![]() |
O An Sensizliğin en sıcak mevsiminde, Hasretinle uzanırken sana; Bir pervasız "merhaba" Asıldı kulaklarıma. Sehpada bekleyen bir mahkum olup, Durdu zaman, Tam yaşamın sınırında. Bir an bakındım boşluğa, Anlamsızca... Kimin bu umarsız ses? Kimdi seni göremeyen beynimde. Kimin bu aşkı tanımayan yürek? Hangi beyhude mazeret, Seni hayallerimden, Apansız azad edecek kadar gerçek. Omzuma asılan bu el, İğne iğne batıverdi ruhuma. Sen, hiç olmadığın kadar yok, Hiç olmadığın kadar benimken, Bir nefesle parçalanan resmini, Kim gözlerime, Nakış gibi işleyecek. Kim dokundu bam telime? Kim bu? Resitalin tam ortasında, Kemanımı kıran. Notaları çivi gibi, Kalbime kalbime batıran. Kim bu kim? Hayallerimdeki Saltanatını yıkan. Geldiğini anladığım İşte o an, Bir avuç kar olup, Eridi sevdan. 06.05.2003 Hasan Yılmaz |
Biliyor O Kara lanetini Kararsızlığın, Ürkekliğini emin olamamanın, Umutsuzluğu ve umudu Gülmeyi hayata umutla, Küsmeyi hayata umutsuzlukla, Düşündü O Kaybolmayı derin gözlerinde, Erimeyi Gülücüğünde, Ümidi Bir sözcüğünde, Uyumu Teninde, Derin sırrı Öpücüğünde, Hissetti O Acaba artık yoktu, Yok oldu Anlamsızlık, Karıştı Yok yoka, Düşünmeyi Saatlerce, Anladı O Görmemeyi göze almayı Kırılır diye, Pişmanlığı Sonra, Gözyaşlarını İçe akan, Ağlamayı Gülerken, Bildi O Duydu Sessizliği Konuşurken, Anladı Sesini Sessizliğin, Onu ne çok sevdiğimi Biliyor O shamefaced (alıntı) |
ÇÖL DAHA İYİ çöle kıyısı olan kentlerin limanları sıkıcı olur kuş uçar gemi geçmez, kervan zaman içinde. böyle kentlerde insan fırtına gibi sever, sevdiği için ağlamayı. hangi türküde sevmekten bahsedilse ben hicaz olurum elimi ıslatır elinin teri ziyan olurum seni sevmekle ıslanır akşam sefalarım hangi türküde sevmekten bahsedilse bu çölde ben "şair burada yaşadığı kenti çöle benzetiyor"da bahsedilen şair olurum! Yılmaz Erdoğan... |
ÇEPNİ GÜLLERİ Kükrerim asi sel gibi Okşarım esen yel gibi Açarım gonca gül gibi Kibrim olmaz kula karşı İçim dışım birdir benim Kelamlarım sırdır benim Aşka aşkım vardır benim Payem olmaz pula karşı Ben vefayı donanırım Dostlarımla sınanırım Muhabbetle onanırım Arzum olmaz mala karşı Divane bir Kargülüyüm Dostlarımın ar gülüyüm Sevdiğimin har gülüyüm Sabrım olmaz kal''a karşı Yarim benim tahtımdadır İki cihan bahtımdadır Mihrabımda ahdımdadır Yaban olmaz Gül’e karşı Aşık Çepni''nin SELE KARŞI adlı eserine naçizane naziremdir. |
Sen varsan ölüm yok biliyorum Kefen yok musalla taşı yok tabut yok Öp beni doğur beni Bırak kıskansın Bırak çatlasın zaman Sar koynuna Yoğur beni sonsuza Dek Topukların güneşim olsun Gün doğsun avuçlarıma Sen varsan ölüm yok biliyorum Aşk sevda sevgi lokum bana celal aksu |
Hayat Bize Mutlu Olma Şansı Vermedi Hayat bize mutlu olma şansı vermedi Biz kendimizden başka Herkesin üzüntüsünü Üzüntümüz, Acısını acımız yaptık. Çünkü Dünya'nın öbür ucunda, Hiç tanımadığımız bir insanın Gözyaşı bile içimizi parçaladı... Kedilere ağladık Kuşların yasını tuttuk. Yüreğimizin yufkalığı Kimi zaman hayat karşısında Bizi zayıf yaptı. Aslında ne güzel şeydir İnsanın insana yanması Sevgili... Ne güzeldir bilmediğin birinin derdine üzülmek ve çare aramak. Ben bütün hayatımda hep Üzüldüm, hep yandım.. Yaşamak ne güzeldir be sevgili Sevinerek, severek, sevilerek, Düşünerek... ve o vazgeçilmez sancılarını Duyarak hayatın Yılmaz Güney | |
KOKUN BENDE KALMIŞ Kokun yastığında kalmış, Alma sakın bana bırak Sigaran yanık sevda kokulu, Şiirlerin terk etmemiş beni Güller mumlara karışmış, Aynalarda solgun yüzün Hayalin beni esir almış, Gözlerimden içime ak. PERİNUR OLGUN |
Rabbim, Nihayet Sana Rabbim, nihayet sana itaat edecegiz... Artik ne kin, ne haset, ne de yaşamak hirsi, Belki her sabah vakti, belki gece yarisi, Artik nefes almayi birakip gidecegiz... Ben artik korkmuyorum, herşeyde bir hikmet var Gecenin sonu seher, kişin sonunda bahar. Belki de bir bahçeyi müjdeliyor şu duvar, Birer agaç altinda sevgilimiz, annemiz. Gece degmemiş sema, dalga bilmeyen deniz, En güzel, en bahtiyar, en aydinlik, en temiz Ümitler içindeyim, çok sükür ölecegiz... 1941 Ziya Osman Saba | |
Durgun sular gibi dururum sakin Bir saki eline düşmüş gibiyim Çekiliyor kanım içim ürperir Pervasızca bade içmiş gibiyim Dünyanın çilesi umrumda değil Hayattan elimi çekmiş gibiyim Ezeli evrahta ölmeden evvel Kıyamet içliği giymiş gibiyim Ömrümü yel almış hazan yeriyim Baharda yaprağın dökmüş gibiyim Umudu unuttum ufku kararttım Tarihidim yanmış bitmiş gibiyim aliye budak |
İstersen hiç başlamasın Bu hikaye eksik kalsın Onca yaraların ardından Yeni bir aşk yaratamazsın Örselenmiş bir çocukluk İşte benim bütün hikayem Kaç sevda geçse de yüreğimden Bu yıkıntıları onaramazsın İstersen hiç başlamasın Geç kalmışız birbirimize Yanlış kapılarla geçmiş bunca yıl Dönemeyiz artık ilk gençliğimize İstersen hiç başlamasın Söz verelim kendimize. Murathan Mungan |
Sen Alıp gittin, bütün neş'emi Rüyalarımı, hayallerimi, sevgimi Alıp gittin tüm benliğimi Sen Öğrettim bana gülmemeyi Gündüz, gece göz yaşı dökmeyi Gittin kaybettim kendimi. Sen Bellettin aşk'ı kin bilmeyi Ümit verip terketmeyi Beddualarla doldu kalbimin her yeri Sen Ver artık çaldığın kalbimi Sevgi dilenmiyorum, ver benliğimi Rüyalarımı, hayallerimi.kendi sevgimi Sen evet sen Geri ver alıp gittiklerini Neş'elerimi, kimliğimi Sensizde yaşanır bu dünya Senden önce yaşadığım gibi İster dön, İster dönme geri. cemal şimşek |
Uçurum Çığlığı Neden her taş altından çıkıyor böyle ismin Sonra kördüğüm gibi beynimde dolaşıyor Benden çok uzaklarda bensiz yaşıyor resmin Fakat aldığım nefes hep sana ulaşıyor Tuttum kaldırdım yerden yarım bırakılanı Bir kaç değişik renkle boyadım kırılanı Hep bir yerden belirdi bana yabancı yanı Ondandır hep dilime sitemler bulaşıyor Bir boşluk var ruhumda, benziyor uçuruma Yıldız yağıyor gökten, saplanıyor soluma Bende takmak isterdim sevdigimi koluma Çare ararken yolum, çıkmazlara varıyor Bir hayal miydi yoksa, rüzgar hiç olmadı mı? İki avare yürek, vuslatı bulmadı mı? Ben seninle doluyken, sende hiç kalmadı mı? Bu soruyu yüreğim her atışta soruyor Asla gelmeyeceksin, beklerim bile bile Sevdayı kanatıyor, yıllar süren bu çile Ses ver! Sende rüzgarın kucağındakı güle Biraktığın dikenler bilsen ne acıtıyor.. Şahika |
Babam Mavi çakımlı tramway Dubaları oynuyor Galata Köprüsü’nün Dar-ül-fünun talebesi Mustafa Raşit Halep’ten gelmiş Idadi mezunu Geçememiş köprüden Parali o zaman Banco Commerciale d’Italiana Pera Palas Beyoğlu Maksim Sanoda Müzeyyen Senar "Ferayi’dir kızın Adı..." Ulufe aldım Fukara Cemiyetine Padişahım çok yaşa Redingotum yastık Yatağım tahta Rehberlik ediyordum İranlı softalara "Ümmidi Afil" İlk romanım Muharrir idim Averoff Samsun’da Bombardıman Gazhane yanıyor Bin üç yüz otuz sekiz Tarih düşürmüştüm Kırkın çıkmamıştı daha Tüttür tüttür zararı yok Mis kokulu duman Serkldoryan Kaldır başını bak Ankara Kalesi’ne Beni kodun gittin Elâ gözlü babam Vüs'at O. Bener | |
ab-ı zen aşk... gecekondu sevda yoksul ve kaçak kapı önü düş kovanı yokluk feneri lamba ayrılık... mürekkep uçlu zaman dili kör bıçak söker gözü gözden çürük vicdanlı zorba yalnızlık... bahçede yele teslim başı boş salıncak yürek yükünden ağır dipsiz torba özlem... kırlangıç yuvası gölgesi sarhoş saçak pencerede su nakışlı turuncu muşamba sonrası... gecekondu sevda göçük ve yasak yokluk pimi çekilmiş şiirbaz bomba Ferhat Gülsün |
SABRET Sen petekte bir gömeç bal gibisin! Renksin yazdan kıştan, tazeliksin bahardan. Yapraklarda dolaşan serin bir rüzgarsın ki Her gün eser durursun hafızamdan. Ellerin var beyaz güller gibi küçücük, Mutlak kalbin tomurcuklardan pembe! Sanki yeşil yaylalardır gözlerin Alnımda ter ve kuvvetsin işimde. Ben kanadı kırık bir kuş değilim Döner birgün gurbet ellerde kalan Sabret neşem, sabret şarkım, sabret sevdiğim, Sabret kalbi tomurcuklardan pembe olan. CAHİT KULEBİ |
Yağan yağmur gibi aksam avuçlarına, Bir güneş misali doğsaydım dünyana. Gururumu ayaklar altına alıp Eğilseydim gülüm,eğilseydim önünde ayaklarına. Bir gün döneceksin elbet elbet biliyorum. Sarılacaksın boynuma diyeceksin seviyorum. Hersey bitmiş olsada ben hala vurgun sana; Derken ölüm sahnesi yıkılası dünyanda. Ben kara toprak altında kaybolup gidiyorum. Sana bugün ve yarınında mutluluk diliyorum. Şunu bil ve şuna inan ki seni çok seviyorum Gülüm benim BENİ UNUTMA... uğur şahin |
Hayat bize mutlu olma şansı vermedi Biz kendimizden başka Herkesin üzüntüsünü Üzüntümüz, Acısını acımız yaptık. Çünkü Dünya'nın öbür ucunda, Hiç tanımadığımız bir insanın Gözyaşı bile içimizi parçaladı... Kedilere ağladık Kuşların yasını tuttuk. Yüreğimizin yufkalığı Kimi zaman hayat karşısında Bizi zayıf yaptı. Aslında ne güzel şeydir İnsanın insana yanması Sevgili... Ne güzeldir bilmediğin birinin derdine üzülmek ve çare aramak. Ben bütün hayatımda hep Üzüldüm, hep yandım.. Yaşamak ne güzeldir be sevgili Sevinerek, severek, sevilerek, Düşünerek... ve o vazgeçilmez sancılarını Duyarak hayatın Yılmaz Güney |
Seni Sordum Yüreğime seni sordum yokluğunda, O'nun adı aşktı dedi. Yıldızlara seni sordum, karanlığımda, O, geceni aydınlatan aydı dedi. Güneşe seni sordum, soğuk esen rüzgarda, O, içini ısıtan Can'dı dedi. Denizlere seni sordum, dalgalandığında, O, durgun suların yakamozuydu, umutsuzluğunda, Akşamın kızıllığına sordum, mutsuz, O, gönlüne doğan seher vaktiydi dedi. Resimlerine sordum seni, göster dedim sevgini, O sevgi senin yüreğinde, ben zaten yoktum dedi. Şimdi yüreğin ellerimde bir Can taşıyor, Alma emanet sevgini, bu Can sensiz yaşayamıyor. Mr Can Akın |
Bilinmeyen Kadınım saçları dağınık dalgalı gözleri buruk dudakları ince geçiyor usulca geçen otobüste buğulu camda aksi gözlerdeki nem mi penceredeki buğu mu hüzünlü yapan yüzünü düşüncelere dalmış gibi ellerinde kasvet şiirlerim gibi kaos da bilmece dünyasında her gün geçen kadınım sevgi yüklü yük gemisi bandırası silinmiş nereye gider bilinmez ki her gün buğulu camda ağlayan kadınım sevgi yüklü katarları avuç içinde hasreti dudaklarındaki ezgiyi yüreğimdeki sevgiyi sana taşıyan bilinmezlere giden bilinmeyen kadınım Serdar San İzmir, 02 Mart 2005 |
HİÇ Bir gün karşılaştığımızda yüz yüze, Yine aynı soruyu soracaksın, Kelimeler tek tek dökülecek dilinden, Kendin için ne yaptın diyeceksin, Bense, usulca gülümseyip Gözlerinin içine bakacağım, Aynı cevapla karşılık vereceğim, Hep başkaları için çabaladım, Kendim için seni çok sevdim, Başka, başka ne yaptın, Kocaman bir hiç, Hiç işte, Çünkü yanımda yoktun, Sadece sevdim, Başka, Hiç, Her şeyimdin, Hiçin oldum. Ve biliyorum bir gün, Hiç olarak öleceğim, Bir hiç olacağım. Ayşe MANAV |
O An Unutulursun Kalbimin durduğu an, Kanımın donduğu an, Ömrüm son bulduğu an, O an unutulursun. Kefeni giydiğimde, Toprağa girdiğimde, Üstüm örtüldüğünde, O an unutulursun. Mahşeri gördüğümde, Tekrar dirildiğimde, Sensizken güldüğümde, O an unutulursun. Hesabım çok olunca, Günahım çok olunca, Yol cehennem olunca, O an unutulursun. Sevabım çok olursa, Yerim cennet olursa, O an beni bulursun, Yine benim olursun. 21.07.1997 Tuncer Oral |
Mahur Beste Varamadım bir karara Yaram derin inliyorum Kainatta düştüm dara Kimmişim ben bilmiyorum Dert arasan deste deste Gönlüm solmuş kuş kafeste Burda başlar mahur beste Gam içinde dinliyorum. Turgay Demir |
Esti bahar günümden geceye Kapımda nöbetleri bekledim Gelirsin ihtamilinde diye diye Aradı gözlerim seni sevgili Dize gelmiş ayaklarımda Koşamadım sana aşkım Uzandı elim sana dokunamadım Tutundum mevlaya yoklugunda Seni andım dualarımda sevgilim Mutlumusun oralarda bensiz! ! ! Sevinçler yaşıyormusun sessiz Aşık olmak cok zormuş yarim Andım adını her adımlarımda Yoksun diye yandı hayallerim Yinede koparmadım çicekleri Sensiz nikah kıymadılar bana Haram koydular adını yaşama Cocuklarımda olmadı boy boy Sevmeyimi cok özledim sevgili Unutamadıgım aşk gecelerinimi Şimdi yanlızım ben delirmiş gibi Seçtigimiz aşk bu olmalıydı Hüzünden sevinçe giden günlerden Sürüklenmiş düşlerden biri olmalıydı bu Ben hala gölgemi taşıyorum Ve hala seviyorum yeni yeni Hatırladım seni sevgili deli gibi... ali baksı |
Hayat bize mutlu olma şansı vermedi Biz kendimizden başka Herkesin üzüntüsünü Üzüntümüz, Acısını acımız yaptık. Çünkü Dünya'nın öbür ucunda, Hiç tanımadığımız bir insanın Gözyaşı bile içimizi parçaladı... Kedilere ağladık Kuşların yasını tuttuk. Yüreğimizin yufkalığı Kimi zaman hayat karşısında Bizi zayıf yaptı. Aslında ne güzel şeydir İnsanın insana yanması Sevgili... Ne güzeldir bilmediğin birinin derdine üzülmek ve çare aramak. Ben bütün hayatımda hep Üzüldüm, hep yandım.. Yaşamak ne güzeldir be sevgili Sevinerek, severek, sevilerek, Düşünerek... ve o vazgeçilmez sancılarını Duyarak hayatın Yılmaz Güney |
Alınyazısı Saati (İstanbul) Yeryüzüne ayı indir o bir şehir olsun Yaklaştıkça büyüyen Ayrıntıları setleri bahçeleri Yumuşak çizgileriyle ortaya çıkan İşte ben o şehri yaşadım yıllarca İstanbul'da parça parça Çeşmelerinde ayı yaşadım Servilerinde ayla birlik bölündüm Ayla birlik yaralandım İstanbul mezarlıklarını aydınlatan ayla Soludum bölük bölük ahiretin Keskin çizgili özgürlüğünü Kanlı canlı özgürlüğünü ay kesmesi İçtim sıcak bir yaz günü içilen buz gibi bir vişne şurubu benzeri Kutsallığın ballı biberli çilekli çile kevserini İstanbul'dur bu otuz yıl kana kana yaşadığım Taşlarına adeta resmim işledi Ben İstanbul'da dağıldım zerre zerre İstanbul damla damla içimde birikti Mermer tozu gelip gelip içimde oluştu bir şehir Bu yeryüzünden ve gökyüzünden ötedeki şehirdir O bir kılıçtır Doğudan Batıya uzanıp Çin ipeğinden örülmüş şeytan kozasını bölen Darbeleriyle Batı çeliğini lime lime eden O Tanrı'nın kılıç halindeki hilali İslam ruhunun kristalleşmiş heykeli İçimin sesi rüyamın öfkesi merhametimin şehri İstanbul'a gel oruç günleri gez gör ve dinle derinden Taştaki oymalarını incele bir er gözüyle Semerkant'tan kalkıp gelmiş erlerin gözüyle gör her yeri Camileri mezarlıkları çeşmeleri ve sebilleri Git Sümbülefendi'ye servilerden sor olan biteni Merkezefendi'de tüket maddeyi yırt maddeciliğin kefenini Bağdat'ta ebedi bağı ruhun ve ilahi hikmetlerin Şam'da son sınırı manevi medeniyetlerin Kozmik bakış metafizik sezgi Bağdat'tan dal, Şam'dan yaprak Diyarbekir'den çizgi Hep İstanbul'da kırık dökük Parçalanmış silinmiş sönmüş Hayaletler gibi kaçmış gizliliklere Loş boşluklara sığınmış kan rengi bir huzur arzusu Sabah Karacaahmet'te öten şafak kırmızısında savaş borusu Sökün eder her sabah ufkun bir ucundan yeniçeriler Su şırıltısından gök gürültüsüne değin Bütün seslere düzen vermiş ebedi mehter Yok olduysa bu şehir ruhu ruhuma sindi Ben yaşadıkça o yaşayacak bende Kimbilir belki o da dirilecek benimle İslam Milletinin dirilişinde O yeniden güneşin güneş ayın ay ve dünyanın dünya İnsanın insan olduğu o günde Ölümün biliyorum ey İstanbul diriliş içindir Öyleyse indir ruhunun teslim bayraklarını indir göm toprağa Doğrul ve kalk ayağa Kemiklerinle etin arasında Sonsuz güç topla korku ve muştuyla Mucize muştusuyla Yüreğim yırtılıyor çınlıyor ağlıyor yüreğim Fırtına yaprak yaprak dökülüyor Gecenin tüyleri savruluyor havaya Ölümümü kutlayan Arz oğullarıyla Mübarek toprağın anlamından bile yoksun Taşın demirin mermerin ve tozun metafizik kadrine bile düşman Kabus ruhumu çalmak isteyen hırsız Madde dönüşür binbir şeye ama ruh kaybolmaz Altın madeni gibi pırıl pırıl kalır ve solmaz Ve ben kardan geldim ama denizi üstlendim Denizi yüklendim adeta denizle evlendim Denizle yaşadım denizle öldüm Öldükten sonra denizin gözlerini gördüm Denizden denize yükseldim Birliğin şarkısını işittim dinledim derinliklerinde Sedeflerinden yapılmış İstanbul camilerinin taşları Beyaz güvercin kanadı köpüklerinde kubbelerini gördüm camilerin -Ama gizleyerek saklayarak itiraf etmeyerek- Bursa'dan gelen yeşil bu denizi boyadı gökten sonra Ve trenler şifreli düdükleriyle trajedileri perdelerken Dönüp bir köşeden ötede kaybolurken Ben kayalarını denizin ahenkleştirdiği kıyılarda Gerçeği koğaladım hayal meyal görünen kelimeler arkasında Ve derken birden karaya sıçradım Ayasofya Padişah türbeleriyle örtülmüş maskelenmiş şehzade mezarlarıyla Kayboldu o deniz o kentle birlikte Rabbim bildir bana olup biteni O yeşil ötesi ışığı o güneşi tahlil eden su çizgisini Ve sen ey Avrupa yerin dibine batacaksın bitmez tükenmez suçlarına karşılık Ve derken Ayasofya yüzüme çarpan karanlık Serin ve kilim nakışlı kızıl gözlü dev bir cam gibi Ve kılıcımın ucunda Ayasofya küçük bir bilya gibi Uçuyorum göklerin kubbesine bir ikram gibi Gök sofrasında bir çeşni bir garnitür gibi Kalk ve kavra ruhum bir kadavra gibi solan bu göksel yapıyı Bir kartal taşırken yere düşmüş Ve kalakalmış kaldığı yerde Sonra karanlıklardan çıkan kartallar tünemiş üstüne Yemişler ötesini berisini Ey kozmiğin kemirdiği bir kent gibi yükselen yapı Ey Allah'a açılan ve kapanan ulu kapı Bir at gibi soluyorsun kulelerinle Deniz öfkenin köpükleriyle benekli Gel barışın köprüsü ol içimizde dışımızda Yeniden sularından içelim kana kana Savaşabilirim bugün bütün dünyayla Gerekirse Ruhumuzun susadığı hakikat olan Evrensel İslam Barışının zaferi için Aşk için Tanrı hakikati aşkı için Göğe çıkan İsa yere insin diye -Fazla çıkardılar göğe- Gel ey Muhammed ve İsa hakikati Burada sizi bekleyen bütün bir insanlık var Bulutlar yaralı insanlar zehir saçan fırtınalar Kara-düşünce fırtınalarıyla yüklü kurşun levha havaları Savaşırım doğudan daha doğu Doğrudan daha doğru olanı bulmak için Zulme karşı savaşabilirim İnsan başı yalnız Tanrı önünde eğilecektir Ebedi hakikat budur Bunun için savaşırım ben Bunun için kanım helal olsun Şehrimin altına özgür Tanrı aşkını yazmak İstanbul'u yeniden Tanrı şehri yapmak Bunun için savaşırım ben Servi için savaşırım çınar için savaşırım Tozlanmamış gün doğuşu için Yıldızlar geceleri yeniden görünsün diye Tuz deniz damlasında gülsün Çam denizle gülüşsün Su tenimizle barışsın Ruhumuzla ışısın diye Savaşçıyım ben atalarım gibi İstanbul için savaşırım Bağdat'ın dervişlik ortağı Şam'ın kılıç kardeşi Olan İstanbul için Benim güneşimden öteye kimse gidemez Benim güneşimin üstüne doğmadığı hayat hayat değil "Benim duvarımdan yüksek duvar haraptır" Gerçek özgürlüktür kölelik değil Tanrı'ya kulluk İstanbul olacak yine gerçek özgürlüğün türküsü Kıyamete kadar söylenecek türkü Sezai Karakoç | |
her sürgün bir intikam yemini gibi çarparken yüzüne üşümeye korktuğun rüzgarlarda fırtınalar kopuyor şimdi. kenarında durup seyrediyorsun geçmişini avuçlarında bin yıllık bir masalın geç kalmış telaşı... neyine güveniyor diye soruyorsun kendine bu zaman akıp giden şu tek parça anda kimin umrundasın sanıyorsun? var gel 'özlem'lerin yorgun kalsın, yırtıp attığın mektuplardan eline bulaşmış mürekkep kokuları gözyaşlarına karışmasın. sen varsan dünya dönüyor, sen yoksan hayat yok. kimse anlamasa da fikrin bunu anlamaya alışsın! turan demir |
Alınyazısı Saati (İstanbul) Yeryüzüne ayı indir o bir şehir olsun Yaklaştıkça büyüyen Ayrıntıları setleri bahçeleri Yumuşak çizgileriyle ortaya çıkan İşte ben o şehri yaşadım yıllarca İstanbul'da parça parça Çeşmelerinde ayı yaşadım Servilerinde ayla birlik bölündüm Ayla birlik yaralandım İstanbul mezarlıklarını aydınlatan ayla Soludum bölük bölük ahiretin Keskin çizgili özgürlüğünü Kanlı canlı özgürlüğünü ay kesmesi İçtim sıcak bir yaz günü içilen buz gibi bir vişne şurubu benzeri Kutsallığın ballı biberli çilekli çile kevserini İstanbul'dur bu otuz yıl kana kana yaşadığım Taşlarına adeta resmim işledi Ben İstanbul'da dağıldım zerre zerre İstanbul damla damla içimde birikti Mermer tozu gelip gelip içimde oluştu bir şehir Bu yeryüzünden ve gökyüzünden ötedeki şehirdir O bir kılıçtır Doğudan Batıya uzanıp Çin ipeğinden örülmüş şeytan kozasını bölen Darbeleriyle Batı çeliğini lime lime eden O Tanrı'nın kılıç halindeki hilali İslam ruhunun kristalleşmiş heykeli İçimin sesi rüyamın öfkesi merhametimin şehri İstanbul'a gel oruç günleri gez gör ve dinle derinden Taştaki oymalarını incele bir er gözüyle Semerkant'tan kalkıp gelmiş erlerin gözüyle gör her yeri Camileri mezarlıkları çeşmeleri ve sebilleri Git Sümbülefendi'ye servilerden sor olan biteni Merkezefendi'de tüket maddeyi yırt maddeciliğin kefenini Bağdat'ta ebedi bağı ruhun ve ilahi hikmetlerin Şam'da son sınırı manevi medeniyetlerin Kozmik bakış metafizik sezgi Bağdat'tan dal, Şam'dan yaprak Diyarbekir'den çizgi Hep İstanbul'da kırık dökük Parçalanmış silinmiş sönmüş Hayaletler gibi kaçmış gizliliklere Loş boşluklara sığınmış kan rengi bir huzur arzusu Sabah Karacaahmet'te öten şafak kırmızısında savaş borusu Sökün eder her sabah ufkun bir ucundan yeniçeriler Su şırıltısından gök gürültüsüne değin Bütün seslere düzen vermiş ebedi mehter Yok olduysa bu şehir ruhu ruhuma sindi Ben yaşadıkça o yaşayacak bende Kimbilir belki o da dirilecek benimle İslam Milletinin dirilişinde O yeniden güneşin güneş ayın ay ve dünyanın dünya İnsanın insan olduğu o günde Ölümün biliyorum ey İstanbul diriliş içindir Öyleyse indir ruhunun teslim bayraklarını indir göm toprağa Doğrul ve kalk ayağa Kemiklerinle etin arasında Sonsuz güç topla korku ve muştuyla Mucize muştusuyla Yüreğim yırtılıyor çınlıyor ağlıyor yüreğim Fırtına yaprak yaprak dökülüyor Gecenin tüyleri savruluyor havaya Ölümümü kutlayan Arz oğullarıyla Mübarek toprağın anlamından bile yoksun Taşın demirin mermerin ve tozun metafizik kadrine bile düşman Kabus ruhumu çalmak isteyen hırsız Madde dönüşür binbir şeye ama ruh kaybolmaz Altın madeni gibi pırıl pırıl kalır ve solmaz Ve ben kardan geldim ama denizi üstlendim Denizi yüklendim adeta denizle evlendim Denizle yaşadım denizle öldüm Öldükten sonra denizin gözlerini gördüm Denizden denize yükseldim Birliğin şarkısını işittim dinledim derinliklerinde Sedeflerinden yapılmış İstanbul camilerinin taşları Beyaz güvercin kanadı köpüklerinde kubbelerini gördüm camilerin -Ama gizleyerek saklayarak itiraf etmeyerek- Bursa'dan gelen yeşil bu denizi boyadı gökten sonra Ve trenler şifreli düdükleriyle trajedileri perdelerken Dönüp bir köşeden ötede kaybolurken Ben kayalarını denizin ahenkleştirdiği kıyılarda Gerçeği koğaladım hayal meyal görünen kelimeler arkasında Ve derken birden karaya sıçradım Ayasofya Padişah türbeleriyle örtülmüş maskelenmiş şehzade mezarlarıyla Kayboldu o deniz o kentle birlikte Rabbim bildir bana olup biteni O yeşil ötesi ışığı o güneşi tahlil eden su çizgisini Ve sen ey Avrupa yerin dibine batacaksın bitmez tükenmez suçlarına karşılık Ve derken Ayasofya yüzüme çarpan karanlık Serin ve kilim nakışlı kızıl gözlü dev bir cam gibi Ve kılıcımın ucunda Ayasofya küçük bir bilya gibi Uçuyorum göklerin kubbesine bir ikram gibi Gök sofrasında bir çeşni bir garnitür gibi Kalk ve kavra ruhum bir kadavra gibi solan bu göksel yapıyı Bir kartal taşırken yere düşmüş Ve kalakalmış kaldığı yerde Sonra karanlıklardan çıkan kartallar tünemiş üstüne Yemişler ötesini berisini Ey kozmiğin kemirdiği bir kent gibi yükselen yapı Ey Allah'a açılan ve kapanan ulu kapı Bir at gibi soluyorsun kulelerinle Deniz öfkenin köpükleriyle benekli Gel barışın köprüsü ol içimizde dışımızda Yeniden sularından içelim kana kana Savaşabilirim bugün bütün dünyayla Gerekirse Ruhumuzun susadığı hakikat olan Evrensel İslam Barışının zaferi için Aşk için Tanrı hakikati aşkı için Göğe çıkan İsa yere insin diye -Fazla çıkardılar göğe- Gel ey Muhammed ve İsa hakikati Burada sizi bekleyen bütün bir insanlık var Bulutlar yaralı insanlar zehir saçan fırtınalar Kara-düşünce fırtınalarıyla yüklü kurşun levha havaları Savaşırım doğudan daha doğu Doğrudan daha doğru olanı bulmak için Zulme karşı savaşabilirim İnsan başı yalnız Tanrı önünde eğilecektir Ebedi hakikat budur Bunun için savaşırım ben Bunun için kanım helal olsun Şehrimin altına özgür Tanrı aşkını yazmak İstanbul'u yeniden Tanrı şehri yapmak Bunun için savaşırım ben Servi için savaşırım çınar için savaşırım Tozlanmamış gün doğuşu için Yıldızlar geceleri yeniden görünsün diye Tuz deniz damlasında gülsün Çam denizle gülüşsün Su tenimizle barışsın Ruhumuzla ışısın diye Savaşçıyım ben atalarım gibi İstanbul için savaşırım Bağdat'ın dervişlik ortağı Şam'ın kılıç kardeşi Olan İstanbul için Benim güneşimden öteye kimse gidemez Benim güneşimin üstüne doğmadığı hayat hayat değil "Benim duvarımdan yüksek duvar haraptır" Gerçek özgürlüktür kölelik değil Tanrı'ya kulluk İstanbul olacak yine gerçek özgürlüğün türküsü Kıyamete kadar söylenecek türkü Sezai Karakoç |
Bu nasıl sevmektir, bu nasıl duygu Başlamadan biten bu neyin nesi. Aşk denilen şeye kalmamış saygı, Başlamadan biten bu neyin nesi. Moda oldu artık böylesi sevmek, Basitleşdi şimdi eyvallah demek, Mümkün değil sana akıl erdirmek, Başlamadan biten bu neyin nesi Mustafa usta'yım aklım ermiyor, Hiç kimse verdiği sözde durmuyor. Artık sevgilerde üçgün sürmüyor, Başlamadan biten bu neyin nesi. mustafa usta |
O Duygu Duygu'ya Yalan... Yalan bu gülücükler, yalan bu neşe Hayatı kandırmak istercesine yazılmış bir oyun Sahne alıyor şimdi... Gözlerimdeki parıltılar aldatmasın seni Arkasına saklanmış binlerce korku, binlerce hayal kırıklığı Ve milyonlarca sana olan sevdam anlatır Ne zor günler geçirdiğimi Ve avucuma alamadığım, sevmeye kıyamadığım Hasretinden gözyaşlarına bulandığım o küçük kelebeğin Başkalarına kanat açışını Duygular yalancıdır Hele adına sevmek denilen, aşk denilen bu duygu Ah bu DUYGU Tamamiyle yalan Sadece üzerime çullanmış onlarca güzel şeyin birikimi Aslında, ben aslında sevmiyorum seni Ben sadece... Ne gerek var ki Nasıl olsa Bu da yalan... Yetti be şair, ne bu hep yalan, hep yalan Yalandan başka şeyden anlamaz mısın sen? Anlarım elbet... Anlarım da ne yapayım? Yalan, gönül penceremi buğulayan buhar Yalan söyler dostum olan geceler Yalan doğan güneş, yalan kayan yıldızlar Sağımda, solumda, her tarafımda yalanlar var Oysa ne kadar kolay cümle trenlerini yalanlarla doldurmak Hiç acı vermiyor bir çırpıda fırlarken ağzımdan Ama gerçekler Ah o gerçekler ve o DUYGU İkisi de birbirinden fazla acı yüklerler ruhuma Gerçeklerden korkmazdım, ta ki O girinceye kadar hayatıma... Daha neleri düşman etti bana Daha ne dostları boşverdim onun nefesi uğruna Soldu bahçemde çiçekler Kurudu çağlayanlar, nehirler Bir kıskaç gibi sürekli sıkışan göğsüm artık vazgeçti Yaşamaya çalışmaktan Ama bu yorgun kalbim vazgeçmedi onu görmeye Onu bir kez daha duymaya uğraşmaktan Gerçekleri istiyordun benden ey hayat İşte bendeki en sağlam gerçekler Al, uzaklaştır ne olur hepsini yanımdan Bana kalsın yalnız sahte düşler Bir de o DUYGU olsun, bana yeter... İsmail Can Coşkuner | |
duyan duydu gören gördü kar suyu kaçtı toprağa havada aksi sedası sevdanın serçe kanadında bahar silkelendi tozu hayatın borana dönse de kar ne gam artık sırtımda hırkam saçlarımda mavi çalımlı rüzgar binbir çiçek kokusu ellerimde hercai düşlere kiremitlendi çatılar camlara düştü gülüşümün buğusu silindi pası okşandı teni gecenin ayak izlerime serildi rıza bahçesinin çakılsız yolu şimdi en güzel demindeyim sevmenin sevilmenin üşümelerden uzak avuç avuç gül topluyor yüreğim… nazlıhan hasköylü |
eryüzüne ayı indir o bir şehir olsun Yaklaştıkça büyüyen Ayrıntıları setleri bahçeleri Yumuşak çizgileriyle ortaya çıkan İşte ben o şehri yaşadım yıllarca İstanbul'da parça parça Çeşmelerinde ayı yaşadım Servilerinde ayla birlik bölündüm Ayla birlik yaralandım İstanbul mezarlıklarını aydınlatan ayla Soludum bölük bölük ahiretin Keskin çizgili özgürlüğünü Kanlı canlı özgürlüğünü ay kesmesi İçtim sıcak bir yaz günü içilen buz gibi bir vişne şurubu benzeri Kutsallığın ballı biberli çilekli çile kevserini İstanbul'dur bu otuz yıl kana kana yaşadığım Taşlarına adeta resmim işledi Ben İstanbul'da dağıldım zerre zerre İstanbul damla damla içimde birikti Mermer tozu gelip gelip içimde oluştu bir şehir Bu yeryüzünden ve gökyüzünden ötedeki şehirdir O bir kılıçtır Doğudan Batıya uzanıp Çin ipeğinden örülmüş şeytan kozasını bölen Darbeleriyle Batı çeliğini lime lime eden O Tanrı'nın kılıç halindeki hilali İslam ruhunun kristalleşmiş heykeli İçimin sesi rüyamın öfkesi merhametimin şehri İstanbul'a gel oruç günleri gez gör ve dinle derinden Taştaki oymalarını incele bir er gözüyle Semerkant'tan kalkıp gelmiş erlerin gözüyle gör her yeri Camileri mezarlıkları çeşmeleri ve sebilleri Git Sümbülefendi'ye servilerden sor olan biteni Merkezefendi'de tüket maddeyi yırt maddeciliğin kefenini Bağdat'ta ebedi bağı ruhun ve ilahi hikmetlerin Şam'da son sınırı manevi medeniyetlerin Kozmik bakış metafizik sezgi Bağdat'tan dal, Şam'dan yaprak Diyarbekir'den çizgi Hep İstanbul'da kırık dökük Parçalanmış silinmiş sönmüş Hayaletler gibi kaçmış gizliliklere Loş boşluklara sığınmış kan rengi bir huzur arzusu Sabah Karacaahmet'te öten şafak kırmızısında savaş borusu Sökün eder her sabah ufkun bir ucundan yeniçeriler Su şırıltısından gök gürültüsüne değin Bütün seslere düzen vermiş ebedi mehter Yok olduysa bu şehir ruhu ruhuma sindi Ben yaşadıkça o yaşayacak bende Kimbilir belki o da dirilecek benimle İslam Milletinin dirilişinde O yeniden güneşin güneş ayın ay ve dünyanın dünya İnsanın insan olduğu o günde Ölümün biliyorum ey İstanbul diriliş içindir Öyleyse indir ruhunun teslim bayraklarını indir göm toprağa Doğrul ve kalk ayağa Kemiklerinle etin arasında Sonsuz güç topla korku ve muştuyla Mucize muştusuyla Yüreğim yırtılıyor çınlıyor ağlıyor yüreğim Fırtına yaprak yaprak dökülüyor Gecenin tüyleri savruluyor havaya Ölümümü kutlayan Arz oğullarıyla Mübarek toprağın anlamından bile yoksun Taşın demirin mermerin ve tozun metafizik kadrine bile düşman Kabus ruhumu çalmak isteyen hırsız Madde dönüşür binbir şeye ama ruh kaybolmaz Altın madeni gibi pırıl pırıl kalır ve solmaz Ve ben kardan geldim ama denizi üstlendim Denizi yüklendim adeta denizle evlendim Denizle yaşadım denizle öldüm Öldükten sonra denizin gözlerini gördüm Denizden denize yükseldim Birliğin şarkısını işittim dinledim derinliklerinde Sedeflerinden yapılmış İstanbul camilerinin taşları Beyaz güvercin kanadı köpüklerinde kubbelerini gördüm camilerin -Ama gizleyerek saklayarak itiraf etmeyerek- Bursa'dan gelen yeşil bu denizi boyadı gökten sonra Ve trenler şifreli düdükleriyle trajedileri perdelerken Dönüp bir köşeden ötede kaybolurken Ben kayalarını denizin ahenkleştirdiği kıyılarda Gerçeği koğaladım hayal meyal görünen kelimeler arkasında Ve derken birden karaya sıçradım Ayasofya Padişah türbeleriyle örtülmüş maskelenmiş şehzade mezarlarıyla Kayboldu o deniz o kentle birlikte Rabbim bildir bana olup biteni O yeşil ötesi ışığı o güneşi tahlil eden su çizgisini Ve sen ey Avrupa yerin dibine batacaksın bitmez tükenmez suçlarına karşılık Ve derken Ayasofya yüzüme çarpan karanlık Serin ve kilim nakışlı kızıl gözlü dev bir cam gibi Ve kılıcımın ucunda Ayasofya küçük bir bilya gibi Uçuyorum göklerin kubbesine bir ikram gibi Gök sofrasında bir çeşni bir garnitür gibi Kalk ve kavra ruhum bir kadavra gibi solan bu göksel yapıyı Bir kartal taşırken yere düşmüş Ve kalakalmış kaldığı yerde Sonra karanlıklardan çıkan kartallar tünemiş üstüne Yemişler ötesini berisini Ey kozmiğin kemirdiği bir kent gibi yükselen yapı Ey Allah'a açılan ve kapanan ulu kapı Bir at gibi soluyorsun kulelerinle Deniz öfkenin köpükleriyle benekli Gel barışın köprüsü ol içimizde dışımızda Yeniden sularından içelim kana kana Savaşabilirim bugün bütün dünyayla Gerekirse Ruhumuzun susadığı hakikat olan Evrensel İslam Barışının zaferi için Aşk için Tanrı hakikati aşkı için Göğe çıkan İsa yere insin diye -Fazla çıkardılar göğe- Gel ey Muhammed ve İsa hakikati Burada sizi bekleyen bütün bir insanlık var Bulutlar yaralı insanlar zehir saçan fırtınalar Kara-düşünce fırtınalarıyla yüklü kurşun levha havaları Savaşırım doğudan daha doğu Doğrudan daha doğru olanı bulmak için Zulme karşı savaşabilirim İnsan başı yalnız Tanrı önünde eğilecektir Ebedi hakikat budur Bunun için savaşırım ben Bunun için kanım helal olsun Şehrimin altına özgür Tanrı aşkını yazmak İstanbul'u yeniden Tanrı şehri yapmak Bunun için savaşırım ben Servi için savaşırım çınar için savaşırım Tozlanmamış gün doğuşu için Yıldızlar geceleri yeniden görünsün diye Tuz deniz damlasında gülsün Çam denizle gülüşsün Su tenimizle barışsın Ruhumuzla ışısın diye Savaşçıyım ben atalarım gibi İstanbul için savaşırım Bağdat'ın dervişlik ortağı Şam'ın kılıç kardeşi Olan İstanbul için Benim güneşimden öteye kimse gidemez Benim güneşimin üstüne doğmadığı hayat hayat değil "Benim duvarımdan yüksek duvar haraptır" Gerçek özgürlüktür kölelik değil Tanrı'ya kulluk İstanbul olacak yine gerçek özgürlüğün türküsü Kıyamete kadar söylenecek türkü Sezai Karakoç |
Bu gece son kez mi baktın gözlerime Son kez mi esti fırtınan yüreğime Haram etme imkansız aşkını bana Dar etme şu koca dünyayı bana Gönlüm aşk ateşiyle yanıp kavruluyor O ateş beni sarartıp solduruyor Hayatımın anlamını senle çözdüm Seni sevdiğimi söylemek için çırpındım Umutlarıma sarılıp mavi düşler kurdum Hayallerimin gerçeğe dönüşmesini bekledim Sen benim için kutsal bir varlık ol Mutluluk kalemiyle alın yazımı yaz Ben hep bıraktığın yerde kaldım Sen zifiri karanlıklarda kayboldun Aşkını gönlüme kış düşlerimi kabus etme Hüznüne kaptırma bana derinden of çektirme Gel de doğsun karanlığıma gün ışığı Gel de durdur yorgun sevda rüzgarımı Coştu yine freni tutmayan duygularım Yaslanıp omuzuna mahsun ağlayayım Sevdamı senin yakamozlarında Çırıl çıplak yıkayayım Sen ne gerçeksin ne rüya Yüreğime sımsıkı kilitlediğim Sen bana imkansızsın Tüm ***** yokluğuna rağmen Seni ölesiye seviyorum be delikanlım alaşara ışık |
Sonsuza Kadar Denizi kar tuttu Sıcaklığın eritti karı Bense karşıdaki sana geliyordum Denizin ortasında Nasıl da heveslenmiştim Gözlerini görür gibi oluyordum Karşıdan Eriyince kar Beni yuttu sular Sonra öldüm Ruhum çıktı bedenimden Ama bir de senin ruhun vardı Kuş kadar bedenimde kainat kadardı Ben gittim benden Sen kaldın içimde Ben seni görmeden Yuttum her nefesimde Sonra geri geldi Bütün ölen ruhlar Ruhum geldi Bedenimin karşısına Sen vardın bende Seni benden atamadım Döndüm mezarıma Geleceğin günü bekledim Sonsuza kadar.. Murat Ustaoğlu |
Söyleyecek çok şey varken, susturdun bir namlunun ucunda herşeyi; savurdun fırtınanada iradesiz bir yaprak misali.. her eksilen parçam ruhuma ihanet edercesine, eksildi seninle.. Yalanlar ruhuma işledi bir iğnenin ucunda.. gözyaşlarımı silen mendil gibi.. sahte aşklar,acımasız yalanlar, burktu bu oyunda bileğimi... artık beni kazan, ben kendimi kaybetmişken.. nilgül gökçül |
Aşığım Her dakikanı ayrı bir güzel hatırlarım, Güneş gibi doğdun hayatıma.. Ve ben o güneşe deli gibi aşığım!!! Sabahları gidiş yolunda, akşamları geliş yolunda, Hiç yalnız değilim öyle bir ısıtıyorsun ki! En arzulu düşüm, En büyük yeminim.. Ve ben o yemine deli gibi aşığım!!! Kıpırdamadan durmak geliyor zaman zaman içimden, Yüzüm sana dönük, Namusum bilirim seni o günden beri, Ve ben o namusa deli gibi aşığım…!! Işıklarla dolsun gözlerim bir tek seni göreyim, Bir çocuk yüzüyle bir sana gülümseyeyim.. Hülyamsın seni nasıl inkar edeyim!! Mehtaplı gecelerde bir sen varsın, Küçük ve kırılgan olansın gönlüme, Bir çözülmez bilmece, Ve ben o bilmeceye aşığım.. Düşlerimde sükut, sessizliğin de narin, Bir vazgeçilmezsin ki bilmen mümkün değil!!! Gecenin geç vaktisin,sevdanın geç vakti olma.. Bir denklemsin sonucu olmayan, Ve ben o denkleme aşığım!!! Aşkım sana söylenmemiş sözü neyleyim?? Aşkım yoluna dökülmemiş gülü neyleyim?? Gel gör beni sensiz hangi mevsimim?? Dağımda ağacımda kar olsan da, Ben o soğukla da başa çıkarım.. Yağan tane tane sen ol, Ve ben o tanelere de aşık olacağım…!! Mavi Umut |
Ümitsizce bekliyorum gecenin karanliginda Her bekleyis bir ölumdu benim icin Gecmisin ayak seslerini duyuyorum Her an gelecekmis gibi saga sola bakiyorum Ümitsizce bekliyorum Her gun, Her gece, Her saat basi Hayalin canlaniyor karsimda Sen saniyorum Arkandan kostukca, uzaklasiyorsun Gelecegini bilmesemde Ümitsizce bekliyorum seni yüksel akkas |
Üzülmeyeceğim Çok konuşmayacağım Onu ağlatanlara inat edeceğim Filmlerde ki gibi aşkı Romanlar da yaşananları Ayaklarına dökeceğim Yere eğik suretini avuçlarımla seveceğim Yabancısı olurum bize yabancılar yanında Bir ateş düştü ki paçalara kimseye söylenmez Yanarım ki yanar Kavuşmalar da akşam erken iner duvar kenarlarımıza Karanlık can sıkıntısı Olamayan hayaller kurarız komik, romantik Sigaraya öfke duyar İlk nefeste yarısı gider Yasakları şefkat olur parmak ucunda İçimdeki yarımlara avuç avuç sözler verir Elleri elimde buz gibi, yüreğinin ateşine inat Yüzünü pencerelerime astım Esmer ekmek lezzeti Nazlı cenahımı severim kimse bilmez ömer şancı |
AY YÜZLÜM Umutlarımı tek tek uçurdum Konacak bir dal bulsunlar diye Kırmızı güldü, mor karanfildi derken Ay yüzlüm kalbinde tutunsunlar diye O zaman gözlerimizde bir bayram başlar Gözlerin gözlerime takılı kalır Yıkılır mor dağlar, kurur okyanuslar Özlem dolu günlerimiz geride kalır Senin dudaklarında çılgın türküler Gökyüzünde yedi renkli gökkuşağı Sevgimizi anlatan dizeler Tutuşturur kim bilir hangi aşığı Zaman değirmeni dönmez utanır Gün uzar yüzyıl olur Özlem dolu günlerimiz geride kalır Kafdağları yıkılır Ay yüzlüm kalbinde tutunsunlar diye Umutlarımı tek tek uçurdum Sıra sıra turnalar gökyüzünde Şiirlerimi sana taşır Oyhan Hasan BILDIRKİ |
G e c e Ben gecenin en çok, adını seviyorum. Bir kere asildir gece... Sonra karanlıktır. Yüzlerdeki sahte tebessümler, Yalan gülücükler, Anlarsınız ya. Sonra nefes alır çiçekler. Arka odada bir ayin vardır, Bense bir yangını doya doya yaşıyorumdur bu gece. Elimde bir mücevher kutusu tutuyorumdur... Mücevher kutusundaki afyon ruhunu, şöminede yanan son fahişenin nefesi karışır Ateşe gizli düşen silüete. Süre baygın, Kaygı sarhoş, giz gözlerimde sarhoş. Bebek kucağımda ve a y r ı n t ı ayrıntı sırtıma geçirdiğim bin yıllık paltoda, ayrıntı usul usul hayatı adımlayan saçlarımda. ayrıntı ne kadar yağlasan da yine gıcırdayan kapıda. Kapıyı açık unuttum, Bir avuç su kadar masumsun oysa. Zamanı yakabilir misin suyla? Yap o zaman! Hadi ne duruyorsun! Umutsuzluğu demin çöpe attım. Biten şarap şişesiyle. Gözlerimi mücevher kutusuna koydum. Yatağıma girdim, mezara gömülen ceset gibi. Geç kalıcağım dünden belliydi Ağustos`a. Geceyi seviyorum dost! Ben, Gecenin En Çok Adını Seviyorum.!! Ömer Kutlu | |
GÖZLERİN ÇAĞIRIYOR BENİ Eflatun sular süzülüyor aynalardan Damlacıklarında hicranlı yüzün Ben kapıları aldatıyorum gün be gün Sen pencereleri Ben denizlere bakarak martılara yalanlar söylüyorum Sen gemilere Sonra liman bilmez korsanlara terk edip Issız adalara sürüyorsun dizelerimi Gitmek istiyorum çakıp da kaybolan şimşekler gibi Gel gör ki, önümde hatıralar mahzeni Parmak uçlarımda paslı çiviler Bütün zindanları yıkarak birer birer Gözlerin çağırıyor beni Gözlerin en soylu atların koştuğu bir bahar gezegeni Çeşmelerin bakınca gülümsediği Irgatların göklere yöneldiği Latince bilenlerin nergis akşamlarında Göllere meydan okuyup Kıyısında şarkılar dinlediği Tutkular değirmeni İnciterek aşk kitaplığındaki bütün harfleri Kirpiklerinde efsane şairlerin mağrur kalemleri Gözlerin çağırıyor beni Kaşlarının cilveli bir ahu gibi Ömrümüze düştüğü günden beri Köleleri ağlattın ey sevda semenderi Adı konulmamış yıldızlardan koparak Vadilerde biriken yalnızlığım Kalbimi avuçlarına almış Tutuyor sana doğru Çölde bir kuyuya mı bırakayım ellerimi Geceye otağ mı kurayım buzullar ortasında Ne yapayım bilmiyorum ey acılar bedesteni Biraz ateş ve hüzün Biraz köpük ve leylak Gözlerin çağırıyor beni Gittim son ışığından bakışlarının Kırdım kanatlarını bin bir gece masallarında Zümrüdüanka kuşlarının Şimdi nasıl da yürüyorum dağlara karşı farkında mısın Umursamıyorum boğazımda düğümlenen yolları Bulutları susturuyorsun söylemesinler diye Turnaların toprağa dökülen eşsiz definelerini Damıt kalbini kuşkulu yokuşlardan Kurtul karanlığından fotoğrafların Her köşede ısırgan edalı kan evleri Her menzilde leylayı küçümseyen kaktüsler Ne seni görüyorum hayatın boşluğunda Ne de son anlarında resmini büyütüyor Yokluğunla savaşan intihar temrinleri Gizlenme ardına fesleğenlerin Bahaneden bıkmıştır bezirganlar, mevsimler Yüzeyde ve sancılı haykırışlar uğruna Derinden ve telaşsız bir uyanıştır şiir Bu yüzden zehre batmış urganlar gül kokulu Bu yüzden gözlerine ayarlıdır saatler O öpüp okşadığın yaprak akkorsa şimdi Kim bilir hangi zaman gönlüme uğramıştır Kollarına aldığın mutluluk servileri Bana dokunduğunda sessizce ağlamıştır Simyası bozulduysa dilimin, kelimeler Bir volkandan geriye kalan ırmaklar gibi Bilinmez ki nereden akmıştır yüreğime Geçerek en azılı köprülerden, duraksız Varmak için sevdanın tükendiği ülkeye Duygularına ölüm yüklüyorum ömrümün Yaklaştığım her sahil tutuyor ellerimi mor bir yangın, hercai dalgalar, kum taneleri Çakallar iniyor dağlardan apansız Ardımsıra gölgeler, gökkuşağı Rengarenk uçurtmalar gibi kaplıyor göklerimi Gözlerin çağırıyor beni Oysa ben hiç görmedim dünyada gözlerini Takılmadım engellerine nilüfer bakışlarının Bir ses beklediysem yankılansın diye evrenimde Kalbinden benim adıma Sevdalı bir vuruşun özlemiydi süsleyen Sokaklarımı, şehirlerimi Gözlerin çağırsa da beni Çağırmadan kalbin çatlayan gözlerimi Görmeden ellerinde hangi toprakların yayılıp Hangi tohumların yeşerdiğini Tutunmayacağım zamana dilenci gibi Hala uzaklardan işaret parmağıyla Gözlerin çağırsa da beni Gidiyorum; adımlarım yaz kurdu, güz kefeni Nurullah Genç |
Uçarı Yakamoz Haziran çocuğuyum avucumda annemin gözlerimi ilk öpüşü biricik oğluyum babamın Serkan'ın boyundan küçük ağabeyi Rahmetli halamın elma yanaklı koca adamıyım Maviyim İstanbul kadar kalabalığım Heybemde erguvan kokulu Marmara Boğaziçinin en mutlu balığıyım Sandal sefalarının ılıyan şarabı Balıkçıların kirli sakallarında şımarık Nisan'ım Konyalıyım Manastır / Pirlepeliyim Tahtalarım billahi de eksiksiz kayıp çünkü, İstanbul, Bakırköylüyüm Asaf'ım,Hayyam'ım,Nazım'ım Orhun ağabeyimin serserisiyim Ben Allah'ın delisi çizdiğim resmin en uçarı yakamozuyum Uçurtmalarımın ipi yok ! yok..! Hakan Kartal |
Sevdamiz Bir Umutlu Imkansizlik Zemheri sogugundayim yarim Sensizligin pencesindeyim Bir adim otesindeyim ellerinin Bir anlik zamandir sesinin uzakligi Ellerim uzansa yakalayamaz ellerini Yurek verir de kendini duyamaz sesini Bir baska dunyadasin sevgili Seyran olmussun gozlerime yar Seyrederim seni uzaklardan Umutlu bir imkansizlikla beklerim Istekli bir beklentisizlikle severim Nasil anlatsam yarim derdimi Haykiririm ismini Dag duyar Tas duyar Gok duyar Bilirim hissedersin sen de yarim Duyamazsin ama beni Bilirsin uzaklardayim ben Yureginde yasatirsin sevgili beni Gozyaslarin akar sessizce Bilirsin hissederim gozyaslarini Ama tutamam ellerimle Silemem gozyaslarini dudaklarimla Bilirsin sevgili Mesafeler degildir bizi ayiran Bir kus olur ucardim yine sana Bir ruzgar olur eserdim senden yana Yagmur olur yagardim sana Gunes kavurmaz yuregimi Bilirsin collleri asardim da gelirdim sana Bilirsin mesafe tanimaz bu sevda Bilirsin imkansizliklardir bizi ayiran Sen ve yuregin kalirsiniz basbasa Ne yere koyacagini sasirirsin sevdani Kimle konusacagini bilemezsin Bilirsin duslerine girer de dinlerdim seni Sana kendimi verirdim de yoldaslik ederdim sana Bilirsin uzakliklar degildir bizi ayiran Bilirsin caresizliklerdir yollarimizi baglayan Yuregin daralir Gozlerin kisilir Bir aci duyarsin sevince benzer Bir yara olur imkansizliklar yureginde Bilirsin lokman hekim gerekmez Bilirsin ilac kar etmez Bilirsin bir sevdali sozcugun yuregindedir dermanin Bilirsin sevdali bir bakisin sevecenligindedir caren Bilirsin bir anlik calinmis sevismelerdedir canin Ah sevgili ah Ahlar duser dillerden sevdamiza dair Bilirsin bir imkansiz sevdadir bu Bilirsin zamandan calinmis bir andir bulusmamiz Yasamin bir armaganidir bu sevda bilirsin Bir armagandir bu sevda imkansizliklar icinde yasansa da Bilirsin sevgili bu sevda yasanmamistir kimselerce Bilirsin belki yasanmayacaktir bir daha Bilirsin umutlu bir imkansizliktir bu askin adi Bilirsin de yuregine soz geciremezsin yine de Yurek kanatlanmis sevene dogru Yürek ne mesafe tanır Ne de imkansızlıklar Bırakırsın kendini yüreğinin sesine Yuregin tasir seni askin denizine Gassan Satar |
Gül Yüzlüm Uzaklardasın biliyorum. Acılarını kaynatırken isli kazanlarda, Hasretini kaç kez kundakladım geceye. Kaç kez adını yazdım yüreğimdeki son kelepçeye. Vuslatlarımı adamışken ömrüne, Sabah ezanında gözlerinle doğ pencereme. Korkma gül yüzlüm. Ayazlar vursa da gönül bahçemize, Bakışlarını yüreğime, Adını dilime mühürlemişken Sevdanı sökemezler ki dudaklarımdan. Ve sen acılarıma gülümse yeter ki, Avuçlarından bal niyetine içeyim zehirleri, Gözyaşın diye tozlu dudaklarımla emeyim nehirleri. Yeminliyken gözlerin gülümsemeye, Bırak aksın mürekkebin satırlara.. Öyle bir aksın ki, Susuz ciğerlerim mutluluğu içsin Zümrüdü ü Anka' nın avuçlarından. Dertlerine derman diye gülüşlerini içiyorken Bırak karanlıkların içine göm beni. Ne de olsa bir gün toprakta filizlenip Gözlerin içine doğacağım. Bir kez olsun ağlarsan bensiz, Ömrümün zulasına astığım kefenleri öpeceğim. Bir gün benden önce göçersen Bu fani âlemden. Meleklerin kanadından Usulca toprağındaki çiçeklere düşeceğim. İsmail Sarıgene |
Kördüğüm ne vakit ıslatsa kaldırımlarını küçük şehrimin yağmur. önce buğulu bir hal gözlerimin ferinde; sonra damla tanecikleri. yoldaş olur gözyaşım yağan yağmurla; bir ürperti sarar bedenimi, sensizlikten payıma düşen yalnızlıktan ötürü. ne vakit ağlayıp sızlasa bir yorgun bulut, kıramaz esaretin zincirlerini gönlüm, kaçabilmek korkularımın ötesine geçemez asla. kayıp giden her an kayıptır artık ve yarınlara atılan kördüğüm yumağı. kaya (gönül) |
Alınyazısı Saati (İstanbul) Yeryüzüne ayı indir o bir şehir olsun Yaklaştıkça büyüyen Ayrıntıları setleri bahçeleri Yumuşak çizgileriyle ortaya çıkan İşte ben o şehri yaşadım yıllarca İstanbul'da parça parça Çeşmelerinde ayı yaşadım Servilerinde ayla birlik bölündüm Ayla birlik yaralandım İstanbul mezarlıklarını aydınlatan ayla Soludum bölük bölük ahiretin Keskin çizgili özgürlüğünü Kanlı canlı özgürlüğünü ay kesmesi İçtim sıcak bir yaz günü içilen buz gibi bir vişne şurubu benzeri Kutsallığın ballı biberli çilekli çile kevserini İstanbul'dur bu otuz yıl kana kana yaşadığım Taşlarına adeta resmim işledi Ben İstanbul'da dağıldım zerre zerre İstanbul damla damla içimde birikti Mermer tozu gelip gelip içimde oluştu bir şehir Bu yeryüzünden ve gökyüzünden ötedeki şehirdir O bir kılıçtır Doğudan Batıya uzanıp Çin ipeğinden örülmüş şeytan kozasını bölen Darbeleriyle Batı çeliğini lime lime eden O Tanrı'nın kılıç halindeki hilali İslam ruhunun kristalleşmiş heykeli İçimin sesi rüyamın öfkesi merhametimin şehri İstanbul'a gel oruç günleri gez gör ve dinle derinden Taştaki oymalarını incele bir er gözüyle Semerkant'tan kalkıp gelmiş erlerin gözüyle gör her yeri Camileri mezarlıkları çeşmeleri ve sebilleri Git Sümbülefendi'ye servilerden sor olan biteni Merkezefendi'de tüket maddeyi yırt maddeciliğin kefenini Bağdat'ta ebedi bağı ruhun ve ilahi hikmetlerin Şam'da son sınırı manevi medeniyetlerin Kozmik bakış metafizik sezgi Bağdat'tan dal, Şam'dan yaprak Diyarbekir'den çizgi Hep İstanbul'da kırık dökük Parçalanmış silinmiş sönmüş Hayaletler gibi kaçmış gizliliklere Loş boşluklara sığınmış kan rengi bir huzur arzusu Sabah Karacaahmet'te öten şafak kırmızısında savaş borusu Sökün eder her sabah ufkun bir ucundan yeniçeriler Su şırıltısından gök gürültüsüne değin Bütün seslere düzen vermiş ebedi mehter Yok olduysa bu şehir ruhu ruhuma sindi Ben yaşadıkça o yaşayacak bende Kimbilir belki o da dirilecek benimle İslam Milletinin dirilişinde O yeniden güneşin güneş ayın ay ve dünyanın dünya İnsanın insan olduğu o günde Ölümün biliyorum ey İstanbul diriliş içindir Öyleyse indir ruhunun teslim bayraklarını indir göm toprağa Doğrul ve kalk ayağa Kemiklerinle etin arasında Sonsuz güç topla korku ve muştuyla Mucize muştusuyla Yüreğim yırtılıyor çınlıyor ağlıyor yüreğim Fırtına yaprak yaprak dökülüyor Gecenin tüyleri savruluyor havaya Ölümümü kutlayan Arz oğullarıyla Mübarek toprağın anlamından bile yoksun Taşın demirin mermerin ve tozun metafizik kadrine bile düşman Kabus ruhumu çalmak isteyen hırsız Madde dönüşür binbir şeye ama ruh kaybolmaz Altın madeni gibi pırıl pırıl kalır ve solmaz Ve ben kardan geldim ama denizi üstlendim Denizi yüklendim adeta denizle evlendim Denizle yaşadım denizle öldüm Öldükten sonra denizin gözlerini gördüm Denizden denize yükseldim Birliğin şarkısını işittim dinledim derinliklerinde Sedeflerinden yapılmış İstanbul camilerinin taşları Beyaz güvercin kanadı köpüklerinde kubbelerini gördüm camilerin -Ama gizleyerek saklayarak itiraf etmeyerek- Bursa'dan gelen yeşil bu denizi boyadı gökten sonra Ve trenler şifreli düdükleriyle trajedileri perdelerken Dönüp bir köşeden ötede kaybolurken Ben kayalarını denizin ahenkleştirdiği kıyılarda Gerçeği koğaladım hayal meyal görünen kelimeler arkasında Ve derken birden karaya sıçradım Ayasofya Padişah türbeleriyle örtülmüş maskelenmiş şehzade mezarlarıyla Kayboldu o deniz o kentle birlikte Rabbim bildir bana olup biteni O yeşil ötesi ışığı o güneşi tahlil eden su çizgisini Ve sen ey Avrupa yerin dibine batacaksın bitmez tükenmez suçlarına karşılık Ve derken Ayasofya yüzüme çarpan karanlık Serin ve kilim nakışlı kızıl gözlü dev bir cam gibi Ve kılıcımın ucunda Ayasofya küçük bir bilya gibi Uçuyorum göklerin kubbesine bir ikram gibi Gök sofrasında bir çeşni bir garnitür gibi Kalk ve kavra ruhum bir kadavra gibi solan bu göksel yapıyı Bir kartal taşırken yere düşmüş Ve kalakalmış kaldığı yerde Sonra karanlıklardan çıkan kartallar tünemiş üstüne Yemişler ötesini berisini Ey kozmiğin kemirdiği bir kent gibi yükselen yapı Ey Allah'a açılan ve kapanan ulu kapı Bir at gibi soluyorsun kulelerinle Deniz öfkenin köpükleriyle benekli Gel barışın köprüsü ol içimizde dışımızda Yeniden sularından içelim kana kana Savaşabilirim bugün bütün dünyayla Gerekirse Ruhumuzun susadığı hakikat olan Evrensel İslam Barışının zaferi için Aşk için Tanrı hakikati aşkı için Göğe çıkan İsa yere insin diye -Fazla çıkardılar göğe- Gel ey Muhammed ve İsa hakikati Burada sizi bekleyen bütün bir insanlık var Bulutlar yaralı insanlar zehir saçan fırtınalar Kara-düşünce fırtınalarıyla yüklü kurşun levha havaları Savaşırım doğudan daha doğu Doğrudan daha doğru olanı bulmak için Zulme karşı savaşabilirim İnsan başı yalnız Tanrı önünde eğilecektir Ebedi hakikat budur Bunun için savaşırım ben Bunun için kanım helal olsun Şehrimin altına özgür Tanrı aşkını yazmak İstanbul'u yeniden Tanrı şehri yapmak Bunun için savaşırım ben Servi için savaşırım çınar için savaşırım Tozlanmamış gün doğuşu için Yıldızlar geceleri yeniden görünsün diye Tuz deniz damlasında gülsün Çam denizle gülüşsün Su tenimizle barışsın Ruhumuzla ışısın diye Savaşçıyım ben atalarım gibi İstanbul için savaşırım Bağdat'ın dervişlik ortağı Şam'ın kılıç kardeşi Olan İstanbul için Benim güneşimden öteye kimse gidemez Benim güneşimin üstüne doğmadığı hayat hayat değil "Benim duvarımdan yüksek duvar haraptır" Gerçek özgürlüktür kölelik değil Tanrı'ya kulluk İstanbul olacak yine gerçek özgürlüğün türküsü Kıyamete kadar söylenecek türkü Sezai Karakoç |
Bir Gün İstanbul'da Günlerden bir gün İstanbul'da Sabah oldu eşya ışıdı Bahçedeki horoz öttü Horozun öttüğünü duyunca Türkü tutturdu Bir çiçek keyfine göre... İşler bu yola döküldü mü, İnsanoğlu durmaz Yatağımdan kalktım Kahvaltı ettim Geceden kalma ne varsa Ceketimi giydiğim gibi Sokağa çıktım Bir rüzgar esti hafiften Sonra durdu Yağmur çiseliyecek gibi oldu Bir tramvaya atladım Doğru parka gittim Sıranın birinin üstüne Uzandım Gökyüzünü seyrettim Gökyüzü de bir türkü söyledi Gökyüzünün türküsü de Horozunkine, çiçeğinkine uygundu Öylesine maviydi gökyüzü Öylesine derin Öylesine sonsuz Ama bıkılıyordu gökyüzünden Kalktım kahveye uğradım Bir çift söz ederim dedim Ahbap aradım Bulamadım Bulamayınca Elim şakağımda Düşünmeye vardım Derken öğle oldu İş yerleri boşaldı Cümle halkın karnı acıktı Ben de acıktım Bir köfteci dükkanına girdim Köfteler kızardıkça Ortalığı bir duman sardı Bir soğan kokusu Öğleden sonra da geçti aynı minval üzre Yalnız bir aralık Bir sevda yaşadım düşümde Büyük bir caddeden geçerken Bir kadın görünce balkonda Saçları alabildiğine sarıydı Bugüne dek Görmediğim acaip kuşlar havalanıyordu Sabahlığında Sevdalandım düşümde O benden habersiz Akşam gelecek aşığına Hazırlandı durdu aynasında Gönlü sevdayla dolanların Son uğradıkları meyhane Bir yudum aldım da Kendimi buldum kocaman bir denizde Nelerin unutulup gittiği nelerin İzi bile görünmeyen gemilerin Akşamları sokakları dolduran serinlik Bir kahvecinin Kahvesinin bahçesini suladığı Anı hatırlattı bana Bütün gün taban teptim İçimde bitkinlik Akşamı ettim Sabahattin Kudret Aksal |
ÖLÜMLÜ AKARSU Aktığı her yere, Kırgınlığını götüren bir akarsuyum… Ellerine saçıldım… Yüzüne çarpılmak için… Ayaklarının arasından geçerek, Su diyen çocuklarına yetişen akarsuyum… Nice denizlerde kendimi gizledim, Kızaran yüzümü saklamak için… Önündeki bentlerden aşamayan, Asırlık taşları eriten, Doğumundan çok denize öldüğü yer önemli olan, kıvrımlı bir coğrafyayım… Bir ders kitabında ölmeden önce, son isteğim tenine dolanmak, her bir hücrendeki acıyı yıkamak…
|
Hadi Git! Belli ki, kor ateşler bir bende yanmış, Belli ki, herşey gerçek yalan olan sevdanmış, Belli ki, söylenecek bir kelime söz kalmış, Hadi git! Bir hoşcakal desen de yeter... Unut gitsin gözlerimi, unut verdiğin sözünü, Ağlama sen ben ağlarım, bana bırak sen hüzünü, Tebesümmü al koynuna asmadan git sen yüzünü, Hadi git! Hatıran acı olsa da yeter... Bir kalbi paramparça kırıp gittim de, Bir aşkın baharını hazan ettim de, Deryaydım bir yudumda bittim de, Hadi git! Zalim olduğunu bil yeter. Düşünme sen beni, ben sensiz de yaşarım, Düşümde gördüğüm bir sevdaya koşarım, Sevgiye gönül verdim korkma bunu da aşarım. Hadi git! Gözlerin arkada kalmasın yeter... Çorlu Erkan Başok |
ıslığın ıslak sesi lâl düştozu bahçelerden geçip giderken sen ağustos yangını akşamlara kal demeyi de bilirdim unutkan bir eylül eskicisine verip yorgunluğumu ıslıklarını durdurur evhamlı sözardı fırtınalarının gözyaşlarını silerdim merdivende yeminlenmiş deprem sonrası sardunyalarının alaca bakışlarıyla haraç mezat geriye dönük kırılganlıklar pazarında peşin alırdım çiğnediğin gururumu ezilmemişçesine apak sayfa gibi öncesinin incinmişliğini yok sayarak yüzüne yakışan nergis gülüşüne ömrümü verirdim emektar bahçevan inceliğinde özenip üstüne titreyerek o zor ayaz mevsimlere direnemeyeceğinden haberdar baktım seyirlik ayrılıklara aşinaydı ezberindeki aşk yalnızlığıma yalnızlık ilikleyecek türden dilindeki lâl kalbimi 'hoşçakal' la kilitleyip siyah güller yetiştirdim Sinem Sevinç YILDIZ |
KAÇAK Efendi misiniz, kodaman mısınız ne,bir mektup yazıyorum size,bilmem vaktiniz var mıokumaya bu mektubu.Az önce verdiler elimeaskerlik kâğıtlarımı,savaşa çağırıyorlar beni,diyorlar yola çık en geç çarşamba akşamı.Efendi misiniz, kodaman mısınız ne,dövüşmeye hiç istek yok içimde,insancıkları öldürmeye gelmedim ben,gelmedim ben bu yeryüzüne.Sizi kandırmak değil niyetim,ama söylemeden de edemem,savaş ahmakların işi, hem insanlar ondan hanidir bıktı.Doğduğum günden bu yanaölen çok babalar gördüm,gidip dönmeyen kardeşler gördüm,çocuklar gördüm iki gözü iki çeşme.Ya analar ne çekti, ya analar,bir yanda işi tıkırında bir avuç insanbolluk içinde rahat yaşar,bir yanda ölüm, çamur, kan.İnsanlar tıkılmış dört duvar içine,çalınmış neleri var neleri yok,karıları, eski güzel günleri bütün.Gün doğar doğmaz yarınkapatacağım şırak diye kapımıölmüş yılların suratına,alıp başımı yollara düşeceğim.Aşacağım karaları, denizleri,ne Avrupa'sı kalacak, ne Amerika'sı, ne Asya'sı,dilene dilene hayatımışunu diyeceğim insanlara:Üstünüzden atın yoksulluğu,durmayın bakın yaşamaya,hepimiz kardeşiz, kardeşiz, kardeş,ey insanlar, ey insanlar, ey.İllâki kan dökmek mi gerek,gidin dökün kendi kanınızı,size söylüyorum bunu da,efendi misiniz, kodaman mısınız ne.Adam korsunuz arkama belki de,unutmayın jandarmalara demeye:üzerimde ne bıçak var, ne tabancakorkmadan ateş etsinler bana,korkmadan ateş etsinler bana.-Cezayir Kurtuluş Savaşı'nda ölenleri anarak- Boris VIAN |
| Saat: 07:25 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık