![]() |
bu şiir benim bitanecik papatyam için : ) PAPATYA Koskoca bir bahçede Demetler içinde bir papatya. Aşık olmuş, yanmış, tutuşmuş Ak sakallı bahçıvana... Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından Onunla, sadece onunla Saatlerce ilgilenmesini. Buz gibi suyunu Sadece ona döksün istiyormuş... Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları. Kıskanıyormuş bahçıvanı Kırmızı güllerden, Sarı lalelerden, Mor menekşelerden. Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını... Bir gün, Aşkı öyle büyümüş ki, Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş. Eğilivermiş boynu. Toprağa bakıyormuş artık. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş Ayaklarını görüyormuş. Bunada sükür diyormus. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek. Zaman akıp gidiyormuş. Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş. Ne var sanki boynumu kaldırsa Bi kerecik daha görsem yüzünü diyormuş. Yanıp tutuşuyormuş... Ve işte bir gün.. Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış. İncecik bedenini ellerinin arasına almış. Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş Bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı. Hâlâ göremiyormuş onu, Ama bedeni kurtulmuş. Uzun bir müddet sonra, Bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye. Gelen giden yokmuş... Kahrından ölecekmiş papatya. Ama işte bir sabah, Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış. Derin bir oh çekmiş. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş. Başka birisiymiş. Adamın elinde bir de makas varmış. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru Ne güzel açmışsın sen öyle demiş. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış. Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısıymış... Ama gövden seni taşımıyor demiş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış Ve bir hamlede başını gövdesinden ayırmış. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini, O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış. Bir de o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş, Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini. O, her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş. Belki, ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş, Ama onu asluında hep sevmiş. Papatya anlamış artık. Sevgi; emek istermiş... Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini, Teşekkür etmiş ona içinden.. Son yaprağı da kuruduğunda, Biliyormuş artık... Gerçek sevginin, söylemeden, Yaşamadan ve asla kavuşmadan Varolabileceğini... |
Gözlerin Nemlenmesin Güzel dost ben seni candan severim Gözlerin nemlensin istemem inan Dertlerine ortak olmak isterim Gözlerin nemlensin istemem inan Yazıların sızlattı yüreğimi Gözlerim de doldu bilesin emmi Senden ayrı gelmez, gönlümün demi Gözlerin nemlensin istemem inan Sırın da sırımdır bilesin canım Adın gibi emin olasın canım Sende kalsın sakla benim sol yanım Gözlerin nemlensin istemem inan Anlattıklarına yutkundum inan Derdin bana derttir inanasın can Benimde kavgamdır senin bu kavgan Gözlerin nemlensin istemem inan Yusuf’um bugünde çok zor uyursun Sevdiğini sen rüyanda görürsün Hayalinde bile onla yürürsün Gözlerin nemlensin istemem inan |
bu guseL siir için tsk ederim bitanem buda senin için bitanecik CANım GÖNLÜM Bir gül doğdu bu gönlümün özüne, Gonca gül oldun sen açtın kalbime, Bahara uyandı duygularım seninle, Sevdan ateş olmuş yanıyor içimde. Toprak açılır içinden bir gül doğar, Kalbime hep senin o sevgin dolar, Gözlerim o hayaline takılıp donar, Talih kuşu, asude gönlüme konar. Kalbimdeki o gül rengi aşkımsın, Gözlerinle o kalp kapımı açansın, Gönlüme sevda korları saçansın, Başıma sevdanın tacını takansın |
Yalnızlık Bilir misiniz, İğne atsanız yere düşmeyecek Bir kalabalıkta yalnızlığı? Hiç yaşadınız mı, Başkalarının yanındayken Anlatılmaz, anlaşılmaz yalnızlığı? Bir derdim yok. Ama mutlu da değilim. Sensizim. Ailemin yanındayken bile Sanki kimsesizim. Kaybettiğim bir şey yok, Ama arıyorum. Üzüldüğüm hiç bir şey yok, Ama ağlıyorum. Bu gürültüde sessizliği, Bu kalabalıkta yalnızlığı yaşıyorum. |
EYLÜL SONU Günler kısaldı. Kanlıca'nın ihtiyarları Bir bir hatırlamakta geçen sonbalarları. Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa... Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa... İçtik bu nadir içki'yi yıllarca kanmadık... Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor, yazık! Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor; Lakin vatandan ayrılışın ıztırabı zor. Hiç dönmemek ölüm gecesinden bu sahile, Bitmez bir özleyiştir, ölümden beter bile. YAHYA KEMAL BEYATLI |
Sen rüyalara inanır mısın? Anlatabilir misin hiç gitmediğin bir ormanı ? Uyku tutmayan gecelerde hayal kurar mısın? Sonra o hayallerin peşinden koşar mısın? Karanlığı ya da aydınlığı tarif edebilir misin ? Hatırlayabilir misin her gözyaşının sebebini? Kimsesizliğe katlanabilir misin ? Sebepsizce sevdiğini arayıp "canımsın" der misin? Yağmurda umarsızca ıslanır mısın? Ve inanır mısın her yağmurdan sonraki gökkuşağına? Bilir misin unutmayı ya da hiç aklında yokken hatırlamayı? Sahi sen "AŞK" a inanır mısın? Şiir tadında yaşamak, duyguların dillenişine şahit olmak, sevginin, aşkın dizelerden, sözlerden uzanıp yüreğinize dokunduğunu hissetmek ve hislerinizde yalnız olmadığınızı anlamak adına... |
Kimbilir ne kadar güzelsin bugün Benden uzaklarda doğum gününde Hatırla ne kadar mutluyduk canım Seninle geçen yıl doğum gününde Kim derdi sonu bu öyle bir aşkın Belki kurumuştur çoktan gözyaşın Kutlu olsun sana bu yeni yaşın Bana da sensizlik doğum gününde Benim için bir mum yaktın mı bilmem Camlardan yollara baktın mı bilmem Ah burada olsa dedin mi bilmem Yoksa unuttun mu doğum gününde Kimbilir kiminle kesildi pasta Bir dilim düşmez mi bu eski dosta Sen sevinç içinde ben ise yasta Senden uzaklarda doğum gününde Elbette kuş olup gelmek isterdim Ben de yanağından öpmek isterdim Seni bir kez daha görmek isterdim Alkışlar içinde doğum gününde. .:Ahmet Selçuk İlkan:. |
Lal Kuşlar... Ahh bu uzayan sessizlikler... Ahh ayrılık habercileri lal kuşlar... Ölüm belirtileri donuk bakışlar... Çocukluğumdan aklımda kalanlar… Nerdesin kapısını çalıp kaçtığım, Kırık bastonlu, kara yazmalı teyze.. Sen göçmeseydin kalır mıydı aklımda, O ılık rüzgârlı, kırmızı bulutlu gün… Nerdesin tepe üstü içine düştüğüm, Altı yosun tutmuş su dolu kurun... İçine düşmeseydim düşer miydi hatırıma, Köyün ortasındaki soğuk sulu kurun... Nerdesin beslediğim yavru güvercinim.. Seni masum bildiğim kedi parçalamasaydı, Kediyi çuvala koyup uzaklara yollamasaydık, Aklımda kalır mıydı çocukluğumdan o gün, |
KADIN KOKUSU... Çok gündemde bir konu, aslında gündemini de hiç yitirmeyen, ölünceye kadar da kimin nerede,nasıl başına gelip ya da gelemeyeceğini bilemediği, tehlikeli sular... Şu aralar Papa'nın bile verdiği müslüman alemini derinden sarsan üzücü mesajıyla, gazetelerde aynı sütunları paylaşıyor. Yani anlaşıldığı üzere insanlığın önemle üzerinde durduğu bir konu,hatta genetik olduğu bile kısa süre önce kanıtlanmış. Yaklaşık üç yıldır, köşemde güncel gelişmelerin de etkisiyle benim de zaman zaman yer verdiğim; Aldatma! Aslında gerçekten kimin ne yaptığı beni hiç ilgilendirmiyor, ancak konu bu kadar da aktüel olup şu aralar herkesin de dilinde ve kalemindeyse, çok da kayıtsız kalamıyor insan. Ben bu konuyla ilgili hiçbir yorum yapamam, herşeyden önce korkarım. İddialı konuşmalar yapmak, atıp tutmak, hatta fikir bile beyan etmek pek hoş olmaz. Bu yüzden bu konuya geçtiğimiz günlerde, outlook express'ime düşen yine bir Can Dündar yazısıyla katılmak isterim. Can Dündar öylesine bir yazı yazmış, yazarken de öylesine empati yapmış ki, bana göre ilave söylenecek tek bir söz bile bırakmamış. Buyrun siz de okuyun: "Kendimi ayırt etmeden söyleyeceğim: Bazen erkek soyu midemi bulandırıyor. "Kadın kokusu", taze ete susamış bir sırtlana dönüştürüyor bizi... Gözümüzü kör ediyor; başımızı döndürüyor. Amerikan başkanından hocasına, kör cahilinden okumuşuna, kılıbığından "Taşfırın"ına kadar böyle bu... Hele 40'ımızı geçmişsek... Hele cüzdanımızı şişirmişsek... Ve hele 40 yılı "boşa" geçirmişsek... Sokağın çağrısını 40'larında işiten erkeğin "kaybolan yıllar" ağıtına, "televole" özentisi bir aşermenin ağız şapırtısı eşlik ediyor. Evet, "alem gezip eğleniyor". Sokakta onun karizmasına teslim olmaya hazır "çıtırlar" fink atıyor. O ise pijaması içinde "evi bekliyor". Oysa -40'lıkların yaman teşhisiyle- "Hayat hızla geçiyor" ve "Böyle mi öleceğiz?" sorusu beyni deşiyor. Bu panik, yaşanmamış yılların hıncıyla sokağa döküyor 40 yaş erkeğini... Altta kırmızı arabalar, belde zar zor giyilmiş kotlar, dilde demode iltifatlar, cepte karaborsa viagra’larla... Hâlâ beğeniliyor olmanın vehmi, hala yapabiliyor olmanın hazzına karışıyor. Tatmin edilen ego şiştikçe şişiyor. Nefis uyanınca göz, ne iş ne ev görüyor. Bitap evliliklerin tozunu, sevgisiz ilişkiler alıyor. Her dişlenen "taze et", yenileri davet ediyor. Ev zulaları, günahların çetelesini tutuyor. İhanet kol geziyor. Kim bilir kaç erkek, gömlekteki bir ruj izi, cepte unutulmuş bir mektup ya da ansızın gelen bir telefon mesajı yüzünden kan ter içinde hesap verdi, çocukça boyun eğdi, beceriksizce yalan söyledi, öfkeyle terk etti, terk edildi bugünlerde... Kaçı, pişman gözler, yalvaran sözlerle geri döndü eşine, döndürdü eşini... Kaçı, ertesi gün unuttu, "ebediyen" verdiği sözleri... Kaçı, haber verenleri suçladı, yakalandığında... Kaçı, yakalanana "enayi" dedi, haberi duyduğunda... Ve kaç "kutsal kadın", aile denilen kumdan kalenin sınır boylarını bekledi, kızarak, ağlayarak, utanarak, yine de diş bilediği kale reisini savunarak; ...ve göz yumarak... bazen sevgiden, çoğu kez çaresizlikten... ...aynı saatlerde erkek, bir kahvede, becerdiklerini anlatırken... Yanlış anlaşılmasın: Garipsediğim, 40 yaş erkeğinin kadını sevmesi değil; sevmemesi... Ve şaşırtıcı olan, ihanet etmesi değil; ihanet ettiği hayatı aynen sürdürmesi... Yaşadığının bedelini ödemeye cesaret edememesi... Harcına yalan kattığı kaleyi terk edememesi... "Ben de karımın kaçamağını, ondan beklediğim tevekkülle karşılayabilirim" diyememesi... Hep kendine yontarak diktiği ikiyüzlü bir ahlak totemine her daim secde etmesi... Ne ihanet ettiği, ne ihaneti paylaştığı kadına karşı dürüst olabilmesi... 40'ında hala para karşılığı çiftleşmeyi, geceden kalma pudra izini banyoda gizlice çitilemeyi, cep telefonunu her an patlayabilecek bir el bombası gibi gizlemeyi kendine yedirebilmesi... Kabul edelim: Evlilik bitti! Çağ yorgunu aile, ancak başka kadınların (ya da erkeklerin) kolunda yürüyebiliyor. Yalan, bir mecburiyetler rejimi sayılan evliliğin temellerini oyuyor. Ve herkes her şeyi bilerek, gönülsüzce boyun eğerek bu oyunu oynuyor. Çare, eşlerin birbirinin hayatını yaşamaktan vazgeçip her hayatı, sahibinin nefsine, iradesine, vicdanına, insafına terk etmesidir. Sevgi varsa, aile ilelebet sürecektir. Yoksa, böyle sürdürmek rezilliktir. Yalansız yaşamayı özlemediniz mi?" Can Dündar http://img142.imageshack.us/img142/3410/4980658mdpe6.jpg |
Anlatsam seni geceye sığar mısın? Yoksa gecede yanar mı sana benim gibi Aşkın beşinci mevsimi gibisin Sana dokununca Yanıyorum üşüyorum Birden en kuru dallarım çiçekleniyor Erguvanlarım birden yapraklarını döküyor Aşkın can içinde can çekiştiriyor Öldürüşlerinde Doğuyorum Doğuşlarımda ölüyorum Kopuyor birden hayatla en sıkı dediğim bağlarım Bakıyorum neden koptu diye Elinde bir makas en güzel gülüşünle sen Anlatsam seni tarihe sığar mısın? Yazar mı tarih aynı sayfaya ikimizi Başlıca yapıtların şu diye sıralanır mısın? Aslında tarifsizsin Seni anlatacak kelimelerde yok kifayet Anlatsam seni Anlattıkça bitmeyen olursun Nihayetin yok sen sonsuzluksun |
| Saat: 13:24 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık