![]() |
Ölmüş İçimde Hasret İçimde bir sıkıntı Bir kasvet... bir duman... Dünya dar gelir inan Seni düşündüğüm an Titreyen ellerimde Sevgimiz arap saçı Umrumda değil zaman Çalsa da bilmem kaçı Zincirlere vurulur Umutlar liman liman Dünya dar gelir inan Seni düşündüğüm an Koparsam zincirimi İlk koşacağım sensin Sen çaresizliğimin Çaresiz ümidisin Bir hayıra yenilmiş Yüreğimde bin evet Kavuşmayı unutmuş Ölmüş içimde hasret Bir de çökerse kasvet... Karanlık...duman duman... Dünya dar gelir inan İşte bana o zaman Dünya dar gelir inan Seni düşündüğüm an...... Sevgilim biz ikimiz Ay ve Güneş gibiyiz Alev alev yansak da Artık birleşemeyiz Hasretin tohumunu Çıkar at yüreğinden Bahar da yaz da geçti Artık yeşeremeyiz...... İlhan İrem |
İSTANBULA KAR YAĞIYOR GECENİN ORTA YERİNDE KAR YAĞIYOR ERİK AĞACINA KAR YAĞIYOR KUMRULARIN ÜSTÜNE DAĞ ZORBASI GİBİ HAİN VE UMARSIZCA ERİK AĞACI ÖKSÜZ KUMRULAR EVSİZ KALIYOR BİRBEN GÖRÜYORUM BELKİDE BİRBEN BİRBEN ACIYORUM KUMRULARIN HALİNE İSTANBULA KAR YAĞIYOR GECENİN ORTA YERİNDE ANSIZIN BİR KEDİ GEÇİYOR PENCEREMİN ÖNÜNDEN SÖYLENE SÖYLENE SİNİRLİ VE ISLAK BİR KEDİ BELLİKİ ANSIZIN YAKALANDI BİR ÇATININ TEPESİNDE VE MUHTEMELEN UYKUNUN EN TATLI YERİNDE BİRBEN GÖRÜYORUM BELKİDE BİRBEN BİRBEN ACIYORUM HALİNE İSTANBULA KAR YAĞIYOR GECENİN ORTA YERİNDE SEN MUHTEMELEN ENDERİN UYKULARDA BEN PENCEREMİN ÖNÜNDE İSTANBULA KAR YAĞIYOR KAR YAĞIYOR PENCEREME O SEBEPSİZ GİDİŞİN GELİYOR GÖZLERİMİN ÖNÜNE KAR CAMDAN GEÇİYOR TEN'DEN GEÇİYOR USULCA DOLUYOR YÜREĞİME VE BİR ÇİÇEK YEŞERİYOR KENDİLİĞİNDEN DONMUŞ KALBİMİN ORTA YERİNDE UZUN KIŞ GECELERİNDE YİTİRDİM SENİ ÖLDÜNMÜ KALDINMI HABERİN GELMEZ BİLMEMKİ BİR TANEM NERDESİN ŞİMDİ HER YAĞAN KAR'DA KAYBEDENLER OLUR HEP KİMİLERİ YUVALARINI KİMİLERİ RÜYALARINI KİMİLERİDE SEVDALARINI İSTANBULA KARYAĞIYOR GECENİN ORTA YERİNDE Naki Kızıldağ |
Acı veren gecelere son verebilmek Sensiz geçen her anı unutabilmek Ve huzur içinde ölebilmek için Her şeyim olan sana ihtiyacım var Karabulutların ardındaki aydınlığa Bir daha kavuşmamak için acıya Mahkum olmamak için zalim kadere Gülebilmek için sana ihtiyacım Sıcak tenin sevgi kokan ellerine Saçının bir teli o masum sevgine Sana gözlerine ve doyasıya bakışına Yaşamak için ihtiyacım var erkan yazıcı |
Yağmur Hırsızı acıktım sırtıma şehrin yangınlarını asıp yağmur düşkünü kumsala acılarını çarmıha geren iskele kuşlarına sığındım hangi zamandı bilmiyorum hangi güneş battı çıplak mıydım ve hangi fırtınaya kurmuştum saatimi kim biliyordu, neden anlatamıyordum ah yoluma kaç deniz serildi kaç limanda öldürdüm sevgilimi dudaklarımda aç güvercinler avucumda toprak tadı sağanak kaç kez yandım durmayan, akamayan zamana hangi zamandı kimdim bilmiyorum Hakan Kartal |
zorluyorum kendimi inan bulamıyorum öyle bir dönemdeyim ki kendimi bulamıyorum zaman su misali akıp geçiyor aslında kayıp bir gün bitiyor... nerede olduğumu bilmiyorum... yaşananları hatırlamak dahi istemiyorum. bir gün gelecek karşılaşacağım gerçek benle kaçış yok bundan ben beni bulacağım bıraktığım halimle.. neden mücadele var hayatımın baharında kendimle geçmişimle nasıl oldu da izin verdim birinin bu denli beni üzmesine... sen de kaybet kendini bulama benim gibi... yaşa yaşadıklarımı sor kendine yüzleş kendinle ben nerdeyim ben kimim diye... hatice eser |
Doğuş... Ölmekten başlarım aşka. Dağılıp savrulur havaya tenim. Sonsuzun başında ezerim gökyüzünü. Koparıp çiğnerim yıldızları yerden. Uçurumun dibinden atlarım bir başkasına. Susturulmuş bir güzelliğe dalar gider gözlerim. Beyaz bakışlar yağar üzerime. Yağmur kurur düşemeden. Bozkırlar yalnız değil ben kadar. Kırık bir kaval nağmesi okşar yüreğimi. Bir kış rüyasıdır yaşanan. Uykuya doyarım tapınağımda. (Ah! Zamanı kimse söylemez. Zaman, söylemez nerede olduğunu. Şahla piyon, bekleşir aynı kutuda.) Sözü uyandırırım. Meme uçlarımdan akan kandır şiirin mürekkebi. (Dili tutuk hasret türküm! Sevmeyi alıcı kuştan mı öğrendin?) Geceyi uyuturum kollarımda. Çamura bulanmış köklerimi yıkar ateş denizi. Uzun bir yol ufka hançer gibi. Zaman da düşündü mü böyle çekip giderken? Ölmekten başlarım Kaldır kesik başını! Kıpırdasın, kıvransın engerek dilin. Isırır kanatırım aşkın dudaklarını. Ruhumun gözesine sızan alkolsün... hadi uç Tüm burçları çökmüş kaleyim, bozgun kapısında ateş içen. Demir parmaklıklar ardındadır yangınım. Beni prangaladım hadi uç! Öyle dedin... öyle oldu olanlar... Bir bayram geçerken başımda tak enkazları (Sildiğin gözyaşlarım ellerini yakmasın!) . Ölmekten başlarım Ah benim haylaz hayallerim, koşturur yerle gök arası. Yeraltından çıkar bir bulutla söz terk edince yuvasını (O üşümüş dize koynuma sokulsun!) . Göğü çekerim denize Sere serpe Ay sırtüstü. Zıpkınla avlarım yıldızları. Bir mercan öper sımsıkı sarılarak. Dökülmüş şarap gibi sızarım maviye. Bir balık hıçkırır gözlerinde sessiz acı çığlığı. Köpürür sabrın denizi. Dalgaların sırtında yol alırım kayalara. Okyanus elini eteğini çeker (Kaç dalga boyu ki uzaklığın?) . Demek sevmeye erken! Ölmekten başlarım... Ayrıntı Dergisi |
Her gece gidişin gelir aklıma, Gözümden yaşları döker anılar, Sarmalayıp sarar beni ağına, Kara bulut gibi çöker anılar… Her şeyi yeniden yaşarcasına, Sanki mezarımı kazarcasına, Bir darağacına asarcasına, Boynumda ilmiği sıkar anılar… Hayatı dar eder kalan günlerde, Kastı varmış gibi her gün içimde, Bir insan kaç defa ölür ömründe, Her gece canımı söker anılar… ersin kayışlı |
En Zayıf Anımda Daha düne kadar sensiz olamam, Ben senin gölgende varım diyordun. Sensiz okuyamam ,sensiz yazamam, Sensiz aklım bile yarım diyordun. Sen beni en zayıf anımda vurdun. Şarapla tütünle açtım arayı, Bir de sen terk ettin bahtı karayı, Bir seni düşündüm bir sigarayı, Demek ki şeytanca bir tuzak kurdun. Sen beni en zayıf anımda vurdun. Bir yandan gönlümün işret çağrısı, Bir yandan midemin ince sancısı, Tetiği vaktinde çektin doğrusu, Demek ki aylarca pusuda durdun, Sen beni en zayıf anımda vurdun. Övgüye değerdi oyun takatin, Alkışlık bir roldü her hareketin, Giderken vicdanın ve sadakatin, Lügatçe manası ne diye sordun, Sen beni en zayıf anımda vurdun. Hayrını umsan da hain kararın, Eyvah’la telafi olmaz zararın, Yarama tuz bastı ani firarın, Düşerken tuttuğum son dalı kırdın. Sen beni en zayıf anımda vurdun Cemal Safi |
Niye öyle şaşırdın vazgeçtim diye senden, Kendine sor sen olsan unutmaz mıydın seni? Senden sonra da koştum mutluluğun peşinden, Kendine sor sen olsan unutmaz mıydın seni? Ne bıraktın ardında avutayım kendimi, Aldın yerlere çaldın bütün verdiklerimi, Sen dilinle söyledin bekleme diye beni, Kendine sor sen olsan unutmaz mıydın seni? Çabaladım da inan vazgeçmeden sevdandan, Haftalarca gözümü ayırmadım yollardan, Ne medetler umdum ben doğacak sabahlardan, Kendine sor sen olsan unutmaz mıydın seni? ersin kayışlı |
Ceviz Ağacı Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz, Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda, Budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz. Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında. Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl. Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril, Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil. Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var. Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a. Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım. Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u. Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım. Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında. Balçik - 01.07.1957 Nazım Hikmet Ran |
Aslında aşk var birtanem Yağmur damlası, tuttum derken avuçlardan Kayan yıldızlar gibi... Dallar üzerinde sararan yapraklar gibi... Tek tek işlenecek altına pırlantalar Gökyüzünden yıldızlar yağacak suya Aslında aşk var güzelim.. Güneş ilk defa bu kadar yakacak tenini İlk defa ayazlı geçecek kış geceleri Çiçekler eskisi gibi kokmayacak Biliyorum: Herşeye rağmen Aslında aşk var sevdiğim... Aşk hep var sevgili Gözlerden kara bulutları eksiltmeyen Bakarken pembelikleri göstermeyen Buz kesen sevgili yokluğunda Terketmesin diye avuç açtıran güneşe Aşk hep var sevgili... Beni görünce kalbin carpmıyor mu Gözlerinde gölge menekseleri Akla ziyan özlemeler Geceler boyunca aşkı tercüme etmeler Vakti yoktur seviyorum demenın Aslında aşk var sevgili Aşk hep var sevgili İç cekmeler, sözün bittiğine kim Karar veriyor akıl mı sevgili İhtıras mı..erteleme mı,kendimizi Aldatığımız en büyük yalan mı Ya yürek sevgili Dokunduğun zaman sevgiye Tarifsiz heyecanlar sarar Yalnızlığı seçenlerin kaybetikleri O kadar çok ki yaşamdan Bir sebep olmadan da öpmelisin sevgilini Aşk hep var sevgili.. rıza baldede |
Yalnızlık HatıЯası Yazılan sayfalar, anlamlı ama boş sözler... Kelimeler, cümleler; Sevgililer ve ayrılıklar... Duvarda asılı zaman katilleri; Saatler... !!! Zamanın öldüğünü hatırlatır hep! Ve zaman öldüğü kadar da ölümsüzdür senin için... Kırıcı, ölümcül, kanlı bir maratondur o. Hatra gelir hep eski sevgililer, Güzel günler, ayrılıklar... İlk bakışlar, ilk öpüşmeler... İlk sevişmeler, ilk sigaralar beraber yakılan... İlk aşklar... Belirsizlikler ve anlamsızlıklar gelir hatra hep... Özlenen dostlar yalnızlığı hatırlatır hep; Saatler boyu yalnızlık... Şişesinin dibinde kalmış birkaç damla mey, Ve birkaç sarmalık tütündür o anın dostları... Ve belki de biraz selüloz, biraz kursun... Yirmi beş mumluk ampulün gölgemsi aydınlığında, Çizik plakların cızırtısını dünlerken yakılan sigara Ve o unutamadığın şarkı... Yıkılan hayaller, başarısız planlar... Hepsi yüzüne vurur yalnızlığını içten içe gülerek... Hepsi kaybolur devr-i âlemde... Sen de... Ağustos 2000 Tolga Görkem |
Papatyalar kalmış yatağımda Birde yastığına sinmiş kokun Hayalin yüzüme bakmakta aynadan Yüzüm kaybolmuş sırlarında Ben sen olmuşum bilmeden Yüzünü parcaladım Paramparca herbiride sen Çoğalıyor çoğalıyorsun Yok ettim hepsini Kokun O hala yanıbaşımda Silinmiyor Kazıdım bedeni Kaldırıp atamadım kendimi Yastığımda papatyalar Dokunamadım kokuna.. hamiyet göz |
Bir Ayrılış Hikayesi Erkek kadına dedi ki: - Seni seviyorum, ama nasıl? avuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp parmaklarımı kanatarak kırasıya, çıldırasıya... Erkek kadına dedi ki: - Seni seviyorum, ama nasıl? kilometrelerce derin, kilometrelerce dümdüz, yüzde yüz, yüzde bin beşyüz yüzde hudutsuz kere yüz... Kadın erkeğe dedi ki: - Baktım dudağımla, yüreğimle, kafamla; severek, korkarak, eğilerek, dudağına, yüreğine, kafana. Şimdi ne söylüyorsam karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana... Ve artık biliyorum: Toprağın Yüzü güneşli bir ana gibi En son, en güzel çocuğunu emzirdiğini... Fakat neyleyim saçlarım dolanmış ölmekte olanın parmaklarına başımı kurtarmam kâbil değil! Sen yürümelisin, yeni doğan çocuğun gözlerine bakarak... Sen yürümelisin, beni bırakarak... Kadın sustu. SARILDILAR Bir kitap düştü yere... Kapandı bir pencere... AYRILDILAR... Nazım Hikmet Ran |
Ben sana mecburum bilemezsin Adını mıh gibi aklımda tutuyorum Büyüdükçe büyüyor gözlerin Ben sana mecburum bilemezsin İçimi seninle ısıtıyorum. Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor Bu şehir o eski İstanbul mudur Karanlıkta bulutlar parçalanıyor Sokak lambaları birden yanıyor Kaldırımlarda yağmur kokusu Ben sana mecburum sen yoksun. Ölmek kimi zaman rezilce korkuludur İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur Tutsak ustura ağzında yaşamaktan Kimi zaman ellerini kırar tutkusu Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından Hangi kapıyı çalsa kimi zaman Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu Fatih'te yoksul bir gramafon çalıyor Eski zamanlardan bir cuma çalıyor Durup köşe başında deliksiz dinlesem Sana kullanılmamış bir gök getirsem Haftalar ellerimde ufalanıyor Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem Ben sana mecburum sen yoksun. Belki haziranda mavi benekli çocuksun Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin Kötü rüzgar saçlarını götürüyor Ne vakit bir yaşamak düşünsem Bu kurtlar sofrasında belki zor Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden Ne vakit bir yaşamak düşünsem Sus deyip adınla başlıyorum İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin Hayır başka türlü olmayacak Ben sana mecburum bilemezsin. Attilâ İlhan |
Biri GİTTİ… Kar mevsimiydi kavaklarda kedinin gözünde çizgiydi saat biri gitti yüreğnii atarak O ki; en çok şimdi’lerin katili bir taş daha dikip umut kabristanına dedi ki; -Bu mehtap bir daha asla sevişmez seninle bu okyanusta! (Sen ey göz kamaştıran sevap uzak dur! Cehennem yolcusudur ruhum yıkanır âteş pınarlarında !) Kavaklarda kar mevsimi gittiğini sanarak gitti diğeri ayak izi orda bitti sevdanın ıssız ve zifiri bir yorgun kadın sudan perdeler astı penceresine sımsıkı ayyaş kapılarını alayla araladı güneş her sabah kalbi yanmış buzul parçası hamam böceğiydi sevda sırtüstü terkedilmiş kalabalık ortası (Sen ey güzel düşünceler celladı! Önünde kıvranan gölgeye basma! Avucuna toplar bütün yıldızları düşürür gökyüzünü bir gün başına!) Biri gitti kavaklarda kar mevsimi töreleri bastı kanayan yarasına dipçikle yürütüp küskün yelkovanı boğdu düşlerini kan ırmağında… N’eyler kör kalpler aşk ışıklarını? Toplanan yıldızların çığlığını n’eyler? Ucu yırtık heybedir “yaşamak” zannedilen Yarınların sırtında anılar döker gider… Eşik Dergisi/Aralık-2006 |
Bir Ana Kadın çamaşırdan dönüyor olmalıydı Kolunda bohça, sert soda kabartmış ellerini O yaşta bütün yahudi kadınları gibi Sırtında eski bir siyah kadife hırka Bir şikayet yorgunluk ifadesi bakışlarında Küçük, çilli, dik kızıl saçlı Satılmamış gazeteleri koltuğunda Üşüyen bütün küçük çocuklar gibi Burnunu çeke çeke, avuçlarını hohlıya hohlıya Sürterek eskimiş kunduralarını Ayak uyduruyordu anasının adımlarına Onlar önde, ben arkada Bir mart gecesi on birden sonra Taksim’den Tünel’e kadar yürüdük Alçak sesle konuşuyorlardı aralarında Sanki bir değirmen ağır ağır dönüyor Hayat ağır ağır akıyordu Bulanık, kirli nehirler gibi Büyük, karanlık binalar arasında Necati Cumalı |
GEL ARTIK Nedenini bilmediğim bir arzuyla bugün hergünkünden daha çok istedim yanımda olmanı. Kolay değil,sensiz olmak, içinin yarısını boş tutmak, kolay değil her sabah bir martı sesiyle irkilmesi bu yoksul bedenimin. Ancak bu ayrılığın bir süreliğine oluşu,teselli dolduruyor yüreğime. Her ne kadar bu sürenin uzunluğunu bilmesek de sonunun olduğunu bilmek umutlandırıcı. Zaten her şey umut edebilmekle başlamadı mı ? Seni düşünüp de kendimi kaybettiğim vakitlerin anısına yazdım bu mektubu sana. Bazen otobüste iki sevgilinin başlarını yaslayıp uyurken ki rahatlığında, bazen sokakta babasının elinden tutan bir çocuğun gözlerindeki güvende bulurum seni. Düşündükçe şair olasım gelir ve hep hasretini bir uçtan bir uca yakasım gelir... Bir kuş hafifliğinde sana akar yüreğim, yokluğunda yok olmaktan korkarak. Haziran güneşinin çocuğu... Hadi gel artık. Dayanamıyorum hasretine. AYSUN PAKSOY |
Telepati Bakıyorum, bakıyorum, bakıyorum, Bakıyorsun, bakıyorsun. Görmüyorsun, Ama biliyorsun. Söylüyorum, söylüyorum,söylüyorum, Dinliyorsun,dinliyorsun. Duymuyorsun, Ama anlıyorsun. Yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum, Okuyorsun, okuyorsun. Hep susuyorsun, Ama hissediyorsun. Bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum, Gelmiyorsun, gelmiyorsun. İstiyorsun, Ama korkuyorsun. Özlüyorum, özlüyorum, özlüyorum, Özlüyorsun,özlüyorsun. Söz veriyorsun, Ama gelmiyorsun. Seviyorum, seviyorum, seviyorum, Seviyorsun, seviyorsun. Bunu bir tek ben, Bir de sen biliyorsun. İrfan Ünübol |
SEVİNCE İNSAN Toprak gibidir sevince insan, Bağrında, sırtında, yüreğinde Taşır sevdiklerini. Yükünden SIKILMAZ, Taşımaktan bıkmaz. Toprak misali; Gün güne güzelleşir, Renk cünbüşüne döner alemi, Doyamaz sevdiklerine... Toprağa benzer insan, Kuruyuverir sulanmayınca, Sonbaharın sarılığına Bürünüverir için için... Umutlarla kışı geçirip, Baharı bekler sabırla... Sevince insan; Sevilip, okşanıp Okşayıp sevmek ister. Boy salıp, renklere, meyvelere Bürünmek ister, TOPRAK gibi... Toprak kokar sevince, Sevilince İNSAN. Soğuk pınarları, Engin denizleri, Yemyeşil ormanları, Binbir çesit çiçekleri, KISACA; Doğayı yaşatır varlığı. Susuzluğa boyun eğip, Yeşillere bürünemeyince, Sert kayalara meydan okur DUYGULARIYLA, Kaybolan TOPRAK gibi... Çaresizliğin duvarlarına Çarpa Çarpa, Yok olur sonunda İNSAN, Tıpkı TOPRAK gibi... Sev seni seveni, Dememişler boşuna inan ki! Şükran Günay |
Haydi gel; nehirler, dağlar aşalım! Aşk ülkesini kent kent dolaşalım! Gidersem, bir daha dönemem geri Gel, doyana kadar vedalaşalım! .. onur bilge |
Harabeye dönmüş virane gönlüm Sevinemem artık, yalancısın sen Enkaza dönüştü divane gönlüm Övünemem artık, yalancısın sen Kül olduktan öte yanarım sanma Adını unuttum anarım sanma Yaralıyım deyip kanarım sanma Güvenemem artık, yalancısın sen Kalbimi geri ver benden kaptığın Farkında değilsin nasıl koptuğun Sevdanın şanına uymaz yaptığın Dövünemem artık yalancısın sen Zevke döndü artık verdiğin acı İstemem ne doktor ne de ilacı Hani yalnız bendim başının tacı Avunamam artık yalancısın sen mikdat bal |
Dağlar Ters Kuyudur Nuh Peygamber bitirmeden gemisini, Yağmur yağmamıştı henüz! “ Haydi binin ” diye yükseltti sesini “ Kalmadı vaktiniz, doldu gününüz! ” Gökten boşalan yağmur değildi! Dökülüyordu sanki şelaleden. Vadiler doldu ağaçlar eğildi, Nehirler denize gidemeden. İnanmazdı Nuh’un oğlu babasına. Hâşâ, derdi O’na ihtiyar bunak! Büründü günahıyla abasına. Umursuz dedi, en yüce dağ bana konak. Dağa çıkarım diye yüksekliğine güvendi. Güvendiği dağlara yağdı kar! İnkarın gölgesi benliğine düşendi. Nebî de olsa baban, Allah’ın sillesi yıkar! İnkarın neticesi olmaktır helak. Sonu nedametle yanış! Süz geçmişi anlarsın, edersen merak. Biter mi bilmem bu sinsi aldanış! Güneşten kaçmak yarasanın huyudur. Dağlar yutar, boğar adamı! Bazen onlar ters kuyudur. O’nun sevgisi okyanusta ulaşılmaz ada mı? Necmi Ünsal |
Sensiz bir hayattan korkuyorum Azotun oksijeni yok edip Nefes alamamaktan Dünyamın yok olmasından korkuyorum Bir gün Yaşamının sonu denmesinden Yalnız kalmaktan korkuyorum Hiç önemsemediğim Sokak kedilerin yok olmasından Dost bildiklerimin ölmeden terk etmesinden İçimdeki benin sevgisizliğinden korkuyorum Kabullenemediğim ayrılığın Nefretinden Vicdanımın her gün sızlamasından Gönül ateşimin Ruhumu yakmasından korkuyorum Uyku girmeyen gözlerimin Bir gün görememesinden Duymak istemediğim ihaneti İşitmekten korkuyorum Bir gün, bir yanını kaybettin deseler Seni kaybetmekten korkuyorum Hayatın önüme serdiği gidişattan Kaybettiklerimin bedelinden Ağlayarak ölmekten korkuyorum Yazdığım her mısrada Canımı acıtan sözcüklerin Sana ulaşmamasından korkuyorum Yüksek yerleri severdim Uludağ benim aşkım Dağ yoluna gitmekten de korkuyorum ethem turan |
Firari Duygular Kazdım Ey sevgili. Son tren de uzaklaştı Sensizliğin istasyonundan Buğulu camda donuk yüzün Aklımda sen yine bendeki sen Gidenleri bir bir hesaplasam. Bak. Yine avuçlarımda kaldı nefesim. Simdi tenime esmer kederim Sesime sığınaksız bakışlarda gülüsün düşer Gözlerimi ardından doğrulup Islak raylara yaslasam Kendini emzirmeyen geceye.. Bir yosma ay düşer Nerdesin. Uzatsam ellerimi Parmaklarımda hasretin vagonları paslanacak Düşsem uçurumlarımda yalnızlığım Sussam kadrolu karanlıklar Gitsem yollar bileklerimden Bileklerimden akacak Yansam külüm buzlara savrulup Kalsam ölüme kim ağlayacak. Artik ellerim çok soğuk Anlıyor musun? Birazdan.. Bu sabahçı kahvesi gözlerimden Belki bir damar daha yırtılacak Yüzümde nice şafaklar kırılacak Aldırma mutlu ol gittiğin yerde Zaten her giden kendi töreninde Yırt dönüş biletini umudun bittiğinde. Kırılası ellerinle Adini koyamadığın henüz tanışamadığın Özlemini tüketme. Boşver.. El ayak çekilince burda Kendi kurşunuyla vurulur herkes Uğultun olsun sessizliğimin çığlığı Hüznüm de isyanım da Kulağının küpesi.. Bana kalsın topal sevdamın rengi Bakma!dönüp de ardına. Belki azdım belki birazdım Belki yazdım belki ayazdım Belki de mavisíni saklayan bulutlara Firari duygular kazdım.. Kıyısızlığımın kentlerinden Hükümsüz bir şiirdi bendeki Sana yazdım. Hilmi Yazgı |
Kıyamam koklamaya korkarım solarsın diye Dayanamam gözyaşına kadeh olur buselerim Acımı serdim geceme hain beklemede hüznüm Günahların aksın bana çiçeğim diye takarım Nefesim solur hasreti silinemez kaderimsin Vuslat süzülür düşüme düş nehrim aksın ruhuna Haykırırsa yüreğimde ayrılığın hazin sesi Dayanamam gidişine doğmaz perdelenir güneş Dayanamam elvedana mum olur erir yüreğim nurten tarım |
aç avuçlarını günah kokulu rüzgarlarım gelecek /kime sevdirsem kendimi, kalabalık olur düşleri/ soluk renkli gökkuşağı üryan gel bu ikindi tüm kalelerimi fethet yangınları sular geçerim ateşimle toprağa soyunurum şimdi koy gülüşünü yüzünü düşürdüğün yere /gülleri hiç sevemedim/ belgin ertürk |
Çağın Tanığı Olmak Fırlat at uzağa Döner gelir bumerang. Yukardan aşağı, boş küpler, Soldan sağa Hangi harfleri koymalı Ki çözülsün bilmece? Diş diş Kalıntı çağ mazgalları Sonra yeni katmanlar Bir intihar gibi içerde. Aldatışı yakınların Bilinseydi Kime inanacaksın Ki hangi yolları yürümeli? Çocukluk, gene ancak çocukluk Gerçi o da acı Ama iyi ki var Yerine hangi mutlu yaşantı? O nineler, o kızlar, o evler De yoksa Kimin bu toprak Çok düşünmüşümdür. Onu benden, beni ondan ayıran Düzenler Bırakmaz bizi bize, bölücü Olmuş nice değerler, ben de ölmüşümdür. İçindeyim, diretiyorum çağa Size ne miyim ben, siz bana nesiniz? Bir hayal, bir masal mı eski Ama ben görmüşümdür. Fırlat at uzağa Döner gelir bumerang. Behçet Necatigil | |
Ararım Seni Akşam erken çöker yalnızlığıma Sokak sokak gezer ararım seni Hasretin gönlümün yangınlarında Alev alev yanar ararım seni Gözyaşlarım kurur yanaklarımda Hüzünlü bir ıslık dudaklarımda Sigaram sabahlar parmaklarımda Nefes nefes çeker ararım seni Gölgen düşer sanki hep yollarıma Adım adım yürür izlerim seni Bir çılgın özleyiş girer kanıma Yudum yudum içer ararım seni... Ahmet Selçuk İlkan |
Kabrine Selam Getirdim sen gittin, dünyada huzur görmedim, sevdanın üstüne, bir gül dermedim, şu yorgun yüreği, ele vermedim, kalbimden, kabrine selam getirdim. çok kaldım birtanem, çok kaldım darda, el bile açmadım, kalsam da zorda, sevdanı sakladım, ıssız dağlarda, dağlardan, kabrine selam getirdim. sen gittin, anam da gitti peşinden, çiçekler saksıda, koptu eşinden, uzak diyarlardan, kan kardeşinden, gurbetten, kabrine selam getirdim. sen gittiğin zaman, ben de ölmüştüm, ben garip sevgimi, senle gömmüştüm, yetişirim diye, peşine düştüm, kabrimden, kabrine selam getirdim.. Timüçin Çelebi |
Zor Yıllar Acılardan bir türkü düşünce yüreğime Yetmiyor sevda sözleri yaralanmış ömrüme Sığınaklar aramak kederli şarkılarda Biraz daha yitip gitmek yıpranan dostluklarda Yaralayan sözler sözler gibi Silinmeyen izler izler gibi Birbirini gözler gözler gibi Zor, zor yıllar Yaralayan sözler sözler gibi Silinmeyen izler izler gibi Birbirini gözler gözler gibi Zor, zor yıllar Uykusuz gecelerde sarıveren kaygılar Kuşkuyla gözlediğin o ölüm dolu sokaklar Eksildi ömrümüzden umut dolu o yıllar Siz miydiniz bizler miydik yorgun düşen kuşaklar Yaralayan sözler sözler gibi Silinmeyen izler izler gibi Birbirini gözler gözler gibi Zor, zor yıllar Zülfü Livaneli |
Bir Ada Hikayesi Bir Ada Hikayesi Herhangi bir gündü, gitmek defterin son yaprağında asılı bir ağaç, dışıma vuran yangındı..... ve yolculuk... kaldırımda vuruşan ışıkları saydım tramvayın penceresinden köşesine çekilmiş kırık şarap kokusunu akşamın kavgalarının izini sürüp vurdum yüzünden geri dönüşümü azığımda tuhaf cinayet zincirleyip, boynuma ilikledim paslı kelepçe, sırtımda lodos bekledi omzumda yaşamın romatizması simitçi yetişti imdadıma martıların hakkı var dört susamı dökük simit, bir kaç dilim kaşar kırıntısı yetiştim yirmibeş aç gaganın çırpınışına Sirkeci... boğazın gönüllü hizmetçisi el bağlamış ceviz ağaçlarının intihar meydanı sonra, sarı bir jetonun dibi bulan tok isyanı ada vapuruuuuuuuu.. kıvrılarak gidiyor, dalgaların umrunda değil sireni ayyaş, kasıntı gidişimi götürüyor habersiz dönemeyişimi sanki iki parça, bölük pörçük Heybeli... ağaçların sakındığı patikala, haki koylar faytonlardan damlayan çıngırak sesleri, gömülmüş kırbaçların toprağı delen uykusu iskelenin gıcırtısı... ciğerimdeki yosun tadı tanıdık Marmarayı kışkırtıyor kayalıklar güneşe mahkum asker sağ yanım tuz sağdığım izbe kayık Değirmen, Sineklikaya, Almankoyu yasak girilmez levhası namlusu dudağıma dönük dikenler çadır kurduğum dört çam dibi ben uçurumun dengesiz yeline tutundum açtım kollarımı, bağırdım sesimi duysalar ölürdüm duyuramadım saat dört buçuk sahne kapalı balık sürüleri döktüğüm şaraba tutunmuş bir kaç kırlangıç asılı bulutlarda gözlerimi çevirdim...şiir bitti Hakan Kartal |
Ağustos Böceği İle Karınca Karıncayı tanırsınız Minimini bir hayvandır Fakat gayet çalışkandır Gayet tutumludur, yalnız Pek hodgamdır, bu bir kusur: Hodgm olan zalim olur. Bir gün ağustos böceği Tembel tembel ötüp durmak Neticesi aç kalarak Karıncadan göreceği Bürudete bakmaz, gider Bir lokma şey rica eder Der ki: - Acıyınız bize Coluk çocuk evde açız Ianenize muhtacız. Karınca bir yüreksize Layık huşunetle sorar: - Aç mısınız? Ya o kadar Uzun, güzel günler oldu. O günlerde ne yaptınız? Böcek inler: - Açız, açız Bakın benzim nasıl soldu O günlerde gülen, öten Sazla, sözle eğlenen ben Bugün bakın ne haldeyim! Vallah açız, billah açız, Halimize acıyınız! Karınca eğlenir: - Beyim, şimdi de raksedin, ne var? "Yazın çalan kışın oynar." 1914 Tevfik Fikret |
Acımasız Sevgi Denizin üstünde hafif bir sis Sokağın içinde hafif bir is vardı Limanda gemi denizde tekne yoktu Caddeler bomboş akşamcılarda yoktu Önce ucuz bira aldım Sonra bir samsun yaktım Ardından bir karaltı belirdi Bir insan siluetiydi Hatta bir kadın Yavaş yavaş yürüyordu ve bana yaklaşıyordu Önce gelmesini bekledim Sonra dayanamadım yaklaştım Olamaz inanamıyorum tanrım Bu sensin evet evet Bu kesinlikle sensin Bana bakıp gülüyorsun ve yanıma kadar geliyorsun Tutuyorsun ellerimden Çekiyorsun beni denize Beraber yürüyorduk suyun üstünde Sonra o sisin içinde Çaldı bir geminin sireni Bu da korkuttu seni Bıraktın aniden elimi Ve boğdu beni Bu acımasız sevgi. Deniz Kıyıcı |
Yoksun, Her gecenin feryadında, Acımasızca beni bırakmaktasın. Yüreğimin sirenlerinde, Yangınlara saklanansın. Aşka yelken açtım her seni düşündüğümde, Gecelerin koynunda seni düşledim. Saçların her aklıma geldiğinde, Sevipte ayrılamadığımdın. Yoksun! Haykırıyorum duymak bilmeyen yüreğine. Aşk senin ellerinde bir köle. Seven pişman sen ise sevene düşman. Aşkım ve ben çaresiz kalmışız, Olmuşuz perişan. Yoksun! Karanlık sokakların gizli düşlerinde saklanıyorsun, Acımasızlığın değil derdim, Sen kendini ne sanıyorsun. Sevdik diye ecel günümü mü sayıyorsun, Aşkın tokadı ağır olur, Sen sevgiyi küçümsüyorsun. Yoksun! Hangi taşın altına baksan yürekleri ezmişsin. Ağlayan kimin yüreği bilmem, Sen gerçek bir zalimsin. Sevmeyi öğrenmemiş kalbin olmuş serseri, Yoksun demek bile sana hediye inan ki. Bıktım seni her gece düşünüp sevmekten, Günlere bölmüştüm ömrümü. Toparlıyorum her bir zerremi, Senin istediğin bu değil mi? Yoksun demiyorum çünkü ben var oldum bilgine, Seni sevmek mi istemem ben bir daha boş yere. Her aşkın sillesi bu kadar ağır mı olur seninle, Yoksun dmeekten vazgeçip ben gidiyorum. Gözyaşlarım emekli oldu,feryadım düş. Artık yüreğim el uzatmaz aklımdan düş. Sevmeyen kalbin kör olmuş, sen ölmüş, Bende yeşeren umut var geçmişi hatırlatmak istemen beyhude. yasemin kurt |
Kayıp alyans… hadi ! istanbulun yaşlı kızına gidelim iki yakasına, iğneli sözü batsın hayatın asla yanyana gelmeyecek iki armağanız şimdi çok mu gri çok mu ıssız yeniden baksam boğulur mu gürültüye ağlayarak gittiğim gülerek geldiğim kent desenli deniz biraz anneme benzedi yorgunluk oturdu nef(e)simin üzerine az ötede yazısı silinmiş bank’a dayandı vakit gökyüzünde parlayan safir mavisi çalıntı bir yıldız gümüş zincirin ucu, ufaçık bir t(el)aş taşıyor ayrılığı gerdanım. Senem Zeynep Uysal |
Kalp attığı sürece Sevmenin vakti geçmez. İnsan böyle sevince Güzel çirkin hiç seçmez. Beni bir ömür boyu Sevsin bu güzel diye. Gönlümün tapusunu Ona verdim elimle. Taşıdım yüreğimde Yıllarca sevgisini. Sanki ben oldu bende Sevmişim kendisini. Saat gecenin biri Derin uykuda herkes. Benim aklımda biri Sevdiğim sıcak nefes. Ayın on dördü gibi Sen her zaman güzelsin. Benim için sevgili Yalnız bana özelsin. mehmet ali çıbıklı |
alnında satır gibi indirmiş kaşlarını ağzı yüzü kan revan içindedir içinde birşeye baktığı belli kimbilir nedir belki tortulu kalın bir nehir belki bir şehir / bir nehir gibi uğultulu elektrik bilemiş kaldırım taşlarını belki hiç olmayan sevgilisidir o filmden çaldığı genç kız hayali saçları yalnızlığına dağılmış belli belirsiz tutukluluk hali tenhalara kaçırır bakışlarını iki gecedir yerinden kıpırdamadı çenesi kilitki dudakları şiş karanlıkta gizlice sakal büyütüyor içindeki başka bir kata inmiş belki arka bahçeye uzak çocukluğundan morsalkım kokuları böğürtlen tadı yukarda haşarı uçurtmalar annesi içerde çamaşır ütülüyor akşama yatılı misafirleri var erzurum'dan koşma oğlum bu nasıl çember çeviriş az önce düştü de burnu kanadı belki bıyıklarında yaladığı kan birini çağırıyorlar onu olabilir mi adını hatırlasa bilmece çözülecek adını hatırlamıyor kaç yaşında olduğunu hatırladığı içindeki bir gemi yıllardan ilkokul belki 23 nisan heybeli'ye geziye gidilecek yol boyunca aralıksız kuş yağmuru gemiyle yarışan yunuslar maviliğin gözlerine sığmayan sonsuzluğu o ilk hürriyet sarhoşluğu korkudan ihtiyarlayabilir mi yirmi yaşında insan atilla ilhan |
Ya Evde Yoksan Aşkınla ne garip hallere düştüm! Her şeyim tamam da bir sendin noksan! Yağmur yaş demeden yollara düştüm, İçim ürperiyor, ya evde yoksan!.. Elbisem gündelik, pabucum delik, Haberin olsa da sobayı yaksan. Yağmur iliğime geçti üstelik! İçim ürperiyor, ya evde yoksan!.. Sarhoşsan kapını çaldığım anda, ******ler gibi açık saçıksan! Bir de ufak rakı varsa masanda! İçim ürperiyor, ya evde yoksan!.. Bakkala gitmeme lüzum kalmasa, Durumu anlardın takvime baksan! Allah vere misafirin olmasa, İçim ürperiyor, ya evde yoksan!.. Kıvırcık marulun vardır inşallah; Bir salata yapsan, bol limon sıksan. Senin de iştahın iyi maşallah! İçim ürperiyor, ya evde yoksan!.. Sabahlara kadar içsek, sevişsek Ne ben işe gitsem, ne sen ayılsan, Derin bir uykunun dibine düşsek! İçim ürperiyor, ya evde yoksan!.. Ne kadar üşüdüm, nasıl acıktım! İlk önce sıcacık banyoya soksan, Sanırsın şu anda denizden çıktım, İçim ürperiyor, ya evde yoksan!.. Yanlış mı aklımda kalmış acaba! Muhabbet sokağı numara doksan. Boşa mı gidecek bu kadar çaba! İçim ürperiyor, ya evde yoksan!.. Ya yolu kaybettim, ya ben kayboldum! Ne olur bir yerden karşıma çıksan! Tepeden tırnağa sırsıklam oldum! İçim ürperiyor, ya evde yoksan!.. Cemal Safi |
Sende Kalmış Bilmiyorum nerdeyim, ne haldeyim, ben kimim Ayrılırken kimliğim, adresim sende kalmış. Tebessümü yüzüme çok görüyor matemim Güldüğümü gösteren tek resim sende kalmış. Akların kaybolduğu, rengin ahenk bulduğu Toprağın kadehine ab-ı hayat dolduğu Bir gül için, bülbülün saçlarını yolduğu Aşkın harman olduğu o mevsim, sende kalmış. Nerede o çocuksu, o şımarık hallerim, Saçlarına hasreti tanımayan ellerim, Rengarenk rüyalarım, toz pembe hayallerim Tekmil neşem, sevincim, hevesim, sende kalmış. Ayıplama, kınama, kahveye gidiyorsam, Avunabilmek için bir tavla atıyorsam, Garson çay uzatırken ben aklımda diyorsam, Sende kalmış demektir, ladesim sende kalmış. Dostlar da muhabbeti kestiler, lüzum da yok. Zaten senden ziyade sohbetim, sözüm de yok. Sen dönmeden kimseye bakacak yüzüm de yok. Aynalarda kendimi göresim sende kalmış. Sende kalmış umudum, saadet çağım sende, Sende kalmış huzurum, tüten ocağım sende, Sende hayat kaynağım, duygu membağım sende, Can diyorum sana, can kafesim sende kalmış. Allah' ım düşmanımı düşürmesin bu zaafa, Sanki her noksanımı mecburum itirafa, Hangi şarkıya girsem, notalar do re mi fa Sol diyorum sana sol, la sesim sende kalmış. Gel Tanrı'ya borcunu teslim etsin bu yürek, Tez gel ki enkazımı kapatsın kazma kürek, Kelime-i Şehadet getirmem için gerek, Son diyorum sana, son nefesim sende kalmış. Cemal Safi |
Küçük bir dünyanin içine gizlenmissin Sadece hissedebiliyorum seni Tipki senin beni hissedebildigin gibi Bazen bütün umutlarimi ,bütün sikintilarimi Oradan sana söylüyorum Tipki senin bana söyledigin gibi Içimizin karanligini bosaltiyoruz bazen Bazen de iki kelime saklayabiliyoruz Seni böyle hissetmek, seni böyle sevmek güzel Bir bakiyorum bir adim geliyor, Bir bakiyorum kilometrelerce uzaksin Geceleri seni düslüyorum yine Küçük bir makinenin içinden Biliyorum ayni yerdeyiz ayni seyi dinliyoruz Hissedebiliyoruz ayni seyi Elimde sana dair hiçbir sey yok Sadece yani basim da çalan minik bir radyo Bilmiyorum su an ne haldesin Ve de evin neresindesin Belki salon da koltuga oturmus, Belki odanda yatagina uzanmis Ayni seyleri düslüyoruz Gecenin bizim için hazirladigi güzelligi dinliyoruz Ben bu gece çok hüzünlendim Göz yaslarim yanagimda kaldi Bir ananin acisini paylasti göz yaslarim Bir sevgilinin siirinde duygulandim Ama bunlarin hepsinde seni düsledim Tipki senin beni düsledigin gibi erkan kültekin |
Sevdan Beni Terketmedi sevdan beni, Aç kaldım, susuz kaldım, Hayın, karanlıktı gece, Can garip, can suskun, Can paramparça... Ve ellerim, kelepçede, Tütünsüz uykusuz kaldım, Terketmedi sevdan beni... Ahmed Arif |
Anlıyorum birdaha görüşemeyeceğiz Bu son buluşmamızdır seninle Yeni bir hayata başlayacaksın artık Onunla,o yeni sevgilinle. Anlıyorum artık o öpecek ellerini Kulağına aşkı o fısıldayacak İçinde bir pişmanlıktan başka Benden eser kalmayacak. Sigaranı söndür kalkabiliriz On adım sonra yollarımız ayrılmalı Sakın ağlama ve birşey söyleme bana İnsan ayrılırken bile büyük olmalı Ümit Yaşar Oğuzcan |
MUTLULUGUN RESMİ Bugün; bütün ağaçlar yüreğimdeydi. Bütün çiçekler gözlerimde. Güneş, ışıklarını dudaklarıma kondurmuştu. Neydi kanımı kaynatan bu güzelliğin adı? Mutluluk muydu? Bugün, Ne varsa hüzünden yana denize fırlattım az önce. Sanki beklermiş gibi hepsini, hop hop hoplatıverdi dalgalarında. En güzel maviliğiyle oynaşıp durdu. "Bak" dedi "fırlattığın hüzünlerine... İşte; onların bendeki hükmü sadece bu!" Sonra, şakalaşırcasına bir kaç tuzlu damlasını sıçratıverdi yüzüme. Gülümsedim mahcup mahcup, onun bu neşesine... Duruldu. Bir deniz yıldızı bıraktı avuçlarıma. Yoksa mutluluk bu muydu? Herkes kalabalıkken, içimdeki yalnızlığı alıp, gidiverdi sihirbaz martılar! Bir de arkasından o bildik şen kahkahalı bağırışmalar! Hiç bu kadar güzelini görmemiştim. Beyazmış meğerse beni, onlarla bütünleştiren mucize! Kanat çırpa çırpa, yüreğimdeki isyanları uçurdular... Yaşamaktan aldığım tad; işte buydu! Yoksa mutluluk bu muydu? "Sen mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin?" Evet... Adım İNSAN... Ya, tabii ki, çizerim! Az önce; ağaç oldum, çiçek oldum, güneş oldum, deniz oldum, martı oldum, ölümsüzleştim... Meğerse, hep yanıbaşımdaymış bu güzel resim! Ben çizdim. Adı umudum'du! Yoksa tüm umutlarım beni hiç terketmeyen mutluluğum muydu? * * * Mutluluk, hepimize sadece kendi çizdiğimiz resimler ve uzaklıklar kadar yakındır! Nedret Türer |
Aşkın Aldı Benden Beni Aşkın aldı benden beni Bana seni gerek seni Ben yanarım dün ü günü Bana seni gerek seni Ne varlığa sevinirim Ne yokluğa yerinirim Aşkın ile avunurum Bana seni gerek seni Aşkın aşıklar oldurur Aşk denizine daldırır Tecelli ile doldurur Bana seni gerek seni Aşkın şarabından içem Mecnun olup dağa düşem Sensin dünü gün endişem Bana seni gerek seni Sufilere sohbet gerek Ahilere ahret gerek Mecnunlara Leyla gerek Bana seni gerek seni Eğer beni öldüreler Külüm göğe savuralar Toprağım anda çağıra Bana seni gerek seni Cennet cennet dedikleri Birkaç köşkle birkaç huri İsteyene Ver anları Bana seni gerek seni Yunus'dürür benim adım Gün geçtikçe artar odum İki cihanda maksudum Bana seni gerek seni Yunus Emre |
GEÇ AZİZİM GEÇ Biz de yasariz azizim, Yasamaya gelince, biz de yasariz ama, Olmuyor cebimizden kattigimizla eglenmek, Gönlümüzden katalim, Varlikli kisileriz neseden yana. Pazarimiz hos mu geçecek, Sart degil Büyükada, Heybeli; Çok bile gelir kayigi Hristo'nun: Sekiz arsin iki karis, Kiz gibi Cibali yapisi. Bir isaretimize bakar Çikmazsa baligi alesta, Aylardan temmuz, günlerden pazar; Yenikapi açiklarindayiz... Birakin Hasan geçsin kürege, Utandirmaz bu kollar sahibini. Kabarmaz bu avuçlar On ikisinden beri nasirlidir. Fazla külfet istemez, Bol sigaramiz olsun, Köfte, ekmek, domates yeter. Karimiz, sevgilimiz yanimizda Basaltinda sarap testisi... Dedik ya bugün pazar Belki genç arkadasi "Ilk defa günese çikardilar", Isteriz bütün dostlar aramizda olsun; Kiminin Hanya'dan gelir selami, Kiminin Konya'dan Sandalimiz genis degil, ne çare, Gönlümüz kadar. Ne yapalim bol sarabimiz var ya, Onlarin sagligina içecek; Gün ola harman ola!.. Anlariz biz de bu islerden, Elimiz degdi de oksamadik mi, Su "pür hayal" saçlari ? Kim istemez "yâr"i uyutmasini "sine" de Batan güne karsi, "Bâde" içmesini "Yâr eli"nden? Gözü kör olsun felegin, Gelecekten umudumuzu kesmedik, Içimiz öylesine ferah... Son kadehlere dogru sorsun, Sesi en güzelimiz bizden: "Gam, keder ne imis?" Yontulmamis sesimizle cevabi hazir: "Geç azizim, geç!" Rıfat Ilgaz |
Sesleniş Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi. Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mum ışığında bitirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık. Vurulduk ey halkım, unutma bizi... Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep. Öldürüldük ey halkım, unutma bizi... Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden. Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi... Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu. Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi... Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşımızdaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce, kolumuzu, omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da, otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz. Öldürüldük ey halkım, unutma bizi... Giresun’daki yoksul köylüler, sizin için öldük. Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük. Dogu’daki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul’daki, Ankara’daki işçiler, sizin için öldük. Adana’da, paramparça elleriyle ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük. Vurulduk, asildik, öldürüldük ey halkim, unutma bizi... Bagimsizlik, Mustafa Kemal’den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın, dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular. Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi... Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk; komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş Savaşı’nda emperyalizme karşi dalgalandirdigimiz bayragimizi daha da dik tutabilmekti bütün çabamiz. Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler. Vurulduk ey halkim, unutma bizi... Henüz çocuklugumuzu bile yaşamamiştik. Bir kadin eline degmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile almamiştik daha. Bir gece sabaha karşi, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarimizla çikarildik idam sehpalarina. Herkes taniktir ki korkmadik. Içimiz titremedi hiç. Mezar topragi gibi taptaze, mezar taşi gibi dimdik boynumuzu uzattik yagli kementlere. Asildik ey halkim, unutma bizi... Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasinda vuranlar, agabeyimiz, babamiz yaşlarindaydilar. Ya bu düzenin kirli çarklarina ortak olmuşlardi ya da susmuşlardi bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile, karşisindakilere bagirmamiş insanlarin gözleri önünde, öldürüldük. Hukuk adina, özgürlük adina, demokrasi adina, Bati uygarligi adina, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler. Korkmadan öldük ey halkim, unutma bizi... Bir gün mezarlarimizda güller açacak ey halkim, unutma bizi... Bir gün sesimiz hepinizin kulaklarinda yankilanacak ey halkim, unutma bizi. Özgürlüge adanmiş bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkim, unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi... Uğur Mumcu |
İçimde Saklı Kaldı İçimde saklı kaldı Bu şehrin yıkıntıları Işıkları sönük camları kırık bir şehir Deniz feneri yol göstermiyor gemilere İnsanları heykelleşmiş yüreği betondan bir şehir Kırlngıçlar bile yuva yapmıyor duvarlarına Dışı ne kadar güzel olsa da İçi örümcek ağlarıyla dolu köşkler saraylar Bir bir ve zorla yükseltilmek isteniyor yıkıntılar arasına Kılıcım kör savaşacak gücüm yok Sadece göz yaşlarımı sel yaparım üzerlerine Ama boğulmazlar ki İçimde saklı kaldı Bu şehrin yıkıntıları En orta yerde ben duruyorum Dikenlerin arasında bir çiçek beyaz ve boynu bükük Yıkık şehrin gölgeleri arasında kararmış bir çiçek İçimde saklı kaldı Bu şehrin yıkıntıları Bir ceylan ürkekliği eski bir şarkı Yırtık bir resimden kalan üç beş anı Yalnızlığın yalnızlığında kaybolan umutların bekleyişi Hepsi hepsi içimde kaldı Bir trenin boş vagonlarının birinde Kalkış saatini bekledim bu şehirden kaçmak için Loş sokaklar arasında karanlık gölgeler gezindi Bekleyiş bir çığ gibi büyüdü içimde Tren kalkmadı ben kaçamadım uzaklara İçimde saklı kaldı Bu şehrin yıkıntıları Nergis Kaya |
NE MUTLU SANA ulaşılmaz değildir hayaller unutma gelip geçicidir bu dünyada umrunda bile olmasın tasa rahat bir vicdanın varsa ne mutlu sana............... ibrahim çelebi |
İçerdeki Bahar Ey doğan, dönen, batan güneş Gündüzleri parlayan Geceleri yatan güneş O sıcak ve parlak İçten gülüşünü Askeri duvarların ötesine düşür. Nöbet sırasında Talimler esnasında Durgun, suskun, küskün Soluk tenli erlerin Son umudu tükenmeden Gülümse ordan sıcacık Seher yeline söyle Essin tatlı tatlı İğde kokuları getirsin bahardan Yaysın ortalığa burcu burcu Söğüt dallarında serçeler Suskun durmasın öyle En umutlusundan, yüreklisinden Eğin türküleri söylesinler Sarısından bir çiğdem Ayırıp tel örgüleri ikiye Göstersin selvi boyunu İnansın sevdiğim asker Baharın geldiğine... Fatma Helin Şimşek |
| Saat: 13:22 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık