![]() |
Savaş Çocuklari Ölüm yakışmıyor sana çocuk Yaşamak bu denli anlamlı iken varlığınla Oysa ölümlere inat Uçsuz bucaksız mavilikler olmalı her yanın Bahar toprağı kokmalı Çiçekler açmalısın rengarenk Her mevsim güneşle dolmalı gözlerin Barış olmalısın sen Her zulme her kıyıma Ve de her yok edişe karşın barış Kimi zaman aya sevdalı bir yakamoz Kimi zaman yakamoza sevdalı deniz Gülmelisin sen çocuk Haykırmalısın özlemlerini Dolup taşmalı kar beyazı yüreğin Karanlıklar diz çökmeli önünde Cellat boyun eğmeli Kırmalı zincirlerini esaretin Bil ki zafer senin olmalı çocuk bil ki dünya senin Ulaş AKÇAY |
Sormayın o mu diye, elbette o Beni benden alıp rüzgarların önüne katan Meltemlerden sonra karayellere atan Nisan yağmurlarını gözlerime yar eden o! Sormayın o mu diye, elbette o Meyhanelerin sigara kokularını üzerime sindiren Gün batımı akşamlarda mey kadehlerini öptüren Yıldızları gecelerimden tek tek söndüren o! Sormayın o mu diye, elbette o Deli dolu hüzünlerle şiirler yazdıran Geceleri canıma kast ettiren Biçare yüreğime hüküm kesen o! Sormayın o mu diye, elbette o Bırakın ellerimi ta... saçlarımı kökünden titreten Sevişsiz gecelerde uykusuz kor ateşlere düşüren İçtiğim suya bile zehir eden o! Sormayın o mu diye, elbette o Yokluğunda bile onu yaşadığım Sitem etmeye hiç kıyamadığım Düşlerimde sarıp sarmaladığım Hayallerimde sakladığım o! Elbette o! ! safinaz ocakcı |
Kuru çiçeklerin kokusu Minare kıvrımlarında her ezan sesiyle uyanır mücahit aşk züğürt duygulara sarınır titrerken günahları karanlık gecelerde nurani değil umutlar münfail gönülde öğütülmüş kırmızı güller ve benliğimi sarhoş eden kuru çiçeklerin kokusu Ayyaş gönül sadist kadehin dibinde kalan son damlaya bakıp susuzluğunda yanar. Kamuran GÜNDÜZALP |
Solmuş güllere inat Sen kırmızı kırmızı gülümse Sineklerin üşüştüğü bataklıklara inat Nehir nehir, çağlayarak gülümse Sisli bulutlara inat yıldız yıldız gülümse Gecelerin karanlığına inat Bembeyaz gülümse Soğuklara inat Sıcacık gülümse Gülücükler yanaklarından hiç eksilmesin Sen daima gülümse! ... safinaz ocakcı |
içinde yosunlaşan insanlık köhne bir kilisede naftalin kokan günahların vaftizi çan seslerinde isyan günahlarına diz çökmüş adam çözemediği bir düğüm olmuş çitilenen yalan alnında kutsal suyun berraklığı içinde yosunlaşan insanlık yalandan çürüyen dudaklarda anlamadığım bir dua '' Ave Santa Marıa' yanan her mumla eriyen arzular duvarlara sinen,yaşanmamış sevda kokuları sessizliğine bürünen yaşlı kadın tesbih tesbih çeker acıları çan sesleri vurgu gibidir sessizlikte imansız çalar hep din dan din dan Kamuran GÜNDÜZALP |
Esrik birkaç solfejin Haykıran tınısıydın Tuşlardan kalbe akan Aşkımın şarkısıydın Yalnızca bir günün değil Ömür çağı hayranıydın Yalnızca gönlümün değil Ruhumun sultanıydın Kuytumda açan çiçektin Derdimin has dermanıydın Dünden akan gelecektin Oluşumun fermanıydın Doğan günde kokan sendin Güneşim mi ayım mıydın? Yaşamımın son nefesi Senle solan ayım mıydın? orhan tuncay |
Dikenler Üstünde Öten Bir Bülbül Gibi Dikenler Üstünde Öten Bir Bülbül Gibi …………………….. beni orada sevecektin ıssızımın kederden yarıldığında yâr sesime erişen ne kurt ne kuş ne de bir nefes insan olmadığında bir başına kalmaların yol çatlarında sevecektin dikenlerimden taşlarımdan kanadığımda tam da beni orada bir bakışın ömre değer kanadında gece sancılarımın dayanılmaz yerinden çağların ortasında kalakalmamın inanılmaz yerinden katlanılmaz yerinden huysuzluğumun tam da pervasız yerinden hırçınlığımın kanayan gözelerinden yaralarımın oğul oğul bir ülke akar giderdi kız kızan bakır bir akşama yapışırdı oyy bu ne yaman dağ ıssızdı çağ arsızdı yürek yurtsuzdu oradan sevecektin beni ışık yağmış koca kentin gecesi kubbeler tumturaklı yıldızlar şataraban saraylar şaşalı sadrazamın taşaklarından uzak caddelerden sümbüli sevdalardan ah gözlerim ve ellerim bu görkemli şehre bir bozkır kartalı kadar yaban şıkırdar bilmem kaç kıratlık aşkların ışıltısı bu ulu çınarlar mı ulur yalnızlıktan rüzgarı yitirmiş rüzgarlığını kapitalist emprestyonist piyanist kimin kanından bu nazenin dünyanın harcı bu saraylar sultasında aşk kimin gözyaşlarından kalbim oyy gecede zonklayan çıban bütün bunlardan uzak her şeyi bir yana bırakarak kaba ve kuraldışı nem varsa oradan sevecektin beni değilse aşk mı derdim ben aşka bakkal terazisiyle gönüller tartan kuralları önceden belirlenmiş çağdaş bir şirket sıcaklığında ben aşk mı derim buna taammüden sevmelerin adaplı ilkeleri cetvelle çizilmiş kriterler ak kağıt üstüne yazılamamış dile dökülmeyen sevmeler ki ömrü sevmek için yaşamış işte tam da buna benzer hani dağ köylerinde kağnılar koşulur hâlâ isli gaz lâmbası gibi bakar ya bir gelin gece karası yollara bir çocuk güler ya hani ağlamanın tam ortasında bir bulut ağar ya ormanlı yamaçlara başakların üzerinden bir yel eser hışır hışır kar altında nasıl mahzun uzanır dağlar yedi veren baharlara gebe bir kan akar akşam bulutlarına bizim uzun havalardan rodrigoya ulaşır iner dağları dolaşır bir turna kanadında gönüller sevda uçar söz ki aşkı nasıl taşır işte öyle sevecektin beni değilse aşk mı derim ben aşka okula gidemeyen çocukların kederi yağmurlarda akan evlerin çaresizliği ölecek sayrıların son gözleriyle karılmış yüzüm bir düşün nasıl güler güldüğü zaman tam da oradan sevecektin beni değilse ben aşk demem ulu çınarların altında akarken ay geceye şiirler aksın sersebil bulutlar bakır çalığı bozkırlar ağlar tuzlu gözyaşları dudaklarımda sahipsiz mezarlardan yıldızlara uzanan bir büyük sevdanın bahçesindeyim ben devran aşklarında yârsiz hep böyle gelir gelir giderim dikenler üstünde öten bir bülbül gibi yana yana aşk olmayan aşklar gerekmez bana adnan durmaz |
Fakir Bir Şimal Kilisesinde Şeytan İle Rahibin Macerası İlkönce yağmurla sonra birdenbire açan güneşle başlamıştı sabah. Henüz ıslaktı asfaltın solundaki tarla. Harp esirleri çoktan iş başındaydılar. Topraktan nefret duyarak - halbuki köylüydü birçoğu - tıraşlı ve korkak çapalıyorlardı patatesleri. Suluboya, solgun resimleri hatırlatıyordu insana köy kilisesinden gelen çan sesleri. Pazardı. Kilisede erkeklerin hepsi ihtiyardı kadınların değil, içlerinde büyük memeli kızlar, ve sarı saçlarına ak düşmemiş anneler vardı. Maviydi gözleri. Başları önde, kalın, kırmızı ve harap parmaklarına bakıyorlardı. Terliydiler. Haşlanmış lahanayla günlük kokuyordu. Kürsüde muhterem peder "beyannameyi" okuyordu, - gözlerini gizleyerek -. Renkliydi pencere camlarından biri. Bu camdan içeri giren güneş duruyordu genç bir kadının bembeyaz ensesinde eski bir kan lekesi gibi. Ve hiçbir zaman doğurmamış olan göğüssüz ve kalçasız bir Meryem'in kucağında bir çocuk : başı öyle büyük o kadar inceydi ki kıvrılmış bacakları hazin ve korkunçtu. Önlerinde kandil yanıyordu eski sert ve boyalı tahtayı aydınlatıp... İki adam boyundaydı tahta heykel. Şeytan saklanmıştı arkasına - kaşları çekik, sakalı sivri, Mefistofeles olması muhtemel,-- ve âlim bir tebessümle dinliyordu muhterem pederi. "- Avrupa'nın bekası, (okuyordu beyannameyi muhterem peder) Avrupa'nın bekası için harbediyoruz." Dinliyordu Şeytan sivri sakalında keder ve âsi ve selîm aklına dayanılmaz bir ağrı vermekteydi yalan. Okuyordu rahip : " Avrupa milletleri el ele verip harbediyoruz, ve mutlak imha edeceğiz medeniyet için tahripçi bir unsuru." Şeytan bir parça yana itti Meryem'in heykelini ve havada sihirle efsun alâmetleri daireler çevirip kaldırdı elini rahibe doğru - etsizdi, uzundu bu el, hakikat gibi, kemikli ve kuru -. Ve ne olduysa o anda oldu işte. Renkli camın altındaki kadın çırılçıplak göründü kıpkırmızı güneşte. Memeleri ağırdı ve sarı ipek gibi parlıyordu karnının altında tüyler. Düşürdü kâadı muhterem peder ve Şeytan'ın iğvasıyla hakikati bağırdı : "- Karşı koymak günü geldi en büyük tehlikeye. Harbediyoruz, fuhşun bekası için, kerhane kapıları kapanmasın diye. Ve sen orda, arkada içinde beyaz entarisinin bir erkek çocuğu gibi duran, sen ****** olacaksın kızım. Sana firengi ve belsoğukluğu verecekler büyük şehirlerimizden birinde. Baban dönmeyecek Yatıyor şimdi yüzükoyun çok uzak bir toprağın üzerinde. Şimdi kan içindedir etli, kalın kulaklar ve ince kollarının dolandığı boyun. Yattığı yerde yalnız değil. Hareketsiz duran tanklarla, terk edilmiş toplar sahada." Kendi sesinden ürkerek sustu rahip. Orda, arkada, beyazlı kız ağlıyordu. Kadife ceketli bir erkek - ihtiyar orman bekçisi civar çiftliğin - bir şeyler söylemek istedi. Sivri sakalını kaşıdı Şeytan, rahibe : "Devam et," - dedi. Ve muhterem peder başladı tekrar konuşmaya : "- Harbediyoruz : pazar ve mal nizamının bekası için. Kömür, lâstik ve kereste, ve kendi değerinden fazla yaratan iş kuvveti satılmalıdır. Patiska, benzin buğday, patates, domuz eti ve taze gümrah bir sesin içindeki cennet satılmalıdır. Güneşli bahçesi ve resimli kitapları çocukluğun ve ihtiyarlığın emniyeti satılmalıdır. Şan, şeref ve saadet, ve kuru kahve topyekun pazar malı olup tartılıp, ölçülüp, biçilip satılmalıdır. Harbediyoruz : harbi bitirdiğimiz zaman aç, işsiz ve sakat - harp madalyasıyla fakat - köprü altında yatılmalıdır..." Yine sustu muhterem peder. Şeytan emretti yine : "- Naklet onun macerasını, o ne idi, ne oldu, anlat..." Ve anlattı rahip : "- Onu hepiniz hatırlarsınız, toprağın içindeki bir patates tohumu gibi fakir, çalışkan ve neşesiz geçti çocukluğu. Sonra uyandı birdenbire on yedi yaşına doğru. Yine fakirdi, çalışkandı. Fakat aylarca gidip bulutsuz bir denizde altında sönük yelkenlerin sanki çok sıcak bir sabah ufukta apansızın yeni bir dünya keşfeder gibi buldu neşeyi... Mahallede sesi en güzel olan insandı ve en güzel mandolin çalan. Hatırlıyorsunuz değil mi size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin ve mavi kurdelesini mandolininin?.. İçinizde kimin kalbini kırdı, kime yalan söyledi, sarhoş olduğu vaki midir, ve kiminle dövüştü? Çocuklara saygısını ve ihtiyarlara şefkatini inkâr edebilir miyiz? Belki biraz kalın kafalı fakat kalbi bir balık yavrusu gibi temiz onu geçen sene harbe gönderdik. Şimdi gerilerinde cephenin işgal altındaki bir köyün odasındadır. Baygın bir kadının ırzına geçmekle meşgul bir tahta masanın üzerinde. Beli çıplak pantolunu dizlerinde başında miğfer ve ayaklarında kısa, kalın çizmeler. Yerde iki çocuk ölüsü yatıyordu direkte bağlı bir erkek. Dışarda yağmur yağıyor ve uzaktan uzağa motor sesleri. Kadını masadan yere iterek doğrulup çekti pantolonunu... Halbuki hepiniz hatırlarsınız onu, hatırlıyorsunuz değil mi size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin ve mavi kurdelesini mandolininin?" Yine birdenbire sustu muhterem peder. (Susabilmek bir hünerdir insanın ağzından çıkan sözler kendine ait olmazsa.) Fakat tahta Meryem'in arkasından yine emretti Şeytan : "- Rahip, devam et," - dedi. Ve devam etti rahip : "- Harbediyoruz. Çalıştırılan insan yığınları birbirine devrederek zinciri, karanlık ve ağır, beton künklerin içinde akmalıdır. Ve sen kocakarı - ön safta, solda, diz çöküp yüzü eski bir kâat gibi buruşuk olan - seni temin ederim ki kilise kapısında oynayan torunun - beş yaşında, başı altın bir top gibi yuvarlak - dedesi, senin kocan, babası, senin oğlun ve komşuların gibi kömür ocaklarında çalışacak. Hiçbir şeyi ümit etmemeyi öğrensin. Bu maksatla uçuyor bombardıman birliklerimiz tasavvur edilmeyecek kadar çok ölüm taşıyıp iki gergin kanatla. Ve motorlarına benzinle beraber belki bir parça keder dolarak (öldürenlerde tevehhüm edilen keder gibi bir şey), uçuyor av kuvvetleri himayesinde olarak bombardıman birliklerimiz birbiri ardından giden dalgalar halinde... Harbediyoruz : öldürdüklerimizin sayısı - bizden ve onlardan aralarında meme çocukları da var - şimdilik beş altı milyon kadar. Harbediyoruz : kundak bezinin çeşidiyle belli olmalı herkesin yeri. Harbediyoruz : parlasın edebiyen diye sabah güneşlerinde hapisane demirleri..." Hakikat çok taraflıdır. Fakir bir Şimal kilisesinde - Şeytan'ın iğvasıyla da olsa - fakir bir papaz onu o kadar uzun anlatamaz. İnzibat kuvvetleri aldı haberi - kadife ceketli orman bekçisinden - gelip indirdiler kürsüden muhterem pederi. Ve asfalt yolun üzerinde arasında silâhlı iki adamın giderken muhterem peder Şeytan baktı arkasından : çekik kaşlarında ümit ve sivri sakalında keder. 12.9.1941 Not : Alamanya yıkıldı. Temerküz kampından kurtarıldı muhterem peder. Ve yine Şeytan'ın iğvasına uymasaydı eğer önemli Alaman demokratlarından biri olurdu bugün Anglo-sakson işgal bölgelerinden birinde. Halbuki yine uydu Şeytan'a. Ve yine bir pazar günü ve aynı kilisede yine batılı müttefikleri meth ü sena edeyim derken 41 yılında söylediklerinden bazı fasılları tekrarladı aynen bilhassa mal nizamına ait olanları. Ve Katolik bir Amerikan subayının emriyle (tevkif edilmediyse de bu sefer) kovuldu kiliseden muhterem peder. Yine arkasından baktı Şeytan : çekik kaşlarında biraz daha çok ümit sivri sakalında biraz daha az keder... 1946 Şubat 17 Nazım Hikmet Ran | |
gözlerindeki dille konuş benimle bak bir şubat korkusu içimde titreyen baharları haykıran papatyaların bembeyaz duruşunu takın da bak üşüyen gözlerime susalım sustukça çığlıklansın gözlerimiz fırtınayı bekleyen okyanuslar gibi dalgalar biriksin içimizde sonra birdenbire bir çöl uğrasın kirpiklerimizin yorgunluğuna titreyen toprak gibi akarken içimiz seraplar yürüsün tutuşan bedenimize haydi yaklaş ve tez elden ölelim son cümleni fısıldasın dudakların dudaklarıma muhammet akyıldız |
Çingene Kızı Ege sahiline kursan obanı Gönlünü serecek çingene kızı Raksıyla dönerken alnı turalı Koynuna girecek çingene kızı . Çingene sevdası yakmış içini Uslanmaz aklıyla yapmış seçimi Nehrinde yunmakmış onun geçimi Sanma ki yerecek çingene kızı . Gülümse kalbine asma yüzünü Yamalı harflerle kırma sözünü Aldırma geçmişe sorma özünü Mahremi verecek çingene kızı . Mehtabın gizinde denizden çıkıp Bağdaşı kuracak karşında çöküp Buğulu yaşlarla tenine bakıp Gizleri derecek çingene kızı . Nesrin Göçmen |
| Saat: 01:06 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık