![]() |
Gönül camdan bir taht Kırıldı gönüllerdeki o muhteşem camdan taht O tahta çıkmış olan gönüller de artık bedbaht Kırılınca gönüller, her bir parça dağıldı evrene O parçalar ki mutluluk verirdi kendisini sevene Kırılan camlardan hüzün yansıdı mutlu olanlara Kanatları kanayan bir kuş silueti düştü sonra O dağılan parçalar ki herbirine bir evren sığardı O tahttan yansıyan hayat her sabah dünyaya yağardı Dünyaya yağan acılar ve o büyük küresel ihanetler Patlayan bombalar, yokolan nesiller ve cinayetler Her doğuşunda güneşin binlerce can yokolurken burda Sevgi öldü önce ve sonra cesaret, dayanamadı onurda. Acı ilmek ilmek sararken o saf ve temiz gönül makamını Kim engel olabilir kim durdurabilirdi tahtın yıkımını Artık kalplerde kırıkların dinmeyen yarası kanayacak eski güzel günler mutlu tebessümler masallarla anılacak Şimdi toplayıp bir kaç gönüllü birleştirseler de tahtı Düzelirmi ki bir daha ne tahtın nede sevenlerin bahtı |
|
Kırkıncı Oda Ne kadarınız gerçek sizin, kırk odalı şatonuzun kırkıncı odasındaki kilitler altında sakladığınız gerçek duygularınızla, gerçek düşüncelerinizin ne kadarı yansıyor hayatınıza, söylenmeyen neler var kuytularda, hani kendinizden bile sakladığınız, bir sinir kriziyle ya da büyük bir acıyla yahut da muhteşem bir sevinçle kabuğunu çatlatıp da ortalara dökülecek neler biriktiriyorsunuz içinizde...??? Ne kadarınız kendi sahtekarlığınızın esiri? Sevip de söyleyemediğiniz, özleyip de açıklayamadığınız ya da sevmeyip de sevginizin eksikliğini içinize gömdüğünüz oluyor mu, korkaklıklar var mı, kalleşlikler var mı, yoksa diplerde saklanan cesaretiniz bir işaret mi bekliyor...??? Göründüğünüz insan mısınız siz, yoksa bir define arayıcısı hazineler mi bulur içinizde ya da yıkılmış bir kentin harabelerini mi taşıyorsunuz? Derununuzda neler saklıyorsunuz? Ne kadarınız gerçek sizin? Ülkenizle ilgili düşüncelerinizi söylüyor musunuz, yoksa başınızı belaya sokmayacak kadar akıllı mısınız, gerçek düşüncelerinizi başbaşa konuşmalara mı saklıyorsunuz, açıkça konuşanları biraz aptal buluyor musunuz? Günahlardan yapılmış hayaller var mı içinizde, günahtan korktuğunuzdan bunları saklayıp Tanrı'yı mı kandırmaya uğraşıyorsunuz? Günahları sevmiyor musunuz, seviyor musunuz yoksa...??? Uzun bir yolculuğa çıkar gibi duygularınızla düşüncelerinizi denklere sarıp da içlerinizde bir yerlere mi yerleştirdiniz, bir gün yolculuk bitince açmayı mı düşünüyorsunuz aslında yolculuğun hiç bitmeyeceğini ve denklerinizi hiç açmayacağınızı bilerek... Bir gün çıldırsanız da bütün duygularınızla düşüncelerinizi açıkça söyleseniz, neler duyacağız sizlerden, gizli palyaçolar mı çıkacak ortaya, yoksa korkaklığın altında, bir istiridyenin içinde büyüyen inciler gibi büyümüş yiğitlikler mi? Kızgınlıklarınız yok mu sizin, öfkeleriniz, isyanlarınız? Aşklarınız yok mu? Kendi sahtekarlığınıza ne kadar esirsiniz? Esaretten kurtulsanız da gerçekler dökülse ortaya, kendinize şaşar mısınız, hiç düşündüğünüz oluyor mu kırkıncı odada neler var diye, hangi unutulmaya çalışılmış sevgililer, dile getirilmeyen özlemler, söylenmeye söylenmeye birikmiş öfkeler, hangi boşvermişlikler, hangi inkar edilmiş arzular yatıyor diplerde? Ne kadarınız gerçek sizin? Kimselerden korkmadığınız kadar korkuyor musunuz kendinizden? Şehrin ışıklarının bulutlara yansıdığı turuncu pırıltılı külrengi bir gecede, şimşeklerle boşanan yağmur başladığında şatonuzun odalarında bir gezintiye çıkıyor musunuz, ağır ağır yaklaşıp o kırkıncı odaya açıyor musunuz kapıyı usulca, gördükleriniz ağlatıyor mu sizi, bu kadar gerçeği o odada saklayıp, hayatı yalandan yaşadığınızı farketmek nasıl bir sarsıntı yaratıyor? yoksa, ne gökyüzüne vuran ışıklar, ne yağmur, ne de ıssız gece, sizin kırkıncı odaya yaklaşmanızı sağlayamıyor mu, korkuyor musunuz kendi gerçeklerinizden, kırkıncı odanız size de mi kapalı, kendi kendinize bile mahrem misiniz? Ne kadarınız gerçek sizin? Ne kadarınız kendi sahtekarlığına esir? Bıktığınız olmuyor mu kendi yalanlarınızdan, hiç kendinizden sıkıldığınız olmuyor mu, kendinizi bir yerlerde terkedip de gitmek istemiyor musunuz, bütün yalanlarınızdan uzak bir yere? Şöyle rahatça bütün duygularınızı, bütün düşüncelerinizi söyleyebileceğiniz bir diyara, kendinizi bile yanınıza almadan. Ah aslında ben onu seviyordum diye ağlayacağınız kimleri saklıyorsunuz koynunuzda, yüksek sesle eleştirip de içinizden hak verdiğiniz hangi düşünceler var, kendinizi akıllı bulurken aslında gizlice kendi korkaklığınızdan utandığınızın itirafını nerelerde gizliyorsunuz? Ne kadarınız gerçek sizin? Ne kadarınız kendi sahtekarlığına esir? Bunu hiç düşündüğünüz oluyor mu yoksa bunu düşünmek bile yasak mı size? Neler var kırkıncı odada? Otuzdokuz odadan yapılmış hayatınızı, kırkıncı odanın kapısını açmamak için yalandan mı yaşıyorsunuz? Niye yapıyorsunuz bunu? Açsanıza kırkıncı odayı yağmurlu bir gecede belki... Belki de hiç açmazsınız, kapalı bir odayla yaşarsınız bütün ömrünüzü, kendinizden sıkılarak... Ahmet Altan |
Liseli Kız Hani bir Liseli kız vardı,hatırlar mısın? Bundan yıllar önce... Siyah,örgülü saçları, Yanağında gamzesiyle... Bir Liseli kız vardı,hatırlar mısın? Yıllar önce... Hani bir çocuk vardı,aynı sokakta,o yıllarda... Ölesiye sevdalı,Liseli kıza... Liseli kız da sevdalı, Arzu gibi,Kamber gibi ikisi de... Onlar hiç dilleriyle konuşmazlardı, Gözleriyle sevmişlerdi,birbirlerini... O sokakta iki sevdalı vardı,hatırlar mısın? İşte böyle başlamıştı bu hikaye,yıllar önce... Deli gibi severdi çocuk,Liselisini, Ölürdü onun için, Bir gün görmese,sevdiğini, Deliye dönerdi... Leyla’nın Kays’ı gibi... Liselisi de sevmişti besbelli onu yürekten, Ölesiye kadar seveceğim derdi mektuplarında, Ta...yürekten... Söz vermişlerdi birbirlerine, Hiç ayrılmayalım diye... Hani bir Liseli kız vardı,hatırlar mısın? Bundan yıllar önce... Kavuşmaktı tek dilekleri,ikisinin de.. Ama, Hayalleri vardı,okuyacaklardı da öyle... Daha çok küçüklerdi onlar zaten... Liseli kız öğretmen. Çocuk mühendis olacaktı... Ama ayrılmayacaklardı, Hiçbir zaman... O sokakta iki seven vardı,hatırlar mısın? Bir Liseli kız,bir de oğlan... Sonra,bir gün... Bir traktör geldi o sokağa... Liseli kız taşındı başka bir yere, Taa uzağa... Çocuk bakakaldı,buğulu gözlerle ardından... Bulurum nasılsa diyordu çocuk, Bulurum sandı Liselisini... Çok ümitliydi,onu bulacağından... Tüm şehri ararım diyordu, Öyle de yaptı çocuk... Tam üç yıl,adım adım,sokak sokak... Tüm şehri dolaştı,yıkık,dökük... Yoktu Liselisi bu şehirde sanki... Yıkıldı,kahroldu,küstü hayata, Ve şehrin tüm sokaklarına... Hani bir Liseli kız vardı hatırlar mısın? O...Yoktu artık,çocuğun yanında... Hayalleri de yoktu artık onun, Okusa ne olacaktı? Okumadı... İçkilerle haşir neşir,perişan,darmadağan, Bir serseri olup çıktı o çocuk,işte o zaman... Her şeye kahrediyor,ağlıyor gecelerce... Ta derinden kanıyordu yarası,ince ince... Ağır bir yüktü bedeninde yaşamak Cılız bedenine düşmüştü bu yükü taşımak... Tam on yıl direndi,ümitle aradı hep... Vazgeçmek istedi o cılız bedeninden, Hala bir iz yoktu Sevdiğinden, Liselisinden... Karar verdi,ölerek son verecekti bu azaba, Biliyordu,kavuşmak yoktu onlara bu dünyada... Bulurum diyordu, nasıl olsa mahşerde... O gün sabahlara kadar içip, Sızdı kaldı bir kenarda... İki damla gözyaşı birikmiş,göz çukurlarında... Ağlıyordu yüreği,gözleri,tüm bedeni... Ağlıyordu sadece sevdiğine... Sadece Liselisine... İşte o anda... Gözyaşlarının silindiğini hissetti çocuk, Sıçradı,gözlerine inanamadı, Hani bir Liseli kız vardı,hatırlar mısın? İşte o duruyordu tam karşısında... Ağlama artık diyordu,ne olur ağlama... Mahşere dek terk etmem seni bundan sonra... Elini uzattı çocuk,ama boşta kaldı eli, Tutamıyordu asla Liselisini... Ama o hala orada duruyordu, Gözünü kapatsa da hep onu görüyordu... Gördüğü rüya değil,hayal hiç değildi... Hani bir Liseli kız vardı hatırlar mısın? İşte o tam karşısında duruyordu... Bir bedende iki ruh olmuştu şimdi onlar Artık mahşeri bekliyorlar,çünkü, İki sevdalı ancak orada kavuşacaklar... Mehmet Ali Terken |
Postacı Bir şanstım senin için, Bir şanstın benim için, Kullanmayı bilemedik Ne dersin rahat mı için? Şimdi pişman olma üzülme, Bilirim bunlar çok acı, Ama bizim buralarda kapıyı; Bir defa çalar postacı! |
YalanDünya güzel Hayat tatlı derler Yalan inanama ... Sevip sevilmeyince Mutlu olamayınca Arayıpta saadeti bulamayınca Bakıp da ellere Aldanma ... Hayat bomboş. |
Han-ı Yağma* Bu sofracık, efendiler - ki iltikaama muntazır Huzurunuzda titriyor - bu milletin hayatıdır; Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır! Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır... Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin! Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir? Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir! Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir... Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin! Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray, Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay; Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay... Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin! Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar Gurur-ı ihtiıamı var, sürur-ı intikaamı var. Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar. Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar... Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin! Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini. Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini... Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin! Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak! Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak! Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak, Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak... Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin! * Han-ı Yağma: yağma sofrası |
Yeni Bir Sayfada Sana Bakmak |
Çıkar Dolduğum Gözlerinden Bak geçmişe neler yaşanmış Yemin etmedik mi sözler vermedik mi? Sonsuza kadardı hani, yalanmış Ben daha seni beklerken Sen ise unuttum diyorsun Vicdanı sorar hesabını derken Yazık vicdan da kalmamış Beni hatıralarınla anma sakın Mazinden sök çıkar beni Paramparça olan umutlarımıda Ver ben saklarım Çıkar dolduğum gözlerinden Al kurtar ellerini ellerimden Kurtulayım özleminden Kal gelme gittiğin yerden Çıkar solduğum hayallerinden Çıkar taş kalbinden Yaşandı bitti olmasın Çıkar acısını da çıkar… Erdal BABÜR |
Seni özlüyorum. Gecenin en zifiri anında bile odamı aydınlatan bu aşkı özlüyorum en çok da her gün duyabilmek için çırpındığım sesini. Seni özlüyorum işte... Gözbebeklerimin içine yerleşmişsin ve dünyada iyiye ve güzele dair ne varsa içinde sen varsın. Meleklerin kanatlarında geliyorsun sen bana her gün, martıların gözlerinde. Bir papatya demetinin üstündeki uğur böceği oluyorsun, ayın şavkında, umudun mavisindeki en çok bu renge tutkunum bilirsin sen varsın. Yüreğime işlemişim seni bir dantel gibi ince ince düğümlerle... Çözülemezsin çözmem seni. Oradasın orada kalmalısın. Çünkü bir tek sen yüreğime yakışırsın. Her gün içimi ısıtan asıl sensin sıcacık ışıklarında tüm ruhumu saran, her yeni güne gözümü acar açmaz içine doluştuğunbir günaydınsın. Seni özlemek dayanılmaz hale geldğinde bile hiç isyan etmiyorum. Çünkü içimdesin ve seni göz yaşlarımla akıtmaya kıyamıyorum. Özlemin sancılarıyla bedenim her gün ölse de aslında her güne yeniden doğuyorum. Seni özlüyorum çünkü seni seviyorum hemde çok.. Doğrularını yanlışlarını sorgulamadan, bir çocuk yüreği gibi masumca yaşıyorum seni. Bu hayata verdiğim her nefeste gittiğim her yerde sende benimle birlikte varsın. O yüzden yalnızlık hiç bilmiyorum. Asla değiştirmeden, en katıksız halinle seviyorum seni. Özgürleşiyor aşkımız, sevdikçe büyüyor özledikçe yüceliyor. İşte en çok bunu, özlüyorum seni sevmeyi özlüyorum. Sevdikçe daha çok özlüyorum, özledikçe daha çok seviyorum. |
| Saat: 11:47 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık