturamaz. Ailenin hiçbir ferdi baba ile yemek yiyemez. Baba küçük çoçuklarını öpüp okşamaz, kucağına almaz. Sevginin sözle değil, kalple olduğunu bildiği için Çerkes aile efradına karşı olan sevgisini yılışık bir surette açığa vurmayı kibarlığa aykırı görür. Fakat narin vücudu, ince kalbi hasebiyle daha çok şefkat, sevgi ve himayeye ihtiyacı olduğundan kız çocuklarına anlayış gösterir.

Erkek çocuklanna karşı muamelesi ise bir öğretmenin öğrencilerine karşı yaptığı muameledir. Onunla yüz göz olmaz, senli benli olmaya asla meydan vermez. Bütün , çocuklarına isimleriyle seslenir. Yavrum, ciğerim, canım gibi deyimler kullanmaz. Babanın eli erkek çocuk üzerinde titremez. Bilakis onu, istiklal ve şahsiyet sahibi etmek için serbest büyütür. Anne


Çerkes ailelerinde anne, pek değerli ve şerefli bir mevkidedir, ikinci aile reisidir. Bilhassa evin iç işlerindeki hak ve istiklâline saygı ve riayet olunur. Aile reisi olan babanın buna karışmasını saygısızlık, kadına tahakkümü mertliğe aykırı telâkki ederler. Kadının bu hakkına ima olarak "TIBISIM" yani "ev sahibemiz, mihmandarımız" diye hitap ederler. Böylece kadını asıl ev sahibi ve kendisini onun misafiri sayarak ev işlerinde kadının riyasetine hürmet gösterdiğini belirtir.

Kocasının son derece saygısına mazhar olan anneye, gelinleri "GUAŞE" yani prenses diye hitap ederek saygı duyarlar. Anne ile çocuklar arasındaki ilişkiler baba ile çocuklarınkinden oldukça farklıdır. Anneler şefkat kucağını açar ve çocukları sevgiye boğarlar. Kadın kocasına aslâ adı ile hitap etmez. Anne çocuklarını isimleriyle çağırır. Bazen de şefkatine ve teklifsizliğine delâlet eden takma isimler kullanır. Ev işlerinde tam yetki sahibi olan kadının sorumluluğu çok geniştir. Kocasının bulunmadığı bir zamanda gelen misafirleri kabul ve ağırlamak, misafirin sınıf ve mevkine göre hürmeten kuzu, koç hatta öküz kesmek, kocasının misafire adet üzere vermesı gereken hediyeyi vermek kadının yetkisi dahilindedir.


Çocukların eğitimi


Çerkesler hamile kadının şağlığına çok dikkat ederler. Çocuk dünyaya gelince bütün akraba ve komşular tebrik için gelirler. Hediye olarak Haluj, börek, koç ve kuzu gibi şeyler getirirler. Çocuğun ninesi de kız evlâda sırma işlemeli beşik takımı ve güzel elbise gönderir. Beşik göndermek uğursuzluk olarak kabul edilir. Çocuğun doğuşu şerefine ekseriyetle kurban kesilir. Kamşulara zifayet verilir. Çocuk beşikleri ağaçtan yapılmış olup belli şekildedir. Sırma işlemeli süslü örtülerden başka asıl beşiğin süsü yoktur. Çocuğu sabah akşam yaz ise soğuk, kış ise az ılık su ile iki defa banyo yaptırırlar. Bazıları yaz ve kış soğuk su ile yıkanır. Kadınların bazısı da çocukları sabah, öğle, gece yatırılırken olmak üzere üç defa banyo ederler. Soğuk su ile banyo edilen çoculkarın daha sağlam ve çevik olacağına inanılır.

Sabah, öğle, ikindi ve yatarken çocuğu dört defa muntazaman kaldırırlar ve süt verirler. Çocuğa annesi süt verir. Kâfi gelmedigi takdirde komşu kadınlar arasında ufak çocuklu varsa ondan istifade ederler. Yoksa eksiklik keçi, inek sütü ile tamamlanır. Diş çıkarıncaya kadar çocuğa başka yemek vermezler, yalnız sütle beslerler. Diş çıktıktan sonra ŞEKURİP adı verilen sütten ve baldan pişirilmiş bir çeşit muhallebiden azar azar vermeye başlarlar. Çocuğa babası ya da annesi ad takmaz. Dedesi, ninesi yahut yakın akrabadan bazan de dostlarından biri ad takar.

Anne çocuğun yaşına göre Ahlâki terbiyesine dikkat eder ve karakterinin teşekkülüne yön verir. Çocuğa karşı ciddiyet gösterirse de ruhunu öldürecek şiddet ve onu alçaltacak halleri reva görmez. "FEMİF" yani beceriksiz, "KARABĞ" yani korkak kelimeleri çocuğun terbiyesi için kullandığı yegâne değnektir. Bu kelimeler çocuğa vazifeperverlik, mertlik, cesaret hissini aşılar. Aile hayatındaki resmiyet ve misafir odası (Haceş) çocuğa sosyal terbiyeyi verecek mekteptir. Çerkesler çocuklara kalın pamuklu şeyler giydirmezler. Vücudu sıcak ve soğuğa dayanıklı olması içiz elbisenin hafif fakat zarif olmasına dikkat ederler. Çocuk elbiseleri erkek ve kadın elbiselerinin küçültülmüş şeklidir. Ancak pek ufak çocuklara kalpak giydirmezler. Çerkeslerde kız ve erkek çocukları bir arada ders görür.


Yürüme çöreği


Çocuk yürümeğe başlayınca adam olmak üzere ilk adımı atmış sayılarak gelecekte yapacağı meslek hakkında bilgı edinmek için anne büyük ve süslü bir çörek yapar. Çöreğin üzerine çocuğun erkek ve kız olmasına göre kalem, kitap hakka, silah yahut iğne, makas, yüksük gibi aletler konur. Ondan sonra aile fertleri huzurunda yapılacak merasim için çocuk süslü elbiselerle donatılır. Sonra üzerindeki eşyadan birini almak üzere çöreğin yanına oturtulur. Çocuk da tabiatıyla gözüne hoş görüneni alır. Aldığı şeye göre anne de kendisini çocuğun eğilimlerini anlamış olur. Meselâ silâh aldı ise kahraman, kalem ve kitap gibi şeyler aldı ise alim, çekiç aldı ise sanatkâr olacağına hükmeder.


Kurban töreni


Çerkesler, doğan çocuklar için kurban keserler. Analar bunu ömrün uzaması için bir vesile saydıklarından ihmal ettirmezler. Ekseriyetle iki yaşına gelince kurban merasimi yapılır. 1839'da Mr. Bell, Çerkesya'da bulunduğu bir kurban merasimini şu şekilde anlatıyor: Bu gün hane sahibim oğlunu Allah'a takdim etti. Ormanın ortasında âdetlere göre sofralar dizilmişti. Civardaki muhtelif evlerden getirilmiş olan bu sofralardaki yemekler de çeşitliydi. Sofra getirenlerin çağu sofrayı ruhani reis vazifesi gören ihtiyar şahsa verdikten sonra başlarını açarak diz çöküyor, başlarını yere doğru eğiyorlardı. (O sırada Çerkesler Müslüman olmakla beraber, putperestlik ve Hıristiyanlıktan alınmış kadim dinlerine ait merasimi büsbütün terk etmemişlerdi.) Bu mukaddes yerin kenarında benim için de bir kır minderi serilmişti. Diğer yönden de benden sonra gelmeye başlayan ve sayıları altmışa varan kadınlar dizilmişti. İhtiyar kadınlar ateş başında, kızlar da sık bir ağaçlığın kenarında idiler. Dini merasim evvelce gördüğümden daha muhteşem surette yürütüldü. Önce "The Şkhoa" ye yani "Ulu Tanrı"ya temizleneceklerine dair bir dua yapıldı. Ruhani reis bu duayı okuduktan sonra sağ elinde "Şuatn" denilen içki dolu bir ağaç kadeh, sol elinde mayasız büyük bir çörek olduğu halde ilerledi ve arkasında duran muavinlerine verdi. Onlardan tekrar beş, altı kadeh ve ekmeği birer birer alarak hepsine ayni şekilde dua etti. Daha geride başları açık olarak yere diz çökmüş ve başlarını yere eğmiş olan cemaat de yüksek sesle aynı duayı tekrar ediyor, ihtiyar kadınlar da buna iştirak ediyorlardı. Buradan sonra üzerinde dua okunan Şuat ve çörekler hazır olanlara dağıtıldı. Sonra iki keçi ve bir koyundan ibaret olan kurbanlar, her biri iki adam tarafından tutulduğu halde getirildi. Ruhani reis her birisinin üzerine dua okuduktan sonra başlarma kadehteki Şuattan birer parça döktü. Kıllarından birer parça alınarak arkasın da duram üç balmumu şamdan yakıldı. Sonra kurbanlar ksilmek üzere geri çekildiler. İbadet merasimi sona erdiğinden herkes başka şey1erle meşgul oldu. Bazıları kurbanlarm etinin kesimine yardım etti. Bazıları büyük kazanlar hazırladılar. Diğerleri de yemek hazır oluncaya kadar eğlendiler. Hatırlı kişiler ise bu arayı konuşma ile geçirdiler. Vazifesini talkdire değer bir başarı ile yapmış olan ruhani reis başı açık, elinde baston, sırtında manto olduğu halde devamlı ayakta durdu. Yemeklerin, etlerin altmışa çıkan sofralara dağıtımını da idare etti.



Bluesorrow 19 Nisan 2008 23:12

Çerkeslerde toplantı geleneği

Çerkeslerde toplantı yapmak için çok vesile ve neden vardır. Bir köyden diğer bir köye gidildiğinde ya da o köye dışarıdan bir misafir gelmişse gençler hemen bir araya gelirler.
Bir düğünün bitiminde gençler toplanarak böyle bir ortamın oluşmasına sebep olabilirler. Yine kendi aralarında böyle toplantıları önceden planlayabilirler. Muhabbet toplantıları fonksiyonel açıdan bir çok amacı gerçekleştirmektedir. Bu tür toplantılarda bir çok Çerkes genci birbirleri ile tanışma imkanı bulur. Aynı sülaleden olan kişilerde birbirini tanımış olur. Aynı yaş grubundan toplanıp tanışan bu kişiler böylece eğlenme şansını yakalar. Birbirlerini tanıyan genç kız ve erkekler aradıkları vasıflan taşıyan kişilerle kaşen olarak daha sonra evlenebilme imkanını bulurlar.
Toplantı düzeni
Toplantıda insanlar dağınık bir şekilde oturamazlar. Herkes konumuna göre oturması gereken yerde oturmak durumundadır. Oturma sisteminde kızlar ve erkekler ayrıdır. Karışık oturmazlar. Toplantıda hiyerarşik yapılanmanın getirdiği farklı statü ve rollerin olması fertleri istediği gibi davranmaktan alıkoyar. Herkes örf ve adetlere göre oturma düzeni alır. Thamatenin sağında ve solunda birer yardımcı bulunur. Bu kişiler ev sahibi olmaması kaydı ile gelen misafirlerden birisi olabilir. Bunlar en az thamate kadar topluma etki edecek konumdadırlar. Eğer bu cemiyet düğün, nişan türü bir cemiyetse thamatenin sol tarafına yaş sırasına göre erkekler, sağ tarafına yaş sırasına göre bayanlar oturur. Bayanların thamatesi de cemiyetin thamatesinin sağ yanında oturur. Yaş sırasına göre de diğer bayanlar da sağ tarafta yer alırlar. Diğer cemiyetlerde ise sağında ve solunda erkekler oturmaktadır.
Gösterilen her davranışın belirli kuralları vardır. Fakat buna rağmen bu tip toplantılar çok eğlenceli ve faydalı olur. Bu tür toplantılar yeni iştirak etmeye başlayan gençler açısından da eğitim merkezi sayılır. Burada habzenin yani örf ve adetlerin uygulamalı olarak öğretilmesi bağlanır. İnsanlar birbirine kaynaşır. Kızlar ve erkekler arasında arkadaşlık kurulur. Bu tip toplantılar belirli yaş gruplarına ayrılmıştır. Kızlar ve erkekler kendi yaş gruplarının toplantılarına katılırlar. Her yaş grubunun toplantısı ayrı olmaktadır.
Eğlenerek tanışma
Bütün toplantılar başlarken tanışma faslı vardır. Cemiyette kişileri tanıştırma görevini thamatenin isteği üzerine pşerah yerine getirir. Cemiyet kalabalık ise herkesi tek tek tanıştırmak yerine değişik bir ortam hazırlanarak herkesin birbiriyle tanışması sağlanır. Bu daha ziyade vakit geçirici oyunlarla olur. Bu oyunlar cemiyetteki insanların birbirleri ile tanışmasına ve etkileşim kurmasına vesile olur. Oyunu pşerah başlatır. Mesela çapşı denilen bir oyun vardır. Pşerah cemiyetteki kişilerin herhangi birisini kaldırır. Kaldırdı kişinin eline vurur. Eline vururken de kendi ismini, kabile ismini ve boy ismini söyler. Yine o kişi de aynı şekilde başkasını kaldırır. Bu şekilde oyun süresince bir tanışma olur. Fakat cemiyette Çerkez olmayan bir kişi varsa o kişi sadece bulunduğu konum itibariyle tanıştırılır.
Habzenin kesin kuralları
Muhabbet geceleri habzenin kesin kurallarına göre şekillenir. Bu kurallara uyulmadığı taktirde thamate araya girer ve kuralların uygulanmasını sağlar. Kurallara uygun hareket etmeyen kişiler ise diğer fertler tarafından uyarılır. Bu nedenle bu toplantıda serdedilen her davranış kurallara uygun olmak durumundadır. O gecede hiç kimse keyfi olarak odadan dışarı çıkamaz. Dışarı çıkmak istediği taktirde thamateden izin alır. Thamate izin vermişse dışarıya çıkabilir. Birisi herhangi bir durumda dışarı çıkıyorsa orada bulunan herkes çıkarken ayağa kalkar. Aynı şekilde dışarıdan içeriye gelindiğinde de aynı şey geçerlidir. Bu durum Çerkes kültüründeki saygı unsurunun etkinlik göstergesidir.
Bir kompliman geleneği Pseluh
Çerkeslerin her vesile ile yaptığı toplantılar, gençlerin kendilerini göstermesi ve kabiliyetlerini sergilemesi için birer fırsattır. Böyle eğlencelerde birbirinden hoşlanan genç kız ve erkekler sanki evleneceklermiş gibi birbirlerine iltifat ve ilanı aşk ederler. Çeşitli şakalar yaparlar. Bazen aynı kıza bir kaç genç birlikte iltifat ederek eğlenceyi artırır. Kızlar da gençlerin bu iltifatlarına uygun şakalar yaparlar. İltifatlarla birlikte yapılan tüm şakalaşmalara pseluh denmektedir. Pseluh işin gayri ciddi boyutudur. O cemiyetle sınırlıdır. Pseluk zahiren gayri ciddi gibi görünse de bu kanaat yanıltıcıdır. Bütün eğlence ve şakalar birtakım yaptırımlara haiz olan habzenin kesin kuralları ile sınırlıdır. Gelişigüzel bir biçimde pseluk yapılmaz. Saygısızlık yapmak karşısındaki kişiyi en ufak bir şekilde rencide etmek yasaktır. Pseluk ile başlayıp daha sonra da devam eden kaşenlik iki kısma ayrılmaktadır. Bunlardan birisi şaka diğeri ise ciddi kaşenliktir.
Şaka kaşenliğine semerko denmektedir. Bu durumda kişiler ciddi olmasalar dahi sırf o geceye ya da bir kaç geceye mahsus olarak kaşen olabilirler. Burada amaç eğlenmek, birbirlerini tanımak bunu yaparken de hoş vakit geçirmektir. Şaka kaşenliğinde kız ve erkek birbirlerine sanki evleneceklermiş gibi meth edici ve övücü sözler söyler.
Misafirlerin durumu
Bu cemiyetlerde misafir olan kişiler, çok önemli bir mazeretleri olmadıkça diğer kişiler topluluğu terk etmeden o ortamı terkedemezler. Toplantı bitene kadar o ortamda bulunmak durumundadırlar. Çünkü diğer kişiler daha ziyade o gece onlar için toplanmıştır. Bu nedenle onların toplantıyı terkedip gitmeleri saygısızlık sayılır. Aynı kural misafir ve ev sahibi dışında ev sahibinin arkadaşları için de geçerlidir. Bunların cemiyeti terkedip gitmesi de misafirlere karşı bir saygısızlık olarak nitelendirilir.
Oyunlar
Çerkes gençlerinin düğün gibi toplumsal aktiviteler vesilesiyle tertip ettiği toplantılarda çeşitli oyunlar oynanır. Oyunlar hem cemiyetteki insanların birbirleri ile tanışmasını sağar hem de toplantının eğlenceli geçmesine sebep olur. Bu oyunlar folklorik ve dans türü oyunlar değildir.
Eğlenceye yönelik olan ve herkesin iştirak ettiği oyunlardır. Oyunu pşerah başlatır. Oynanan oyunların bazılan şunlardır.
Çapşı: Bu oyun birbirinin eline vurarak tanışmayı sağlayan oyundur.
Aykan: Pişerah kalkar. Başka birini de kaldırır. İkisi de eliyle birbirinden habersiz olarak bir, üç ya da beşi göstermek durumundadır. Oyunun kurallarına göre üç biri, beş üçü, bir de beşi yenmektedir. Bu durumda yenen sayılan eliyle gösteren kişi diğer kişinin eline hızlı ya da yavaş olarak vurmaktadır.
Eş Seçme: Oyunun başında herkes ikişerli olarak eşleştirilir. Daha sonra pşerah kalkar, sırayla herkese eşinden memnun musun diyerek sorar. Eğer memnunsa, memnun olduğu için eline havluyla vurulur. Memnun değilse eline vurulmaz ve eş olarak kimi istediği sorulur. O da orada bulunan herhangi bir kişiyi eş olarak tercih eder. Bu durumda tercih ettiği kişinin eşine eşini veriyor musun diye sorulur. Eğer verirse eline vurulmaktan kurtulur. Eşini vermeyi kabul etmezse eşini isteyen kişinin taktir ettiği sayı kadar (daha önceden bir limit belirlenir) hızlı yada yavaş şekilde eline vurulur.
Yüzük Oyunu: Bu oyunda bir yüzük saklanır. Bir kişi kaldırılır ve kaldırılan kişiden yüzüğü bulması istenir. Bunu da diğer kişilerin tarifleri ile yapar. Yüzüğü arayan kişi diğer kişilerin verdiği ipuçlarına göre yüzüğün kimde olduğunu bulur.
Bu oyunların yanısıra daha farklı oyunlarda oynanmaktadır. Bu oyunlar kişilerin hem birbirleriyle tanışmasını hem de etkileşim ve iletişim kurmasını sağlar. Kişiler çapşı denilen oyunla çok kısa bir süre içinde birbirleri ile tanışma imkanı bulur. Aykan denilen oyunda bunun hemen akabinde gelir. Bu oyunda da en fazla bir dakika kadar süre içerisinde birbirleriyle konuşma imkanı sağlanmış olur. Onlar da eğer iletişim kurmak isterlerse bu fırsatı değerlendirmeye çalışırlar. Eş seçme oyununda ise eşini vermemenin cezası vardır. Kişiler eğer eşlerine bağlı iseler eşlerini vermezler. Bağlı değillerse eşlerini değiştirirler. Eşine ne kadar bağlı ise o kadar cezaya tahammül eder. Bu bağlılığı hem karşısındaki kişiye hem de topluma yansıtmış olur. Bunun gibi diğer oyunların oynanmasında da bir takım incelikler ve faydalar vardır. Bu tip oyunların yanı sıra toplantılarda maniler, güzel sözler, şarkılar vs. söylenir. Bir çok değişik konular konuşulur
Not. Bu yazı Jabagi Baj'ın "Çerkesya'da Sosyal Yaşayış ve Adetler" adlı kitabı ile Zeynep Durgun'un "Çerkeslerde (Adıgeler) Kaşenlik Adeti ve Sosyal Değişme" adlı tez çalışmasından yararlanılarak derlenmiştir. (Fehim T.)

Kaynak:Kafkas Vakfı


Bluesorrow 19 Nisan 2008 23:53

Adıgelerin eski dinleri ve İslam'ın Kafkasya'ya girişi

Adıgeler Kuzey Kafkasya halklarından olup, tarihin bilinen en eski devirlerinden günümüze kadar Kuzey Kafkasya'nm orta ve batı kesimlerinde yaşayan ve Adıge dilini konuşan otohkton halklardan birisidir. Batılılar onların ülkelerine Circassia, kendilerine de Circassien derler. Osmanlı kaynaklarında diğer Kafkas halkları ile birlikte Çerkes-Çerakis tabiri kullanılmaktadır. Araplar ise bunlara Şerkes-Şerakis adını verirler.
Adıgeler bilinen en eski tarihleri içinde hiç bir zaman dinsiz bir dönem geçirmemişlerdir. Tarih boyunca üç önemli dine mensup olmuşlardır. Bunlar eski dinleri, Hıristiyanlık ve Müslümanlıktır. Eski Adıge dini, üç ana grupta incelenebilir. Birincisi inançlar, ikincisi ibadetler, üçüncüsü de ahlaktır. Bunların dışında büyü, sihir, tılsım, fal vb. batıl itikatlar ve kutsal tasavvuru içinde ele alınabilecek tabiattaki çeşitli varlıklarla ilgili kültleri (dağ, ağaç vs.) sayabiliriz.
Tanrı Tha
Eski Adıge inançlarından en önemlisi hiç şüphesiz bütün dinlerde görülen Yüce Tanrı inancıdır. Adıgeler Tanrı'ya "Tha" ismini verirler. O kainatın yaratıcısıdır, bütün mukadderat elindedir, kullarına acıyan, bağışlayan, merhamet eden, sağlık veren ve aynı zamanda cezalandırandır. Tha'ya yüklenen bu sıfatlar, tevhid inancının izlerini taşır. Adıge inançlarında Tha'nın dışında başka tanrılar da mevcuttur. İkinci derecedeki tanrı, Tha'nın insanları terbiye vasıtası olan Yıldırım ilahı Şıble'dir. Bu ikisi dışında başka tanrılar da görülür.
Ahiret, cennet, cehennem, ceza, mükafat, ruhun ölümsüzlüğü, yeniden dirilme, melek, şeytan, cin eski Adıge inançları içinde yerini alır.
İbadet figürleri
Eski Adıge dininde ibadet de önemli bir yer tutar. Adıge ibadetleri dans ve müzik eşliğinde bir takım figürler icra edilerek mabet olarak kullandıkları "kutsal koru"larda yapılırdı. İbadeti Thamade yönetirdi. Diğer dinlerde görülen oruç, kurban, dua vb. ibadetler eski Adıgelerde de mevcuttu. Doğum ve ölüme çok önem verilir, bu iki olayla ilgili yapılan törenler en önemli dini görevlerden sayılırdı.
Bütün bunlar dünyadaki diğer benzer ilkel dinlerde olduğu gıbi dinin ilk kaynağının ilahi olduğu ve tek tanrı inancından, çok tanrı inancına geçildigi şeklindeki tezi desteklemektedir. Çünkü eski Adıge inançların da Tha merkezi bir konumdadır ve herşeyin yaratıcısıdır.
Vı Abıgeba?
Adıgeler üstün ahlaka önem verirler. Adıgeliği insanlıkla bir tutarlardı. Birisi yanlış ve hatalı bir iş yaptığında "Vı Adıgeba?" (Adıge değil misin?) derlerdi. Ahlaki umdeler ferdi ve sosyal hayatın tamamını düzenleyen şifahi kanunlar bütünü Khabze'nin içinde yer alırdı. Khabze kutsal sayılır ve ona uymayanlar Thamadeler kurultayı tarafından cezalandırılır.
Eski Adıge dinini bu şekilde özetledikten sonra Kuzey Kafkasya'nın İslamiyet'le tanışmasına geçebiliriz. İslamlık döneminden önce Kuzey Kafkasya'da Hıristiyanlık görülse de hiç bir zaman başarılı olamamıştır.
Bugün Abhaz ve Osetler'in bir kısmı ile Mezdok bölgesi Kabardeyleri hariç Kuzey Kafkasya'nın tamamı Müslümandır. Diaspora'daki Kuzey Kafkas kökenlilerden ise sadece Basklar Hıristiyan olup diğerleri Müslümandır. Çünkü Hıristiyanlık Kuzey Kafkas halklarının ruhuyla bağdaşmamıştır.
İslam'ın gelişi
İslamiyet Kuzey Kafkasya'ya Hz. Ömer dönemi fetihleri sırasında, İran'ın fethinden sonra Dağıstan bölgesinden girmiştir. Hicri 7. asırda Kuzey Kafkasya'ya giren İslam orduları Hazarlarla uzun süren savaşlar yapmak zorunda kalmışlardır. Bu dönem içinde Dağıstan ve Çeçenistan bölgeleri ve Orta Kafkaslar'ın bir kısmı İslamiyet'i kabul etmeye başlamışlardır. Sonraki yıllarda toplu olarak müslümanlaşma hız kazanmıştır. Hanefi ve Şafii mezhebi yaygındır. Ayrıca Müridizm hareketi olarak bilinen Nakşibendilik halk tabakalarının İslamlaşmasında ve Ruslara karşı yapılan savaşlarda büyük roller üstlenmiştir.
İslamiyet Kuzeybatı Kafkasya (Çerkes-ya)'ya doğuya göre biraz daha geç tarihlerde girebilmiştir. Bu bölgede 13.yüzyıllarda başlayan İslamlaşma Osmanlı ve Kırımlıların çalışmaları ile ancak 18.yüzyılda tamamlanabilmiştir. Kuzeybatı Kafkasya'nın İslamlaşmasında en önemli görevlerden birisini de İmam Şamil'in naibi Muhammed Emin yerine getirmiştir.
İslamiyet'in dünyanın en çok etnik unsurunun bir arada yaşadığı Kuzey Kafkasya'da yerleşmesi bazı önemli sonuçları doğurmuştur. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:
1- Halk Hıristiyanlık'la karışmış çok tanrılı eski dinlerinden ayrılıp fıtrat dini olan İslam'la şereflenmiştir.
2- Kuzey Kafkas halklarının etnik mozayiği, İslam kardeşliği çatısı altında pekişmıştir.
3- İslamiyet'in bölgeye girmesiyle İslam coğrafyası son derece jeopolitik ve stratejik önemi olan bir ülke kazanmıştır.
4- Yüzyıllar boyunca Ruslar'a karşı verdikleri bağımsızlık savaşlarına İslamiyet güç kazandırmış, dirençlerini artırmış ve sıcak denizlere inme politikasını uygulamada Rusları yorgun düşürmüş, böylece İslam dünyasının Kuzey cephesinden parçalanıp dağılmasına engel olmuşlardır.

Kaynak:Kafkas Vakfı


Bluesorrow 20 Nisan 2008 21:27

Thamateler
Çerkes toplumsal yapısında Thamate önemli bir yere sahiptir. Thamateler toplumsal düzenin doğal temsilcileridir. Thamate eğlenceyi, düğünü, toplantıyı, herhangi bir elçi grubunu temsil eden ve yöneten kişidir. İsmail Berkok, Tarihte Kafkasya adlı kitabında Rus şairi Puşkin'in thamateler için "Davranış olarak demokrat kalben aristokrat" dediğini kaydediyor. Thamate seçimi
Thamateyi cemiyetteki fertler seçer. Thamatenin toplantıyı yönetebilecek kabiliyete ve bilgiye sahip olması, çerkes adetini çok iyi bilmesi gerekir. Thamate seçiminde yaş çok önemli olmakla beraber yöneticilik kabiliyeti yüksek, toplum içinde belli bir ağırlığı olan ya da savaşlarda kahramanlık göstererek öne çıkmış, doğal bir saygınlık kazanmış hatta asalet sahibi soylu gençler tercih edilebilir. Bütün toplantılarda cemiyetin thamatesi erkekler arasından seçilir. Bayanlardan thamate seçilmez. Fakat bayanların da kendi aralarında seçtikleri thamateleri olabilir. Bu kişi bayanların davranış ve hareketlerinden sorumludur. Ancak bütün toplantıyı organize eden sorumlu kişi erkek olmak durumundadır.
Yetki ve sorumlulukları
Toplantıda olan ve olacak olan tüm hadiselerin sorumlusu ve hakimidir. Cemiyet içerisinde hiçbir şekilde düzensizlik ya da kargaşa çıkmasına müsaade etmez. Kurallara aykırı hareket eden kişileri uyarır.

Toplum ve thamatenin elçisi
Pşerah


Thamate ile topluluk arasında iletişimi sağlayan pşerahlar vardır. Sayıları cemiyetin büyüklüğü ile orantılıdır. Pşerah denilen kişiler daha çok cemiyetteki meselelere hakim olan yetenekli küçük yaşta olanlar arasından seçilir. Eğer cemiyet az sayıda kişiden oluşuyorsa bu iş için bir kişi yeterlidir. Fakat cemiyetin sayısı kalabalıksa sayısı ikiye üçe çıkabilmektedir. Pşerahın görevi thamate tarafından alınan bütün kararları topluluğa, topluluğun isteklerini de thamateye bildirmektir. Yani bir nevi thamatenin yardımcısı konumundadır.

Derleyen: Fehim Taştekin

Kaynak:Kafkas Vakfı


Bluesorrow 28 Nisan 2008 23:55

Çerkeslerde Giyim Kusam

Kafkaslilarin giysilerinin her birinin gerek islemecilik gerekse görsel zenginlik açisi ndan sanat eseri oldugunu söylemek abartili olmaz. Hazar Denizi'nden Karadeniz'e kadar uzanan Kuzey Kafkasya, dünyada dillerin ve lehçelerin en yogun oldugu bir yöredir. Burada yasayan halklar ortak bir kültürü paylasir. Erkeklerin eskiden günlük, simdilerde ise sahne ve tören giysisi olan çerkeska bu ortakligin simgesidir. Kadin elbiseleri kapalidir ama dekoratiftir. 1925-1926 yillarinda etnograf B.A. Kuftin Kuzey Kafkas giysilerinden olusan zengin bir koleksiyonu Sovyetler Birligi Halklari Müzesi'ne teslim etmistir. Bu giysiler 1948'de Devlet Etnografya Müzesi'ne nakledilerek korumaya alinmis tir.








ERKEKLER ZARIF VE CIDDI GIYINIRDI

Erkekler ev yasaminda iç gömlek, pantalon ve besmetten (gömlek) ibaret olan sade giysileri, disarida ise üzerine 'çerkeska', kalpak ve yumusak çizme giyerlerdi. Bas giysileri üç türlü idi; ipek takke, yün külah ve kalpak. Deriden yapilmis ‘suruk’ dedikleri güzel çizmeler ve ayakkabilar giyerlerdi. Kemer, deri veya ipekten yapilirdi. Erkekler kemerlerine silahlarini ve edevatlarini asardi. Altin ve gümüsten halka halinde kemerler de yapilirdi. Süs ve taki cinsinden bayanlar, altin ve gümüs küpe, yüzük, bilezik, bronz taç, gerdanlik; erkekler de yüzük takardi.

KADINLARIN ZERAFET TERCIHI

Kafkas kadin giysileri dis görünüsleri ile tam bir zerafet ve asalet ömegidir. Biçimi y üzyillarca bozulmadan korunabilmistir. Dagli kadinlar giyimlerine özen gösterir ve vü cutlarini korurlar. Küçük yaslardan baslayarak ince belli ve dik orantili vücutlarini korumaya çalisirlar.Bayan kiyafetleri daha çok farklilik arzederdi. Yapilis tarzi erkek kiyafetlerine benzer, gömlek ile fase denen gögüs kismi islemeli miflonlu pardesüden olusurdu. Ayakkabi az farkla erkek ayakkabisina benzerdi. Elbise için fabrika mamülü farkli kumas ve bezler ile ipek kumaslar kullanilirdi. Ayakkabilarini sahtiyan, yünlü kumas ve deriden bizzat kendileri yaparlardi.


Kuzeybati Adigeleri biyik, bazilari da sakal birakirlardi. Saçlarini kaziyip tepede ve sol kulaga yakin bir tutam saç birakirlardi. Tras biçagini hep yanlarinda tasirlardi. Bayanlar saçlarini yapardi. Bir mezarda taç seklinde örülmüs bayan saçi bulunmustur.

Topragin bereketi ve havanin güzelligi sebebiyle Çerkeslerin ve Kafkas kabilelerinin bedenleri son derece gelismis olup bünyeleri sikintiya çok dayaniklidir. Sportif uzuvlari güzel bir görünüm arzetmektedir.

Kabileden kabileye modelde farklilik göstermesine ragmen genellikle tüm Kuzey Kafkas halklarinin giysileri ayni model idi. Giysiler çogunlukla yünden örülürdü.

17. Asirda Adigeler kirmizi elbise giyerlerdi. 2. Yarida ise siyah yayginlasti. Ipek, yün ve benzerinden mamul tsey (kaftan) giyerlerdi. Ayakkabiyi deriden, kumastan, örme ipten, islenmis deriden yaparlardi. Suruk dedikleri bir nevi çizme giyer, içine ot koyarlardi. Erkek kiyafeti kesinlikle silahli olurdu. Sadece psi ve workler degil biraz varlikli insanlar da zirh ve migfer giyerlerdi. Kafanin iki yaninda saç birakilir, örülürdü. Abazalar saçlarini uzatir, Kabardeyler saç ve sakali tras ederlerdi. Dagistanda sakali olmayana itibar edilmezdi.


Bayan kiyafeti genellikle ayri olmakla beraber erkek giysisine benzedigi noktalar da bulunurdu. Bas giysileri çok farkli idi. Inguslarda kuryari yünden örülür, külahin ucu sivriltilip öne dogru bükülürdü. Asetin kizlar esarptan baska yuvarlak küçük sapkalar da giyerdi. Adigeler ipek veya kumastan mamul altin ve gümüs süslemeli küçük sapkalar giyerdi. Gerdanlik, yüzük ve bilezikler, altin, bronz, bakir, gümüs gibi farkli madenlerden yapilirdi. Saçlar Adigelerde en iyi süslenirdi. 1634te Adigey;de bayanlar saçi açik gezerdi. Terkede yasayan Adige kizlar 1638;de ikili örgü yaparlardi. 1669da 7-8 örgü yapildigi görülmüstür. Kadinlar ellerine kina yakardi. 17-18. Asir bayan mezarlarinda ahsap veya kemik tarak, ayna, yüksük, igne vs. özel esyalar bulunmustur.

1861 öncesinde giyim kusam dag bölgelerinde ayni kaldi ama vadilerde biraz degisiklik göstermeye basladi. Fabrika dokumasi kumaslar kullanilmaya baslanmakla beraber dag bölgelerinde elde yapilan iç ve üst giysilik kumaslar da kaliteliydi. Koyun derisinden sapka, kürk, pantalon vs. yapilirdi. Keçe yamçi ihtiyaçtsan fazla üretilip satilirdi. Kabardey, Dagistan ve Çeçen yamçilari daha çok tutulurdu. kullanilirdi. Daglarda keçi kilindan, ovalarda ise deve yününden yapilmakta olan sharhon (baslik) ile az islenmis kaba deriden yapilan suruk (çizme) çok yaygin kullanilmaktaydi. Fantazileri de yapilan bu çizmeleri zenginler iyi sahtiyandan yaptirirlardi. Bunlarin fabrikasyon üretimini yapan atelyeler de kurulmuttu.


Mezdog Adigelerinde de kiyafet genelde muhafaza edilmistir. Ancak, degisik halklardan olusan bu yerlesim biriminin etkileri olmus ve metal para süsü, kisa kol, Rus etegi, pek siki takip edilmeyen esarp kullanimi vb. degismeler vuku bulmustur. Kabardey;de büluga ermis kizlar için fes zaruri idi. Atalik adeti tamamen, misafirperverlik ve hoh kismen kayboldu. Kan davalari siddetini kaybedip, düsman taraflar daha kisa zamanda baristirilir oldu.

Ölü içn kadeh kaldirarak hoh söyleme adeti gelisti. Adigeler Mezdog Kabardey den küçük aileler halinde göçtüler. Mezdoga gelen akraba gruplar bulusup büyük kabileler olusturdular (winagoe zekhes). Ticaret ve para gelistikçe aile yeniden küçülmeye basladi.

Çoçuklarina müslüman adlari vermelerine ragmen vaftiz esnasinda degistiriliyordu. Çok önem verilen vaftiz için Mezdoga giderlerdi.

13-15. Asirlarda bölgeyi dolasmis olan yabanci gezginlerin anlattigina göre; psiler ve werkler disindaki erkekler altin ve gümüs süsleme kullanmazdi. Belereçinska yakin bir yerde bulunan beylere ait bir mezarda ince ipek bulunmustur. çamasirin üstüne besmet dedikleri kisa pantolon giyerlerdi. Üst kisma halat denen bir çesit hirka giyilirdi. Anilan mezarda keçi derisinden mamul kürk parçasi da bulunmustur. Bas giysileri üç türlü idi; ipek takke, yün külah ve kalpak. Deriden yapilmis suruk dedikleri güzel çizmeler ve ayakkabilar giyerlerdi. Kemer, deri veya ipekten yapilirdi. Erkekler kemerlerine silahlarini ve edevatlarini asardi. Altin ve gümüsten halka halinde kemerler de yapilirdi. Süs ve taki cinsinden bayanlar, altin ve gümüs küpe, yüzük, bilezik, bronz taç, gerdanlik; erkekler de yüzük takardi.

Bayan kiyafetleri daha çok farklilik arzederdi. Yapilis tarzi erkek kiyafetlerine benzer, gömlek ile fase denen gögüs kismi islemeli miflonlu pardesüden olusurdu. Ayakkabi az farkla erkek ayakkabisina benzerdi. Elbise için fabrika mamülü farkli kumas ve bezler ile ipek kumaslar kullanilirdi. Ayakkabilarini sahtiyan, yünlü kumas ve deriden bizzat kendileri yaparlardi.

1961 öncesinde erkek kiyafetleri asagi yukari ayni idi, hep ayni cinsten giyiniyorlardi. Erkek kostümü pisnet (gömlek), çerkeska, yamçi, baslik ve Ruslar papaha dedigi kalpaktan olusmaktaydi. Çerkezkanin haziritl diye isimlendirilen kursunluklari vardi. Barut kullanimindan önce yaldizlanmis kemikten veya gümüs süsleme malzemelerinden süs olarak yaparlardi. Süslü Çerkeskalar merasimlerde giyilirdi. Tüccarlar çogalmaya baslayinca demir atelyeleri de gelisti ve silahlari (kiliç, kama, rovelver vb.) kalite kazandi.

Erkeler yamçinin altina zirh gömlek giyer, baslarina üstü sivri veya kubbe seklinde migfer takarlardi. Egri uçlu kiliç ve düz kama kullanirlardi. Bunlarin kabzasi haç seklinde olurdu. Migfer ve kiliçlarda Arapça veya farsça yazilara rastlanirdi. Ok ve ok ucu yapimi, koruma gereçlerinin tasidigi önem sebebiyle oldukça gelismisti. Yayin tutacak yeri kemikten yapilirdi. Zirhi delen çelik uçlu oklar yapilirdi. Mizrak ve topuz pek az kullanilirdi.

Savasirken zirh ve migfer giyerlerdi. 17. Asirda Adige ve Dagistanlilar metal kalkan, Inguslar da ahsap üstüne deri geçirilmis yuvarlak kalkan kullanmislardir. 17. Asirda haziritl dedikleri fiseklikler ok yerine fisekle doldu. Yaylar çok özenerek yapilirdi. Oklarin boyunun bir metreyi geçtigi olurdu. Bu çagda erkeklerin çogunun tüfegi ve tabancasi olmustu. Ama ok ile yay da kullaniyorlardi. Derbent, Terek, Temruk, Sucukkale vs. yerlerde toplari vardi. Kilici ustaca kullaniyorlardi. 18. Asirda ucu egri kamalar yayginlasmaya basladi. Her erkekte deri kin içinde biçak, çakmak tasi, kapanan tras biçagi ve ahsap veya kemik barutluk bulunurdu.


The Unique 19 Mayıs 2008 21:07

Çerkes Sürgünü: 21 Mayıs 1864
Kafkasya, kuzeyiyle ve güneyiyle tarih boyunca stratejik önemi olan bir coğrafyadır. Bu nedenle de sürekli saldırılara ve işgallere sahne olmuştur. Esas itibariyle dağlık bir ülke olan Kafkasya’da yerleşim yerleri genellikle yüksek yaylalar ve derin vadilere yayılmıştır. Yüksekliği fazla olan bu dağ silsilesi, bölgedeki insanların tarihlerini, kültür ve karakterlerini başkalarından farklı kılmıştır.
Askeri açıdan büyük ölçüde savunma imkanı sağlayan dağlar, kültür ve etnik bakımından bölünmüş bir coğrafyanın doğmasına sebep olduğu gibi Kafkasyalıların birleşmesini de önleyen bir faktör olmuştur.
Esas konumuza geçmeden önce üç kavramın anlamını bir daha hatırlayalım.
GÖÇ: İşgal ya da başkaca bir zorlayıcı nedenlerle topraklarında eskisi gibi rahat yaşama olanağı kalmayan bir halkın veya halkların başka yörelere veya ülkelere kendi kararlarıyla gitmeleridir.
SÜRGÜN: İşgal edilen ülkedeki insanların tümüyle ve zorla topraklarından çıkartılması ve başka yerlere gönderilmesi ve yerlerine başka halkların ikamesidir.
SOYKIRIM (Jenosit): İşgal edilen topraklardaki halkları planlı bir şekilde ve bir daha toparlanamayacak şekilde toptan yok etmek, imha etmek ve yerlerine işgalcileri veya yandaşlarını yerleştirmektir.
İlk çağlardan başlamak üzere medeni alemin ağırlık merkezlerinden biri olan Akdeniz havzasının siyasi ve ekonomik hayatında Kırım ile Kafkasya’nın müstesna bir yeri bulunmaktaydı. İpek yolu, doğuya uzanan transit ticaret güzergahının kritik geçitleri ve kavşağı olan Kırım ve Kafkasya, aynı zamanda tarım, hayvancılık ve yer altı kaynaklarıyla ihmali mümkün olmayan bir konumdaydı.
Rusların güneye inmesine set görevi yapan ve aynı zamanda Kırım ve Kafkasya’yı doğrudan yöneten Altınordu Devleti ile Ruslara karşı sağlıklı bir Devlet Politikası oluşturup uygulayamayan Kırım’ın, Slavları birleştirip önemli bir güç haline gelen Ruslar tarafından yıkılmasıyla beraber tehlike çanları Çerkesler için çalmaya başlamıştır. 1556’da tahta geçen Çar 4. İvan’dan başlayan ve I.Petro’yla giderek güçlenen ve batıdan aldığı silahlarla ordusunu geliştiren Rusya’nın Karadeniz sahiline sıcak sulara inme emelinin gerçekleşebilmesi için ortadan kaldırılması gereken en önemli engel Kuzey Kafkasya’dır ve neye mal olursa olsun be mesele halledilmek zorundadır.
İşte bu nedenle Kafkas-Rus Çarlığı arasındaki savaşlar ta 1556’larda başlamıştır. Çar 4.İvan (Korkunç İVAN) önce Kabardey topraklarına saldırır. Prens TEMİROKA, kızı MARİA’yı Çar İVAN’a eş olarak verir. Bu vesileyle bir süre barış dönemi yaşanır. Ancak 4.İvan öldükten sonra savaşlar yeniden başlar ve zaman zaman ara verilerek tam 306 yıl sürer. 1556-1762=206 yıl hazırlık dönemi, 1763-1845 =82 yıl sürekli savaşlar ve 1846-1864=18 yıl sonuç savaşları olarak cereyan eder.
Ruslar, çok arzuladıkları Hazar Denizi, Karadeniz sahili ve Kafkasya’yı ele geçirebilmek için 306 yıl, bıkmadan usanmadan ve 1.500.000 asker kaybına rağmen saldırdılar. Her yıl Kafkasya’nın etrafındaki çemberi biraz daha daralttılar. Modern cihazlarla donatılmış ve devre dışı kalan her askerin yerine daha fazlasının konulabildiği böylesi bir güce karşı koyan Çerkeslerin artık bu topraklarda tutunması söz konusu değildi. Daha önceleri Kazan ve Kırım’da en acımasız şekliyle uyguladıkları ve artık klasik bir yöntem haline gelen, “kaçırmak veya göçürmek istiyorsan, evleri, tarlaları yak-yık,kaçmaktan ya da aç kalıp ölmekten başka bir seçenek bırakma...” metodu 1857’den itibaren Kafkasya’da en acımasız şekliyle sahnelenecektir. Çok sayıda Rus, İngiliz, Amerikalı, İtalyan, Polonyalı ve Türk kökenli yazar, araştırmacı, Komutan, tarihçi ve diplomatın ağzından Çerkeslerin sürgünü ve sürgün sırasında yaşananlarla ilgili bazı söylemleri birer cümle veya paragraf halinde sunduğumuzda sorunu daha iyi kavramak mümkün olacaktır.
ÇAR I.PETRO-1722 : “Rusya’nın çıkarları için mümkün olabildiği kadar İstanbul’a ve Hindistan’a yaklaşmak lazımdır. Buraları elinde tutan Dünya’ya hükmeder. Bunun için de ne gerekiyorsa onu yapmalıyız...”
PRENS BARYATİNSKİ (Çar Naibi): “Karadenizin kıyılarını bir Rus denizi ve toprağı haline getirmek için dağlıları kıyıdan temizlemek zorundaydık. Dağlı Çerkeslere ulaşabilmemize engel olan Kuban ötesi halkların da tümüyle yerlerinden kaldırılması gerekiyordu.”
GRAND DÜK MİCHAEL: “ Dağlılar teslim olmuyor diye biz görevimizi yarıda bırakamazdık. Yarısının temizlenebilmesi için öbür yarısının yok edilmesi gerekiyordu.”
KAFKASYA ORDULARI KURMAY BAŞKANI MİLYUTİN: “..Dağlıları, zorla ve bizim istediğimiz yerlere göndermeliyiz. Gerekiyorsa Don yöresine sürmeliyiz. Bizim esas gayemiz Kafkas dağlarının eteklerindeki bölgelere Rusları yerleştirmektir. Ancak bunu şimdiden dağlılara hissettirmeyelim...”
M.İ. BENYUKOV: (Dağlılara karşı savaşan ve anısını yazan): “Batı Kafkasya’nın iskanı ile ilgili resmi projenin uygulanmasından sorumlu Kont Yevdokümov, Kuban bölgesiyle pek ilgilenmiyordu. Çok pahalıya mal olan savaşı bitirebilmek için bütün dağlıların denizin karşı tarafına kovulması O’nun hedefiydi. Kuban ötesinde kalanların da tehlikeli olma ihtimaline karşın, sayılarının azaltılması ve yaşam şartlarından yoksun kılınmaları için her çareye başvurmaktı.”
KONT YERDOKÜMOV’un Savaş Bakanlığı’na 1863 Kasım ayında gönderdiği yazıda “Batı Kafkasların fethi ile ilgili plan açısından şimdi de kıyı şeridini temizlemeliyiz...” (Devlet Tarih Arşivinden)
Rus Tarihçi SULUJİYEN: “Dağlılar teslim olmuyor diye biz davamızdan vazgeçemezdik. Silahlarını alabilmek için yarısının kırılması gerekti. Kanlı savaşta bir çok kabile tümüyle yok oldu. Ayrıca,çoğu anneler bize vermemek için kendi çocuklarını öldürüyorlardı...”
Rus Tarihçi ZAHARYAN: “Çerkesler bizi sevmezler. Biz onları, özgür çayırlarından çıkardık. Avullarını yıktık. Bir çok kabile tümüyle yok edildi...”
Rus Tarihçi Y.D. FELİSİN: “Bu, gerçek ve acımasız bir savaştı. Yüzlerce Çerkes köyü ateşe verildi. Ekin ve bahçelerini imha için atlara çiğnettik, sonuçta bir harabeye dönüştü."
KONT LEV TOLSTOY: “Köylere gece karanlığında dalıvermek adet haline gelmişti. Gece karanlığının örtüsü altında Rus askerlerinin,ikişer üçer evlere girmesini izleyen dehşet sahneleri öylesineydi ki, bunları hiçbir rapor görevlisi aktarmaya cesaret edemezdi...”
Muhaliflerden N.N. RAYEVSKİ:” Bizim Kafkasya’da yaptıklarımız, İspanyolların Amerika topraklarında yürüttükleri savaşların olumsuzluklarının aynısıydı. Dilerim ki, Yüce Tanrı Rus tarihinde kan izlerini bırakmasın...”
Çar II. ALEXANDRE’nin Kont Yerdokümov’a kutlama mesajında : “Üç yıl içerisinde Batı Kafkasya’ya boyun eğdirilerek uyuşmaz yerli halkları temizleyip çıkardınız. Uzun yıllar süren kanlı savaşın zararlarını kısa sürede bu verimli topraklardan çıkartabiliriz...”
JAN KAROL: “Rusya’nın Kafkasya’yı fethi, çağımızın barbarlık tarihinin en feci tablosunu oluşturur. Kafkas dağlılarının direnişini kırabilmek için 60 yıllık askeri terör ve kıyım gerekti...”
HAKHURAT Ş.Y.- LİÇKOV L.S. “Adegeya isimli kitaplarında: “Çarlık yönetimi, yüz binlerce Çerkesi Kafkasya’dan sürgün etti. Kanlı savaşla dağlı halkları vatanlarından kovarak yok ettiler...”
Rus Çarları tarafından çok önceleri planlanan ve adım adım gerçekleştirilen Çerkeslerin tarihi topraklarından sürülüşü olayı tarihin ender kaydettiği acılar ve ızdıraplarla doludur. Olayı yaşayan komutan, konsolos, gazeteci ve seyyahlara ilaveten konuyu araştıran tarihçilerin sürgün olayıyla ilgili görüşler de özetle şöyledir:
GRAND DÜK MİCHAEL: Savaşın sonlarında Kafkasya’ya geldiğinde, Çerkes beylerinin ziyaret edip, mağlup olduklarını, Rus yönetimini kabul ederek kendi topraklarında yaşamalarına izin verilmesini istediklerinde verdiği cevap: “Size bir ay süre veriyorum. Bir ay içerisinde ya Kuban ötesinde gösterilecek yere gidersiniz ya da Osmanlı topraklarına gidersiniz. Bir ay içerisinde sahile inmeyen köylüleri ve dağlıları savaş esiri sayıp ona göre işlem yapacağız.”
Y. ABRAMOV - Kafkas Dağlıları kitabında: “O zamanlar dağlıların başına gelenleri anlatmaya sözcüklerin gücü yetmez. Binlercesi yollarda, binlercesi açlık ve sefaletten öldüler. Kıyılar ölü ve ölmek üzere olan insan doluydu. Annesinin soğumuş cesedinde süt arayan yavrular, donup öldüğü halde çocuğunu kucağından bırakmayan analar ve sırf ısınmak için sıkışarak yattıkları yerde birlikte donarak ölen gruplar, Karadeniz sahilinde olağan manzaralardı...”
Rus İ. DZAROV : “ Osmanlı’ya göç etmek üzere yola çıkanların yarısı bile oraya ulaşamadı. Bu denli bir perişanlık insanlık tarihinde çok azdır.”
Rus St.PETERSBURG GAZETESİ : “Savunmaları ile ölümsüzleştirdikleri sahillerden kaçış başladı. Çerkesya artık yok. Dağlardaki artıkları da askerlerimiz yakında temizleyecek ve savaş kısa zamanda sona erecek...”
Fransız Gazeteci A. FONVİLL: “Gemicilerin gözü doymuyordu. 50-60 kişilik gemiye 200-300 kişi alıyorlardı. Biraz su ve ekmekle yola çıkmışlardı. 5-6 günü aşınca bunlar tükeniyor ve açlıktan salgın hastalıklara yakalanıyorlar, yolda ölüyorlar ve onlar da denize atılıyorlardı. 600 kişiyle çıkan gemiden ancak 370 kişi sağ çıkabilmişti.”
Polonyalı Albay TEOFİL LAPİNSKİ: “Göçmenlerin sorunu felakete dönüşüyor. Açlık ve hastalık had safhada. Trabzon’ gelen 100.000 kişi 70.000 kişiye indi. Samsun’a 70.000 kişi indi. Günlük ölü sayısı 500 kişidir. Trabzon’da bu sayı 400 kişidir. Gerede Kampı’nda 300 kişi, Akçakale ve Sarıdere’de günlük ölüm 120-150 kişi arasındadır. İtalyan Dr. BARAZZİ’nin raporlarında şu ibareler dikkat çekicidir (İnsanlar,uzun süre bitkiler,bitki kökleri ve ekmek kırıntılarıyla hayatta kalmaya çalışıyorlar.”
Rus Araştırmacı A.P.BERGE: “ Novorovski koyunda 17.000 kadar dağlının toplandığı kıyıda gördüklerimi unutamam. Onların bu durumunu görenler Hıristiyan da olsa, Müslüman da olsa, Ateist de olsa dayanamaz, çökerdi. Kışın soğuğunda, karda evsiz, yiyeceksiz ve doğru dürüst giyeceksiz bu insanlar tifo, tifüs ve çiçek hastalığının pençesindeydiler. Anasız kalmış çocuklar ölmüş annelerinin göğsünde süt arıyorlardı... Rus tarihinin yüz karası olan bu acılı sayfa Adige tarihi açısından büyük zararlara yol açtı. Sürgün, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmelerinin tarihini ve politik bir birlik olma sürecini uzun yıllar kesintiye uğrattı.”
Tercüman-ı Ahval ve Tasvir-i Efkar GAZETELERİ: “Ruslar, Kafkasya’nın tamamını yerle bir ettiler. Köyleri ateşe verdiler. Savaştan sonra da yerli halkları vatanlarından sürüyorlar, onlar da terkediyorlar...”
İng.Elçi LORD NAPİYER: “Çerkeslerden boşaltılan yerlere derhal Slavlar veya başka Hıristiyanlar yerleştiriliyorlar.”
İng. Konsolos GİFFORD PALGRAVE: “17 Nisan 1867 günü tüm Abhazya’yı dolaştım. Rus olmamaktan başka bir suçu olmayan Abhaz halkının böylesine yok edildiğine ve ülkenin tahrip edildiğine tanık olmak çok acı verici...”
İng. Konsolos R.H.LANG: “Samsun’dan çıkan 2718 yolcu Kıbrıs’a geldiğinde 853 kişi ölmüş ve diğerleri de ölüden farksızdı. Günlük ölüm sayısı 30-50 arasındadır” İngiliz Parlamenter M. ANSTEY’in Parlamentoda ki konuşması : “İngiltere’yle ticari ilişkiye girmeye inandırılmış,İngiliz yandaşı yapılmış olan Çerkesya’ya ihanetle suçluyorum sayın Lord Palmerston’u. Hindistan’daki çıkarlarımızla beraber Bağımsız Kuzey Kafkasya’yı bilerek ve iterek Ruslara teslim ettiğiniz için aynı zamanda İngiltere’ye de ihanet ettiniz...”
Lord PALMERSTON 8 yıl sonra aynı parlamentoda konuşurken şunları der: ”Sayın Lordlarım, Çerkesleri kendi başlarına büyük felaketlerle baş başa bıraktığımız doğrudur. Oysa, biz onlardan yardım istedik ve onları büyük fedakarlık ölçüsünde de kullandık...”
Çerkes sürgünü olayını, nedenlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nun politikalarını iskan şekillerini ve sayısını inceleyen araştırmacıların görüşleri de özetle şöyledir :
PINSON: “Karadeniz sahilinde Çerkeslerin ölüm oranı % 50’ye yakındır. Sırf Trabzon’da 53.000 kişi öldü. Savaş artığı “yüzen mezarlar” olan gemilerden kaç tanesinin battığı bilinmiyor. Kafkasya’dan Balkanlara sürülen aile sayısı 70.000 ailedir. Edirne: 6.000, Silistre-Vidin: 13.000, Niş-Sofya: 12.000, Dobruca-Kosova-Priştina-Svista: 42.000 ailedir. Yaklaşık 350.000 kişi. Ölüm oranı daha az ve % 15-20 dolaylarındadır...”
Prof. Kemal KARPAT: “Ruslar, Çerkesleri tamamen imha ederek dağların iç kesimlerine, Çerkes mevzilerine doğru adım adım ilerlediler. Teslim olanlara 3 seçenek sundular: a)Kuban vadisine gitmek, b) Çar ordusuna katılmak, c) Hıristiyan olmak. Kabul etmeyenler Osmanlı ile Ruslar arasındaki bir anlaşma uyarınca göç ettiler. 1862-1870 arasında gelenlerin sayısı 1.200.000-2.000.000 arasındadır.
Sahilde ölenlerin sayısı 500.000 den az değildir. Ayrıca Balkanlara giden Çerkes sayısı da 400.000 civarındadır. Halifelik yükümlülüğü, nüfus kazanma ve iyi asker sağlama gibi hesapların olduğu biliniyor...”
NEDİM İPEK: 1829’da başlayan savaş 1863’e kadar sürdü. 1864’te Çarlık hükümeti Batı Kafkasya’daki halkları bir ay zarfında Kafkasya’yı terke zorladı, Rumeli’ye 175.000 Çerkes, Anadolu’ya 600.000 kişi göçürüldü. 1867’den sonra gelenler de Tatarlar dahil 500.000 kişi kadardır.
Gelenler stratejik yerlere yerleştirildi. Çanakkale ve Marmara’da Müslüman erkek azalmıştı. Oraya yerleştirildi. İstanbul’da yakın yerlerde, Suriye ve Filistin’de reisleri şehir merkezine alınıp diğerleri dağınık yerleştirildi. Geleneksel şeflerin otoriteleri kırıldı. Zamanla yerli ahaliye karışıp gittiler.
ABDULLAH SAYDAM: Osmanlı’ya göçlerde çekici etkenlerden çok itici etmenler ön plandadır. Rusların ele geçirdikleri yerlerdeki Tehcir politikası, hiç değişmeden devam edip gitmiştir. Yapılan baskı ve zorlamalar beraberinde tepki olarak göçü getirmiştir. Dolayısıyla göçler Rusya’nın zulmünden kurtuluş olarak görülmüştür. Osmanlıda sırf insani açıdan kapılarını açmıştır. 1.000.000-1.200.000 Kırım ve Kafkaslı geldi.
SÜLEYMAN ERKAN: Rusya, Çerkeslere tümüyle sürgün gözüyle baktığından insanları bir ay içerisinde terke zorladı. Ve dramatik sahneler limanlarda ve deniz yolunda yaşandı. Mallarını yok fiyatına elden çıkartıp günlerce vapur beklediler. Fazla yolcu ve azgın dalgalarda perişan oldular. Binlercesi yolda öldüler. Açık denizdeki deniz kazaları bilinmiyor.
Rusya’nın sürgün politikası 1863’den sonra adeta SOYKIRIM’a döndü. 40-50.000 göçte mutabık iken sadece 1864 baharında 400.000 kişi geldi.
Ermeniler aynı ülke içerisinde bir yerden bir başka yere tehcir edildi. Ruslar ise Çerkesleri bir daha dönmemecesine başka ülkelere sürdü. Batılıların ilgisizliği çifte standarttır.
Ermeni, Pontus soykırımlarını parlamentolarına taşırken bilimsel olarak apaçık olan ÇERKES SÜRGÜNÜ’nün aynı ilgiyi görmemesi üzücüdür.
Her ulusun kendi toprağında kendi kültürünü yaşayarak yaşaması esastır. Bu konuda Çerkesler herkesten çok hak sahibidirler. Ama dağınıklık herkesten çok hak sahibidirler. Ama dağınıklık aksiyon birliğini zorlaştırır. Şimdilik Çifte VATANDAŞLIK çıkar yol gibi görünüyor.
1856-1876 arası göç-sürgün rakamları farklıdır. 1.000000-1.200.000 arası gibi 1878-1914 arasında da 500.000 Çerkes geldi. Krasnodar-Lapinsk yöresine yerleştirilenlerden 1889 7a 24.000 kişinin sürülmesi PAN-SLAVİST politikaların etkisiyledir. Kuban’da 106.795 iken sayı 61.231’e düşmüştür.
FAHİR ARMAOĞLU: II. Aleksandre sadece Kafkasya’daki özgürlük hareketini söndürmekle kalmadı. Çerkesleri kendi topraklarından sürmesinin nedeni onların yenilmesi olduğu kadar Rus olmayanları planlı bir şekilde Ruslaştırmadır. Nikolay İLMİNSKİ’nin fikir babası olduğu PAN-SLAVİZM’in devreye konduğu tarihlerle Çerkeslerin sürülüşü aynı tarihtir. Bu politika üç aşamalıdır.
Rusya’ya karşı savaşan ve destekleyenleri savaş suçlusu sayıp sürmek,
Kovulanların topraklarını Ruslara ve Rus Kazaklarına vermek,
Rus olmayanları da Ruslaştırma politikası izlemek. (20.yy. Siyasi Tarihi-Süleyman)
OSMANLI GÖÇ POLİTİKASI: Halife Abdülhamit annesi de Çerkes olduğu için tüm gelen Çerkesleri kabul etti. Oysa anlaşma 40-50.000 içindi.
Stratejik yerlerde denge sağlama (Marmara ve İstanbul’da azalan Türk nüfusu için yerleştirmeler)
Savaşlarda Müslüman erkekler yer alıyordu. Bu nedenle Müslüman erkek azalmıştı. Denge sağladı. Nüfusunu tamamladı.
Balkanlarda, Suriye-Filistin’de-TAMPON- olarak kullanıldı.
Güçlü asker ve özellikle gerilla eksiğini gidermede çok sayıda kullandı.
Tarım alanlarını ıslah edip ekonomisini düzeltme kullandı. Zira Çerkesler hayvancılık ve tarıma yatkındı.
Politik bir örgütlenmeye meydan bırakmamak için Çerkesleri bilinçli olarak dağıtarak yerleştirdi. Geleneksel olarak şeflerine bağlı ve silahlı oldukları bilindiğinden şefleri kent merkezlerine alınırken diğerleri gruplara bölünerek yerleştirildi. Başkalarına Orduda rütbe verdi. Potansiyel tehlike olmalarını baştan önledi. Böylelikle asimile edilmeleri biraz daha kolaylaştı.
Kaynak: Nart Dergisi Mayıs - Haziran 2001


Çerkes Sürgünü
Prof. Dr. Kemal Karpat


A.Arda 20 Haziran 2008 03:29

Bunlarda ülkemizdeki tanınmış ünlü çerkezler.. (Ben hariç..:P:D)

Hıncal Uluç (Yazar-yorumcu), Aytunç Altundal (Teorisyen), Nazım Ekren, Ahmet Tezcan (Başbakan Danışmanı), Janset (Oyuncu), Deniz Akkaya (Manken), Türkan Şoray (Sanatçı), Sinemis Candemir (Oyuncu-Sunucu), Mehmet Aslantuğ (Sinema oyuncusu), Arzum Onan (Eski Manken), Ediz Hun (Sinema oyuncusu-siyasetçi), Erkan Özerman (Organizatör), Tayfur Havutçu (Milli oyuncu-BJK futbolcusu), Süleyman Seba (Beşiktaş Spor Kulübü eski Başkanı), Asuman Krause(Manken), Vatan Sasmaz(Oyuncu), Osman Sinav(Yonetmen), Abdullatif Sener(Basbakan Yar.), Zekeriya Temizel, Sedat Peker, Hakki Kurmel(isadami), Deniz Baykal(CHP lideri), Rutkay Aziz(Tiyatrocu), Doga Rutkay Aziz(Oyuncu),
Emre Kongar
(Yazar-Yorumcu), Rasim Kara(Tek.Direk), Aykut Kocaman(Futbolcu), Oguz Cetin(eski FB li oyuncu), Sergen Yalcin(BJK li oyuncu), Sansal Atasagun(Eski MIT mustesari), Ugur Dundar(Sunucu), Nuzhet Kandemir(Emekli Amerika buyukelcisi-Yorumcu), Kenan Evren(Eski Cumhurbaskani), Yekta Gungor Ozden(Anayasa mahkemesi eski baskani), Ahmet Necdet Sezer(T.C.Cumhurbaskani), Husamettin Ozkan(Eski Basbakan Yard.Devlet Bakani), Can Bartu(Eski Futbolcu), Gaffar Okan, Atila Saral(Sinema Oyuncusu), Yildirim Gencer(Sinema Oyuncusu), Erdal Keser(GS li futbolcu), Dogan Cuceloglu, Kenan Isik( Sunucu), Fahri Koruturk(Eski Cumhurbaskani), Ruhat Mengi(gazateci), İpek Özkök(Spor spikeri), Hasan Kabze(Futbolcu), Ozlem Yildiz(Manken,sunucu), Dogan Gures(Eski genelkurmay baskani), Cetin Dogan (Eski 1.ordu Komutani), Haluk Koç, Önder Sav, Onur Öymen, İnal Batu, Atilla Sav,Cevdet Selvi, Pelin Batu(Oyuncu), Senay Akay(manken), Muserref Akay(Sanatci), Tan Sağtürk(Oyuncu-Balet), Ali Güven (Şarkıcı), Kenan İmirzalıoğlu (Oyuncu)


DreamLiKe 30 Temmuz 2008 02:15




Kafkaslıların giysilerinin her birinin gerek işlemecilik gerekse görsel zenginlik açısından sanat eseri olduğunu söylemek abartılı olmaz.
Hazar Denizi nden Karadeniz e kadar uzanan Kuzey Kafkasya, dünyada dillerin ve lehçelerin en yoğun olduğu bir yöredir. Burada yaşayan halklar ortak bir kültürü paylaşır. Erkeklerin eskiden günlük, şimdilerde ise sahne ve tören giysisi olan çerkeska bu ortaklığın simgesidir. Kadın elbiseleri kapalıdır ama dekoratiftir.
1925-1926 yıllarında etnograf B.A. Kuftin Kuzey Kafkas giysilerinden oluşan zengin bir koleksiyonu Sovyetler Birliği Halkları Müzesi ne teslim etmiştir. Bu giysiler 1948 de Devlet Etnografya Müzesi ne nakledilerek korumaya alınmıştır.

Çar ın imrendiği elbiseler
Kafkasya daki Kuban ve Elbruz bölgelerindeki arkeolojik bulgular arasında çıkan taşlardan kabartma ve oymalar, duvarlara çizilmiş erkek ve kadın figürleri; mezarlar ve kurganlarda yapılan incelemeler Kafkas giysilerinin ilk biçimini MÖ. 5. yüzyılda almaya başladığını, MS. 19. yüzyılda ise gelişimini tamamladığını gösteriyor.
Yaşamlarını dağlarda ve dağ yamaçlarında sürdüren bu insanların giysilerindeki en önemli özellik sade ve kullanışlı olmasıdır. Bakıldığında farklılık göze çarpmamaktadır. Giysiler sahip oldukları bu fonksiyonel ciddiyetin ötesinde vücudu da düzgün göstermekte, hareketlere doğallık ve özgürlük kazandırmaktadır. Bu nedenlerle Kafkas elbisesinin benzerleri 19. yüzyılda Rusya da Kazak kökenli süvarilere Çar tarafından askeri üniforma olarak giydirilmiştir.

ERKEKLER ZARİF VE CİDDİ GİYİNİRDİ
Erkekler ev yaşamında iç gömlek, pantalon ve beşmetten (gömlek) ibaret olan sade giysileri, dışarıda ise üzerine "çerkeska", kalpak ve yumuşak çizme giyerlerdi.

Çerkaska nın hikayesi

1917 Sovyet İhtilali nden önceki Çarlık döneminde Kafkas erkeklerinin, bel kısmına kama takılan "çerkeska" adlı ulusal giysilerini günlük yaşamlarında giymeleri yüzlerce yıl öncesinden gelen bir töreydi. Devrimden sonra getirilen yeni yasalarda ateşli ve ateşsiz silah taşımak yasaklandı. Kamasız olamayacağı için Çerkeska da günlük yaşantıdan çıktı. Yalnızca gösteri ve törenlerde görülür oldu.
Araştırmalar çerkeskanın ilk aşamalarda el tezgahlarında üretilmiş ev çuhasından yapıldığını göstermektedir. Bu dönemde kollar ana parçaya doğru açı oluşturacak biçimde, koltukaltı kısmında hareketi engellemeyecek şekilde dikilir, çerkeskanın ön ve arkası tek parça kumaştan, dizin epey altına kadar uzun yapılırdı. Giysi vücudu bele kadar tamamen sarmaktaydı. Belden aşağı kısımların hareketini kısıtlamayacak ve doğallık kazandıracak bir etek şeklinde yapılmıştı. Dağlılar 18. yüzyıldan başlayarak barutluklar (hazır) kullanmaya başlamıştı. İlk önce bele takılan barutluklar, atış sırasındaki kullanışsızlığı nedeniyle göğse takılmaya başlamış ve böylece çerkeskanın oluşumu tamamlanmıştı. 19. yüzyılda sonlarında artık son biçimini alan çerkeskanın "hazır"ları da içi tüfek mermisi alacak şekilde ceplere yerleştirilen sert ve dayanıklı ağaçlardan yapılmıştır. Üzeri altın, gümüş ya da kemik kapaklarla süslenerek giysiye özgünlük kazandırılmıştır.


18. yüzyıldan günümüze kalpak
Bugünkü şekline 18. yüzyıl ortalarında kavuşmaya başladığı sanılıyor. İklim, töre ve zamana göre çeşitlilik arzediyor. Çeçen-İnguş ve Dağıstanlılarda geniş uzun tüylü ve yüksek biçimlidir. 19. yüzyıl sonlarında batıda Adıge ve Abhazlardan bütün Kafkasya ya yayılan kısa tüylü, zarif biçimli "kubanka" günümüze kadar gelmiştir.

Andi nin zarif yamçıları

İlk çıkış yeri ve zamanı kesin olarak bilinmemekle beraber fakat Rusya ve Kafkasya da en zarif en güzel yamçı Dağıstan ın en dağlık yörelerinden olan Andi bölgesi civarında üretilir. Toprak ve hayvancılıkla uğraşan Kafkasyalıların yamçıyı hava değişikliklerinden korumak, rüzgar, yağmur ve toza karşı kullandıkları biliniyor.Yamçı binicinin yanı sıra atı da korur. Özellikle keçi kıllarından dövülerek yapılır. Genellikle siyah olur. Dış kısmındaki kıllar doğal haliyle bırakılırken içi keçeleştirilir. Pelerin biçiminde topuklara kadar uzun yapılır. Boyun kısmında gümüşten yapılan tutturucular vardır.

Terbiye edilen çizmeler
Günlük olarak iş yapılırken, boğa derisinden elde terbiye edilerek yapılan kalın ve sert bir ayakkabı giyilirdi. Ayağı vurmaması için içi ot doldurulurdu. Ayak bileğine kadar yapılan bu ayakkabı çarığa benzer, bileğe ve bacağa altından dolaştıkları kayışlarla bağlanırdı. 19. yüzyılda Rus edebiyatına giren "Kafkas çizmesi" yumuşak olup, ayak parmaklarını sıkmazdı ve siyah deriden yapılırdı. Tabanları bazen yumuşak köseleden olurdu.

Kamanın kalitesi gurur konusuydu
Dağlı giysisini tamamlayan en önemli aksesuar kuşkusuz bele özel biçimde takılan "kama" dır. Kafkasyalı için estetiği ve kalitesi gurur konusudur. Sapı altın, gümüş işlemeli olup, her iki yanı keskindir. Kın süslemeleri apayrı bir güzelliktedir. Kafkas kaması ve kılıcı dünyanın çeşitli müzelerinde yerini almıştır.
Bele sıkıca bağlanan kemerin birkaç işlevi vardır. Kemere takılan toka ve çengellere barutluk, kılıç ve yağdanlık asılırdı. Kama ise göbeğin hemen altındaki kemerin orta tokasına sapı ile kınının birleştiği noktadan sıkıca bağlanırdı

Çobanların ayrılmaz parçası başlıklar (Şarkhon)
Siyah, kemik rengi, kahverengi ya da griye çalan renkli çuha veya özel olarak deve tüyünden yapılır. Başı yağış ve rüzgardan korur. Hazır vaziyette iken üçgen biçiminde, kenarları uzun su-işi, kordela, kaytan veya sim sırma işlidir. Dağlardaki çobanların devamlı yanındadır.


KADINLARIN ZERAFET TERCİHİ
Kafkas kadın giysileri dış görünüşleri ile tam bir zerafet ve asalet ömeğidir. Biçimi yüzyıllarca bozulmadan korunabilmiştir. Dağlı kadınlar giyimlerine özen gösterir ve vücutlarını korurlar. Küçük yaşlardan başlayarak ince belli ve dik orantılı vücutlarını korumaya çalışırlar.





Göznuru kaftanlar

Vücudun üst kısmına tam oturan bu giysi, bele takılan kemerin aşağısında önden açık ve yere kadar uzun dikilir. Giyside oluşturulan mükemmel kompozisyonda, göğüsteki üçgen şeklindeki açıklıktan gümüş, altın ya da pirinçten yapılmış maden düğmeler, kemerin aşağısındaki açıklıktan ise içlik görünmektedir. Kaftanlar genellikle koyu vişne, kırmızı, koyu mavi, koyu yeşil, siyah kadife, ipek ya da atlas gibi kumaşlardan dikilir. Üzerlerinde omuz ve kemer altından başlayarak etek uçlarına kadar uzanan altın, gümüş sırma şeritlerle bezenmiş motifli süsler bulunur. Kol yanları çok değişik modellerle yapılır. Üzerindeki süslemeler altın, gümüş simlidir.
Kaftanın bel altındaki kısmının geniş ve yere kadar, kollarının bol ve uzun oluşu rahatlık, zenginlik ve soyluluğu simgeler. Dağlı kadınların giysileri sosyal yaşantılarının içine girmiş olan terzilik hünerlerinin birer ürünüdür. Dikiş tekniği üstün beceri, süslemeleri göznuru, altın gümüş işlemeciliği sanat ürünüdür.
Bu denli değerli giysiler kuşaktan kuşağa saklanmak suretiyle aktarılır ve halk arasında kimde nasıl bir giysi olduğu bilinir. İçlikler ise kaftanın içine giyilir ve uzun ya da kısa kollu olabilir. Yuvarlar dik yakalıdır. Kaftanın altından üçgen şeklinde görünen göğüs kısmında altın, gümüş vb. madeni düğmeler vardır. İki ya da tek parça olabilir. İki parçalı olan bluz, tek parça olanı ise kaftan biçiminde olabilir; ancak önü kapalı olur. İçliğinde belin altında, kaftanın açıklığından görünen kısmı altın gümüş sim sırma işlemelidir ve yere kadar kaftan boyunca uzanır.


Süslemecilik harikası kemerler ve kepler
Kaftan üzerine takılan kemer Kafkas süslemeciliğinin bir harikasıdır. Bele sıkıca takılan kemerin çok değişik modelleri vardır.
Keplerin ise değişik biçimleri vardır. Üzeri altın gümüş sim sırma ve inci işlemelidir. Başa dik olarak giyilir. Değişik renkli ama genellikle beyaz ipek kumaşlardan olur. İçleri saçaklıdır.















DreamLiKe 30 Temmuz 2008 02:39



Edd-iTöR 3 Ağustos 2008 13:06



DreamLiKe 12 Ağustos 2008 23:02



ilayca 21 Ekim 2008 19:33

Alıntı:

DreamLiKe adlı kullanıcıdan alıntı (Mesaj 1134060)

Bu resmi internette bulmustum nedense kafkaslari hatirlattigi icin kafkas gelini ismini ben koydum hatta bununla ilgili bir site bile yaptim ,burdada bu isimle görünce hem sasirdim hemde cok sevindim ilk defa benim attigim isim tutulmus yani:smiley9:
KAFKAS GELiNi

SİEDA - Blogcu bu sitede benim yaptigim kafkas konulu resimler var ama eklemeyi beceremedim ilgilenirseniz sevinirim


Hi-LaL 12 Kasım 2008 15:59

Çerkes (Adige) Atasözleri
 
ADIĞE (Çerkes) ATASÖZLERİ
(Atasözü dilin kanadıdır)
1. Horoz ötmese de, gün doğar.
Адакъэр мыlуэкlи, нэху щын къанэркъым.
Атакъэр мыІоми нэфыр шъынкІэ къанэрэп.
2. Adığe atı, Adığe erkeğinin yarısıdır.
Адыгэшыр Адыгэлlым и щlылъэныкъуэщ.
Адыгэшыр АдыгэлІым изыкІылъэныкъу.
3. Ecel, eşikten daha yakındır.
Ажалыр бжэщхьэlум нэхърэ нэхъ благъэщ.
Хьадэгъур пчэшъхьаІум нахьи нахь благъэ.
4. Tanrının vermediğini, peygamber verir mi?
Тхьэм къуимытар, и лlыкlуэм къуитын?
Тхьам къыуимытыгъэр, илІыкІом къыуитына?
5. Adığe her zaman Adığe’dir.
Адыгэр сыт щыгъуи Адыгэщ.
Адыгэр сыдигъокІи Адыгэ.
6. Ahmet’in bal küpü dolu.
Ахъмэт и фор изщ.
Ахъмэт ишъоур из.
7. Ördek yüzmeye alıştırılmaz.
Бабыщыр есыкlэ ягъaсэркъым.
Бабыщыр есыкlэ агъасэрэп.
8. Kepçe tutana, dokuz siyah köpek ümit besler.
Бэлагъыкlыр зыlыгъым хьэ къарибгъу щогугъу.
БэлагъыкІэр зыlыгъым хьэ къарибгъу щэгугъы.
9. Dağa yumurtayla vurmak.
Бгым джэдыкlэкlэ еуэн.
Бгым кІэнкІэкІэ еон.
10. Kartalı takip edersen dağa, kargayı takip edersen kötülüğe gidersin.
Бгъэжыр уи пащэмэ, къуршым урешэ, къуанщlэр уи пашэмэ lейм ухуешэ.
Бгъэжъыр уипашэмэ къушъхьэм урешэ, къолэжъыр уипашэмэ lаем уфешэ.
11. Kartal çok kanat çırparsa, kanadı kırılır.
Бгъэр куэдрэ уэмэ, и дамэр мэкъутэ.
Бгъэжъыр бэрэ омэ, итамэ мэкъутэ.
12. Zenginin dedikodusu yapılırken, fakirin lambası yanar.
Бейм и гугъу ящlурэ, тхьэмыщкlэм и уэздыгъэр мэс.
Баем игугъу ашlызэ, тхьамыкlэм иостыгъэ мэсты.
13. Arı çiçeğe konar.
Бжьэр гъэгъам лъатэ хабзэщ.
Бжьэр къэгъагъэм тетlысхьэ хабзэ.
14. Kuşun eti, et suyudur.
Бзум и лыр, и лэпсщ.
Бзыум илыр илэпс.
15. Düşmanına arkanı dönme.
Бийм уи щlыб хумыгъазэ.
Пыим уикlыб фэмыгъаз.
16. Uzaktaki akrabadan yeğdir, yakın komşu.
Благъэ жыжьэ нэхърэ къуэш гъунэгъу.
Благъэ чыжьэм нахьи къош гъунэгъу.
17. Sığın doğduğu yere döner.
Бланэ щалъху йокlуэлlэж.
Бланэр зыщалъфыгъэм екlолlэжьы.
18. Yedi kez ölç, bir kez kes.
Блэрэ къэпщи зэ пыупщl.
Блэрэ къэщи зэ пыупкl.
19. Yılanı üşüdü diye koynuna alma.
Блэр пlыщlащ жыпlэу уи гуфlакlэм думыгъэтlысхьэ.
Блэр чыlэ лlагъэ пlоу уигушlуакlэ
дэмыгъэтlысхь.


DreamLiKe 7 Ocak 2009 16:43

ADIGE BAYRAĞI

http://fevziye_koyu.sitemynet.com/mynet_resimlerim/134.jpg

ADIGE BAYRAĞININ TARİHÇESİ

Adıgeler ve tüm Kuzey Kafkasyalılar, 19. yüzyıl başlarına kadar milli bir bayraktan yoksun ve bir devlet anlayışına sahip olmadan yasamlarını sürdürdüler. Ancak, eski zamanlardan beri bayrak niteliği taşımamakla birlikte her kabile ve aile çeşitli renk ve biçimlerde bezden yapılmış değişik flamalara yaşamlarında yer veriyorlardı. Özellikle düğünlerde ve at yarışlarında, derece alan delikanlılara, ödül olarak verilmek üzere, genç kızların kendilerinin hazırladıkları bu flamaları armağan ediyorlardı. Büyük yarışmalarda ise bu ödüllere ilaveten her kabile başkanı, o kabileyi temsilen derece alan gençlere, kendi sembolleri olan flamayı veriyorlardı. Sürgün sonrası Anadolu'ya yerleşen Çerkes ailelerinin kızlarının pek çoğunda o günlerin anısına dikilmiş, bu tip flamalar yıllar boyu sandıklarda saklanmış, hatta bu yüzden 1920'li yıllardan sonra gizledikleri bu flamalar yüzünden, dönemin yöneticileri tarafindan, "Çerkes Bayrağı taşımak, Çerkeslik yapmak" suçlamalarıyla çeşitli baskılara maruz kalmışlardı.

Adıgelerin ilk bayrakları hakkında somut ve yazılı hiçbir belgeye rastlanamıyor. Bu konuda 19.yüzyıl başlarından itibaren Avrupalıların, genellikle, İngilizlerin ortaya koydukları bazı yazılı belgelerden bilgi ediniyoruz. Diplomat, tüccar, yazar, gezgin ve hatta ajan olarak Kafkasya'ya gönderilen kişilerin Çerkesler hakkında yazdıkları eserlerde, Adıge Bayrağı hakkında da bilgilere rastlıyoruz. Bazı kitapların kapaklarında yer alan Adıge Bayrağı'nın önceleri 7 yıldızlı, daha sonraları da 9 yıldızlı olanlarına rastlanıyor. Bayrakların ortak özellği ise renklerinin yeşil ve üzerlerine serpiştirilen yıldızların da sarı renkli olması. Fakat bu bayrakların hangi kabileyi veya kabileleri temsil ettiği ve de hangi tarihte kullanıldığı belirtilmemiş. 1830'lu yıllardan sonradır ki Adıge Bayrağı'nın doğuşuna ait detaylı bilgilere erişebiliyoruz. İngiliz politikacılarından, fakat o dönemde küçük bir devlet memuru olan, gerçek bir Çerkes dostu David Urquhart; İngiltere Hükümeti'nin de yardım ve isteklendirilmesi sonucu 1834 yılının Haziran ayında Kafkasya'ya gelir. Amacı Çerkesleri tanımak, gerekirse ve mümkün olduğu nispette Çerkeslerin Ruslara karşı sürdürdüğü özgürlük savaşımında onlara politik ve somut askeri yardımları sağlamada yardımcı olmaktır. Tsemez'de (Novorossisk) karaya çıkan, oradan da Anapa'ya giden Urquhart, Adıgeler tarafından çok büyük bir ilgi ve sevgi gösterisiyle karşılanır. Anapa'da onuruna düzenlenen bir kurultayda -ki bu kurultay Aguy ovasında düzenlenmiştir- tüm Çerkeslere seslenerek, Ruslara karşı başarılı olmak için tek bir bayrak altında, Çerkes birliğinin kesinlikle kurulmasının gerekliliğini önerir. Urquhart bayrağın rengi, amblemi vs. hakkında Çerkeslere bilgi aktardığını, sonradan yazdığı anılarında dile getirir. Bu arada o dönemde Adıgelerin lideri durumunda olan Zaniko Sefer Bey'in de onayı ile 12 kabileyi temsilen 12 kişilik geçici bir hükümet kurulur.

Urquhart'ın Kafkasya'dan ayrılmasından 3 yıl sonra 6 Mayıs 1837 tarihinde, bu kez, yine İngiliz S.James Bell ve gözlemci Longworth'un hazır bulunduğuu ünlü Adhanekum (Adakum, Atakum, Atakhum diye de geçer) kurultayında, ipekten yeşil renkli, siyah iki ok ve üzerinde 10 kabileyi temsil eden 10 adet sarı yıldızın yer aldığı Adıge Bayrağı dalgalanmaktadır. Havidko Mensur'un (Havdiko, Havudukue diye de geçer) liderilğinde ve bütün Adıge kabilelerinin temsil edildiği, 1000 delegenin katıldığı bu Adıge tarihinin büyük kurultayinda bilinen ilk resmi bayrak kullanılmıştır. Bundan bir yıl sonra ise 1838 yılında, Batı Kafkasya'daki 12 kabile, 3 liderin başkanlığında birleşir ve yeşil yüzey üzerinde 3 siyah ok ve 12 yıldızlı tarihi Adıge Bayrağı'nı milli bayrak olarak kabul ederler. İşte bugün Adıge Cumhuriyeti'nin Maykop'taki Parlamento binasında dalgalanan bayrak budur.


Adıge Bayrağı'nda yer alan renkler, yıldızlar ve oklara gelince: ipek kumaşın yeşil rengi Kafkasyanın dağ ve ovalarını; siyah 3 ok dönemin en yetenekli ve ünlü üç ailesini (Zaniko, Aytekçiko, Boleteko aileleri), siyah renk ise düşmana ölümü, sarı yıldızlar da bütün yaşamları açık havada, kır ve dağlarda geçen ve gökyüzündeki yıldızlara bakarak uyuyan kahramanların yer aldığı 12 bölgeyi temsil ediyordu. Bu 12 bölge; Natukhay(Nathkoç), Şapsuğ, Abedzah, Ubıh, Bjedugh, Temirgoy, Abhaz, Hatukay, Mahoş, Besleney, Brakiy, Karaçay, ve Kabardey'den oluşur.

Bu 12 bölgeden Abedzah, Mahoş ve Bjedughlar Ruslarla barış antlaşması imzalamış olduklarından, Kabardey ve Abhazya da Rus işgalinde bulunduğundan, birliğe ancak o bölgelerden, diğer Adıge kabileleri arasına sığınanların temsilcileri ile birlik antlaşmasına katılmışlardır. Kabardey'in temsilcisi Besleniyko Aslan, Abhazya'nın ise Rustem Pe idiler. Her bölgenin genel kurulları sonucu seçilen delegeleri Zaniko Sefer'in yanında yer alıyor, bunlar arasından da askeri komutanlar, elçiler ve hakimler seçilerek işbaşına getiriliyorlardı. Zaniko Sefer hem genel başkan, hem de dışişleri ile diplomatik çalışmaları yürütüyordu.

İzzet Aydemir Çuşha'nın bu yazısı Nart Dergisi'nin 4. sayısından alınmıştır.


DreamLiKe 7 Ocak 2009 17:06

Kaşenlik Nedir?
Önsöz

Çerkeslerin günümüze kadar devamlılığını sürdüren geleneklerin birisi de "kaşenlik adetidir. Bu adet bekar genç kız ve erkekler arasında evlilik öncesi dönemde gerçekleşmektedir. Diğer geleneklerde olduğu gibi habze adı verilen kurallarla sınırlıdır. Kaşenlik birbirinden hoşlanan genç kız ve erkekler arasındaki arkadaşlık ilişkisine denmektedir.


Çerkes kız ve erkekleri birbirleri ile düğünlerde, toplantılarda, muhabbet ortamlarında birlikte olurlar. Bu toplantılar en yaygın olarak köylerde görülür. Bu tür toplantılarda genellikle bir kaç köyün gençleri biraraya gelir. Sabahlara kadar süren sohbetler, oyunlar ve eğlenceler yapılır. Bu geceler gençlerin birbirlerini tanımalarına yardımcı olmaktadır. Muhabbet geceleri bir eğlence kaynağı olduğu kadar aynı zamanda eğitim yereri de sayılmaktadır. Kızlar ve erkekler belirli bir yaştan başlayarak bu tip toplantılarda Çerkes adet ve görenekleri çerçevesinde eğitilirler. Bütün eğlence, düğün ve toplantılarda "thamate" adı verilen bir kişi bulunur.



Kim Kimle Kaşen Olabilir?

Aynı sülaleden olan kişiler kaşen olamazlar. Akrabalık derecesi ne kadar uzak olursa olsun yasaktır. Aynı köyden kişilerin kaşen olmaları hoş karşılanmaz. Bu kural günümüzde biraz yumuşamıştır. Artık aynı sülaleden olmamak koşuluyla kaşenliğe fazla tepki duyulmamaktadır. Muhabbet toplantılarında kızlar ve erkekler karşılıklı otururlar.



Birden Fazla Kaşen

Gençlerin her toplantıda farklı kaşeni olabildiği için bir Çerkez kızının ya da erkeğinin evleninceye kadar çok fazla kaşeni olabilmektedir. Toplantıda amaç tanışmak, eğlenmek ve kendine uygun bir eş seçmek olduğu için kaşenlik bazen ciddi bazen de şaka şekliyle ortaya çıkmaktadır. Sayısı fazla olan şaka kaşenliğinin çok fazla bir ciddiyeti yoktur.


Kız ya da erkek birbirlerinin daha önceki kaşenlerine karşı herhangi bir olumsuz tavır takınmazlar. Eski kaşenlerle sosyal ilişkiler kesilmez. Çünkü daha önceki kaşenlerin şaka olduğunu her iki tarafta kabullenmiştir. Kadın ya da erkek eski kaşenleriyle bu benim eski kaşenim diye espri yapabilir. Dolayısıyla kızın ya da erkeğin birden fazla kaşeni olması yadırganmamaktadır.



Evlenmeye Aracı Olan Kaşenlik

Pseluk ile başlayıp daha sonra da devam eden kaşenlik iki bölümü ayrılmaktadır. Bunlardan birisi şaka diğeri ise ciddi kaşenliktir.

Şaka kaşenliğine semerko denmektedir. Bu durumda kişiler ciddi olmasalar bile yalnız o geceye ya da bir kaç geceye mahsus kaşen olabilirler. Burada amaç eğlenmek, birbirlerini tanımak bunu yaparken de hoş zaman geçirmektir. Şaka kaşenliğinde kız ve erkek birbirlerine sanki evleneceklermiş gibi övgü dolu sözler söyler.



Kaşenliğin bir de ciddi boyutu vardır. Bu durumda birbirlerini beğenen kız ya da erkek evlenmek için arkadaşlık kurmak isterler. Eğer karşı taraf kabul etmişse diğer toplantılarda da görüşerek bu ilişkiyi devam ettirirler. Ancak ciddi kaşenlikte daha çok pisehluk ile başlamaktadır. Erkek bir kaç arkadaşını alarak kızın ya da onun herhangi bir akrabasının evine gider. Kızın da mutlaka yanında bir ya da bir kaç arkadaşı bulunmak durumundadır. Burada kıza kaşenlik teklifini sunar. Bu durumda kız ve erkek arkadaşlarının yanında teklifi değerlendirirler. Birbirlerinden beklentilerini ve isteklerini söylerler. Kaşenliğin her iki boyutunun da kendine özgü kuralları vardır. Kaşenlik eğer ciddi ise ve sonuçta evlilik düşüncesi ile kişiler birbirlerini tanımaya çalışıyorsa bu durumda toplantılarda şaka kaşenliği gibi ulu orta gündeme getirilmez. Bu durumda bir çok muhabbette bir araya gelebilirler, bir çok konudan konuşarak birbirlerini daha iyi tanımaya çalışırlar. Ancak ilişkileri diğer kaşenliğe göre resmiyet kazanır. Diğeri kadar serbest değildir. Her ne kadar bu kişiler evlilik kararıyla birbirlerini tanımaya çalışsalar da mutlaka evlenecekler diye bir koşul yoktur. Eğer bir engel söz konusu ise her iki taraf bu durumdan vazgeçebilir.



Evlenme Sözü ve Euç

Kişiler evlenmeye karar verirlerse bu kez kendi aralarında sözleşirler. Bu durumda da euç denilen bir armağan verilir. Euç söz karşılığı verilen maddi bir armağandır. Söz verdi anlamına gelir. Kaşenlik sonucunda evlenmeyi kabul etti demektir. Bu armağanı erkek bayandan ister. Bayan da kendi insiyatifinde bir armağan verir. Bu armağan bir boyun bağı, mendil, yüzük, bilezik olabilir. Erkek de bunun karşılığında kıza bir yüzük vermektedir.
Bu karşılıklı amağan verme durumu yalnız kız ve erkek arasında olmaz. Kızın ve erkeğin yanında arkadaşlarından ya da akrabalarından birkaç kişi bulunmak durumundadır. Söz verme ve armağan verme olayı onların tanıklığında olmaktadır.

Evlenmek amacıyla kaşen olan ve bunu söz altına alan genç kız ve erkekler bu durumda toplumdan ayrı bir yerde yalnız başlarına konuşamazlar. Onların yanlarında mutlaka arkadaşları da olmak durumundadır. Toplumun dışında ve toplumdan habersiz bir yerde konuşmaları yasaktır. Bu durum evleninceye kadar böyle devam eder.



Eş Seçimindeki İncelik

Gerek evlenmeye karar veren gerek yalnız bir kaç toplantıda kaşen olan kişiler birbirlerini aileleri ile tanıştırmazlar. Arkadaşları ve o ortamda bulunan kişiler onların kaşen olduklarını bilir. Anne ve babalarına kaşen olduklarını söyleyip birbirlerini tanıştırmaları ayıp olarak karşılanır. Aileler kızın ya da erkeğin kaşenini toplumlardaki diğer kişilerden öğrenerek haberdar olurlar. Ancak evlenme zamanında ailelere bildirilir. Bu durumdan da yalnız anneye sözedilir. Kaşenlik adeti Çerkez toplumunda kızın ya da erkeğin evleneceği kişi hakkındaki kararı kendilerinin vermesini sağlar. Büyükler müdahale etmezler. Ancak evlenmek üzere kaşen tercihi yapan kişiler daha çok aile yapılarına uygun toplumsal kurallara ve adetlere uyacak kişileri tercih ederler. Bu nedenle birçok toplantıda kız, erkeğin ya da erkek de kızın hal ve hareketlerini kontrol eder.. Evlilik tercihi yaparken bu tip kişilerle yapmayı isterler. Çünkü Çerkes kültüründe toplumsal normlara uygun olarak hareket etmek gerekmektedir. Bireylerden görgü kurallarına gelenek ve göreneklere uygun davranış göstermesi beklenmektedir.



Kız Kaçırma

Kaşenlik ile başlayan evlilik aşamasında nişanlılık ve söz gibi durumlara pek rastlanmaz. Bunun en önemli nedeni kaçırma şeklinde evlenmenin gelenek ve göreneklerinde yer almasıdır. Gençler evlenmeye karar verdikten sonra maddi olanaksızlıklar, kendisinden büyük başka birinin evlenecek olması gibi nedenlerden dolayı kaçırma biçiminde evlenmeyi tercih ederler. Ancak Çerkes kültüründeki kaçırma şekli diğer uluslardan farklı olarak kendine özgü bir nitelik gösterir. Bu şekilde evliliğin olması nişan ve söz gibi törenlerin yapılmasını gerekli kılmamaktadır.
Yine kişiler zaten kaşenlik dönemlerinde birbirlerini yeterince tanıdıkları için ayrıca bu tür dönemlere gerek duymazlar. Ayrıca Çerkeslerde adetler kişilerin ilişkilerine çok fazla sınırlama getirdiği için bu döneme her iki tarafında katlanabilmesi zor olur. Çünkü nişanda büyüklerde işin içine girerler. Onlarla olan iletişimde konuşma ve görüşme yönünden bir takım güçlükler olduğu için kişiler nişanlı olarak kalmayı pek tercih etmezler. Ancak günümüzde söz ve nişanlılık dönemi Çerkesler arasında da yaygınlık kazanmıştır.


Çerkes ulusundaki genç kız ve erkekler genellikle aynı ulustan olan kişilerle evlenmeyi tercih etmektedirler.


DreamLiKe 7 Ocak 2009 17:31

Gelenekler ve Kaşenlik


Eski gelenekler açısından Türklerle Çerkesler arasında birçok benzerlikler vardı. Zaten bütün milletlerin adetlerinin doğuşunda temel aynıdır ''tehlikelere karşı dikkatli ve tedbirli olmak'' Çerkeslerin adetlerini farklılaştıran husus ise bu alınan tedbirleri saygı şemsiyesi altında tutmaktır. Özellikle buraya dikkat çekmek isterim. Saygı ihtiva etmeyen hiçbir davranış, hiçbir hareket ve hiçbir adet Çerkesler'e ait değildir. Çerkesler bütün hayatı en ince teferruatına kadar saygı esasları içerisinde yorumlamışlardır. Hatta beşeri zaafları, sevgiyi bile saygı çerçevesi ile sınırlandırmışlardır.
Flört kelimesini beğenmedim. Bu Çerkesler'de olmadığı gibi, Türklerde de yoktu. Kaşen sözcüğü birçok çağrışımları birden getirir: Espriyi, şakayı, sevgiyi, beğeniyi. Bir topluluk içerisinde, saygılı bir tavır ve nezaketle bir kızın bir erkeğe, bir erkeğinde bir kıza yönelişini, itibar ve iltifat edişini, değerlendirişini, şereflendirişini getirdi. Kaşenlik müessesesi: Ardında kötülükler olmayan, müstehcen çağrışımlar yapmayan bir nevi kadın erkek diyalogu ve zeka eğitimiydi. Konuşulanlar ne kadar ciddi görünse bile içtenliğine inanmak çok zordu. Doğruluğu, ancak güvenilir bir aracı ile anlaşılır, o da saklı kalırdı; yan yana gelinmez, gizli buluşulmaz, beraber olunduğu hallerde bile mutlaka üçüncü şahıs olurdu. Adap dışı herhangi bir harekette bulunulamazdı. Evleninceye kadar bu durum böyle sürer giderdi.


KIZ ve ERKEK İLİŞKİLERİ

''Bizim kız ve erkeklerimiz ilişkilerinde çok rahattır'' ifadesine katılmıyorum. Olsa olsa bu ifade kendini bilmeyenler için geçerlidir. Çerkesler ********liği ölümün bile temizleyemeyeceği idraki içerisinde olageldiler ve ona göre temkinli, tedbirli oldular ve hassasiyet gösterdiler. Herkese itibar etmediler, insanları seçtiler. Güven duydukları kimsenin de hatasını affetmediler. Güç duruma düşürülen, yanıltılan kadının veya bir kızın hatasını, kadında değil daima erkekte aradılar, kadını suçlamadılar. Sizlere Çerkeslerin Uzunyayla' ya ilk yerleştirilmelerinden birkaç yıl sonra meydana gelmiş bir hadiselerini örnek olarak nakledeyim:
iki delikanlı yakın komşu köye arkadaşlarını ziyarete giderler. Evsahipleri, adlarına düğün tertip etmek ister. İki arkadaşta kız kardeşi olanı, diğer arkadaşına köye giderek kız kardeşini getirmesini ve düğüne öyle katılmalarının daha uygun olacağını söylerler. O da giderek, tabiri caizse pencereden çıkararak (evde uyuyanların rahatsız edilmemesi bakımından) yola koyulurlar. Bir müddet yok aldıktan sonra delikanlı kendine hakim olamayarak kıza beraber olma teklifinde bulunur. Bu teklifi yapabilen bir Çerkes delikanlısının kararlılığı veya bu teklifi yapmış olmasının sonradan meydan getireceği rezaletin bilincinde olan kız ne yapsın kabul ederek: ayışığı, yol güzergahı, şöyle bir kuytu yere çekilelim der. Uygun bir yer seçer ve alttan inerler. Kız arkasını dönerek delikanlıya haydi soyun der. Delikanlı kamasını vb. çıkarır ve soyunur. Sonra sende şimdi arkanı bana dön, bende soyunayım deyince ve delikanlı arkasını dönünce kız kamayı kaptığı gibi, delikanlıyı oracıkta öldürür. Ata binerek, abisinin bulunduğu köye gider ve misafir olduğu evi bulur. Durumu abisine anlatır. Abisi evin yaşlısına, O'da duyurulması icap edenlere duyurarak toplanırlar. Aralarında kısa bir istişareden sonra öldürülen delikanlının babasını yanlarına çağırttırırlar. Hadiseyi bir başka yerde olmuş gibi nakleder ve bir Çerkes delikanlısını bu şekilde öldüren bu Çerkes kızına ne ceza verilmesi konusunda fikrini sorarlar. O da böylesi bir kıza ceza verilmez, alnından öpülür ve evlat gibi sevilir deyince, öyleyse öldürülen senin oğlundur derler. Baba bir an için perişan olur ve ardından kısa bir süre sonra toparlanarak ''Eh napalım, ne de olsa evlattır izin verin cenazesini kaldırayım'' der. Bu babanın o kızı ölünceye kadar kızı gibi sevip saydığını söylerler.


ZEHES ve MİSAFİR KIZ

Bir Çerkes kızının, erkeğinin tanışmasıyla ilgili paragraftan itibaren anlatılanların hepsi değilse bile çok hatalıdır. Voerşer, zehes, çapşe, piseluh ayrı ayrı şeylerdir. Düğün de dahil herhangi birisinde, birisinde, birbirini beğenen bir gençle bir kızın o topluluğu terk ederek bir odaya çekilmeleri veya birlikte dışarı çıkmaları resmen terbiyesizliktir. Bunu gizli yapsalar bile, terk ettikleri topluluğu hafife almak, geleneklere karşı çıkmak ve özellikle kızın ailesine hakaret kabul edilirdi.
Kendini bilen hiçbir Çerkes kızı konumu ve mevki ne olursa olsun, beğensin veya beğenmesin hiçbir Çerkes erkeğinin gururunu mecbur bırakılmadıkça kırmak istememiştir. Gayet nazikane bir tavır ve ifadelerle daima kendisinden uzak tutmaya ve aralarındaki mesafeyi muhafazaya çalışmıştır.


KAFKAS BOYLARININ ÖRF VE ADETLERİ
Bugün için bazı yörelerde değişikliklere uğramıştır. Uzunyayla yöresinde bunlara köklü ailelerde kısmen uygulanmaktadır.
Adetlerin en önemli bölümün saygı ve onun uygulanması teşkil eder. Örneğin, herhangi bir kişi bir kimsenin yada topluluğun yanına gidip selam vermesi halinde, o kişi yada topluluk saygı gereği ayağa kalkarak selamını karşılar. Topluluğa giren kişiden daha küçük olanlar yerlerini gelene vermek için adeta yarışır. Bu hareketi onunla yaşıt hatta daha yaşlı olanların da yaptığı her zaman görülür.
Bu halende yaşatılan adetlerin en göze çarpanıdır ve bugüne kadar taviz verilmeden devam ede gelen adetlerin en önemlisidir.
Eşler, kayınpederinin yanında bir arada oturmazlar. Hatta gelin, eşinin ağabeyleri yanında da birlikte bulunmazlar. Tesadüfen eşlerden birisinin bulunması halinde diğeri usulca odayı terk eder. Eşler birlikte evden çıkmazlar, ayrı ayrı çıkarlar ve dışarıda bir araya gelerek yollarına devam ederler.
Anne ve babalarının ya da yaşlı akrabalarının yanında, çocuklarını değil sevmek, kucaklarına dahi alamazlar. Baba herhangi bir yerde misafir veya bir büyüğü ile otururken çocuğu babanın yanına yaklaşmaz, daha doğrusu yaklaştırılmaz. Ancak önemli bir durumda babasının birkaç adım yanına kadar gelir, söyleyeceğini söyler ve hemen uzaklaşır. Baba diye hitap etmek son derece ayıp sayılır. Bu yüzden halen de büyüğüm diye hitap edilmektedir. Anneye de gelin yada kabilesinin adı ile hitap eder.
Gelin kayınpederi ile mümkün olduğunca konuşmamaya dikkat eder. Kayınpeder, gelininden herhangi bir şey isterse, gelin, konuşmadan ya da gerekli ise en azını söyleyerek isteneni yapar. Yine gelin bulunduğu toplulukta sorulanlara kısa ve öz cevaplar vererek oturur. Kayınpederinin bulunduğu toplulukta bulunmaz ve oturmaz. Ancak hizmet amacı ile girerse kusur etmemeye özen göstererek işini yapar ve çıkar. Gelin kayınpederinin ya da kayınvalidenin odasında iken kendiliğinden dışarıya çıkamaz. Ancak büyüklerinin izni ile çıkar. Eşinin yatmaya gitmesi anında da büyüklerin bulunması halinde birlikte yada arkasından gidemez. Ancak kayınvalide yada kayınpederinin ''yerine git'' demesi üzerine gider.
Kızlar evlenmeden önce son derece serbesttirler. Belirli sınırlar içinde istediklerini yaparlar. Sözgelimi, bir erkek arkadaşı ile gidebilir, ev e erken yada geç gelmesi herhangi bir tepki ile karşılanmaz. Zira yanındaki erkek arkadaşa son derece güven duyulur, erkek de bu güvene layık olmak için kusur etmemeye azami derecede özen gösterir. Kızlar evlendikten sonra bunları bırakır ve evinin kadını olur.
Evlenmelerde bazı boylar, erkeğin kadın sayesinde değil, kadının erkek sayesinde refah görmesini daha tabii görür ve erkeğin mevki ve serveti, daha altta olan kızlardan eş seçmesi uygun görülür. Bu kızlara verilen önemi gösteren bir görüştür.
Toplantılarda gençler varsa misafirleri ağırlamak onların görevidir. Bu toplantılarda yapılan şaka ve eğitici konuşmalar bazen aşırıya da kaçabilir. Ancak bütün bunlar orada kalır, asla dışarıda dedikodu edilmez. Bu gibi toplantılarda bir baş (Thamate) bulunur. Konuşmaları ve toplantıyı yöneten thamate'dir. Oyun esnasında gençlere bir istekleri olup olmadığını sorar ve görüşlerini açıklar, gerekirse gördüğü eksiklikleri açıklıkla dile getirir ve kimse alınmaz. Yeri daima bellidir ya giriş kapısının karşısına gelen yerde ya da ocak varsa onun yanında oturur. Nedeni ise yeni gelenleri rahatlıkla seçebilmeleri içindir. Toplantıdan en geç sabah namazı vaktinden önce çıkılır. Zira evin büyüğü namaza kalktığı zaman hala oturduklarını görmesi ayıp ve kusur sayılır.
Evlenme yaşı erkek için 25 - 35 arasıdır. Zira aile sorumluluğunun bilineceği yaş olarak o yaşlar görülür. Akraba evliliği kesinlikle yoktur.
Evlenmeler; Gençler kendi aralarında anlaşarak evlenme kararı alırlar. Ancak bu aralarındaki karar büyüklerden birinin aracılığı ile olur. Bazen de evlenmeler ''kaçırma'' şeklinde cereyan eder. Kaçırma ayıp sayılmaz. Zira, kaçıran delikanlı kızı akrabalarının evine götürür ya da kaçırdığı kızın yanında akrabalarından biri bulunur.
Söz alma; Birbirini beğenen gençler evlenme kararı aldıklarında nasıl hareket edeceklerini kararlaştırırlar. Bu duruma göre ya kaçırma yada isteme şeklinde tercih edilir. Söz alma ve verme gizli tutulur. Ancak birkaç kişi bilebilir. Genellikle söz veren kız kendisine ait bir şeyi erkek arkadaşına verir. Bunlar yüzük, mendil yada toka gibi şeylerdir. Bu bir nevi manevi teminat gibidir. Böyle bir şey veren kız şayet cayarsa, erkek onu zorla kaçırsa bile suçlu sayılmaz ve kınanmaz. Zira bu bir gurur sorunudur.
Hiçbir delikanlı isteksiz bir kızı zorla kaçırıp küçük düşmek istemez. Böyle bir hareketi şerefine yedirmez.
Kaçırma; anlaşan iki genç arasında gerçekleşir. Kaçırılan kız ya erkeğin evine yada bir akraba evine götürülür. Kaçırılan kızın evi önünde, kaçırıldığının anlatılabilmesi için kıza ait herhangi bir eşya bırakılır. Kaçırılan kız bir akraba yada erkeğin evine götürülünce evin büyükleri, köyün ileri gelenleri ile görüşerek kız evine gider ve akrabalık teklifinde bulunurlar. Kız tarafı kararlarını kızları ile görüştükten sonra (şüphesiz bu görüşme, kız tarafının güvendiği bir aracı ile yapılır) bildirilir. Aracılar genellikle kızın rahatlıkla konuşabileceği kimselerden oluşur. Görüşmede baskı yapılmaması için erkek tarafından da biri bulunur.
Başlık; Kafkasya'da evlenecek gencin hududu aşıp Ruslardan bir at çalıp getirmesi ve atı kızın dayısı, amcası ya da oğullarından birine vermesi ve böylece yiğitliğini ispat etmesi şekli ile başlamış, yaşam koşulları değişince kız ailesine bir miktar para ve verme şekline dönüşmüştür. Bu para kızın ailesine verilen ''süt hakkı'' sayılan bir gelenektir.


DreamLiKe 7 Ocak 2009 18:00

S ü r g ü n

Kanlı yenilgiler üzerine Agustos 1864'de Çar'in kardesi Grandük Misel, yayinladigi fermanla bir ay içinde Kafkasya'nin bosaltilmasini, aksi halde kalan herkesin, harp esiri olarak Rusya'nin muhtelif mintikalarina sürüleceklerini bildirdi. Bunun üzerine vatandan Osmanli topraklarina sürgün basladi. Sürülenler Bulgaristan, Dobrica, Sirbistan, Arnavutluk, Suriye, Irak hatta Ürdün'e, genel olarak, durumu karisik olan yerlere yerlestirildi. Fakat Rusya kendisine sinir olan ve daha sonra kendisinin olabilecek yerlerde Kafkasyalilari istemiyordu. Bu yüzden 1876 Istanbul Konferensinda "Rumelide Çerkes göçmenlerin iskan edilmemesi" kararlastirildi ve en az 175.000 Kafkasyali ikinci sürgüne ugradi. Sürgünden sonra Kafkasyalilar Osmanli için "canla basla" çalistilar. Örnegin, Osmanlilarin (bilhassa Kafkas ordusunun) süvarilerinin büyük bir kismi Kafkasyaliydi ve savaslarda sayisiz yararliliklar gösteriyorlardi. Kafkasyalilarin bu kadar çalismasina ragmen, ne kadarinin sürüldügü kesin olarak söylenememektedir. Sürgün edilen Kafkasyalilar 500.000 ile 2.000.000 arasinda tahmin edilmektedir.Fakat resmi kayitlara göre 1855-1863 yillari arasinda 311.330 ve 1864 yilinda Eylül ayina kadar 283.000 kadar göçmen Varna ve muhtelif Karadeniz limanlarina geldi. Ayni resmi belgelerin (Takvim.-i Vekayi) 1281 tarihli sayisinda kis mevsiminden yaz ortalarina kadar toplam 299.068 kisinin geldigini yazmaktadir. Böylece en az 900.000'e yakin göçmen 1855-1864 yillarinda Psmanli topraklarina gelmistir. Bu yillara önce ve sonra gelen, yollarda ölen ve sayima girmeyenlerle, sürgün edilen Kuzey Kafkasyalilarin sayisinin bir milyonu astigi anlasilmaktadir. Osmanli Devleti ise göçmenlere hiç yardim etmemis, gidasizliktan, iklim degisikliginden ve salgin hastaliklardan binlerce Kafkasyali ölmüstür. Öyleki Trabzon Rus konsolosunun raporunda Batum'da, günde 7, Trabzon'da 180-250, Samsun'da 200 kisinin öldügünü bildirmistir. Çerkes koyleri 20-30 yil sonra "Çerkes Mezarlari" haline gelmistir. Ekonomisi tarima dayali olan Rusya ise Kafkasya, Ukarayna, Ortaasya, Urallar gibi bölgeleri sömürerek kendi kalkinmasini sagladi ve bu bölgelerin geri kalmasina neden oldu.

SÜRGÜNDEN SONRA KAFKAS-RUS-OSMANLI ILISKILERI:

Sürgünden sonra Kafkasya'da, Ruslar, kolonizasyon islerini her sömürgeci ülke gibi, "medenilestirme" olarak gösterdiler. Muhaceretteki Kafkasyalilar ise yurda dönüs isteklerini kaybetmediler ve Osmanli padisahlariyla bir Osmanli - Rus savasinda Kafkasya'da isyan çikartmak için anlastilar. Bu firsat 1877 - 1878 Osmanli - Rus savasinda çikti. Osmanlilar abhazya'da bir sasirtma harekatina girdiler ve kiyiya 3000-4000 Kafkasyaliyi çikarttilar. O sirada Kafkasyalilar bir kurultay toplayarak Abdurrahman Efendi'yi baskan seçtiler. Imamlarinin önderliginde 9 Mayis'ta Dagistan ve Çeçenistan'da, 12 Mayis'ta Kuban'da isyan çikti. Kafkasyalilar 20 yil önce gömdükleri tüfeklerini çikarttilar. Durum Ruslar açisindan ciddilesmisti. Fakat Osmanlilardan gerekli yardim gelmedigi için Adigelerin bir kismi ile Abhazlarin büyük bir çogunlugu Osmanli topraklarina sürüldü.

Bundan sonra 1905'e kadar "medenilestirme" hareketlerine karsi çikan küçük ayaklanmalar disinda önemli birsey olmadi. Bu siralarda dünya siyasetinde önemli degisikler oluyordu. XIX. yy.in sonlarina dogru Osmanlilarin üzerideki Ingiliz etkisi azalmisti. Bunun üzerine Osmanlilarin yeni hamisi gelismekte olan Amanya oldu. 1888'de Deutsche (Doçe) Bank Osmanli Imparatorluguna girdi ve Anadolu Demiryollarinin yapimini eline geçirdi. Osmanli ordusunun teskilatlandirilmasi Alman subaylarina verilmeye baslandi. Bunun üzerine 1907'de Rus-Ingiliz anlasmasi yapildi. 1909'da iktidara geçen Enver, Talat ve Cemal Pasalar Almanlarin hemen her istediklerini yaptilar ve Panslavizm'e karsi Pnaturanizm'i çikardilar. (Panturana Dagistan da giriyordu.)

Bu siralarda Kafkasya'da, 1905 Rus-Japon savasinda Rusya'nin yenilmesi firsat bilinerek bir isyan daha çikarildi ama bu da bastirildi. 1913'de egemenler halka ait genis arazilere el koydular. Bunun üzerine onbini askin Adige "Dzeliko" irmagi mevkiinde feodallerle ve onlari destekleyen çar ordusuyla çarpisti. Ayaklanmanin öndegelenleri Sibirya'ya sürüldü. Bu yillarda, devlet tarafindan "asi, hirsiz, haydut" diye adlandirilan, halkin Abrek dedigi kimseler Çarlik otoritesine karsi koyuyorlardi. Bunlar resmi yerleri ve zenginleri soyup, elde ettiklerini halka dagitiyorlardi.

I. Dünya savasinda Osmanli yöneticileri "romantik" hayalleri gerçeklestirmek üzere (Turan için) IV. Orduyu kurdular, fakat Kafkas cephesinde çesitli yenilgilere ugramaktan kurtulamadilar. Subat 1917'de baslayan devrim üzerine Rus ordusu çözülmeye basladi. Devrim üzerine 3 Mayis 1917'de Terekkale (Vladikafkas) de halk kurultayi toplandi ve bir icra organi (Birlesik Simali Kafkasya ve Dagisatn Daglilari Birligi Merkez Komitesi) kuruldu. 18 Eylül 1917'deki ikinci toplantida kurultay "Kuzey Kafkasya Milli Müessesan Meclisi" adini aldi ve Kuzey Kafkasyalilarin siyasi bir birlik teskil ettigine karar verildi. Kuzey Kafkasya merkez komitesi, 20 Kasmi 1917'de Rusya'dan ayrildigini ve bagimsiz bir devlet oldugunu ilan etti. resmi müesseselere, bankalara, okullara, vs. milli bir sekil verildi. Bundan memnun olmayan Kazaklar ve Ruslarla çestili çatismalar oldu. Güney Kafkasya'da ise Gürcü, Ermeni ve azerilerden olusan Transkafkas federasyonu kuruldu. Bu federasyonun savunmasi (milli kuvvetleri) yok gibiydi.

Brest-Litovsk anlasmasiyla Batum, Ardahan ve Kars'i Sovyetlerden alan Osmanlilar saldiriya geçtiler. Bunun üzerine 22 Nisan'da Transkafkas Federatif Cumhuriyeti bagimsizligini ilan etti. Almanlar ve Ingilizler Bakü'nün Osmanlilar tarafindan isgal edilmesini istemiyorlardi. (Çünkü kendileri Bakü'yü isgal etmek istiyorlardi.25) Bu yüzden Almanlar, kendi istegiyle, Gürcüstan'i "himaye" ettiler ve asker gönderdiler. Osmanlilarin Ermenistani isgali Ingiliz hareketini engelleyecegi için bu hareket Almanlar tarafindan tesvik edildi. Kuzey Kafkasyalilar ise Istanbul'a yardim istemek için bir heyet gönderdiler ve 11 Mayis 1918'de bir nota ile, bütün devletlere Kuzey Kafkasyanin bagimsizligini ilan ettirdiler. Bunu 26 Mayis'ta Gürcüstan, 28 Mayis'ta da Azerbaycan ve Ermenistan'in bagimsizliklarini belirtmeleri takip etti. Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, bu üç devlete çesitli kereler konfederasyon teklif ettiyse de kabul edilmedi. 8 Haziran 1918'de Kafkas devletleri ve Osmanlilar arasinda iyi dostluk ve iyi komsuluk anlasmasi yapildi. Fakat bu sirada Osmanli ordusu Kafkasya'ya girdi. Ismail Berkok, Mithat Pasa ve Muzaffer beyler K. Kafkas yerli kuvvetlerini organizeye basladilar. Gürcüstan üzerinden ilerleyemeyen Osmanlilar, Azerbaycan üzerinden ilerlediler ve 15 Eylül'de Bakü'yü isgal ettiler. Sovyetler, Almanlarin savasi kaybetmeleri üzerine Osmanlilarla aralarindaki Brest-Litovsk anlasmasini feslettiklerine ve Osmanlilarin Kafkasyadan çikmalari gerektigini bildirdiler. Fakat 6 Ekim'de Derbent alindi ve 13 Ekim'de sehre Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti bayragi çekildi. Fakat Osmanlilar savasi kaybettiler ve Mondros antlasmasiyla Kafkasya'dan çikmak zorunda kaldilar. Bunun üzerine 17 Kasim'da Ingilizler Bakü'yü isgal ettiler. Ingilizlerin destegindeki Denikin'in isgal ettigi yerlerde 1919'da Inguslar, 1920'de Dagistanlilar isyan ettiler. Fakat bu isyanlar bastirildi. Sovyetler bu savaslarda Kafkasyalilari destekledi. Mart 1920'de Beyaz ordularin mukavemetleri kirildi ve Kizilordu bütün Kafkasya'yi isgal etti.

1917'de Çarlik Rusyasinin, 1923 (24)'de de Osmanli Imparatorlugunun yikilmasiyla, Kafkasyanin bu devletlerle iliskileri sona erdi.


DreamLiKe 7 Ocak 2009 18:24


Abzaxlar


Abzaxlar Çerkes kabilelerinden Adige grubunun içinde yer alırlar. Günümüz Adigeyinde Abzaxlar azalmış ve grubun büyük bölümü muhacerette yaşar.

Abzaxlar günümüzde Adigeyi Taba, Temdaşı, Dawur, Ğutyukho, Nejukho, Ançokho, Bejukho ve Adige köylerinde yoğun olarak yaşarlar 1864 Abzaxlar vatanlarını bırakmak zorunda bırakılınca, onların boşalttığı yerlere Ç,emguylar yerleşti ve dilde Ç,emguy diyalekti kabul edildi. Buna örnek vermek gerekirse benim dedelerimin köyü olan ve Mıyekhuapeye bağlı Pşıj habl'ı gösterebiliriz.

Abzax sözcüğü genelde, abdzax sözcüğüyle karıştırılır. Bu kabile kendilerine Abzax-abzek dediği gibi kendilerinden olmayanlara da Abdzax derler ki anlamı da yabancıdır. Abdza sözcüğü sanırım kendi soydaşlarından olan Abhazlar iç.in ilk dönemlerde kullanıldı. Şunu da unutmamak gerekir ki Adigeler Abhazlar için Azıge, Abhazlar da Adigelere Azuge derler. Her iki anlatımında anlamı güneşin sulu yerdekileridir.

Abzax ismi genel olarak, Abhazların alt kısmında oturanları (ABAZAX) ifade ettiği söylenir. Yalnız Azıge ve Azuge gibi Abzae ve Abhaz isimlerinin kök birliği göz ardı edilir.

Abhaz ismi APSUGA'dan türemedir. Şu halde A-PSU-ĞE şeklinde ve sulu yerde oturan Güneşzader anlamına gelir. Apsuge zamanla Apsıge, apsaxe, abzaxeve, abzaxe şekillerine dönüştü.

Abhazlar kendilerini güneşin neslinden geldiğine inansalar da, Apsuğa isimleriyle suyla yaşama geçtikleri dönemlerden isimlerini alırlar. İsimleri yer ve güneşle birleşmiştir. Abzaxlar da, Abhazlar'dan sonra ova halkı oldular. Abhazlar'ın dili değişirken, Abzaxlar'ın dili fazla bir değişikliğe uğramadı.

İlk dönemlerde Abhazlar'dan hemen sonra ovaya inen Abzaxlar dış baskılar sonunda Kafkas dağlarına çekilirler. Onların dili burada eski Çerkesçe'den ayrılıp Abhazlar gibi yalnız başlarına geliştirdiler. Bu ovadan dönüş ve dağlarda kaç yıl kaldıkları bilinmemektedir. Zamanla dağlardan tekrar ovaya dönen Adıgelerin, ovaya dönüş efsaneleri ilginçtir. Bu efsaneyle ovaya dönenlerden Abzaxları türediği yazılsa da yanlıştır. Çünkü anlatım Kheberdey Adigelerinde de vardır. Hatta bazı isimleri Kheberdey diyalektlidir. Şu halde bu yerleşim efsanelerinden önce Abzaxlar vardı. Bu efsane şöyledir:
Yaklaşık bin yıl evvelinde Adıgeler dağlar arasında, yaylalarda, vadilerde gruplar halinde yaşarlardı. Bu tarihlerde Kuzey Batı Kafkas'ta TUBE-HAS diye bir yer vardı ve Kırım hanlarının sayfiye yeriydi. Bu bölgede hanlardan başka kimselerin oturmasına müsaade edilmezdi.

Adigeler ovaya inmek ve orada yaşamak zorunda kalırlar. Adigeler aralarında seçtikleri heyeti Tube Has'a hanın yanına gönderirler. Heyet hanın sarayına varınca, han evde değildi. Hanın hizmetçileri gelenleri misafir ederler. Saraydan gelen misafirler kendilerine göre çok değişik tiplerde saç ve sakalları birbirine karışmış durumdaydı. Onların bu görünüşlerini acayip bulan hizmetçiler durumu hanın hanımına bildirirler. Hanın hanımı da bunların acayipliğini ağız ve burunlarının olup olmadığını öğrenmek için, tereyağı, bal gibi yiyeceklerle ikramda bulunur. Misafirler elleriyle sakal ve bıyıklarını yana ayırıp yemeklerini yemeye başladıklarında bunların ağız ve burunlarının olduğunu görürler.
Ertesi günü han dönünce gelen misafirlerine bir öküz keser. Misafirler öküzün etini yedikten sonra, derisini isterler ve hana '' sizleri ziyaret etmemizin amacı, bu derinin kapladığı kadar bir yer istemektir'' derler. Han misafirlerinin niyetlerinin ne olduğunu anlamadan, bu kadarcık yeri bunlar ne yapacaklar diye hayretle, misafirlerin istediği kadarını verir. O zaman Adige heyetinin içinde, deri kesmekte usta olan ASTESGUS deriyi alıp kıl kadar kesmeye başlar. Arkadaşlar da kesilen deriyi alıp, hanın arazisini çevirirler. Bunu gören han, bu kadar uyanık olan bu halk bana yaşam hakkını tanımaz der ve bölgeyi Adigelere bırakıp Kırım'a döner.

Bu yere ilk geldiği söylenen Abzax liderleri şunlardır:
1= Yedıcı Hej
2= Astasguses
3= Tsiye Sudin
4= Gut'e Peots'k'u
5= Henter
6= Gubber
7= Zubber

Bu isimler İsanuri Ançugun Kafkasya'da Adigeler 1937 Halep basımlı eserinde anılmaktadır. Bunların dışında 1983 nalçik basımlı Yiz Adigeyski Wonomastiki adındaki eserde de,

1= Tsey
2= K'ube
3= Dzıb
4= Hatukh
5= Suyuza
6= L'şe
7= K'ut
8= Brits'e
9= Ç'etawur
olarak isimlendirilir.

Abzax ismi ilk dönemlerde oluşmuş ve Apsuğa gibi aynı anlamda güneşin sulu yerdekileri anlamında APSUĞA' dan gelir.


DreamLiKe 7 Ocak 2009 19:03




DreamLiKe 7 Ocak 2009 19:25



Keten Prenses 16 Nisan 2009 04:42

Çerkezler

Vikipedi, özgür ansiklopedi

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/b/b2/Sobranie_cherkesskikh_knyazey.PNG/200px-Sobranie_cherkesskikh_knyazey.PNG
Abhaza prens ailesi Geçba'ların Toplantısı.(1840)


http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/f/f2/Ibrahim_pash_cherkess.jpg/200px-Ibrahim_pash_cherkess.jpg
Çerkez İbrahim Paşa


Çerkesler, Türkiye'ye Kafkasya'dan gelen Türk dili konuşmayan tüm etnik gruplara verilen genel adlandırmadır. Ancak Türkiye'ye göç etmiş Kafkas halkları kendi arasında pekçok alt gruba ayrılır.
Çerkesler diğer isimleriyle Adigeler Kafkas Dağları'nın kuzeybatı eteklerinde, Kuban Irmağı ile güneyde Bzıb (Psıb) ırmakları arasındaki Karadeniz kıyılarında, doğuda Kuban ile Terek ırmakları güney havzalarını kapsayan büyük bir alanda oturmuş olan ve kendilerine Adige adını veren halktır.Ancak Türkiye'de, Kuzey Kafkasya kökenli Adige, Abaza, Çeçen, Oset, Dağıstanlı, vb insanların tümüne verilebilen ortak bir özel addır.Abzah ya da Abadzeh (Абдзах), Bjeduğ (Бжъэдыгъу), Şapsığ, Hak'uç (Хьак1уцу), Natuhay, K'emguy (К1эмгуй), Mahoş, Yegerukay, Mamhığ, Besleney, Hatukay (Хьатикъуай) ve Kabartaylar (Къэбэрдэй), en tanınmış Çerkes topluluklarıdır.Rus resmi literatüründe, Rusya Federasyonu'na bağlı Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde yaşayan, Kabartay ve Besleney kökenli Adige topluluğuna Çerkes, bunların yaşadığı yöreye de özel anlamda ya da bir kısaltma ad olarak Çerkesya denmektedir.Bu yörede 1926-1928 yılları arasında Çerkes Ulusal Okrugu, 1928-1957 arasında, bir üst yönetim birimi statüsüne yükseltilen Çerkes Özerk Oblastı bulunuyordu.Çerkes Özerk Oblastı, 1956'da sürgün cezası kaldırılarak Karaçaylara geri verilen, 1928-1943 yılları arasında varolan Karaçay Özerk Oblastı toprakları ile, 5 Ocak 1957'de birleştirilerek, 1926 öncesinde olduğu gibi, yeniden bir Karaçay-Çerkes Özerk Oblastı kuruldu.

Tarih

Çerkeslerin ataları sayılan Sind-Meot kavimlerinin Kafkasya'daki varlığı, ölü gömme kültüründen gidilerek, M.Ö. 3000'lere değin uzanmaktadır. M.Ö. 2000'lerde tarım ve hayvancılığın yanı sıra bakırı kullandıkları, seramik eşya ve daha sonra da tunçtan aletler yaptıkları bilinmektedir. Meotlar (Adıgece: Mıvıt'; Mıvet'; Mıvt'e; Мыут1э) olarak adlandırılan kavimlerden geldiği kabul edilen Çerkesler, M.Ö. 8. yüzyılda Kimmerlerle, M.Ö. 6. yüzyılda da kuzeyde İskitlerle, Karadeniz kıyısında da Greklerle komşuydular. İskit ve Greklerle kurulan ilişkiler, ekonomik ve kültürel gelişmenin yanı sıra Çerkes kentleri ve yazısının ortaya çıkmasını da sağladı.
  • M.Ö. 5. yüzyılda merkezi Sindika limanı ya da Grekçe Gorgippia (bugünkü Anapa) olmak üzere Bosporos Krallığı'nın yanı başında,Meotların bir topluluğu olan Sindler tarafından kurulan Sind Krallığı ya da Sindika bulunuyordu. Sindika, varlığını en az bir yüzyıl kadar sürdürdükten sonra, dış saldırılardan korunma amacıyla da, M.Ö. 4. yüzyılda, Bosporos kralı Levkon'un hükümdarlığı döneminde (M.Ö. 349-348) Bosporos Krallığı'na katıldı. Bosporos Krallığı'nın, M.Ö. 3. yüzyılda, ucuz Mısır buğdayının rekabeti (1) sonucu, ekonomik ve askeri çöküş sürecine girmesinden yararlanan İskitler'in izleyicileri olan Sarmatlar, M.Ö. 2. yüzyılda Kuzey Kafkasya topraklarını ele geçirdiler. Bu dönemlerde Çerkeslere Zykh (Зихы) ve Kasog gibi adlar verilmeye başlandı. Çerkesler, Sarmatlar'ı ancak M.S. 1. yüzyılda Maniç ırmağının kuzeyine sürmeyi başarabildiler. Sarmatlar'dan sonra 4. ve 5. yüzyıllarda Alanlar ve Hunlar da bölgeye geldiler.Gotlar, ardından Hun saldırıları sonucu kıyı kentleri ve deniz ticareti yok oldu ve Çerkesler verimli topraklarının hemen hepsini yitirdiler. Hunların çekilmesinden sonra Çerkesler eski topraklarını geri aldılar, kuzeyde Ukrayna ve Kırım'a değin yayıldılar.
  • 1223'de Kafkasya'yı istila etmeye başlayan Moğollar Çerkeslerin bir bölümünü ve Alanlar'ın çoğunu yok ettiler. Bunu izleyen Altın Orda saldırıları sırasında topraklarının büyük bir bölümünü yitiren Çerkesler, buna karşılık Alanlar'ın bazı topraklarını ele geçirdiler. Kuban Irmağı boyunca uzanan bu yeni topraklar üzerinde 14. yüzyılda Kabardey bölgesi oluştu. Altın Orda devletinin yıkılmasından sonra daha önce yitirdikleri toprakların bir kısmını geri alan Kabartay Çerkesleri, bu kez de Kırım Hanlığı'nın baskıları ile karşılaştılar.

Rus yayılmasının başlaması

Kırım Hanlığı'nın Kabartayları ağır bir vergiye bağlaması Kabartay Çerkeslerinin Rusya'ya yaklaşmasına yol açtı. Rusya, 1556'da Astrahan Hanlığı'nı ilhak etti ve Kabartaylarla komşu oldu. Bundan yararlanan Kabartaylar Kırım egemenliğinden çıkıp 1557'de Rus koruması (egemenliği) altına girdiler. Bu oluşum Terek Irmağı kuzeyinde bulunan toprakların Ruslar tarafından barışçı bir biçimde kolonileştirmesini, Oset, İnguş, Çeçen ve Dağıstanlılar arasında da Rus etkinliğinin artmasına yol açtı.Bu 1557 yılı olgusu,şimdiki Kabartay-Balkar,Karaçay-Çerkes ve Adıgey cumhuriyetlerinde,"Ruslarla Adıgelerin gönüllü birleşmelerinin 450 yılı" adı altında düzenlenen etkinlikler çerçevesinde 2007 yılı boyunca kutlanmıştır.Ama yine tarihsel Adıge (Çerkesya) toprakları olan Krasnodar Kray ve Stavropol Kray kutlama dışı tutulmuştur (Daha geniş bilgi için tıklayın-Adigey).
  • Kabartay-Rus dostluğu 18.yüzyıl ikinci yarısına (1774'te Kabardiya ve Osetya'nın,1783'te de Kırım'ın Rusya'ya ilhak edilmesine) değin sürdü.1774 sonrasında Osmanlı-Rus dengesi,Osmanlılar aleyhine bozuldu,onun yerini Batı-Rus dengesi aldı.Osmanlı Devleti,bu yeni denge içinde zayıf bir tampon devlet konumuma geldi.Dolayısıyla Çerkeslere gerekli yardımlarda bulunamadı.

Osmanlı-Çerkes İttifakı

1739 Belgrad Antlaşması ile Kabardiya'ya, Rus ve Osmanlı devletleri arasında "bağımsız" ya da "tarafsız bölge" statüsü verildi. Rus yayılmacılığından kaygı duyan Çerkesler (Adıgeler), 1768-74 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Osmanlılar'dan yana tavır aldılar, ama savaş Rusların, Osmanlıları yenmeleri, Gürcistan'a girmeleri, Kabardey bölgesi ile şimdiki Kuzey Osetya'yı ilhak etmeleriyle sonuçlandı. Bu arada Kırım'ı ve Kuban Irmağının kuzeyinde, Kuban ve Azak Denizine dökülen Yeya ırmakları arasında bulunan ve Kırım'a ait olan Nogay ve Çerkes nüfuslu toprakları da ilhak eden ve bu bölgede bir etnik temizlik ve soykırım uygulayan Ruslar, 1783'te Gürcistan'ı (Kartlı ve Kaheti) koruma altına aldılar; ayrıca Mozdok'tan başlayıp Kuban Irmağının sağ (kuzey) yakası boyunca batıda Karadeniz'e, doğuda da Terek Irmağının sol (kuzey) yakası boyunca Hazar Denizi'ne uzanan, üzerinde kale, karakol ve gözetleme kuleleri bulunan müstahkem hatlar inşa ettiler. Bu arada Çerkesya'yı doğudan da, Kafkas Sıradağlarına değin uzanan müstahkem hatlarla çember içine aldılar. Bunun üzerine Çerkesler (Adigeler) Türklerden yardım talebinde bulundular, böylece Türk-Çerkes ittifağının ve Anapa kalesinin temeli atılmış oldu (1781). Kuzey Kafkasya halkları (yani Adıge, Çeçen ve Rus korumasındaki hanlık toprakları dışındaki özgür Dağıstanlılar) artan Rus yayılmasına karşı bir tepki olarak İmam Mansur önderliğinde direniş hareketlerini başlattılar, 1787-91 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Osmanlıların yanında savaştılar, ama savaş Ruslar'ın Anapa'yı ve buradaki İmam Mansur'u ele geçirmesiyle sonuçlandı (1791). Anapa, 1792 Yaş Antlaşması ile Osmanlılara geri verildi.
  • 1806-12 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Nisan 1807'de Anapa yeniden Rusların eline geçti. Ama 1812 Bükreş Antlaşması ile, Anapa ile birlikte, kuzeyde Kuban Irmağı ağzından başlayıp güneyde Bzıb (Psıb) Irmağına ulaşan Çerkesya kıyılarının denetimi,Ruslarca Osmanlılara geri verildi. Bzıb Irmağından, daha güneydeki Rion Irmağına (Poti'ye) kadar olan yerlerin denetimi de (Abhazya Prensliği dahil), Ruslara bırakıldı (2). Böylece Ruslar, bağımsız bir ülke olan Çerkesya'yı Osmanlı Devleti ile ilişkilendirip ileride işgal etmenin alt yapısını oluşturmaya çalışıyorlardı.

Çerkesya Kurtuluş Savaşı (1829-1864)

1829 Edirne Antlaşması ile Osmanlılar Çerkesya'nın kıyı, yani Kuban ve Bzıb ırmakları arasında bulunan kıyı kesiminin denetimini Ruslara devrettiler. Ruslar bunu, tüm Çerkesya'nın hukuken kendilerine bırakılmış olduğu biçiminde ilan ettiler. Çerkesler ise, Türklere bağlı olmadıklarını, sadece müttefik olduklarını öne sürerek,1829 Edirne Antlaşması hükümlerini tanımadılar,ama hukuksal anlamda başarısız kaldılar. Ruslar, 1837'de Karadeniz kıyısı boyunca Anapa'dan Sohum'a değin uzanacak bir kıyı hattı kurma çalışmalarını başlattılar. 1838'de Çerkeslerle çarpışarak, Soçi ve Tuapse ırmakları ağızlarını ele geçirip kıyı boyunca kale ve karakollar kurmaya başladılar. Ayrıca, Gelencik limanından başlayıp ülke içinden geçen ve şimdiki Krasnodar kenti batısına (Olginsk) uzanan bir hat daha inşa ettiler. 1839 yılı sonunda Çerkesya hem karadan ve hem de denizden tam bir kuşatma altına alınmış ayrıca ikiye bölünmüş oldu. Ayrıca, doğudan batıya doğru savaşarak ilerleyen Ruslar, Çerkesya'nın Base Ovası'nı işgal ederek Laba Irmağı'na dayandılar. Laba ve Kuban ırmakları arasında bulunan Base Ovası'nı katliam ve etnik temizlikten geçirdiler, buraya stanitsalar yerleştirdiler.
  • Base Ovası'ndan sürülen Adıge ve özellikle Besleney kalıntıları (2 köy), Kabardiya'dan getirilen göçmenler ve güneydeki yüksek dağ vadilerinden indirilen Abazalarla takviye edilerek, Küçük ve Büyük Zelençuk ırmakları vadilerine yerleştirildiler. Bu yerleştirme alanında şimdi RF'ye bağlı Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti bulunmaktadır.
  • Öte yandan egemenlik alanı gitgide daralan Çerkesler, 1840 yılı ilkbaharında Karadeniz kıyı hattı ile ülke içinden geçen Gelencik Hattına saldırarak bu hatları yıktılar ve kalelerin çoğunu ele geçirdiler. Dağıstan ve Çeçenya'da Ruslar'a karşı mücadele eden İmam Şamil, Çerkeslerle birleşmek için 1846'da Kabardey bölgesine yürüdü, ama Rus işbirlikçisi Kabardey derebeylerinin muhalefeti ile karşılaştı ve birleşme girişimi de başarısızlığa uğradı. Şamil, 1848'de Naiplerinden Muhammed Emin, Çerkesya'ya gönderildi. Ama tüm çabalara karşın, Çerkeslerle bir bütünleşme sağlanamadı.

Kırım Savaşı ve sonrasındaki Çerkes sürgünü

1853-56 Kırım Savaşı sırasında Çerkesler, Müttefik baskısı nedeniyle Rusların tahliye ettikleri kıyı kalelerini, bu arada Novorossiysk kenti ile Taman Yarımadası'nın bir bölümünü geri aldılar. Ama Müttefikler'in savaşa son vermeleri, kendi çıkarları ile yetinmeleri sonucu, Çerkesler ve Şamil kuvvetleri, eşitsiz olarak Ruslarla başbaşa kaldılar. İmam Şamil'in 1859'da şartlı teslim olmasından (Eylül 1859) sonra, naibi Muhammed Emin de Ruslara anlaşmaya vardı (Aralık 1859). 1859'da Adıge derebeyi toplulukları (Beduğ, K'emguy, Besleney, Kuban Kabartay, vb) ve 1860'da Anapa yöresindeki demokratik Natuhay topluluğu Ruslara boyun eğdi. Rus Hükümeti, üç önemli demokratik Çerkes topluluğunun (Abadzeh,Şapsığ ve Vıbıh),özellikle Vıbıhlar'ın,takas olarak, Ruslarca gösterilen yerlere yerleşmeyi reddetmesi üzerine, Çerkesleri zorla topraklarından çıkarma kararı aldı ve uygulamaya soktu (1862),böylece insanlık tarihinin en acı sayfalarından birini oluşturan Çerkes sürgünü başladı (3).
  • 1862'de harekete geçen Ruslar, Çerkes köylerini basıp yakmaya, geri dönüşü olanaksızlaştırmak için de tarlaları tahrip ederek, dahası meyve ağaçlarını bile keserek halkı Karadeniz kıyısına doğru sürmeye başladılar. Bu durum karşısısında önce Abadzehler savaştan çekildiler. Şapsığlar da ardından ateşkes imzladılar (Ekim 1863).Bölgelerini boşaltmaları için,Şapsığlara 6 Mart 1864'e kadar süre tanındı. Ruslar, Şubat ve Mart 1864'te, ateşkesin yürürlükte olduğu Şapsığ toprakları üzerinden,ateşkes imzalamamış olan daha güneydeki Vıbıh topraklarına doğru ilerlemeye başladılar; Şapsığ gözlemcilerin eşliğinde,önce Şapsığ yöresi Tuapse'yi,ardından 19 Mart 1864'teki kısa bir drenişten sonra,24 Mart 1864'te ateşkesi imzaladılar.Ruslar 25 Mart 1864'te Soçi'deki eski kaleleri Navaginsk'i,çarpışmasız ele geçirdiler. Nüfuslarının dörtte biri kadarı köle olan Vıbıhlar, Türkiye'ye göç etmek istediklerini Rus komutanlığına bildirdiler ve kölelerini de alarak Türkiye'ye göç ettiler. 1861'de Rusya'da köleliğin kaldırıldığını bilen Osmanlılar, Vıbıh göçünü özendirmek için 1855'te yasaklamış oldukları Çerkes köle ticaretini yeniden serbest bıraktılar. Vıbıhların tesliminden sonra,küçük Abaza toplulukları olan Ciget, Ahçıpsı, Aibga ve Pshulara yönelik harekat başlatıldı. 7-11 Mayıs arasında yürütülen harekat sonucu Aibgalar da 12 Mayıs 1864'te boyun eğdler.21 Mayıs 1864'te Ruslar Kafkas Savaşı'nın sona erdiğini Mzımta Irmağı yukarısındaki Kbaada Yaylasında (şimdiki Krasnaya Polyana) bir dini ayin ve askeri tören düzenleyerek ilan ettiler. Çerkesya bu tarihten başlanarak Çerkes nüfusundan arındırıldı ve Ruslarca ele geçirilen bu yeni topraklar "Kuban Ordusu Yönetim Bölgesi" içine eklendi (4). Bununla birlikte Şapsığ ve Vıbıhların üstündeki dağlarda barınan ve inatçı direnişçiler olarak tanınan Hak'uçlar (Хьак1уцу) Ruslara boyun eğmeyi ve topraklarından ayrılmayı kabul etmediler. Bunu üzerine Ruslar kıyıdaki Aşe, Psezuape, Tuapse, Soçi ve Mzımta Irmakları havzalarını koruma altına almak ve Hak'uçlara boyun eğdirmek için, Haziran 1865'te Hak'uç Hattını kurdular. Dağların iç yamaçlarına ve geçitlere de askeri birlikler yerleştirerek, Hak'uçları çember içine aldılar. Hak'uç direnişi yer yer 1870'li yıllara,direnişçiler direnene dek sürdü. Hak'uç kadın, çocuk ve yaşlıları ise açlık ve soğuk nedeniyle barındıkları mağara ve kuytu köşelerde öldüler.1880'de Hak'uç sayısı 83'e, Vıbıh sayısı da 80'e düşmüştü. 1859 yılı öncesinde Rus işgaline uğramış olan Orta Kuban ve Orta Laba ırmakları solundaki ovalarda küçük bir Çerkes nüfusu, kısmen de iç sürgün (relocation) yoluyla Kuban oblastında bırakıldı. Bu yerlerde bırakılan Çerkes sayısı 1864'te 80 bin dolayında tahmin ediliyordu (5), ülke dışına göç ettirme (deportasyon) politikasının daha sonra da,sürdürülmesi nedeniyle Kuban oblastındaki Çerkes sayısı 1897'de, 30 bini şimdiki Adigey ve Şapsığ (Tuapse ve Soçi) bölgelerinde, ayrıca 13 bini de şimdiki Karaçay-Çerkesya'da olmak üzere 43 bine düşmüştü.

Çerkesler Osmanlı topraklarında

Asıl Çerkes nüfusu ise deniz yoluyla Osmanlı topraklarına deporte (sürgün) edildi. Gemilere bindirilen Çerkesler, Karadeniz'in Anadolu kıyılarındaki limanlara (Batum, Trabzon, Ordu, Samsun, Sinop ve şimdiki Akçakoca) çıkarıldı. Bir bölümü de Burgaz, Varna ve Köstence'ye götürülerek Balkanlar'a yerleştirildi. Göç sırasında açlık ve salgın hastalıklar yüzünden çok sayıda Çerkes öldü. Balkanlar'a yerleştirilen Çerkesler de,1878 Berlin Antlaşması gereğince,yeniden Osmanlı Asyası ve Afrikası topraklarına göç ettirildiler. Bunlar Anadolu, Kıbrıs, Suriye, Ürdün, İsrail ve Mısır gibi boş yer bulunan hemen her yere dağıtılarak yerleştirildiler. Anadolu'ya göç ettirilenler, yoğun olarak Orta ve Batı Karadeniz, Kuzeybatı, Batı, İç Batı, İç Doğu, Orta Anadolu ve Doğu Akdeniz'e, Bingöl ve Bitlis'e yerleştirildiler. Sürgün ve yerleştirme giderleri Osmanlı Hükümeti'nce karşılandı.

Kafkasya'da kalan Çerkes topluluklarına özerklikler verilmesi

  • 1830'da G.V. Novitski'ye yaptırılan bir Rus askeri araştırmasına göre 1.082.200 tahmin edilen ("Kubanskie oblastnıe vedomosti", No.38, 1884) Kuban oblastındaki (Çerkesya) Çerkes nüfusu (aslında 2 milyon), savaş, etnik temizlik ve deportasyon uygulamaları sonucu,1864'te 80 bine, 1880'de 60 bine, 1897'de de 30 bine düşmüştü.Bu sayıya şimdiki Çerkessk yöresi Adıgeleri (Kabartay, Besleney) ile asıl Kabartaylar da eklendiğinde sayı, 1897'de 145 bini buluyordu.
  • 27 Şubat 1917'de Rusya'da Çarlık rejimi çöktü ve Çar II. Nikola tahttan indirildi. Bundan sonra ilk olarak Kuban ve Terek oblastlarında (il) yönetime katılan Çerkesler özerklik istediler ve 1917 Ekim devriminden sonra Dağıstan ve Terek'te yaşayan Kuzey Kafkas halklarını temsil etmek üzere 1 Aralık 1917'de Vladikavkaz'da kurulan Terek-Dağıstan Bölgesel Hükümeti'nde yer aldılar. Bu hükümetin Sovyetleri tanımayan karşı devrimci Kuban ve Don yerel hükümetleriyle birlikte oluşturduğu 'Güneydoğu Birliği', Mart 1918'de Sovyet güçleri tarafından ortadan kaldırıldı. Sovyetlere karşı çarpışan General Denikin 1919'da Kuban ve Terek oblastlarını ele geçirdiyse de, Sovyetler Mart 1920'de duruma yeniden egemen oldular.
  • Kasım 1920'de Rus SFSC'ye bağlı Dağıstan ÖSSC ve Dağlı ÖSSC kuruldu ve bu kuruluşlar Ocak 1921'de onandı. Dağlı ÖSSC içinde bir ulusal okrug (ilçe) oluşturan Kabardey Çerkesleri, 1 Eylül 1921'de Dağlı ÖSSC'den ayrılarak Kabartay Özerk Oblastı'nı (sancak) oluşturdular. Sırasıyla, 12 Ocak 1922'de, şimdiki Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti yerinde Karaçay-Çerkes, 16 Ocak 1922'de Kabardey-Balkar ve 27 Temmuz 1922'de Adigey özerk oblastları ve en son 23 Eylül 1924'te, Karadeniz kıyısında da Şapsığ Ulusal Rayonu (ilçe) oluşturuldu. 5 Aralık 1936'da Çerkes nüfusunun çoğunluğunun yaşadığı Kabartay-Balkar ÖSSC; 3 Temmuz 1991'de de, daha az sayıda bir Adıge nüfusunu barındıran Adıgey (ya da Adıge) ve Karaçay-Çerkes oblastları da birer cumhuriyet oldular. Bu üç cumhuriyet, şimdi Rusya Federasyonu (RF) içindedir. Şapsığ Ulusal Rayonu ise 24 Mayıs 1945'te kaldırıldı, ancak Şapsığlar'a (toplamı 12 bin) 1999'da, RF içinde koruma altında küçük bir yerli toplum statüsü tanındı, dilleri yerel birimlerde (komponent) kullanılan eğitim (ders) dilleri arasına alındı. 2002'de, Şapsığlar dışında, RF'deki Çerkeslerin toplam sayısı 712.244'e ulaşmıştı (Daha geniş bilgi için tıklayın-Adıge sürgünü, Adigey, Adigece,Anapa, Gagra, Krasnaya Polyana, Krasnodar Kray,Sindika ve Şapsığlar).


asla_asla_deme 17 Kasım 2009 01:21

İnsan ırkının 300 bin yıl önce ortaya çıktığı ülke, hemen tüm dünya dillerinde yer alan, ulaşılmaz, gizemli, atlas renkli, düşler, mutluluklar ve büyük acıların yaşandığı ülke; Çerkes boylarının kutsal ata yurdu; doğudan batıya, kuzeyden güneye, binlerce yıldır toplumların, uygarlıkların geçtiği tarih kavimleri kapısı...

Kafkasya, değişik etnik kökenli toplumların bir arada barındığı bir bölgedir. İnsan ırkının 300 bin yıl once Kuzeybatı Kafkasya'da ortaya çıktığı savının detaylarına inince, Kuzeybatı Kafkasya'da türeyen insan soyunun öncelikle yakın çevreye, Transkafkasya'ya, kuzey-doğuya ve güney-batıya yayıldıkları görülmektedir. Bu savları bir dereceye kadar dogrulayan bulgular ve kanıtlar vardır. Nitekim, şimdi Krasnodar toprakları içerisinde, Karadeniz kıyıları boyunca çok sayıda palaeolitik yerleşim alanları bulunmuştur. Bunlara ilk yerleşen insanların avcı ve besin toplayıcısı oldukları anlaşılmaktadır.

İnsanoğlunun besin toplayıcı olan ekonomik yapısından, üretim ekonomisine, hayvancılık ve tarıma geçişine kadar binlerce yıl geçmiştir. Bu dönemde üretim araçlarının halen taş ve kemikten yapılmıs olmasına karşın, güçlü bir anaerkil toplum düzeninin de olduğunu biliyoruz. Anaerkil toplum düzeni sürecinin başlangıcında metal henüz bilinmemektedir. Yüzlerce yiı sonra metalle tanışan insanoglu, ilk olarak bakır ve tunçu kullanmaya baslamıştır. Ancak altın, daha çok dekoratif amaçlarla ve takı eşyası üretiminde kullanılmıştır.

Kuzeybatı Kafkasya erken metal çağına M.Ö. 3000 yıllarında, baska bir deyişle, günümüzden 5000 yıl önce ulaşmıştır. Bu dönem yaklaşık olarak, mezar alanları üzerinde mezar tümseklerinin ortaya çıktıgı döneme denk gelmektedir. Arkeologlar, bu dönemde bu bölgede yaşayan insanları ilginç bir sınıflamaya tutmuslardir: Kaya mezar - Katakomp mezar toplumları ve ahşap mezar kabileleri gibi. Baska bir sınıflama, yaşanan topraklara ve bolgelere göre yapılmaktadır. Maykop (Miyekuape) ya da Kuzey Kafkasya boyları sınıflamasının olması gibi.

Anılan mezar örnekleri Krasnodar'da ve özellikle Adigey Cumhuriyeti baskenti olan Maykop'daki müzede sergilenmektedir. Bu maket mezarlarda, mezarların açıldığı andaki durumları, ölülerin gömülüş biçimleri, mezardan çıkan eşyaların özellikleri detaylı bir biçimde belirtilmektedir. Bu mezarları bırakan insanların genelde uğraş alanı hayvancılıktır. Ancak, toprağı işlemeyi de bir ek iş olarak yaptıklari anlaşılmaktadır.

Kuzeybati Kafkasya'nın dağlık bölgelerinde ve Karadeniz kıyılarında ortaya çıkan Dolmen Kültürü, adını alışılmadık neolitik oda mezarlar ya da kayalarda oyulmus mezarlardan almıştır. Kuzeybatı Kafkasya Dolmelerinin geçmisi, M.Ö. 2000'in ortalarından son çeyreğine kadar olan döneme rastlamaktadır. Bu mezarlar, Kuban nehrinin sağ yakasında yer alan bozkır hattındakı kuyu-mezar kültürü topluluklarına ait mezar tepeleri ile yaşıttır. Orada ölüler üzerleri kereste ile kapatılan çukurlara gömülürdü. Bu mezarlar genellikle eşya bakımından çağdışı olan diğer mezarlara göre fakir olmalarına karşın, ölünün kimi zaman dört tekerlekli bir araba ile gömüldüğü de olurdu. Bu mezarlarda altın küpeler dışında metal eşyaya çok az rastlanmıstır.

M.Ö. 3000'de Kuban nehrinin güneyinde Maykop Kültürü doğup gelişmiştir. Bu kültür, giderek etkilerini doğuda Dağistan'a, batıda Novorosissk ve Taman topraklarına dek hissettirmiştir. Bu kültürün en parlak döneminde demir dışındaki tüm metallerin işlendiği anlaşılmaktadır. Bu dönemde Maykop kültürü içerisinde çarklı çömlek tezgahının kullanıldığı anlaşılmaktadır. Uygarlığın özellikleri yakın-doğu ve özellikle Mezopotomya uygarlığı havasını vermektedir. Bu denli erken bir dönemde çömlekçi çarkının bulunmasını, Mezopotomya uygarlığının etkisi olarak değerlendiren araştırmacıar da vardır. Ancak, bu yaklaşım çok gerçekçi değildir. Maykop kültüründe ölüler çok zengin altın ve gümüş eşyalarla dolu mezarlara gömülmektedir. Bu mezar tepeleri içerisinde söz konusu kültüre adını veren Maykop Mezar Tepesi her yönü ile diğer mezar tepelerinden farklıdır.

Günümüzden 4000 yıl önce, M.Ö. 2000'in ilk yarısında, antik Kuzey Kafkasya kültürünün ilk bulguları, Katakomp mezar kabilesinin kültürel ve tarihsel değerleri Kuban steplerine doğru yayılmıştır. Bu kültür diğer Kuzey Kafkasya kabileleri ile yakın bir ilişkiye girmiş ve bu ilişki sonucu kabileler giderek nehrin diğer yakasına sürülmüşlerdir. Bu yer değişikliği ile ilgili olarak bu bölgelere yabancı kabileler kendi ölü gömme yöntemlerini de getirmislerdir. Bu kabilelerin ölülerini, altını açık bıraktıkları çukurun yan tarafına gömerek üzerlerini büyük bir toprak tepecik ile örttiklerini görmekteyiz. Bu döneme ait mezar bölgelerinde çok sayıda metal eşyaya rastlanmıstır. Son yıllarda bu bölgelerde ahşap mezar kültürüne ilişkin ve geçmişi M.Ö. 2000 yıllarının sonlarına uzanan mezarlar bulunmustur. Kuzay Kafkasya'da kabile gelişiminin son aşaması olan Tunç çağı, burada bulunan metal işleme sahasının varlığı ile karakterize olmaktadır. Bakır cevherinin çıkarılıp eritildiği, alaşımlarından, özellikle tunçtan çesitli eşyaların yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu dönemin sonu, demirin ortaya çıkışının tanığı ve yeni bir çağın habercisi olmuştur.

Kuzeybatı Kafkasya'da demir M.Ö. 8.yüzyıldan bu yana bilinmektedir. Engels'e göre demir cevherinin eritilerek demir elde edilmesi, "demir kılıç ile birlikte saban demiri ve balta demiri" dönemini başlatmmıştır. Tarihte devrim yaratma işlevi üstlenen, tüm hammaddelerin sonuncusu ve en önemlisi olan demir insanlığın hizmetine bu çağlarda girmiştir. Demir geniş alanlarda tarım yapmayı ve ormanların temizlenerek tarıma elverişli duruma getirilmesini sağlamıştır. Demir insanoğluna, tasın ve diğer metallerin hiçbirisinin dayanamayacağı sertlik ve keskinlikle araç ve gereçler bağışlamıştır. Demirin tarım araçları haline dönüşmesi, yavaş yavaş besin toplayıcı toplumdan hayvancılık ve tarıma dayalı topluma geçişi sağlamıştır. Bu geçiş, erkek gücüne gereksinim duyduğu için toplumda erkeğin işlevinin ve saygınlığının artmasını da getirerek babaerkil toplum düzeninin de habercisi olmustur.

Üretici güçlerin ve aletlerin gelişmesi hayvancılığı belli ölçüde önemsizleştirmiştir. Daha sonra bu yörelere yerleşenler, yerleşik düzene geçenler, kendi yaşam biçimlerini, topraği işleme yöntemlerini geliştirerek, toprağin sabanla işlendiği daha gelişmiş bir dönemi başlatmış, aynı zamanda sosyal değişimler de yaşatmıştır. Daha gelişmiş bir ekonomi, servetin belirli ailelerde toplanmasını ve zamanla bu ailelerin bir klan aristokrasisi çevresinde toplanarak topluluğun diğer kesimlerinin kendilerine bağlanması sonucunu getirmiştir. Bu dönemde ayrıca geniş kabile birliklerinin biçimlendiği, belirgin hale geldigi dönemdir.

Kabile birliklerinin biçimlendiği bu dönemde, bugünkü Çerkes boylarının ataları olan Meot, Sind, Zikhi, Kerket, Pses, Henioch, Zanig ve daha başka boylar bu tarihten başlayarak maddi ve kültürel gelişimlerini, daha baska bir deyimle etnik bütünleşmeyi tamamlamaya başlamıştır.

Bugünkü Kuzey Kafkasya'nın otokton halkı olan Çerkes boyları, kimilerinin savundugu gibi Sami ırkından olmayıp, Orta Dogu'dan kuzeye göç etmemiştir. Tarihin hiçbir çağında sıcak denizlerden, sıcak iklimlerden kuzeye, daha soğuk bölgelere hiç bir göçe rastlanmaz. Başka bir deyişle, İslam dininin etkisi ile Kavm-i Necip olarak anılmaya başlanan Arap halkı ile ya da Sami ırkı ile Kuzey Kafkasya boylarının hiç bir ilgisi bulunmamaktadır.

Dogudan kaynaklanan kimi stilize motiflerin ya da eşyaların benzeşimini dayanak olarak gösteren, Çerkeslerin kökenini Orta Asya steplerine ve Turan illerinde arayanlar da yanılgıya düşmektedirler. Çerkesler Kuzey Kafkasya topraklarında etnik konsolidasyonlarını tamamayan otokton topluluklardır.

Eski Kuzey Kafkasya halkları ve kabilelerinin adlarının bugün bilinmesini, komşuları tarafında bırakılan yazılı anıtlara borçluyuz. Bu yazılı belgelerde adı geçen boylar; Kimmer, İskit, Sarmat, Tauri, Sind, Meot, Kerket, Zikhi, Henioch, Zanig, Pses, Psil ve Kolchi'dir. M.Ö. 1.yüzyilda ve Hıristiyanlık döneminin ilk yıllarında Kuzey Kafkasya nüfusunu Meotlar ile diger Kuzey Kafkasya'lı dağlı kabileler oluşturmaktaydı. Meotlar, Azak Denizi'nin doğu kıyılarında, Kuban nehrinin alt ve orta havzalarında yaşıyordu. Nehrin sağ yakasında kalan toprakları, bugünkü Tamizbekskaya yerleşim bölgesine kadar uzanıyordu. Meotların çağdışı olan Antik Grekler (Yunanlılar); M.Ö. 6.yüzyılda ilk kez Meotlardan söz etmektedirler. Öte yandan Meotların

M.Ö. 8. ve 7.yüzyılın ilk yarısı arasındaki dÖnemde, kökü Tunç Çağı'na kadar uzanan bir kültüre şekil verdikleri gerçeği de arkeolojik bulgulardan anlaşılmaktadır.

"Meot" sözcüğü bir çok küçük kabileyi kapsayan kollektif bir isimdir. Hıristiyanlığın baslangıç döneminde yaşamış olan eski Grek coğrafyacısı Strabo, "Meotlarin; Sind, Dandari, Toreates, Ayres, Arreches, Torpotes, Obicliakenes, Doskhi ve diger bir çok kabileden oluştuğunu" yazar. Yanlız antik edebiyat kaynaklarında değil, bu konuyu işleyen Bosphor Krallığı topraklarından çıkartılan taş tabletlerde de Azak Denizi'nin güney kıyıları ve Kuban havzası antik kabilelerinin isimleri açıklanmaktadır. Bu isimler Meot kabilelerini oluşturan ve Bosphor Krallıgı'nın da unsurları olan Sind, Dandari, Toreatesi Pses ve Sarmat kabileleridir. Bu topluluklar daha kuzeylerde, Don ve Volga ırmakları arasındaki, daha önce Meotlara ait olan toprakları işgal etmiş görünmektedir (özellikle Sarmatlar). Don ve Kuban nehirleri arasında dogal bir sınırın bulunmaması ve Sarmatlariın göçebe bir topluluk olması nedeniyle, bu topluluğu bir kuzeyde bir güneyde, bir Kuban Havzası'nda görebilmekteyiz.

Bugünkü Çerkeslerin ataları olanve M.Ö. 1000 yıllarının ilk yarısında etnik konsolidasyon (pekişme) sürecini tamamlamiş olan Kuban steplerinin bu sahipleri incelendiğinde, devamlı bir yer değişiminin yaşandiığı görülmektedir. Örneğin İskitlerin, bu steplerde yaşayan kabileleri geride bırakarak, steplere geçtikleri ve Kafkas Dağları'ndaki geçitleride aşıp Transkafkasya'ya (bugünkü Gürgüstan, Ermenistan ve Azarbaycan toprakları) gittikleri, bu yöreleri yağmaladıkları, M.Ö. 6.yüzyılın başlariında ise tersi bir akın başlatarak eski topraklarına döndükleri bilinmektedir. Bu yörede sürekli İskit yerleşimi bulunmamaktadir. Dolayisiyle bu bolgede bulunan kalıntılarda İskit yapıtı pek azdır.

Öte yandan Antik Yunan kolonileri (Phanugoria kenti) yaklaşık 2500 yıl önce Sindlerin saldırısı ve işgali ile Taman Yarımadası'ndan çekilmistir. Kuban bölgesinde ve Azak Denizi'nin doğu kıyısında yaşayan Meotlarla çağdaş Yunan kolonilerinin içerisinde en gelişmiş olanı kuşkusuz Phanugoria Site Devleti'ydi. Bu kentin yerleşim yeri bugünkü Seneggo kasabası yakınlarında bulunmaktadır. Bölgedeki diğer Grek kolonileri, Cepi ve Hermonacca'dır. Bu kolonilerin gelişimleri, Kırsak sınırları ile birleşmiş, ayrı birer bağımsız devlet statüsünde ve M.Ö. 6. ve 4.yüzyıllardaki Grek uygarlığının sosyopolitik yapısını belirleyen "polis"ler biçiminde oluşmuştur. Kerç ve Taman yarımadasındaki bu site devletlerin tarihsel gelişimi, giderek Panticapeum'un başkent oldugu Bosphor İmparatorluğu ile birleşme sonucunu getirmistir. Bu imparatorluk köleci bir devletti; hükümdarları sürekli dogu ve güneye inme ağırlıklı bir politika izlemiştir. Bu politikanın sonucu olarak aşağı Kuban bölgesinde yaşayan Meotlarin Sind koluna ait topraklar işgal edilmiştir. Daha sonra diğer Meot boyları da bu krallıgın sınırları içerisine girmiştir. Zamanla bütün bu kabileler imparatorluk sınırları içerisinde birbirlerine bağlandıkları gibi, kültürel olarak da belirli bir yere kadar kaynaşmışlardır.

Yukarıda da belirtildiği gibi bu tür göçler, yer değiştirmeler uzun yıllar sürmüştür. Örneğin, Strabon'a göre bir Sarmat kabilesi olan Sirakisler, M.Ö. 2.yüzyılda Kuban bölgesine gizlice sızarak Kafkas Dağları'nın güneyine dek inmişlerdir. Güçlü göçebe kabilelerden olusan Sarmatlarin yaşam biçimi, üstün tarım yaşamı ve yöntemleri bilen Meotların etkisiyle değişmistir. Strabo Sirakisleri tanımlarken, "kimi grupların çadırda yasayıp toprağı sürdüklerini" anlatmaktadir. Bu tür kültürel değişim, Kuzey Kafkasya'da yerlesik tarım nüfusunun artmasına neden olmustur. M.Ö. 1.yüzyılın sonlarına doğru Sarmat sızmaları arttığı için bölgede güçlü bir "Sarmatlasma" olayı görülmektedir. Ancak kültürel yasamda bir değişme olmamıştır. Sarmat çoğunluğuna karşın Meot Kültürü, dil ve geleneksel yaşam biçimini sürdürerek genişlemiş, yeni gelenleri kendi kültürü içinde asimile etmiştir. Sayıca daha az olan Meot Kültürü bu gücünü M.S. 3.yüzyıla dek sürdürmüş, bu yüzyılda Alan saldırısına uğraması topraklarından (Kuban nehrinin sağ yakasından) sürülmüşlerdir. Yeni gelen Alanlar da aslında Sarmat kökenliydi. Sarmat kabilelerinin bir kolu olan Alanların farklılığı İran dili konuşmalarıydı. İran dili konuşan Sarmat kabilelerinden, yani Alanlardan söz eden kaynaklara M.S. 1.yüzyıla ilişkin belgeler arasında rastlamaktayız. Alanlar doğu Kuban bölgesine

1. ve 2.yüzyıl arasında gelmişlerdir. Diğer kabilelerle yakın bağlar kuran alanlar, Daryal Geçidi ve Hazar Kapısı yolu ile Transkafkasya ve Asya'ya geçmişlerdir.

M.S. 3.yüzyılda Alanlarla Sarmat boyları birleşerek Alan-Sarmat kabile birliğini oluşturmuşlardır. Giderek güçlenen Alan baskısına dayanamayan yerli kabileler Kuban'ın sol yakasına geçip akraba oldukları diğer Meot kabilelerine sığınmıştır. Böylece daha az verimli olan topraklara salt güvenlik nedeniyle yerlesmislerdir. Bu kabileler Kuban'ın sol yakasındaki orman-step alanlarına, Kuban Irmagı'nın taşkın bataklıklar ile kaplı ova ve agaçlık bölgelerine yerleşmiştir.

Alan-Sarmat kabile birliği uzun süre yaşamadı,

M.S. 375 yılında Asya'dan batıya yürüyüse geçen Hun dalgaları, Kuban steplerini aşarak Taman'a doğru ilerlerken, arkalarında harabe, yangın, açlık ve ölüm bırakarak Alan-Sarmat kabile birliğinin yıkılmasına neden olmuştur. Yağmalanıp yıkılan, güçsüz bırakılan Kuban'ın sağ yakası bundan böyle goçebe boylarının yerleşim yeri olmaya başlamıştır. Meotlar ve akrabaları olan Zikhi'ler etnik anlamda pekişmelerini tamamlayarak bugünkü Çerkes toplumunun ataları olarak tarih sahnesinde güçlenmeye başlamıştır
Özdemir Özbay


Bluesorrow 17 Şubat 2010 13:33

Ürdün'de paslanmayan Çeçen kaması

ARAP ÇÖLÜNE İNAT ÇEÇEN ÇEÇENCE'DEN VAZGEÇMİYOR

Fehim Taştekin

Çerkes ve Çeçenlerin neden Ürdün'de el üstünde tutulduğu hep merak edilir?

Ancak daha fazla merak edilmeyi hak eden bir başka nokta ise nedense gözardı edilir. Peki bu ayrıcılık ne zaman ve nasıl başlamıştır?
Bu sorunun cevabını Amman, Ceraş, Suweyleh, Naur veya Ruseyfa'da aramak yerine Londra'da bir günlük iz sürmenin ardından bulduğum Ürdün'ün ileri gelen Çeçenlerinden birinden almaya çalışıyorum.


Said Beano
Adı Said Beano. Aslen Çeçen. 1976-1979 yılları arasında Ürdün Bayındırlık Bakanı. Ondan önce 1962-1976 arası bakanlık müsteşarı. 1981-1982'de Su İşleri Genel Müdürlüğü görevinde de bulunmuş. Ayrıca 1983'te Danışma Konseyi üyesi. Eşi Suriyeli bir Çeçen.

Tavistock Hotel'in lobisinde "sen sağa otur, o zaman beni daha iyi görebilirim" diyerek oturma düzenini kendisi ayarlıyor. Sol gözünde bir problem olduğunu anlıyorum.

Protokolsüz bir samimiyet içinde sohbetimize başlıyoruz.

Ürdün kabinesinde Çerkeslerin kontenjanı var; Her dönem ya bir Çerkes yada bir Çeçen kabinede bakan koltuğunda. Ayrıca parlamentoda koltuk garantisi… 80 kişilik Ürdün Parlamentosu'nda 2 koltuk kral kontenjanından Çerkeslere tahsis edilmiş durumda. Parlamentoda toplam beş kişiler.
Ürdün kralı kendi güvenliğini Çerkeslerin ellerine bırakmış.

Beano'nun elde ettikleri makamlarda gösterdikleri başarı ve yararlılıklar nedeniyle övünerek sıraladığı çok sayıda insan var.

"Ürdün Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İhsan Şurdum. Arap-İsrail savaşında 4 İsrail uçağını düşürdü."

"Abbas Mirza, 1947-1950 arası İçişleri Bakanlığı yaptı."

"Muhyittin Kandour, müzisyen, yazar…"

Beano'nun listesi kabarık…

Beano, büyük sürgünle başlayan diaspora yaşamının talihsiz bireyleri olarak Ürdün gibi küçük bir ülkede yüzlerini güldüren ve kendilerine gurur veren bu ayrıcalıklı durumu anlatıyor.

Tüm bu ayrıcalıklı dünyanın bir nedeni olmalı?

Kuşkusuz Çerkesler bulundukları yerlerde güven telkin etmiş ve gösterdikleri sadakatle başkalarının davalarını kendi davaları olarak bilmişlerdi. Ürdün bunun tipik bir örneği.

Said Beano, "Ürdün Çerkesleri konusunda benim hafızama fazla güvenme, ben sana bu konuda kesin bilgileri fakla göndereceğim" diyor ama ben İstanbul'a döndükten sonra Beano'dan gelecek bilgileri bekleme sabrını göstermeyip Muhammed Kheir Haghandoqa'nın "The Circassian" adlı kitabına dalıyorum. Bu arada başka kaynakları da karıştırmadan edemiyorum.

Ceraş aslında bir Roman şehriydi ama Çerkesler 1868'de oraya geldiklerinde tamamen boştu. Amman da öyle. Issızlığının derinliğinde çok kadim bir tarih gizli. Asıl adı Philadelphia. Şehrin en eski medeniyet kalıntılarının gösterdiği tarih milattan önce 5500. Ancak bu ismi Mısır kralı Ptolemaios Philadelphos tarafından ele geçirildikten sonra aldı.
Roma ve Bizanslı yıllarda bu adla varlığını sürdüren şehir, 635'te Emevi ordularının idaresi altında çehresini değiştirerek 1300'te tamamen yerle bir edilinceye kadar insanlığa karşı gizemli şehir rolünü oynadı. Bu metruk şehre hayat verecek olan 1864'te anavatanları Kafkasya'dan sürülen Çerkesler olacaktı.

Amman'a ilk önce 1968'de Türkiye üzerinden Çerkeslerin Şapsıgh kolu geldi. Uzun süre Philadelphia'nın anfitiyatrosunda yaşam savaşı verdiler.

Ardından kardeşleri Kabardey, Abzekhler ve Bıjedughlar çöl diyarının yeni konukları oldular.

Amman, Vadisir, Suweyleh, Ceraş, Rufeysa, Zerka ve Naur Çerkeslerin yeni meskenleriydi.

Naur ve Ruseyfa'da Çerkesler gelinceye kadar insan yaşamı sözkonusu değildi.


1927 deki deprem sonrasında tarihi
Ceraş'tan bir görüntü
Şimdi Beano'ya kulak verelim: "Ürdün'de şimdi 15-20 bin Çeçen yaşıyor. Çeçenler Çerkeslerden çok sonra Ürdün'e ulaştılar. Buraya Çeçenlerin adım attığı gün 20 Mart 1903.

Çeçenler Zerka, Suweyleh, Sukhne, Azrek'e yerleştiler. Ben de Amman'a 12 kilometre mesafede olan Suweyleh doğumluyum. Suriye'de 3-4 bin, Irak'ta 1500-2000 Çeçen var. Kafkasya varlığı olarak Mısır'da daha ziyade Çerkesler bulunuyor."

Beano'nun tahminlerine göre Çerkeslerin bugün Ürdün'deki nüfusu 60 bin civarında. Çerkeslerin Şabsıkh, Kabardey, Bjedugh, Abzakh kolları ağırlıklı olarak burada yaşıyor. Ancak Çeçenlerle birlikte tüm Kafkas kökenlilerin nüfusunun 120 binin üzerinde olduğunu söyleyenler de var.

Osmanlının dağılmasıyla Amman'ı yeni roller bekliyordu. 1921'e kadar Amman kendi halinde küçük bir kasabaydı. Mavera-i Ürdün, birinci dünya savaşının ardından Filistin mandasının bir parçasıydı. İngilizler Ortadoğu'nun haritasını çizerken 1921'de bölgeyi Batı Filistin'den ayırarak, Hicaz Kralı ve Mekke Şerifi Hüseyin Bin Ali'nin oğlu Abdullah'a Mavera-i Ürdün Krallığı'nı bahşetmişti.

Çerkeslerin 570 yıllık ıssızlığın ardından hayatına damar olduğu Amman ise yeni krallığın başkenti olmuştu. Şehrin sahipleri ise Çerkeslerdi. Çerkeslerin sarayda yükselmeleri de böyle başladı.

Şehir batıdan Vadisir ve Sweyleh, kuzeyden Ceraş, doğudan Ruseyfa ve Zerka, güneyden Naur ile çevriliydi. Bu şehirlerin hepsini Çerkesler kurmuştu. Ürdün de hala neredeyse Amman'dan ibaret.

Amman'ın başkent olması Çerkeslerin önünü açtı. Bürokraside, orduda, sarayda nüfuslarıyla kıyaslanamayacak oranda büyük yer edindiler.
Ürdün doğumlu olup da başbakan olan ilk kişi bir Çerkesti. Adı Said El Müfti. 1950'de oturduğu başbakanlık koltuğunu dört kez işgal etti. Mirza Paşa'nın ardından Çerkeslerin lideri oydu. Ürdün'ün ondan önceki başbakanların çoğu Suriye kökenliydi. İlk kadın parlamenter de Çerkeslerden çıktı.

Kültürel telkinliklere gelince…

Diasporada sıkça yakınma konusu olan kültürel asimilasyon ve ana dilin konuşulması oranındaki trajik düşüşün Ürdün cephesini merakla soruyorum.

Çeçenler açısından şaşırtıcı bir durum sözkonusu. Beano "Çeçenlerin yüzde 99'u belki de tamamı kendi anadilini konuşabiliyor. Fakat Çerkeslerde durum biraz farklı. Belki Çerkesler arasında anadilini konuşma oranı yüzde 50 falandır. Hatta Amman'da yaşayan Çerkesler arasında ana dili konuşma oranı bu ortalamanın daha da altındadır. Buna karşılık mesela Naur'da Çerkesçe konuşabilme oranı çok daha fazla" diyor.

Çerkeslerin kendi kültürel değerlerine rağmen değil Çeçeni Çeçen, Çerkes'i Çerkes yapan değerlerle bu ülkede varlıklarını koruyabilmeleri asimilasyon etkisini de azaltan bir etken. Çerkeslerin sahip oldukları imkanlar doğal olarak kültürel faaliyetlerin de hem çeşitlilik kazanmasına hem de artmasına zemin veriyor.
Çerkes ve Çeçenlere ait çok sayıda organizasyon hizmet veriyor.

Beano'nun aktardıklarına göre Çerkes Yardımlaşma Derneği (El Cemiyet-ül Hayriye El Şerakis)'nin Çerkeslerin yaşadığı sekiz yerleşim merkezinde şubesi var. Kültür ve sanat etkinlikleriyle öne çıkan dernek Kral Hüseyin'in dul kalan eşi Aliye ile doğrudan bağlantılı. Aliye derneğin onursal başkanı.



Amman'daki Anfitiyatro
1974'te Amman, Vadisir ve Naur'daki Çerkes Yardımlaşma Derneği'nin kadın kolları Çerkeslere anadillerini öğretmek üzere Prens Hazma Okulu'nu kurmuşlar. Okulda Çerkesçe'nin yanı sıra dersler Arapça ve İngilizce olarak veriliyor. Okulun öğrencileri sadece Çerkeslerden oluşmuyor. İstemeyen öğrenci Çerkesce ders almıyor.

Kültürel aktivitelerle ön plana çıkan Nadi el-Cil adlı kuruluş çok profesyonel bir folklor ekibine sahip.

Çerkeslere ait Nadi Ehli ise spor aktiviteleri ile öne çıkıyor.

Çeçenlerin Zerka'da Nadi el-Kavkazi adında bir kulüpleri var. Bu kuruluş küçük bir askeri şehir olan Suweyleh'de çalışmalara başlamış ancak buranın kalabalıklaşması üzerine merkezini Zerka'ya taşımış. Bu kulüp de Naci Ehli gibi spor aktiviteleri ile öne çıkarıyor. Ayrıca Suweyleh'de bir şubesi olan Çeçen Yardımlaşma Derneği(El-Cemiyye El-Hayriyye Eş Şişaniyye) var. 1932'de kurulmuş.

Merkezi Suweyleh'de olan Çeçen Kadın Yardımlaşma Derneği (El-Cemiyye El-Hayriyye Eş-Şişaniyye En-Nisaiyye)'nin bir de Zerka'da şubesi var.

Beano ayrıca Suweyleh'de Prens Hasan'ın onursal başkanlığını yaptığı Çeçen-İnguş Dostluk Derneği adıyla bir kuruluştan bahsediyor. Kendisi 1989'da kurulan derneğin yönetiminde.

"Bu kuruluş Ürdün'e gelen Çeçen mültecilerin sorunlarıyla ilgileniyor" diyor.

Arap çöllerinde hayat kurmuş bu insanların yaşadıkları kültürel erozyon ne oldu? Araplardan ne aldı, onlara ne verdiler? Eşyanın tabiatı gereği birlikte yaşayan kültürler birbirlerinden zamanla ödünç değerler alıp-veriyorlar. Ürdün'deki Çerkeslerde Araplaşma, Türkiye'deki Çerkeslerde Türkleşme, Rusların egemenliği altındaki Çerkesya'da Ruslaşma tüm dirence rağmen kaçınılmaz olmuş. Çerkeslerde Arap etkisini ve kültürel yabancılaşmanın boyutunu soruyorum. Gülerek "Biz sonuçta Arabız. Çeçen kökenli Arabız" diyor.

"Peki Araplar sizden bir şeyler aldı mı?" sorusuna cevabı "Belki köylerde Çeçen ve Çerkeslerle yaşayan Araplar kültürden etkilendi ama sonuç da bir azınlığız" cevabını veriyor.

Ürdün'de Çerkesçe eğitim veren bir okulun olması çok büyük bir avantaj olmalı.

Çeçenlerin anadile sıkı sıkıya sarılma konusunda takdire şayan bir tutuculukları var. Beano'dan bunun nedenlerini öğrenmeye çalışıyorum ama çok fazla bir şey söylememekle birlikte Suudi asıllı bir Arap'la evlendikten sonra boşanan, bizim de Londra'da tanışma fırsatı bulduğumuz bir
Çeçen bayandan örnek veriyor:

"Raghat Mutabbakani'nin annesi Çeçen, babası Suudi Arabistan'dan bir Arap. Fakat o Çeçenceyi benden çok daha iyi konuşuyor. Ona bunu nasıl başardın diye sordum bana 'Kızlarım benden daha iyi Çeçence konuşuyor' diye cevap verdi. Üstelik bunlar Londra'da yaşıyorlar."

Peki Çeçenler ve Çerkesler Ürdün'de elit ve ayrıcalıklı bir tabaka olarak diğer toplumlar arasında kıskançlık konusu olmuyor mu? Aralarında kültürel çatışmanın da etkisiyle toplumlararası sıkıntılar yaşanmıyor mu?

Beano: "Ürdün çok açık bir topluma sahip. Diğer topluluklarla bir problemimiz yok. Doğru parlamentoda iki Çeçen-Çerkes kontenjanı var. Bu üç koltukta Çeçen yada Çerkesler oturuyor. Ayrıca kabine de genelde bir Çeçen yada Çerkes bulunuyor."


Amman'daki Anfitiyatro'dan bir görüntü
Tabi kabinede bir Kafkas kökenlinin olması kural değil teamül. Beano'nun kuzeni Semih Bey de geçen dönem bakandı. Şu an senatör olarak siyasi yaşamını sürdürüyor.

Beano Ürdünlü Çerkesler olarak Çeçenistan'daki soruna ilişkin görüşlerinin ne olduğunu da anlatıyor. Aslan Mashadov'u yasal bir lider olarak gördüklerini, Kremlin yanlısı yönetici Ahmet Kadirov'un ise Çeçen halkını temsil etmediğini düşündüklerini söylüyor.

Kopenhag'daki Dünya Çeçen Kongresi'nde daha önce Amerika'da yaşayan ve 2 yıldır doğduğu ülke olan Ürdün'de çalışmalarına devam eden Prof. Muhammed Şişani'nin şahsında Ürdün Çeçenlerinin temsil edildiğinin altını çiziyor. Malum bu kongreye katılan diasporanın temsilcileri Aslan Mashadov'un Çeçenistan'ın yasal lideri olduğunu deklare etmişlerdi.

Çeçen mülteciler hakkında Beano'dan bazı bilgiler vermesini istiyorum:

"Ürdün'de 400 Çeçen mülteci var. Birinci savaşta çok azdı. Fakat o zaman da 69 yaralı Çeçen gelmişti tedavi olmak için. Onlara tıbbi operasyonlar yapıldı. Amman'daki Ürdün Üniversitesi'nde anavatandan 30 Çeçen öğrenci var. Bunların eğitim masrafları Kral Abdullah'ın kendi kişisel bütçesinden ayrılan 100 bin dolarlık fondan karşılanıyor. Yine kendi hesabından Çeçen-İnguş Dostluk Derneği'ne Çeçen mültecilere harcanmak üzere 100 bin dolar bağışladı.

Dernek ise her mülteci için aylık 30 Ürdün dinarı vermektedir. Tıbbi yardım ve diğer yardım organizasyonları da sözkonusu. Mültecileri sadece Çeçenler ve Çerkesler değil tüm Ürdün halkı yardım ediyor. Hatta Suudi Arabistan'daki Harameyn İslam Vakfı'nın mültecilere yönelik bir yardım programı var. Gerçi bu yıl sonu itibariyle sözkonusu program sona eriyor. İsrail'deki iki Çerkes köylerinden (Reyhaniye ve Kfar-Kama) de bu mülteciler için yardımlar geliyor."

Yağmurlu bir Londra akşamında kahvemizi yudumlayarak çöle hayat veren Çeçen ve Çerkeslerin dünyasına işte böyle uzanıyoruz…


kaynak: ajans kafkas



Saat: 12:45
Sayfa 1 / 2

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık