Arama

Şiir Nehri -1- [Arşiv]

Güncelleme: 2 Aralık 2006 Gösterim: 951.905 Cevap: 12.492
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
28 Eylül 2005       Mesaj #1
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
KAHVE GÖZLÜM
'Bir acı kahve
nin kırk yıl hatırı varsa
Sponsorlu Bağlantılar
Senin
kahvegözler
inin bin yıl hatırı var vefasızım'

Yolumuz buraya kadarmış be
kahve
gözlüm
Artık
Tersine akan bir nehir gibi
Yıkılmış bir
şehir
gibi
Suya yazılmış bir
şiir
gibi
Adımı unut
Yalnızlığın boşluğunda
Gecelerin loşluğunda
Sensizliğin sonrasında
Bil ki
Beş
para etmiyor umut

Etmiyor be
kahve
gözlüm

Yalan yanlış
Kırık dökük yaşadık biz bu aşkı
Erken emekli olduk biz bu
sevda
dan
Biliyorsun
Hep direkten döndü
umut
larımız
Hep kendi kalemize attık gollerimizi
Ne acemi bahçıvanmışız meğer ikimiz
Açmadan soldurduk güllerimizi
Açmadan soldurduk be
kahve
gözlüm

Şimdi yüreğim mutsuzluğun hedef tahtası
Bir değirmen taşı gibi ezip geçtin yarınlarımı
Sokaklara sığmıyor bu dev yalnızlığım
Bu cumartesiler
Bir gün beni öldürecek biliyorum
Çığlık çığlığa
şiir
lerim yine de seni istiyor bana inat
Ama son kurşun yemiş bu
sevda
ya
Yetmiyor şımarık pişmanlıklar
Yetmiyor be
kahve
gözlüm

Bir isyan faslıdır
şimdi
bu suskunluğum
Hovardaca harcanan mevsimlere
Bu kaçışlara bu gelgitlere
Ömrümüze kesilmiş biletlere
İsyanımdır bu acı acı gülüşüm
Oysa
Kaç kez sildim seni haritamdan
Kaç kez mil çektim o
kahvegözler
e
Gel gör ki
Kendime bile geçmiyor artık sözüm
İşte bir kürek mahkumu
İşte bir yürek mahkumu
Kapında yine
Bitmedi bu kara
sevda

Bitmiyor be
kahve gözlüm..


Devam konusu için bakınız: Şiir Nehri -2-

Son düzenleyen Blue Blood; 22 Ağustos 2006 18:34
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
29 Eylül 2005       Mesaj #2
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Ben ayrılıkların şairi
Yalnızların ozanıyım
Sponsorlu Bağlantılar
Sen masallar okurken daha
Ben acıların yazanıyım...


Haklısın aramızda dağlar denizler var
Haklısın aramızda uçurumlar
Senin sevdaların üç günlük masal
Benim sevdalarım Allahıma kadar...

"Elma şekeri mi sandın aşkı
Ne şiirin şiir ne şarkın şarkı
Hele bir kırılsın feleğin çarkı
İşte ben o zaman görürüm seni"

Hala "Tahta masalara" yazıyorsam adını
"Aşk kitaplarında" arıyorsam tarifi aşkın
"Kahır mektuplarında" yeniden buluyorsam seni
Ve "ıslak mendillere" siliyorsam gözyaşlarımı
"Eyvahlar" çekiyorsam her biten aşkın ardından
" Bana sor ayrılığı- yalnızlığı bana sor" diye haykırıyorsam
Ve "sabahçı kahvelerinde" bir çay gibi demliyorsam hasretini
Ve "inadına " özlüyorsam o "çaykarası" gözlerini

Bu benim ilk aldanışım değil
Bu benim son yıkılışım değil
Bırak bu sahte gözyaşlarını
Üzülme "benim için üzülme"
Üzülme bu son için üzülme
Ben yeterim kendime...

Varsında bir dağ gibi büyüsün hasretin içimde
Varsında her gece bir kemanın tellerinde ezilsin kalbim
Varsında bir daha değmesin ellerime ellerin
Asla pişman değilim...

Hatırla bir adam diyordun hatırla
Ömür boyu sevsin beni ömür boyu
İşte o deli
İşte o çılgın
İşte "o adam benim"
Çünkü ben
"Aşkı ölümsüz bilenlerdenim"


AHMET SELÇUK İLKAN ( ASİ )
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
30 Eylül 2005       Mesaj #3
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
olmuyor
işte elde var sıfır
boşa çıkıyor rüyalarım
nereye kaçarsam kaçayım
O'na çıkıyor yollarım
çaresiz kalırsın karşı duramazsın
sevgimi
tutkumu
onmaz bir aşkmı
neyse bu tarif edemediğim
üzüntünün/sevincin, nedir kaynağı
O sevdam, aşkım tek varlığım
odur gece boyu özlediğim

sabah oldumu hemen koşarsın
onu görmeden, uzaktan sevmeden yapamazsın
onunlada olmayacağının farkındasın
sevdalıdır yürek artık, laf anlatamazsın

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
4 Ekim 2005       Mesaj #4
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Hiçbir Şey Anlamadın

Serüvene koşmak icin trenler bekliyorsan,
Güneşi yakalayıp gözlerine yerleştirmek için beyaz yelkenlerin gelip seni almalarını bekliyorsan,
Yarına inanmak için günbatımına,
İyi kalpli gözükmek için zayıflığa,

Ve güçlü görünmek için öfkeye ihtiyacin varsa ;
Demek ki hiçbir şey anlamadın!!!


Jacques Brel
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
4 Ekim 2005       Mesaj #5
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
ADAM GİBİ

Ben seni hiç sevmedim ki
Yorgun akşamlarda söylediğimiz şarkıları sevdim
Bir çiçeği sevmeni bir güle benzemeni sevdim
Bir de yıldızları sevdim
Eylül akşamlarında gelip gözlerinde durdular
Ben seni hiç sevmedim ki


Beni yola koyduğunda ayrılmayı sevdim
Kurşunları sevdim beni vurduğunda
Ağlamayı sevdim unuttuğunda
Yalnız olduğumu anladığım da
Ayakta kalmamı sevdim
Yıkılmamı sevdim seni her hatırladığımda
Ekmeği sever gibi sevdim sensizliği
Su gibi özledim temmuz güneşinde sesini
İkindide yağmur gibi
Geceleyin rüzgar gibi sevdim seni sevdiğimi
Ben seni hiç sevmedim ki

Kuşlara şarkılar öğretmeni sevdim
Menekşeyle konuşmanı
Nisana hatırlatmanı
Baharın bir adının da yalnızlık olmadığını
Düştüğüm zaman kanayan yanlarımı
Ve tuhaflığımı üşüdüğüm zaman
Sakız satan çocukları
Yeni çıkan şarkıları
Her kaybettiğinde kazanan yanlarını sevdim
Denize düşmüş gül gibi düştüm ateşe
Ben yangını sevdim
Yandığım zaman böyle işte
Ben seni hiç sevmedim ki

Bir gece bir ceylan indi dağdan kalbine
Bir gece bir şiir kibrit alevinde
Alemin ortasında kimsesizliğin sesinde
Buğusunda sabahın
Acımasızlığında bir ahın
Ağlayan yüzünde isanın
Ferahlatan gücüyle duanın
Korkutan yanıyla narın

İncirin zeytinin ve kalbin üstüne
Gülün üstüne
Tutunduğum umudun üstüne
Korkunun üstüne
Senin üstüne
Hepsinin üstüne
Ben seni hiç sevmedim ki

Gittiğin zaman
Gitmeni sevdim
Evreni sevdim geldiğin zaman
Kalmanı SEVMEDİM
Ürküyordum sana alışmaktan
YİNE DE sevdim gülümsemeyi
Mendilimi sallarken seni götüren trenin arkasından
Kırlara ilk kar düştüğü zaman
Ölümün ne güzel olduğunu sevdim
SENİ İÇİMDE ÖLDÜRDÜĞÜM ZAMAN

Her kaybettiğinde kazanan yanlarını sevdim
Denize düşmüş gül gibi düştüm ateşe
Ben yangını sevdim
Yandığım zaman böyle işte
Ben seni hiç sevmedim ki
Ben sevdim mi

ADAM GİBİ SEVERİM
Son düzenleyen Blue Blood; 4 Ekim 2005 14:56 Sebep: Metin Düzenlendi
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
5 Ekim 2005       Mesaj #6
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Baharda gelmedin yazda gelseydin
Ah benim hazanım eylül bakışlım
Nasıl sevdiğimi sen de bilseydin
Ah benim hazanım eylül bakışlım

Kaderimi baştan çizemez miydin
Bu kördüğümü sen çözemez miydin
Daha önceleri gelemez miydin
Ah benim hazanım eylül bakışlım

Kaç gece terk ettim kaç sabah koştum
Seninle doluydum sensiz bomboştum
Geç olsa da aşkı sende bulmuştum
Ah benim hazanım eylül bakışlım

Kalbim sarıl diyor aklımsa bırak
Gönlüm hep seninle ellerim uzak

Sen yolun başında ben de son durak
Ah benim hazanım eylül bakışlım.
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
6 Ekim 2005       Mesaj #7
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Dilimin ve kalemimin ucundasın,
Fakat kalbimin içinde,

Şu tükenen yıllara sor, gecelere
Gündüzlere sor: kiminleyim ben?

Hiç sizin semtinizde vefa rüzgarı esmez mi?
Dağlara seslendim, onlar bile ses verdi de
Sen neden susuyorsun...

Sen ses ver de senin semtinden esecek vefa
ve aşk rüzgarlarına bağrımı açayım.
Ciğerlerime çekeyim...
'Beni ne yapacaksın' deme
'Benim yüzümden ne hale gelmişsin' de!

Yollarda ayak izlerini gördüm,
Bu izlere yüzlerimi sürdüm.
Evet, buralardan geçen sensin!..
Yollardan geçtiğin gibi benden de mi geçeceksin?..
Yollardaki izlerini başka izler bozar siler...
Fakat kalbimde bıraktığın izler ebedidir, bozulmaz, silinmez...

Seni düşüne düşüne düşüme giriyorsun
Onun için ben, gündüzlerden çok geceleri sever oldum
Senin olmadığın yerde güneş yok bana
Ateş yok bana...Hayat yok bana...

Muhacir kuşlar sıcak iklimlere göçtüler
Demek ki göç zamanı benim kuşumsa
'Aşk' denilen kafeste çırpınıp durdu.

Seninle olduktan sonra her şey sıcaktır bana
Son bahar bile ilk bahar gibidir.
Bir baktın canımı yaktın
Bir daha bak ki , kül olayım, savrulayım...

Bu bayram da sensiz geçti.
Seninle her gün bayram bana
Sen olmayınca bayramdan ne haber?

İş bildiğin gibi değil, bilmediğin gibi...
Sen kendine bakma, bana bak;
Neler oluyor o zaman anlarsın

Öldüğüm zaman mezarıma gel
De ki ' bu adam benden neler çekti
Ey toprak, böyle bir dertliyi sen nasıl çekiyorsun...'
Osman Yüksel Serdengeçti
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
8 Ekim 2005       Mesaj #8
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Gitme!
Figan düşer denizlere sular çekilir
yağmur yağmaz vahalardan kirpiklerime
bir rüzgar hıçkırır tenhada, bir dal kırılır
boynunu büker sabah kervanları, kelebekler ölür.

Gitme!
Bir yıldız küser göğüne, içini çeker bir çocuk
şaşırır yönünü rüzgarlar
bütün pınarların suyu çekilir
solar nazlı çiçekleri kalbimin, üzülürüm.

Gitme!
Öksüz kalır içimdeki imge dağları
saçlarını öpen seher yeli, çoban yıldızı
bir daha turnalar geçmez, bülbüller ötmez
çiçekler açmaz bahçemde ah, gülüm!


Gitme!
Acılara mahkum olur yüreğim
ardında fırtınalar kalır, ayrılıklar, anılar, yanlızlıklar
boynu bükük aşklar, gözü yaşlı şarkılar
alışamam yokluğuna, yokluğun ölüm.


Gitme!
İçimdeki bütün vagonlar devrilir
bir kar yağar istasyonlara, üşürüm.


Gitme!
Kal, menevşeler açsın dağlarda
sevince dönüşsün gökyüzü
iki çığlık arasında bırakma beni ah gülüm
yokluğuna alışamam, yokluğun ölüm.


Gitme!
Bütün ormanlar ateşe verilir
kuşlar da gider, bu kent de
ölürüm.


*****
Gidiyorum buralardan yalınayak ve üzgün
önümdeki uçurumlara aldırmadan
varsın hayallerim kurduğum yerde kalsın
o gerçekleşmeyen hayallerim.
ardımda yaralı bir yürek
kederli bir ömür
ve yoksul anılar bırakarak
çekip gidiyorum sevdiğim
hoşçakal gönlümün nazlısı, bağrımın sızısı

duramam artık ey aşk, ey sevdiğim
hüzne ve kedere boğulduğum bu şehirde
bedenim buz gibi soğuk
yüreğim param parça keder
kış kadar soğuk ellerim
ardımda yoksul bir sevda
ve bana ait ne varsa
bırakıp gidiyorum sevdiğim
hoşça kal anımın yazısı, kaderimin küskünü

yüzümde kış, bakışlarımda kar
yorgun akan bir ırmak misali
kimsesiz sokaklara bırakıp yanlızlığımı
gidiyorum sevdiğim
hoşça kal gecelerimin yıldızı, karlı dağların yalnız kızı

bütün borçlarını ödedim bu sokakların, alacağımı aldım
geri dönmez bir mevsimdeyim artık, duramam ey aşk
bu şehre sığamam bu hüzünle
yoksa acılar üşütür beni
kar kavurur anılarımı
donar bakışlarım
üşürüm... üşürüm ey aşk
Son düzenleyen Blue Blood; 25 Ocak 2006 17:53 Sebep: Flood yapmayınız..
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
8 Ekim 2005       Mesaj #9
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
922 Ağustos Ayı
Ve
Kadınlarımız
Ve
6 Ağustos Emri
Ve
Bir Âletle Bir İnsanın Hikâyesi


Ayın altında kağnılar gidiyordu.
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
Toprak öyle bitip tükenmez,
dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişmiyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle.
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık, kısacıktılar,
ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizliyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar,
bizim kadınlarımız :
korkunç ve mübarek elleri,
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yârimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve karasabana koşulan
ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.

«6 Ağustos emri» verilmiştir.
Birinci ve İkinci ordular, kıt'aları, kağnıları, süvari alaylarıyla
yer değiştiriyordu, yer değiştirecek.
98956 tüfek,
325 top,
5 tayyare,
2800 küsur mitralyöz,
2500 küsur kılıç
ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği
ve bunun iki misli kulak, kol, ayak ve göz
kımıldanıyordu gecenin içinde.
Gecenin içinde toprak.
Gecenin içinde rüzgâr.
Hatıralara bağlı, hatıraların dışında,
gecenin içinde :
insanlar, âletler ve hayvanlar,
demirleri, tahtaları ve etleriyle birbirine sokulup,
korkunç
ve sessiz emniyetlerini
birbirlerine sokulmakta bulup,
kocaman, yorgun ayakları,
topraklı elleriyle yürüyorlardı.
Ve onların arasında
Birinci Ordu İkinci Nakliye Taburu'ndan
İstanbullu şoför Ahmet
ve onun kamyoneti vardı.
Bir acayip mahlûktu üç numrolu kamyonet :
İhtiyar,
cesur,
inatçı ve şirret.
Kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine
şasinin altına, dingilin üzerine
budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen
ve kalb ağrılarıyla
ve on kilometrede bir
karanlığa yaslanıp durduğu halde
ve vantilâtöründe dört kanattan ikisi noksan iken
şahsının vekarlı kudretini resmen biliyordu :
«6 Ağustos emri»nde ondan ve arkadaşlarından
«... ihzar ve teşkil edilmiş bulunan
ve cem'an 300 ton kabiliyetinde kabul olunan
100 kadar serî otomobil...» diye bahsediliyordu.
İhzar ve teşkil olunanlar,
bu meyanda Ahmet'in kamyoneti,
insanların, âletlerin ve kağnıların yanından geçip
Afyon - Ahırdağları ve imtidadına doğru iniyorlardı.

Ahmet'in kafasında uzak bir şehir ve bir şarkı vardı.
Bu şarkı nihaventtir
ve beyaz tenteli sandalları,
siyah mavnaları,
güneşli karpuz kabuklarıyla
bir deniz kıyısındadır şehir.

Vantilâtörde adedi devir
düşüyor gibi.
Arkadaşlar ileri geçtiler.
Ay battı.
Manzara yıldızlardan ve dağlardan ibaret.

Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet,
çınar dibinde iki mars bir oyunla yenip Bücür'ü,
kalk,
sıra servilerin önünden yürü,
çeşmeyi geç,
mektep bahçesi, medreseler,
orda, Harbiye Nezareti'nin arka duvarında
siyah çarşaflı bir kadın
çömelip yere
darı serper güvercinlere
ve papelciler
şemsiye üstünde papaz açarlar.

Motor mızıkçılık ediyor,
bizi dağ başlarında bırakacak meret.

Ne diyorduk oğlum Ahmet?
Dökmeciler sağda kalır,
derken, Uzunçarşı'ya saparken,
köşede, sol kolda seyyar kitapçı :
«Hikâyei Billûr Köşk»,
altı cilt «Tarihi Cevdet»
ve «Fenni Tabâhat».
Tabâhat, mutfaktan gelirmiş,
yani yemek pişirmek.
Hani, uskumru dolmasına da bayılırım pek.
Yaldızlı kuyruğundan tutup
bir salkım üzüm gibi yersin.
İlerde bir süvari kolu gidiyor,
saptılar sola.

Uzunçarşı'yı dikine inersin.
Sandalyacılar, tavla pulcuları, tesbihçiler.
Ve sen İstanbullu,
sen kendi ellerinin hünerine alışmış olduğundan
şaşarsın İstanbullulara :
ne kadar ince, ne çeşitli hünerleri var, dersin.
Rüstem Paşa Camii.
Urgancılar.
Urgancılarda yüz parça yelkenli gemiyi
ve hesapsız katır kervanlarını donatacak kadar
urgan, halat ve dökme tunçtan çıngıraklar satılır.
Zindankapı, Babacafer.
Uzakta Balıkpazarı.
Kuruyemişçiler.
Yemiş iskelesindeyiz :
sandalları, mavnaları,
güneşli karpuz kabuklarıyla
yüzüne hasret kaldığım deniz.

Sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne?
İnip
baksam...

Yemiş iskelesinden dilenci vapuruna binip
Eyüp'te Niyet Kuyusu'na gittikti.
Elleri yumuk yumuk,
bacakları biraz çarpıktı ama,
yeşil zeytin tanesi gibi gözler.
Kaşları da hilâl gibi çekikti.
Tam Kasımpaşa'ya yaklaştık, beyaz başörtüsü...

Lastik hava kaçırıyor.
Derdine deva bulmazsak eğer...
Dur bakalım Babacafer...

Üç numrolu kamyonet durdu.
Karanlık.
Kriko.
Pompa.
Eller.
Küfreden ve küfrettiğine kızan elleri
lastikte ve ihtiyar tekerlekte dolaşırken
Ahmet hatırladı :
bir gece nüzüllü babaannesini
sedirden sedire taşırken
kadıncağız...

İç lastik boydan boya patladı.
Yedek?
Yok.
Dağlarda avaz avaz
imdat istemek?

Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet,
sana tek başına verilmiştir üç numrolu kanyonet.
Hem, hani bir koyun varmış,
kendi bacağından asılan bir koyun.
Süleymaniyeli şoför Ahmet
soyun...

Soyundu.
Ceket, külot, pantol, don, gömlek ve kalpak
ve kırmızı kuşak,
Ahmet'i postallarının üstünde çırılçıplak
bırakarak
dış lastiğin içine girdiler,
şişirdiler.

Bu şarkı nihaventtir.
Deniz kıyısında bir şehir...
Beyaz başörtüsü...

Saatta elli yapıyoruz...
Dayan ömrümün törpüsü,
dayan da dağlar anadan doğma görsün şoför Ahmet'i,
dayan arslan...

Hiçbir zaman
böyle merhametli bir ümitle sevmedi
hiçbir insan
hiçbir âleti...

Nazım Hikmet Ran
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
8 Ekim 2005       Mesaj #10
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Aşk'a Dair... /gözlerinde kayboldum bir gecevakti
Gece örterken siyah şalını
Usulca.
Gözlerinde esirim en sevdalı halimle.
Sana koştum yıldızlar boyu,
Seni sevdim en deli halimle...
Varlığın varlığıma armağan olsun.

Elde Var Hüzün

söyleşir
evvelce biz bu tenhalarda
ziyade gülüşürdük
pır pır yaldızlanırdı kanatları kahkaha kuşlarının
ne meseller söylerdi mercan köz nargileler
zamanlar değişti
ayrılık girdi araya
hicrana düştük bugün

ah nerde gençliğimiz
sahilde savruluşları başıboş dalgaların
yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller
elde var hüzün
o şehrâyin fakat çıkar mı akıldan
çarkıfeleklerin renk renk geceye dağılması
sırılsıklam âşık incesaz
kadehlerin mehtaba kaldırılması
adeta düğün
hayat zamanda iz bırakmaz
bir boşluğa düşersin bir boşluktan
birikip yeniden sıçramak için
elde var hüzün

Yüregime bir gül cizdim kanli yas ile
Yaktin beni küle döndüm dumana döndüm
Nasil edem nere gidem dertli bas ile
Bilemedim teli kirik kemana döndüm

Canim aldin can evimden vurdun ya sende
Küstüm sana faydasi yok geri dönsende
Sende vefasiz ciktin
Sende hayirsiz ciktin
Sende vijdansiz ciktin
Adin batsin adin batsin

Zaman ola devran döne sende cekesin
Yitiresin umudunu heder olasin
Aska düse kahrolasin candan bikasin
Ömrün boyu birkez olsun gülemeyesin

Senki beni rezil ettin yedi cihanda
Yalan oldum talan oldum
Senin sayende
Son düzenleyen virtuecat; 3 Aralık 2006 00:18

Benzer Konular

18 Ocak 2010 / virtuecat Genel Mesajlar
18 Temmuz 2016 / Daisy-BT Edebiyat
17 Ekim 2018 / mydarling24 Genel Mesajlar
27 Kasım 2012 / Valeria Coğrafya