![]() |
TÜRK TELEVİZYON TARİHİNİN UNUTULMAYAN ANLARI! Televizyonlarda her gün yeni bir gaf yapılıyor... Ama bir de 'klasikler' var... İşte, günün gırgır 'haberi'... Bakalım siz hangilerini hatırlıyorsunuz. Melih GÖKÇEK'in konuk olduğu bir televizyon programında canlı yayına katılan bir hayat kadınının sözleri: "Melih BEY iyi günler, biz, bizim kerhanede 100 tane ******, senin gibi bitane ****** çocuğu doğuramadık!!! " demesi. Kahramanımız 'Seda SAYAN' yine bi sabah elleri belinde, programını sunuyor. O sırada bi canlı bağlantı olur ve... Seda SAYAN: - AAloooğğğ kiminle görüşüyoruz ? - Ben Mustafa - Naber lan Mustafa ? - Nerden arıyosun bizi Mustafa ? - Şişli'den. - Ne iş yapıyon lan Mustafa? - Belediye başkanıyım... (Mustafa SARIGÜL) TÜRK TELEVİZYON TARİHİNİN UNUTULMAYAN ANLARI! İsmet Badem bir basketbol maçında seyircilerin arasına çıkar ve bir kızla röportaja başlar. Badem: sizin gibi güzel bayanları salonlarda görmekten çok mutlu oluyorum. Basketbola bu ilgi nereden? Kız: ben Efes kızlarından biriyim zaten. Badem: Aaa öyle mi çıplak değilsin ya tanıyamadım. Bu diyalogdan sonra anlatım masasında olan Murat Murathanoğlu kopmuştur ve ekranları başında izleyen milyonların söylemek istediklerine tercüman olmuştur. Murathanoğlu: Ya İsmet bi de sana bu iş için para veriyorlar değil mi? |
İran’a nükleer saldırı, ABD çağının sonu olur İran’a yapılacak askerî bir müdahalenin başarı şansının çok az olduğunu vurgulayan Coolsaet, muhtemel bir müdahalenin İran’ı daha milliyetçi hale getireceğini ve son tahlilde Batı’nın hazzetmediği Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ı da güçlendireceğini düşünüyor. Coolsaet’in konu ile ilgili sorularımıza verdiği çarpıcı cevaplar şöyle: İran sorununu askerî müdahale çözer mi? Kısa vadede askerî bir müdahale ihtimali olduğunu düşünmüyorum. ABD ve İsrail kısa vadede askerî müdahalede bulunmak istiyor belki; ancak ABD zaten Afganistan ve Irak’ta büyük operasyonların içinde ve askerî kabiliyetlerinin sınırlarını zorluyor. Sınırlı bir askerî müdahaleyi bile yapmak birkaç sebepten teknik olarak zor. Bazı nükleer tesisler yeraltında, bunları tamamen yok etmeniz mümkün değil. Bu tesisler hakkında Amerikalılar da yeterli istihbarata sahip olmadıklarını biliyor. Irak’taki istihbarat felaketinden sonra Amerikalılar yoğurdu daha da üfleyerek yiyecektir. En önemlisi de sınırlı bir askerî harekâtın bile özellikle ABD açısından çok büyük neticeleri olacaktır. ABD, askerî bir müdahalede bulunsa bile nükleer programı tamamen yok edemeyeceğini, sadece birkaç yıl geciktirebileceğini kavramış durumda. Askerî bir harekât daha çok Ahmedinejad’ın işine yarayacak ve aslında neden nükleer güce sahip olmak gerektiği konusunda kendi halkını rahatlıkla ikna edebilecektir. Yani askerî harekât İran’ın nükleer silah sahibi olma azmini kamçılayacaktır. İsrailliler 1981’de Irak’taki Osirak nükleer santralına başarılı bir askerî harekât yapmıştı... Aradaki büyük fark, Irak’ın sadece bir nükleer tesisi vardı ve yer üstündeydi. İran’da ise nükleer tesisler büyük bir coğrafyaya dağılmış durumda, bir kısmı da yeraltında inşa edilmiş. Dolayısıyla ABD, askerî harekât yapması durumunda hiçbir zaman İsraillilerin Irak’ta olduğu gibi nükleer programı % 100 tahrip edip etmeyeceğinden emin olamayacak. İsrail’in Irak’a yaptığını Amerikalıların İran’a yapması mümkün değil. Gerilimi düşürmenin bir yolu var mı? Sihirli bir formül yok. Askerî bir harekâtın başarılı olacağının hiçbir garantisi yok ve siyasi neticeleri hesaplanamıyor. Acilen yapılması gereken BM Genel Sekreteri Kofi Annan ile Milletlerarası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) Genel Müdürü Muhammed El Baradey’in mesajlarına kulak verip gerilimi düşürmek. İran’ın nükleer silahlara 3 ila 15 yıl arasında sahip olacağı tahminleri yapılıyor. Dolayısıyla öncelikle gerilimi düşürüp, meseleyi Batı’nın elinden kurtarmalıyız. Bununla şunu kastediyorum, şu ana kadar baskı ABD ve Avrupa Birliği’nden (AB) geliyor, Ahmedinejad da bunu Batı’nın İslam âlemine yeni bir müdahalesi olarak sunuyor. Bir an evvel tartışmayı BM ve IAEA’in eline verip, meseleyi bu iki örgüt üzerinden çözmeye çalışmalıyız. Meseleyi Batı’dan arındırabilirsek İran’a imzaladığı anlaşmalara sadık kalması için baskılar daha rahat yapılabilir. İslam ülkeleri bir rol oynayabilir mi? Tek taraflı değil; ama Annan’ın çizgisi takip edilirse faydalı olabilir. Yani İran’ın komşuları mesela, gayrimüslim olanlar bile, Baradey’in onayı ile İran’a bir heyet gönderebilir. Türkiye böyle bir girişime öncülük edebilir. Bir diğeri İslam Konferansı Teşkilatı (İKT), Annan ve El Baradey ile işbirliği içinde acilen toplanabilir. Ülkenin dinî lideri Hamaney’in Ağustos 2005’te nükleer silahların kullanılmasını yasaklayan fetvası gündeme getirilebilir. Türkiye, İran için böyle bir girişim başlatmak istiyor. Ancak Amerikalılar pek de nazik olmayan bir üslupla böyle bir şey istemediklerini açıkladı. Bu konuda en son söz söylemesi gereken ülke ABD’dir. Kendisinin yaptıklarını başka ülkelere “aman yapmayın” demesi için hiçbir meşru mülahazası olamaz. Türkiye’nin milli menfaatleri için yapması gerekenlere kim ‘dur’ diyebilir ki... El Baradey’i, Irak Savaşı öncesi H ans Blix’e benzetiyor musunuz? Hayır! Fakat ne demek istediğinizi anlıyorum. İki durum sanıyorum birbirinden çok farklı. Irak bunalımında ABD, milletlerarası hukuk ve milletlerarası kurumların dışında çalıştı. Şu an ise ABD uluslararası kurumları kullanmak istiyor, böyle bir irade Irak tartışmasında kesinlikle yoktu. Bir de tabii İran’ın nükleer silahlara kavuşması durumunda Türkiye, Suudi Arabistan ve Irak gibi ülkeler rahatsız olacaklardır. Eğer İran nükleer bir güç olursa mezkûr ülkelerin tehdit hissetmesi en tabii haklarıdır. Müslümanlar, İsrail nükleere sahipken, bölgedeki bir başka ülkenin neden aynı şeyi yapamayacağını sorguluyor. Bakın Pakistan bir nükleer güç ve nükleer silah programı için Hollandalılardan yardım aldı. Ben Batı’nın 11 Eylül’den sonra Müslümanlara yönelik bir savaş başlattığı kanaatinde değilim. Sanıyorum burada doğru soru, ‘Dünyadaki güçler dengesinde kuvvetsiz görünen ülkeler neden kuvvetlilerin sahip olduğu imtiyazlara kavuşamıyor?’ olmalı. Arap komşularının Ahmedinejad’dan pek hazzettiklerini sanmıyorum; ancak o, güçsüzlerin güçlülere baş kaldırdığı mesajı veriyor. İşte tam da bu yüzden konunun Batı’nın elinden kurtarılması gerektiğini düşünüyorum. O zaman İran neden nükleer silah üretmemeli: a- Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı (NPT) imzaladığı için, b- İran dahil herkes için tehlikeli olduğu için. Sadece bir anlaşmayı imzalamak, bu konuda yeterli bir caydırıcı unsur mu? Hukukî açıdan evet! Hindistan, Pakistan ve İsrail, üçü de NPT’yi imzalamadı. Dolayısıyla nükleer silah üretirken milletlerarası yükümlülüklerinin tersine bir şey yapmadılar. Tabii asıl sıkıntı eğer İran da Kuzey Kore gibi NPT’den imzasını geri çekmek isterse ortaya çıkacak. 6 ay önce haber verip, ‘ben artık bu işte yokum’ diyebilirsiniz. ABD’nin 2002’de Anti-Balistik Füze Antlaşması (ABM)’ndan tek taraflı olarak çekilmesi tam da böyle bir durumdur. Ama Pakistan nükleer silah ürettiğinde birçok ambargo ile karşılaştı. İsrail söz konusu olduğunda bırakın ambargoyu, silahların mevcudiyeti bile konuşulmuyor. ABD Hindistan’a tavır koyacağına, nükleer kulübe davet ediyor. Evet Batı çifte standartlara sahipmiş gibi algılanıyor. Çoğu zaman algı hakikatin kendisinden daha önemli hale geliyor. Arada şöyle bir fark var. İsrail nükleer programına 1960’larda başladığında öncelikle nükleer silahlara karşı bu kadar sert tepkiler verilmiyordu, bir de tabii İsrail’in Batı’daki imajı çok olumluydu. Hindistan ile Pakistan bu işe soyunduğunda dünyada nükleer silahlara karşı tepki artmıştı. Ama algılamayı anlıyorum, bu yüzden meselenin hızla Batı’nın elinden alınması gerektiğini söylüyorum. Hadi İsrail’in nükleer silahlarına bir şey denmiyor; ama nükleer tesislerinin incelenmesi için de bir iki cılız ses dışında hiçbir şey duyulmuyor. ABD’nin Hindistan’a yaklaşımı tartışılıyor. Bazı ülkeler teftiş edilirken, bazıları edilmiyor, bu yüzden çifte standart algılamasını anlayabiliyorum. Bush’un Hindistan ile yaptığı anlaşma şu an Kongre’de onay bekliyor. Bazıları ‘Bu anlaşmayı onaylarsak İran’a nükleer silahlara kavuşması için çok güçlü bir argüman vermiş olacağız.’ diyor. Seymour Hersh geçenlerde ABD’nin İran’a karşı nükleer silah kullanmayı ‘tarttığını’ yazdı. Nükleer bir saldırı imkânsızdır. Böyle bir şey olursa, ABD bütün ahlakî üstünlüğünü kaybedecektir, ABD çağının sonu olacaktır. Amerikan halkı bile böyle bir durumda çok büyük tepki verecektir. Oval Ofis’te birileri bunu bir seçenek olarak takdim etmiş olabilir; ama galip ihtimalle şöyle bir tepki almıştır, “manyak mısın sen?” Nükleer silah kullanan bir başkanın azledileceği kanaatindeyim. İsrail askerî bir harekât yapabilir mi? İsraillilerin bunu yapabilecek güçleri olduğunu sanmıyorum. Bunu ne yapacak araçları ne de istihbaratları var. Dünyadaki en büyük silahlı güç bile bu operasyonun başarısından emin olamaz. Amerikalıların böyle bir saldırıda İsraillilere yardım edeceğini de düşünüyorum. İranlılar hakikaten söyledikleri gibi sadece nükleer enerji peşinde olamazlar mı? Teknik olarak mümkün. Ama böyle bir programı neden 20 yıl sakladılar, IAEA’nın sorularına neden ısrarla cevap vermiyorlar? NPT’yi imzalamış olmalarına rağmen neden müfettişlere izin vermiyorlar? Kafaları karıştıran bir sürü soru var. |
Terörün çözümü topyekün mücadele’Emniyet Genel Müdürlüğü Sözcüsü İsmail Çalışkan, Terörle Mücadele Yasası’nda yapılacak değişiklikle Ceza Kanunu’ndaki eksikliklerin tamamlanacağını söyledi. Ancak, Çalışkan terörün sadece yasal düzenlemelerle çözülemeyeceğini vurguladı. ANKARA - Yeni Terörle Mücadele Yasa tasarısına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Çalışkan, yapılan düzenleme ile ceza kanunundaki eksikliklerin giderildiğini söyledi. “Yasanın çıkması ile terörün biteceği kimsenin aklına gelmesin” diye konuşan Çalışkan, “Bu topyekûn bir mücadeledir, herkesin üzerine düşen görevi yapması ile sorun çözülür” dedi. Örgütlü suçlar ile terör suçlarında gözaltı süresinin daha uzun olması gerektiğine dikkat çeken Çalışkan, bunun ancak Anayasa’nın değişmesi ile söz konusu olacağını vurguladı. |
Reformcular lütfen ayağa kalkar mısınız? Türkiye’nin Güneydoğu’sundaki şiddetin sürmesi ve partilerin tamamının problemin çözümü konusunda istekli görünmeyişi şeklindeki çarpıcı gerçek Avrupa’daki politik yelpazenin her iki ucundaki siyasetçilerin sabırlarını taşıracak hale getirmiştir. Provokasyonların ve şiddetin sona erdirilmesiyle ancak kısırdöngü kırılarak Güneydoğu Anadolu’nun gelişmesine yönelik gerçekçi bir program uygulanabilir ve Kürtlerin kültürel ve siyasi haklarının tam olarak verilmesi sağlanabilir. Şiddetin sürmesi bu hedefin ulaşılamaz bir halde kalmasına yol açmakla kalmayıp aynı zamanda Kürtlerin AB içindeki desteklerini de kaybetmesine sebep olacaktır. Geçtiğimiz haftalarda, Güneydoğu’daki Türk güvenlik güçlerine muhalif olanların yol açtığı kargaşada ve İstanbul’daki terörist saldırılarda en azından 15 kişi hayatını kaybetti. Polis birliklerinin Diyarbakır ve Kızıltepe’de gereğinden fazla güç kullanması şiddetli bir şekilde kınanmalıdır. Göstericileri dağıtmak için otomatik silahların kullanılması mazur görülemez ve açık bir şekilde uluslararası hukuka aykırıdır. Türk hükümeti olayları soruşturmalı ve savcılar sorumlu olan görevliler hakkında yasal işlem başlatmalıdırlar. Kalıcı bir barış için yol haritası Aynı zamanda liderleri tarafından kasıtlı olarak patlama ve kargaşa şeklinde şiddete yol açan PKK’nın provokasyonları da şiddetli bir şekilde kınanmalıdır. İstanbul’da belediyeye ait üç otobüsün yakılması şeklindeki saldırılar herhangi bir kayıp verilmeden atlatıldıktan sonra dördüncü bir otobüse yapılan saldırıda iki genç kadın hayatını kaybetti. Şehirlerde makul bir hayat kurma veya köylerine dönme arzusunda olan Kürtlerin çoğunluğu, çatışmayı tırmandırmaya çalışan PKK’nın “askeî” kanadı içindeki menfaatperest liderlerin tutsağı olmamalıdır. Türkiye’nin Güneydoğu’sundaki problemlerin çözümü için zaman geçmektedir, bu problemler içinde şüphesiz en acili bölgenin sosyo-ekonomik açıdan azgelişmiş durumda oluşudur. Türk hükümetinin, halen Kürt işgücünün yarıdan fazlasını etkileyen işsizliği ciddi bir şekilde azaltmaya yönelik kapsamlı ve her yere ulaşan bir yardım ve kalkınma programı olmaksızın Kürtlerle kalıcı bir şekilde uzlaşmanın sağlanamayacağını anlaması gerekir. Gerçek bir ilerleme kaydedilmesi gereken ikinci bir alan kültürel haklardır. Mevcut hükümetin Kürtçenin de dahil olduğu Türkçe dışındaki dillerde yayın yapılmasına ve bunların öğretilmesine imkan veren bir ilerleme kaydettiği bir gerçektir. Fakat son derece çekingen bir şekilde atılan bu adımlar sadece bir başlangıçtan ibarettir: Televizyon kanallarına ancak günde 45 dakika ve haftada toplam dört saat süreyle ve Türkçe altyazılı olarak Kürtçe yayın imkanı verilmiştir. Kürtlere kültürel hakların verilmesi süreci ciddi anlamda hızlandırılmalıdır. Dahası, seçim sisteminin ıslah edilmesi de hayati öneme sahiptir. En uygun seçenek, seçim barajının %10’dan %5’e çekilmesi olacaktır. Kısa vadede bu mümkün olmazsa Millet Meclisi’nde 100 sandalyenin nisbi temsile imkan tanıyacak şekilde ayrılması da iyi bir fikir olacaktır. Bu, Kürtlerin Türk siyasi hayatında yer almalarına ve seslerini duyurmalarına imkân verecek ve Kürtlerin büyük bir çoğunluğunun Kürt kimlikleri tanınacak olursa ve tanındığı zaman Türk vatandaşlığına bağlı kalmak istediğini de ortaya çıkaracaktır. Fakat PKK tavrını değiştirmezse bölgenin ekonomik açıdan gelişmesi ve kültürel hakların verilmesi için gösterilecek çabalar da boşa gidecektir. PKK yönetimi görünüşte İspanya’daki terörist örgüt ETA’nın yakın zamanda uyguladığı tek taraflı ateşkesten yanlış dersler çıkarmaktadır: Birilerinin bir çözüm amacıyla müzakere için saygı gören bir taraf haline gelmesi, kavgayı yaygınlaştırmakla değil, aksine şiddetin her türlüsünü terk etmekle olur. Kürtlerin çoğunun da artık farkına vardığı gibi, Türkiye ile AB arasındaki yakınlaşma onlar için müstesna bir şanstır ve nihayet ihtiyaç ve taleplerine uygun karşılıklar elde etme fırsatı sağlamaktadır. Bu nedenle, mevcut şartlar tatminkâr bir çözüm için uygundur. Türkiye Avrupa Birliği ile müzakerelere başlamıştır ve Avrupa Türkiye’deki insan hakları ve kültürel haklar konusuna hiçbir zaman bugünkü kadar ilgi duymamıştır. Diyarbakır’ın Kürt asıllı eski belediye başkan yardımcısı Dağıstan Toprak’ın da ifade ettiği gibi: “Şayet burada gerçek barışa ulaşmak istiyorsak, PKK’nın da kendisini dünyadaki yeni duruma uydurması gerekir. Türk devleti daha demokratik bir hal alıyor. PKK’nın da aynısını yapması gerekir. Silahlı mücadele fikrinden vazgeçmeli ve farklı düşünen Kürtlerle saygılı bir şekilde diyalog başlatılmalıdır. Aynı zamanda yönetimini de yenilemeye muhtaçtır. Bu organizasyon bir Soğuk Savaş mantığıyla şekillenmiştir. Değişime ihtiyaç duymaktadır.” AB imtiyazını kimse unutmasın Oldukça cesaret verici bir inisiyatif geçen yaz tanınmış Türk ve Kürt aydın, bilim adamı, sanatçı ve siyasetçilerden oluşan 150 kişilik bir grubun kamuoyuna yönelik olarak hazırladığı ve PKK ile Türk hükümetini Güneydoğu’daki silahlı çatışmaya bir son vermeye çağıran bildiriydi. Günümüz Avrupa’sının ve özellikle prensip olarak azınlık hakları ve insan haklarına saygı duyulması gibi konuların en güvenilir destekçileri olan güçlerin mantalitesine uygun gelen şey tam olarak bu tür inisiyatiflerdir. Erdoğan’ın Kürt meselesine demokratik bir çözüm bulunacağı şeklindeki demeçleri tam da bu beklentiyi karşılayan bir cevap olmuştur. Aynı zamanda, Türk hükümetinin Güneydoğu vilayetlerinde kalıcı bir barışa ulaşabilmek için zorunlu olarak ilk önceliğin hukukun üstünlüğünü tesis etmek olduğunu kabul etmesi de son derece önemlidir. Dünyadaki etnik çatışmaların kaynağı ve temeline yönelik yakınlarda yapılan bir araştırmada, taraflar arasında güven tesis edilmesinin bir ön şartı olarak devletin güvenilir bir aktör olmasının vazgeçilmez bir zorunluluk olduğu vurgulanmaktadır: İç çatışmalara bir son verilmek istendiğinde, iyi yönetimin, sorumluluk anlayışına sahip bir demokrasinin ve normal siyasetin alternatifi yoktur. Her iki tarafta da duyanlara cesaret veren söylemler mevcuttur. Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) eşbaşkanı Ahmet Türk, Kürtleri şiddetten uzak durmaya çağırmıştır: “Şiddet sadece daha fazla şiddete sebep olur.” Aynı zamanda, hem Başbakan Erdoğan hem de Dışişleri Bakanı Gül terörizmin yegane çözümünün daha fazla demokrasi olduğunu ifade etmişlerdir. İlgili bütün taraflar şiddet ve provokasyonları durdurmalıdır. Gösterilere katılması için çocuklarını gönderenler, kargaşaya engel olmaya çalışanlar ve onlara ateş açanların hepsi aynı madalyonun tehlikeli iki yüzüdür. Şahinler ve aşırılıkçılar zaten uzun zamandan beri bu ihtilafı tekellerine almışlardır. Şimdi ise artık, barışçı ve ortak bir çözüm bulunmasını isteyenlerin öne çıkmasının zamanıdır. Hakim olması ve kazanması gereken güçler bunlardır. |
Güneydoğu'da terörist avı sürüyor http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/guncel/1145606751576.jpgGüneydoğu'daki birliklerdeki hareketlilik konusunda askeri çevrelerden ilk açıklama geldi. Bölgedeki birliklerin 'takviye' edildiğini açıklayan askeri çevreler, 'operasyonlar yoğun ve kararlı olarak sürecektir' dedi. Aynı çevreler, bölgede ayrı bir karargah kurulmasının da söz konusu olmadığını ifade etti. PKK terör örgütüne karşı başlatılan operasyonlar Şırnak, Hakkari, Siirt ve Tunceli çevresinde yoğunlaşmış durumda. PKK militanlarının Türkiye topraklarına sızmalarına engel olmak için sınırdaki birlikler de geçiş noktalarında önlemler aldı. Bölgedeki birlikler malzeme olarak takviye edilirken, batıdaki komando tugayları da operasyon bölgesine kaydırıldı. Yapılan değerlendirmeler, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin son yılların en geniş kapsamlı operasyonlarını başlattığını gösteriyor. Operasyonların amacının, yeniden toparlanma çabası içinde olan PKK'ya güçlü bir darbe vurmak olduğunu belirtiliyor. Askeri yığınak sınırda başlamıştı Türk Silahlı Kuvvetleri, Irak ve İran sınırında PKK'lı teröristlere karşı sıkı önlemler alarak, sınırlara askeri yığınak yapmaya başladı. Kayseri'den gelen birlikler Hakkari'nin Yüksekova ve Şemdinli, Isparta'dan gelen birlikler Çukurca ilçesinde Bolu'dan gelen birlik ise Şırnak'ın sınır bölgelerine yerleştirildi. Bölgede askeri hareketlilik sürürken, özellikle sınır bölgelerine tank, top ve askeri mühimmat sevkiyatı da sürüyor. AİHM'den Türkiye aleyhine 4 karar http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/guncel/1145604247775.jpgAvrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye aleyhine açılan 4 davayı karara bağladı. Aydun Başlık, Esral Karagöz, Yaşathak Aslan, Fercan Kaya ve Nizamettin Doğan’ın yaptığı ortak başvuruyu değerlendiren mahkeme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin ihlal edildiği görüşüne vardı. Ancak AİHM, başvuruda bulunanların, belirlenen zamanda tazminat talebinde bulunmadıkları için Türkiye’nin para cezası ödemesine gerek görmedi. Diğer 3 davada ise Ankara, 23 bin Euro tazminat ödemeye mahkum edildi |
Neye yaradı şimdi? Türk medyasında yok yok. İyi yetişmiş entelektüeller, son model baskı makineleri, uydular, linkler... ‘Yağ var, un var, helva nerde?’ sorusunun cevabı bulunamıyor. Çünkü her şey var, denge yok medyada. ‘Ya hep ya hiç’ mantığıyla yaklaşılıyor her meseleye ve bir türlü ölçü tutturulamıyor. Oysa medyanın kalitesi yayındaki kıvamından belli olur. Bu konuda sorumluluk taşıyorlar. “Ya olacak, ya ölecek” mantığıyla yaklaşılmaz olaylara. Her meselenin bütün seçenekleri hesaplanır, bilgiler, belgeler bir araya getirilir; ondan sonra duyarlı ve sorumlu yayıncılık, tutarlı ve mantıklı gazetecilik devreye girer. Şemdinli olayları ortaya çıktığı günden beri medya ölçüyü bir türlü tutturamadı. Daha ilk günden “2. Susurluk” başlığı atıldı; ancak Susurluk münasebetiyle ifade edilen hiçbir düşüncenin arkasında durulamadı. Hatırlanacağı gibi Susurluk olayı patlağında devrin siyasî iktidarı “fasa fiso” demiş ve ağır eleştiriler almıştı. Bugünkü hükümet “Ucu kime dokunursa dokunsun sonuna kadar gidilecek” dedi; umduğu basın desteğini bulamadı. Demek ki ya Susurluk için gösterilen tepkide ölçü tutturulamadı veya Şemdinli’de. “Trafik suçuna idam cezası” Bu arada iki ilginç olay daha yaşandı. Sauna çetesi diye anılan bir örgüt ortaya çıkarıldı. Ardından benzer bir örgüte Bursa’da rastlandı. Her ikisi de Şemdinli’ye benziyordu; yani örgüt üçlü sacayağı üzerinde duruyordu: Askerî bir yetkili (Jandarma komutanı, Özel Kuvvetler subayı vs.), Emniyet yetkilisi (eski Emniyet genel müdür vekili) ve PKK itirafçıları. Hal böyle olunca Şemdinli soruşturması daha bir önem kazanmış oldu; çünkü bu soruşturma benzer hadiseler için de bir ölçü olacaktı. Şemdinli’de suçüstü yakalanan kişiler vardı, televizyon görüntüleriyle sabit olan bir araç, aracın bagajında ağır silahlar ve bombalar bulunmuştu. Olayı soruşturmak için gelen devlet görevlilerine güpegündüz ateş edilmişti. Bugün herkes haklı olarak soruyor; “Van savcısı meslekten ihraç edilince Şemdinli olayı rafa kalkar mı?” Fatih Altaylı ve Haluk Şahin’in geçen hafta gündeme getirdiği bu soruyu kamuoyu da merak ediyor. Hatırlanacağı üzere Van Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın hazırladığı iddianame ilginç bir şekilde basına sızınca ortalık karıştı. Savcıya karşı gösterilen öfke de, tepki de büyüktü. İddianamede Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın adı da geçiyordu. Büyükanıt Paşa bazı gazetelere hemen özel demeç verdi ve “Yargılanmaktan gurur duyarım.” dedi. Herkes Paşa kadar soğukkanlı duramadı galiba ve olay inanılmaz bir boyut kazandı. Savcı Sarıkaya’ya ağır eleştiriler yöneltildi. Hemen herkesin ortak kanaati iddianamede amacını aşan sözlerin sarf edilmiş olmasıydı. “Askere darbe” şeklinde yapılan yorumlar ise aşırı bir tepki olarak görüldü. Genel kanaat savcının uyarılması gerektiği şeklindeydi. Ne var ki hafta içinde sürpriz bir gelişme yaşandı ve beklenmedik bir karar çıktı. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), Savcı Sarıkaya’yı meslekten ihraç etme kararı aldı. Kararın ağır olduğu çok aşikar. Müfettiş raporları basına yansımıştı. Müfettişlerin talep ettiği ceza ile HSYK’nın verdiği ceza arasında korkunç bir uçurum var. Hukukî boyutlar çoktan aşılmış, HSYK âdeta meslektaşlarına gözdağı vermişti. Nerede kaldı yargı bağımsızlığı, nerede kaldı adalet mensuplarına tanınan güvence?.. Genç savcının hatasını herkes dile getiriyor. Buna rağmen cezanın ağır olduğunu da düşünüyor herkes. Meclis Komisyon üyeleri doğru söylüyor: “Trafik suçuna idam cezası verildi.” Kamuoyunda oluşan genel kanaat şudur: Savcıya bir ceza verilmesi makul olsa bile, bu ceza ölçüsüz ve dengesizdir. Yargı bağımsızlığını ayaklar altına aldığı gibi, bundan sonraki soruşturmalar konusunda yargıya gözdağı verilmiştir... Ekşi: Böyle ne hukuk olur ne devlet ‘Medyada ölçü yok, denge yok’ derken böyle hassas konular için söylüyorum. Şemdinli olayları patladığında dengeli yayın yapamayan Türk basını, iddianamenin sızdırılması sonrasında da ölçüyü koruyamadı, kıvamı yakalayamadı. Öyle kışkırtıcı şeyler yazıldı, öyle tahrik edici şeyler söylendi ki HSYK’nın kurban adaması için sunaklar düzenlenmiş oldu. HSYK, verilebilecek en ağır cezayı seçti; ancak kamuoyu nezdinde Türk adalet sistemi çok ağır bir yara aldı. Sadece adalet değil, hükümet de, muhalefet de, askeriye de, bürokrasi de bu olaydan yara aldı maalesef. Belki en büyük hasar Türk medyasında. Zira, ölçüsüz tepkiler, rencide edici söylemler hadiseyi bu noktaya taşıdı. Belki farkında değildi medyamız; ancak neşredilenleri sıktığınızda karşınıza bir tek cümle çıkıyordu: “Sen kim oluyorsun da haddini aşarak bazı kişi ve kurumların gölgesine basıyorsun?” Böyle demek istemese bile böyle algılandı; en azından HSYK böyle algıladı ve emri yerine getirdi. Getirdi de ne oldu? Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Bülent Arınç, “Bu, vicdanları yaralayan, adalet duygusunu zayıflatan, maalesef bazı mercileri yıpratacak olan bir karardır.” dedi. Doğru söylüyor Meclis Başkanı. Bu karar, Türk hukuk tarihinde benzerleriyle kıyaslandığında şaşırtıcı; hatta üzücü bir dengesizliği ortaya çıkarıyor. Cumartesi günkü Radikal Gazetesi tartışmalara neden olan savcıları ve onların çıngar çıkaran iddialarını listelemiş. Savcı Yüksel’in “çeteciyi ziyaret”i, Talat Şalk’ın Başbakan Mesut Yılmaz’a ağır suçlamalar yöneltmesi, Ünal Canpolat’ın cinayet ve çetecilikten suçlanan kişileri serbest bırakmasından sonra oğlu ile çetelerin ortak olduğunun ortaya çıkması... O kadar çok ürpertici örnek var ki! Hiçbirinde HSYK bu kadar “ağır ceza” vermemiş. Onlarca hadise yan yana dizildiğinde HSYK’nın keyfî kararı sırıtıyor; o karar sırıttıkça “vicdan yaralaması” daha net bir şekilde ortaya çıkıyor. Zaten Arınç, çarpıcı örnek de veriyor. O günkü savcı Vural Savaş’ın Refah Partisi’nin kapatılması davasında kendisi ve arkadaşlarını “habis urlar” diye suçladığını hatırlatıyor, başvurularına “ne var bunda” cevabını aldığını söylüyor... Oktay Ekşi, HSYK kararı açıklandığı günden beri feryat ediyor; “Yargı işte böyle etkilenir.” diyor ve ekliyor: “Hangi yargıç artık sadece yasanın ve kendi vicdanının dediğine göre karar verebilir? Kendimizi aldatmayalım... Böyle ne hukuk olur ne de devlet.” Açık bir gerçek var: HSYK, askerlere şirin görüneyim derken kantarın topuzunu kaçırdı ve maalesef Türk Silahlı Kuvvetleri’ni de yıpratabilecek yeni bir yol açtı. Buyurun size gazete yorumlarından derlediğim birkaç alıntı: Hasan Cemal (22 Nisan / Milliyet): “Asker bağırdı. Sistem hizaya geldi. Bakanlık düğmeye bastı. Kurul kararı çıktı. Savcı meslekten men edildi. Ve darbe önlenmiş oldu. Kime karşı? Askere karşı darbe! Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın HSYK tarafından meslekten ihraç kararı yargının bağımsızlaşması mı, yoksa askerileşmesi mi?..” Ergun Babahan (Sabah / 21 Nisan): “Bu, Türkiye’de kendisini hukukun üstünde görenlerin elini güçlendirecek bir gelişme olmuştur. Korkarım ki bedelini hep birlikte ödeyeceğiz.” Taha Akyol (21 Nisan / Milliyet): “HSYK ‘meslekten’ ihraç cezası vermekle ölçüyü kaçırmıştır!.. Bu işi maalesef iyi yönetemedik. Genelkurmay haklı iken, lüzumsuz sertlikte bir bildiri yayınlayarak “adaleti etkileme” şüphesine yol açtı! Bakın gazeteler “domino taşı gibi” Genelkurmay’ın zikrettiği isimlerin birer birer görevden uzaklaştırıldığını yazıyor!” Derya Sazak (21 Nisan / Milliyet): “Şemdinli davasında ise “meslekten atılacak” ölçüde kusurlu bulunan savcının olayda “çete” ararken, “çeteden beter” duruma düşürülmesi çok ağırdır.” Mehmet Altan (22 Nisan / Sabah): “Belli ki gözlerimizin önünde cereyan eden Şemdinli olayı da Susurluk gibi kapatılacak. Meslekten atılmaya çalışılan savcının iddianamesinde öne sürülenlerin üstü örtülecek. Bomba atanları oraya kim gönderdi? Ast-üst ilişkisinde bu kimin sorumluluğuna girer? Bu sorular cevaplanmayacak. Tüm bunlar “nasıl olsa unutulur”, “unutmazlarsa zorla unuttururuz” refleksine tabi kılınacak. Ama “ya savcı haklıysa” sorusu hep zihinlerde canlı kalacak...” İsmet Berkan (22 Nisan / Radikal), Yavuz Donat (22 Nisan / Sabah) ve Ali Bayramoğlu da (22 Nisan / Yeni Şafak) köşelerinde alınan karar sonrası duydukları kaygıyı dile getirdiler. Mümtaz’er Hoca’nın bizdeki Müddeiumumi yazısı da bilgi ve hikmet yüklüydü. A.Turan Alkan da kendine has hoş üslubuyla meseleye başka bir derinlik kattı... Halk vicdanında bırakılan şüphe Aslında buraya alıntı yapılacak çok yazı var. Hemen hepsinin ortak görüşü HSYK ağır bir ceza vererek hem Türk adaletini zor durumda bıraktı hem de Türk demokrasisini. Bunda herkesin payı var. İddianameye eleştiriler normal; ancak unutmamak gerekiyor ki eleştiri oklarıyla delik deşik edilmeye çalışılan iddianameyi mahkeme kabul etti. Hâl böyleyken bütün faturanın bir savcıya çıkarılması hoş bir manzara oluşturmadı ve daha kötüsü savcıyı yerden yere vuranlar bile bu mağduriyeti kabullenemedi. “Ne yapalım yani; asmayıp da beslese miydik!” tarzını çağrıştıran bir mantıkla “Ne yapalım yani; böyle bir adam savcı olmaya devam mı etmeliydi” şeklindeki yaklaşım da yanlıştır. Konu bir devlet görevlisinin düştüğü trajik hâl ile sınırlı değildir. Meselenin demokrasiyle, yargıyla, sivil-asker ilişkisiyle irtibatı vardır. O yüzden yargının geleceğini tek yönlü ipotek altına alacak bir tehlike söz konusudur. Ve maalesef bugün eleştirilen son durumu, biraz da medya hazırlamıştır. Kelle istercesine yapılan yayınlar, kelle ile sonuçlanınca “Bu kadar da değil yani!” türünden bir tepkiye neden olmuştur; çünkü çifte standardın kurşunî gölgesi Arınç’ın dediği gibi “vicdanları yaralamıştır...” Yani, aynı sonla bitmiştir film ve medya gayr-ı nizami şarja destek verircesine yayın yaptı. Şimdi kendi kendine şu soruyu bir kez daha yöneltmek zorunda kalmıştır: Neye yaradı şimdi? Halk vicdanında bu kadar şüphe uyandırıldıktan sonra böyle bir sor(g)unun da pek anlamı kalmasa gerek... |
Kamusal Alanda Yasak Olmaz TBMM Başkanı Bülent Arınç dünkü 23 Nisan özel oturumda yine gündemi sarsacak yorumlar yaptı. Arınç "İlk Meclis’te kullanılan iç tüzük Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın tüzüğüdür ve 7 yıl yürürlükte kalmıştır. Bu aynı zamanda iki Meclis arasında bir bağın olduğunu ve millet iradesinin kesintiye uğramadığını göstermektedir" dedi. TÜRKİYE Öğrenci Meclisi’nde geçici Başkanlığı Erzurum İmam Hatip Lisesi öğrencisi İbrahim Seyhan’a veren; İstanbul temsilcisi Fatih Çalışkan’ın YÖK kanununun değiştirilmesi için topladığı imzaları başkanlığa sunmasına göz yuman TBMM Başkanı Bülent Arınç, dün TBMM’deki 23 Nisan özel oturumunda "rejim tartışması" olarak değerlendirilebilecek yorumlarda bulundu. Arınç konuşmasına "İlk Meclis’te kullanılan iç tüzük Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın tüzüğüdür ve 7 yıl yürürlükte kalmıştır. Bu aynı zamanda iki Meclis arasında bir bağın olduğunu ve millet iradesinin kesintiye uğramadığını göstermektedir" diye başladı. Arınç, tartışma yaratacak TBMM’deki konuşmasını şöyle sürdürdü: REJİMİN SAHİBİ TARTIŞMASI Türkiye’nin rejim sorunu yoktur. Türkiye, rejiminin Cumhuriyet olacağına, demokrasi olacağına 83 yıl önce karar vermiştir. Ülkede bir rejim sorunu değil, rejimin sahibi olma tartışması vardır. Ülke yönetiminde inisiyatif alanlarını genişletme ya da sahip oldukları gücü kaybetmeme tartışmaları vardır. ÖNCELİKLİ KURUMLAR Bazı kurumlar, kendilerinin öncelikli olduğunu, hatta üstün olduğunu vehmetmektedir. Hatta bazı kurumlar, reform çalışmalarına karşı direnmişlerdir. Ne ilginçtir ki; işlevini yitirmiş, yıllardır sorun üreten bir kurumun kaldırılması, bu kurumdan ve elitist, anti-reformculardan gelen tepkiler nedeniyle gerçekleştirilememiştir. YÖK ELEŞTİRİSİ Halkın çoğunluğunun istediği bu değişikliğe karşın, yürütmenin azınlık anti-reformcuların talebini öncelemesi ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. REJİM DESTEĞİ AB müzakerelerini sürdürdüğümüz bugünlerde hala rejimin tehlikede olduğundan bahsetmek, hele bu tehlikenin AB’ye üye olmak için bütün dönemlerden daha çok gayret sarf eden, bunda da başarılı olan kişilerin eliyle geleceğini iddia etmek her açıdan dayanaktan yoksundur. KURUM SALTANATI Bugün ülkede "kurumların saltanatı" hüküm sürmektedir. Bazı kurumların katılımcı demokrasi yerine kurumsal saltanatı Türkiye için uygun gördüklerini iddia etmek çok dayanıksız olmayacaktır ŞEMDİNLİ GÖNDERMESİ Bugün Meclisimiz, asıl görevi olan yasama ve denetim faaliyetlerini yaparken, diğer erklerden bir takım eleştiriler geldiğini görmekteyiz. Komisyon çalışmalarının yargı erkine bir müdahale olduğu iddiası, hukuk temelli bir eleştiri değildir. LAİKLİK VE TÜRBAN Laiklik ilkesine, Türkiye’de karşı çıkan kimse yoktur. Bütün tartışmalar laiklik ilkesinin farklı yorumlanmasından kaynaklanmaktadır. Bu yorum farkı nedeniyle kamusal alanda her dönemde farklı uygulamalar yapılmış ve tartışma yaşanmıştır. Devlet kamusal alanda herkes için geçerli olan hakları bir kesime yasaklayamaz ya da sınırlayamaz. Devlet, dini inançların yaşamasını teminat altına alması gerekirken, tam tersine kamusal alanda bazı inançların yaşam hakkını, ifade hürriyetini kısıtlamaktadır. Bugün özgürlüklerin genişletilmesi için güçlü bir Anayasa değişikliği artık zorunlu hale gelmiştir. GİZLİ ANAYASA OLMAZ Ülkenin iç ve dış siyasetine çok büyük etkisi olan ve "gizli anayasa" diye kabul edilemez bir tanımlamayla anılan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin hazırlanılmasında, Meclisimiz ve ilgili komisyonlarımız tamamen devre dışıdır. Demokratik bir ülkede "gizli anayasa, kırmızı kitap, derin anayasa" gibi tabirler asla kabul edilemez kavramlardır. Bu kavramlar, gizli antidemokratik bir yönetimin iktidarda olduğunu ima eder. |
İranlı seksi manken Elnaz ile Semra Kaynana canlı yayında neden kapıştı? Müge Anlı kamera arkasında yaşananları yazdı..http://www.medyafaresi.com/imgs/0.gif http://www.medyafaresi.com/documents/pictures/elnaz59.jpgBir süredir gazeteci Şenay Düdek ile Kanal D ekranlarında "Dobra Dobra" programını yapan Müge Anlı, kamera arkasında olan bitenleri derleyip okurlarına anlattı. İşte ilginç anekdotlar... Kamera arkasında neler oluyor? Müge Anlı yazıyor Kamera arkasında, yani televizyon stüdyolarının ekrana yansımayan yüzünde çok daha renkli olaylar yaşanır aslmda. Stüdyoların ışıkları yanıp da stüdyo şefinin "yayındayız" sözü duyulunca ister istemez herkes kendine çeki düzen verir, sözlerine dikkat eder. Özellikle canlı yayınlarda gerginlik daha da artar. Kolay değil, telafisi olmayan dakikalar başlanıştır. Canlı yayının gerginliği reklam aralarında yerini müthiş bir rahatlamaya bırakır ve sizlerin izleyemediği o reklam aralarında neler olur neler? Sevgili meslektaşım Şenay Düdek ile hazırladığımız Dobra Dobra programı dolu dizgin devam ediyor. 4 haftadır her sabah bir çok şey yaşıyoruz. Bir kısmına ekran başında şahit oluyorsunuz. Ama öyle anlar var ki keşke sizler de yanımızda olsanız. Aslında biz bazı reklam aralarını kaydediyoruz ve zamanı geldiğinde sizlerle paylaşacağız. Bu yüzden o anları şimdi anlatıp, büyüsünü bozmak istemiyorum. Ama bugün son bir hafta içinde Kanal D stüdyolarında yaşananlardan birkaç şeyi aktarmadan edemeyeceğim. İzleyenleriniz bilir, Murat Taşdemir'in canlı yayında Banu Alkan'ı tokatlamasının ardından ikilinin ilişkisi yaklaşık iki haftadır Seda Sayan'ın programında ekrana geliyor. Taşdemir, "Banu gelinliğini giysin, gelsin elimi öpsün onu affederim" deyince program yapımcılan gelinlik siparişi vermekte gecikmedi. Gelinlik ertesi sabah hazırdı. Tamam dedim bugün Afrodit gelinlik de giyecek. Ama olmadı... Yayın sırasında gelinlik Banu Alkariın değil bir mankenin üzerindeydi. Banu Hanım'ın gelinlik giymeyişinin bilinçli bir tercih olduğunu sananlar yanıldı. Evet gelinliği giymemişti çünkü her daim 90-60-90 vücut ölçülerinde olduğunu söyleyen Banu Hanım için gelen gelinlik 40 bedendi. Afrodit makyaj odasında gelinliğin içine girmeye çalıştı ama imkan yoktu tabii... Neyse o günkü yayın cansız bir mankenle geçiştirildi. Bir ertesi gün gelinliğin yenisi geldi. Bu kez gelinlik 46 bedendi. Banu Hanım yine denedi ama maalesef 46 beden gelinlik de üzerine olmadı. Ve bu gelişmeler üzerine öğrendik ki Banu Hanım'ın beden ölçüsü meğer 48'miş. Artık bu beden hangi ölçülere denk geliyor siz hesaplayın. *** Bir gece kulübünde kurşunlandıktan sonra evine kapanan Cengiz İmren suskunluğunu ilk kez Dobra Dobra'da bozacaktı. Dikişlerinin alındığı günün ertesi için sözleştik. Ulaştırmada görevli bir şoför Tarabya'daki evinden saat 07.00'de alacaktı İmren'i... Saat 08.00 oldu ortada yoklar, 09.00 oldu yayın başladı hala yoklar. Bu arada programımızın yapımcıları Reyhan ve Kübra telaş içinde şoföre telefon üzerine telefon açıyor. Meğer evin adresi bir türlü bulunamamış. Şoförümüz de bakmış yayın başladı başlayacak Tarabya'daki karakola gidip adresi sormuş. Sağolsunlar bir ekip otosu yardımcı olmuş, kapının önüne kadar götürmüş. Buraya kadar her şey normal görünüyor ama işin Cengiz İmren tarafına bakalım bir de... Sabahın bir vakti elinde koltuk değnekleri kapıda bekliyor. Gelen giden yok. Ve bir süre sonra kapısına bir polis otosu geliyor. İmren'i almış bir telaş. Canlı yayına gitmek için hazırlanırken 'bir problem mi oldu' diye düşünmeden edememiş tabii...Cengiz olayı anlatırken gülüyordu ama bir kaç yıldır yaşadıkları göz önüne alınırsa epey terlediği belliydi. *** Kanal D stüdyolarına bir muhabir görevlendirsek başka haber aramaya gerek yok aslında. Ve iste yine programımızda başlayan bir başka polemiğin taraflarından Adnan Şenses konuğumuz. Şenses'le sohbetimiz yayın sonrasında da devam ediyor. Bu sırada kanala Yılmaz Morgül geliyor. Meğer Sibel Turnagöl'ün programına katılacakmış. Şenses'in Morgül'le yüzyüze gelmeye hiç niyeti yokken tesadüfen yan yana konuk odalarına düşüyorlar. Bu sırada Morgül'ün sözlerini duyuyoruz: "Ben Karadenizli'yim. Arkamdan terbiyesiz diyordu. Gelsin stüdyoyu bassın, kozlarımız paylaşalım." Neyse ki ne Şenses'in stüdyoyu basma gibi bir niyeti var ne de koridorda bekleyen magazin muhabirlerine inat odalarından aynı anda çıkıyorlar. Yani ucuz atlatılıyor. Ancak İranlı manken Elnaz Pirayesh o kadar şanslı değil. O da Turnagöl'ün programına katılmak için binada. Kaynanaların kaynanası Semra Hanım sabah Elif Karlı'nın yemek programına konuk olmuştu. Turnagöl'ün programının yapımcıları bu fırsatı kaçınmadı. Hazır gelmişken konuşup razı ettiler öğleden sonra da Turnagöl'ün programına davet ettiler. Pirayesh'in bu gelişmeden habersizdi. Makyajı yapılırken Semra Hanım'ı görünce buz kesti ama yapacak bir şey yoktu. Her ikisi de programa katildi. Sonrası izleyenler için malum. Semra Hanım "Bize bir şey öğretemezsin, sen git ülkende çıkar bu kitabı" diyerek söze bir girdi ki, ikili arasında yaşananlardan bi haber olan Turnagöl ne yapacağını şaşırdı. Meğer Pirayesh rahmetli Ata'nın uyuşturucu kullandığını açıklamış. Semra Hanım bu sözün altında kalır mı? Pirayesh baktı olmuyor, stüdyoyu terk etti. Sinir küpü içinde, gözleri yaşlı binadan ayrıldı. Dedim ya anlatacak çok şey var. Geriye kalanlar da başka bir güne... |
Anzak Koyu'nda Şafak Töreni düzenlendi Anzak Koyu'nda Şafak Töreni düzenlendi Çanakkale Kara Savaşları’nın 91’inci yılı törenlerinin ikinci gününde, Anzak Koyu’nda Şafak Töreni düzenlendi. Gelibolu Yarımadası’na dün gece geç saatlerden itibaren geçmeye başlayan yaklaşık 10 bin Avustralyalı ve Yeni Zelandalı konuğun, sabahın ilk saatlerinde Anzak Koyu’nda hazırlanan tören alanında yerlerini almasıyla Şafak Töreni başladı. Törende konuşan Avustralya Genel Valisi Michael Jeffery, 91 yıl önce Avustralyalı ve Yeni Zelandalı askerlerin şafak sökerken bu koydan çıkarma yapmaya başladığını, Türk askerinin ise vatanlarını cesur şekilde savunma mücadelesi verdiğini söyledi. Jeffery, çıkarmanın ilk saatlerinde ağır kayıplar veren askerlerinin, Mustafa Kemal yönetimindeki 57. Alay ile karşılaştıklarını anımsattı. Modern Türkiye’nin kurucusu ve başarılı bir asker olan Mustafa Kemal Atatürk’ün emrindeki cesur askerlerin, saygıyı hak eden şekilde mücadele ettiklerini ifade eden Jeffery, çıkarmanın ilk gününde 2 bin asker kaybettiklerini belirtti. Jeffery, Çanakkale Savaşı’nda yer alan bütün tarafların yalnızca birbirleriyle değil çetin savaş koşullarıyla da mücadele ettiğini belirterek, zaman içinde askerler arasında saygı ve dostluk kurulduğunu kaydetti ve "Bu savaştan geriye fedakarlık ve karşılıklı saygıya dayalı ortak bir tarih kaldı" diye konuştu. YENİ ZELANDA TEMSİLCİLER MECLİS BAŞKANI Yeni Zelanda Temsilciler Meclisi Başkanı Margaret Wilson da Çanakkale Savaşı’nın birçok ülkedeki genç nesillerin yok olmasına ve toplumlarda derin acılar yaşanmasına neden olduğunu belirtti. Yeni Zelanda’nın çalışabilir durumdaki erkek insan gücünün yüzde 20’sinin Çanakkale Savaşı’nda hayatını kaybettiğini ifade eden Wilson, "Tıpkı Türk toplumunda olduğu gibi bizde de bazı aileler tamamen yok oldu" diye konuştu. Wilson, Türk halkıyla Yeni Zelandalıların yüz yıl önce neredeyse birbirlerini hiç tanımadıklarını ilk temaslarının Çanakkale’de olduğunun söylenebileceğini belirterek, "O savaşın öksüz kalan torunları bugün burada bir araya geldiler. Birbirlerine saygı duymayı savaşta öğrendiler. Bugün ülkelerimiz arasındaki bu yakın ilişkilerin temellerini bu yarımadada ölenler attı" dedi. Avustralya Deniz Kuvvetleri Komutanı Koramiral Russ Shalders, devletlerine hizmet etmek için hayatlarını feda eden tüm askerleri anmak için bir araya geldiklerini belirterek, bugün bir asker olarak Çanakkale Savaşı’ndaki koşulların zorluğunu ve bu şartlarda savaşan askerlerin cesaretlerini anlamaya çalıştıklarını söyledi. "Kayıplarımız var, ama bu savaş bize cesarete saygıyı öğretti" diyen Koramiral Shalders, ölen askerlerin ülkelerine çok şey kattıklarını ve ulusal kimliklerinin doğmasında, Çanakkale Savaşı’nın ayrı bir önemi olduğunu kaydetti. "EVLATLARINIZ ARTIK BİZİM DE EVLATLARIMIZ" Üsteğmen Ercan Aslan da Mustafa Kemal Atatürk’ün savaşta hayatlarına kaybeden yabancı askerlerin annelerine yönelik mesajını okudu. Mesajın İngilizce’ye çevrilmesinin ardından Anzak Koyu’nda toplanan kalabalık "Evlatlarınız artık bizim de evlatlarımız olmuşlardır" cümlesini alkışlarla karşıladı. Türkiye, Avustralya ve Yeni Zelanda milli marşlarının çalındığı törene katılan ülkelerin üst düzey yetkilileri, koya çelenk bıraktı. Törende, İstiklal Marşı’nı bir Avustralyalının, Yeni Zelanda Milli Marşı’nı da bir Türk’ün seslendirmesi, kalabalıktan alkış aldı. Şafak Töreni, iki dakikalık saygı duruşu ve duaların okunmasının ardından sona erdi. |
http://www.ntvmsnbc.com/news/229765.jpg ‘Yargı zayıflatılmaya çalışılıyor’ Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu, yargının, yasama ve yürütmenin baskısı ve siyasallaşma iddialarıyla zayıflatıldığını söyledi. ANKARA - Anayasa Mahkemesi’nin 44’üncü kuruluş yıldönümü töreni, devletin zirvesini biraraya getirdi. Törene, Demokratik Toplum Partisi Yürütme Kurulu Üyesi Orhan Miroğlu da katıldı. Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu, düşünce ve ifade özgürlüğü adı altında yargı kararlarına yapılan müdahalenin hoşgörülemeyeceğini söylediEleştiri hakkının maksadını aştığını ve yargıyı doğrudan hedef alır hale geldiğini belirten Tuğcu, mahkeme üyelerinin kişiliğine saldırı niteliğindeki eleştirilerin kabul edilemez olduğunu vurguladı. Hakim ve savcıların saygınlığına uygun düşen özlük haklarının getirilmesini de isteyen Tuğcu, Meclis’ten geçen sosyal güvenlik tasarısı ile hakim ve savcı aylıklarının yüzde 22 oranında azalacağını belirtti ve bu olumsuzluğun giderilmesini istedi. |
Kpss, İşsizlik ... ABD Dışişleri Bakanı Ankara'da http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1145694278975.jpgABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, çalışma ziyaretinde bulunmak üzere Ankara'ya geldi. Esenboğa Havaalanı'nda Dışişleri Bakanlığı ve ABD Büyükelçiliği yetkilileri tarafından karşılanan Rice'a bir buket çiçek verildi. Rice, havaalanında uçaktan indikten sonra apronda kendisini bekleyen araca binerek, havaalanından ayrıldı. Konuk dışişleri bakanı Ankara temasları çerçevesinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından kabul edilecek, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül ile bir araya gelecek. Türkiye'yi yaklaşık bir yıl aradan sonra ikinci kez ziyaret eden Rice'ın temaslarında, ikili ilişkilerin yanı sıra İran, Irak, terörle mücadele, Ortadoğu, Hamas'ın Ankara ziyareti, Türkiye'nin AB süreci ve Kıbrıs gibi konuların ele alınması bekleniyor. KPSS'ye başvurular başlıyor http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/guncel/1145966951741.jpgLisans düzeyindeki adaylara yönelik yapılacak Kamu Personeli Seçme Sınavı’na (KPSS) başvuru süresi, 27 Nisan Perşembe günü başlıyor. KPSS, 81 il merkezi ve Lefkoşa’da 1-2 Temmuz 2006 tarihlerinde Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi’nce (ÖSYM) yapılacak. Sınav, cumartesi sabah, cumartesi öğleden sonra, pazar sabah ve pazar öğleden sonra olmak üzere dört oturumda gerçekleştirilecek. Sınavın Genel Yetenek ve Genel Kültür testlerinin uygulanacağı cumartesi sabah oturumuna, tüm adayların girmesi zorunlu olacak. Adaylar, kılavuzu inceleyerek diğer oturumlardan hangilerine katılacaklarına karar verecekler. 2006 yılında yapılacak sınavların sonuçlarının geçerli olacağı sürede 2004-KPSS sonuçları da geçerli olacağı için 2004-KPSS’ye giren ve öğrenim düzeyleri değişmeyen adayların, 2006 yılında yapılacak sınavlara girmelerine gerek olmadığı bildirildi. BAŞVURULAR Sınava, lisans mezunları ve lisans programlarından mezun olabilecekler başvurabilecek. Bu nedenle sınav, 2006-KPSS/1 olarak isimlendirildi. 2006-KPSS/1 başvuruları, ÖSYM sınav merkezi yöneticilikleri, ÖSYM büroları ve belirlenen bazı liselerde yapılacak. Başvuru merkezleri ÖSYM’nin internet sitesinden öğrenilebilecek. 2006-KPSS/1’e başvurmak isteyen adaylar, 27 Nisan-10 Mayıs tarihleri arasında başvuru merkezlerinden 2 YTL karşılığında kılavuz satın alacaklar. Bu aşamadan sonraki işlemler, "eski" ve "yeni" adaylar için ayrı ayrı yürütülecek. ESKİ ADAYLARIN BAŞVURUSU 2004 ve 2005’de yapılan KPSS’den en az birine lisans düzeyinde girmiş adaylar "eski adaylar" olarak, kılavuzu satın aldıktan sonra 27 Nisan-10 Mayıs tarihleri arasında kılavuzun arka sayfasında yer alan banka şubelerinden birine giderek sınav ücretini (girecekleri oturum sayısının 1/2/3/4 olmasına göre 35/45/55/65 YTL) yatıracaklar. Adaylar sınav ücretini yatırdıktan en az 2 iş günü sonra, 01-12 Mayıs tarihleri arasında internet aracılığıyla başvuru işlemlerini bizzat kendileri yapacaklar. YENİ ADAYLAR RANDEVU İLE BAŞVURACAK 2004 ve 2005 yıllarında yapılan KPSS’ye hiç girmemiş ya da ortaöğretim veya ön lisans düzeyinde girmiş ve şimdi lisans düzeyinde girmek isteyen adaylar "yeni adaylar" olarak, kılavuzu satın aldıkları başvuru merkezinden randevu alacaklar ve 27 Nisan-10 Mayıs tarihleri arasında kılavuzun arka sayfasında yer alan banka şubelerinden birine giderek sınav ücretini (girecekleri oturum sayısının 1/2/3/4 olmasına göre 35/45/55/65 YTL) yatıracaklar. Yeni adaylar sınav ücretini yatırdıktan en az iki iş günü sonra 01-12 Mayıs tarihleri arasında randevu aldıkları başvuru merkezine kılavuzda belirtilen belgelerle birlikte gidecekler ve başvuru hizmet ücreti olarak 3 YTL ödeyecekler. TÜRKİYE İŞ KURUMU KPSS SONUÇLARINA GÖRE ALACAK Öte yandan, 2006-KPSS/1 kılavuzunda Türkiye İş Kurumu’nun, 2004-KPSS ve 2006-KPSS/1 sonuçlarının normal, özürlü, eski hükümlü işçi alımında da kullanılacağına ilişkin duyurusu yer alıyor. Bu arada, ortaöğretim ve ön lisans mezunları ile bu öğrenim düzeylerinden mezun olabilecekler için 17 Eylül 2006’da KPSS yapılacak. 2006-KPSS/2 adıyla yapılacak bu sınav da 81 il merkezi, 70 ilçe merkezi ve Lefkoşa’da tek oturumda gerçekleştirilecek. MEB'den 23 Nisan açıklaması http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/1145972403696.jpgMilli Eğitim Bakanlığı'ndan (MEB) yapılan açıklamada, TBMM'deki Öğrenci Meclisi toplantısı ile ilgili, "İbrahim Seyhan'ın geçici divan başkanı olması, onun imam hatip lisesi öğrencisi olmasından değil, meclisin yaşı en büyük üyesi olması nedeniyledir" denildi. MEB Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği'nden yapılan yazılı açıklamada, son günlerde basın-yayın organlarında 3. Dönem Türkiye Öğrenci Meclisi toplantısı ile ilgili çeşitli haber, yorum ve değerlendirmelerde yanlış anlaşılmalara neden olacak beyanlar yer aldığı belirtilerek, bu nedenle kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi amacıyla açıklama yapılması gereği duyulduğu kaydedildi. "Demokrasi Eğitimi ve Okul Meclisleri Projesi"nin 3 yıldan beri uygulandığı kaydedilen açıklamada, proje gereği 3. Dönem Türkiye Öğrenci Meclisi'nin 81 ilden gelen il öğrenci meclis başkanlarının katılımıyla TBMM'de toplandığı ifade edildi. Açıklamada, "Gerek illerdeki seçimlerde, gerekse TBMM çatısı altında yapılan seçimlerde öğrencilere hiçbir şekilde telkin ve yönlendirme asla olmamıştır" denildi. Açıklamada şöyle denildi: "Yaşı en büyük olan Erzurum Öğrenci Meclisi Başkanı İbrahim Seyhan'ın başkanlık kürsüsünden değil, herhangi bir üye sıfatıyla Meclis kürsüsünden söylediği sözlerin beğenilmesi veya eleştirilmesi tabiidir. Ancak buradan hareketle dünya çapında takdir toplayan bu projenin gölgelenmesi, bu konunun Sayın Meclis Başkanı Bülent Arınç'a yönelik bir karalama kampanyasına dönüştürülmesi, hele hele PKK gibi çocukların kullanıldığı yolunda bir iddianın ortaya atılması haksız, mesnetsiz ve iyi niyetle asla bağdaşmayan yaklaşımlardır. Esasen 81 üyenin hangisinin Meclis kürsüsünden ne konuşacağı önceden Sayın Meclis Başkanı ve Sayın Milli Eğitim Bakanı başta olmak üzere TBMM'nin ve MEB'in hiçbir yetkilisi tarafından bilinmemektedir." Türkiye'de işsizlik artıyor http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1145960837350.jpgTürkiye’de işsizlik artmaya devam ediyor. İşsizlik oranı Aralık-Ocak-Şubat dönemini kapsayan üç aylık hareketli ortalamalara göre, Ocak ayı itibarıyla yüzde 11.8 oldu. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, Ocak’ta toplam istihdam 20 milyon 834 bin kişiye çıkarken, işgücüne katılma oranı yüzde 46.1’e geriledi. Aynı dönemde işsiz sayısı 2.8 milyona yükseldi. İşsizlik oranı geçen yıl Ocak ayında yüzde 11.5 düzeyindeydi. TÜİK’e göre, Ocak ayında tarım sektöründe çalışan sayısı 1 milyon 85 bin kişi azalırken, tarım dışı sektörlerde çalışan sayısı 1 milyon 104 bin kişi artış kaydetti. İşsizlik oranı kentsel yerlerde 0.1 puanlık azalışla yüzde 13.7, kırsal yerlerde ise 0.7 puanlık artışla yüzde 8.9 olarak belirlendi. TARIM DIŞI İŞSİZLİK AZALDI Türkiye’de tarım dışı işsizlik oranı geçen yılın aynı dönemine göre 0.3 puanlık bir düşüşle yüzde 14.9 olarak gerçekleşti. Bu oran erkeklerde yüzde 13.9’a, kadınlarda yüzde 18.8’e geriledi. Genç nüfusta işsizlik oranı ise yüzde 21.4’ten yüzde 21.9’a yükseldi. |
Amerikan Fıkrası Guardian, Bush’un savaştan önce Irak’ta kitle imha silahları bulunmadığı yönündeki CIA istihbaratını göz ardı ettiğini yazıyor. İngiliz gazetesi, haberini eski bir üst düzey CIA yetkilisi olan Tyler Drumheller’ın açıklamalarına dayandırıyor… CIA, işgalden önce Irak’ın Dışişleri eski bakanı Naci Sabri ile yapılan gizli bir anlaşma sonucunda ülkede kitle imha silahı bulunmadığını öğrenmiş. Bu yöndeki istihbarat, Başkan Yardımcısı Cheney tarafından Bush’a iletilmiş… Drumheller, “Başlangıçta bu bilgi ile ilgilenir gibi göründüler ama sonra durum değişti” diyor ve devam ediyor: “Neticede, Beyaz Saray’da savaş hazırlıkları yürüten ekip konuyla ilgilenmediklerini söyledi. Onlara ‘Peki sağladığımız istihbarat?’ dediğimizde ‘Artık bu istihbarat meselesi değil, rejim değişikliği meselesi’ diye cevap verdiler!” Beyaz Saray Şahinleri ile CIA arasındaki bu diyaloğu pekala fıkra niyetine anlatabilirsiniz… Bush ve Adamları, Irak Savaşı’na 11 Eylül’ün üzerinden bir hafta bile geçmeden karar vermişlerdi: CIA’in “aksi yöndeki istihbaratı” umurlarında olamazdı! Beyaz Saray, İngiliz tabloid basının en çürütücü kuralını benimsemişti, bir kere: “Gerçeğin iyi bir hikayeyi bozmasına sakın izin verme!” *** Beyaz Saray Sineması’nda vizyona girmeyi bekleyen yeni filmin adı Stanley Kubrick’ten esinlenmiş: “Irak’taki KİS Yalanlarını Dert Etmeyi Bırakıp, İran’ı Öpmeye Nasıl Karar Verdim?” ABD, Tahran’daki elçilik baskınında (1979) rehin alınan vatandaşlarını kurtarmak için giriştiği operasyonu eline yüzüne bulaştırmış, madara olmuştu… Ardından, ABD’nin “bölgedeki en muteber adamı” Saddam İran’la savaştırılmış; yine sonuç alınamamıştı… ABD yıllarca İran’la oturup konuşmadı, bile: Eski gözdesi Saddam’ı paketledikten sonra birdenbire İran’la eski hesabını hatırlayıverdi… İran’ın dünya için nükleer tehdit oluşturduğu palavrası, uluslararası kamuoyuna yedirilmek üzere ‘psikolojik harekat’ fırınlarında pişirilmeye devam ediliyor… ABD bir yandan “Nükleer İran’a çakmak boynumun borcu!” derken eş zamanlı olarak Hindistan’la nükleer mercimeği fırına veriyor: Dr. Strangelove’ın tik halinde Hitler selamı veren o mekanik eli günümüzde “Dr. Strangedeal” sıfatıyla imzalıyor, bu nükleer anlaşmayı… Kuzey Kore, kaç defadır “Elimde nükleer silah var” diye bas bas bağırıyor; hiç kimse çıkıp da Kuzey Kore’yi Birleşmiş Milletler’in PFDK’sına sevk edelim!” falan demiyor... ‘Dr. Strangebush’ ise İran’ın nükleer silaha sahip olabilme ihtimalini seviyor! BM silah denetçilerinin eski lideri Hans Blix “Hiç kimse çıkıp da İran’ın tehdit oluşturduğunu söyleyemez. Eğer gerçekten isterse, İran’ın nükleer silah geliştirmesi için en az birkaç yıl var” diyor… ABD, gerekirse İran için de BM’de çizgi film oynatabilir. Gerçi, bu defa ellerinde ateşe atacak Colin Powell’ları da yok ama ne fark eder ki! İran’ı vurmak için BM’den olur alamazlarsa bunun da bir kıymeti yok. “BM bize yardımcı olmuyor, onu unutup Irak örneğinde olduğu gibi kendi işimize bakalım” diyeceklerdir… Ya, sonra? Cevabını, Irak’ta KİS bulamayan Hans Blix Amca veriyor: “ABD İran’daki hedeflere füze yağdırmaya başlarsa, eminim İran halkı milliyetçi çatı altında ABD’ye karşı hemen birleşir. Ortadoğu’da hala ABD yanlısı olanlar kaldıysa onlar bile ayaklanır. Irak’takinden çok daha güçlü bir tepki olur!” |
TÜRK TELEVİZYON TARİHİNİN UNUTULMAYAN ANLARIDAN BİRİ Esra Ceyhan'ın programında da böle anlardan çok yaşanmıştır şöyle ki, yeni piyasaya çıkmış birini konuk etmiştir Esra hanım, sohbet ederler, Esra hanım her zamanki gibi başlar yalakalıklarına, kasetiniz çok güzel olmuş geçen hafta aldım evde arabada her yerde dinliyorum demesi üzerine yeni yetmenin kasetim daha çıkmadı haftaya çıkacak demesi veeee Müslüm Gürses filminden bir sahne; Müslüm Gürses kadını kollarından tutmuş sarsa sarsa sormaktadır; Müslüm: Seviyor musun? Kadın: Hayır!! Müslüm: Seviyor musun?!!!! Kadın: Hayırrr!!!!!! Müslüm: Seviyor muusuunnnnn!!!!!!!! Kadın: Eveett!! Müslüm: Yalannnnn!!! (deyip kadına bir tokat atmıştır) : |
Armutlu açıklarında yük gemisi battı, kayıp mürettebat aranıyor Yalova'nın Armutlu ilçesi açıklarında bir yük gemisinin battığı, 2. kaptanın da aralarında bulunduğu 4 kişinin kurtarıldığı bildirildi. AA muhabirinin Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü'ne (KEGM) bağlı Harem Acil Müdahale İstasyonu'ndan aldığı bilgiye göre, Gemlik'ten Samsun'a 1200 ton gübre taşıyan ''Hacı İbrahim'' adlı yük gemisi, Armutlu açıklarında battı. Olayda, 2. kaptanın da aralarında bulunduğu 4 kişinin kurtarıldığı, mürettebattan 5 kişinin ise arandığı bildirildi. KURTULANLARIN KİMLİKLERİ - Yalova’nın Armutlu açıklarında batan "Hacı İbrahim" adlı yük gemisinden kurtarılan 4 kişinin kimlikleri belirlendi. AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, Gemlik’ten Samsun’a gübre taşırken batan 69 metre uzunluğundaki gemiden 2. kaptan Mustafa Bahar, 2. makinist Emin Savut, aşçı Baki Şentürk ile miço Mehmet Ali Günaydın, Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü’ne bağlı ekiplerce kurtarıldı. 2. Kaptan Mustafa Bahar’ın verdiği bilgi doğrultusunda, geminin kaptanı Mehmet Çelik’in de aralarında bulunduğu 5 kişilik mürettebatı bulmak amacıyla çalışmalar aralıksız sürüyor. İRAN GEMİSİ İHBAR ETTİ Bu arada, "Hacı İbrahim" adlı geminin battığına dair ihbarın, bölgede bulunan bir İran gemisi tarafından yapıldığı öğrenildi. İran gemisinin ihbarı üzerine harekete geçerek İstanbul’un 17 mil güneyine giden "Kıyı Emniyeti 10" adlı acil kurtarma botunun, olay yerinde "Hacı İbrahim"e ait tahliye sandalları ile can simitleri bulduğu bildirildi. |
Ermeni tehcirinden ders çıkarmak Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink ve Türk Ermenileri Patriği Mesrob Mutafyan’ın Ermeni meselesi hakkında iki farklı açıklaması oldu geçen hafta. Dink, Ermenilerin geçmişte İngiliz, Alman, Fransız ve Ruslara güvenmekle büyük hata yaptığını söylüyordu. Osmanlı’nın son dönemlerinde yüzlerce yıldır birlikte yaşayan iki topluluğu birbirine düşüren Protestan misyonerler ve Ruslar, daha sonra çıkan kargaşada ve Ermeni tehcirinde olayı seyretmişlerdi. Bu devletler kendi devlet çıkarlarına göre davranmış, çıkarları el vermediği bir süreçte de bırakıp gitmişlerdi. O provokasyonlar Türkler ve Ermenilerden yüz binlerce kişinin ölümüne sebep oldu. İnsanlar evsiz ve yurtsuz kaldılar. Çocuklar yetim, kadınlar dul kaldı. İki kadim dost birbirlerine belki kıyamete kadar düşman oldular. Büyük devletler alacaklarını aldıktan sonra buralardan çekip gitmişti. Ne Ermenilerin hakları kalmıştı geriye ne de gelecekleri. Bugün maalesef aynı oyun yeniden oynanıyor ve bu oyunu oynayanlar en küçük bir taktik değiştirmeye bile gerek görmüyorlar. Dün Ermeniler için tezgâhlanan oyunun aynısı bugün Kürtler üzerinde oynanıyor. Batılı güçlerin dolduruşlarıyla bir Kürt devleti için çaba gösterenler, yarının hiç hesabını yapmıyor. Bu güçler bu bölgeden gittiklerinde provoke ettikleri bölge güçleriyle baş başa kaldıklarında ne yapacaklar, bunu umursamıyorlar. Ancak yerliler yabancılardan sonrasını da iyi hesap etmek zorunda. Yine geçen hafta Türk Ermenileri Patriği Mesrob Mutafyan’ın sözleri de üzerinde iyice düşünülmesi gereken sözlerdi. Mutafyan, Ermeni meselesine farklı bir açıdan bakıyor; bu krizin yaşanmasında 19. yüzyıldaki Ermeni siyasi partilerinin ve Ermeni patriklerinin de büyük sorumluluklarının olduğunu dile getiriyordu. Mutafyan bütün suçun Ermenilerde olduğunu söylemiyordu kuşkusuz; ancak Osmanlı devletiyle birlikte Ermenilerin ve büyük devletlerin de sorumlulukları olduğunun altını çiziyordu. Burada benim asıl ilgilendiğim konu Ermeni ileri gelenlerinin hataları. Böyle bir krizin doğmaması için Ermeni patriklerinin üzerine düşen görevleri ifa etmemesi, Ermeni ileri gelenlerinin de gençleri bu oyuna gelmemeleri konusunda yeterince ikaz etmemeleri. Protestan misyonerlerin, Rus ajanların kışkırtmaları konusunda gerekli ikazları yapmayan, önlemler almayan Ermeni ileri gelenlerinin tarihi bir fay kırılmasındaki hatalarını iyi gözlemlemek lazım. Hrant Dink ve Patrik Mesrob Mutafyan’ın Ermeni meselesi hakkında söyledikleri tarihe yeni bir bakış açısı getirecek cinsten. Ezber bozan bu açıklamalar, bize bu coğrafyanın hâlâ geçmişten çok ciddi dersler çıkarması gerektiğini ikaz ediyor. Burada tarihi bir kez daha yargılamaktan çok, ‘Bugün o olaylardan nasıl bir ders çıkarabiliriz’in üzerinde durmak lazım. 90 yıl önceki olaylar, bu kez Kürtler üzerinden yeniden sahnelenirken o günlere bir kez daha bakmak, hatalardan ders almak lazım. Bu bölgeyle ilgili hesapları olan bölge dışı güçler buradaki etnik yapıları her zaman kışkırttılar. Hesapları bittiğinde ya da bölgeyi terk etmek zorunda kaldıklarında herkes birbiriyle baş başa kaldı. Türklerle Kürtler herkesten önce bu topraklarda yaşıyorlardı. Aynı inanca, aynı düşünceye sahiptiler. Birbirlerinden kız alıp verdiler. Ve hâlâ bu topraklarda yaşıyorlar ve yarın da burada yaşıyor olacaklar. Üstelik hâlâ akrabalar. Akıl ve insaf sahibi ileri gelenler bu gerçekleri gençlerine daha çok anlatmalı. Özellikle Kürtlerin ileri gelenlerinin de bu tarihi gerçeği iyi anlamaları, daha yapıcı davranmaları gerekli. Kavmiyetçilik hangi millete hayır getirmiş ki Kürtlere de getirsin. Bu coğrafyanın yerlileri, yabancıların sözlerini dinlerken daha dikkatli olmalı. Yeni bir fay kırılması yaşanırsa bunun vebalini ödemek çok zor olur. |
Ulusalcılık, cari açık ve işsizlik Ulusalcılık ya da milliyetçilik kavramı aidiyet hissi yaratan kültürel bir çerçeve içinde yaşama isteği, hakkı ve bu hakkın ihlaline karşı mücadele biçiminde tezahür ettiği sürece bence ortada bir mesele yok, hatta savunulması, desteklenmesi gereken de bir konu. Ancak, ulusalcılık ya da milliyetçilik kavramı özünde bir kültürel çerçeve olmasına karşın siyasete konu ya da alet oluyor ise, korumacı, otarşik, içe kapanmacı, rant yaratan ve yarattığı rantı kollayan ve bu haksız gelir kategorisi ile geçinen bir sınıf yaratma güdüsü peşinde koşuyor ise ortada ciddi bir sorun var demek. Türkiye’nin AB süreci de bu ulusalcılık kavramının çeşitli açılardan irdelenmesini, tartışılmasını gündeme getirdi ve kanımca da bu tartışma ve irdeleme ortamı son derece yararlı oldu ve olmaya devam edecek. Ben de bu yazıda ülkemizdeki gençlerin ve özellikle ilgili yaş grubunun yüzde on beşini temsil eden üniversite gençliğinin son yıllarda artan ulusalcı eğilimlerini AB üyeliğimiz ve istihdam perspektifleri doğrultusunda incelemeye gayret edeceğim. Ulusalcı çizginin açmazları... Son üç senedir ülkemizin yaklaşık tüm üniversitelerini ziyaret etme ve buralarda genç öğrencilere AB bütünleşme sürecimiz hakkında konuşmalar yapma ve konuşma sonrasında da tartışma olanakları buldum ve edindiğim genel izlenim gençlerin artan bir biçimde ulusalcı çizgiye ama kültürel bir çerçeveyi öğrenme, muhafaza etme ve geliştirme anlamında değil, içe kapanmacı, yabancı düşmanlığı formatında savunmaya başladıklarını gördüm ve bundan ciddi bir elem duydum. Doğal olarak her Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının ülkemizin AB süreci konusunda istediği pozisyonu alması son derece demokratik bir tavır, bu bağlamda bazı gençlerimizin de AB karşıtlığını şiar edinmelerini anlamaya çalışıyorum; ama ben de bu şiarın çıkmaz bir yol olduğunu dile getirme özgürlüğümü sonuna dek savunmak ve kullanmak istiyorum. Türkiye’nin AB meselesini iktisatçılar aslında çok daha net bir biçimde formüle ediyorlar ve ortaya çıkan manzara kanımca çok iyi irdelenmesi ve özellikle AB karşıtlarının iyi değerlendirmesi gereken bir manzara. Türkiye hâlâ fakir bir ülke, kimse bugünkü kişi başına beş bin dolarlık geliri lütfen yeterli görmesin, on beş yaş altı nüfusumuz tam yirmi milyon yani bizim ülkemizin yüksek ve sürdürülebilir bir büyüme sürecine ihtiyacı tartışılmayacak kadar büyük. İşgücü piyasalarına yeni giren gençlere ve mevcut işsizlere düşük büyüme ile istihdam yaratma olanağının olmadığını bilmek için iktisatçı olmaya da pek gerek yok. Ancak, Türkiye ekonomisinin de çok belirgin bir yapısal sorunu mevcut ve bu sorun çerçevesinde yüksek büyüme ithalat talebini bir dizi bize benzer ülkeye oranla çok daha fazla uyarıyor, ekonominin yüksek büyüdüğü senelerde dış ticaret açığı artıyor ve buna bağlı olarak da cari açık tehlikeli sayılabilecek mertebelere yükseliyor. Bizim ekonomimizde cari açık bazılarının sandığı gibi döviz kuruna değil çok daha fazla büyümeye endeksli bir problem. Türkiye’nin bu yapısal özelliği tek başına dışa bağımlılık olarak da algılanmamalı; örneğin ekonomik yapısı bize pek benzemeyen Fransa’da da yüksek büyüme dış ticaret açığını ve dolayısı ile cari açığı çok hızlı uyarıyor, Almanya’da ise ithalat talebi büyümeye Fransa’da ya da bizde olduğu kadar duyarlı değil. Bizdeki söz konusu yapısal sorunun bir-iki senede çözümü pek olanaklı değil; uzun vade ise zaten konumuz dışı. Tekrar başa döner isek, Türkiye daha zengin olmak ve yurttaşlarına iş yaratmak için hızlı büyümek zorunda, bunun tartışılır bir yanı yok ama hızlı büyüme bizi cari açık meselesi ile baş başa bırakıyor. Diğer bir anlatım ile hızlı büyüme vazgeçilmez bir kader ise esas mesele daima cari açığın finansmanı meselesi olacak, bunu unutmayalım. Meseleyi cari açığın finansmanı meselesi değil de bizzat cari açığın kendisi olarak görür isek çözüm gayet de kolay, büyümeyi sıfırlarsınız hatta negatife çekerseniz, cari açık meselesi biter hatta muhtemelen aynen 2001 krizinde yani yüzde on küçüldüğümüz sene olduğu gibi cari fazla veririz, cari açık tehlikesi geyiği biter; ama kucağımızda artan fakirlik ve patlayan işsizlik kalır, biz de rahat ederiz. Sorun, tekrar ediyorum, cari açığın sağlıklı finansmanı ve bu yol da süreklilik kazanan bir doğrudan yabancı sermaye yatırımından geçiyor; doğrudan yabancı sermaye yatırımları hem içeride üretimi artıracak hem de döviz girdisi ile cari açık baskısını aşağıya çekecek. Aklı başında, ekonomide sihire, büyüye, mucizeye inanmayan iktisatçılar cari açık meselesini büyütmeden sürdürülebilir büyümeyi muntazam işleyecek bir doğrudan yabancı sermaye girişinde görüyorlar ve kanımca da bu saptamaları çok gerçekçi. Yabancı sermaye de bir ülkeye doğrudan yatırım yapmak için, şayet ücretler elli dolar değil ise, öngörülebilir ve sürdürülebilir bir hukuk sistemi ve kalıcı hukuk güvencesi istiyorlar; bazıları bu hukuk meselesini doğrudan yabancı sermaye için giriş ve çıkış koşullarının tartışılmaz bir biçimde aynılığı olarak tanımlıyorlar ki çok yanlış değil. Türkiye, AB perspektifini korumalı Doğrudan yabancı sermaye yatırımcısı ise söz konusu hukuk güvencesini ülkemizin AB sürecinde ve üyeliğinde görüyor; bugüne dek yani 1954’ten (ilk yabancı sermaye teşvik kanunu) 2004 sonuna kadar stok olarak 20 milyar dolar olan yabancı sermaye yatırımının 2005 senesinde bir anda yılda 9 milyar dolara çıkmasını başka türlü açıklamak olanaksız. Yabancı yatırımcının algılaması bu, kızsanız da beğenseniz de bu algılamayı bugünden yarına değiştirmek güç hatta adeta olanaksız. Gelelim yeniden üç yıldır Anadolu üniversitelerinde tartıştığım AB karşıtı gençlere; bu çocuklar AB perspektifine karşı çıktıkları oranda doğrudan yabancı sermaye yatırımlarına ve böylece de sürdürülebilir bir büyümeye karşı çıktıklarını maalesef şimdilik iyi anlamıyorlar. AB perspektifi kaybolan bir Türkiye ekonomisinde cari açığın sorunsuz ve kalıcı bir biçimde finansmanı olanaksız olacağından bu gençlerin kaderi, şayet Türkiye onların istediği bir yörüngeye yani AB karşıtı bir çizgiye oturur ise, düşük büyüyen bir ülkenin muhtemel potansiyel işsizleri olmak. Tartışmanın taraflarının pozisyonları bana hep ters geldi; elli yaşın üstü yani yavaş yavaş emekliliğe yaklaşan, belirli bir birikim gerçekleştirebilmiş kesim AB diye tutturuyor, yakın gelecekte iş arayacak kesim ise kendini işsiz bırakacak izolasyonist bir sistem peşinde koşuyor. Tekrar ediyorum mesele cari açığın finansmanı meselesi ve bu işin sağlıklı gerçekleşmesi AB’ye endeksli. Yok, cari açık olmasın, diyenler işsizlik konusunu bir kez daha düşünmek zorunda; aynen AB karşıtlarının da işsizlik meselesine nasıl cevap vereceklerinin belli olmadığı gibi. |
Bir daha asla! Türkiye'nin Canberra Büyükelçisi Ersavcı, Avustralya'nın 4 büyük gazetesinde çıkan makalesinde, 'Çanakkale Savaşı'nın dersleri asla unutulmamalı' diye yazdı Türkiye'nin Canberra Büyükelçisi N. Murat Ersavcı, Çanakkale Savaşı'nın 91. yıldönümü dolayısıyla Avustralya'nın toplam tirajları 2 milyon 260 bini bulan 4 büyük gazetesinde yayımlanan bir makale kaleme aldı. "Anzak Günü" öncesinde yayımlanan makalesinde Büyükelçi Ersavcı, dünyanın hiçbir zaman Gelibolu kara savaşından alınan dersi unutmaması gerektiğini vurguladı. Ersavcı, "Bir daha asla" başlıklı yazısında özetle şunları kaydetti: "1915'te Türkler bir ölüm kalım savaşı verdi. 100 yılı aşkın bir süredir Batılı güçler Türkiye'nin parçalanmasını tartışıyordu. Bu nedenle, Gelibolu'da savaştığımız gibi savaştık. Fakat Gelibolu aynı zamanda, modern bir ulus olarak Türkiye'nin ileride hesaba katılması gereken bir güç olacağını gösteren bir deneyim oldu. Gelibolu'daki mücadele, Avustralya ve Yeni Zelanda'da olduğu gibi bizim de milli bilincimizin doğumuna tanıklık etti. Türkler, çatışan tüm tarafları yıkıma sürükleyen böyle bir çatışmada yenilmedikleri için böbürlenmiyorlar. Türkiye Cumhuriyeti büyük bir yıkımın külleri arasında kuruldu. Geçmişin acılarını geride bırakmak istiyoruz. Bu bakış açısıyla Atatürk, Gelibolu'da düşen tüm askerleri bu vatanın evlatları olarak tanımladı. Bu bakış, yeni ve daha iyi bir dünya kurma isteğinin bir ifadesiydi. Atatürk'ün bu sözleri söylemesinin üzerinden çok zaman geçti ve bazı açılardan daha iyi bir dünya kurabildik ama bazı yönlerden de kuramadık. Gereksiz çatışmalar günümüzde hâlâ sürüyor. Bu yüzden Gelibolu'nun bize öğrettikleri asla unutulmamalı." |
Arınç’a hep beraber karşı çıkalım bari Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın 23 Nisan manifestosu hâlâ tartışılıyor. Hürriyet’ten Hadi Uluengin, Sabah’tan Ergun Babahan, Radikal’den İsmet Berkan, Hasan Celal Güzel, Yeni Şafak’tan Ali Bayramoğlu, Kürşat Bumin, Mehmet Ocaktan, Bugün’den Nazlı Ilıcak başta olmak üzere pek çok yazar destek verdi Başkan’a. Ancak bazıları da rahatsız oldu. CHP’nin huzursuzluğunu anlamak mümkün; ancak konuşmadan bazı aydınların rahatsız olmasını izah etmek kolay gözükmüyor. Dilerseniz Başkan’ın konuşma metnini tersinden okuyalım. Başkan diyor ki: “Türkiye’de darbeler döneminin başlangıcı kabul edilen ve ‘bürokratik iktidarın’ güçlendiği 1960 yılından itibaren Meclis’imizin gücü, yetkisi ve fonksiyonu, hukukî temellere dayanmayan eleştirilerle daraltılmaya çalışılmaktadır.” Başkan’ın bu tespitini savuşturmak istiyorsak diyelim ki: “Hayır bu ülkede ‘bürokratik iktidar’ diye bir şey yoktur, halkın iradesi Meclis’e tam yansır, ‘iktidar-muktedir’ ikilemi hiç yaşanmamıştır, Meclis’in üstünde bir güç yoktur”. Kimi kandırmış oluyoruz böyle söylemekle... Başkan diyor ki: “Demokratik bir ülkede ‘gizli anayasa, kırmızı kitap, derin anayasa’ gibi tabirler asla kabul edilemez kavramlardır. Bu kavramlar, gizli antidemokratik bir yönetimin iktidarda olduğunu ima eder.” İsterseniz şu cümlelerle püskürtelim Başkan’ı: “Biz ‘gizli anayasa’, ‘kırmızı kitap’, ‘derin anayasa’ gibi esrarengiz şeylere bayılırız. Perde arkasındaki birileri ‘iç ve dış düşmanlarımız’ı belirlemeli; bu istihbarî belgeler herkesten saklanmalı; ancak devlet sırrı sayılan bu belgeler bir çete reisinin evinden çıkabilmeli...” N’oldu, manifestoyu berhava edebildik mi şimdi? Başkan diyor ki: “Yüce Meclis’imiz 84 yıl önce saltanat kurumunu kaldırmıştır. Ancak bugün ülkede bu kez ‘kurumların saltanatı’ hüküm sürmektedir.” Hep beraber itiraz edelim dilerseniz ve diyelim ki: “Zinhar öyle düşünme Sayın Arınç, bu ülkede ‘atanmış’ların ‘seçilmişler’i dövme özgürlüğü, ‘devletin bekası’ için ihdas edilmiş, önemli bir uygulamadır. Bize has demokrasiyi içinize sindiriniz lütfen...” Böyle demekle tehlikeyi atlatmış olduk mu sahiden?!. Başkan diyor ki: “Millî değerlerimizin sahibi bir kesim, bir grup değil, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkestir.” İsyan edelim bu tespite ve diyelim ki: “TC vatandaşlığı da ne demek; bazı grupların, bazı kesimlerin önceliği ve yüceliği tartışılamaz. Buna yapılacak itiraz, Türk demokrasisinin genetik yapısına itirazdır...” Böyle demekle aşiret zihniyetinin köklerini olabildiğince besleyelim; devlet geleneği böylece kurusun gitsin. Çözüldü mü şimdi problem? Başkan diyor ki: “Devlet kamusal alanın sahibi değil, koruyucusudur. Bu koruyuculuk; oradaki eşitliği, adil paylaşımı ve hizmetlerin her birey tarafından kullanılmasını sağlamaktır.” Hep beraber çullanalım Başkan’ın üstüne ve sıkıştıralım onu kamusal alan denen zindana ve avazımız çıktığı kadar bağıralım “kamusal alan” denilen şey, özgürlüklerin kısıtlandığı mekânlar değil, bağımsızlığın kalesidir. İyi de, kim yutar bu afyonu? Ortada rencide edilmiş bu kadar insan varken!.. Başkan diyor ki: “Özgürlüklerin genişletilmesinde, yasakların kaldırılmasında, demokratikleşmede temel iki zorunluluk vardır; birincisi Anayasa’ya uygun olarak Meclis’in karar alması. İkincisi ise milletin mutabakatıdır... Dünya üzerinde daha çok demokrasi için, sadece ‘kurumların mutabakatını’ arayan demokratik başka bir ülke yoktur.” Buna da acayip itirazlar yöneltelim ve söylenen sözleri tersinden okuyalım dilerseniz. “Daha çok demokrasi için” lafını çıkaralım cümleden mesela. “Sadece kurumların mutabakatı” sözündeki ‘sadece’ vurgusunu hiç yapılmamış sayalım; hatta “milletin mutabakatı” ile oluşturulan demokratik açılımı da atlayalım ve “böyle demokrasi manifestosu mu olur?” deyip tersyüz edelim bütün söylenenleri... Bir önceki yazımda ‘Başkan’ın söylediklerinin altına her aydın imza atar’ demiştim; hâlâ da öyle düşünüyorum. Dilerseniz söylenenlerin hepsini tersine çevirelim ve imzaya açalım. Eminim onun altına da imza atacak insanlar çıkar. Ve tarih bu farkı sürekli kaydeder... |
PKK'nın bomba timi yakalandı http://www.zaman.com.tr/2006/04/27/pkk.jpg İstanbul'da, turistik ve ekonomik hedeflere yönelik bombalı saldırı yapma hazırlığındaki 4 PKK militanı 12 kilo 25 gram A4 plastik patlayıcı ile birlikte yakalandı. İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, militanların 1 Mayıs'ta eylem yapacaklarına yönelik bilgilerin gerçeği yansıtmadığını söyledi. Geçtiğimiz aylarda düzenlenen terör ekiplerinin düzenlediği operasyonda yakalanan bir militan, Emniyet'teki ifadesinde, Kandil Dağı'nda beraber eğitim aldığı Ahmet Koç'un eylem yapmak üzere İstanbul'a geleceğini söyledi. Alınan bilgi üzerine Milli İstihbarat Teşkilatı(MİT), İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat ve Terörle Mücadele Şube Müdürlükleri koordineli çalışma başlattı. Yürütülen istihbarat çalışmasında Ahmet Koç'un aldığı bomba eğitiminin ardından İstanbul'a geldiği belirlendi. Koç'un Küçükçekmece'de kaldığı hücre evine 24 Nisan 2006 günü sabah erken saatlerde operasyon düzenlendi. Polis, Ahmet Koç, Abdullah Çolak, Kasım Kılıç ve Kadir Karagöz'ü yakaladı. Evde yapılan aramada 12 kilo 25 gram A4 plastik patlayıcı, 6 adet elektrikli fünye, 2 adet cep telefonu ve patlayıcı madde düzeneğinde kullanılacak malzemeler, örgütsel doküman ve şifreler, bin 205 ABD Dolar'ı ve 1 adet sahte nüfus cüzdanı ele geçirildi. Ahmet Koç Emniyet'te ifade vermeyi reddederken, Kılıç, Çolak ve Karagöz'ün Koç'a yardım ve yataklık yaptıkları tespit edildi. Koç'un önümüzdeki günlerde turistik ve ekonomik bir hedefe yönelik eylem yapacağı belirlenirken Koç'un iki ay önce İstanbul'a geldiği tespit edildi. Bombanın da bir süre önce İstanbul'a gelen bir militan tarafından Koç'a teslim edildiği tespit edildi. 4 kişi, Emniyet'teki sorgularının ardından İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'na sevk edildi. Cerrah yalanladı Operasyonla ilgili açıklamayı İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, Emniyet Müdür Yardımcısı Hakan Aydın Türkeli ve Terörle Mücadele Şube Müdürü Selim Kutkan ile birlikte yaptı. Cerrah, operasyonda yakalanan 4 kişinin 1 Mayıs'ta eylem yapacağı şeklinde bazı basın organlarında çıkan haberlerin gerçeği yansıtmadığını belirterek, yakalanan kişilerin sorguları sonucu böyle bir hedefleri olmadığını tespit ettiklerini söyledi. Ancak Cerrah, militanların İstanbul'da eylem yapmak amacıyla patlayıcı madde getirdiklerinin belirlendiğini kaydetti. Olayların çözümlenmesinde kamera sisteminin önemini vurgulayan Cerrah,"Alışveriş merkezlerini çalıştıranların işyerlerine kamera sistemi yerleştirmelerini, özel güvenlik teşkilatlarını süratle kurmalarını, küçük iş merkezlerinin dükkanlarının önlerine yerleştirecekleri kameralar ile bize yardımcı olmalarını istiyoruz. Halkımız, apartmanına, sokağına, mahallesine sahip çıksın, şüphelendikleri kişileri polise bildirsin" diye konuştu. Cerrah, bir basın mensubunun "hedeflerinde alışveriş merkezi mi vardı ?" şeklindeki sorusu üzerine de, "Eylemlerinin hedef yerlerini arkadaşlarımız biliyor. Ona göre de tedbirlerimizi alıyoruz. Alışveriş merkezi var demedim. Ama geçmişte yaşadığımız eylemler var. Onların çözülmesinde sıkıntı çektik. Bu yerlerde yeterli kamera sistemi olsa idi, çok kısa sürede çözümlenirdi" diye konuştu. Cerrah, Avrupa'da kamera sisteminin çok yaygın olduğunu, bunun en bariz örneğini de Londra'daki patlamalar sırasında gördüklerini de kaydetti. 1 Mayıs'ta 6 bini aşkın polis görev yapacak İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, 1 Mayıs ile ilgili gerekli tedbirlerin alındığını belirterek, "Kutlamaların Kadıköy, Kartal rıhtım ve Beyoğlu eski Tüyap mevkiinde basın açıklaması şeklinde yapılacak. 5 binin üzerinde polis görev yapacak. İzinleri kaldırdık. 12-12 çalışıyoruz. Ayrıca 1 Mayıs günü görevden çıkacak arkadaşlarımız da beklemeye devam edecekler. Tamamını sayacak olursak 6 binden fazla polisimiz görev alacak'' dedi. İstanbul polisi olarak kutlamaların kanuna uygun olarak yapılmasını arzu ettiklerini belirten Cerrah, kanunsuz kutlamaya da müsaade edilmeyeceğini söyledi. |
'Etkin pişmanlık' maddesini TMK'ya kim ekledi? http://www.zaman.com.tr/2006/04/27/ab.jpg Terörle Mücadele Kanunu Tasarısı'nın 6. maddesinde yer alan "etkin pişmanlık" fıkrası TBMM Avrupa Birliği Uyum Komisyonu'ndaki görüşmelere de damgasını vurdu. Bugünkü toplantıya katılan Milli Savunma Bakanlığı Temsilcisi Hakim Albay İsmail Hakkı Dirik, terörle mücadelenin sağlıklı yürütülmesine engel olacağı gerekçesiyle söz konusu fıkranın metinden çıkarılmasını istedi. Toplantıdan sonra gazetecilerin sorularını cevaplandıran Albay Dirik, etkin pişmanlığın bakanlıkların uzlaştığı metinde bulunmadığını, tasarıya sonradan eklendiğini açıkladı. Dirik, "Bizim ve Jandarma'nın böyle bir talebi olmadı. Biz bunu istemedik." dedi. Komisyonun CHP'li üyeleri, düzenlemenin bölücü başına af imkanı getirdiğini seslendirdi. CHP'li Onur Öymen, bu konunun tartışılmasının Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne karşı zor durumda bırakacağını belirtti. Öymen, "Böyle bir düzenlemeye ne gerek vardı. Terörle Mücadele Kanunu, güvenlik güçlerine imkan sağlamak için çıkarılıyor. Teröristlere af imkanının burada ne işi var? Yasanın çıkarılış amacıyla çelişiyor." görüşünü dile getirdi. İddialara cevap veren Adalet Bakanlığı Kanunlar Genel Müdürü Niyazi Güney, etkin pişmanlık düzenlemesinin halen yürürlükte olan Türk Ceza Kanunu'nun 220 ve 221'inci maddelerinde uygulandığını ve oradan uyarlama yaptıklarını söyledi. Abdullah Öcalan'ın etkin pişmanlıktan yararlanmasının mümkün olmadığını vurgulayan Güney, düzenlemenin sadece örgüt kurmak, yönetmek ve üye olmak şartlarını taşıyanlara uygulanacağını kaydetti. Niyazi Güney, Öcalan'ın başka suçlardan ceza aldığını belirterek, "Bu adam sadece terörist değil. Vatana ihanet edip ceza almış, bu düzenlemeden yararlanması mümkün değil. Hiçbir şekilde af tehlikesi varit değildir." ifadelerini kullandı. Güney, milletvekillerinin talep etmesi halinde netlik kazandırmak amacıyla tasarıya, "Bu yasanın yürürlüğe girdiği tarihten sonraki suçları kapsar" biçiminde bir ekleme yapabileceklerini bildirdi. Tali komisyon olarak tasarıyı görüşen AB Uyum Komisyonu, alt komisyon oluşturarak düzenlemenin olgunlaştırılmasına karar verdi. Tasarı önümüzdeki hafta esas komisyon olarak Adalet Komisyonu'nda görüşülecek. |
ABD Kongresi'nden AB'ye soykırım mesajı ABD Kongresi'nden AB'ye soykırım mesajı ABD Kongresi üyeleri Ankara'ya Ermeni soykırımı iddiasını tanıması için çağrı yaparken, bir Kongre üyesi "AB üyeliğine soykırım şartı" çağrısı yapan mektubu imzaya açtıklarını duyurdu ABD Kongresi üyelerinden Ankara'ya, Ermeni soykırımı iddiasını tanıması ve 1915'te yaşananlar nedeniyle Ermenilerden özür dilemesi çağrısı geldi. Kongre üyeleri, Avrupa Birliği'nin (AB) soykırım tezini kabullenmeyi, Türkiye'ye üyelik şartı olarak dayatmasını isteyen bir mektup kampanyası başlattıklarını da bildirdi. ABD Temsilciler Meclisi çatısı altında, Ermeni derneklerinin girişimiyle düzenlenen "Soykırımı Anma" toplantısında, 29 Temsilciler Meclisi üyesi ile 3 senatör konuşma yaparak soykırım tezine sahip çıktı ve Türkiye'yi ağır bir dille eleştirdi. Senatör Robert Menendez, "ABD yönetimi Ermeni soykırımını resmen tanımalıdır. Türkiye'nin müttefikimiz olduğunu iddia edenler şunu bilmeli ki, belki Türkiye müttefik olsa bile, hiçbir müttefik bize yalan politikası dayatmamalı" dedi. Senatör Paul Sarbanes ise soykırım iddiasını tanıyan Avrupa ülkelerini tek tek saydı ve "Başka ülkeler gerçeği konuşabiliyorsa, bizim ülkemiz de konuşabilmeli" diyerek, Amerikan Dışişleri'nin "soykırım" tezini resmen benimsemesini istedi. 'Üyelik şartı olsun' Temsilciler Meclisi'nden Sue Kelley, "AB, Türkiye'yi üye yapmadan önce soykırımı tanımasını istemeli. Türkiye ve Ermenistan bu sorunu aşıp dost olabilir. Ama (Ankara) özür dilemeden olmaz" derken, temsilci Carolyn Maloney, "AB üyeliğine soykırım şartı" çağrısı yapan bir mektubu Brüksel'e iletilmek üzere imzaya açtıklarını duyurdu. Temsilciler Meclisi üyesi Steve Rothman, Darfur'da yaşananların Osmanlı'nın Ermenilere yaptıklarına benzediğini savundu. Temsilci Donald Paine de, "Ermenilere karşı soykırım suçunun hesabı verilseydi, belki Naziler Holocaust yapamazdı; Kamboçya, Rwanda, Darfur soykırımları da önlenirdi" dedi. 1915 olaylarını İstanbul ve Doğu Anadolu'da çocukken yaşamış, yaşları 100'e yakın 4 kişi de toplantıya "onur konuğu" olarak katıldı. Toplantıda Ermeni kökenli Amerikalı müzisyenlerden oluşan Grammy ödüllü rock grubu "System of a Down"a da, "halkı bilinçlendirdikleri için" özel ödül verildi. Türkiye'yi Arap ülkesi sanıyor Toplantıya katılan Cumhuriyetçi Partili Indiana temsilcisi Michael Sodrel, Türkiye'yi "ılımlı Arap ülkesi" diye nitelendirerek gaf yaptı. Sodrel, Ermeni soykırımının ABD'de resmen tanınması için önemli bir fırsat yakalandığını, zira Washington'ın Türkiye'den Ortadoğu'da beklediği yardımı alamadığını belirtti. ABD'nin, "Türkiye gibi ılımlı Arap ülkelerinden" beklentisi olduğunu belirten Sodrel, "Ama bize yardım etmediler. Dolayısıyla artık ellerinde eskisi kadar çok koz yok. Bu da soykırımı tanımak için olağanüstü bir fırsat yaratıyor" dedi. Ermeniler Bush'a kızdı ABD'de Ermeni lobisi, Başkan George W. Bush'un bu yılki 24 Nisan açıklamasında da "soykırım" ifadesini kullanmamasından dolayı hayal kırıklığına uğradıklarını bildirdi. Radikal Ermeni kuruluşlarını bir araya getiren Amerika Ermeni Ulusal Komitesi'nin (ANCA) yazılı açıklamasında, "200'ü aşkın Kongre üyesinin, konuya ahlaki açıklık getirmesi yönündeki çağrısına karşılık Başkan Bush, yine sözünü tutmayarak, 24 Nisan açıklamasında Ermeni soykırımını soykırım olarak tanımlamadı" denildi. Bir başka Ermeni kuruluşu olan Amerikan Ermeni Asamblesi'nin (AAA) Yönetim Kurulu Başkanı Hirair Hovnaniyan da açıklamasında, "Halkımızın imha edilmesine yönelik teşebbüsün Bush tarafından soykırım olarak anılmamasından dolayı derin hayal kırıklığı duyduk" dedi. |
Relativizmin iki yüzü Liberaller liberallik ile demokratlık arasındaki farkı anlamakta zorlanıyorlar. Çünkü onların dünyasında liberalizm insanlığın doğasına, yani özüne hitap eden en ileri anlayış. Öyle ki özgürlük, hak ve demokrasi gibi kavramların ‘doğru’ içerikleri hep liberalizmde yatmakta. Böylece aynı kavramları farklı biçimde algılayan ve kullanan ideolojik yaklaşımlar, liberalizmin insanlık adına mücadele ettiği anlam dünyalarına dönüşebiliyor. Bu açıdan bakıldığında liberalizmin epeyce pozitivist bir temele oturduğunu, tam da bu nedenle sekülarizmin ‘ilerlemeci’ cazibesi altında ezildiğini ve sonuçta niçin Bush gibi insanların ‘demokrasi havariliği’ne dayanan otoriter tahakkümcülüğünü engelleyemediğini anlıyoruz. Oysa liberalizm de diğer birçok ideoloji gibi belirli bir zihniyete dayanmakta ve ancak o çerçevenin ima ettiği varsayımlarla ayakta durmakta. Aydınlanma’nın ürünü olan relativist zihniyetten beslenen söz konusu kabule göre insanları bilgileri itibarıyla mukayese etmek mümkün değildir, çünkü kimsenin yaşam deneyimi tam olarak bir başkasınınkini kapsayamaz. Dolayısıyla bu bilgilere dayanan bireysel tercih ve taleplerin ‘nesnel’ bir biçimde değerlendirilmesi olanaksızdır. Bu nedenle toplumsal yaşam karşılıklı tavizler sayesinde varılan uzlaşma noktalarını gerektirir. Toplumun yüksek sayıda birey içermesi halinde ise, tek meşru çıkış yolu farklı talep ve tercihlerin sayılarak çoğunluğun isteğinin yerine gelmesidir. Kısacası liberalizm açısından demokrasi, hem anonim hem de toplumsal olduğu için aynı zamanda meşru da olan teknik bir uzlaşı mekanizmasından ibarettir. Sekülarizmden beslenen birey, hak ve özgürlük anlayışı ise, rasyonel ve eşit bireyleri ima ettiği ölçüde söz konusu uzlaşıyı felsefi açıdan mümkün ve meşru kılar... Ne var ki bu algı biçimi dışımızdaki gerçekliği nasıl bilgiye dönüştürdüğümüz sorusuyla doğrudan bağlantılı. Liberalizmin dayandığı epistemolojik relativizm, tek tek her insanın duyu organları sayesinde gerçekliğin doğru bilgisine ulaşabileceğini ama bu bilginin daima eksik kalacağını ima eder. Dolayısıyla liberal birey gerçekliğe ilişkin eksik bilgi sahibi olduğunu bilse bile, kendi sınırlı bilgisinin sahihliğinden emindir. Tam da bu nedenle diğerleriyle ‘konuşması’ gerekmez... Liberal demokrasinin içsel mantığı tam da bu noktaya dayanır. Aksi halde oy vermenin ‘demokrasi’ olarak algılanması mümkün olmazdı. Buna karşılık demokratlık epistemolojik relativizmi reddeder. Buna göre insanoğlu hiçbir konuda, hiçbir zaman sahih bilgi sahibi olamaz... Çünkü her şeyden önce insan olmanın getirdiği algı kısıtlamalarını aşamayız. İnsan olarak dışımızdaki gerçekliği hiçbir zaman ne kadar doğru algıladığımızı bilemeyeceğiz ve bu bilgisizliğe mahkum olarak yaşamak zorundayız. Dolayısıyla zihnimizin dış gerçekliği daima bir biçimde çarpıttığını, onu kategorize ettiğini kabul etmek gerekiyor. Burada da bir tür relativizm var ama bu ontolojik bir relativizm... Doğruyu söyleyecek hiçbir kamusal otoritenin olmaması yanında, bireysel kanaatlerin de gerçekliği temsilde doğruluk iddiasında bulunamayacağını söylüyor. Tam da bu nedenle insanlar birbiriyle ‘konuşmak’ ve ortak öznellikler üzerinde fikir birliği üretmek durumundalar. Demokrasi, doğruların ne olduğunu bilmediğimiz ve bu bilgisizliğimizin farkında olduğumuz bir dünyada ‘ötekilerle’ birlikte geçici ortak doğrularımızı arama çabasıdır. Demokratlık bu farklılık sayesinde liberalizmin yapamadığını yapar, toplumsal bir ahlakı mümkün kılar... Otoriterlikle mücadele süreci içerisinde Aydınlanma’nın bu iki damarı uzun süre iç içe algılandı. Bugün bizzat liberalizmin otoriterliğe doğru salınması, artık demokratlığı özgürleştirmenin zamanının geldiğini gösteriyor. |
Baykal tufaya mı geldi? CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın ‘Yeni Terörle Mücadele Kanun Tasarısı, Apo’ya tahliye yolu açıyor.’ iddiası ortalığı karıştırdı. Baykal, marjinal tabela partilerinin çiçeği burnunda lideri değil. Türk siyasetinin son 30 yılına damgasını vurmuş, başbakan yardımcılığı dâhil birçok önemli görevler üstlenmiş, bugün de anamuhalefet partisinin genel başkanı olan bir kişi. Sözleri de ayaküstü ağızdan kaçırılmış laf kırıntıları değil. Hal böyle olunca CHP liderinin çıkışı Ankara’da bomba etkisi yaptı. Dersini çalıştığı izlenimi oluşturmak isteyen Baykal, konuşmasında, “Bu düzenleme Öcalan açısından 27 yıllık bir ceza indirimi anlamına gelecektir. 7 yıllık tutukluluk süresi dikkate alındığında, 2 yıl içinde tahliyesi mümkün olacaktır.” tarzında teknik ayrıntılara bile yer veriyor. Adalet Bakanı Cemil Çiçek ve tasarıyı hazırlayan komisyonla birlikte bağımsız akademisyenler, iddiaların gerçeği yansıtmadığını savunuyor. Örgüt yöneticilerine bir defaya mahsus verilen pişmanlık hakkından Abdullah Öcalan’ın yararlanmasının teknik olarak imkânsızlığı ortada. Bakan Çiçek’in, “Pişmanlık Yasası’ndaki ifadeye dikkat edecek olursak, suçlu kişi hakkında hükmün verilmemesi, kişinin teslim olması ve örgüt hakkında bilgi vermesi şartları aranmaktadır. Kişi yargılanırken pişman olmamış ve hüküm giymişse aftan söz edilemez.” sözleri bunu gösteriyor. Ayrıca Öcalan’ın mahkûm olduğu TCK’nın eski 125, şimdiki 302. maddesi pişmanlık kapsamı dışında. Örgüt kurma ve üye olma suçunu düzenleyen TCK’nın 221. maddesi zaten bir buçuk yıldır yürürlükte. TMK’ya konulmak istenen madde mevcudu bir yılla sınırlamayı amaçlıyor. Yani genişletme değil, tam tersine daraltma söz konusu. Teröristbaşının bu maddeden yararlanamayacağı kesin; Baykal, örgüt yöneticilerinin kapsam dışında tutulmasını talep edebilirdi. Bunun artı ve eksileri tartışılabilir. Terörle mücadelenin bir aracı olarak pişmanlık hakkı tanınıyor ve örgütün çözülmesi amaçlanıyorsa yöneticileri kapsam dışında bırakmak hata olabilir. Amaçlanan çözülmeyi sağlamayabilir; ama acı ve duygusallıkla yapılmış bu talep anlaşılabilir. Baykal’ın teknik açıdan mümkün olmayan bir gerekçeyle gerilimi yükseltmesini anlamak zor. Baykal bunu neden yapıyor? ‘Baykal gerçek kimliğine yani hırçın ve agresif çizgiye döndü’ kolaycı bir açıklama olur. 3 Kasım öncesi ve sonrasında uyumlu muhalefet işaretleri veren CHP, zaman içinde sertleşti. Yaklaşan seçim ve anketlerde partisinin düşüşte görünmesi Baykal’ı kaygılandırıyor olabilir. Bu kaygıların sebep olduğu ifadeler, abartılı ve siyasi amaçlar güden çıkışlar olarak damgalandıkça Baykal’ın sözlerinin etkisi kırılıyor. Hırçın ve siyasi kaygılarını ön planda tutan görüntü Baykal’ın yaptığı/yapacağı haklı eleştiri ve uyarılar arada kaynayacak. Benzetmek gibi olmasın ‘yalancı çoban’ durumuna düşecek, gerçekten yangın çıktığında kimse inanmayacak. TMK Tasarısı gündeme geldiğinde Baykal’ın ilk tepkisi ‘Yeterli değil; ama yine de destekleyeceğiz.’ şeklindeydi. CHP lideri daha sert düzenlemeler beklediğini saklamıyor. Toplumu, en hassas noktasından, bölücü başının affından yakalayarak kabul edilmesi zor bir TMK için zemin mi hazırlanmak istiyor? Parti için muhalefetin lideri olarak defalarca yenilgiye uğrayan Baykal, hep yanlış stratejilerin kurbanı olmuştu. Erdal İnönü gibi acemi ve karizmatik olmayan rakibini alaşağı edememişti, şimdi her çıkışıyla AK Parti’nin elini güçlendiriyor. Aslında Baykal’a Türk siyasetinin ihtiyacı var; ama bu Baykal’a değil. Birileri Baykal’ı tufaya mı getiriyor? |
Öcalan İçin Af Olamaz Öcalan için af olamaz Emniyet Sözcüsü İsmail Çalışkan, Öcalan’a af getirilmesine ilişkin, ne emniyetin, ne Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ne de parlamentonun böyle bir yasal düzenleme yapmayacağını bildirdi. Çalışkan, "Hiç kimsenin böyle bir düzenleme yapacağına, yapmak isteyeceğine inanmıyorum. Eğer o madde de öyle bir anlaşılma öyle bir yorumlama oluyorsa, TBMM alt komisyonu çalışma yapıyor. Tamamen teknik bir konu. Böyle bir konuyu hiç kimsenin istemesi tabii ki mümkün değildir" dedi. İsmail Çalışkan Emniyet Genel Müdürlüğü Dikmen Binası’nda haftalık basın toplantısında TBMM’de görüşülen Terörle Mücadele Yasa Tasarısı Etkin Pişmanlık bölümünün 6’ncı maddesine ilişkin sorulara yanıt verdi. Çalışkan, emniyetin çalışmalar başladığında Emniyetin görüşlerini tamamını ilettiğini söyleyerek, "Daha önce de düzenleme istendi. Ancak terör örgütü elebaşının affedilmesi, tahliyesine ilişkin bir düzenleme istenmesi mümkün olamaz. Eğer böyle bir anlaşılma varsa yorum varsa teknik konudur. Meclis bu konularda düzenleme yapacaktır" diye konuştu. Emniyetin hiçbir zaman hiçbir terör örgütünün elebaşlarının affedilmesi yada tahliyesine ilişkin talebinin olmadığına dikkat çeken Çalışkan, "Terörle mücadele için ne gerekiyorsa onla ilgili düzenleme yapıldı. Bu hiçbir zaman terör örgütlerinin ele başlarının affedilmesine yönelik bir düzenleme olmadı" dedi. 1 MAYIS Emniyet Sözcüsü İsmail Çalışkan, "Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de çalışanların isteklerini ve mesajlarını 1 Mayıs vesilesiyle dile getirmeleri en doğal haklarıdır" dedi. Önceki yıllarda meydana gelen endişe kaynağı olan olayların tekrarlanmaması için "gerek güvenlik kuvvetlerine gerekse sivil toplum örgütlerine büyük görevler düşmektedir" diye konuşan Çalışkan, toplantı ve gösterilere katılacak olan vatandaşların güvenliği için her türlü önlemlerin alındığını bildirdi. Çalışkan, şöyle konuştu: "Unutmamalıyız ki, hiçbir hak ve özgürlük hukuk devleti sınırları içerisinde mutlak ve sınırsız değildir. Hak ve özgürlükleri kullanmak isteyenler yasalarda belirtilen usule uygun ve yasal sınırlar içinde kalmak şartıyla bu haklarını kullanabilirler." Kutlamalara katılacak sivil toplum örgütlerine önemli görevler düştüğünü vurgulayan Çalışkan, en önemlisinin de "Güvenlik güçleri ile koordinasyon halinde hareket etmek, mülki amirin izin verdiği güzergah içinde faaliyetleri organize etmek, olayları provake edebilecek kişilere müsamaha etmemek ve provokasyonlara karşı katılımcıları uyarmak" olduğunu ifade etti. Vatandaşların illegal örgütlerin provokasyonlarına gelmemelerini isteyen Çalışkan, "Onların çirkin emellerine alet olmamalarını istiyoruz" dedi. 1 Mayıs’a ilişkin istihbarat çalışmalarının devam ettiğini vurgulayan Çalışkan, terör örgütlerinin bu yönde bombalı saldırı düzenlemeyi amaçladığına ilişkin bir bilginin bulunmadığını söyledi. ******* MB'sı gerekli tepkiyi verecektir http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/ekonomi/1146120813172.jpgMerkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, 12 ve 24 aylık enflasyon beklentilerinin hedefin üzerinde seyretmesinin enflasyonda temkinli olunmasını gerektirdiğini söyledi. Enflasyon Raporu’nun ikincisini açıklayan Yılmaz, kira artışlarının yıl genelinde TÜFE üzerinde olumsuz etki yapacağının görüldüğünü belirtti. Petrol fiyatlarının enflasyon hedefine ulaşmada temel riski oluşturduğunu kaydeden Yılmaz “Petrol fiyatları enflasyonu etkilemeye başladığında Merkez Bankası gerekli tepkiyi verecektir” dedi. Yılın ilk çeyreğinde kira fiyatlarındaki artışın geçen yıl ile aynı seveyide olmasının 2006’nın kalanında da kira fiyatlarının enflasyon üzerinde baskı yapacağını gösterdiğini ifade eden Yılmaz, “Güncel veriler halen yurtiçi talebin güçlü seyrettiğini göstermesine rağmen, yılın ikinci çeyreğinde enflasyondaki düşüşün süreceğini öngörüyoruz” dedi. Yılmaz, faizlerin düşmesi senaryosu göz önüne alındığında enflasyonun 2006 yılı sonunda 4.8 ile 6.4 aralığında olmasının beklendiğini kaydetti. Merkez Bankası Başkanı, faiz indirim kararının önümüzdeki 1.5 yıllık efnlasyon hedefin bakılarak alındığını kaydetti Enflasyon hedefinin önündeki riskleri “konut fyatları, petrol fiyatlarındaki artış, global risk iştahı ve uluslararası likidite durumundaki gelişmeler” olarak sıralayan Durmuş Yılmaz, hammadde fiyatlarının enflasyon açısından risk unsuru olmaya devam edeceğini ifade etti. DALGALI KUR SÜRECEK Cari açığın finansmanının ve yapısının değiştiğini belirten Yılmaz, “Dalgalı kur nedeniyle ülkeler cari açığı sürdürebilir konuma geldiler. Cari açığı gidermek için kur politikasında değişiklik yapmayı düşünmüyoruz. Dalgalı kur aynen devam edecek” diye konuştu. Yılmaz, cari açığın kısa vadede ekonomik istikrar ve enflasyon hedefi açısından risk oluşturmasının beklenmediğini söyledi. YTL’nin Y’sinin kaldırılması konusunda aceleci olmadıklarını ifade eden Yılmaz, “Vatandaş bu paraya alışıyor. Aceleye gerek yok. Paradan Y’nin atılması gündemimizde değil” dedi. ****** Tüp geçite Meclis’ten izin çıktı! http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/guncel/1146219019597.jpgMeclis Genel Kurulu, İstanbul Boğazı’na tüp geçit yapılması teklifini kabul etti. TBMM Genel Kurulu'nda, Ulaştırma Bakanlığı'na; İstanbul Boğazı'na, denizaltı tünel geçişi yapması veya yaptırılması için yetki veren kanun teklifi kabul edildi. Ulaştırma Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki Kanun'da değişiklik yapan kanun, denizlerin iki yakasını denizaltından birbirine bağlayan her türlü ulaşıma ilişkin tüp ve tünel gibi ulaşım altyapı işlerini, yap-işlet-devret modeli de dahil olmak üzere planlamak, yapmak veya yaptırmak; bunlarla ilgili proje ve şartnameleri hazırlamak, hazırlatmak, incelemek, incelettirmek ve onamak; yapımı tamamlananları ilgili kuruluşlara devretmek; işletme aşamasına ait güvenlik, bakım ve onarım işlerine ilişkin esasları belirlemek ve gerekli önlemleri alma görevini Ulaştırma Bakanlığı'na veriyor. “Yetki Gaspı” Yasanın görüşmeleri sırasında CHP Grubu adına söz alan İzmir Milletvekili Erdal Karademir, Ulaştırma Bakanlığı'nın, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'nın yetki alanına girerek, ''yetki gaspında'' bulunduğunu savundu. Teklifin, siparişle, bir projeye dayanarak hazırlandığını öne süren Karademir, İstanbul Büyükşehir Belediyesi projelerinin, ''yangından mal kaçırır gibi'' gündeme getirilmemesi gerektiğini söyledi. Teklif sahibi AK Parti İstanbul Milletvekili Zeynep Karahan Uslu, İstanbul'da nüfus yoğunluğuna paralel olarak ulaşım sorunu bulunduğunu, bu sorunu çözmenin, zorunluluk haline geldiğini kaydetti. İstanbul'da her gün 1600-1800 aracın, trafikte ortalama 1.5 saat kaldığına işaret eden Uslu, bunun ekonomik kaybının, yıllık 5 milyar dolar olduğunu vurguladı. AK Parti İstanbul Milletvekili Nusret Bayraktar da ''İstanbul'da asgari 400 kilometrelik metro ve raylı sistemle ilgili projelerin bitmiş olması lazımdı'' dedi. AK Parti Erzurum Milletvekili Mustafa Ilıcalı, İstanbul'un en önemli sorununun ulaşım olduğunu, ANAVATAN Erzurum Milletvekili İbrahim Özdoğan da İstanbulluların, trafik sorununu gündelik yaşamın bir çilesi gibi yaşadığını söyledi. Dallas Gibi CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Sevigen de İstanbul'u kimin yönettiğinin belli olmadığını, Ulaştırma, Bayındırlık ve İskan, Kültür ve Turizm bakanlıklarının, kendilerine göre projeler yaptığını belirterek, ''Dallas gibi'' benzetmesi yaptı. AK Parti İstanbul Milletvekili Ünal Kacır da İstanbul'un Kerbela'ya döndüğü bir dönemde, Recep Tayyip Erdoğan'ın, İstanbul'un 7 deresinden 7 tepesine su getirdiğini söyledi. ''İSKİ skandalını biliyoruz'' diyen Kacır'ı, TBMM Başkanvekili İsmail Alptekin, ''Görüşmelerin sonuna geldik, germeye gerek yok'' diye uyardı. Kişisel görüşlerini dile getirmek üzere yeniden söz alan Sevigen ise Erdoğan'ın, hiçbir uluslararası projenin altında imzasının bulunmadığını, ancak altına imza attığı 17 projenin davalık olduğunu söyledi. Sevigen, AK Partililere, ''Var mısınız, hodri meydan. Aslanlar gibi çıkalım, seçime gidelim'' diye çağrıda bulundu. Teklifin yasalaşmasının ardından TBMM Başkanı Alptekin, grupların anlaşması üzerine, çalışma süresi tamamlanmadan, birleşimi 2 Mayıs Salı günü toplanmak üzere kapattı. |
CEzalar İstanbul'da 1 mayısa hazırlık http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/1146227401205.jpgİstanbul'da 1 mayıs kutlamalarının yapılacağı Kadıköy'de bazı yollar trafiğe kapatılacak, tramvay ve vapur seferleri durdurulacak. İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Kadıköy İskele Meydanı'nda gerçekleştirilecek kutlamalar nedeniyle 1 mayıs günü saat 08.00'den itibaren Kadıköy Numune Hastanesi önünden başlayarak Tıbbiye Caddesi, Tepe Nautilus'tan itibaren Şahap Gürler Caddesi, Taşköprü Caddesi ve Rıhtım Caddesi'nin araç trafiğine kapatılacağını açıkladı. Yine aynı saatten itibaren Kadıköy İskele Meydanı ve çevresinde tramvay seferlerinin durdurulacak. Aaat 10.00'dan itibaren Kadıköy ve Haydarpaşa iskelelerine gelecek İstanbul Deniz Otobüsleri Genel Müdürlüğü ile özel işletmelere ait vapur seferlerinin durdurularak, Üsküdar ve Harem iskelelerine yönlendirilecek. Çevreyi kirletene 22 YTL ceza Erzurum’un Palandöken ilçesinde zabıta ekipleri, yere tüküren ya da sigara izmariti atanları kamerayla gizlice görüntülüyerek 22 YTL para cezası kesiyor. Palandöken Belediyesi’ne bağlı zabıta ekipleri, küçük el kamerasıyla ağaç ve elektrik direklerinin arkasına saklanarak, adeta bir maganda avına çıkıyorlar. Çevreyi kirletenleri suçüstü yapan zabıta ekipleri, zaman zaman vatandaşın tepkisi ile karşılaştı. Karşısında zabıtayı gören vatandaşlardan bazıları “Yere tükürmenin cezası mı olur” diye tepki gösterirken, bazıları da çevreyi kirletmediğini iddia etti. Daha sonra zabıtanın çektiği görüntüleri izleyen vatandaşlar, çevreyi kirlettiklerini kabul etmek zorunda kaldı. Yere tükürenler, 5326 Kabahatler Kanunu’na göre kesilen 22 YTL para cezasından kurtulamadı. ‘İSPAT ETMEKTE ZORLANIYORDUK’ Palandöken Belediyesi Zabıta Müdürü Vezir Güneş “Ekiplerimiz her gün beldemizde denetimlere çıkıyor. Daha önceleri ceza kesmek istediğimiz kişiler sorun çıkarıyordu. İspat noktasında sıkıntılar yaşıyorduk. Biz de kameralı sistemi devreye soktuk. Vatandaşlarımızın birçoğu yere tükürmenin çevreyi kirletmenin bir suç olduğundan habersiz” dedi. Küçük yaşta evliliğe ceza http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/guncel/1146210801759.jpgTrabzon’da 15 yaşından küçük kızla evlenen kişiye 6 yıl 11 ay, evliliğe izin veren kızın babası ve kayınvalidesine 3 yıl 5’er ay hapis cezası verildi. Trabzon’daki duruşmaya kızını Cemil Tuncel ile zorla evlendirdiği iddiasıyla tutuksuz yargılanan Hakkı Tokgöz katıldı. Cemil Tuncel ile annesi Sevim Tuncel ise duruşmaya katılmadı. Sanık Tokgöz, ifadesinde, kızını kendi rızasıyla evlendirdiğini öne sürerek beraatını istedi. Mahkeme heyeti, 15 yaşından küçük kızla evlenen Cemil Tuncel’e, ırza geçme suçundan 6 yıl 11 ay hapis cezası verdi. Genç kızın babası Hakkı Tokgöz ile kayınvalidesi Sevim Tuncel’i de ırza geçme suçuna yardım etmekten 3 yıl 5’er ay hapisle cezalandırdı. 4 yıl önce Hakkı Tokgöz ile Sevim Tuncel, aralarında anlaşarak çocuklarını evlendirmiş ancak kızın yaşının küçük olması nedeniyle dava açılmıştı. Mahkemenin genç kızın yaşının belirlenmesini istemesi üzerine verilen raporda, olay tarihinde genç kızın 15 yaşını bitirmediği ortaya çıkmıştı. |
Çin'in Afrika hamleleri... Afrika kıtası son yıllarda Çin'in dış politika önceliklerinde neredeyse birinci sıraya yerleşmiş bulunuyor. Asya'nın yükselen devi, kıtadaki siyasi nüfuzunu, ekonomik varlığını ve şüphesiz enerji bağlantılarını güçlendirmeye çalışıyor, bunlara yeni alanlar açmak için bu kıtada hamle üstüne hamle yapıyor. Çin lideri Hu Şintao'nun bu haftaki Afrika turu işte bu hamlelerin en sonuncusu. Geçen hafta Amerika'ya çıkarma yapan Şintao, bu hafta da Afrika'ya önemli bir çıkarma gerçekleştirmiş bulunuyor. Afrika'ya adım atmadan önce enerji devi Suudi Arabistan'da üç gün geçiren Şintao, bu ülkeyle de çok önemli enerji anlaşmalarına varmış durumda. Bu anlaşmaların ilki Suudi-Aramco şirketinin Çin'e 2010 yılına kadar günde 1 milyon varil ham petrol sağlamayı taahhüt etmesi; ikincisi ise yine aynı Suudi şirketinin Çin'in Fujian ve Kuangdao bölgelerinde kurulacak iki rafineri projesine katılacağını açıklaması. Bunlar şüphesiz Çin'in enerji hamleleri bakımından önemli hamleler; ama esas önemli hamleler ise Şintao'nun Afrika'nın enerji devi Nijerya ile imzaladığı petrol anlaşmaları. Bu anlaşmalar arasında en göze çarpanı ise Çin'in dört önemli petrol sahasında elde ettiği petrol arama imtiyaz ve hakları. Bunlara göre, Çin'in milli petrol şirketi (CNPC) ikisi Nijer Deltası, diğer ikisi de iç kısımlardaki Çad Havzası'nda bulunan alanlarda sondaj yapacak. Bu anlaşmaya ilaveten Çin, günde 110 bin varil ham petrol işleyen Kaduna rafinerisinde kendisine kontrol hakkı veren başka bir anlaşma da yapmış bulunuyor. Çin, bu anlaşmalara karşılık Nijerya'daki altyapı yatırımları için yaklaşık 4 milyar dolar yatırım yapmayı taahhüt ediyor. Afrika turunun ilk durağı Fas'ta yaptığı çeşitli anlaşmalar ve bu yazıyı yazdığımız gün Kenya'da da yapacağı anlaşmalarla Afrika'daki nüfuz ve varlığını iyice güçlendiren Çin, esasen çoktandır dış enerji yatırım ve şirket ele geçirmelerde Afrika'ya özel bir önem veriyor; zira bugün Afrikalı petrol ülkeleri Çin'in petrol ihtiyacının yaklaşık yüzde 25'ini karşılıyorlar. 2004 yılında yüzde 20 olan Çin'in Afrika kaynaklı petrolü geçen yıl yüzde 25'e çıkmış bulunurken bu oranın önümüzdeki yıllarda daha da artması, 2010 yılında mesela yüzde 45'ler seviyesine çıkması bekleniyor. İşte bu yüzden Çin son yıllarda Afrika'daki ekonomik ve siyasi faaliyetlerini iyice hızlandırmış bulunuyor. Bunun sonucunda bugün Çin, Sudan'dan Çad'a, Libya'dan Nijerya'ya, Cezayir'den Gabon'a, Angola'dan Nijerya'ya kadar birçok Afrika ülkesinde hem petrol sahaları ve hem de çeşitli enerji şirketlerine sahip durumda. Çin, şirketleriyle, Angola'nın çıkardığı petrolün yüzde 25'ini, Sudan'ın çıkardığı petrolün yüzde 60'ını satın alıyor ve özellikle Sudan'daki ekonomik varlığıyla dikkatleri çekiyor. Bugün Sudan, Çin'in Afrika'daki yatırım şampiyonu; ülkede 10 bin civarında Çinli çalışıyor, iş yapıyor. Çin, Afrika kıtasında enerji yatırımları ile öne çıkarken bu kıtayla olan ticaretini de 2000 yılından bu yana üç kat artırarak bugünkü 30 milyar dolar seviyesine başarıyla yükseltmiş bulunuyor. Çin ayrıca enerji kaynaklarının yanı sıra Afrika'nın muazzam maden potansiyelinden faydalanmayı da hiç ihmal etmiyor. Yaptığı anlaşmalarla bu kıtadan bakır, kobalt gibi değerli madenlerle pamuk ve kereste de ithal ediyor. Diğer yandan, Çin, enerji ve maden yatırımlarına ilaveten ve bunlara paralel olarak Afrika'nın gelecek kuşaklarını da Çin'deki üniversitelerde eğiterek yatırımların insani boyutunu da ihmal etmiyor. Bugün Çin'de binlerce Afrikalı hem sivil ve hem de askeri eğitim alıyor. Kısacası, Çin, Afrika kıtasında her yönden hamle üstüne hamle yapıyor ve bunları yaparken Amerika başta olmak üzere bazı ülkeleri de çok rahatsız ediyor, çok yönlü bir politikayla bu yüzyılın enerji ve maden rekabetinde öne çıkmaya başlayan Afrika kıtasının birinci stratejik oyuncusu olarak kararlı bir şekilde sahnedeki yerini alıyor. |
Anayasa’nın 24. maddesi ve laiklik Türkiye’nin gerek siyasetinde gerekse hukuk uygulamasında lâiklik ve onunla bağlantılı sorunlar her zaman hararetli tartışmalara konu olmuştur. Bunun temel nedeni, Cumhuriyet’in modernleşme projesinin ve onunla uyumlu anayasa geleneğinin kendine özgü niteliğidir. Çünkü, “lâiklik”, milliyetçilikle birlikte, bu geleneğin temel taşlarından biridir. Lâiklik tartışması son günlerde yeniden gündemimize girmiş bulunuyor. Ve tabiî, her zaman olduğu gibi yanlış bir şekilde... “Yanlış” nitelemesini kavramın siyaset ve hukuk teorisindeki olağan anlamını esas alarak kullanıyorum. Yoksa, itiraf etmek gerekir ki, devlet seçkinlerinin ve onlarla aynı doğrultuda düşünen büyük medyanın lâiklikle ilgili kaygıları Cumhuriyet’in resmî geleneğiyle gayet uyumludur. Söz konusu geleneğin önemli bir özelliği, lâikliği Cumhuriyet’in en karakteristik vasfı olarak görmesidir. Gerçi, bunun kendi başına Batı demokrasilerinin arkasında yatan temel düşünceyle çok da tutarsız olduğu söylenemez. Nitekim, oralarda da lâiklik siyasî örgütlenmenin temel ilkelerinden biridir. Ne var ki, Türkiye’deki resmî yorumun ayırt edici yanı, lâikliği bir özgürlük ve barış ilkesi olarak değil de devletin sivil hayatı kontrol etme aracı olarak görmesidir ki, özgürlükçü Batı demokrasilerinde böyle bir anlayışa yer yoktur. Konunun farklı yönlerinin hepsini bu kısa yazıda ele almağa elbette imkân yok. Esasen bunu başka vesilelerle kısmen yaptım. Ama anlamlı bir örnekten hareketle, resmî lâiklik yorumunun hür ve medenî bir toplumun gerekleriyle bağdaşmadığını bir kere daha gösterebilirim sanıyorum. Bu örnek Anayasa’nın 24. maddesidir. Önce bu maddeyle ilgili bir yaygın yanlışın düzeltilmesi gerek. Din ve vicdan özgürlüğüyle ilgili bu hükümde resmî lâiklik yorumunun etkisi bariz olmakla beraber, teknik açıdan bunu -iddia edildiği gibi- “lâikliğin tanımı” olarak nitelendirmek doğru değildir. Bir kere, 24. madde hükmü Anayasa’nın temel haklarla ilgili bir bölümünde yer almaktadır ve dolayısıyla “laiklik”i değil, başlığında da belirtildiği gibi, “din ve vicdan hürriyeti”ni düzenleme amacıyla sevk edilmiştir. İkincisi, lâiklikle ilgili bir tanım olsa olsa “Cumhuriyetin nitelikleri”ni belirten Anayasa hükmünde yer almak gerekirdi. Normalde amacı bir temel hakkı güvence altına almak olması gereken bir hükümden, o hakkı kategorik olarak kısıtlayacak bir genel ilkeyi türetmeye çalışmak anayasa tekniğiyle bağdaşmaz. 24. madde, laikliği tanımlamıyor... Şimdi, 24. maddeye daha yakından bakalım. Bu maddenin lâiklik tartışmalarıyla doğrudan doğruya ilgili olan son fıkrası şöyledir: “Kimse, devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.” Bu hükmün en fazla dikkati çeken özelliği, din özgürlüğünü başlı başına korunması gereken bir değer olarak görmemesi, fakat ona resmî lâiklik doktrinine hizmet etmesi ölçüsünde araçsal bir değer biçmesidir. Bununla tutarlı olarak, söz konusu hüküm, din özgürlüğüne ve dolayısıyla dindarların sivil ve siyasî özgürlüklerine alışılmadık ölçüde ön yargıyla yaklaşmaktadır. O kadar ki, Anayasa koyucunun aklına, başka hiçbir temel hak için değil de sadece din ve vicdan özgürlüğü için “hakkın kötüye kullanılması” gelmektedir. Oysa, zaten Anayasa’nın 14. maddesi temel hakların “kötüye kullanılması”nı genel olarak yasaklamıştır. Üstelik orada da “lâik Cumhuriyet” özel olarak vurgulanmıştır. Dikkatle incelendiğinde Anayasa’nın 24. maddesinin son fıkrası gerçekte dindarların kamu alanında dine herhangi bir biçimde atıf yapmalarını ve bu sıfatla kamu hayatına ilişkin olarak herhangi bir iddiada bulunmalarını, kategorik olarak din özgürlüğünün “kötüye kullanılması” veya “din istismarı” saymakta ve bu suretle bir demokraside makul olmayacak genişlikte genel bir yasak getirmektedir. Ayrıca, söz konusu fıkranın formülasyonu başka bir açıdan da çoğulcu-demokratik anlayışla apaçık bir karşıtlık içindedir. Nitekim, fıkra devletin sadece siyasî ve hukukî düzenini değil, fakat aynı zamanda “sosyal ve ekonomik düzenini” de, üstelik “kısmen de olsa”, din kurallarına dayandırmayı yasaklamaktadır. Bu noktaya sanırım daha önce Kürşat Bumin de dikkat çekmişti. Kimsenin -özellikle de 24. maddeyi “lâikliğin tanımı” olarak görenlerin- aklına, “sosyal ve ekonomik düzen”in devletleştirildiği bir sisteme nasıl demokrasi denebileceğini sormak gelmiyor. Sahi, insanî varoluşun -sosyal ve ekonomik olanı dahil- bütün yönlerini devletin kuşattığı sistemlere totaliter sistemler demiyor muyduk?.. Hem sonra, “hür dünya”da sosyal ve ekonomik hayatın din kurallarından etkilenmediği bir ülke var mıdır?.. Kendi iktisadî iş ve ilişkilerini dinî inancına göre yürütmek isteyenlere hür bir toplumda yer yok mudur?.. Eğer -”kamusal alan”dan geçtik- soyal düzen de devletin ise, o zaman dinî bayramları, din kurallarına göre icra edilen resmî cenaze törenlerini de yasaklamamız gerekmez mi?.. Sonuç olarak, Anayasa’nın 24. maddesinin amacı, ne din ve vicdan özgürlüğünü doğru-dürüst bir güvenceye kavuşturmak ne de doğru-dürüst bir lâiklik tanımı yapmaktır. Bu maddenin işlevi, yabancı bir gözlemcinin de belirttiği gibi, din özgürlüğünü hiçbir çağdaş demokraside örneği görülmeyecek şekilde “dar bir kişisel alana sıkıştırmak”tır. Onun için, lâiklik tartışmalarında ikide bir bu hükme atıf yapanlar, böyle yapmakla tartışmanın biteceğini sanıyorlarsa, sadece kendilerini kandırmış olurlar. Bu tartışmada 24. maddenin nihaî bir hakem değeri olması şöyle dursun, bunun devreye sokulması halinde tartışmanın daha da içinden çıkılmaz hale geleceği kesindir. Nitekim öyle de oluyor. |
Ege'de Tarihi karar Yunanistan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyannis ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, iki ülkenin savaş uçakları arasında Ege'de zaman zaman yaşanan it dalaşı olaylarını önleyecek "kırmızı hat"tın kurulmasına hazır olduklarını bildirdi. NATO dışişleri bakanları toplantısı için bulundukları Sofya'da gerçekleşen Gül-Bakoyannis görüşmesi yaklaşık 45 dakika sürdü. Taraflar, eski Yunanistan Dışişleri Bakanı Petros Molivyatis'in geçen yılki Ankara ziyaretinde karar verilen ve Türk Hava Kuvvetleri'nin Eskişehir ile Yunan Hava Kuvvetleri'nin Larissa üsleri arasında kurulması planlanan kırmızı hattın operasyonel hale geçmesi için hazırlıklarının tamamlandığı konusunda mutabakatlarını birbirine iletti. Başbakanlar açıklayacak Kırmızı hattın devreye girmesiyle ilgili açıklamanın, 3-4 Mayıs'ta Selanik'te düzenlenen Güneydoğu Avrupa ülkeleri toplantısı sırasında gerçekleşecek Başbakan Recep Tayyip Erdoğan-Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis görüşmesi sonrasında yapılması bekleniyor. Böylece, savaş uçaklarının Ege üzerindeki uçuşları sırasında her gün yaşanan krizler ve it dalaşları iki üssün komutanları arasında 24 saat açık olacak "kırmızı hat"la önlenecek. AB için koşulsuz destek Bakoyannis, Türkiye’nin AB üyeliği konusunda ülkesinin desteğinin devam edeceğini vurgulayarak, "Ülkemizde iç siyasetten kaynaklanan güçlüklere rağmen AB üyeliğinizi geçmişte koşulsuz destekledik. Şimdi de aynı şekilde buna inanıyoruz ve AB üyeliğinizi istiyoruz" dedi. Karşılıklı ziyaretler İki ülkenin başbakan ve dışişleri bakanlarının karşılıklı olarak gerçekleştireceği ziyaretlerin takvimi de görüşmede belirlendi. Erdoğan ile Karamanlis önce 4 Mayıs'ta Selanik'te buluşacak. Bakoyannis, Ankara'da düzenlenecek Yunan haftasını ve Olimpiyat Meşaleleri Sergisi'ni açmak için mayıs ortasında Türkiye'ye gelecek. Gül de uçağa binmesini engelleyen kulak rahatsızlığı geçtiğinde Atina'ya resmi ziyarette bulunacak. Karamanlis'in, 2 yıldır ertelediği resmi Ankara ziyaretini haziranda gerçekleştirmek üzere hazırlıklara başladığı öğrenildi. Ziyaretlerin sıklaştırılmasıyla ilgili soruları yanıtlayan Bakoyannis, "İki taraf yakın işbirliği içinde olmaya kararlı. Bu halklarımızı yakınlaştıracak" dedi. |
Ölmek istemiyorum Şarkıları internette dolaşınca Kadınların şarkı söylemesinin yasak olduğu İran'da 19 yaşındaki Mahshar'ın şarkılarının internet üzerinden yayınlanması hayatını değiştirdi. Hakkında tutuklanma emri verilen Mahshar ise ölüm korkusuyla Türkiye'ye kaçtı. Mahshar, "ülkemizde kadınların şarkı söylemesi yasak, kardeşimle hazırladığım müzik CD'si çalındıktan sonra internet üzerinden yayınlandı ve hayatım karardı. Tutuklama emrim çıktı. Bu tür cezaları alan kadınlara ölüm cezası verildiği için korktum ve Türkiye'ye kaçtım" dedi. Geçtiğimiz aylarda kardeşi ile birlikte besteledikleri sekiz şarkıyı bir albümde toplayarak 'Ye ye ye' ismi veren ve adının CD'nin üzerine DJ Mahshar olarak yazdıran İranlı genç müzisyen, albümündeki şarkılarını kadın günlerinde okumaya başladı. Ancak Mahshar'ın tek CD'den oluşan şarkılarının çalınmaya başlaması ve internet üzerinden yayınlanması hayatını değiştirdi. Şarkıların internette büyük ilgi uyandırması ve erkekler tarafından dinlenmesi İran yönetimini kızdırdı. Şarkıların İran halkı tarafından beğenilmesi üzerine, korsan CD'ciler harekete geçti ve genç şarkıcının CD'lerini internet üzerinden indirerek çoğalttı ve piyasaya sürdü. Muhabirler tutuklandı İran medyası da genç kızla röportaj yapmak için sırayı girdi. Ancak yapılan haberlerin gazetelerde çıkmasına sinirlenen İran devleti, haberlerde isimleri geçen çok sayıda muhabiri tutukladı ve Mahshar'ın da tutuklanması emrini verdi. Tutuklanacağını öğrenen Mahshar ise ölüm korkusuyla bir saat içinde anne, baba ve kardeşini bırakarak ölüm korkusuyla geçtiğimiz ay Türkiye'ye kaçtı. "Ölmek istemiyorum" Şarkı söylemeyi çok sevdiğini belirten ve gözyaşlarına boğulan İranlı şarkıcı, "geçtiğimiz aylarda kardeşimle hazırladığımız CD beni ülkemden alıkoydu ve ölüm korkusu yaşamama neden oldu" dedi. 19 yaşında olan Mahshar, "şarkılarımın İran halkı tarafından beğenilmesi çok sayıda gazetecinin de dikkatini çekti ve benimle röportaj yaptılar. Bu haberler yayınlandıktan sonra ise muhabirler tutuklandı ve benimde tutuklanma emrim verildi. Tutuklanacağımı bir tanıdığımızdan öğrenir öğrenmez hemen ailemle konuştum ve İran'dan kaçtım. Atatürk'ün ismini çok duyduğum için ve Türkiye'ye vizesiz girilebildiğinden dolayı buraya geldim" diye konuştu. Anne ve babasının İran'da saygın kişiler olduğunu belirten Mahshar, "babam Tahran'da lüks bir restaurant işletiyordu, annem ise güzellik uzmanıydı. Ancak benim şarkı söylediğim öğrenilince ailem işlerinden oldu. Onları çok özledim. Benim yüzümden başlarına birşey gelecek diye çok korkuyorum" ifadesini kullandı. Türkiye'nin hangi şehrinde bulunduğunun öğrenilmesini istemeyen Mahshar, "İran Elçiliği benim yaşadığım yeri öğrenir ve beni İran'a götürüp hapis cezası ve ardından da daha önce bu suçu işleyen kadınlara verilen ölüm cezası verilir diye çok korkuyorum ve yaşadığım yeri herkesten saklıyorum"dedi. Türkiye'nin modern bir ülke olduğunu söyleyen Mahshar, "Türkiye de Müslüman bir ülke, ancak burada kadınlar rahatlıkla şarkı söylüyor. Bizde ise şarkı söyleyen kadınlar tutuklanıyor. Bu yüzden Türkiye'nin bana ve aileme kucak açmasını istiyorum. Müzik hayatıma da burada devam etmek hayalim" şeklinde konuştu. Bir apartmanın bodrum katında tek başına yaşayan genç şarkıcıya en büyük desteği apartmanda bulunan komşuları veriyor. Genç kızı yalnız bırakmayan komşuları Mahshar'a Türkçe şarkılar da öğretiyor. Mahshar ise en çok İbrahim Tatlıses'in şarkılarını söylüyor ve Tatlıses ile birlikte düet yapmak istiyor. |
Sinop'ta 'nükleere hayır' mitingi Sinop'ta 'nükleere hayır' mitingi SİNOP İnceburun’a kurulması planlanan Nükleer Santral, binlerce kişinin katılımıyla protesto edildi. Çeşitli pankart ve dövizlerin asıldığı Uğur Mumcu Meydanı’nda toplanan nükleer karşıtı binlerce kişi, ‘Sinop Çernobil olmayacak’ diye bağırdı. Denize açılan 30 teknede ise protesto sirenleri çalındı. Yapılan konuşmalarda da Nükleer Santrallerin zararları anlatıldı. Ayrıca yerel tiyatrocular meydanda, ‘Nükleer’le evleniyoruz’ adlı oyun sergiledi. Türkiye’nin ilk Nükleer Santralinin yapılacağı Sinop'ta protesto gösterisi yapıldı. 53 sivil toplum kuruluşu ve meslek odasının oluşturduğu ‘Sinop Nükleer Karşıtı Platformu’ tarafından düzenlenen mitinge, yurdun çeşitli illerinden gelenlerle birlikte 15 bin kişi katıldı. Sabahın erken saatlerinde otobüslerle gelen ve aralarında geniş kitleleri temsil eden çeşitli konfederasyon temsilcilerinin de bulunduğu nükleer karşıtları, pankart ve dövizlerle donatılan Uğur Mumcu Meydanı’na slogan atarak yürüdü. 7’den 70’e her kesimden kişinin bulunduğu meydanda yazılı olan, ‘Nükleer Santral’e Hayır’, ‘Termal onlarınsa, Sinop bizimdir’, ‘Nükleer onların olsun Sinop Bizim’, ‘Nükleer bölge değil, yaşanır bölge istiyoruz’, ‘Ölümü istemiyoruz’, ‘Kanserli nesiller istemiyoruz’, ‘Ferman onlarınsa Sinop bizimdir’, ‘Anneler babalar, çocuklarınızın geleceğini karartmayın’, ‘Nükleere inat yaşasın hayat’, ‘Hiroşimayı, Çernobil’i, Kazım Koyuncu’yu unutmadık’ sloganları atıldı. Türkiye’nin çeşitli illerinden gelenler ayrıca meydanda teneke kutulara tokmakla vurdu, düdükler çaldı. Ayrıca mitinge mızrak ve kalkan kuşanan ‘Don Kişot’ lakaplı Osman Akkuş da katıldı. Miting sırasında da sık sık ‘Nükleer santral istemiyoruz’ sloganları atıldı. ŞENLİK HAVASINDA GEÇTİ Yerel müzik grupların türküleriyle şenlik havasına dönüşen mitingin açılış konuşmasını yapan Sinop Nükleer Karşıtı Platformu yürütme kurulu üyesi ve aynı zamanda Sinop Çevre Dostları Derneği Başkanı Hale Oğuz, hükümet yetkililerine selenEREK, “Hayatı siz kurmadınız. Hiçbir nükleer güç yaşam hakkımızı elimizden alamayacaktır. Çernobil’i yaşadık, başka Çernobil istemiyoruz'' diyerek büyük alkış topladı. YAŞAR TOPÇU'YA PROTESTO Çeşitli konfederasyon temsilcilerinin konuşmalarından sonra söz alan eski Ulaştırma Bakanı Yaşar Topçu ise miting alanında bulunan bir grup tarafından protesto edildi. Topçu’nun konuşması sırasında protestocu grup sürekli siren çaldı. Bunun üzerine sinirlenen Topcu, ‘Tamam, biraz dinleyin’ diyerek, “Sinop’a Üniversite istiyoruz, Nükleer Sanral değil'' dedi ve kürsüden indi.. CHP Sinop Milletvekili Engin Altay da, Nükleer Santral’ı Sinop’a kurdurtmayacaklarını ve bunun için TBMM'de var güçleriyle çalışacaklarını söyledi. DENİZDE DE PROTESTO Konuşmaların ardından saat 13.00’de Sinoplu balıkçılar 30 tekne ile denize açıldı. Çeşitli nükleer karşıtı dövizler taşıyan tekneler, Liman kıyısında tur attı ve çevrede bulunanlar tarafından alkışlandı. Protesto sirenleri çalan teknelerde, ‘Radyasyonlu balıklara hayır’ yazılı dövizler dikkat çekti. Mitingde yerel Sanat Tiyatrosu grubu da, ‘Nükleerle evleniyoruz’ adlı oyun sergiledi. Son bölümünde Moğollar grubu üyeleri Cahit Berkay, Engin Yörükoğlu, Taner Öngür ve Serhat Ersöz’ün, ‘Birşey yapmalı’, ‘Ölüler altın takar mı’ parçalarını da seslendirdiği miting olaysız sona erdi. |
Döner 62 kişiyi zehirledi http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/guncel/1146210040314.jpgKocaeli’nin Gebze ilçesindeki bir lokantadan tavuk döner yiyen 62 kişi zehirlenerek hastanelik oldu. Dün akşam saatlerinden itibaren çok sayıda kişi, şiddetli karın ağrısı, mide bulantısı ve başdönmesi şikayetiyle Gebze’deki hastanelere başvurdu. Hastanelerin acil servislerinde tedavi altına alınan 62 kişiye, gıda zehirlenmesi teşhisi konuldu ve mideleri yıkandı. Serum verilen hastaların tamamının gün içinde Hükümet Caddesi’ndeki bir lokantadan tavuk döneri yediği belirlendi. Olayla ilgili soruşturma başlatıldı. Ölüm orucunda can verdi Gebze M Tipi Cezaevi’nde 9 Mayıs 2005’te ölüm orucu eylemine başlayan DHKP/C davasından tutukluyken tahliye olan ve ölüm orucuna dışarıda devam eden Fatma Koyupınar, yaşamını yitirdi. Koyupınar’ın ölümüyle birlikte F Tipi cezaevlerinin kapatılması talebiyle başlatılan ölüm orucu eyleminde 122’nci kişi yaşamını yitirmiş oldu. Gebze M Tipi Cezaevi’nde 9 Mayıs 2005’te ölüm orucuna başlayan ve 14’üncü Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tahliye edildikten sonra ölüm orucuna Şişli’de bir evde devam eden Fatma Koyupınar, dün akşam saatlerinde yaşamını yitirdi. Koyupınar, F tipi cezaevlerinin kapatılması için ölüm orucuna başlayan avukat Behiç Aşçı ile aynı evde kalıyordu. Koyupınar’ın ölümüyle birlikte 19 Aralık 2000’deki "Hayata Dönüş" adı verilen "operasyon" sonrasında F tipi cezaevlerinde ölenlerin sayısı 122’e yükseldi. Şu anda cezaevlerinde ölüm orucu eylemini sürdüren sadece Serpil Cabadan adlı kadın tutuklu kaldı. Cabadan, F tipi cezaevlerinin kapatılması ve tecrite son verilmesi talebiyle başlattığı eylemine devam ediyor. |
Demokratlığın ilkesel çerçevesi Bütün zihniyetsel yaklaşımlar dış gerçekliğin insan zihni tarafından nasıl algılandığı, bu algılanmanın nasıl olup da işlevsel sonuçlar verdiği sorusuna yanıt getirmek zorundadır. Çünkü kendimizle, çevremizle ve genelde dünyanın haliyle ilgili önermelerimiz nihayette zihni çerçevemizin içinde oluşur. Demokratlık da belirli bir epistemolojik varsayıma dayanır... Buna göre insan zihni dış gerçekliği kendi işleme sistematiğine uygun olarak algılar. Örneğin ‘nedensellik’ bizim zihnimizin çalışma ve anlama biçimidir ve gerçekliğe ait bir olgu olup olmadığı kesin olarak bilinemez. Aynı şekilde yeterlilik, zorunluluk, öz, töz gibi kategoriler dış gerçeklikle değil, zihnimizin niteliğiyle ilişkili kavramlardır. Bizim düşündüğümüz bağlantı ve tespitlerin aynen gerçek olup olmadıklarını hiçbir zaman bilemeyiz, çünkü hepimiz insan olduğumuz için zihnimizin ürünlerini farklı bir zihinle mukayese edemeyiz. Öte yandan birçok bilimsel önermenin gerçeklik karşısında işlevsel olması, zihnimizin bir biçimde dış gerçekliği algılayabildiğini de ortaya koymakta. Dolayısıyla insan zihni ile gerçeklik arasında bir ‘tekabüliyet’ olduğu açık. Ama bu ancak ‘göreceli’ bir tekabüliyettir. Yani önermelerimizin işlevsel olması, dış gerçekliği ‘aynen’ algılayabildiğimizi değil, onu kullanabilecek bir biçimde algıladığımızı gösterir. Bu felsefi arkaplanın bize söylediği şudur: İnsanoğlu herhangi bir fikre ne denli inanırsa inansın, o fikir ona ne denli apaçık gelirse gelsin; söz konusu fikrin mutlak anlamda doğru olduğunu öne süremez. Bu nedenle insanoğlu düşünce ve inanç sistemleri karşısında mütevazı ve kuşkucu kalmak durumundadır... Diğer bir deyişle demokratlık da bütün diğer zihniyetler gibi kendine özgü bir ‘insanlık durumu’ndan hareket eder. Bu insanlık durumu, hiçbir insanın kendi başına gerçekliğin bir bölümüne bile ulaşamaması bir yana; tüm insanlar bir konuda anlaşsalar bile, savundukları tezin doğru olmayabileceğini ima eder. Dolayısıyla oy sayımından hareketle çoğunluğun taleplerinin egemen olması fikri gerçek bir meşruiyete sahip değildir. Diğer taraftan herhangi bir kişi, grup, zümre veya odağa ait fikirlerin tüm toplum için ‘doğru’ olduğunu savunan otoriter bir yaklaşımın; ya da ‘doğru’nun kaynağının ilahi olduğunu ve bunu en iyi belirli bir bakışın yorumladığını söyleyen ataerkil zihniyetin de demokratlık açısından makbul olamayacağı açıktır. Çünkü bütün bu yaklaşımlar insan olarak ‘haddimizi aştığımız’ önermelere dayanırlar. Bu durumda demokratlık kendi öznelliğini bilen, kabullenen ve bu öznellik içinde çözüm arayan bir bakışı ifade eder. Kendine yetmeyen bireyin, kendine yetmeyen başka bireylerle birlikte ortak kaderlerini belirleme arayışıdır bu... Bu nedenle de demokratlık ‘öteki’ne muhtaçtır. Bunu iyi niyetinden ya da hoşgörüsünden yapmaz... Öteki ile ilişkiye geçmek, onun fikrini almak, demokrat zihniyetteki biri için ‘doğal’ durum olmakla kalmaz; herhangi bir önermenin meşruiyeti açısından da gerekli zemini oluşturur. Çünkü kendi öznelliğini bilen insanın önündeki tek yol bu öznelliği mümkün olduğunca genişletmek ve toplumsallaştırmaktır. Katılımcılık bu nedenle demokratlığın temel dinamiğidir. Aynı nedenle çoğunluk ölçümlerine değil, ikna mekanizmalarına yaslanır; bir karardan etkilenebilecek herkesin o karara katılmasını olanaklı kılacak bir ademi merkeziyetçiliği vurgular; katılımı anlamlı ve işlevsel hale getirecek bir şeffaflığı savunur... Bu ilkeler ‘karşı olmadığımız’ iyi önermeler değil; vazgeçilmez gördüğümüz, aksi halde hiçbir kararın meşruiyet kazanamadığı temel dayanaklardır. Demokratlık diğer zihniyetlere eklemlenerek sahip olunacak bir nitelik değil, gerçeklik karşısında alınan felsefi bir tutumdur... |
Vestel’in, Manisaspor’a desteği sürecek Geçen hafta, bir markanın, bir futbol kulübüne ismini veriyor olmasının handikaplarına değinmiş ve Vestel'e de Manisaspor ile bu kapsamda bir soru sormuştum. Vestel Şirketler Grubu İcra Kurulu Başkanı Ömer Yüngül'den bir yanıt geldi. Yüngül, sosyal sorumluluk yaklaşımıyla değil de hemşehrilik anlayışıyla destek verdiklerini ifade ediyor. Bu anlamda da 2001'den beri yürütülen ve ‘Vestel Türk Atletizminin Yanında' sosyal sorumluluk projesinden söz ediyor. Ayrıca Süreyya Ayhan'a, kariyerindeki yükselmenin başladığı ilk dönemlerde, bir sponsora, desteğe en çok ihtiyaç duyduğu dönemlerde destek verdiklerini de söyleyen Yüngül, Manisaspor ile ilgili yaklaşımlarını şöyle ifade ediyor: ‘Önce ülkem, sonra kurumum ve ailem' felsefesine sahip Zorlu Grubu'nun mensubu olan Vestel, kalkınmanın Türkiye genelinde yayılmasına büyük önem vermektedir. Bu anlayış ışığında, 1994’te Zorlu Grubu bünyesine girmesinden sonra Vestel'in yatırımlarının büyük bir çoğunluğu Manisa'da gerçekleştirilmiştir. Bugün Avrupa'nın en büyük dayanıklı tüketim üretim üssü olarak kabul edilen Vestel City'nin tamamı, Zorlu Grubu'nun Vestel'i satın almasından sonra gerçekleştirilen yatırımlarla kurulmuştur. Manisa Organize Sanayi Bölgesi'nde Vestel'e üretim yapmak üzere kurulan yan sanayi kuruluşları, bugün ciddi ihracat, üretim ve istihdam gerçekleştirmektedir. Bu anlamda Vestel, Manisa'nın en büyük işverenidir ve ilin kalkınmasında rolü büyüktür. Vestel'in kalbi ve evi olarak gördüğümüz Manisa'ya desteğimizin sadece işveren olarak kalmasını değil, sosyal ve kültürel alanda da Manisa'nın kalkınmasında sorumluluğumuz olduğu düşüncesiyle Vestel Manisaspor'u uzun yıllardır destekliyoruz. Son yıllarda ise desteğimizi takıma ismimizi vererek, maddi desteğimizi artırarak gerçekleştirme kararı aldık. Bu kararın sonucunda takım önemli başarılar elde ederek, Turkcell Süper Ligi'nde yer aldı. Vestel olarak önümüzdeki dönemde de Manisa'nın tanınmasında, Manisalının sosyal hayatında ve bir parça da ekonomisinde yeri olan Vestel Manisaspor'a, Manisa'ya karşı sorumluluğumuz nedeniyle destek olmayı sürdüreceğiz. Fanatizm konusunun ise tüm sporseverler arasındaki yerinin sınırlı olduğuna inanıyorum. Vestel Manisaspor'un gösterdiği başarılar nedeniyle, başka takımların taraftarları tarafından cezalandırılacağına inanmıyorum. Ayrıca buna hiçbir spor kulübümüzün hoşgörü ile bakacağını ya da buna izin vereceğini de düşünmüyorum. Hedefimiz önümüzdeki yıllarda Vestel Manisaspor'un Avrupa'daki futbol organizasyonlarında da önemli başarılar göstererek, Türkiye'yi ve Türk futbolunu uluslararası platformda da başarıyla temsil etmesidir. Bu hedefimize ulaştığımızda tüm futbolseverlerin takımımızın başarısını takdir edeceklerine inanıyoruz." Firmalar rakipleriyle reklam üzerinden atışıyor Son dönemde ekranlarımızda Türk filmi tadında reklam filmleri izliyoruz. Cem Yılmaz'lı Opet; Özge Namal'lı Axess, Ahmet Özhan'lı Filli Boya ve ‘gözü kara' sevgilili Arçelik reklamları. Bu uzun versiyonlar hemen ardından kısalarına dönüşeceklerse de şimdilerde izlemekten keyif aldığımız sahneleri sunuyorlar. Köşe yazarlarının, sanatçıların ve hatta gazetelerin bazen üstü örtük bazen de uluorta karşılıklı atıştıkları olur. Şimdilerde reklamlarda da bu karşılıklı diyaloğu yakalıyoruz. Yükselişte olan milliyetçilik figürlerini en son sınırına kadar kullandığı gerekçesiyle eleştirilen Petrol Ofisi'nin basın ilanlarına bir bakınız. Şöyle yazıyor: "Hayal değil. Oyun değil. Reklam değil." Oysa akıllardan silinmeyen Cem Yılmaz'lı Opet reklamı; "Hayal. Oyun. Reklam." üçlemesi üzerine kurulu. Gelelim tüketicinin zihninde ‘Teknolojinin Türkçesi' betimlemesiyle uzun süredir tüketicinin algısına konumlanan Vestel ile son reklamlarında ‘Aşk teknik bir hadisedir' diyerek tüketicinin duygularına seslenen Arçelik'e. Daha önce de yazmıştım, algı her şeydir ve pazarlama algıları yönetir. Şimdi böyle bakınca ‘peluşlu' Opet ile ‘ağır ağabey'i oynayan Petrol Ofisi arasında bir ciddiyet farkı algılıyorsunuz. ‘Teknolojinin Türkçesi' tanımıyla gururumuzu okşayan Vestel ile Maslow'a göre temel ihtiyaçlarımızdan birini gıdıklayan Arçelik reklamının algılardaki konumlamaları da farklılaşıyor. Elbette karar tüketicinin; ama her dört reklam da algı yönetimi itibarıyla işini iyi yapıyor. Süreçte tüketici algısındaki rekabetin reklamlara nasıl yansıdığına hep beraber şahit olacağız. 'Konbara'da inisiyatif kullanıcıya geçti' Turkcell Kurumsal İletişim Bölüm Başkanı Filiz Karagül'den ‘Konbara kampanyası' ile ilgili yazıma yanıt geldi. Bir okurumuz, ‘Bu eski bir kampanyaydı; yeni bir şey yok ki neyin reklamını yapıyorlar?' demişti. Bir fark varmış. Turkcell'in açıklaması kısaca şöyle: "Bundan böyle reklamlarda duyurulan yeni formatıyla Konbara'da kazanılan hediye kontörlerin tüm inisiyatifi abonelerde olacakmış. KontörBizden kampanyasında kazanılan kontörler daha önce 5 aya bölünerek abonelerin hatlarına yükleniyormuş. Ayrıca abonelerin hediye kontörlerini kendilerinin yüklemesi de yeniden hediye kontör kazanmalarını sağlıyormuş." Kurumların reklam yaparken ayrıntıya ne denli dikkat etmeleri gerektiğini ifade eden bir vak'a bu. İlk kampanya ile ikincisi arasında fark var mı? Görünen o ki var. Tüketiciye hiçbir zaman ‘sen anlamamışsın' diyemeyeceğimize göre, acaba reklam mı bu farkı göstermekte yetersiz kaldı? Microsoft'ta neler oluyor? Microsoft, önceki hafta da en çok haberi çıkan ilk beş kurum arasındaydı. Bu hafta ise ilk sırada. İki hafta üst üste çıkan haber sayısı ise istikrarlı. 222 haber yazılı ve görsel medyada yer almış. En çok reklam verenler sıralamasında ise her iki haftada da yok. Peki Microsoft nasıl oluyor da sıralamanın en başına geçiyor? Çok açık; geçen yıl AB'de 497 milyon Euro'luk ceza aldığı davanın yeniden görülmesi ve bu cezayı ödememek için Bill Gates'in mal varlığını dağıtıyor içerikli gerçekliği doğrulanmayan haberler. Ne denir? Zenginin parası züğürdün çenesini yorarmış. Milli değerlerimize dokunmayın! Toplumları millet yapan değerlerin korunması konusundaki inancımı hiç yitirmedim. Bizi biz yapan değerlerin küreselleşen dünya ile şekil değiştirebileceğine; ama özüne dokunulmaması gerektiğine her zaman inandım. Sizi bilmem; ama milli bayramlarda tank gördüğünde bile gözü sulananlardanım. İstiklal Marşı çalınca da nerede olursam olayım dikkat kesilirim. Tüketiciyi etkilemek adına milli değerlerin bir reklam filminde kullanılması konusunda da itirazlarım var. Reklamlar tüketicinin nabzını tutarak onu damardan yakalayan mesajlara yoğunlaşır. Ama ben, şimdilerde tüketiciyi etkilemek üzere aşırı dozda kullanılan vatan, millet, bayrak üçlemesinden bir tüketici olarak hoşlanmadığımı söylemek istiyorum. Sanırım benim gibi düşünenlerin sayısı hiç de az değil. |
Türkiye'de de Kalaşnikov üretilebilir Türkiye'de de Kalaşnikov üretilebilir Dünyanın en ünlü silahını yaratan Rus General Mihail Kalaşnikov, adını taşıyan otomatik tüfeklerin teröristlerin eline geçmesinden sorumluluk duymadığını söyledi. "20. yüzyılın en önemli buluşları" arasında sayılan silahın mimarı Kalaşnikov, Moskova'daki basın toplantısının ardından Milliyet'in sorularını yanıtladı. 87 yaşında olmasına ve duyma zorluğu çekmesine karşın her gün İjevsk kentinde bulunan silah fabrikasındaki işine giden emekli general, silahı 1947'de, 2. Dünya Savaşı'nda Nazilere duyduğu nefret sonucu geliştirmeye karar vermiş. Kalaşnikov, "Bana rahat uyuyup uyumadığımı soruyorlar. Vicdanım rahat. Vatanımı korumak için yaptığım silahın kötü ellere düşmesinin suçlusu politikacılardır" dedi. 60 yılda 100 milyondan fazla üretilen ve 50 ordu tarafından kullanılan Kalaşnikov, altı ülkenin de devlet ambleminde yer alıyor. Her yıl üretilen 1 milyon tüfeğin yüzde 90'ı kaçak yapılıyor. Kalaşnikov, "Batı'da yaşasaydım herhalde dolar milyoneri olurdum. Ama Rusya'da gördüğüm saygıyı görür müydüm, emin değilim" diye konuştu. Kalaşnikov'un ABD'li rakibi M-16'nın şimdiye kadar sadece 12 milyon adet üretildiğini belirten Kalaşnikov, "Dünyanın en basit ama en mükemmel silahını yarattım. Irak'taki Amerikan askerleri bile benim tüfeklerimi tercih ediyor" şeklinde konuştu. Rosoboroneksport şirketi yetkilisi Nikolay Şvets de Milliyet'e, kısa süre önce Türkiye ile lisans anlaşması imzaladıklarını açıkladı. Rusya'nın en ucuzunu 500 dolara (650 YTL) sattığı silahın sahtesinin fiyatı 65 dolar (yaklaşık 84 YTL) civarında |
Erdoğan, Baykala sert çıktı: Yanlış bilgiler vererek halkı kandırmayın http://www.zaman.com.tr/2006/04/30/erdogan-baykal.jpg Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Deniz Baykal arasında tarım politikaları ve çiftçiye verilen destekler konusunda polemik yaşandı. Deniz Baykal'ın tarım sektörü ile ilgili dile getirdiği rakamlar Başbakan Erdoğan'ı kızdırdı. Erdoğan, Baykal'ın hamaset yaptığına işaret ederek, "Bu hasletlerden sıyrılın" dedi. Türkiye Ziraat Odaları Birliği'nin (TZOB) Grand Cevahir Otel'de düzenlediği "Türkiye-AB Entegrasyonunda Tarım" başlıklı konferansta Başbakan Erdoğan ile Deniz Baykal arasında tarım polemiği yaşandı. Baykal konuşurken bazı ziraat odaları başkanları alkışla destek olurken hükümete tepki gösterenler oldu. Başbakan Erdoğan konuşurken de tepkiler devam etti. Kürsüye ilk çıkan Deniz Baykal, hükümetin tarım politikalarına sert şekilde eleştiriler getirdi. Tarım sektörüne yönelik verilen sözlerin tutulmadığını öne süren Baykal, küçük bütçe ile tarımın desteklenmesinin mümkün olamayacağına işaret etti. Baykal'ı dinlerken birara dışarı çıkan Başbakan Erdoğan, bazı yerlerden telefonla bilgi aldı. Erdoğan, yanında oturan Tarım Bakanı Mehdi Eker'den de bilgi alarak konuşmasına başladı. Zaman zaman önündeki notları okuyabilmek için gözlüğünü kullanan Erdoğan, Baykal'ın eleştirilerine yanıt verdi. Baykal'ın verdiği rakamların gerçekleri yansıtmadığını ve "uçuk rakamlar" olduğunu belirten Erdoğan, Baykal'ın açıkladığı bilgilerin uzaktan yakından gerçeklerle alakası olmadığını kaydetti. Başbakan Erdoğan, "Bakınız bir rakam verildi ki çok ama çok çirkin. O da şu: Elazığ'daki büyükbaş hayvan rakamları. Şimdi hemen Elazığ İl Tarım Müdürü ile görüştüm. Nereden bu bilgileri verirler muhalafet liderine? Kim verir, nasıl verir anlamıyorum." şeklinde konuştu. Erdoğan'ın bu açıklamaları salonda gülüşmelere yol açtı. Alkışlar altında konuşmasına devam eden Erdoğan, "İl Tarım Müdürü bana veriyor cevabı. Sayın Baykal Elazığ'da 6 bin büyükbaş hayvandan bahsediyor. Şimdi rakamı aldım. Şu anda Elazığ'daki büyükbaş hayvan sayısı yaklaşık 119 bin. Küçükbaş hayvan sayısı 240 bin civarında. Olmaz böyle şey. Lütfen bunları doğru söyleyin. Her zaman nedense böyle bir haslete sahipsiniz. Bu hasletlerden artık sıyrılın." ifadelerini kullandı. Uluslararası bir toplantıda bu konuları konuşmak zorunda kaldığı için rahatsız olduğuna işaret eden Erdoğan, "Böyle bir toplantıda size bu cevapları vermek istemezdim. Ama beni bu cevapları vermeye mecbur bıraktınız. Çünkü burada özellikle uluslararası bir kongrede bunun olmasını istemezdim. Ama mecbur kaldım. Şimdi çiftçi kardeşlerimi de burada yanıltıyorsun." dedi. |
YAŞAR TUNAGÜR’Ü UĞURLUYORUZ Vefa insanı Hakk’a yürüdü http://www.zaman.com.tr/2006/05/01/tunagur.jpg Diyanet camiasının mümtaz şahsiyetlerinden Yaşar Tunagür önceki gece ani kalp durması sebebiyle vefat etti. Diyanet İşleri eski başkan yardımcılarından Yaşar Tunagür, tedavi gördüğü Maltepe Sema Hastanesi’nde hayatını kaybetti. Diyanet bünyesinde birçok şehirde görev yapan ve Türk milletinin büyük sevgisini kazanan Yaşar Tunagür, bir haftadır kalp ve böbrek yetmezliği sebebiyle tedavi görüyordu. 82 yaşındaki Tunagür’ün vefatının önceki gece saat 02.30 sularında gerçekleştiği açıklandı. Merhumun cenazesi bugün Fatih Camii’nde kılınacak öğle namazının ardından Topkapı Mezarlığı’nda Turgut Özal’ın da mezarının bulunduğu anıtmezarın arkasındaki bölümde toprağa verilecek. Ezine, Çanakkale ve Balıkesir’de müftülük yapan Tunagür’ü sevenleri, ‘devlete olan saygısı ile dinî şahsiyetini bütünleştirerek Cumhuriyet’in devlet-millet kaynaşmasına katkı sağlayan bir kişi’ şeklinde tarif ediyor. Sıradan vatandaştan en yüksek devlet görevlisine kadar herkesle diyalog kurabilen, karizmatik bir kişiliği olan Tunagür’ün cesaretine ve celal sıfatı ile mümeyyiz vaazlar verdiğine dikkat çekiliyor. Tunagür, Fatih Kolejleri’nin kurulmasının da fikir babası idi. Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, Tunagür’ü hizmet ehli bir insan olarak nitelendirerek, “Diyanet camiasına büyük hizmetleri olmuştur.” ifadelerini kullanıyor. Diyanet’te kendisi ile görev yapan Erdoğan Tüzün, “Diyanet, tapu kadastro müdürlüğü gibi görülüyordu. ‘O, Diyanet’i din adına söz söyleyen bir kurum haline getirdi.” diyor. Fethullah Gülen ile de uzun geçmişe dayanan bir dostluğu vardı. Gülen, bu durumu, “Ben onun için ailesinin bir ferdi gibiydim.” cümlesi ile anlatıyor. Tunagür Hocaefendi devletle milletin kaynaşma noktasıydı Türkiye’nin dinî hayatına damgasını vuran Yaşar Tunagür Hocaefendi, Rabbi’ne yürüdü. Tunagür Hocaefendi, bir dönem Diyanet İşleri Başkan yardımcılığı görevinde bulundu, Ezine, Çanakkale ve Balıkesir’de müftülük yaptı. Verdiği vaaz ve sohbetlerle yüz binlerin gönlünde taht kurdu. O, çok farklıydı. Resmî hüviyetiyle devleti temsil ediyordu; ancak halkın da sevgilisiydi. Görev yaptığı her yerde vatandaş, ondan ayrılırken gözyaşı döktü; yollara döküldü. Diyanet İşleri başkan yardımcılığı döneminde devletle Diyanet’i, Diyanet ile halkı kaynaştırdı. Prof. Dr. Salih Tuğ, bu hususu şu cümleyle dile getiriyor: “Diyanet’i devlet ve halkla bütünleştirerek tarihî bir misyon eda etti.” Tunagür’ün Diyanet camiasında önemli bir yerinin olduğunu ifade eden Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, Hocaefendi’yi hizmet ehli olarak nitelendiriyor. “Tunagür’ün Diyanet camiasına büyük hizmetleri olmuştur. Kendisi camiamızda çok sevilen bir insandı.” diyen Bardakoğlu, “Vefatı bizim için büyük bir kayıptır.” ifadelerini kullanıyor. Diyanet’te aynı dönemde görev yapan Erdoğan Tüzün ise Tunagür’ü tam bir İstanbul beyefendisi, iyi bir entelektüel olarak tanımlıyor. Bu seviyede bir entelektüeli dinî camiada bulmanın zor olduğuna vurgu yapan Tüzün, şöyle konuşuyor: “Dinî hassasiyeti ve onuru yüksek bir insandı. Ehliyet sahibi insanlar varsa onların önünü açmayı yeğlemiştir. Liyakat sahibi kimselerin atanmasında engeller varsa o günkü mevzuatı müsait hale getirecek yönetmelikler çıkardı ve onların önünü açtı. Ehliyet sahibi pek çok insan onun döneminde Diyanet’te görev aldı.” Devlet adamları ve siyaset adamlarının kendisine karşı büyük saygı duyduğunu kaydeden Tüzün, “Duruşuyla saygı telkin eden, saygı duyulmak zorunda kalınan bir insandı.” şeklinde konuşuyor. Bazı siyasiler tarafından Diyanet’in tapu kadastro müdürlüğü ile aynı görülmek istendiği bir dönemde Tunagür Hocaefendi’nin Diyanet’i din adına söz söyleyen bir duruma getirdiğinin altını çizen Tüzün, şunları söylüyor: “Girişimleri ve saygın duruşu ile bunun böyle olmadığını ortaya koydu. Başkan yardımcısı olmasına rağmen hem siyasi arenada hem de Diyanet’in konuşulduğu mekanlarda temsilde başkan gibiydi.” 12 Mart’ta da bunların hesabının kendisinden sorulduğunu ifade eden Tüzün, “Doğan Avcıoğulları ile beraber hapis yattı. Sakalının kesilmesini istediler, kesilmemesi için büyük mücadele verdi. Tam kesilmesine karar verdikleri gün tahliye kararı çıkarak samimiyeti tecelli etti.” diye konuşuyor. Tüzün, Tunagür’ün, görevinde çok titiz ve kararlı olmasına rağmen ikili ilişkilerinde yumuşak huylu ve alçakgönüllü bir kimse olarak tanındığını kaydediyor. Prof. Dr. Hayrettin Karaman Tunagür Hoca’nın vefatının bütün İslam aleminin kaybı olduğunu dile getirirken, “Tüm Müslümanların başı sağ olsun desek abartmış olmayız.” diyor. Prof. Karaman, Tunagür’ün Cumhuriyet döneminde İslami hayatın yaşanmasında önemli bir yerinin bulunduğuna dikkat çekiyor: “Yaşar Tunagür Hoca, Cumhuriyet döneminin İslami hayat bakımından en sıkıntılı zamanlarında hem İslam’ın yaşaması hem de yaşanması için adeta kendini feda eden bir kimseydi. Adlarına övgüler yapılmamış, haklarında romanlar, makaleler yazılmamış ama büyük hizmetler yapmış sessiz kahramanlar vardır. Bu da onlardan biriydi.” Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Eskicioğlu, Tunagür’ü İslam için yaşayan, örnek bir kimse olarak nitelendiriyor: “Örnek olmak peygamberlerin vasıflarıdır. Yaşar Hocamız da Hz. Peygamber’den bir örnekti. Vaazlarını çok dinledim. İslam için hayatını adamıştı. Bu millete çok hizmet etti.” Tunagür ile Kestanepazarı’nda verdiği vaazlarını dinlemekle tanıştığını belirten Muharrem Kalyoncu, “Celal sıfatlı, vasıflı bir insandı. Kükretici, mükemmel engin sohbetleri vardı. Aynı zamanda gözyaşına açık, her zaman gözyaşı akıtan bir insandı.” ifadelerini kullanıyor. Tunagür’ün cesaret verici konuşmalar yaptığının altını çizen Kalyoncu, “Çok yiğit bir insandı. Kendisinden devamlı etkilenmişimdir. Canlı, şuurlu bir insandı.” diyor. BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu da Tunagür Hoca’nın milletin değerleri için çalıştığına dikkat çekiyor. Yazıcıoğlu, şunları kaydetti: “Çok büyük üzüntü duydum. Allah rahmet eylesin. Bütün ailesine, sevenlerine başsağlığı diliyorum. Milletin değerlerine hizmet ederek ömrünü tamamlamıştır. Allah mekanını cennet etsin. Milletin birlik ve beraberliği için çalıştı. Mevlânâ’nın hoşgörüsünü, Yunus’un sevgisini günümüze taşıyan değerli zatlardan birisiydi.” Korkut Özal, Yaşar Tunagür Hocaefendi'yi iyi bir dost olarak nitelendiriyor. Özal, Hocaefendi'yi şöyle anlatıyor: “Beşeri ilişkileri çok hoştu. Dostlukları kalıcıydı ve ben onun, insanları kıracak en ufak bir şey yaptığına şahit olmadım. Allah'ın yeryüzündeki sükuneti sağlayan halifelerinden birini ararsanız Yaşar Hoca bu tarife uyuyor. Çok etkileyici, güzel bir hitabeti var. İnandığı gibi yaşadı.” İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı, Tunagür Hocaefendi'nin din adamları için model olduğuna vurgu yaparken, Fıkıhçı Halil Gönenç de “Hakk'ın rızasına uygun, ve hakkaniyete riayet eden bir kimseydi.” yorumunda bulundu. Mükremin Albayrak - İstanbul M. Fethullah Gülen Hocaefendi: Cesur, entelektüel ve onurlu bir din âlimi http://www.zaman.com.tr/2006/05/01/gulen.jpg Fethullah Gülen Hocaefendi, vefa insanı Yaşar Tunagür Hocaefendi’nin onurlu ve cesur bir insan olduğuna işaret ediyor. Gülen Hocaefendi, Tunagür Hocaefendi’yi şöyle anlatıyor: Tanıdığımda 37 yaşındaydı. Ben daha askere gitmemiştim. Siyah sakalı vardı. Yürüyüşü, oturuşu, kalkışıyla örnek, gayet onurlu bir din alimiydi. O, İstanbul’da neş’et etmiş bir beyefendiydi. Çevresinde mehabet ve saygı hasıl ediyordu. Çok cesur konuşurdu. Dediğini yapardı. Yaptığı şeyler de hep isabetliydi. Entelektüel bir yanı da vardı. Onda ciddi bir Peygamber sevgisi görüyordum. Sahabiyi gözleri dolu dolu anlatırdı. O yaşta o heyecanı ve aşkını, aklı ve iradesiyle dengeleyebilen tanıdığım nadir insanlardan biriydi. Yaşar Hoca’yla o kadar yakındık ki, ben onun için adeta ailenin bir ferdi gibiydim. Validesi vefat ettiğinde Yaşar Hoca’dan başka onu kabre indirecek kimse yoktu. Yaşar Hoca, etrafına şöyle bir baktı. Gözü bana ilişince, “Gel beraber indirelim.” dedi. Annesi de çok muhtereme ve mübarek bir kadındı. Mezara Yaşar Hoca’yla beraber indirdik. Sosyal yönü itibarıyla açık bir insandı. Takva ve haya sahibiydi. Hizmet söz konusu olduğunda maksadını en iyi şekilde ifade ederdi. Hissiyatını akıl filtresinden geçirip hemen konuşma haline getirirdi. O yönüyle de çok ender insanlarda bulunan bir meziyeti haizdi. Cenab-ı Hakk onu büyük hayırlara vesile kıldı. Kestanepazarı’na gelmesi, orada ilk meş’aleyi yakması, ilk kibriti çakması ona ait bir şereftir. Size arka çıkması, dokundurmaması sebebiyle o kadar çok insanın duasına mazhar olmuştur ki, farzların dışında bir şey yapmasa bile aldığı dualar onu evc-i kemale yükseltebilir. Vefat nedeni ani kalp krizi Yaşar Tunagür Hocaefendi bir haftadır kalp ve böbrek yetmezliği teşhisiyle Özel Sema Hastanesi’nde tedavi görüyordu. Tunagür’ün tedavisini yapan Doç. Dr. İlyas Akdemir, önceki gece saat 02.30 sıralarında Tunagür Hoca’nın kalp ölümünün gerçekleştiğini söyledi. Akdemir, Tunagür Hocaefendi’nin tedavisinin iyi gittiğini belirterek “Ani kalp krizinin gerçekleşmesinin ardından hastamız yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.” dedi. Tunagür Hocaefendi’nin cenazesi bugün Fatih Camii’nde kılınacak öğle namazının ardından toprağa verilecek. Tunagür’ün vefat haberini alan yakınları ve sevenleri sabahın erken saatlerinden itibaren hastaneye akın etti. Tunagür Hocaefendi’nin oğlu Ömer Tunagür, babasının mükemmel bir insan olduğunu belirterek, “Herkes onu severdi. O da herkesi severdi. Dünyanın gelip geçici olduğunu bilerek yaşayanlardandı.” diye konuştu. Vefat haberi üzerine hastaneye gelen Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Harun Tokak, Tunagür Hoca gibi büyük bir şahsiyeti kaybettikleri için üzgün olduklarını ifade etti. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bayramlarda iki kişiyi aradığını dile getiren Tokak, “Birini anam diye, birini de hem hocam hem de babam diye arardı. Hocam ve babam diye aradığı kişi Yaşar Tunagür Hocaefendi’ydi.” ifadelerini kullandı. Tunagür Hocaefendi’nin kayınbiraderi Ethem Ustaoğlu da “Eniştemiz ilk hocamızdı. Dinî işlerde ne kadar hassas ise dünya işlerinde de o kadar hassastı.” dedi. İstanbul, Zaman 27 Mayıs’ta birlik çağrısı Yaşar Tunagür Hocaefendi 27 Mayıs ihtilalinde Balıkesir’de müftü olarak görev yapıyordu. Tunagür Hocaefendi ihtilal gününe ait bir anısını şöyle naklediyor: 27 Mayıs 1960 ihtilali cuma gününe denk gelmişti. İhtilalde sokağa çıkma yasağı bulunmasına rağmen normalden daha güzel giyinerek camiye gittim ve cuma namazı kıldırdım. Vaazda bütünleştirici, birleştirici konulardan bahsettim. Halkı itidal ve sükunete çağıran bir konuşma yaptım. 2 gün sonra Balıkesir’de görevli kurmay albayın isteği üzerine bir kez daha kürsüye çıkarak halka hitap ettim. Balıkesirliler, bu konuşma için camiyi doldurdu. Fedakârlık ve cesaretle dolu bir hayat 1924’te Beşiktaş’ta, Serencebey yokuşunun başında küçük bir konakta dünyaya gelen hocanın ailesi aslen Siirtlidir. Dinî tedrisatın mümkün olmadığı yıllarda yetişen ve 26 yaşında müftülük imtihanını kazanacak kadar ilim sahibi olan Yaşar Tunagür Hocaefendi, vaizlik, müftülük ve Diyanet İşleri başkan yardımcılığı görevlerinde bulunmuştur. Babası Ahmet Heyyül Bey, 2. Abdülhamid döneminde sarayda kalem bölümünde görev yapar. İki dayısı, Abdülhamid’in muhafız alayında görev yapmış, ikisi de meşhur bombalı suikastta şehit olmuştur. Dört yaşında iken Kur’an öğrenir, 6 yaşında da hatmeder. Şapka Kanunu’na muhalefet iddiasıyla bir ay tutuklu kalan babası çıktıktan bir hafta sonra vefat eder. “Lisedeyken, Ortaköy Camii’nde 5-6 kişi ile cuma namazı kıldığımız olurdu.” diyen Tunagür, ezanın asli şekliyle 1950’de yeniden okunmaya başlamasını da sürekli anlatırdı. Lise son sınıftayken Priştinalı Süleyman Bey ve eski Dersiâm’lardan Hüsrev Efendi’den İslam ilimleri konusunda dersler alır. Liseyi Ankara Atatürk Lisesi’nde bitirir. Memuriyet hayatına İstanbul Tapu Kadastro Müdürlüğü’nde ‘fen memuru’ olarak başlar. Kadastrodaki işinin çok vaktini aldığını düşünerek, Hüsrev Hoca’nın, İstanbul Müftüsü Nasuhi Bilmen’le konuşması sonucu iş değişikliğine gidip müftülüğe tayin olur. 1949’da Ispartalı Pakize Ustaoğlu Hanım’la hayatını birleştirir. Dört çocukları dünyaya gelir. 1953’te müftülük imtihanını kazanır ve Ezine Müftülüğü’ne atanır. Arap dili ve edebiyatında eğitim almak üzere 1956’da iki yıllığına Bağdat’a gidip gelir. Dönüşte Hasan Basri Çantay’ın ısrarıyla Balıkesir’e müftü olarak geçer. Vaazları her zaman olduğu gibi burada da merakla takip edilir ve ilgi uyandırır: “Camiler başta olmak üzere, hastanenin mescidinden hapishaneye kadar 52 yere camiden hat çektiler. Cuma günleri Balıkesir olduğu gibi beni dinliyor. Bir gün bazı camilerden şikayet geldi. Teknisyen araştırdı, baktılar ki, hat verirken o arada, vaazı evinde dinlemek isteyenler de kablodan kaçak elektrik gibi hat çekmiş!” Oradan Edirne’ye tayini çıkar. Fethullah Gülen Hocaefendi’yle orada tanışır ve ‘baba-oğul’ gibi olurlar. Daha sonra İzmir Kestanepazarı Derneği’nin müdürlüğüne getirilir. 1965’te Diyanet İşleri başkan yardımcısı olur. İzmir’den Ankara’ya gitmeden önce, Türkiye’de ilk defa olarak toplanan para ile Fatih Koleji’ni açar. Ankara’da da Yükseliş Koleji’nin yapılmasına önayak olur. Ankara’daki sohbet halkasında, Turgut Özal, Korkut Özal, Mehmet Palamutoğlu, Mehmet Bilge, Ali Demirel (Süleyman Demirel’in kardeşi) ve daha birçok isim vardır. 12 Mart muhtırası sonrasında Doğan Avcıoğlu ve Mümtaz Soysal’la Mamak Cezaevi’nde birlikte yatarlar. Cezaevinden çıkınca Turgut Özal’la beraber Silm Ticaret Şirketi’ni kurup 5 yıl birlikte ticaret yaparlar. (1971) Dinî eğitimle ilgili şu sözü tarihe geçmiştir: “Türkiye’de 26 sene tıp fakültesini, harbiyeyi, hukuk fakültesini kapatsalar veya 26 sene mühendis yetişmezse Türkiye’nin hâli ne olur?” İstanbul, Zaman Hayrettin Karaman: Büyük hizmetleri olan sessiz kahramandı http://www.zaman.com.tr/2006/05/01/karaman.jpg Tüm Müslümanların başı sağ olsun desek abartmış olmayız. Cumhuriyet’in sıkıntılı zamanlarında İslam’ın yaşanması için kendini feda eden bir kimseydi. Haklarında romanlar, makaleler yazılmamış; ama büyük hizmetler yapmış sessiz kahramanlardandı. Korkut Özal: İnandığı gibi yaşadı hitabeti etkileyiciydi http://www.zaman.com.tr/2006/05/01/korkutozal.jpg Beşerî ilişkileri çok hoştu. Dostlukları kalıcıydı. İnsanları kıracak en ufak bir şey yaptığına şahit olmadım. Allah’ın yeryüzündeki sükuneti sağlayan halifelerinden birini ararsanız o bu tarife uyuyor. Çok etkileyici bir hitabeti vardı. İnandığı gibi yaşadı. |
YAŞAR TUNAGÜR’Ü Rahmetle Anıyorum.. Mekanı Cennet Olsun... |
Kömür ocağında göçük: 2 yaralı A.A Zonguldak'ta özel bir kömür ocağında meydana gelen göçükte, 2 işçi yaralandı. Dilaver Mahallesi'nde faaliyet gösteren özel kömür ocağında çalışan Durali Akdere (39) ve İbrahim Günay (38), üretim yaptıkları sırada, tavan kısmının çökmesi sonucu göçük altında kaldı. Diğer çalışan işçiler tarafından göçükten yaralı olarak çıkarılan Akdere ve Günay, Zonguldak Atatürk Devlet Hastanesine kaldırıldı. Hastanede yapılan ilk müdahalenin ardından Durali Akdere Ankara'ya, İbrahim Günay ise Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine sevk edildi. |
Yüzlerce varil tarlalara aktı http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/ekonomi/1146489471288.jpgBatman’da Kozluk-Şelmo sahasından petrol naklinde kullanılan boruların delinmesi nedeniyle yüzlerce varil ham petrol, buğday ve mercimek tarlalarına aktı. BOTAŞ’ın Batman Bıçakçı Köyü yakınlarından geçen hattındaki boruların delinmesi sonucu çıkan petrol, tarlalalara akmaya başladı. Ham petrol ekili alanları geçerek derelere kadar ulaştı. Yaklaşık 2 milyon YTL’lik petrolü motopomlarla tankerlere dolduran BOTAŞ ekipleri, gün boyu petrolün akışını engelleyemedi. Çalışmalar sırasında Batman-Diyarbakır yolu bir süre trafiğe kapatıldı. Tarlalardaki petrol tahliyesinin iki gün sürmesi bekleniyor. Yetkililer, hattaki delinmenin çürümeden kaynaklandığını açıkladı. Tarla sahipleri ise, zararlarının karşılanması için BOTAŞ’tan davacı olacak. 18 PKK’lı dağdan nasıl indirildi? http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/1146472276551.jpgBatman Valisi ve Jandarma Komutanı'nın özel çalışmalarıyla 18 terör örgütü üyesi, Kuzey Irak'taki terör kamplarından gizlice evlerine getirildi. ANKARA’da "af tartışmaları" yaşanırken Batman’dan "çok özel bir bilgi" geliyor. Bu defa dağlardan gelen kan ve gözyaşı haberi değil. Haber şu: Terör örgütü üyesi 18 PKK’lı, Vali ve Jandarma Komutanı’nın özel çalışmalarıyla Kuzey Irak’taki terör kamplarından gizlice evlerine getiriliyor. Nasıl mı? İşte dağlardaki en insani operasyon: İstihbarat birimleri Kuzey Irak’ta bazı terörist kamplarından bilgi alıyor. Dağa çıkıp kamplara katılanların isimleri Batman Jandarma’ya iletiliyor. Aynı şekilde Batman Jandarma Komutanlığı da evinden kaçıp dağlara giden, kaybolan PKK’lıların isimlerini bu listeyle karşılaştırıyor. Olay Vali’ye aktarılıyor. Vali ve Jandarma Komutanı bir karar alıyorlar. Karar şu: "Aileleri ikna etmek". BİZE GÜVENİN Jandarma Komutanı bizzat evlere gidiyor. Tek tek anne babalarla konuşuyor. Bu konuşmalar, ikna çalışmaları, günlerce, kimisinde aylarca sürüyor. Komutan "asker sözü" diyor ve ekliyor: "Bir şey olmayacak. Burunları kanamayacak. Afişe olmayacaklar. Bize güvenin." Vali "İş bulabiliriz" diyor... Sonunda yavaş yavaş aileler ikna olmaya başlıyor. Önce iki genç kızın Kuzey Irak’taki kamplarda olduğu bildiriliyor. İkna olan aile evladına haber gönderiyor. "Söz aldık gelin" diyor. Aracılar birkaç kez dağlarda buluşuyor. Sonunda iki genç kız silahı bırakıp, gizlice evine dönüyor. Tam bir gizlilik var. Afişe edilmiyorlar. Sözler tutuluyor. İŞ VERİLİYOR Komutan sonra diğer evlere gidiyor. Yine sözler veriliyor. Ve ikna operasyonu sürüyor. Annesinden babasından haber alan çocuklar verilen söze güvenip silah bırakıyorlar. Dağlardan, kamplardan dönüyorlar. Bugüne kadar tam 18 PKK’lı ölümün, dehşetin tuzağından çekilip çıkartılmış. İş veriliyor. Ve en önemlisi kimse bir şey bilmiyor. Dün Batman Valisi Haluk İmga’yla konuşuyorum. AF YETMİYOR Aynen şöyle diyor: Yalnızca af çıkartmakla bu iş olmaz. İnsani ikna metodu gerekir. Yüz yüze, göz göze konuşmak gerekir. Aylarca süren bir ikna operasyonu bu. Komutanımız bizzat ev ev dolaştı. Bugüne kadar bu yöntemle 18 genci kazandık. Hálá devam ediyoruz. Afişe etmeden onları sessizce hayata döndürüyoruz. İş sahibi oluyorlar. Sürekli olarak kan ve gözyaşı haberleri aldığımız dağlardan gelen bu haber beni çok etkiledi. Valiyi de, komutanı da kutlamak gerek. Grup konuşmasına ’Çankaya’ okuması RESEPSİYONDA TBMM Başkanı Arınç’a sordum: 23 Nisan konuşmanız sanki bir cumhurbaşkanlığına adaylık konuşmasına benzedi. Arınç kısa bir süre baktı. Ve "Sessizlik" dedi. Eğer Tayyip Erdoğan Köşk’e aday olmazsa, ben buna "Arınç’ın Çankaya sessizliği" diyorum. Erdoğan’a gelince; Yaptığım bütün temaslar Başbakan’ın Köşk’e çıkacağını söylüyor. Rotası Çankaya olarak gözüküyor. Erdoğan cumhurbaşkanı, Gül başbakan formülünün AKP kulislerindeki gerekçesi ise şöyle özetleniyor: Türkiye yıllardır cumhurbaşkanı-başbakan çekişmesi yaşadı. Artık "dostların yönetimi" başlasın. Zirvede kavga olmadan Türkiye’nin önü açılsın. Erdoğan’ın son grup konuşması böyle bir gözlükten okunduğunda Çankaya rotasının izleri ortaya çıkıyor. 06.45’e gelmedi DIŞİŞLERİ Bakanı Abdullah Gül ABD Dışişleri Bakan’ı Rice’a şöyle diyor: - Filistin sorununda lütfen daha hassas olunuz. HAMAS’ı iterek, onun üzerinden ambargo uygulayarak hem Filistin halkını hem de HAMAS’ı teröre itiyorsunuz. Rice: Ne öneriyorsunuz Sayın Gül? Gül: Bakın Gazze’de ekmek karneye bağlandı. İnsanlar açlık çekiyor. Bu konuda bir şeyler yapmalıyız. Rice: Somut olarak ne olabilir? Gül: Biliyorsunuz bizim TOBB, Erez projesi kapsamında oraya büyük bir yatırım başlatıyor. 3 milyar dolara yakın bir kaynak bulundu. Bu kaynağı açın. TOBB Başkanımız size bu durumu anlatsın. İsrail ve Filistin bu konuda ortak çalışıyor. Rice: İsrail evet diyorsa tamamdır. Ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül aynı gece saat 21.30’da TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu’nu arıyor: Sayın Bakan Rice sizi yarın 06.45’te Hilton’da kabul edecek. Ben ilettim. Gerekenleri de söyledim. Ertesi sabah TOBB Başkanı 06.30’da Hilton’a gidiyor. Ancak görüşme gerçekleşemiyor. Belki de Rice bir "sözle kendisini bağlamak" istemiyor. Evet bu gelişme önemlidir. Çünkü hükümet Filistin’e yapılan muamelenin bütün Müslüman coğrafyasında ciddi bir sancı yaratacağını söylüyor. Ve bu olaydan anlıyorum ki, Gül’ün ABD Dışişleri Bakanı Rice’a verdiği PKK mesajının ötesinde asıl mesaj şu: Eğer Filistin’e ambargo uygularsanız. Artık Müslüman coğrafyasında bir "haçlı saldırısı var" psikolojisi başlatırsınız. Bunu yapmayın. Bu yarın İran konusunda da karşınıza çıkar. Filistin halkına HAMAS yüzünden ceza vermeyin, şefkatli davranın. Umarım ABD Ankara’dan gelen bu önemli uyarıyı ciddiye alır. Yoksa Irak konusunda da, İran krizinde de özellikle Müslüman coğrafyasında çok ciddi bir inandırıcılık sorunu yaşar... Bu iş iki ayrı devlete gidiyor KKTC Dışişleri Bakanı Serdar Denktaş çok özel bir konferans için Ankara’daydı. Sordum: Siz açılım yaptınız ama bir şey çıkmadı. Hálá KKTC’ye izolasyon sürüyor. Bir hayal kırıklığı mı var? Cevap: Tam bir hayal kırıklığı içindeyiz. Vatandaşa bir cevap veremiyoruz. Cumhurbaşkanı Sayın Mehmet Ali Talat bana ’Bu iş iki ayrı devlete gidiyor’ dedi. Yani başa mı döndük? Toprak tavizi de olsa artık iki ayrı devlete doğru gidiyor. Cumhurbaşkanı Sayın Talat umudunu yitirdi mi? Dedim ya, bana böyle dedi. O da çok kırgın. Evet, bunca mücadele, bunca açılım. Türkiye ve KKTC dünyaya verdiği sözleri tuttu. Ama dünya sözünü tutmuyor. Çok istekli olan Cumhurbaşkanı Talat AB kapısında hayal kırıklığı yaşıyor. ’Örgüt yöneten’ denirse, affa girecekler TERÖRLE Mücadele Yasası’ndaki "af tartışması" çok önemli bir gerçeği ortaya çıkardı. Aslında söz konusu af indirimi zaten Türk Ceza Yasası’nda varmış. Hem de bütün detaylarıyla 221’inci maddede yer almış. Yani Terörle Mücadele Yasası çıkmasa da örgüt kurucuları, yöneticileri bu aftan yararlanabiliyor. Bu durumda çete liderleri ya da "mafya liderleri" de bu fırsatı yakalıyor. Merak ettim sordum. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Metin Feyzioğlu açıkça söyledi: TMY’nin 6’ncı maddesi malumun ilamıdır. Çünkü aynı madde zaten Ceza Yasası’nda var. Peki bu maddeye göre örneğin çete kurmaktan yargılananlar, yani mafya babaları aftan faydalanabilir mi? Evet. Yararlanma ihtimalleri var. Dosyalarına bakıp söyleyebiliriz. Ama yasa bu yolu açıyor. Örgütü yönetenlerin bu kapsama alınması çok yanlış. Düzeltilmeli. Evet, işte gerçek. İşte yeni bir tartışma. Acaba "babalar" bu aftan yararlanabilecek mi? Çakıcı ya da Peker, hangisi olursa. |
İş konseyi toplantısında Hatay krizi... İş konseyi toplantısında Hatay krizi... İstanbul'da gerçekleştirilen Türk-Suriye İş Konseyi Ortak Toplantısı'nda Suriyeli bir yetkilinin sunumunda, Hatay'ı Suriye sınırları içinde gösteren haritaların yer alması sıkıntıya neden oldu. Türk-Suriye İş Konseyi Ortak Toplantısı The Marmara Oteli'nde gerçekleştirildi. Toplantıda, Suriye Yatırım Ajansı Başkanı Mustafa El Kifri'nin Suriye ekonomisine ilişkin bir sunum yaparken, gösterdiği slaytlarda Hatay'ı Suriye sınırları içinde gösteren haritaların bulunması üzerine, Türk-Suriye İş Konseyi Başkanı Fatih Karamancı söz almak istediğini belirtti. Toplantıda Arapça-Türkçe çeviri yapan görevlinin Karamancı'nın ''Hatay itirazına'' ilişkin söz almak istediğini duyurması üzerine Suriyeli yetkililer önce durumu anlamadılar. Ardından salonda bulunan Suriyeli işadamları, ''İskenderun, İskenderun...'' şeklinde seslenerek duruma açıklık getirmeye çalıştılar. Karamancı, yaptığı konuşmada, gösterilen haritalarda bir hata yapıldığını belirterek, şunları söyledi: ''Hükümetlerimiz arasında sorun olan Hatay konusu vardı. Bu, yakın geçmişte sorun olmaktan çıktı. Sayın El Kifri'nin sunumundaki harita çözüm öncesi şekli yansıtmakta. Bunu teknik bir hataya bağlamak istiyorum ve bir dahaki sunumlarda inşallah düzeltilmiş şeklini kullanacağını umuyorum.'' Karamancı'nın bu konuşmasının ardından Türk-Suriye İş Konseyi Eş Başkanı Bahaeddin Hasan da söz alarak, şöyle konuştu: ''Bu, haritayla ilgili hata olup olmaması değil... Harita eskiden beri aynı şekildedir. Maalesef bu harita bugüne kadar böyle mevcut. Bu harita bütün dünyada aynı şekilde mevcut ama haritanın bizim kardeşlerimizle, dostlarımızla sorun olmayacağını umuyorum, biz bir aileyiz. Cumhurbaşkanımız Esad'ın ziyareti de bu kardeşliğin alametidir.'' HEDEF 2 MİLYAR DOLAR Türk-Suriye İş Konseyi Başkanı Fatih Karamancı, toplantının açılış bölümünde yaptığı konuşmada ise Suriye ile 2005'te 817 milyon dolar ikili ticaret hacmi gerçekleştirildiğini, bu rakamı 2 yılda 2 milyar dolara çıkarmayı hedeflediklerini söyledi. Türkiye ile Suriye arasındaki siyasi, ekonomik ve ticari ilişkilerin son yıllarda büyük ilerlemeler gösterdiğini belirten Karamancı, iki ülke arasında hayata geçirilecek Serbest Ticaret Anlaşması'nın 7 Mart 2006'da Bakanlar Kurulu'nun onayına sunulduğunu, yürürlüğe girdikten sonra bu ilerlemenin büyük ivme kazanacağını söyledi. Karamancı, İstanbul ile Halep arasında uçak seferlerinin başlaması yönünde yoğun talep olduğunu sözlerine ekledi. Türk-Suriye İş Konseyi Eş Başkanı Bahaeddin Hasan da, amaçlarının iki ülke arasındaki ticareti arttırmak ve siyasi ilişkileri geliştirmek olduğunu söyledi. Suriye'de gerçekleştirilen ekonomik ve yapısal gelişmeleri anlatan Hasan, ''Suriye'de istikrar, hammadde ve hünerli işçi mevcut. Türk kardeşlerimizi bekliyoruz'' dedi. Arap dünyasında yatırımda kullanılacak sermayenin bulunduğunu söyleyen Hasan, bu sermayeyi cezbetmek için iki ülke arasında yapıcı işbirliklerinin kurulması gerektiğini dile getirdi. Türk tarafının Serbest Ticaret Anlaşması'nı imzalamasını beklediklerini belirten Hasan, bu anlaşmanın Suriye'nin Arap bölgesi dışında yaptığı ilk anlaşma olduğunu, böylece Türk ve Suriye mallarının hem Avrupa hem de Arap ülkelerinde yer alacağını bildirdi. Konuşmaların ardından Türk ve Suriyeli firmaların temsilcileri ikili görüşmeye geçti. |
DİKKAT! Çernobil yine geliyor http://www.habertekno.com/images/stories/HaberResim/korsan.jpg İlk olarak 1998 yılında tespit edilen Çernobil Virüsü, bu gece yarısında itibaren tekrar faaliyete geçecek. Çernobil (Chernobyl) virüsü en çok Microsoft firmasının Windows 95 ve Windows 98 işletim sistemlerinde etkili oluyor. İnternetten ve bazı bilgisayar oyunları ile yayılan virüs, bulaştığı bilgisayarda harekete geçeceği güne kadar kuluçka dönemine giriyor. Virüs, Çernobil faciasının yıldönümü olan 26 Nisan'da harekete geçiyor ve bilgisayardaki sabit sürücülerin bölüm bilgisini silerek sabit sürücüdeki tüm bilgilerin kaybolmasına ve kullanılamaz hale gelmesine neden oluyor. Virüs bilgisayarın donanım yapısı izin veriyorsa ana kartın BIOS programını da silerek bilgisayarın tamamıyla çalışamaz hale gelmesini sağlıyor. Bu özelliği ile de dünyanın donanıma zarar veren ilk virüsü olan Çernobil virüsünün üç değişik varyantı bulunuyor. İnternet analistleri, mevcut güvenlik yazılımlarının yanı sıra bilgisayar tarihinin 26 Nisan'a girmeden önce geçici olarak örneğin 27 Nisan olarak ayarlanmasını öneriyorlar. |
'Tepkisiz kalmayız' 'Tepkisiz kalmayız' ABDULLAH GÜL, FRANSIZ MUADİLİNİ ERMENİ TASARILARI KONUSUNDA UYARDI: Dışişleri Bakanı, Fransa'da Ermeni soykırımı iddialarının inkârına hapis ve para cezası öngören tasarıların yasalaşması durumunda iki ülkenin siyasi ve ekonomik ilişkilerinin büyük zarar göreceğini söyledi Türkiye, Paris'ten Fransa parlamentosuna gönderilen ve Ermeni soykırım iddialarının inkâr edilmesinin suç sayılarak cezalandırılmasını öngören tasarıların engellenmesini istedi. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün Sofya'da perşembe günü görüştüğü Fransa Dışişleri Bakanı Phillipe Douste-Blazy'ye "Böyle fikir özgürlüğü olur mu? Cumhurbaşkanı, Başbakan gelip görüşlerini ifade etse onları tutuklayacak mısınız?" diyerek tasarıların yasalaşması durumunda Türk-Fransız siyasi ve ekonomik ilişkilerinin çok büyük zarar göreceği uyarısında bulunduğu öğrenildi. Fransa parlamentosu, Sosyalist Parti tarafından hazırlanan tasarıları 18 Mayıs'ta ele alacak. 1 yıl hapis, 45 bin euro para Ermeni soykırımı iddialarının inkârını suç sayarak 1 yıla kadar hapis ve 45 bin euro'ya kadar parayla cezalandırılmasını öngören beş yasa tasarısının Fransa parlamentosuna sevk edilmesinin ardından alarm durumuna geçen Türkiye, Fransa hükümetini en üst düzeyde uyardı. Sofya'da yapılan NATO toplantıları sırasında Douste-Blazy ile bir araya gelen Gül'ün tepkisini "Bu tasarılar Avrupa medeniyetinin temel taşı sayılan 'fikir özgürlüğü' prensibiyle bağdaşmaz. Cumhurbaşkanımız, başbakanımız, siyasetçilerimiz, akademisyenlerimiz gelse ve kendilerine sorulduğunda fikirlerini söyleseler hapse mi atılacaklar yani? Böyle fikir özgürlüğü olmaz" şeklinde dile getirdiği öğrenildi. Fransa ile her seviyede iyi ilişkilere dikkat çekerek tasarıların gündemden düşürülmesini beklediklerini kaydeden Gül'ün, bu beklentinin karşılanmaması halinde Türkiye'nin tepkisiz kalmayacağını ve ilişkilerin ciddi yara alacağı uyarısında bulunduğu öğrenildi. Gül'ün Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanı Yusuf Halaçoğlu ve İşçi Partisi (İP) Genel Başkanı Doğu Perinçek hakkında İsviçreli savcılarca açılan soruşturmaların Türk halkında yarattığı rahatsızlık ve Türk-İsviçre siyasi-ekonomik ilişkilerine vurduğu darbeyi de örnek olarak gösterdiği öğrenildi. Tasarıların Fransa hükümetinin tutumunu yansıtmadığını kaydeden Douste-Blazy'nin engellenmesi için çaba harcayacakları sözü verdiği öğrenildi. Boykot gündemde Fransa hükümetinin tasarılarla ilgili tavrını yakından takip eden Ankara, Fransız firmalarının katılacağı büyük ihalelerde kararını Fransa'nın tutumuna göre belirleyecek. Tasarıların yasalaşması halinde, Fransa öncelikle büyük ilgi gösterdiği nükleer santral ihalesine davet edilmeyecek. Türkiye kısa süre önce "soykırım" açıklaması yapan Kanada'yı projeye davet etmeme kararı almıştı. Fransa'nın olumsuz karar alması durumunda bankacılık, savunma ve otomotiv başta olmak üzere birçok sektörde Türkiye ve Türk firmalarıyla yürüttüğü olumlu işbirliğinin kesintiye uğraması da kaçınılmaz hale gelecek. Türkiye'nin tepkisinin sadece ekonomi alanıyla sınırlı kalmayıp iki ülke siyasi ilişkilerine de olumsuz yansımaları olması bekleniyor. Ankara'nın, tasarıların yasalaşması halinde Fransa parlamentosunun 2001'de soykırım iddialarını kabulünde yaptığı gibi Paris'teki büyükelçisini geri çekebileceği de ileri sürülüyor. |
Başvuru Beklenenden Az Çıktı Başvuru beklenilenden az http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/ekonomi/1144066432841.jpgDevlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, kredi kartı borçlarının yeniden yapılandırılmasına ilişkin uygulamanın dün akşam itibariyle sona erdiğini belirterek, geçici verilere göre borç tutarının yüzde 39'u için başvuru geldiğini açıkladı. Şener, 652 bin 280 kredi kartında toplam 1 milyar 239 milyon YTL tutarındaki borcun düzenlemeden yararlanma hakkı bulunduğunu hatırlatarak, 4 banka dışındaki bankalara 182 bin 890 kişinin, toplam 475 milyon 885 bin YTL tutarındaki borcunu yeniden yapılandırmak için başvurduğunu söyledi. Bazı bankalar, alacaklarının tahsilini hukuk bürolarına bıraktıkları için verilerin tamamının henüz toplanamadığını belirten Şener, Halkbank, Asya Kalkınma Bankası, Akbank ve Turkishbank'ın verilerinin söz konusu rakamlara dahil olmadığını kaydetti. Kredi kartı sayısında yüzde 28, borç tutarında ise yüzde 39 oranında yeniden yapılandırma başvurusu gerçekleştiğini ifade eden Bakan Şener, verilerin tamamlanmasıyla bu oranların yüzde 50'yi rahatlıkla aşmasını beklediğini vurguladı. Bakan Şener, başvurmayanların sorunlarının ise sistemden değil, kendilerinden kaynaklandığını sözlerine ekledi Oyak Bank'tan kart borçlularına müjde http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/ekonomi/1146566858436.jpgOyak Bank kredi kartı borcu bulunan müşterilerine 16 Mayıs'a kadar ek süre tanıdı. Oyak Bank’tan kart borçlularına yeni süre Oyak Bank, 1 mayıs’ta dolan, borçlarını taksitlendirmek isteyen takipteki kredi kartı borçluları için başvuru süresini 16 Mayıs’a kadar uzattı. Oyak Bank’tan yapılan açıklamada, 1 Mart 2006 tarihinde yürürlüğe giren Banka Kartları ve Kredi Kartları Yasası’nın geçici 4’üncü maddesiyle kart borçlarının yeniden yapılandırılarak tasfiyesi için öngörülen 60 günlük başvuru süresinin 1 Mayıs’ta sona erdiği belirtildi. Oyak Bank’ın daha fazla müşterisinin yasa olanaklarından yararlanabilmesi amacıyla; son başvuru tarihini 16 Mayıs 2006’ya kadar uzattığı belirtildi. Uygulamadan 1 Mart 2006 tarihinden önce kredi kartı ihtarnamesi düzenlenmiş olanlar yararlanabiliyor. |
Uyanan devin Afrika safarisi Hükümet, 2005’i ‘Afrika yılı’ ilan ettiğinde birçokları bunu yadırgamıştı. Onlara göre bu, gereksiz enerji harcamaktan başka bir şey değildi. Kara kıtada Türkiye’nin ne gibi bir menfaati olabilirdi? Onlar, medyanın da yönlendirmesiyle, Afrika’nın sadece açlık, sefalet, AIDS gibi kronik sorunlarla boğuşan bir kıta olduğunu düşünüyordu. Geçmişte büyük savaşlara yol açan ve hâlâ birçok gerilimin altında yatan petrol, inci, altın ve diğer değerli zenginlikleri görmezden geliyorlardı. Başbakan’ın altyapısı yeterince hazırlanmadan ve uzun süre Ankara dışında kalmasını gerektiren Afrika gezisini, yöntem olarak biz de eleştirmiştik. Bu tür gezilerin, kapsamlı altyapı çalışmasından sonra gerçekleştirilmesi daha isabetli olabilirdi. Ayrıca uluslararası ilişkilerin rekabet alanlarından birine adım atılırken, fincancı katırlarını ürkütmeden gerekli adımları atmak daha uygundu. Ancak kolaylıkla anlaşılacağı gibi, bu eleştiriler tamamen yöntemle ilgiliydi. Yoksa hükümetin, Afrika’yı Türkiye’nin gündemine taşıması ülkemiz adına sevinilecek bir gelişmeydi. Nitekim şimdiye kadar konuyu yeterince gündemine alamamış birçok sivil toplum kuruluşu, bu girişimin de etkisiyle Afrika’ya açıldı. Akademik dünya, ilk kez Afrika konulu toplantılar yaptı. Mesela Afrika Birliği Komisyonu Başkanı Omar Konare ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün konuşmacı olarak katıldığı TASAM’ın toplantısı bunlardan biriydi. Dünyaya açılmanın önemini daha 1990’lı yılların başında gören Fethullah Gülen’nin teşvikleriyle Afrika’ya açılan Türk okulları bölgedeki hizmetlerine hız vererek devam ediyor. Aktüel Dergisi’nin tespitine göre şu ana kadar 15 bin Afrikalı öğrenci bu okullarda eğitim görmüş bulunuyor. Bugünlerde iş dünyası örgütlerinden TUSKON (Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu) da bölgeye yönelik büyük bir çalışma içinde. Kuruluş, “Türkiye-Afrika Dış Ticaret Köprüsü” konulu bir program düzenlemeye hazırlanıyor. Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın da katkısıyla organize edilen toplantıya, Afrika’nın çeşitli ülkelerinden 20 bakan ile 400 işadamının katılımı ve yüzlerce iş görüşmesinin yapılması planlanıyor. Bize Afrika’yı yeniden hatırlatan gelişme, Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’nun enerji odaklı son Afrika turu oldu. Bu, Çin liderinin 3 yıl içinde gerçekleştirdiği ikinci Afrika ziyaretiydi. ABD ve Suudi Arabistan’a yaptığı ziyaretlerin hemen ardından Afrika’ya geçen Çin liderinin gezisi, Fas, Nijerya ve Kenya’yı kapsıyordu. Duraklar içinde kuşkusuz en dikkat çekeni, petrol zengini Nijerya’ydı. Ziyaretten bir hafta önce, Çin’in devlete ait petrol şirketi, Nijerya’nın petrol alanlarında söz sahibi olmasını sağlayacak 2,7 milyar dolarlık bir anlaşma imzalamıştı. Petrol ve doğalgaz üretiminin gelecek yıllarda artacağını söyleyen Nijerya, büyüyen Çin ekonomisinin enerji ihtiyacını karşılayacak kilit kaynaklardan biri olarak görülüyor. Nijerya petrolünün en büyük alıcısının ABD olması ve 2020 yılında iki ülkenin de petrol ihtiyacının yüzde 60’tan fazlasını ithal etmek zorunda kalacak olması bu ziyareti ve yapılan anlaşmaları daha da önemli hale getiriyor. Pekin, Afrika’nın en önemli oyuncularından biri konumundaki Nijerya’ya, enerji karşılığında yatırım ve teknoloji teklif ediyor. Çok sayıda Çinli şirket, bu çerçevede Nijerya’da fabrikalar kuruyor. Ülkenin güneydoğusunda bir serbest ticaret bölgesi kurulması planlanıyor. Ayrıca Nijerya, Çin’den savaş uçağı alıyor. Sorunlu Nijer Deltası’nda kullanmak üzere Çin’den devriye botları almaya çalıştığı konuşuluyor. Bu tür ilişkilerde Çin’in insan hakları gibi sorunları gündeme getirmemesi de avantaj oluyor. Diğer duraklardaki anlaşmaların detayları açıklanmadı; ama Nijerya’da Çin’in 4 milyar dolara imza attığı belirtiliyor. Bu gayretleriyle Çin’in son 5 yılda Afrika ile ticaretini 5 kat artırarak 40 milyar dolara ulaştırdığını ve aynı günlerde Japonya başbakanının da Afrika turunda olduğunu kaydedelim. Öyle görülüyor ki, Asya ve Afrika’da enerji savaşı daha da kızışacak. Bu kapsamda ABD Dışişleri Bakanı Rice’ın Türkiye’ye gelirken yaptığı ‘doğalgazda Rusya ve İran’dan uzak durulması’ uyarısını ve bunun Türkiye’ye getirdiği fırsat ve riskleri de bir başka yazıda ele alalım. |
Öğrenciler BAykalı KOnuşturmadı Öğrenciler Baykal’ı konuşturmadı http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/politika/1144930977909.jpgCHP lideri Deniz Baykal, güncel siyasi gelişmeleri değerlendirmek üzere çağrıldığı Hacettepe Üniversitesi’nde öğrencilerin protestosu ile karşılaştı. Baykal, tepkiler üzerine konuşmasını yarıda kesti. Hacettepe Üniversitesi Ekonomi Topluluğu tarafından düzenlenen bir sempozyuma katılan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, konuşmasını yaparken salon dışında aleyhinde sloganlar atılmaya başlandı. Aynı anda içeride de bir grup öğrenci Deniz Baykal’ı “Bir saattir konuşuyorsunuz, ama hiç bir şey söylemediniz. Kürt sözcüğünü bile ağzınıza almadınız” sözleriyle eleştirdi. Bunun üzerine Baykal, “artık konuşmanın bir anlamı kalmamıştır. İş şova döküldü” diyerek kürsüyü terketti. Salon çıkışında da protestolar devam ederken, CHP lideri, yoğun güvenlik önlemleri altında arabasına binerek kampüsten ayrıldı. Baykal, olaylara ilişkin olarak “Bunlar artık herkese yapılan orjinalitesi kalmayan olaylardır. Herkes tebessümle karşılıyor bunları” dedi. Cumhurbaşkanını halk seçsin http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/politika/1146652048621.jpgSHP Genel Başkanı Murat Karayalçın, "AKP ve CHP’nin etnik siyaset yaptığını" iddia etti. Gerd Andres başkanlığındaki Alman Parlamento Heyeti, SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın’ı parti genel merkezinde ziyaret etti. Karayalçın, burada yaptığı konuşmada, partisinin TBMM’de 4 milletvekili ile temsil edildiğini söyledi. Yapılan son kamuoyu anketleri sonuçlarına göre de partisinin oy oranının yüzde 2,7’ye çıktığını belirten Karayalçın, Haziran ayı itibarıyla oylarının yüzde 5 seviyesine yükseleceğini tahmin ettiklerini belirtti. "AKP ve CHP’nin etnik siyaset yaptığını" iddia eden Karayalçın, "Bir kaç haftada bir insanların etnik kökenleri ile ilgili, inanç kökenleri ile ilgili tartışmalar yarattıklarına üzülerek tanık oluyoruz. İşsizlik, gelir dağılımındaki eşitsizlik tartışılmıyor, ’Kürt müsün, Türk müsün, Alevi misin, Sünni misin’ tartışmaları yapılıyor" diye konuştu. CUMHURBAŞKANI SEÇİMİ Konuşmasında cumhurbaşkanlığı seçimine de değinen Murat Karayalçın, "Cumhurbaşkanını, AKP’nin seçmesini istemediklerini" söyledi. Karayalçın, Türkiye’nin 11. Cumhurbaşkanı’nı, iki turlu olmak üzere halkın seçmesi gerektiğini savundu. Partisinin, Türkiye’nin AB üyeliğini desteklediğini ve parti içerisinde bir izleme komitesi oluşturduklarını anlatan Karayalçın, Maastricht kriterleri ile ilgili eleştirileri olduğunu duyduğu Avrupa solu ile de iletişim halinde bulunmak istediklerini kaydetti. Heyetin KKTC’yi de ziyaret edeceğini hatırlatarak bundan mutluluk duyduğunu ifade eden Karayalçın, Annan Planı’na "o dönem için en iyi çözüm olduğunu düşündükleri için" destek verdiklerini, ancak yaşanan süreçte planın yeniden canlandırılmasının mümkün olmadığını bildirdi. Adada çözüm için AB’nin, Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne baskı yapması gerektiğini savunan Karayalçın, "KKTC halkında AB’nin kendilerini aldattığına yönelik inanç oranının arttığını, bu sebeple de KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’a destek oylarının düştüğünü" öne sürdü. Karayalçın, KKTC’ye yönelik izolasyonun da kalkmasını istedi. 'GELİŞMELERİ YERİNDE İZLEMEK İSTEDİK' Almanya Federal Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Parlamenter Müsteşarı Gerd Andres ise 4 günlük gezilerinin amacının, Türkiye’deki siyasi gelişmeleri yerinde izlemek olduğunu bildirdi. Hükümet yetkilileri, siyasi parti başkanları ve sivil toplum kuruluşları temsilcileri ile görüşeceklerini ifade eden Andres, "AB üyeliği sürecinde önemli bir madde olduğu için KKTC konusuna özel önem verdiklerini" söyledi. Andres’in heyette bulunan parlamento üyesi Markus Meckel’in Doğu Almanya’nın seçilmiş son dışişleri bakanı olduğunu ve iki Almanya’nın da birleşmesinde önemli katkısı bulunduğunu anımsatarak, "Belki de Meckel, Türkiye’deki solu da birleştirir" şeklindeki sözleri, kahkahalarla karşılandı. Bu ayaklar senin mi Süleyman? http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/politika/1146654002550.jpgAKP'li Tosun'dan Demirel'e: Siyasi takiyyenin babası "Türbanlılar Suudi Arabistan’a gitsin" sözleri nedeniyle AKP’lilerin Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e yönelik eleştirileri sertleşerek sürüyor. AKP Tokat Milletvekili Resul Tosun, Demirel’i, "Siyasi takiyyenin babası" diye niteledi. Tosun Yeni Şafak Gazetesi’ndeki yazısında Demirel’e yönelik yeni eleştirilerde bulundu. Tosun 1960’lı yıllarda babalarının Menderes sevgisiyle onun yolunda olduğuna inandıkları AP’yi desteklediklerini, Demirel’i de "dindarların hamisi" olarak gördüklerini belirtti. NECİP FAZIL VE ERBAKAN SÖYLEMİŞTİ "Aynı yıllarda rahmetli üstad Necip Fazıl Büyük Doğu mecmuasında bu zatın babalarımızı kandırdığını yazıyor, hakkında belgeler yayınlıyordu" diyen Tosun, aynı dönemde AP’den milletvekili olup daha sonra istifa eden Hüseyin Abbas’ın da kendilerine, "Demirel’in dindarları nasıl kandırdığını" anlattığını ifade etti. Tosun, daha sonra Necmettin Erbakan’ın da Anadolu’da verdiği konferanslarda "Demirel’in gerçek yüzünü anlattığını, ve ona oy verenleri ikaz ettiğini" belirtti. Demirel’in türbanlılarla ilgili sözlerini görünce bu gerçekleri hatırladığını kaydeden Tosun şöyle yazdı: BAŞÖRTÜSÜ SORUNUNUN MİMARI "Sayın Demirel dindarları ikna edecek ve oylarını devşirecek oranda onlardan görünmüş, ama hayatı boyunca bugünkü çizgisini sürdürmüş farklı bir siyasetçidir. Yeri gelmiş Kur’an’ı öpüp başına koymuş, ama milletin anlamayacağı kelimelerle de kendi çizgisini sürdürmüştür. Yeri gelmiş gizlice ziyarete ettiği tarikat şeyhlerinin kahvelerini içerek oylarını devşirmiş, ama opera ve bale toplantılarında özlediği Türkiye’nin bu Türkiye olduğunu haykırarak, bugünkü çizgisinden gerçekte taviz vermemiştir. Sayın Demirel bu yönüyle de siyasi takiyyenin babası olmuştur. Dindarların yanında görünmüş ama asla dindarların düşüncesini paylaşmamıştır. Türkiye’de başörtüsü sorununun da 90’lı yıllarda yaşanan olağanüstü sürecin de baş mimarı sayın Demirel olmuştur. Bu itibarla da sayın Demirel son dönemde gerçek kimliğini daha bariz bir şekilde biraz daha şeffaf olarak sergilemektedir. Evvelki gün ’Başörtülüler Arabistan’a’ derken de gerçek kimliğiyle karşımıza çıkmıştır." "BU AYAKLAR SENİN Mİ SÜLEYMAN" Resul Tosun, "Şimdi bu Demirel ’Başörtülüler Arabistan’a’ demesin de ne desin?" diye sorduğu yazısını bir şiirden alıntı yaptığı dizelerin de yer aldığı şu ifadelerle tamamladı: "Sayın Demirel, Köşk’e çıktığı güne kadar dindarlara şirin görünmüş ama asla onlar gibi düşünmemiş usta bir takiyyecidir. Sayın Demirel’in ’başörtülüler Arabistan’a’ sözünü duyunca şair Ali Akbaş’ın şu dizeleri hatırıma geldi: ’Bu ayaklar senin mi Süleyman/ Bu ayaklar nasıl ayak/ Hadi yorgana sığdı diyelim/Mezara nasıl sığacak?’" |
Kayıp kuzenler boğularak öldürülmüş Balıkesir'in Savaştepe İlçesi'ne bağlı Karacalar Köyü'nde 45 gün önce kaybolan ve öldürülmüş olarak bulunan 10 yaşındaki Tuğçe Yıldırım ve Büşra Karabacak'ın yakınları, cinayetin aydınlatılmasını bekliyor. Bursa Adli Tıp Kurumu önünde otopsiyi bekleyen amca Dursun Karabacak, köyde bugüne kadar bir kedinin bile kaybolmadığını belirterek, "Faillerin yakalanmasını istiyoruz" dedi. Otopsideki ilk bulgulara göre, okula giderken kaçırılan 4. sınıf öğrencisi Tuğçe ve kuzeni Büşra'nın boğularak öldürüldüğü bildirildi. Karacalar Köyü'ne 8 kilometre mesafedeki Çamurlu Köyü sınırlarında bir kanalizasyon büzü içinde poşete sarılmış halde cesetleri bulunan Tuğçe Yıldırım ve Büşra Karabacak'ın yakınları, gün boyu Bursa Adli Tıp Kurumu önünde bekledi. Büşra'nın amcası Dursun Karabacak, olayın sebebi ve oluş şekli hakkında bilgi sahibi olmadıklarını belirterek, "Ölüm sebebiyle ilgili bir şey bilmiyoruz. 45 gün önce kaybolmuştu. http://img.mynet.com/ha/kayip_kuzen_200.jpg Bir an önce olayın aydınlatılıp faillerin bulunmasını istiyoruz. Bizim köyümüzde bugüne kadar bir kedi bile kaybolmadı. İki çocuğun birden ortadan kaybolması ve cesetlerinin ortaya çıkması bizi çok üzdü. Artık Türkiye'de her şey oluyor" dedi. Yenge Cemile Karabacak ise gözyaşları içerisinde morg önünde bekledi. Yapılan ilk tespitlere göre, iki küçük çocuğun boğularak öldürüldüğü tahmin ediliyor. Kaçırıldıktan hemen sonra öldürüldüğü sanılan küçük Tuğçe ve Büşra'nın cesetlerinin hayvanlar tarafından parçalanması, kriminal ekiplerinin işini zorlaştırıyor. Küçük kızlardan bir tanesinin çorabı ve diğerinin kolyesinin cesetlerinin üzerinde durduğu öğrenilirken, cesetlerin yanında yaprak parçasının bulunması ise cinayetin bir ağacın altında işlenmiş olabileceği ihtimalini gündeme getirdi. Otopsiyi gerçhttp://img.mynet.com/ha/kayip_kuzen2_200.jpgekleştiren Bursa Cumhuriyet Savcısı ise konuyla ilgili açıklama yapmak istemediğini söyledi. Otopsi ve resmi işlemler bugün tamamlanamadığı için çocukların cenazelerinin yarın alınarak Savaştepe'de toprağa verileceği öğrenildi. KAYBOLAN İNEĞİNİ ARARKEN ÇOCUKLARIN CESETLERİNİ BULDU Çocukların cesetlerini bulan köy muhtarı, olayın şokunu hala yaşadığını söyledi. İHA muhabirine konuşan Çamurlu Köyü Muhtarı Murat Kaya, dün akşam kaybolan ineğini ararken cesetleri nasıl bulduğunu anlattı. Cesetleri bulmasının tam bir tesadüf olduğunu kaydeden 32 yaşındaki Muhtar Murat Kaya, "Akşam inek arıyordum, ineği buldum. Eve gelirken inek o tarafa yönlendi, hızlı bir şekilde onun önüne geçerken çocuğun pantolonunun üzerine gittim. Yumuşak bir şeye bastığımı hissettim. İneği çevirirken çocuğun belden üst kısmı, özellikle dişleri ve saç kısmıyla bir ceset olduğunu anladım. Hemen ineği eve getirdim. Kendim bir an hayal mi görüyorum acaba diye düşündüm. Sonra yanıma bir azamı da aldım, tekrar olay yerine gidip inceledik. Saat 22.00 sıralarıydı, azayı orada bıraktım, kendim İl Jandarma Bölük Komutanı'na haber verdim. El lambasıyla baktım, çocukların sadece önlükleri, ayakkabıları, kafatası vardı. Cesetler daha önce meydanda değilmiş ama vahşi hayvanlar çocukları dışarıya çıkarmış, o şekilde gördük. İlk önce pantolonunu gördüm. Karanlıktı üzerine bastım, yumuşak olunca pantolon olduğu ve ceset olduğu dikkatimi çekti. Çocuğun belden üst kısmını, özellikle de saçlarını, 100 yaşına da gelsem o gördüğümü unutamam. Yüzü simsiyah olmuş, sadece dişleri ve saçları ceset olduğunu belli ediyor. Bir de sol elini yukarıya kalkmış olarak gördüm" diye konuştu. ANNENİN FERYATLARI YÜREK DAĞLADI İl Jandarma Komutanı Kurmay Albay Alaattin Katı, bu sabah da yardımcısı Yarbay Seyit Ali Uyanık ile birlikte olay yerindeki incelemelerini sürdürdü. Cesetlerin bulunduğu yere getirilen çocukların babaları olay yerinde fenalık geçirdi. Babaları jandarma komutanı teselli etti. Öte yandan, büyük üzüntü yaşanan olayla ilgili çocuklardan Büşra'nın annesi Hanife Karabacak feryat etti. Ağlayıp ağıtlar yakan acılı anneyi yine jandarma komutanı teselli etti. Jandarma komutanının bunu yapan katilleri mutlaka bulacaklarını söyleyip teselliye çalıştığı anne Hanife Karabacak, sinir krizi geçirdi. Tuğçe'nin anne ve babası Ayşe-Yüksel Yıldırım'ın yaşadığı evde ise sessizlik hakim. Çocukların cenazeleriyle ilgili kesin ölühttp://img.mynet.com/ha/kayip_kuzen.jpgm sebeplerinin anlaşılması için gönderildiği Bursa Adli Tıp Kurumu'ndaki incelemelerin sürdüğü bildirildi. Olayla ilgili İHA muhabirine konuşan İl Jandarma Komutanı Kurmay Albay Alaattin Katı, "Olayın bu boyutu çok üzücü, çok kötü. Keşke sağ olarak bulunsalardı. Şu andan itibaren kızlarımızın katillerinin, faillerin bulunması için çalışacağız. Ailelere başsağlığı diliyorum" dedi. Bu arada, olay yerinde inceleme yapan jandarma kriminal ekipleri, cesetlerin bulunduğu bölgeye yakın yerdeki özel bir otomobile ait olduğu belirlenen lastik izleriyle çevreden delil topladı. Çok sayıda ekibin sevk edildiği olay yerinin çevresinde askerler tarafından arama tarama yapıldı. Olayla ilgili tahkikatın geniş çaplı olarak sürdürüldüğü bildirildienler boğularak öldürülmüş |
İrlanda Özal’ın hayalini gerçekleştirdi’ AB üyeliğinden sonra işsizlik, enflasyon ve Milli Gelir gibi göstergelerde şıçrama yapan İrlanda'nın Türkiye için model olup olamacağı tartışılıyor. Uzmanlar, “Genel olarak bu ülkeden alınacak çok ders var.” tespitini yaparken, iki ülke arasındaki farklılıkların da gözardı edilmemesi gerektiğini söylüyor. İrlanda'nın yatırım kararlarını alırken çok isabetli davrandığını belirten Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği Genel Sekreteri Engin Güner, İrlanda modelini 'çağı doğru okuma sonucu akıllıca ortaya konulmuş parlak bir sistem' olarak değerlendiriyor. Fakir bir tarım toplumuna sahip ülkenin halkıyla ve bütün kurumlarıyla tek bir amaca yöneldiğini ve neticede çok başarılı bir konuma yükseldiğini aktaran Güner, “Bizdeki gibi her gün abuk sabuk şeylerle uğraşmamışlar.” diyor. 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın danışmanlığını da yapmış olan Güner, “Rahmetli Özal'ın 20 yıl önce Türkiye'ye biçtiği rolü ben bugün İrlanda'nın oynadığını görüyorum. İrlanda, Özal'ın hayalini gerçekleştirdi.” diyor. Güner, Özal'ın her fırsatta 21. yüzyılın bilim ve teknoloji çağı olacağı öngörüsünü yinelediğini söylüyor. Türkiye'nin hâlâ bu konuda treni kaçırmadığına inanan Güner, yabancıların dostane bir yaklaşımla çekilmesi ve ilaç başta olmak üzere teknoloji ağır sektörlere ayrıca teşvikler sağlanması gerektiğini kaydediyor. Yabancı sermayeyi merkezine alan İrlanda kalkınma modelinin Türkiye tarafından aynı şekilde uygulanabilmesinin zor olduğunu savunan Doç. Dr. İbrahim Öztürk'e göre de İrlanda, dünya siyasi yapısı içinde ağırlığı Türkiye'nin aksine oldukça düşük bir ülke. Türkiye'nin sadece Ortadoğu'yla ilgili parametrelerinin bile küresel çapta parametreler olduğunu ifade eden Öztürk, nüfus, jeopolitik konum ve yüzölçümü gibi farklardan dolayı da İrlanda modelinin bire bir Türkiye için uygulanamayacağını savunuyor. Yine de yüksek katma değerli sektörlere yönelik sermaye çekilmesi noktasında Türkiye'nin çıkarması gereken önemli dersler bulunuyor. Öztürk, şimdiye kadar gelenlerin tüketim ve finans gibi yeni teknoloji transferi ya da istihdama katkı sağlamayan sektörlere yöneldiğini anlatarak, bundan sonra yabancıların başta turizm, tarım ve organik tarım olmak üzere daha katma değer yoğun alanlara çekilmesi gerektiğini belirtiyor. Öztürk, ayrıca bazı sektörlerde yabancıların yoğunlaşmasının yerli sanayiyi zayıf bırakacağı endişesini aktarıyor ve sermaye girişlerinin satın almadan ziyade çözüm ortaklığı ve işbirlikleri şeklinde gerçekleşmesinin riskleri azaltacağı tespitinde bulunuyor. Kalkınma Ajansı’nın sloganı: Bilgi fıtratımızdır İrlanda, genel kalkınma stratejisini yürütmek için birbiriyle sürekli işbirliği içinde çalışan 10'larca birim kurmuş. Bunların en önemlilerinden biri olan Yatırım ve Kalkınma Ajansı (IDA) ülkeye yabancı yatırımların çekilmesinde düzenleyici bir rol oynuyor. Sloganları olan ‘bilgi bizim fıtratımızdır' ifadesi yatırımcıları davet ederken hangi kriteri göz önüne aldıklarını da gösteriyor. IDA'nın başlıca 3 hedefi bulunuyor. Birincisi yeni yabancı yatırımları teşvik etmek. Düşük maliyete bağımlı çalışan firmalardan ziyade yüksek katma değerli sektörlerde faaliyet gösteren sermayedarları hedefliyorlar. İkinci hedefi ise 30 yılı aşkın bir süre boyunca İrlanda'ya yerleşmiş yabancı firmaların kalıcı olmasını sağlamak. Bu firmalar İrlanda ekonomisinin bel kemiğini oluşturuyor. Üçüncü hedefi ise İrlanda'nın rekabetçi ortamını düzenlemek. Böylece yabancılar altyapıdan iletişime, eğitimden mali politikalara kadar isteklerini IDA aracılığıyla hükümete gösteriyor. IDA'nın üst yöneticisi Barry O'Dowd, en çok ağırlık verdikleri ilaç endüstrisinin oluşturulmasında öncü rol oynadıklarını ifade ediyor. “Sürekli yenileniyor ve yeni iş imkânları sunmaya çalışıyoruz.” diyen O'Dowd, “Şirketler istikrarlı ve güvenli bir ortama gelmek ister, vergiler de avantajlar sunabilir. Ancak işin temeli bu değil. Onlar bize gelip de isteklerde bulunduklarında biz de çözmek için çaba gösteriyoruz.” şeklinde konuşuyor. Kalkınmalarını bilgiye ve teknolojiye dayandıran İrlandalıların bu doğrultuda kurdukları İrlanda Bilim Kurumu (Science Foundation Ireland - SFI) bilimsel araştırmada mükemmellik amacıyla kurulmuş. Bunun da 3 ana yatırım alanı var: İnsan sermayesine, güçlü fikirlere ve işbirliklerine. Kurum, akademi ve sanayiden araştırmacıların birlikte çalıştığı bilim mühendislik ve teknoloji merkezlerine de 25 milyon Euro'ya varan destekler gibi 10 kadar program uyguluyor. SFI'ın Kurumsal İlişkiler Müdürü Mattie McCabe, Ar-Ge için 2,5 milyar Euro ayrıldığını söylüyor. Geçen 10 yıl içinde Ar-Ge yatırımları ile rekabetçiliklerinin arttığını vurgulayan McCabe, amaçlarının 2010'a kadar Ar-Ge harcamalarının bütçedeki payını yüzde 2,5'a çıkarmak olduğunu anlatıyor. Şirketler devlet desteğiyle gücüne güç katıyor Yerli firmaların, yabancıların karşısında giderek zayıfladığını gören İrlanda, bu soruna bir çözüm olarak İrlanda Teşebbüs Kurumu’nu (Enterprise Ireland-EI) kurmuş. Ülkenin yerel sanayisini daha da ilerletmek misyonuna yönelik olarak Teşebbüs, Ticaret ve İstihdam Bakanlığı'na bağlı kurum, Teşebbüs Stratejisi adlı bir belge çerçevesinde faaliyet gösteriyor. Bu stratejinin amacı zaten güçlü konumdaki İrlanda kökenli firmaları küresel pazarlarda daha kuvvetli pozisyonlara taşıyabilecek altyapının hazırlanması. Stratejiden sorumlu Bakan Micheal Martin, “İrlanda sanayisinin yenilikçilik ve uluslararasılaşma kriterleri ile daha da gelişmesi benim önceliğim.” diyor. EI'nın İcra Kurulu Direktörü Frank Ryan, “Gelecek araştırma, ticarileştirme ve yüksek katma değerli ürün ve hizmetleri giderek daha yüksek miktarlarda küresel pazarlara ulaştırabilmeye bağlıdır.” diyor. Belge'de rekabette ayakta kalabilmek için gerekli üç koşul bir sacayağı şeklinde tanımlanıyor: Yenilik, sürekli ihracatı hedeflemek ve piyasa bilgisi. EI, kendisine hedef olarak sürekli piyasa araştırmaları ile küresel pazarlardaki gelişmeleri takip etmeyi tespit etmiş. Burada da teknoloji ağır ve hazır gıda gibi bilgi yoğun sektörler amaçlanıyor. En üst düzey teknoloji transfer edecek mekanizmalar kurmak, böylece İrlanda'da kurulu firmaların bu teknolojilere ulaşmasını sağlamak da bir diğer hedef. İrlanda sistemi büyük bir başarı hikâyesinin hazırlayıcısı olsa da bazı ciddi riskler taşıyor. Uzmanlar en büyük risk olarak yabancı sermayenin yanında yeterince güçlenemeyen yerli sanayiyi gösteriyor. İrlanda bugüne kadar 230 milyar dolarlık yabancı yatırımı ülkeye çekmeyi başarmış. 100 milyar dolarlık ihracatın yüzde 90'ını bu firmalar gerçekleştiriyor. Ancak bizzat devlet tarafından yürütülen araştırmalar 20 yıl içinde bu yatırımların daha düşük maliyetli ülkelere kayabilecekleri öngörüsünde bulunuyor. Ülkede imalatı yapılan ürünlerin neredeyse tamamı İrlanda dışında tasarlanıyor. Yani ülke teknolojik gelişim ve yenilikten ziyade üretimin üssü olmuş durumda. Bu da üretim maliyetleri açısından daha iyi şartlar sunan ülkelere doğru bir yatırım kayması durumunda İrlanda'nın yeniden eski kötü günlerine geri döneceği anlamına geliyor. Zira mevcut gelişmişlik seviyesi sadece zayıf yerel sanayinin taşıyamayacağı kadar ağır. Bunu kendileri de gören İrlandalıların en önemli gündem maddesi Ar-Ge yatırımlarını artırarak teknoloji düzeyini yükseltmek olmuş. İrlanda'nın bir diğer zayıf yönü KOBİ'lerinin azlığı. Bank of Ireland'ın 2005 için yayınladığı verilere göre toplam KOBİ'lerin sadece yüzde 3'ü 50'den fazla kişiye istihdam sağlarken bunlardan ancak yüzde 7'si gelecek bir yıl içinde yurtdışına açılma planına sahip. Sistemde tehlike riski taşıyan bir diğer unsur da İrlandalıların sanayi yerine emlâk ve gayrimenkul yatırımlarına yönelmiş olması. Dublin'de son bir yılda yüzde 20'nin üzerinde kazandıran emlak sektörü bu yılbaşından beri de yüzde 3'lük artış kaydetmiş. Dublin'in merkezine yakın bir mahallede 3 katlı ortalama bir binanın fiyatı 10 ile 15 milyon Euro arasında değişiyor. İrlandalılar milyarlarca Euro'yu da kendi memleketlerinin dışına, başta İngiltere olmak üzere AB ülkelerine emlak yatırımı olarak aktarıyor. Sistemi tehlikeye atacak önemli risklerden biri de gelir dağılımında giderek derinleşen dengesizlik. Beyin göçü tersine döndü Geçen yıl İrlanda'ya 1,8 milyar Euro'luk yatırım yapan Wyeth, 1860'ta Amerika'da kurulmuş bir ilaç firması. Dünyanın en büyük 10 ilaç firmasından biri olan Wyeth, niçin İrlanda'yı tercih ettiklerini anlatırken, öncelikle kendilerine sunulan, eksiksiz altyapıya sahip 90 dönümlük araziyi gösteriyor. Wyeth'ın Kurumsal İlişkiler Direktörü Peter Kilkenny, İrlanda'daki değişimi anlatırken ilginç bir ayrıntıya dikkat çekiyor: “Zor zamanlarda yurtdışına gitmiş ve oralarda yüksek kariyer edinmiş İrlandalılar son dönemdeki büyük sıçrama ile birlikte yeniden ülkelerine dönüyor.” Wyeth'ın başkent Dublin'de 2 milyar dolarlık yatırımla inşa ettiği dünyanın en büyük biyoilaç fabrikasındaki çalışanların yarısı 4 yıllık üniversite mezunundan, yüzde 30'u ise daha yüksek derecede eğitim sahibi kişilerden oluşuyor. Wyeth, üniversiteler ile Alzheimer, şizofreni ve depresyon gibi rahatsızlıklar üzerine ortak araştırmalar yürütüyor. İrlanda'ya milyarlarca dolar kaynak transferi yapmış bir diğer ilaç firması, Amerikalı Merck Sharp&Dohme'nin (MSD) Tıp Direktörü Neil Boyle da yatırım kararının alınmasında İrlanda'yı Avrupa'ya açılan en uygun kapı olarak görmelerinin büyük etkisi olduğunu söylüyor. İlaç üretimi için yüksek nitelikli eleman ihtiyacı olduğunu belirten Boyle, İrlanda'da bu ihtiyacın fazlasıyla karşılandığını belirtiyor. MSD 1976'dan beri bu ülkede faaliyet gösteriyor ve dünya çapında pazarladığı 7 ürünü İrlanda'da üretiyor. İrlanda'daki diğer ilaç ve kimya firmaları gibi MSD de, kanunların zorunlu kıldığı şekilde çok duyarlı bir çevre politikası takip ediyor. Örneğin üretimde kullanılan su, fabrikanın yanındaki nehre dökülmeden önce bir arıtma sürecinden geçiyor. Aynı şekilde toplam atıkların içinde yaklaşık yüzde 5'e karşılık gelen zararlı atıklar da önce fabrika içinde kurulu özel tesislerde tasfiye ediliyor, daha sonra da yakılmak üzere İngiltere'ye gönderiliyor. Amerika’daki İrlandalılar yatırımda öncü Sağlık Bakanlığı Genel Tıp Hizmetleri Bölümü Birinci Şefi Colm Desmond, ilaç sektöründe araştırma ve yenilikçiliği özellikle teşvik ettiklerini söylüyor. Yeni bir ilacın piyasaya girişine izin vermenin çoğu Avrupa ülkesinde uzun bir bürokratik süreci gerektirdiğini kaydeden Desmond, kendilerinin çok kısa sürede bu izni verdiklerini belirtiyor. Desmond, İrlanda'da jenerik diye de bilinen ve fiyatların ucuzlamasında önemli rol oynayan kopya ilaçların pazar payının yüzde 10'lar civarında olduğunu aktarıyor. Türkiye'de ise jenerikler, orijinal ilaçlar ile pazarı yarı yarıya paylaşmış durumda. Desmond, durumun yenilikçiliği teşvik etmenin bir bedeli olduğunu söylüyor. İrlanda iç pazarına ve ihracata yönelik üretilen ilaçların ruhsatlandırılmasından sorumlu İrlanda İlaç Kurumu'nun İcra Kurulu Başkanı Pat O'Mahony ise endüstrinin İrlanda için en büyük önemi taşıdığını vurguluyor. O'Mahony, sektörün sadece yabancı sermaye çekmedeki lider rolü açısından değil, Ar-Ge yatırımlarındaki büyük rolünden dolayı da vazgeçilmez olduğuna işaret ediyor. İrlanda Ecza ve Sağlık Birimi Başkanı Brian Murphy de İrlanda'nın parlak performansında araştırmacı ilaç firmalarının gösterdiği rağbetin büyük rolü olduğunu belirterek, sektöre özel önem verilmesinin bilinçli bir politika olduğunu savunuyor. Murphy, tercih noktasında İrlanda'nın fikrî mülkiyet haklarındaki gelişmiş düzeyinin etkili olduğunu söylüyor. İrlanda Biyosanayi Kurumu Direktörü Marian Byron ise Amerika'da bugün İrlanda kökenli 25 milyon kişi bulunduğunu belirterek, “Geleneksel bağlar kullanıldı ve kökeni İrlanda'ya dayanan bu kitleden de faydalanıldı.” diyor. Brian Murphy, şirketleri kalıcı kılabilmek için devletin sürekli altyapı geliştirmeleri ile meşgul olduğunu aktarıyor. |
KPDS , İnternet KPDS yarın yapılacak http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/guncel/1145966951741.jpgKamu Personeli Yabancı Dil Bilgisi Seviye Tespit Sınavı (KPDS) yarın yapılacak. KPDS'ye, yabancı dil tazminatından yararlanmak isteyen kamu kuruluşlarında çalışanlar, araştırma görevlisi olarak görev alacak lisans programlarının son sınıf öğrencileri ile son sınıftan bir önceki sınıfta okuyan öğrenciler ve yabancı dil bilgisi seviyesini tespit ettirmek isteyen adaylar katılacak. Ankara ve Lefkoşa'da gerçekleştirilecek sınav, Almanca, Arapça, Bulgarca, Çince, Danca (Danish Dili), Farsça, Fransızca, Hollandaca (Dutch dili), İngilizce, İrlandaca, İspanyolca, İtalyanca, Lehçe, Macarca, Portekizce, Rumence, Rusça, Sırpça ve Yunanca dillerinde yapılacak. Yatırım hizmetlerindeki çalışmaları nedeniyle yabancı dil tazminatından yararlanmak isteyenler ise sadece Almanca, İngilizce ve Fransızca'dan sınava girebilecek. 694 milyon kişi internet kullanıyor Araştırma grubu ComScore Networks'ün yaptığı bir araştırmaya göre, dünyada 15 yaşından büyük yaklaşık 694 milyon kişi internet kullanıyor. Grubun Çin ve Hindistan dahil başlıca piyasalardan alınan verilere dayanarak Mart 2006'da yaptığı araştırmaya göre, 152 milyon kadarı ABD'de ve 23,9 milyon kadarı Fransa'da olmak üzere dünyada 694 milyon kişi internet kullanıcısı. Araştırma, bu rakamın 15 yaş üstü dünya nüfusunun yüzde 14'üne karşılık geldiğini de ortaya koydu. Araştırmada en çok internet kullanıcısının bulunduğu ülkelerin şu dağılımı gösterdiği belirtildi: ABD 152 milyon, Çin 72 milyon, Japonya 52 milyon, Almanya 32 milyon ve İngiltere 30 milyon. Araştırmaya göre, 24,6 milyon internet kullanıcısıyla Güney Kore listenin altıncı sırasında yer alırken, Fransa'da bu rakam 23,9 milyon, Kanada'da 19 milyon, İtalya'da 16,8 milyon ve Hindistan'da 16,7 milyon olarak belirlendi. Listenin onbirinci sırasında 13,2 milyon kullanıcıyla Brezilya geliyor. İspanya 12,5 milyon, Hollanda 11 milyon, Rusya 10,8 milyon ve Avustralya 9,7 milyon kullanıcı ile bu ülkeyi takip ediyor. 15 yaşın altındaki internet kullanıcılarının sayısının ve internet kafe ya da cep telefonundan yapılan internet bağlantılarının değerlendirilmediğinin belirtildiği araştırmada, internet başında geçirilen saatler konusunda İsrail'in kullanıcı başına aylık ortalama 57,5 saatle birinci sırada geldiği, bunun ABD'deki ortalamanın iki katı olduğu kaydedildi. İsrail'i sırasıyla Finlandiya, Güney Kore, Hollanda ve Tayvan'ın izlediği, dünyada en çok kullanılan internet sitelerinin başında Microsoft'un MSN sitesinin geldiği (8,6 milyon kullanıcı), bunu arama motoru Google (495,8 milyon) ve Yahoo'nun (480,2 milyon) takip ettiği belirtildi. |
Türkiye turizmde İslam ülkelerini yok sayıyor http://www.zaman.com.tr/2006/05/07/ana.jpg Turizm sezonuna iyi bir başlangıç yapamayan Türkiye, olumsuzluklardan fazla etkilenmemek için yıllardır turizmde alternatiflerini çeşitlendirmeye çalışıyor. Yeni yeni keşfettiği ‘kültür turizmi’ndeki potansiyeli harekete geçirmeye yönelik turizm potansiyeli yüksek kültürel ve dinî mekanları tanıtmak için programlar düzenleniyor. Ancak İslam tarihi açısından önemli kültürel ve tarihî mirasa sahip olmasına rağmen Ortadoğu ve Avrupa ülkelerinde yaşayan 100 milyon seyahat potansiyeli olan Müslüman göz ardı ediliyor. Müslüman ülkelerden gelenlerin toplam turist sayısı içindeki payı yüzde 10’u bile bulmuyor. 14 İslam ülkesinden gelen turist sayısı İngilizlerin bile altında kalıyor. Topkapı Sarayı’ndaki Hz. Muhammed’e ait Kutsal Emanetler’i ziyaret eden yabancıların yüzde 70’ini gayrimüslimler oluşturuyor. Sektör temsilcileri, rakamların Müslümanlara hitap edecek tarzda turizm stratejisi geliştirilmediğini ortaya koyduğuna dikkat çekiyor. Camiler, İslam tarihiyle ilgili müzeler, sahabe türbeleri, Kur’an okuma yarışmaları, Ramazan etkinliklerinin ‘senaryolu tur organizasyonlarıyla’ tanıtılması durumunda Müslüman ülkelerden gelen turist sayısının 2 katına çıkacağı belirtiliyor. Kültür için gelenlerin daha fazla harcama yaptığına dikkat çeken kültür turizmi uzmanı Tugay Toydemir, “Büyük tur operatörleri, önyargılı hareket etmeyip Müslümanlara yönelmeli ve sanatsal, tarihî ve dinî açıdan bilgili rehberlerle bu turist kitlesine hitap etmeli. Böylece her yıl yaşadığımız, ‘acaba bu yıl turist sayısı ve geliri düşer mi?’ endişesi ortadan kalkar.” diyor. Konaklama yerlerinde kıble tespiti ve Kur’an-ı Kerim bulundurulmasına özen gösterilmesinin önemli ayrıntılar olduğuna dikkat çekiliyor. Dinî ve kültürel yerlerin ziyareti, dünyanın en eski turizm çeşidi olarak görülüyor. Kutsal olarak nitelendirilen yerlere ziyaretlerle başlayan bu turizm dalı zamanla ülkelerin turizm gelirlerine de önemli katkı yapmaya başladı. Turizmin yaz dönemlerinde sahil bölgelerinde görülen canlılıktan ibaret olmasından şikayet eden ve dört mevsimi değerlendirmek isteyen Türkiye, kültür turizminin potansiyelini 90’lı yılların sonlarına doğru keşfetti. Bu dönemde turizm çeşitleri içine kültür turizmi de dahil edildi. Devlet ve sektör temsilcileri, üç büyük dinin buluşma noktası olan Anadolu’da yer alan kültürel ve dinî mekanları tanıtmak için kampanyalar düzenledi. Efes Harabeleri ve Meryem Ana Kilisesi, Trabzon’da Sümela Manastırı, Hatay’daki St. Pierre Kilisesi’ne gelen turist sayısında ciddi artış yaşandı. 2004’te yapılan araştırmaya göre Türkiye’ye kültürel amaçlarla gelen turistlerin sayısı 1 milyon 300 bin kişiydi. Gelenlerin 200 bini dinî vecibesini yerine getirmek amacıyla Türkiye’yi ziyaret etti. Turistlerin milliyetlerine göre dağılımları önemli bir gerçeği ortaya çıkardı. Türkiye’yi kültürel amaçlarla ziyaret edenlerin başında 246 bin ile Almanlar gelirken, Fransa 86 bin, Hollanda 82 binle üçüncü sırada yer aldı. İlk 7 sırada Müslüman ülkelerden turistler yer almazken, dinî amaçlı gelenlerin başında ise 6 bin 294 turist ile Amerikalılar, 4 bin 220 turist ile Almanlar başı çekti. Turistlerin milliyetlerine göre dağılımı da benzer sonuçları ortaya koyuyor. 2003, 2004 ve 2005 rakamlarına bakıldığında Türkiye’ye Müslüman ülkelerden gelenlerin toplam turist sayısındaki payı yüzde 7’lerde kaldı. Örneğin geçen yıl aralarında İran, Irak, Suriye, Suudi Arabistan, Mısır, Tunus gibi nüfusu fazla olan ülkelerin de yer aldığı 14 Müslüman ülkeden 1 milyon 558 bin turist geldi. Topkapı Sarayı içindeki Peygamber Efendimiz’e ait Kutsal Emanetler, tarihî camiler gibi önemli bir mirasa sahip olan ve kültür turizminin başkenti olarak kabul edilen İstanbul’da da durum farklı değil. İstanbul’a geçen yıl gelen 5,5 milyon turistin sadece 350 bini Müslümanlardan oluşuyor. Şehri aynı yıl ziyaret eden Almanların sayısı ise 700 bin. İstanbul’daki Topkapı Sarayı’nı ziyaret eden 2 milyon ziyaretçiden yaklaşık 1 milyonu yabancıydı. Müzeyi gezen yabancıların yüzde 70’ini gayrimüslimler oluşturdu. Tur operatörleri ve rehberler, İslam tarihi açısından önemli potansiyele sahip olmasına rağmen Türkiye’nin Müslümanlara tanıtılmadığından şikayetçi. Kültür turları düzenleyen Commodore Tur Genel Koordinatörü Tugay Toydemir, Türkiye’nin önyargılı yaklaşmadan Müslüman turistleri de kucaklayacak tanıtım çalışmaları yapılması gerektiğini vurguluyor. 1 milyar İslam âleminin en az yüzde 10’unun seyahat edebilecek durumda olduğunu ifade eden Toydemir, Avrupa’da da ezan sesini duymaya hasret kalmış önemli bir Müslüman kitlesi olduğuna dikkat çekiyor. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) 2007’yi Mevlânâ yılı ilan ettiğine dikkat çeken Toydemir, Türkiye’nin yılın tanıtımı için sadece kendi vatandaşlarına yönelik sempozyumlar düzenlediğini kaydediyor. Suriye’ye kültür turları düzenleyen Nüans Tur’un Pazarlama Müdürü Özer Akpınar, güney komşusunun bu alandaki başarılı çalışmalarından örnek veriyor. Türkiye’den bu ülkeye her yıl 30 bin turist gittiğini ve Emeviye Camii’nin bile çok sayıda turist çektiğini dile getiren Akpınar, Türkiye’nin ise sahip olduğu güzellikleri fırsata çevirememesinden yakınıyor. ‘İslamî bilgisi olan rehberler yetiştirilmeli’ Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Kürşat Demirci, dünyanın farklı ülkelerinden çok sayıda yabancının hem ibadetini yapmak hem de yeni kültürler tanımak için Türkiye’ye geldiğine işaret ediyor. Kültürel mirası Müslüman kitlelere tanıtmaya yönelik altyapının eksikliğinden yakınan Demirci, “En büyük sorunumuz kaliteli rehber sayısının az olması. Türkiye’de Müslümanlara anlatılacak o kadar çok kültür öğesi var ki... Ama bunu anlatacak insanların hem tarihî, hem sanatsal hem de dinî bilgiye sahip olması gerekiyor. Bir turist soru sorduğunda açıklamalı bir şekilde cevap verilemiyor. Rehber sorununa bir an önce neşter vurulması şart.” diyor. Demirci, Müslümanlara yönelik farklı şehirleri kapsayan senaryolu tur organizasyonlarının düzenlenmesi durumunda gelecek turistlerin ülkelerine memnun bir şekilde gideceğini, bunun da Türkiye’nin imajına önemli bir katkı yapacağına dikkat çekiyor. İstanbul Kültür ve Turizm İl Müdürü Doç. Dr. Ahmet Emre Bilgili, 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilen İstanbul’da turizm politikalarındaki eksiklikleri gidermek için sektör temsilcileriyle toplantılar düzenlediklerini ifade ediyor. Toplantılarda hem ibadet hem de yeni yerleri keşfetmek amacıyla gelen turistlere yönelik tanıtım eksikliğinden şikayet edildiğini vurgulayan Bilgili, bu eksiklikleri gidermek için envanter çıkarma çalışmalarına hız verecekleri bilgisini aktaryor. Otellerde ibadet ihtiyacı göz ardı ediliyor Müslümanları Türkiye’ye çekmek için ‘Arap’ önyargısının kırılması gerekiyor. Avrupa’daki Müslümanların temsilcilerine ulaşılıp Türkiye anlatılmalı. Tarihî, sanatsal ve dinî bilgisi yeterli rehberlerin yetiştirilmesi çok önemli. Konaklama tesislerinde kıble yönü gösterilmeli ve seccade bulundurulmalı. Farklı şehirleri kapsayacak senaryolu tur organizasyonlarına ağırlık verilebilir. Ramazan etkinlikleri, Kur’an okuma yarışmaları gibi programlar tanıtılmalı. Müslümanlar için bazı önemli merkezler İSTANBUL: Peygamber Efendimiz’e ve sahabelere ait kutsal emanetler. Eyüp Sultan Türbesi ve Camii. Sultanahmet ve Süleymaniye camileri. ŞANLIURFA: Hz. İbrahim’in doğduğu mağara ve Mevlid-i Halil Camii. Balıklıgöl (Halil ür’-Rahman ve Ayn-ı Zeliha Gölü). Hz. Eyyüp Peygamber ve makamı. Hz. Eyyüp, Hz. Elyasa ve Rahime Hatun türbeleri (Eyyüp Nebi köyü-Viranşehir). KONYA: Mevlana Türbesi ve Dergâhı. BURSA: Ulucami. Emir Sultan Camii ve Türbesi. SİVAS: Divriği Ulucami. AĞRI: İshakpaşa Sarayı Camii. |
Eurovision'da Güney Kıbrıs krizi Eurovision'da Güney Kıbrıs krizi Eurovision temsilcimiz Sibel Tüzün'ün, habersiz Güney Kıbrıs ziyaretine Dışişleri Bakanlığı el koydu. Bakanlık, Tüzün'ün, davet ettiği Rum sanatçıya "gelmeyin" dedi. Eurovision 2006 şarkı yarışmasına, "Süperstar" adlı şarkı ile katılacak olan Sibel Tüzün, tanıtım kampanyasını tek başına yapınca korkulan oldu. Tüzün, geçtiğimiz hafta Güney Kıbrıs'a giderek Rumların resmi televizyon kanalı CyBC'ye çıktı. TRT başta olmak üzere Türkiye, Tüzün'ün, Güney Kıbrıs'ta olduğunu Rum gazete ve televizyonlarında çıkan haberlerden öğrendi. Tüzün'ün ziyareti sırasında Rum sanatçı Annette Artani'yi Türkiye'ye davet etmesi üzerine de Dışişleri Bakanlığı devreye girdi. Bakanlık ve TRT arasında yapılan görüşmeler sonucunda, Artani'nin Türkiye'ye gelmemesi, geldiği takdirde de TRT ekranlarına çıkmaması kararlaştırıldı. Ancak Tüzün'ün tanıtım kampanyasını yürüten şirketin taahhüdü nedeniyle Artani 29 Nisan'da Türkiye'ye gelecek. Türkiye ile Rum Kesimi arasında devam eden siyasi gerginliğe, Eurovision'da yeni bir gerginlik eklenmesini istemeyen Türkiye, bu ziyaret sırasında TRT ekranlarını Rum sanatçıya kapatacak. Rum sanatçının bazı özel televizyon kanallarında yayına davet edilmesi bekleniyor. Sözleşme değişecek TRT yetkilileri, "Bizim hatamız oldu, sözleşmede böyle bir hüküm yoktu. Bundan sonraki sözleşmelerde Türk dış politikasının gereklerine yönelik hükümlere yer vereceğiz. Tüzün, Yunanistan'ın da aralarında olduğu birçok ülkeye gitti. Bu iyi de oldu ama Güney Kıbrıs bir hataydı" dedi. Masrafları kendi üstlendi Tüzün'ün, TRT ile yaptığı sözleşme gereği tanıtım organizasyon şirketini şarkıcı seçti. Bu çerçevede Tüzün'ün tanıtım kampanyası, aynı zamanda menajeri de olan eşi Levent Candaş'a ait Arinna Yapım tarafından yürütülüyor. TRT tanıtım kampanyasına herhangi bir bütçe vermiyor. Rum Kesimi'nde yapılan harcamalar dahil bütün tanıtım masrafları Tüzün'ün eşine ait şirket üstleniyor. TRT sadece Eurovision için yapılan harcamaları karşılıyor. |
| Saat: 10:39 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık