![]() |
1 ek Genlerde kızgınlığa sebep olan hormon bulundu![]() Yapılan bir başka araştırma tam gelişmemiş ergen beyninin yapılan hareketin başkalarını nasıl etkileyeceğini tam kavrayamadığını ve ergenlerin empati kurmakta zorlandığını ortaya koymuştu. Büyüme andakilerde girilen aksilik ve karamsarlığın arkasında biyolojik etkenlerin olduğu öne sürülmüştü. |
Yüksek IQ alkolik yapıyorDünyaca ünlü birçok başarılı isimin ortak noktası olan alkol IQ ile doğru orantılı.. Ünlü korku hikayeleri yazarı Edgar Allen Poe, romancı Ernest Hemingway, Beethoven, Van Gogh, Picasso… Tarihe damgasını vuran bütün bu ünlü isimlerin ortak noktası dahice işlere imza atmış ve bir fark yaratarak insanlığı etkilemiş olmaları. Ama bir ortak özellikleri daha var, hepsinin içkiyle de fazlasıyla haşır neşir, hatta alkolik olması. Belki sıra dışı, uyumsuz ya da mutsuz oldukları için içiyorlardı; belki de fazla zeki oldukları için! Geçen ay bilim ve sağlık dergisi American Journal of Public Health’te (Amerikan Halk Sağlığı Dergisi) yayınlanan bir araştırma yüksek zeka ile alkol tüketimi arasında sağlam bir bağ olduğunu ortaya koydu. Buna göre insanlarda IQ ne kadar yüksek olursa alkole eğilim ve alkol tüketimi de o kadar fazla oluyor. Yani zeki insanlar daha çok içiyor! ZEKA ARTTIKÇA İÇKİ DE ARTIYOR İskoçya’daki Glasgow Üniversitesi’nde Dr. G. David Batty önderliğinde yapılan araştırma hayli kapsamlı. Zira Dr. Batty ve ekibi 1970 yılında doğan 8 bin 710 erkek ve kız çocuğunu takibe aldı. Bu çocuklara 10 yaşına geldiklerinde bir IQ testi uygulanarak zihinsel yetenekleri belirlendi. 30 yaşına geldiklerindeyse zekanın insanların sağlığına nasıl bir etkisi olduğunu anlamak amacıyla bilim adamları bu 8 bin 170 kişiyi yeniden değerlendirdi. Elde edilen sonuçlar ise şöyleydi: Bu grup içinde IQ’su diğerlerine göre daha yüksek olanlar 30 yaşında daha az sigara içen, daha sağlıklı beslenen ve daha çok spor yapan kişiler olmuşlardı. Ancak yüksek IQ ile bağlantılı olarak ortaya çıkan bir olumsuz veri de vardı. Araştırma 10 yaşında iken IQ testinde zeki olarak öne çıkan çocukların 30’lu yaşlara eriştiklerinde alkol kullanmaya daha yatkın olduklarını ortaya koyuyordu. Araştırmalarını bu yönde yoğunlaştıran Dr. Batty zeka ile alkol bağlantısı konusunda çok daha ilginç sonuçlara ulaştı. Buna göre IQ’su yüksek olanlar diğerlerinden daha çok ve daha sık alkol tüketiyor, çok daha fazla alkol bağımlılığı geliştiriyor, alkolle ilgili sağlık sorunlarını daha çok yaşıyor. Daha çarpıcı olan ise zeka ne kadar artarsa alkol kullanımının da o derece artması! Zira araştırmada hemen her gün içki içtiğini söyleyenler grupta en yüksek zeka katsayısına sahip olanlar, hiç alkol kullanmadığını söyleyenler ise grupta en düşük IQ seviyesine sahip olanlar. Araştırmacılar IQ seviyesindeki her 15 puanlık artışta erkeklerde alkol kullanımının 1,17 kat, kadınlarda ise 1,38 kat arttığını da ekliyor. Dr. Batty bu rakamlar ışığında zeki kadınlarda alkol kullanmaya yatkınlık oranının erkeklere göre daha yüksek olduğuna da dikkat çekiyor. Uzmanlar zeki insanların daha çok içmesini daha karmaşık ve stresli işlerde çalışmaları ve yüksek zekaları yüzünden topluma uyum sağlamakta zorlanmaları gibi sebeplerle açıklıyor. Bütün bunlara erkek egemen dünyada kadın olma zorluğu da eklenirse, neden zeki kadınların rahatlamak için erkeklerden daha çok içkiye ihtiyaç duyduklarını anlamak da pek zor olmayacaktır. |
1 ek Para beyin dostu çıktı![]() Yapılan araştırma paranın insan beyni üzerindeki etkisini ortaya çıkardı. Sonuç çok ilginç. Çizgi-roman kahramanlarının gözlerindeki dolar işaretleri gerçek oldu. ABD’de yapılan bir araştırma, insan beyninin parayı düşününce ‘parladığını’ ortaya çıkardı. California Üniversitesi bilim adamları tarafından yapılan araştırma, ‘para’ ile ilgili düşüncelerin beynin ışık ve cisimleri algılayan bölgelerini harekete geçirdiğini ortaya çıkardı. Bilim adamlarınca gönüllü deneklere yeşil ve kırmızı gibi değişik renklerdeki hedeflerden birini seçmeleri istenirken, cisimlere 10 sent ve 10 dolar gibi değişik para değerleri verildi. 10 dolarlık hedefleri seçerek para kazananların ikinci turda da aynı cisimleri öncelikli olarak algıladıkları ve bu esnada beynin ‘görselleri’ algılayıcı bölgesinde hareketlilik olduğu anlaşıldı. Deney sırasında beyin aktivitelerini taramak için kullanılan mönitörde beynin karar mekanizması olarak kullanılan kısmının parlamaya başladığı da gözlemlendi. |
Ritalin ilacına dikkatABD'de yapılan bir araştırma, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğuna (ADHD) karşı yaygın bir kullanımı olan Ritalin isimli ilacın, okul çağı öncesi çocuklarda kullanılmaması gerektiğine dikkat çekti. ABD hükümeti tarafından yürütülen çalışma, uyarıcı ilacın ciddi seviyede ADHD sorunu olan çocuklarda faydalı olduğunu ancak altı yaşından küçük çocuklarda yan etki doğurabileceğini, bu nedenle Ritalin kullanan küçük çocukların gözlem altında tutulmasının şart olduğuna dikkat çekiyor. Tavandaki vantilatörden sallanma, kaydıraktan atlama, ateşle oynama gibi davranışların da dahil olduğu, ciddi seviyede dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu gösteren çocukların üzerinde yapılan çalışmanın sonucunda, çocukların yüzde 40'ında yan etkiler görülürken, yüzde 11'i kilo kaybı, büyümenin yavaşlaması, asabiyet ve uykusuzluk gibi problemler yüzünden çalışmadan çıkarıldı. Araştırmacılar, ilacın düşük dozda kullanımının verdiği faydanın, küçük çocuklar için yarattığı riskten yüksek olduğunu düşünüyor. Balıklı Rum Hastanesi Anatolia Klinikleri Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Bölüm Başkanı Uzm. Dr. Gökhan Odabaşıoğlu, Ritalin'in özellikle dikkat eksikliğinde, ihtiyaç duyulduğu takdirde kullanılması gerektiğini açıkladı ve şu sözlerle devam etti: "Ritalin, düzgün bir şekilde kullanılırsa faydalıdır. İlacın iştahsızlık, uykusuzluk gibi etkileri görülebilir. Ancak ADHD sorunu olan çocuklarda dikkatli bir şekilde kullanıldığında faydalı olduğunu da unutmamak gerekir." Türkiye'deki çocuk nüfusunun yüzde 5 ila 7'si arasındaki bir oranda hiperaktiviteye rastlandığını söyleyen Odabaşıoğlu, Ritalin'in altı yaş öncesi çocuklarda kullanılması konusuna ise soru işaretleriyle bakılması gerektiğini vurguladı. Odabaşıoğlu, ilacın Türkiye'de kullanımının, hiperaktif çocuk sayısıyla kıyaslandığında, ihtiyacın altında olduğunu ve birçok hiperaktif çocuğun ihtiyacı olduğu halde kullanamadığını belirtti. Yeditepe Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ABD Dalı Başkanı Prof. Dr. Bengi Semerci ise Ritalin ve 'methylphenidate' içeren diğer ilaçların, altı yaş altındaki çocuklarda, iştah azalması ve büyüme üzerinde olumsuz etki yaratması nedeniyle, çok mecbur kalınmadıkça kullanılmadığını açıkladı. |
Evlenmek akıl ve ruh sağlığına iyi geliyorYeni Zelanda'daki Otaga Üniversitesi psikologlarından Kate Scott, 15 ülkede 34 bin 500 kişinin katılımıyla yapılan araştırma sonuşlarını açıklarken, bu uluslararası çalışmanın evlilik ilişkisinin anksiyete ve depresyon risklerinin azaltılmasına katkı sağladığı sonucunu ortaya koyduğunu bildirdi. Scott, “Çalışmamızın ortaya koyduğu şey, evlilik ilişkisinin erkeklerde olduğu kadar kadınlarda da ruh sağlığına çok olumlu getirileri olduğudur, bir birlikteliğin sona erdiğinde çekilen acılar ise insanları ruhsal bozukluklara çok daha dayanıksız hale getiriyor” dedi. Araştırmanın, ayrılmak, boşanmak ya da dul kalmanın erkeklerde depresyon gibi ruhsal sorun risklerini artırdığını, benzer durumda kalan kadınlarda da aşırı ilaç ve alkol kullanımında artış gözlendiğini gösterdiğini belirten Scott, “Evlilik akıl sağlığı bakımından erkekler için olduğu kadar kadınlar için de yararlı” diye konuştu. Scott, daha önceleri evlilik birlikteliğinin ruh sağlığı bakımından erkekler için kadınlarda olduğundan daha yararlı olduğunun düşünüldüğünü de belirtti. Araştırma ayrıca erkeklerin ilk evliliklerinde kadınlardan daha az depresyon riskine maruz kaldığını da ortaya koyuyor. Bu da kadınların ilk evliliklerinde geleneksel eş kalıbına girmeye daha eğilimli olmalarıyla açıklanıyor. Araştırmaya göre, evliliğin özellikle kadınlar için başka faydaları da var, örneğin aşırı alkol ya da ilaç kullanımını azaltıyor. Bu da kadınların hamilelikte alkol tüketimini ciddi ölçüde azaltmaları ve bunu çocukların ergenlik dönemine kadar kadar sürdüyor olmalarıyla açıklanıyor. |
Antidepresanların neden işe yaramadığı anlaşıldıProzac, Zoloft gibi oldukça yaygın kullanılan bazı antidepresanlar dahil, bu amaçla kullanılan birçok ilacın, kullanıcıların yaklaşık yarısında etkili olmamasının nedeni anlaşıldı. Antidepresanlar, beynin orta kesiminde diplerde bulunan bir bölgede raphe nöronları (beyin hücreleri) tarafından üretilen ve mutluluk veren, ''seratonin'' adlı kimyasalın üretimini çoğaltıyor. Ancak, New York Columbia Üniversitesi Tıp Fakültesinde, genetik yapıları değiştirilmiş farelerle yapılan deneylerde, beyindeki seratonin reseptörlerinin belirli bir çeşidinden çok fazla olması halinde, antidepresanlara olumlu tepki verilmediği görüldü. Araştırmacı Rene Hen, ''Bu reseptörler, seratonin üretici nöronların aktivitesini etkisizleştiriyor. Bunların sayısı arttıkça, etkisizleştirilen nöronlar da artıyor'' dedi. Çalışma, Neuron adlı tıp dergisinde yayımlandı. Araştırmanın, doktorlara, belirli bir hastanın, antidepresanlara tepki verip vermeyeceğini anlamalarını sağlayacağı kaydedildi. |
Avatar filmi intihara sürüklüyorÜç boyut mucizesi "Avatar" filminde yer alan ütopik dünyanın güzelliği özellikle gençleri depresyona sokuyor. Üç boyut mucizesi "Avatar" filminde yer alan ütopik dünyanın güzelliği özellikle gençleri depresyona sokuyor. İzlediklerini gerçek hayatlarına tercih eden gençlerden, intiharı bile düşünenler var. Filmin hayranları tarafından açılan site ve forumlar yaşadıkları depresyonla baş etmeye çalışanlar için konu başlıkları açtı. Bu forumlardan biri olan “Avatar Forums”un bu konuda açtığı başlığa bugüne kadar binden fazla mesaj geldi. Forumdaki mesajlar, hasılat rekorları kıran filmin özellikle 20 yaş altı gençlerde üstesinden gelinmesi çok zor hisler yarattığını ortaya koydu. FİLMDEKİ DÜNYADA YAŞAMAK İSTİYORLAR Elequin adındaki bir kullanıcı mesajında şunları söylüyor: “Elimden geldiğince internette Avatar hakkında daha fazla şey bulmaya çalışıyorum. İzlediğimin sadece bir film olduğunu veNa’vi ırkının yaşadığı gibi bir dünyada yaşayamayacak olmayı kabullenemiyorum.” Mike adlı bir başka kullanıcı ise “Naviblue” adlı siteye yazdığı mesajda, filmi izledikten sonra intihar düşüncesinden sıyrılamadığını belirtiyor. “Avatar’ı izlediğimden beri depresyondayım. Na’vi ırkınıveyaşadıkları harika dünyayı gördükten sonra onlardan biri olmak istiyorum. Filmde izlediklerimi ne zaman hatırlasam tüylerim diken diken oluyor ve gözyaşlarımı engelleyemiyorum. Eğer Avatar gibi bir dünyada doğacağımı bilseydim intihar ederdim.” James Cameron’un gişelerde milyarlarca dolar hasılat yapan Avatar filmi, "Pandora" gezegeninde bulunan çok değerli bir minerali elde etmek isteyen insanların, gezegende yaşayan barışçıl "Na’vi" ırkı ile olan savaşını konu alıyor. Forumlara mesaj yazan birçok izleyici, insan ırkına olan nefretlerini belirtirken, "Na’vi" ırkına ve yaşadıkları dünyaya olan hayranlığı vurguluyor. İsveç’te yaşayan 17 yaşındaki Ivar Hill adlı bir gencin Avatar forumuna attığı mesaj, filmin yarattığı hisleri çok güzel özetliyor: “Avatar’ı izlediğimin ertesi sabahı, dünya bana çok renksiz geldi. Gri bir dünyaya uyandım. Tüm hayatım, yaptığım ve uğruna çaba harcadığım her şey benim için değerini yitirdi. Her şey çok anlamsız geliyor. Artık en ufak bir şey yapmak için bile sebep görmüyorum. Ölen bir dünyada yaşıyorum." HERKESTE AYNI ETKİYİ YARATMIYOR New York’taki Louis Armstrong Müzik ve Tıp Merkezi psikiyatrisi Dr. Stephen Quentzel, “Görsel hayat gerçek hayat değildir. Ama Avatar görsel anlamda yapılabilecek bir filmin zirve noktasını oluşturuyor” dedi ve filmin kalitesiyle ön plana çıktığını ifade etti. "Avatar Forums"un idarecisi Philippe Baghdassarian ise filmden dolayı depresyona girmediğini ancak tam aksine mutluluk duyduğunu belirtti ve şunları söyledi: “İnsanların depresyona girmesi dünyada olmayan güzelliklerigörmelerinden kaynaklanıyor olabilir. Birçok kişi sahip olduğumuzdan çok daha farklı bir gezegende yaşayabileceğimizi düşünmüş olmalı” dedi. |
Mutluluğun rengi bulunduİnsanın ruh sağlığı ile renkler arasındaki ilişkiyi araştıran bilim adamları, duyguların da rengi olduğunu ortaya koydular. Depresyondaki insanların donuk, kendini iyi hissedenlerin ise sıcak renkleri tercih ettiğine işaret eden bilim adamları, bunun, çocukların ve iletişim sorunu yaşayanların hastalıklarının teşhisine yardımcı olabileceğini belirttiler. İtalyan La Repubblica gazetesinde yayımlanan habere göre, İngiltere’deki Manchester Üniversitesinden bir grup bilim adamı, sağlıklı 105 ve depresyondaki 108 yetişkinin her birinden, kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert, mor, kahverengi, siyah, beyaz ve grinin 38 tonunun bulunduğu renk tablosundan ruhsal durumlarına en uygun olan rengi seçmelerini istediler. Araştırmacılar, depresyondakilerin grinin, sağlıklı katılımcıların ise sarının tonlarını tercih ettiklerini gözlemlediler. Araştırmanın ikinci bölümünde ise sağlıklı 204 gönüllüden renkleri pozitif, negatif ve nötr olarak ayırmalarını ve en sevdikleri renkleri seçmelerini isteyen bilim adamları, katılımcıların sadece yüzde 10’unun, ruhsal durumlarını temsil etmesi için griye yöneldiklerini belirttiler. Araştırma sonuçlarının, beynin, insanın ruh haliyle renkleri hemen eşleştirdiğini ve bu şekilde dış dünyayla iletişim kurduğunu gösterdiğini kaydeden bilim adamları, bu ilişkinin sürekli dile getirildiğini, ancak şimdiye kadar bu konuda yapılmış tam ve gerçek bir araştırmanın mevcut olmadığını vurguladılar. Araştırma ekibinin başındaki Peter Whorwell, şu anda asabi bağırsak sendromu görülen ve dolayısıyla da oldukça sıkıntılı olan hastalar üzerinde çalışmakta olduğunu belirterek, “Renk çarkının, bu hastaların psikolojik tedavilere verdikleri yanıtı görmemize yardımcı olmasını umuyorum” dedi. Kelimelerin yetersiz kaldığı ve sözsüz ifade yöntemlerinin daha etkili olduğu durumların olduğunu ifade eden Whorwell, bu gibi durumlarda renklerden faydalanılabileceğini söyledi. (Milliyet) |
Depresyon Bunama Riskini Artırıyor Depresyon Bunama Riskini ArtırıyorABD'de yapılan iki araştırma sonucuna göre, depresyon geçiren kişinin demansa yakalanma (bunama) olasılığı daha fazla Ancak bilimadamları, bu iki hastalık arasında bağlantı olsa da doğrudan bir ilişkiden sözedilemeyeceğini vurguluyor. Massachusetts Üniversitesi'nden Dr. Jane Saczynski tarafından yapılan ilk araştırmada, 949 yaşlı 17 yıl boyunca takip edildi ve bu zaman zarfında bu kişilerden 164'ü bunamaya yakalandı. Depresyon geçirenlerin yüzde 22'sinde bunama da görüldüğü, bunayanların yüzde 17'sinin ise daha önce depresyon geçirmediği belirlendi. ABD'de 1239 kişi arasında yapılan diğer araştırmada ise, araştırmaya katılanların geçirdikleri depresyon sayısıyla bunama arasındaki ilişkiye bakıldı. Bunun sonucunda, bir kişi ne kadar çok depresyon geçirirse bunama riskinin o kadar fazla olduğu saptandı. Araştırma sonucunda, iki veya daha fazla depresyon geçirenlerde bunama riskinin neredeyse iki kat arttığı belirlendi. İlk araştırmayı yapan Saczynski, "Depresyonun doğrudan bunamaya yol açıp açmadığı kesin olarak bilinmese de, depresyonun bunama riskini artırabildiği bazı durumlar var" dedi. Daha Fazla Araştırmaya İhtiyaç Var Saczynski, bir kişi depresyona girdiğinde beyin dokusunda oluşan yangının bunamaya yol açabildiğini, beyinde depresyonla birlikte artan bazı proteinlerin de bunama riskini artırabildiğini kaydetti. Bilimadamları, iki hastalık arasında kesin bir bağlantı kurmak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunun da altını çizdi. Araştırma, American Journal of Neurology dergisinde yayınlandı. Kaynak:Ntvmsnbc-Ajanslar |
Rüyaları Kaydeden Cihaz Amerikalı bir araştırmacı, rüyaları elektronik olarak kaydedip yorumlayan bir cihaz üzerinde çalıştığını açıkladıAmerikalı bilimcilerin üzerinde çalıştığı cihaz, beyinsel aktivitelerin elektronik görüntüleriyle rüyaları eşleştirerek ne görüldüğünü anlamaya çalışacak. Nature bilim dergisine açıklama yapan Dr. Moran Cerf, ekibiyle birlikte geliştirdikleri sistemin beyin aktivitelerini kaydettiğini ve özel yazılımla bunları yorumlayabildiğini belirtti. Sistemi daha da geliştirerek “insanların gördüğü düşleri okumayı” planladıklarını söyleyen Cerf, amacın neden ve nasıl düş görüldüğünü anlamak olduğunu belirtti. Düşler, uzun süredir psikolog ve psikiyatrlar tarafından bilinçaltı faaliyetlerin anlaşılması çalışmalarında veri olarak kullanılıyor. Bu veriler toplanırken de tek yol hastaya gördüğü düşleri anlatmasını istemek. Dr. Cerf ve ekibinin geliştirdiği cihaz işe yararsa, bu rüyaların görüldüğü esnada beyinde meydana gelen aktiviteler kaydedilecek ve özel yazılımlarla rüyalar simüle edilebilecek. Beyinde her bir kavram ve nesneye “nöron tashihi” olduğu iddiasında da bulunan Dr. Cerf’e göre bu teori doğru çıkarsa, kişi örneğin Marilyn Monroe’yu düşlediğinde beynindeki “bağlantılı nöron” aydınlanarak bu bilgiyi kendilerine iletecek. Düşleri okuyan, doğruluğu yüksek tam teşekküllü bir cihazın geliştirilmesine daha yıllar olduğunu söyleyen Cerf, “Bunu başarırsak beynin henüz az bildiğimiz işleyişine ve nöronların görevlerine ilişkin çok önemli bilgiler elde etmiş olacağız. Yoksa amacımız insanların rüyalarını bilmek değil” dedi. Kaynak:Ntvmsnbc-Nature |
Unutun Gitsin! Araştırmacılar, kötü anıları silecek bir yöntem geliştirmekte olduklarını açıkladılarAraştırmacılar, travmatik etki meydana getiren hatıraların beynin korku merkezindeki proteinlerin uzaklaştırılmasıyla birlikte silinebileceğini öne sürüyorlar. Çalışmayı yürüten John Hopkins Üniversitesi’nden bilimcilere göre, şiddete maruz kalma, askerliğe ilişkin acı deneyimler ve hatta eşlerin boşanması gibi travmatik durumlarda kişinin psikolojik durumunu düzeltmesine yardımcı olacak sonuçlar elde edilmiş durumda. Beyinde korkuların üstesinden gelen bölgeye odaklanılan çalışma denek fareler üzerinde yürütülmüş. Araştırma sırasında beynin amigdala noktasında, ekibin ‘hassasiyet penceresi’ adını verdiği ve acı verici anıların belirli reseptör proteinler halinde oluşturulduğu bir bölge keşfedilmiş. Söz konusu proteinler kararsız yapıda olduklarından, bunların ilaç desteğiyle tamamen uzaklaştırılmalarının da mümkün olduğu görülmüş. Araştırma ekibinden Prof. Richard Huganir, travmatik olayların ömür boyu kalıcı olan anılar oluşturabildiğini ve bunun da insan hayatını son derece olumsuz etkileyebildiğini söylüyor. Huganir’e göre son bulgular, anıları meydana getiren mekanizmaların değiştirilerek travma-sonrası ortaya çıkan strese bağlı psikolojik sorunların üstesinden gelinebileceğini gösteriyor. Deney sırasında bir sesle ilişkilendirilerek elektrik şoku verilen fareler bu şekilde korku duymaya koşullanmışlar. Sonrasında elektrik şoku verilmemesine karşın sesi duymalarını takiben korku merkezinde 1-2 gün içinde proteinlerin oluştuğu görülmüş. Araştırmacılar şu sıralar yapay bir uyaranla acı hatırları çağırarak hassasiyet penceresini tekrar açma ve ilaç yardımıyla mevcut proteinlerden kurtulma üzerinde çalışıyorlar. Çalışmada denek fareler kullanılmış olmasına karşın insanda da benzer sonuçların alınacağına inanılıyor. Bu gelişmelere karşın Emory Üniversitesi Etik Merkezi’nden Paul Root Wolpe, insanın kimliğinin anılarla bağlantılı olduğuna ve bunların farklı kişilikleri ortaya çıkardığına dikkat çekiyor, “İyi bir niyetle de olsa anıları ortadan kaldırma oldukça büyük sorunlara yol açabilecek bir fikir.” Kaynak:Ntvmsnbc |
Kimi Kandırıyoruz? Araştırmaya göre insanlar daha az gayret gerektiriyorsa doğru olanı yapmaktan çok yalan söyleme ve hileye eğilimliBilimciler insanların ahlak kuralları dışında hareket etmeye ne derece istekli olduklarını test ettiler ve sonuca ulaşmak için çok fazla enerji harcamak gerekmiyorsa bu yola başvurduklarını tesbit ettiler. Bulguların, yardım ve hayır çalışmalarını geliştirmek için iyi bir fırsat olduğu düşünülüyor. Toronto Üniversitesi’nden Rimma Teper, yönetmiş olduğu projeye ilişkin olarak “İnsanlar eğer kural ihlali apaçık olmayacaksa hile yapmaya çok daha eğilim gösteriyorlar. Örneğin bir kişinin yardım talebini açıkça reddetmektense yalan söyleyebiliyorlar.” Çalışma sırasında katılımcılara sistemde bir hata olduğu söylendikten sonra bilgisayar üzerinde çalışan bir matematik testi uygulanmış. Bunlar arasından bir gruba boşluk tuşuna basıldığı zaman sorunun cevabının ekranda görüneceği, diğer gruba ise sorunun görünmesini takip eden beş saniye içinde boşluk tuşuna basmazlarsa cevabın görüneceği söylenmiş. Makalenin yazarlarından Prof. Michael Inzlicht, fiziksel olarak düğmeye basmak zorunda olmayan ikinci grubun hile yapmaya daha eğilimli olduklarını söylüyor. Aynı zamanda deneklere, öğrenme engeli olan bir öğrenciye testi yapması için gönüllü olarak yardım edip edemeyecekleri sorulmuş. İlk denek grubuna ekranda beliren ‘evet’ ve ‘hayır’ tuşlarına basma seçenekleri sunulmuş. Diğer gruptansa gönüllü olmak için sayfanın altında yer alan bir bağlantıyı takip etmeleri ya da basitçe bir sonraki soruya geçme seçeneğine tıklamaları istenmiş. Deney sonucunda ‘evet’ ya da ‘hayır’ seçenekleri arasında açıkça tercih yapmaları gereken grubun diğer gruba oranla 5 kat daha fazla gönüllü oldukları görülmüş. Teper ‘hayır’ tuşuna basarak bir yardım isteğini açıkça geri çevirmenin insanlar için daha zor gibi olduğunu söylüyor, “Hayır seçeneği yerine ‘devam’ tuşunun kullanılması halinde kişiler doğru olanı yapmaktan kurtulduklarını düşünüyorlar. Bu yönlendirici etki üzerinde duyguların önemli bir rolü olduğunu düşünüyoruz. İnsanlar doğru olanı yapıp yapmama seçeneğiyle yüzleştiklerinde suçluluk ve utanma gibi bir çok duygu işin içine giriyor ve onları ahlaki seçeneğe yönelmeleri konusunda etkiliyor. Fakat ahlaki kuralları ihlalin daha pasif olduğu durumlarda kişilerin yanlışa yöneldikleri görülüyor çünkü söz konusu duygular bu hallerde muhtemelen o kadar da yoğun olarak işin içine girmiyor.” Kişileri yardım kampanyalarına ikna etmek için karşılarına ‘evet’ ya da ‘hayır’ seçeneklerini fiili olarak tercih edecekleri bir sistem getirmek, bu kampanyalardan daha etkili sonuçlar alınmasını sağlayacak gibi görünüyor. Kaynak: SPPS(Social Psychological Personality Science) |
Kışın Doğmak Ruh Halini Olumsuz Etkiliyor Biyolojik saatin işlevi, hangi mevsimde doğulduğuna bağlı olarak değişiklik gösterebiliyorVanderbilt Üniversitesi’nden Prof. Douglas McMahon’un yönetimindeki ekipçe gerçekleştirilen çalışma, memelilerdeki biyolojik saat üzerine mevsimlerin etkisine yönelik ilk kanıtları ortaya koyuyor. Bebek fareler üzerinde yürütülen deneylerin sonuçları, kış aylarındaki doğumların şizofreni, bipolar depresyon ve mevsimsel duygu durumu bozukluğu gibi bir takım sinirsel rahatsızlıklara karşı yatkınlığı artırdığına işaret ediyor. McMahon, biyolojik saatin gün uzunluğunu ölçerek davranışlarımızı mevsime göre değiştirdiğini söylüyor ve çalışmayı ışık sinyalinin biyolojik saatin gelişimi üzerine ne şekilde etki edeceğine yönelik olarak kurduklarını belirtiyor. Deney sırasında fare yavruları, doğumlarından itibaren sütten kesildikleri ana kadar yapay kış veya yaz mevsimi döngüsü içinde büyütülmüşler. Sütten kesilmelerini takip eden 28 gün boyunca da aynı döngü veya tersinin devam etmesi sağlanmış. Olgunluğa erişen farelerse tamamen karanlık bir ortama yerleştirilerek sergiledikleri davranışları gözlenmiş. Kışın doğan yavrular, sütten kesilmelerini takiben hangi mevsimsel döngüye maruz bırakılmış olursa olsunlar günlük aktivitelerinde gözle görülür bir azalma kaydedilmiş. Araştırmacılar fare beynindeki ana biyolojik saatleri, aktif olduklarında saat hücrelerinin yeşil renkte parlamalarını sağlayan bir geni kullanarak incelediklerinde, kışın doğan farelerin bu beyin bölgelerindeki işlevin yazın doğanlara göre yavaşlama eğiliminde olduğunu görmüşler. Üstelik kış yavruları mevsim geçişlerine de, mevsimsel duygu durumu bozukluğu yaşayan insanlardakine benzer şekilde aşırı tepki vermişler. Kaynak:Nature-Neuroscience |
İğrenme duygusunun korkuyla benzer bir evrimsel taban çerçevesinde geliştiği öne sürülüyor. Yaradan sızan iltihabın veya çürümüş etin görüntüsü pek çok kişinin midesini bulandırmaya yeter ve bu gibi zararlı oluşumlardan kaçınmanın da evrimsel bir dayanağının olması muhtemel. Aslında bu durum çok daha derin anlamlarla da ilişkili olabilir. Örneğin tiksinti, ahlak duygusunun ortaya çıkmasına neden olmuş olabilir. Londra Hijyen ve Tropik Hastalıklar Fakültesi’nden Valerie Curtis, tiksinmenin korkuyla aynı nedenlerle evrildiği görüşünde. Korku bizleri aslan ya da ayılar gibi avcılardan uzak tutmaktayken, iğrenmeyse parazit ve bakteriler gibi çok daha küçük boyutlu olanlarına karşı bir koruyucu melek olma özelliği taşıyor. Üstelik iğrenme duygusu, ölümcül bakterileri tanıyarak onlardan uzaklaşan basit nematotlarda (bir yuvarlak solucan) bile görüldüğü şekliyle, hemen her canlıda mevcut. Tüm bunlar oldukça mantıklı fakat Curtis işin bir başka boyutuna dikkat çekiyor, “Eğer ön bahçenize dışkılasam ya da içtiğiniz kahveye tükürsem ya da toplu taşıma araçlarında sürekli olarak kokulu gazlar üretsem sizleri vücut sıvılarımla tehdit etmiş olurum ve bu nedenle de hoş karşılanmaz. Fakat aslında ahlak kavramının gelişimine yönelik ilk izleri oluşturur. En azından ahlak kurallarını toplum içinde ortaya çıkaran yollardan bir tanesidir, yani yaydıklarınızla diğer insanları hasta etmemek. İnsanların kötü davranışlarıyla ortaya çıkan tiksinti duygusu organik sistemimizle doğrudan ilişkili.” Bu oldukça ilginç bir yaklaşım olmasına karşın, ahlak kurallarının bütününün ortaya çıkışından tamamiyle sorumlu olamaz. Örneğin hırsızlık veya insan öldürmek toplum tarafından ahlaksızca görülen davranışlar olmasına karşın iğrenme duygusuyla ilişkili değildirler. Curtis’in bulmacanın bu parçasına ilişkin düşünceleriyse şöyle: “Hastalık yapan etkenlere en fazla açık olan toplumlar daha fazla kapalı, sıkı ve koruyucu kurallara sahiptirler. Eğer hastalıkların yaygın olduğu bir toplumda yaşıyorsanız iğrenme konusunda daha hassas olacaksınız ve bu da tüm topluluk için geçerli bir hale gelecektir.” Cornell Üniversitesi’nden David Pizarro ise iğrenmenin evrimsel bir tabanının olduğunu düşünmenin bir çok şeyi açıkladığını düşünmesine karşın yaklaşımın geniş bir yelpazeye uygulanması halinde kafasında soru işaretleri belirdiğini ifade ediyor, “Örneğin bir enfeksiyon salgın halini aldığında, insanların buna özellikle dikkat ettiklerini ancak bundan kaçınmaya yönelik olarak özel bir sistem geliştirmediklerini düşünüyorum.” |
''Şizofrenide Gen-Çevre Etkileşimi (EU-GEI) Projesi'' kapsamında yapılacak üç yıllık çalışma ile şizofrenin genetik mi yoksa çevresel faktörlerle mi geliştiği belirlenecek.AB projesi kapsamında 13 ülke ile birlikte yürütülecek ''Şizofrenide Gen-Çevre Etkileşimi (EU-GEI) Projesi'' kapsamında yapılacak üç yıllık çalışma ile şizofrenin genetik mi yoksa çevresel faktörlerle mi geliştiği belirlenecek. Hollanda, Almanya, Hırvatistan, İspanya'nın bulunduğu iş paketinin Türkiye liderliğinde, ''Şizofreniye yatkınlık ve hastalık şiddeti'' araştırılacak. Araştırmaya, Türkiye'den yaklaşık bin şizofreni hastası ve aynı sayıda şizofreni hastasının kardeşi ve sağlıklı kişi dahil edilecek. Şizofreni hastalarının genetik incelemelerinin de yapıldığı araştırmada, hastalardan alınan kan örneklerinden akyuvar hücreleri ayrıştırılacak ve özel bir işlemle ölümsüzleştirilerek, Ankara Üniversitesi (AÜ) Beyin Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Hücre Serisi Biyobankası'nda saklanacak. Türkiye'deki tüm araştırmacılar için sınırsız bir kaynak niteliği taşıyacak bu örnekler, ilerleyen araştırmalarda kullanılabilecek. Araştırma ile şizofreninin sebepleri, tanısı ve tedavisi ile ilgili önemli ilerlemelere yol açması öngörülüyor. Projenin Türkiye koordinatörlüğünü AÜ Tıp Fakültesi Öğretim üyeleri Prof. Dr. Cem Atbaşoğlu ile Doç. Dr. Meram Can Saka yürütecek. ''TÜRKİYE'DE HER YÜZ KİŞİDEN BİRİNDE ŞİZOFRENİ GÖRÜLÜYOR'' Ankara Üniversitesi Beyin Araştırmaları Uygulama Merkezi Müdürü ve Proje Koordinatörü Prof. Dr. Atbaşoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, şizofreninin kronik bir hastalık olduğunu ve genellikle 15-20'li yaşlarda başladığını söyledi. Şizofreninin, muhakeme kusurları, gerçeği ayırt edememe, yanlış şeylere inanma, gerçekte olmayan algılamalar görülmesi, işlev kaybına yol açabilen davranışa başlama ve eyleme dökme kapasitesinde azalma ile hayattan zevk almama gibi belirtilerle kendi gösterdiğini belirten Atbaşoğlu, hastalığın yaşam boyu tedavi gerektirdiğini ifade etti. Atbaşoğlu, şiddet yönelik basında çıkan eylemleri yapanların ''şizofreni hastası'' olarak fişlenmesinin yanlış olduğunu; şizofreni hastalarında saldırganlığın fazla olduğuna dair bir veri olmadığını, şizofreninin çok önemli halk sağlığı sorunu olduğunu dile getirerek, Türkiye'de her yüz kişiden 3'ünde psikoz, her yüz kişiden birinde ise şizofreni görüldüğünü söyledi. Şizofreninin, hasta, hasta yakını ve toplum için büyük ıstırap ve zorluklara neden olabildiğini ifade eden Atbaşoğlu, hastalığın çocukluk döneminde yaşanan travmalar, anne-baba davranışları ve genetik faktörlere bağlı olduğunun düşünüldüğünü anlattı. Atbaşoğlu, şizofrenide kalıtımın rolünün çok iyi bilindiğini, ancak yeni hastalıkların çoğunun ailesinde şizofreni olmayan kişilerde görüldüğüne dikkati çekti. Şizofreniye etki eden faktörlere ilişkin dünya ölçeğinde çeşitli çalışmalar yapıldığını, ancak genetik ile çevresel etmenlerin birlikte incelenmediğini belirten Atbaşoğlu, yeni tanıların ''bünye kadar çevrenin de şizofreninin ortaya çıkmasında etkili olduğu varsayımını güçlendirdiğini'' ifade etti. ''ŞİZOFRENİYİ BÜNYE Mİ YAPAR ÇEVRE Mİ?'' Bugüne kadar dünya genelinde şizofrenide genetik ve çevresel faktörlerin birlikte incelendiği boyutta araştırmanın yapılmadığını dile getiren Atbaşoğlu, AB Projesi kapsamında 13 ülke ile birlikte yürütülecek üç yıllık '' Şizofrenide Gen Çevre Etkileşimi'' isimli çalışma ile şizofrenin genetik mi yoksa çevresel faktörlerle mi geliştiğinin belirleneceğini söyledi. Atbaşoğlu, her ülkenin incelemeye alacağı alanın farklı olduğu projenin Türkiye ayağının Ankara Üniversitesi'nden kendisi ile birlikte ile Doç. Dr. Saka'nın koordinatörlüğünde ''Şizofreniye Yatkınlık ve Hastalık Şiddeti''nin araştırılacağını belirtti. ''TÜRKİYE'DE 1 MİLYON AVRO HARCANACAK'' Doç. Dr. Meram Can Saka'nın verdiği bilgiye göre, AB ''Şizofrenide Bünye-Çevre Etkileşimi Araştırılması'' için 12 milyon Avro araştırma bütçesi ayırdı. Bu kaynak ile tüm Avrupa'yı kapsayan bir araştırma ekibi kuruldu. Araştırma kapsamında toplam 13 ülkede 6 iş paketi olarak adlandırılan farklı başlıklarda incelemeler yapılacak. Bu ekibin ''hastalığa yatkınlık ve hastalık şiddetini araştıran'' kolu Türk araştırmacılar tarafından idare edilecek. AÜ'den Doç. Dr. Saka ve Prof. Dr. Atbaşoğlu koordinatörlüğündeki iş paketinde 2.5 milyon Avro harcanacak. Bu paranın bir milyon Avro'su Türkiye'ye geldi ve araştırma için ''Türkiye Şizofreni Ağı'' kuruldu. Başta Ankara, İstanbul ve İzmir olmak üzere Türkiye'nin 10'dan fazla ilinde yürütülecek olan çalışma ile şizofrenide bünye-çevre etkileşimi, şimdiye kadar en detaylı ele şekilde alınacak. Araştırmanın, şizofreninin sebepleri, tanısı ve tedavisi ile ilgili önemli ilerlemelere yol açması öngörülüyor. Araştırmanın Türkiye ayağında toplam bin şizofreni hastası, aynı sayıda şizofreni hastasının kardeşi ve sağlıklı kontrol grubu incelenecek. Şizofreni hastalarının genetik incelemelerinin de yapıldığı araştırmada, hastalardan alınan kan örneklerinden akyuvar hücreleri ayrıştırılacak ve özel bir işlemle ölümsüzleştirilerek Ankara Üniversitesi Beyin Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Hücre Serisi Biyobankasında saklanacak. Sınırsız bir kaynak niteliği taşıyacak olan bu örnekler ilerleyen araştırmalarda kullanılabilecek. PROJEYE KATILMAK İÇİN BAŞVURMAK YETERLİ Projede yer alabilmek için, çalışmanın yürütüldüğü merkezlere başvurulması yeterli oluyor. İlgilenen ve katılmak isteyen hastalar ve hasta yakınlarının, AÜ Psikiyatri Bölümünden araştırma ekibi ile ''0312/5957109 ve (5956672, 5956615, 5956780)'' numaralı telefonlar ile temasa geçmesi gerekiyor. Başvurunun ardından projeye katılan kişilerle detaylı yapılan görüşmenin ardından, psikolojik testler uygulanacak ve bünyesel özelliklerin değerlendirilmesi için kan alınacak. Tüm işlemler bir gün içerisinde bitecek. Projeye katılmak için ailede bir psikoz hastası bulunması ve gönüllü olmak yeterli olacak. Bunun dışında, merkezde hala şizofreni, depresyon, disleksi başta olmak üzere birçok hastalık ve sağlıklı kişilerle ilgili çalışmalar yürütülecek. Kaynak: ntvmsnbc ve Ajanslar |
IQ Seviyesi IQ Seviyesi Ergenlikte Dibe VurabilirYapılan bir araştırma IQ'nun büyüme çağında değişken olduğunu, bu dönemde sivri yükselişler ve düşüşler gösterebileceğini ortaya çıkardı. Bugüne kadar IQ'nun stabil olduğu düşünülüyordu. Bu sayede de çocuğun akademik hayatına ve iş kariyerine yönelik tahminler yapılıyordu. Ancak IQ ile ilgili son bulgular öğretmenlerin öğrencilerine yönelik akademik kariyer tahminleri yaparken aceleci davranmaması gerektiğini gösteriyor. Guardian'ın haberine göre; Oklahoma State University'nin araştırmasına göre,ergenlikte yaşanan beyindeki değişikliklere paralel olarak IQ seviyesi de etkileniyor. Bu yüzden de IQ seviyesinde hızlı ve büyük değişimler meydana gelebiliyor. University College London'dan Sue Ramsden'in 12 ila 16 yaşlar arasındaki 33 öğrenci üzerinde yaptığı araştırma da benzer bir sonuca ulaştı. Bu öğrencilere 2004'te IQ testi yapıldı. 3-4 yıl sonra test tekrarlandığında çoğunluk aynı IQ değerlerine ulaşsa da bazı öğrencilerde sonuçlar 21 puana kadar artıp azaldı.Bilim insanları şimdi IQ'yu tam olarak değiştirenin ne olduğunu bulmaya çalışıyor. Kaynak:BBC/Guardian(21 Ekim 2011) |
Araştırmacı İtiraf Etti: Verileri UydurdumMakaleleri uluslararası bilimsel dergilerde yer bulan Hollandalı psikolog Diederik Stapel, yıllar boyunca araştırma verilerini "uydurduğunu" itiraf etti.Tilburg Üniversitesi'nde çalışan Stapel, bir bilimadamı olarak başarısız olduğunu ve yaptıklarından utandığını, ancak ağır "performans baskısının" kendisini sahte araştırmalar yapmaya ittiğini söyledi. Bu yılın başlarında Stapel'in bazı çalışmalarını yayımlayan saygın bilim dergilerinden Science, konuyla ilgili editoryal bir uyarı yaparak, Stapel'in verilerinin güvenirliğinin kuşkulu olduğunu açıkladı. Tilburg Üniversitesi'nin, çalışmalarıyla ilgili eylül ayında soruşturma başlatmasının ardından Stapel'in üniversitedeki görevi de askıya alınmıştı. Science Genel Yayın Yönetmeni Bruce Alberts, yazısında "Resmi raporun, Stapel'in sahtekarlığının çapının oldukça geniş olduğunu ortaya koyduğunu" belirtti. Hollanda gazetesi "Brabants Dagblad"a bu hafta bir açıklama yollayan Stapel, "verileri çarpıttığını" kabul ederek, davranışları nedeniyle özür diledi. Stapel, "Bir bilimadamı, bir araştırmacı olarak başarısız oldum. Araştırma verilerini çarpıttım ve sahte araştırmalar yaptım. Sadece bir kez değil çok defa ve sadece kısa bir dönem değil uzun bir dönem bunu yaptım. Bundan utanç duyuyorum ve gerçekten üzgünüm" yazdı. Science dergisinde nisan ayında, Stapel ve meslektaşı Siegwart Lindenberg'in ortak imzasıyla yayımlanan araştırmalardan birinde, dağınık ve düzensiz bir ortamda yaşayan insanların diğer insanlara karşı "ayrımcılık" yaptığı iddia edilmişti. Kaynak:Ntvmsnbc-Ajanslar(02 Kasım 2011) |
Tünelin Ucundaki Işık BeyindeUzmanlar, insanın ruhunun beden dışına çıkması, ölmüş olan yakınlarla karşılaşma gibi deneyimlerin ölümden sonraki hayatın kapısının aralanması değil, beyin işlevlerinin 'cilvesi' olduğunu söylüyor Bir grup bilimadamı ölümün eşiğinden dönüldüğü anlarda yaşanan deneyimlerin beyin işlevlerinin yoğunlaşmasından kaynaklandığını savundu. Edinburg Üniversitesi ve Cambridge Tıbbi Araştırmalar Konseyi uzmanları, bu konuda şimdiye dek yapılan araştırmaları gözden geçirdi. Uzmanlar, insanın ruhunun beden dışına çıkması, ölmüş olan yakınlarla karşılaşma gibi deneyimlerin ölümden sonraki hayatın kapısının aralanması değil, beyin işlevlerinin 'cilvesi' olduğunu söylüyor. Araştırmacılardan Dr. Caroline Watt, ''Beynimiz bize oyunlar oynamakta çok usta.'' diyor. Ölümün eşiğinde hissedildiği söylenen tuhaf deneyimler, beynin travmatik bir anda insan bedeninin maruz kaldığı tıbbi durumu anlamlandırma çabası olarak yorumlanıyor. Edinburg Üniversitesi'nde görevli Dr. Caroline Watt, ''Ölümün eşiğinden döndüğünü anlatan insanların dosyalarını incelediğimiz zaman, çoğunun aslında ölüm riskiyle karşı karşıya gelmediğini gördük. Fakat öldüklerini düşünüyorlardı.'' diyor. Bilimsel kanıtlar, ölüme yaklaşma deneyiminin tüm yönlerinin biyolojik bir temeli olduğunu gösteriyor. Ölümün eşiğinden döndüklerini anlatanların sıkça sözünü ettiği bir unsur, 'öldükleri bilinci'. Ancak bu hissin başka ortamlarda da kendisini gösterebildiği kaydediliyor. "Cotard Sendromu" ya da "yürüyen ceset sendromu" denilen bir hastalık, bireylerin öldüğünü düşünmesine yol açıyor. Bu gibi durumlar ağır travma sonrasında, ya da tifo ve multipl skleroz hastalıklarının ileri safhalarında ortaya çıkabiliyor. Pek çok kişi de "öte tarafa gidip geldiğinde" kendisini bedeni dışında, havada süzülür gibi hissettiğini anlatıyor. Aynı His Beyinde Oluşturulabiliyor İsviçreli uzmanlar ise, bu gibi deneyimlerin beynin algı ve bilinçten sorumlu kısmının uyarılması ile oluşturulabileceğini söylüyor.Dahası, "ucunda ışık olan tünel" de beynin belirli şekilde uyarılması ile oluşturulabiliyor. Pilotlar yerçekimi ivmesinden kaynaklanan G-kuvvetinde uçtuklarında kimi zaman kan basıncının aşırı yükselmesinden kaynaklanan baygınlıklar yaşayabiliyor, bu sırada tünelden geçme duygusuna kapılabiliyor ya da göz merkezinde bir kaç saniyeliğine görüşü kaybedebiliyorlar. Hatta ABD'de yapılan bir araştırmaya göre tünelin ucundaki ışık, göze yeterli kan ve oksijen gitmemesi ile açıklanabiliyor.Mutluluk, ferahlık, coşku gibi hisler ise ketamin ve amfetamin türü ilaçlarla oluşturulabiliyor. Söz konusu araştırmada beynin salgıladığı noradrenalin adlı hormonun da olumlu hisler, sanrılar ve öte yana gidip gelme ile ilişkilendirilen duyguları oluşturabildiği kaydedildi. Bilişsel bilimler dergisinde (Trends in Cognitive Science) yer alan makalede, uzmanlar "Tüm bunlar bir araya geldiğinde, bilimsel deneyimler, ölümün eşiğinden dönüşün tüm boyutlarının nöropsikolojik ya da psikolojik temelleri olduğunu düşündürüyor." dedi. New York Eyalet Üniversitesi'nden Dr. Sam Parnia ise, sadece ölüp dirilme hissinin değil, mutluluktan depresyona tüm duyguların beyin süzgecinden geçtiğini kaydediyor. "Beyinde bunlardan sorumlu olan alanları bulmak, ya da aynı hissi oluşturabilmek, deneyimin hakiki olmadığı anlamına gelmiyor. Aksi halde, aşk, mutluluk ve depresyon da gerçek değil demek gerekirdi" diyor. Parnia'ya göre, "Pek çok kişi de beynin işlemediği (kalp krizi gibi) anlarda birşeyler gördüğünü anlatıyor. Bunları sırf beyin ile açıklamak mümkün değil, çünkü beyin devre dışı halde." Parnia, "Yaşayanlar açısından gerçek görünen bu tür ölümün eşiğinden dönme deneyimleri, biz geri kalanlar için de ölümün nasıl bir şey olduğuna dair ipucu veriyor" diyor. Kaynak:BBC Türkçe/Bilişsel Bilimler Dergisi(03 Kasım 2011,08:47) |
Meditasyon İle Sinir Hücreleri Arasındaki Bağlantı Meditasyon, Sinir İletişimini EtkiliyorMeditasyon, beyin sinir hücreleri arasındaki iletişim ağı üzerinde etkili oluyor. Araştırmalar, düzenli yapılan meditasyonun, insan beyninin korku, psikolojik rahatsızlıklar ve dikkat sorunlarıyla ilgili bölümünde olumlu etki oluşturduğunu gösterdi. Bilim insanları, sonuçları Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlanan araştırmada, düzenli olarak yapılan meditasyonun, insan beyninin korku, psikolojik rahatsızlıklar ve dikkat sorunlarıyla ilgili bölümünde olumlu etki oluşturduğunu gördü. Araştırmada, beynin algılama ve otokontrol ile ilgili kesimleri arasındaki iletişimin de daha güçlü olduğu tesbit edildi. Araştırmayı yürüten, Yale Üniversitesi'nden Judson Brewer, düzenli meditasyonun ağrılara karşı etkili olabildiğini, sigara ve benzeri maddelerin bağımlılığından kurtulmada da fayda sağlayabildiğini belirtti. Brewer, yaptıkları araştırmada, meditasyonun özellikle Default Mode Network (DMN) olarak adlandırılan iletişim ağı üzerinde etkili olduğunu gördüklerini ifade etti. Kaynak:BBC Türkçe/National Academy of Science(22 Kasım 2011,11:28) |
Rüyalar İle Travma Sonuçları Arasındaki Bağlantı Rüya Görmek Acıları HafifletiyorRüya görme sürecinin daha iyi anlaşılması, travma sonrası duygusal bozukluk yaşayan kişilerin tedavisine ışık tutabilecek.Amerika Birleşik Devletleri'nde yapılan bir araştırmada, rüya görmenin travmaların oluşturduğu olumsuz etkileri azalttığı tesbit edildi. California-Berkeley Üniversitesi'nde yürütülen araştırmada deneklere rahatsız edici ya da üzücü, duygusal resim ve fotoğraflar gösterildi.Bir süre sonra, aynı deneyime ikinci kez tabi tutulan deneklerin bu kez beyin aktiviteleri de incelendi. Sonuçlar, iki gösterim arasında uyumasına müsaade edilen deneklerin beyinlerinde duygularla ilişkilendirilen bölgenin daha az etkin olduğunu, bunun yerine akıl ve mantıkla ilgili kısmın etkinleştiğini ortaya koydu. Rüya Görme İle Travma İlişkisi Current Biology (Güncel Biyoloji) isimli akademik dergide yayınlanan araştırma bulguları, rüya görme ile hafıza arasındaki bağlantıya odaklanıyor. Yaşamlarında şok edici, travmatik olaylar yaşayan insanların bazılarında travma sonrası kalıcı duygusal hasarlar oluştuğu, kabul gören bir bilimsel gerçek. Bilim adamları uyku sırasında rüya görülen aralığın, beynin yeni yaşanan, taze anıları işleme biçimine de etkisi olduğunu düşünüyor. Bu nedenle rüya görme sürecinin daha iyi anlaşılmasıyla, travma sonrası duygusal bozukluk yaşayan kişilerin tedavisine ışık tutabileceğini söylüyorlar. Söz konusu araştırma kapsamında yer alan 35 gönüllü denek iki gruba bölündü ve kendilerine duygusal tepki oluşturabilecek 150 adet resim gösterildi. Daha sonra gruplardan birinin gece iyi bir uyku çekmesi sağlandı; diğer gruptaki denekler ise uyumadılar.Beyin faaliyetlerinin izlenmesi için bir MR cihazına bağlanan deneklere aynı resimler yeniden gösterildi. Uykusuz olan gruptaki deneklerin beyinlerinde, duygularla ilgili alanların diğer gruptaki deneklere göre daha faal olduğu tesbit edildi. Dinlenmiş olan gönüllülerin beyninde ise faaliyetler daha çok mantık ile ilişkilendirilen bölgelerde yoğunlaştı. Normalden Az Noradrenalin Araştırma ekibinde yer alan doktor Matthew Walker, iki grup arasında ortaya çıkan farkın uyuyan deneklerin beyinlerinde, rüya gördükleri sırada noradrenalin maddesinin normalden az miktarda salgılanmasından kaynaklanabileceğini söyledi. Stres ve sıkıntıyla bağlantılı olduğu bilinen kimyasal maddenin azalması sayesinde maruz kalınan duygusal tecrübelerin etkisinin zayıfladığını düşünen Walker, iyi bir uyku çektikten sonra, olumsuz deneyimlerin şiddetinin hafiflediğini, bireyin kendisini bu gibi olumsuz deneyimlerle mücadele edebilmek için daha güçlü konumda gördüğünü söyledi. Araştırma sonucunu değerlendiren psikolog Rodernick Orner ise uykunun travmatik anılar konusunda olumlu bir etkisi olsa da, travma sonrası duygusal sorun yaşayan hastaları etkileyen daha pek çok unsur olduğuna dikkat çekti. Kaynak:BBC Türkçe/Current Biology(25 Kasım 2011,09:27) |
Kişiler Arasındaki Yakınlık Derecesiyle Esneme Arasındaki Bağlantı Bilim insanları esnemenin, kişiler arasındaki yakınlık derecesine bağlı olarak karşıdakine geçebildiğini tesbit ettiEsnemek bulaşıcı; Ancak bilim adamları, kişiler arasındaki yakınlık derecesinin esneme hareketini taklit etmede etkili olduğunu saptadı. İtalya'daki Pisa üniversitesi bilim adamları, sonuçları PLoS One dergisinde yayımlanan araştırmada, esneyen kişiye yakınlık derecesi ne kadar ileriyse o esnediğinde karşısındakinin de esneme ihtimalinin o kadar yüksek olduğunu tesbit etti. Bilim adamları, bir yıldan uzun bir süre, 109 yetişkini normal hayat akışları içerisinde takip etti. Avrupa, Kuzey Amerika, Asya ve Afrika'dan seçilen 56 kadın ve 53 erkek deneğin hepsinde de insanların arasındaki yakınlık derecesinin, esnerken diğerinin de esnemesinde etkili olduğu görüldü. Esneyen akrabaysa en yoğun şekilde taklit edilirken, arkadaş ve tanıdıklarda bu durum biraz daha azaldı, hiç tanınmayan kişide zayıf olarak ortaya çıktı. Bu bağlantının sadece empati geliştirebilenlerde bulunduğunu ifade eden bilim adamları, küçük çocuklar veya otizm hastalarında bu durumun söz konusu olmadığını belirtti. Kaynak:AA/PLoS One (09 Aralık 2011,15:47) |
Hayata Yenilmemenin Sırrıİnsanların büyük çoğunluğu boşanmadan, işsizliğe, başarısızlıktan yakınların kaybedilmesine hayatın türlü zorlukları ile yüzleştiğinde zaman zaman depresyona girer, morali çöker. Ancak böyle bir duygusal çöküntüyü hiç yaşamayan tanımayanlar da var. Peki bu nasıl oluyor? Başlarına gelen olumsuzluklara rağmen depresyona girmemeyi başaranlar, "metanet sahibi" kabul ediliyor. Manchester Üniversitesi'nden psikolog Dr Rebecca Elliott'a göre hepimiz bir eğri üzerine serpiştirilmiş durumdayız. Elliott "Bir uçta çok hassas durumdakiler var. Çok düşük düzeyde stres karşısında, hatta hiç stres varolmayan durumlarda bile ruh sağlıkları bozulabiliyor. Diğer uçta ise feleğin tokadını yemiş, türlü olumsuz deneyimler yaşamış ancak yine de iyimser ve olumlu bir bakışı koruyabilenler var." diyor. 'Metanet' Edinilebilir Bir Şey mi? Doktor Elliott'a göre insanların büyük bölümü ise ortalarda bir yerde... Birileri için mümkünse; 'metanet' edinilebilecek, öğrenilebilecek bir şey mi o halde? Örneğin izleri beynin kimyasında bulunabilir mi? Ya da sinir sistemindeki iletim mekanizmalarında? Doğuştan sahip değilsek, sonradan metanete kavuşabilir miyiz? Tüm bu soruların ortak yanıtı: Bilmiyoruz. Ancak Dünya Sağlık Örgütü'ne göre dünyada 120 milyon kişi depresyondan muzdarip olduğu için, bulmak durumundayız. Hele de uzmanlara göre depresyona teslim olanların sayısı günümüzde geçmişe göre artıştayken ve depresyon gençler arasında da yayılırken... Kadınların Depresyona Girme Oranı Erkeklerin 2 Katı Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre yüksek gelir grubundaki ülkelerin halklarının yüzde 15'i hayatlarının bir aşamasında depresyon yaşıyor. Orta ve düşük gelir düzeyindeki ülkelerde oran yüzde 11 olurken, genelde kadınların depresyona girme oranı erkeklerin iki katı. Dr. Bill Deakin, Rebecca Elliott ve ekipleri, İngiltere Tıbbi Araştırmalar Konseyi desteği ile bunu sağlamaya çalışıyor. Beynin işlevlerini incelediklerini anlatan Bill Deakin, bunların başında farklı ortamlara uyum sağlamamızı kolaylaştıran bilişsel esnekliğin ve beynin üzüntülü anılardansa mutlu anıları işleyip saklamaya ne ölçüde odaklandığını anlamanın geldiğini söyledi. Manchester'da yapılan çalışmada gönüllüler önce dört kategoriden birine yerleştirildi. Bu kategoriler yüksek ve düşük stres ile depresyonlu ve depresyonsuz yaşamı eşliyordu. Sonra stres altındaki hormon düzeylerinin ölçülmesi için tükürük örnekleri alındı, beyinleri işlevsel MR denilen ve beynin hangi alanının aktif olduğunu gösteren görüntüleme sistemleri ile incelendi. Duygusal yükü yoğun resimler gösterilen deneklerden bunları ezberleyip hatırlamaları istendi. İlk verilere göre daha metanetli olarak tanımlanabilen kişiler resimlerdeki mutlu yüzleri daha kolay hatırlarken, üzüntülü ya da korkulu yüzleri kolay tanıyamıyor. Kişinin 'metanet' düzeyi yükseldikçe, olumlu sözcük ve imgelerin belleklerinde kalıcılığı artıyor. Uzmanlar araştırma sonuçları doğrultusunda bireylerin profilini çıkarabilmeyi umuyor. Bunun sonucunda ilk akla gelen çözüm belirlenen kilit belirteçler doğrultusunda bir sohbetle terapi yöntemi geliştirmek. Metanet Hapı Uzmanlar bir tür "metanet hapı" geliştirilmesi beklentileri karşısında ise temkinli. Rebecca Elliott "Bu teorik olarak mümkün olabilir ama insanlar bu tür bir ilaç almak ister mi bilmiyorum" diyor. Yolu ne olursa olsun, insanın zorluklara karşı dayanma gücünü artıracak bir yol bulma fikri, yine de uğrunda çalışmaya değer görünüyor. Kaynak:BBC Türkçe(31 Ocak 2012,09:48) |
Zeka ve Önyargı Bağlantısı Önyargılı İnsanlar Düşük Zekalı ÇıktıDüşük zekalı insanlar, ırkçı ve önyargılarla beslenen ideolojileri daha kolay benimsiyor. Huffington Post'un haberinde yer alan araştırma sonuçlarına göre, düşük zekalı insanlar, ırkçı ve önyargılarla beslenen ideolojileri daha kolay benimsiyor. 'Psychological Science' (Psikolojik Bilim) dergisinde yayımlanan makaledeki araştırma sonuçları, çocukluğunda I.Q. (zeka katsayısı) testlerinde düşük puan alanların, ileride önyargılı olmaya ve basmakalıp ideolojilere inanmaya daha yatkın bir tablo çizdiğini gösteriyor. Zeka katsayısı, sonuçlarının ne kadar güvenilir olduğu senelerdir psikologlar tarafından tartışılan standardize testlerle ölçülüyor. Söz konusu araştırmaya liderlik eden Dr. Gordon Hodson, LiveScience'a verdiği röportajda, "Araştırma sonuçları bir kısır döngünün göstergesi. Zeka katsayısı düşük kişiler önyargı oluşturmaya meyilli. Bu da onları, yeniliklere karşı daha tutucu hale getiriyor. Yeniliklere direndikçe de yine önyargılara daha müsait oluyorlar" diye konuştu. Hodson, düşük zekalı insanların "sistemi ve düzeni" destekleyen ırkçı ve önyargılarla beslenen ideolojilere daha yakın durduğunu, çünkü bunun, karmaşık dünyayı algılamada kolaylık sağladığını ifade etti. Gerçeklik Karmaşıktır ABD'nin Virginia Üniversitesi'nden Psikolog Brian Nosek de, Kanada'daki meslektaşının bu görüşlerini destekleyen açıklamalarda bulundu. "Gerçeklik karmaşık ve düzensizdir" diyen Nosek, "İdeolojiler bu karmaşıklığı giderir ve daha kolay çözümler önerir. Öyleyse, bilişsel kapasitesi düşük olan insanların kolaylaştırıcı ideolojiler benimsemesine şaşırmamak gerekir" ifadesini kullandı. Nosek, bu kişilerin hem liberal hem muhafazakar ideolojileri kendilerine daha uygun bulduğunu da ekledi. Araştırma, yayına girdikten sonra birçok tartışmayı ve eleştiriyi beraberinde getirdi. Kaynak:Gençbilim/Psychological Science(02 Şubat 2012,23:11) |
LSD Tedavisi Alkol Bağımlılığına LSD TedavisiNorveçli bir grup bilim adamının araştırmasına göre halüsinasyonlara neden olan LSD'nin bir dozu alkol bağımlılarının tedavisine yardımcı olabilir. Norveç Bilim ve Teknoloji Üniversitesi'nden akademisyenler, daha önce yapılmış, LSD'nin alkolikler üzerinde denendiği altı çalışma olduğunu belirledi. Araştırmacıların Psikofarmakoloji Dergisi'nde yayınlanan raporu, 1960'larda yapılan çalışmalardan elde edilen verilerin yeniden incelenmesiyle hazırlandı. Bu çalışmalarda 500'den fazla denek üzerinde farklı testler uygulanmış. Deneklerin tamamına, alkol bağımlılığında uygulanan standart tedaviler verilirken aralarından bazılarına bir doz da LSD verilmiş. Deneylerin sonuçları, LSD verilen deneklerden yüzde 59'unun alkol kullanmayı bıraktığını gösteriyor. Bu oran standart tedavi uygulanan hastalarda yüzde 38 seviyesinde. Araştırmacılar, alkol bağımlılığının tedavisinde LSD kullanımının çok önemli sonuçlar ortaya koyduğunu ve bu yöndeki araştırmaların ilerletilmemesinin şaşırtıcı olduğunu belirtiyorlar. Yasalar Gevşetilmeli Uyuşturucu maddeler konusunda geçmişte İngiltere hükümetine danışmanlık yapan Profesör David Nutt, LSD kullanılan tedavi yönteminin, muhtemelen uygulanan diğer tedavi yöntemleri kadar başarılı olduğunu belirtti ve daha fazla araştırma yapılmasına olanak sağlamak için, çalışmalarda yasadışı uyuşturucu maddelerin kullanımını sınırlayan yasaların gevşetilmesi gerektiğini söyledi. LSD Nedir? Tatsız ve kokusuz bir madde olan LSD çavdar ve diğer tahıllarda yetişen bir tür mantar olan, ergottan elde edilen liserjik asitten üretiliyor. LSD'nin halüsinojen olarak sınıflandırılmasının nedeni, kişinin gerçek algılarında bozulma oluşturarak, gerçek gibi gözüken ama gerçekte olmayan imajları görmesine, sesleri duymasına ve dokunsal duyumlar algılamasına yol açması. Beyaz, tatsız, kokusuz olan LSD toz halinde veya sıvı formunun çeşitli uyuşturucu maddelere emdirilmiş haliyle de bulunabilir ve ağızdan yutarak veya dilin altına konulup emilerek kullanılır. LSD'ye tolerans hızla gelişir ve üç dört gün sürekli kullanımı takiben tolerans üst düzeye varır, bağımlılık başlar. Joh Lennon'ın The Beatles'ın ünlü şarkısı 'Lucy in the Sky with Diamonds'ın baş harfleriyle LSD'ye gönderme yaptığı iddia edilir ancak Lennon bu teoriyi hep yalanlamıştı. Ancak Paul McCartney 2004 yılında verdiği bir röportajında şarkının açıkça LSD'yi ve etkisini anlattığını dile getirmişti. LSD'nin etkisi bir saat içinde başlar, 2-4 saat içinde en üst düzeye varır, 8-12 saat içinde sonlanır. Fiziksel olarak titreme, yüksek tansiyon, beden ısısında artma, terleme ve görme bulanıklığına yol açar. Yüksek dozlarda kullanıcıda hissizlik, kaslarda güçsüzlük ve titreme görülür. Kullanıcının motor becerileri ve koordinasyonu bozulur.LSD kullanımı, yüksek tansiyon ya da beden ısısının artışından kaynaklanan ölümlere neden olabilir. Yüksek dozda kullanım nedeniyle ölüm rapor edilmemiştir. Ancak LSD etkisi altındayken ya da onu takiben intihar vakaları kayıtlara geçmiştir. Kullanıcının mantıklı düşünme becerisi ortadan kalktığı için tehlikeli davranışlar, şiddet ve kaza sonucu ölümler, cinayet ve kendini yaralama vakaları da bildirilmiştir. Kaynak:BBC Türkçe / Psikofarmakoloji (09 Mart 2012,12:28) |
Korku Ölüm Nedeni Olabilir mi? Ölümüne Korkmak Gerçek mi? Bir İnsanı Ölümüne Korkutmak Mümkün mü?Bundan birkaç yıl önce, Amerika'nın North Carolina eyaletinde Larry Whitfield, birinci dereceden adam öldürmekten ömür boyu hapse mahkum olmuştu. Whitfield, 79 yaşındaki Mary Parnell'in evine, başarısız bir banka soygunundan sonra saklanmak amacıyla girmişti. Ev sahibi, hırsızı görünce öyle korktu ki kalp krizi geçirerek vefat etti. Polis, Whitfield'in Parnell'e dokunmamasına rağmen, yaşattığı korkunun ölüme yol açtığı ve bu nedenle 'birinci dereceden insan öldürmek' suçundan yargılandığını açıkladı. Geçtiğimiz yıllarda konuyu araştıran Scientific American dergisi, Boston Kadın Hastanesi Nöroloji Bölüm Başkanı Martin A. Samuels ile 'korkudan ölüm' üzerine bir söyleşi yapmıştı. İşte o söyleşiden çıkan sonuç: Evet, korkudan ölmek kesinlikle mümkün. Doğada bir hayvan hayati tehlike içinde bulunduğunda, sinir sistemi otomatik (istem dışı) olarak; kalbin ritmini yükseltir, kaslara daha fazla kan verir, göz bebeklerini büyütür ve sindirimi yavaşlatır... Bütün bunlar kavgayı kazanmaya veya kolay kaçmaya yardımcı olacak hareketlerdir. Bu tepkimeler ilkel insanlar için kesinlikle gerekliydi, ancak modern çağlarda 'savaş veya kaç' tepkisinin yararı çok kısıtlıdır. Sinir sistemini bu kadar yıpratan, doğal işleyişinin dışına çıkaran hareketlerde bulunmanın vücuda verdiği zararlar bir hayli fazladır. Buna,vücudu iflas ettirmek,yani ölüm de dahil... Kaynak : CHİP / Scientific American (25 Mart 2012,20:45) |
Rüyalar Kontrol Edilebilir mi? Akıllı Telefonla Rüya KontrolüEdinburgh Bilim Festivali kapsamında, rüyaların akıllı bir telefon aracılığıyla kontrol edilmesi üzerine bir araştırma başlatıldı. Uzmanlar rüyamızda ne göreceğimizi kontrol edip edemeyeceğimiz üzerine bir araştırma başlattı. Araştırmada, seslerin rüyayı yönlendirebileceği tezi sınanacak. Bu deney için geliştirilen bir akıllı telefon uygulaması, uyuyan insanlara ormanlık bir yerde ötüşen kuşların ya da kıyıya vuran dalgaların seslerini çalacak. Gönüllü Başvuru Bekleniyor Edinburgh Bilim Festivali kapsamında deneyi başlatan Profesör Richard, binlerce kişinin araştırmaya katılmasını umuyor. Wiseman, bu kitlesel deney için halkın gönüllü olarak başvurmasını bekliyor. Deneyde, uyuyan bir kişiye, uyandırılmadan 20 dakika kadar önce kaydedilmiş sesler dinletilecek. ‘Dream : ON’ adlı uygulama, uyuyan kişinin ne zaman rüya görmeye başladığını ve ne zaman rüyanın bittiğini takip edebiliyor. Bu sayede kişi rüya görmeye başlarken sesi başlatacak ve rüya bittiğinde çalar saat işlevi görerek deneği uyandıracak. Deneye katılan kişi daha sonra gördüğü rüyayı "Dream Catcher" adı verilen rüya kayıt veri tabanına bildirecek. Tatlı Rüyalar Üretkenliği Artırır Profesör Wiseman "İyi bir uyku ve tatlı rüyalar görmek insanın üretkenliğini artırır ve hem de bedensel ve psikolojik sağlık açısından hayati önem taşır" dedi.Wiseman buna karşılık rüyaların nasıl oluştuğu konusunda çok az fikrimiz olduğunu vurgulayarak, deneyin bunu değiştirmeyi hedeflediğini söylüyor. Kaynak:BBC Türkçe (10 Nisan 2012,15:10) |
İnternet Bağımlılığı İle Keşifçi Düşünce Arasındaki Bağlantı Fazla İnternet Beyne Zararİnternette uzun süre vakit geçirmek beyin sağlığı açısından tehlikeler barındırıyor.İnternette saatlerce vakit geçirdikten sonra ağır bir yükün altından kalkmış gibi mi hissediyorsunuz? Günümüz nesli neredeyse günde 8 saatini internette gezinerek geçiriyor ve bunun sonucu yorgun bir beyin oluyor. İnternette geçirilen zaman sadece bir kullanıcı deneyimini barındırmıyor. Örneğin internette alışveriş deneyimi de tekil bir şekilde gerçekleşmiyor. Kullanıcılar çoğu zaman internetteyken önlerinde dört ayrı sekme açık halde email’ler arasında dolaşırken, tweet atarken ya da word’de yazı yazarken bir yandan da alışveriş yapıyor. Çok İşi Bir Arada Yapmak Keşifçi Düşünceyi Öldürüyor ForensicPsychology.net tarafından yapılan bir araştırmaya göre bu şekilde yapılan çoklu işler stres seviyesini artırıyor ve keşifçi düşünmeyi azaltıyor. Online ortamda aynı anda birçok iş yapmak beynimizi ve zihnî durumumuzu olumlu olarak etkilemiyor. Ağır internet kullanıcılar depresyona girmeye 2.5 kat daha meyilli… Üstüne üstlük internet bağımlılığının, beyindeki beyaz maddeyi yani hafıza ve duyulara ait yeteneklerin işlemesini sağlayan transmiterleri azaltması da beyin için hayli olumsuz bir durum. Kaynak : Ntvmsnbc / ForensicPsychology (14 Nisan 2012,16:21) |
Kayıt Altına Alınan Akıl Hastası ve Bağımlıların Kimlik Bilgileri Bağımlılar Fişleniyor mu?Sağlık Bakanlığı psikiyatri kliniklerine gönderdiği bir yazıyla alkol, uyuşturucu bağımlısı ve akıl hastalarının kimlik ve iletişim bilgilerini istiyor. Bu bilgilerin kayıt altına alınmasının gerekçesi ise, hastalara daha kolay ulaşmak olarak gösteriliyor. Uzmanlar, hastanın toplum içinde deşifre olabileceği endişesinde. Sağlık Bakanlığı alkol, uyuşturucu bağımlısı ve akıl hastalarını kayıt altına alıyor. Bakanlık ad, soyad ikametgah ve irtibat numarası olmak üzere hastaların tüm bilgilerine erişilebilecek bir havuz oluşturacak. İstanbul Şizofreni Derneği Başkanı Gülseren Koçer, "Önemli görevlerde olan şizofreni hastaları var. Onlar deşifre edilirse görevlerini yapamaz. Çünkü toplumda önyargı çok fazla" ifadeleriyle uygulamayı eleştirdi. Hastalar Deşifre Edilmemeli Uzmanlar karara tepki göstererek, bu hastaların deşifre edilmemesi gerektiğini belirtiyor. Bağımlı ve akıl hastalarına ait bilgilerin tek havuzda toplanması, gizlilik korunursa olumlu sonuçlar da verebiliyor. Acil durumda veya kimsesiz hastalara sahip çıkılması açısından bu uygulamanın faydalı olabileceği belirtiliyor. Kaynak : NTV (18 Nisan 2012,09:47) |
Psikoloji ve Psikiyatri ile ilgili Haberler / Kişilik Çatışması Değiştirmeyin, Anlamaya Çalışın!İnsanlar arasında yaşanan birçok sorunun temelinde kişilik çatışmaları yatıyor. Çatışmaların en aza indirilmesi için ise kişilikleri değiştirmeye çalışmak yerine onları tanımak gerekiyor.Psikiyatrinin sosyal bilimler ve felsefeyle ilişkisi konularında yaptığı çalışmalarla tanınan Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Kliniği Şefi Prof. Dr. Erol Göka, toplumumuzda psikolojinin hafife alındığını ve psikoloji terimlerinin önemsenmediğini belirtti. Toplum hayatında yaşanan birçok sorunun temelinde kişilik çatışmalarının yattığını ifade eden Göka, ''Ömrümüzün dörtte biri kişilik çatışmalarıyla geçiyor, bunun için mutlaka kişilikleri tanımamız gerekiyor. İşyerinde yapılan araştırmalara göre bir yöneticinin vaktinin dörtte birini işyeri geçimsizlikleri alıyor. Ailede bu oran daha yüksektir. Bunu çözmenin yolu kişilikleri tanımak ve farklı kişilikler karşısında ne yapacağımıza dair fikir geliştirmektir'' diye konuştu. Psikolojiyle ilişkiler çok önemli olmasına rağmen bu konunun hafife alındığını dile getiren Göka, ''Psikolojiye arabamız kadar önem vermiyoruz. Ehliyet alabilmek için kursa gidiyoruz, sınavda başarılı olursak ehliyet alabiliyoruz ama evlilik için böyle bir kural yok ya da insan ilişkilerine arabamıza verdiğimiz önemin onda birini bile vermiyoruz'' dedi. Kişilikler Değişmez Herkesin, farklı ve değişmez kişiliği olduğunu anlatan Prof. Dr. Göka, şunları söyledi: ''Nasıl derimiz bedenimizi koruyorsa, kişiliğimiz de ruhumuzun örtüsüdür. Hepimizin farklı bedeni gibi farklı kişilikleri var. Bu farklı kişiliklere karşı nasıl davranmamız gerektiğini bilmemiz gerekir. Kişiliklerimiz farklı olduğu kadar olgunlaşmamızda farklı. Bir insanın olgunlaşmanın hangi mertebesinde olduğunu anlamamız gerekiyor. Bazı insanlar 40 yaşına gelmiştir ama 4 yaşından bir farkı yoktur. Deve dişi gibi gözüken bazı insanlar davranışlarını kontrol etme ve kimliğini geliştirme yönüne baktığımızda çocuktan farksızdır. Buna göre de farklı kişilikler karşısında farklı davranış ilişkileri geliştirmemiz gerekir. Kişilikler değişmez, insanın bedeni, göz rengi ve parmak damgası gibidir. Dolayısıyla kimseyi değiştirmeye çalışmamak gerekir. Herkesin kendi doğrusu vardır. Karşımızdaki insandan değişiklik istiyorsak, değiştirmek istediğimiz yönünü küçültüp doğrudan onu değiştirmeye çalışmamız gerekir.'' Karanlıkta El Yordamıyla Gitmeyin İnsanlar farkında olmasa bile yaşadıkları birçok sorunun temelinde kişilik çatışmaları olduğunu belirten Göka, şöyle devam etti: ''İnsanlar 'kocam cimri ne yapmalıyım, ben gezmekten hoşlanıyorum ama eşim evden dışarı çıkmak istemiyor, alışveriş yapmak istiyorum ama arkadaşlarım beni eleştiriyor' gibi sorunlardan dert yanabiliyor. Bunların temeline bakarsanız hepsi kişilik çatışması. Günlük hayatımızda, evde, işyerinde ve sokakta yaşadığımız birçok sorunun temelinde kişilik çatışması var. Bu konuda en ufak bir bilgimiz olmadığı için herkes karanlıkta el yordamıyla gitmeye çalışıyor. Hâlbuki kendi kişiliğimizi ve karşımızdaki insanların kişiliğini tanımamız ve ona göre davranışlar geliştirmemiz gerekiyor.'' Kişilikler tanındıkça, insanın bu konuda ne kadar zengin olduğunun anlaşılacağını ifade eden Prof. Dr. Erol Göka, insanların insan ilişkilerine özen göstermeden ilişkilerini sürdürdüğünü fark etmesiyle sorunların çözüm bulabileceğini sözlerine ekledi. Kaynak : Ntvmsnbc-Ajanslar (01 Mayıs 2012,11:54) |
Dışlanmanın Neden Olduğu Ruhsal Bozukluk Tanımadığınız İnsanlara GülümseyinBilim insanları, tanımadığımız kişilere gülümsemenin insanlar arasındaki bağı güçlendirdiğini, onları görmezden gelmenin ise anında olumsuz etkilere neden olduğunu yaptıkları deneyle kanıtladı.Society for the Study of Motivation dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, sokakta tanımadığı insanların gülümseyerek selam verdiği kişiler, kimsenin suratına bakmadığı kişilere kıyasla kendilerini insanlara daha çok bağlı ve yakın hissediyor. ABD’nin Indiana Üniversitesi’nde sosyal psikolog olan Eric Wesselmann, “Aforoz edilmek acı verici bir şey... Toplum içinde insanların dışlanması hoş bir şey değil” ifadesini kullandı.Bilim insanları, tanımadığı kimselerden güler yüzlü bir yaklaşım görmeyen insanların psikolojik bir acı çektiğini ancak bu acının fiziksel boyuta da genişleyebileceğine dikkat çekti. Geçmişte yapılan araştırmalar, yalnızlığın daha zayıf bir bağışıklık sistemine veya atardamarların sertleşmesine neden olduğunu göstermişti. Laboratuvar ortamında yapılan deneyler, bir insanın kısa bir zaman için bile olsa (örneğin,önemsiz bir bilgisayar oyunu oynanacağı bir sırada ), dışlandığı zaman kendilerini kötü hissettiklerini ve bozuk bir ruh haline büründüklerini gösterdi. Wesselmann ve meslektaşları, insanların topluma kabul edilme veya dışlanmaya yönelik ipuçlarına dikkat ettiklerini öngörerek, farkındalılığı ölçmek için bir deney yaptı. Kalabalık bir kampüsteki 239 yaya, bir deneyin içinde olduklarının farkına varmadan gözlemlendi. Araştırma ekibindeki insanlar, gözlemlenen kişilerin yanından geçerken ya gülümseyerek selam verdi, ya da denekleri görmezden geldi. Araştırmacılar, yanlarından geçen kişilerin sanki havaya bakarmış gibi tepkisiz kaldıkları deneklerin sonraki hallerine odaklandı. Görmezden gelinen denekler, bu tecrübenin hemen ardından araştırmacıların uzattığı ankete maruz kaldı. Toplamda, yanlarından geçen insanlarla çok az etkileşimde bulunan veya onların farkına bile varmayan dört ayrı grup ankete katıldı. Katılımcılar, yanlarından geçenlerin bir araştırmada yer aldığını bilmiyordu. Dışlanmanın Dayanılmaz Acısı Anketin sonuçları, yanlarından geçen insanların en ufak bir sıcaklık göstermemesinin, insanları anında etkilediğini gösterdi. Suratına bir kez bile bakılmayan insanlar, gülümseme olsun olmasın tanımadıklarından selam alanlara kıyasla, kendilerini toplumdan daha uzak gördüklerini belirtti. Yanından birisinin geçip geçmediğini fark etmeyenler ise diğer iki grup arasında yer aldı. Wesselmann, büyük şehirler, banliyöler ve kırsal alanlarda yaşayan insanların, içindeki yaşadıkları yerleşim birimi ve kültüre göre farklı selamlaşmalara sahip olduğunu belirtti. ABD’li araştırmacı, bu farklılıkların yaptıkları araştırmanın sonuçlarını etkileyebileceğini ancak “havaya bakarmış gibi görmezden gelmenin” neden olduğu etkinin her yerde aynı olduğunu belirtti.Wesselmann ve meslektaşlarının yaptığı deneyin detayları ise, Şubat ayında Psychological Science dergisinde yer aldı. Kaynak : Ntvmsnbc / Society for The Study of Motivation |
Korku Hastalığı Hakkında 'Korkunun Şekli'İnsanların neden bazı hayvanlardan korktukları üzerine araştırma yapan biliminsanları 'korkunun şekli'ne ulaştı. İngiliz psikoloji profesörü Jon May, yaptığı araştırmalar sonunda "korkunun şekli"ni tarif etti. May'e göre korkunun şekli "çırpı gibi ve kavisli bacaklar"... Bu iddiasını ise en iyi şekilde örümceklerin desteklediğine inanıyor. Plymouth Üniversitesi'nde çalışan profesör May, "İnsanların örümceklerden ve onun gibi sürüngen hayvanlardan korkmalarının en büyük nedeni bu çırpı ve kavisli bacakları. Yırtıcı hayvanlardan daha çok örümceklerden korkmamızın nedeni bu bacakların görüntüsü ve şekli. Tek örümcek değil. Bu şekle ve bacaklara sahip olan her canlıdan korkuyoruz. Resimlerini görmek bile bizi korkutuyor" dedi. Örümceklerin çırpı bacaklarla yürüyüş şeklinin ise korkuyu artırdığı belirtiliyor. Kaynak : Gençbilim (14 Haziran 2012,08:43) |
İntihar Eğilimi 'Yılda En Az Bir Milyon Kişi İntihar Ediyor'Dünya genelinde en az bir milyon insan intihar ediyor. Gerçek sayının çok daha fazla olduğunu savunan bilim insanları, kadınların ölüm gerekçelerinin başında intiharın geldiğine dikkat çekti.Dünyanın farklı yerlerindeki bilim insanlarının yaptığı araştırmalar, intihar üzerine benzer sonuçlar ortaya koyuyor. Bilim insanlarının ortak görüşü, intihar eden insanların sayısının dünya genelinde dikkate alınmadığı yönünde. İngiliz bilim dergisi The Lancet, farklı ülkelerde yapılan araştırmalar sonucunda, dünya genelinde kadınların ölüm sebepleri arasında intiharın ilk sırada geldiğini ortaya koydu. Erkeklerde ise trafik kazaları ve şiddet olaylarının ardından intihara bağlı ölümler üçüncü sırada geliyor. Dergi yaralanma ve öldürme başlığı altında birçok araştırmaya imza attı. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) de, dünya genelinde yılda bir milyon kişinin intihar ettiğini tahmin ediyor. Araştırmalar dünya genelindeki intihar vakalarında artış olduğunu gösteriyor. Londra Üniversitesi'nde Alexandra Pitman'ın yürüttüğü bir araştırma da, özellikle Brezilya, Singapur, Litvanya ve İrlanda'da intihar eden genç erkeklerin sayısında artış olduğunu ortaya çıkardı. Net Verilere Ulaşılamıyor Oxford Üniversitesi'nden Profesör Keith Hawton ve Kate Saunders'ın yürüttüğü bir araştırma ise dünya genelinde intihar edenlerin, özellikle de gençlerin sayısını net olarak ortaya koymanın mümkün olmadığını, resmî verilerin gerçek sayılara dayanmadığını ortaya koydu. İntiharın suç sayıldığı ülkelerde, intihar vakalarının yetkilileri korumak adına gizlendiği ve net verilerin olmadığı belirtildi. Bilim insanları intiharla mücadelenin zor olduğuna dikkat çekiyor. Profesör Hawton ve Saunders'ın yaptığı araştırma, antidepresan ilaçların her zaman etkili olmadığını gösteriyor. Hong Kong Üniversitesi'nden Profesör Paul Yip, “İntihar etmek isteyen herkes, intihar etmesini sağlayacak gerekli aracı bulabileceğini düşünüyor” diyerek, zehirli maddeler ve diğer birçok intihar etmeye araç olabilecek ilaçlara erişimin engellenmesiyle, intiharların azaltılabileceğini ifade etti. Kaynak : DW Türkçe / The Lancet |
Mevcutluk Sendromu Kovulma Korkusu Fazla Mesai Sebebiİngiltere’de müdür ve yöneticiler arasında yapılan bir anket oldukça ilginç sonuçlar ortaya koydu.Çok sayıda çalışan, yöneticilerinin fazla çalıştığını düşünür. İngiltere’de Chartered Managment Enstitüsü’nün 1,334 orta derecede yönetici ve müdür arasında yaptığı anketin sonuçları bu kanıyı doğrular nitelikte. Ankete katılan yöneticilerin tamamı işlerini kaybetme korkusu nedeniyle gönüllü olarak fazla mesaiye kaldıklarını belirtirken, bu durumun aile yaşantılarını son derece olumsuz etkilediği konusunda da görüş birliği içerisindeler.Katılımcıların üçte biri üzerlerinde bunaltıcı derecede çok iş yükü olduğunu söylerken, aynı oranda katılımcı, daha iyi bir iş buldukları anda mevcut pozisyonlarından istifa edeceklerini ifade etti.Her ne kadar çok çalışmanın sağlık üzerinde de yadsınamaz etkileri olsa bile, katılımcıların yüzde 43’ü ‘yöneticiler hastalıktan ötürü işe gelmemezlik etmez’ gibi yazılı olmayan bir kural olduğunu vurgulayarak asla hastalık izni kullanmadıklarını belirtti. Sağlık Sorunları Hayatın Bir Parçası Ankete katılanların yüzde 20’si son bir yıl içerisinde depresyon geçirdiklerini ifade ederken, yüzde 60 oranındaki katılımcı da kronik yorgunluk problemi yaşamalarına rağmen uyku sorunu da çektiklerini ifade etti.Çok çalışmanın hayatlarındaki diğer direkt etkileri sorulduğunda ise üçte iki oranında katılımcı, düzensiz çalışma saatlerinin çocuklarıyla ilişkilerini olumsuz etkilediğini söyledi.Chartered Managment Enstitüsü’ne göre 2008’de yaşanan mali krizin yöneticiler arasında ‘'mevcutluk sendromu'nu'' son derece artırdığı ortaya çıktı. Mevcutluk sendromu ise yapacak bir iş olmamasına rağmen, üstleri etkilemek ve işe bağlılığını göstermek amacıyla ofiste uzun saatler geçirmek olarak tanımlandı.Lancaster Üniversitesi Yöneticilik Okulu profesörlerinden Cary Cooper, işte yaşanan yoğun stresin davranış bozuklukları şeklinde kendini gösterdiğini belirtti.Cooper ayrıca birçok yöneticinin konsantrasyon problemi çektiğini ve çabuk sinirlenen insanlara dönüştüğünün altını çizdi. Kaynak : Ntvmsnbc (17 Temmuz 2012,15:30) |
Panik Atak ve Kalabalık Korkusu Panik Atak YalnızlaştırıyorUzmanlara göre, panik atak bozukluğu olanlarda, kalabalık korkusu gelişiyor, korunmak için devreye giren kaçınma davranışları, kaygıya neden oluyor. Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi (BRSHH) Başhekimi Doç. Dr. Erhan Kurt, panik atak bozukluğu olan hastalarda, agorafobi adı verilen kalabalık korkusu geliştiğini belirterek, panik ataklardan korunmak için devreye giren kaçma ve kaçınma davranışlarının, korku ve kaygı devamına neden olduğunu bildirdi. Panik atak rahatsızlığının sosyal yaşamı olumsuz yönde etkileyen önemli bir psikolojik sorun olduğunu ifade eden Kurt, Panik atak rahatsızlığının, toplumun yüzde 1,5 veya 2'sinde görülebildiğini ve rahatsızlığa kadınlarda erkeklere göre iki kat daha fazla rastlandığını, ergenlik ve 30'lu yaşlarda da zirve yaptığını kaydetti. Kaynak : AA (31 Temmuz 2012,12:58) |
Korkuları Hafızadan Silmenin Yolu Korkuyu Yok Etmek Artık MümkünBilim insanları, zihinde yeni oluşmuş korku gibi duyguları hafızadan silmenin mümkün olduğunu keşfederek, hafıza ve korku araştırmalarında çığır açabilecek bir adım attı. İsveç’teki Uppsala Üniversitesi’nden Thomas Ågren tarafından yürütülen araştırmada, yeni oluşan duygusal anıları beyinden silmenin mümkün olduğu ortaya çıktı. Psikolog Ågren, meslektaşları profesörler Mats Fredrikson ve Tomas Furmark ile yürüttüğü çalışmada, araştırma konularını şöyle özetledi: Öğrenilen bilgiler, protein oluşumuyla gerçekleşen pekişme sürecinin yardımıyla uzun süreli belleğe kaydediliyor. İnsanlar öğrendikleri bir şeyi hatırladıklarında, hafızaya kaydedilmiş olan bilgi bir süreliğine istikrarsız hale geliyor, ancak bir başka pekişme süreciyle bilgiler tekrar hafızaya yerleştiriliyor. Başka bir deyişle, insanlar, gerçekte olanı değil, gerçekleştiğini düşündükleri şeyler hakkında akıllarında kalanları hatırlıyor. Dolayısıyla, hatırlama eyleminden sonra tekrar gerçekleşen pekiştirme süreci bozulmasıyla, hatırlanan şeyin içeriğini değiştirmek mümkün olabiliyor. Science dergisinde yayımlanan araştırmada, gönüllülere normal bir resim gösterdikleri esnada elektrik şoku verildi. Yapılan bu işlemle, gösterilen fotoğraflar, deneklerde duygusal hafızalarına yerleşecek bir korku hissi oluşturdu. Fotoğraf, hafızaya kaydolan bu korkuyu ortaya çıkarmak için elektrik şoku olmadan tekrar gösterildi. Deney grubuna, resim üst üste gösterilerek pekişme sürecinin tekrarlanmaması sağlanırken, kontrol grubuna ise resim uzun aralıklarla gösterilip yeniden pekişme sürecinin gerçekleşmesine izin verildi. Deney Grubunda Korku Ortadan Kayboldu Deney grubunda, pekişme sürecinin tekrarlanmasına izin verilmeyerek, resimle bağdaştırmış oldukları korku yok edildi. Diğer bir ifadeyle, resim hatırlanmasına rağmen, korku uyandırmaya devam etmedi. Bunun yanısıra, yapılan manyetik rezonans görüntülemede (MR tarama), beynin duygusal hafızayı kontrol eden kısmı olan amigdala tarandı ve korkunun tamamen ortadan kaybolmuş olduğu görüldü. Ågren, “Bu araştırmadan alınan sonuçlar, hafıza ve korku üzerine yapılan araştırmalarda bir dönüm noktası olabilir. Bulgular, en nihayetinde, anksiyete sorunları, travma sonrası stres bozukluğu ve panik atak gibi problemlere sahip milyonlarca insan için gelişmiş tedavi teknikleri üretilmesini sağlayabilir” açıklamasını yaptı. Kaynak : Ntvmsnbc / Science (21 Eylül 2012,13:48) |
Zekilik İle Mutlu Olma Arasındaki Bağlantı Zekiler Daha MutluZeka seviyesi düşük kişilerin mutsuz olma olasılığının, zeka seviyesi yüksek olanlara oranla daha fazla olduğu belirlendi. "Psychological Medicine" dergisinde yayımlanan araştırmada, İngiliz bilim adamları, düşük IQ seviyesinin genellikle düşük gelir, çeşitli sağlık sorunları, günlük yaşamda başkalarının yardımına ihtiyaç duyma ile ilişkilendirildiğini ve tüm bu unsurların da mutsuzluğa katkıda bulunduğunu açıkladı. 6 bin 870 kişinin katıldığı çalışmada araştırmacılar, katılımcılara kendilerini mutlu hissedip hissetmediklerini sordu. "Kendisini çok mutlu hissettiğini" söyleyen katılımcıların yüzde 43'ünün, IQ seviyesi 120-129 olan grupta yer aldığı belirlendi. "Kendisini çok mutsuz" hissedenlerin büyük bir kısmının ise IQ seviyesi 70-79 olan grupta olduğu ortaya çıktı. Araştırmayı yöneten Angela Hassiotis, elde edilen sonuçların normal zeka seviyesinin altındaki kişilerin kendilerini mutsuz hissetme olasılığının daha yüksek olduğuna işaret ettiğini söyledi. Hassiotis, yoksul ailelerin çocuklarına yönelik uzun süreli stratejilerin, çocukların hem zeka seviyesine hem de mutluluklarına olumlu etki yapabileceğine dikkati çekti. Araştırmada, zeka seviyesi düşük kişilere daha fazla destek verilmesi gerektiği belirtildi. Normal zeka katsayısı ise 90-110 olarak kabul ediliyor. Kaynak : CNN / Psychological Medicine (28 Eylül 2012,1:48) |
Hayvan Sevgisinin İş Hayatındaki Olumlu Etkisi Ofiste Başarının Anahtarı Yavru Kedi Resimleri Japonya’da yapılan araştırmada ofiste masalarının üzerine yavru köpek ya da kedi resimleri koyan kişilerin işlerinde daha verimli olduğu ortaya çıktı. Japonya’da bulunan Hiroshima Üniversitesi’nden bilim insanlarının yaptığı araştırma hayvanların iş hayatına olumlu katkı sağladığını ortaya çıkardı. Çalışmaya göre iş yerlerinde masalarına yavru kedi ve köpek resimleri koyan kişiler yaptığı işlere daha çok odaklanabiliyor. Bilim insanları masalarında kedi ya da köpeklerinin fotoğraflarına bakarak çalışan kişilerin çalışırken özellikle yavru hayvan resimlerine bakmasının motivasyonlarını olumlu yönde etkilediğini belirtti. İngiliz Daily Mail gazetesinin haberine göre çalışmayı yürüten ekip üç öğrenci grubu üzerinde bir test gerçekleştirdi. Bir grubun masasına lezzetli yiyeceklerin fotoğrafları, diğer masaya yetişkin kedi ve köpeklerin resimleri, son masaya ise onların yavrularının fotoğrafları yerleştirildi. Çalışma performansları incelenen gruplar arasında yavru hayvan resimlerinin bulunduğu masada çalışan öğrencilerin performanslarının diğerlerine göre %10 oranında arttığı görüldü. Hiroshima Üniversitesi’nden Hiroshi Nittono araştırmayla ilgili olarak şunları söyledi: “Sevimli hayvanların fotoğrafları bulunduğu mekanlara sempatik bir hava veriyor. Ayrıca masa başında çalışmak gibi özel konsantrasyon gerektiren durumlarda dikkatli davranış eğilimlerini arttırıyor." Kaynak : Ntvmsnbc / Daily Mail (05 Ekim 2012,12:53) |
Beyin Taraması Yöntemiyle Karakter Analizi Bilim insanları, ilk kez beyin taraması yaparak bir kişinin kim hakkında düşündüğünü ortaya çıkardı. Geliştirilen yöntemin, ileride otizm ve diğer sosyal etkileşim bozukluklarının tedavisinde kullanılabileceği ifade edildi. ABD’li sinir bilimciler, geliştirdikleri beyin taraması yöntemiyle, insanların belli bir ortamda kim hakkında düşündüklerini tespit etmeyi başardı. Cornell Üniverstesi’nden Nathan Spreng ve meslektaşları , sinir bilim alanında yeni kapılar aralayabilecek deneylerini 19 gönüllü üzerinde gerçekleştirdi. Gönüllüler, farklı karakter gruplarından seçildi. Bazıları diğer insanlarla işbirliği yapmak konusunda biraz istekli iken, diğerleri soğuk ve isteksiz kişilerden seçildi. Grupta yer alan diğer iki grupta ise girişken ve sosyal kişilerle, içine kapanık bireyler tercih edildi. Bilim insanları, gönüllülerin her birine toplumda en çok tercih edilen popüler isimlerden biriyle adlandırdı ve cinsiyete göre eşleştirme yaptı. Düşünceler Soru İşaretini Ortaya Çıkardı Cerebral Cortex dergisinde detayları yayımlanan deneyde, gönüllülere farklı sosyal senaryolar içinde nasıl davranacaklarını ortaya koyacak sorular soruldu.Bu sorular evsiz bir savaş gazisi para istediği zaman nasıl bir tepki verileceği gibi belli sosyal etkileşimler üzerine odaklandı. Gönüllüler soruları cevaplarken, fMRI (fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme) ile beyin faaliyetleri gözlemlendi. Deney sonunda, gönüllülerin gösterdiği karakterin, alın korteksinde meydana gelen spesifik beyin aktiviteleriyle bağlı olduğu görüldü. Beynin bu kısmı, insanların diğer insanlar hakkında karakter analizi yaptığı yer olarak biliniyor. Buradan yola çıkarak, araştırmacılar gönüllülerin kim hakkında düşündüğünü tespit etmeyi başardı.Discovery News’a konuşan Spreng, “Hayatınız boyunca tanıştığınız ve hatırlamayı başardığınız tüm insanları düşündüğünüzde, bu deneyin ölçeği inanılmaz boyutta... Kullandığımız yöntem, tecrübelerin paylaşılması ve insanları hakkında daha fazla bilgi edinmek için kullanılabilir. Ayrıca, gelecekteki olaylar hakkında yeni gelişmeler yaşanırken neler düşündüğümüzü de anlayabiliriz” dedi. Kaynak: Ntvmsnbc / Cerebral Cortex (15 Mart 2013,10:18) |
'Sinirli Lego’lar çocukları etkileyebilir'Yapılan bir araştırmaya göre Lego’ların yüz ifadeleri gittikçe kızgınlaşıyor. Bilim insanları, çocuk gelişimini etkileyebileceği için oyuncak üreticilerinin çatışma teması üzerinde durmasından endişe duyduklarını belirtti. Yeni Zelanda’nın Canterbury Üniversitesi’nde araştırmacı olan Dr. Christoph Bartneck, minik Lego oyuncak figürlerindeki mutlu yüz ifadelerinin sayısı azalırken, sinirli yüz ifeadelerinin sayısının arttığını tespit etti. 6 bin Lego’yu inceleyen Bartneck, ‘çatık kaşlı öfkeli figürlerin çocuk gelişimini olumsuz yönde etkileyebileceğinden endişeli olduğunu’ söylerken, genel olarak ‘çatışma temalı oyuncakların sayısında artış yaşandığını’ ifade etti. Bartneck, “Uygun yüz ifadelerinin nasıl üretileceği ve algılanacağı üzerinde durulması gerekiyor. Çocuk oyuncakları ve nasıl algılandıkları çocukların gelişimi için çok önemli” dedi. Guardian sitesinin haberine göre, 1990’larda çok çeşitli yüz ifadeleri üretmeye başlayan Lego şirketi, her yıl oyuncaklarına çok sayıda yeni yüz eklemeye devam ediyor. KIZGIN SURATLAR DA AKILDA KALIYOR Yeni oyuncaklarda, ‘mutluluk’ ve ‘kızgınlık’ en çok kullanılan duygusal ifadeler olarak öne çıkıyor. Bartneck, “Yüz ifadelerine bakılarak oyuncakların doğrudan iyi veya kötüyü temsil ettiği söylenemez. Zaman zaman iyi karakterlerin sert ifadeleri ve kötülerin güzel yüz ifadeleri olabilir. Her iki durumda da, oyuncakların yüz ifadelerindeki çeşitlilik genel olarak artmış durumda” dedi. Bartneck, ‘Lego ile büyüyen günümüz çocuklarının sadece gülümseyen yüzler değil, kızgınlık ve nefreti yansıtan yüzleri de hatırlayacağına’ dikkat çekti. Yeni Zelandalı araştırmacı, “Oyuncak yüzlerini tasarlayanlar çok dikkatli olmalı ve oyuncakların çocuk gelişimindeki önemini unutmamalı” uyarısının altını çizdi. Araştırmanın bulguları, Japonya’nın Sapporo kentinde 7 Ağustos’ta başlayacak ‘Birinci Uluslararası İnsan-Distribütör Etkileşimi Konferansı’nda sunulacak. |
Huzursuzluk, Öğrenmeyi Etkiliyor! Bir danışmanlık şirketinin bekleme salonunda bir baba ve oğlu oturuyorlar. Üzgün ümitsiz... Psikolog hanımla görüşme sıraları geldiğinde önce baba görüşmeye alınıyor. Ve ıstırapla söze başlıyor. “Oğlum okulunda çok başarısız. Hiç öğrenemiyor. Birçok uzmanla görüştük en sonunda %70 öğrenmeye kapalı olduğu tespit edildi. Son çare size geldik. Zihninde büyük bir problem var. Ne olur yardımcı olun.” Psikolog babayı ayrıntılı olarak dinledikten sonra öğrenciyle görüşüyor. Pek çok uygulamalar yaptırdıktan sonra anlıyor ki çocuğun zihni kapasitesi aslında çok yüksek. Şaşılacak bir durum. Biraz aile ile görüştükten sonra öğrencinin zihnini öğrenmeye neden kapatmış olduğunu anlıyor. Zihni bloke eden sebep: Huzursuzluk... Öğrenciyi bir kenara bırakıp tamamen aile üzerinden danışmanlığını sürdürüyor. Gerçekten aile huzursuzluğu oldukça ilerlemiş boyutta olduğundan huzur tesis edici tavsiyelerde bulunuyor. Baba önce ne ilgisi var diyerek itiraz etse de stresin zihin üzerindeki olumsuz etkisi kendisine açıklandığında ikna oluyor. Ailece “huzur” ortamı oluşturmaya çalışıyorlar. Daha o dönem bitmeden oğulları okulda derece öğrencisi oluyor. Geçen yıl yaşanmış olan bu olay; zihin aktivasyonunun temel mayasının huzur duygusu olduğunu göstermiyor mu? Niçin aile sistemi kuruluyor dersiniz? Aile sistemi gerçekten çok büyük bir kıymettir. Aile sisteminin hedeflerinden biri de olumlu ve yüksek duyguları tesis etmektir. Sanki kişinin en büyük ihtiyaç duyduğu güzel duyguların üretim merkezidir aile. Sevgi değerlilik huzur adalet şefkat güven gibi... Fakat zihin dünyamızın tetiklenmesinde ve etkin olarak çalışabilmesinde huzurun ayrı bir yeri vardır. Huzur öyle ilginç bir duygu ki; aile ortamında otomatik olarak yaratılır. Aile fertlerine düşen görevse sadece onu bozmamak huzur yıkıcılarından uzak kalmaktır. |
Psikoloji Gündemi Duyguların Vücut Haritası Çıkarıldı Araştırmacılar, en yaygın duyguların vücutta güçlü hisleri tetiklediğini tespit ederek, her farklı duygu için vücudun topografik haritasını çıkardı. Bilim insanları, güçlü hislerin vücudumuzda ‘nasıl dağıldığını’ gösteren haritalar hazırladı. Proceedings of The National Academy of Sciences dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, hislerin vücudumuzda izlediği yollar, Batı Avrupa ve Doğu Asya kültürleri arasında farklılık gösteriyor. Araştırmacılar buradan yola çıkarak, duyguların ve sebep oldukları bedensel izlerin biyolojik bir temeli olduğunu belirtti. Araştırmada yer alan Finlandiya’nın Aalto Üniversitesi’nden Profesör Lauri Nummenmaa, “Duygular sadece zihinsel değil, ancak bedensel durumu da ifade ediyor. Böylece bizi hızla tehlikelere karşı hazırlık almaya itiyor, aynı zamanda çevremizdeki sosyal etkileşimlere de tepki vermemizi sağlıyor” dedi. Topografik Harita Ortaya Çıktı Science Daily'nin haberine göre, Finlandiya, İsveç ve Tayvan’da 700’den fazla birey üzerinde yapılan deneyde, araştırmacılar denekleri farklı hislere yöneltti. Ardından, deneklere bilgisayar üzerinde insan vücudu gösterilerek, bedenlerinin neresinde hislerin artıp azaldığı soruldu.Denekler, birçok duygu halinde hislerin vücutlarındaki yayılımını gösterdi ve hislerin topografik haritası oluşturuldu. Araştırmacılar, yeni bulguların, duyguları ve bendensel temellerini anlamak konusunda önemli bilgiler sunduğunu, böylece duygusal bozukluklara yeni tedaviler geliştirebileceklerini ifade etti. Kaynak: Ntvmsnbc / Proceedings of The National Academy of Sciences (03 Ocak 2014, 12:22) |
Psikoloji Gündemi Akıllı Telefonların Bağımlılık PotansiyeliPsikologlar, akıllı telefonların bağımlılık potansiyeli konusunda uyardı. Özellikle genç kullanıcılar tehlike altında.Focus dergisine konuşan çocuk ve ergen psikiyatri uzmanı Christoph Möller, gençlerin mobil iletişim araçlarının sürekli varlığı nedeniyle davranışlarını kontrol etmede zorluk yaşadığını kaydetti. Möller, ”Akıllı telefonlar yaşamımızın her alanında sürekli bize eşlik ediyor. Giderek daha fazla oranda davranış ve düşüncelerimizi kontrol ediyor“ dedi. Möller, akşamları ve hafta sonu düzenli olarak iletişim araçlarından kaçınılmasını ve sanal dünyadan gerçek dünyaya geçilmesini önerdi ve ekledi: “Kendimizi iletişim araçları tarafından kullanılıyor hissetmemek için daha fazla gerçek deneyimler yaşamalıyız ve bunları yoğun bir biçimde yaşamalıyız.“ Yüzde 10'luk Tehlike Almanya Sağlık Bakanlığı tarafından yaptırılan Pinta Diari çalışmasına göre, 14 -16 yaşları arasındaki gençlerin yüzde 4'ü internet oyunu ve sosyal ağlar bağımlısı. Yüzde 10'luk bir oran ise tehlike sınırında olarak kabul ediliyor. Bonn Üniversitesi, geliştirdiği “Menthal” adlı bir akıllı telefon uygulaması ile kullanım davranışları üzerinde veri toplamayı hedefliyor. Uygulamayı geliştiren ekipte olan Alexander Markowetz, “İnternette nasıl davrandığımızı bilirsek aşırı kullanım ve gerçek bağımlılık arasında bir sınır çizebiliriz” diyor. Markowetz, akıllı telefonları pantolon cebindeki paralı oyun otomatları olarak nitelendiriyor. Menthal adlı uygulama ile ilgili çalışmaya katılan öğrencilerin, cep telefonlarını günde ortalama 80 kez kullanıma açtıkları görüldü. Bu da 12 dakikada bir kez kullanıma açmak anlamına geliyor. Kaynak: DW / Focus (02 Haziran 2014, 10:28) |
Psikoloji Gündemi 7x8’i Ezberlemek Neden Zor?Çarpım tablosunda bazı işlemlerin neden kolay, bazı işlemlerin ise neden zor olduğu belli oldu. Kafiyenin akılda tutmayı kolaylaştırdığı belirlenirken, belli bir kural olmaması nedeniyle 6, 7 ve 8'li işlemlerin daha zor ezberlendiği tespit edildi.Fransız matematik uzmanı ve psikolog Nicolas Gauvrit, çarpım tablosundaki bazı işlemlerin neden akılda zor kaldığı sorusuna yanıt buldu. Yıllardır bilim insanlarının kafasını meşgul eden soruya üç açıklama getiren Gauvrit, çarpma işleminin sonucunun çarpılan sayılarla "kafiyeli" olmamasının ezberi zorlaştırdığını belirtti. 5x5=25 veya 6x6=36 işlemlerinde "kafiye" bulunduğunu, bu nedenle kolay akılda kaldıklarını belirten Gauvrit, sayılar ve sonucun birbiri ile uyumlu olmadığı 7x8=56 işleminin daha zor ezberlendiğini söyledi. Nicolas Gauvrit, 3x4=12 gibi küçük sayıların çarpımının günlük hayatta daha sık kullanıldığı için daha kolay hatırlandıklarını kaydetti. Fransız matematikçi, 10 ile çarpımlarda sonuca sadece 0 eklenmesinin, 5 ile çarpımlarda da sonucun 5 ya da 0 ile bitmesinin ezberi kolaylaştırdığını ifade etti. Gauvrit, ancak 6, 7 ve 8'ler için böyle kolay bir yöntemin bulunmadığını vurguladı. Kaynak: AA (07 Temmuz 2014,13:01) |
Psikoloji Gündemi Müzik Zevki ile Düşünme Biçimi Arasındaki Bağlantıİngiltere'de yürütülen bir araştırma, empati yeteneği güçlü olanların hafif müzikten hoşlandığını ortaya koydu. Cambridge Üniversitesi'nde yapılan araştırma, empatik düşünme biçimine sahip kişilerin daha sakin ve yumuşak müzikleri dinlemekten hoşlandığını, sistematik düşünme biçimine sahip kişilerin ise heavy metal ya da punk gibi daha kompleks müzik türlerinden hoşlandığını ortaya koydu. Araştırmada, 4 bin katılımcı önce düşünme biçimleriyle ilgili teste tabi tutuldu. Testte, bir şeyin tasarımı, araba motoru, tamir gereçleri ve diğer insanların neler hissettikleriyle ilgili sorular yer aldı. Katılımcılara daha sonra 26 farklı türden 50 müzik parçası dinlettirildi ve bu parçaların değerlendirilmesi istendi.Test sonuçları, empati hissi yüksek kişilerin daha çok R&B, hafif rock ya da folk müziği dinlemekten hoşlandıklarını, sistematik düşünme biçimine sahip olanların ise daha çok heavy metal ve jazz'ı tercih ettiklerini ortaya koydu. Cambridge Üniversitesi doktora öğrencisi David Greenberg, bulguların, müzik endüstrisi tarafından değerlendirilebileceğini belirtti. Greenberg, bazı müzik akış sistemlerinin kişinin düşünme biçimine göre kişiye özel müzik önerilerinde bulunabileceğini söyledi. Kaynak: AA / Plos One (23 Temmuz 2015) |
Uyku Anında Öğrenme Kapasitesinin Sınırlı Olduğu Keşfedildi!Belçikalı bilim adamları, uykudayken öğrenme kapasitesinin sınırlı olduğunu tespit etti. ULB Nörobilim Enstitüsü'nden araştırmacıların yaptığı çalışma sonucunda, beynin uyanıkken olduğu gibi uykudayken de sesleri algılamayı sürdürdüğü, öte yandan sesleri birimlerine göre gruplandırmayı başaramadığı gözlendi. İlgili araştırmada, uykudayken bir dizi sesi istatistiki öğrenmenin mümkün olup olmadığını ortaya koyacak biçimde, deneklerin serebral akviteleri, manyetoensefalografi (MEG) ile incelendi. Deneklerin beyninde uykudayken tekil seslere MEG yanıtı tespit edilirken, uyanıkken olduğu gibi istatistiki ses kümelenmesini yansıtan bir veriye rastlanmadı. Kaynak: Scientific Reports (7 Ağustos 2018) |
Kötümser Tutumun Kaynağı Belirlendi!Beynin belirli bir bölgesinin uyarılmasıyla oluşan negatif duygulanımların karar alma sürecinde kötümser ve irrasyonel seçimlere yol açtığı belirlendi. Bu bağlamda beynin kaudat çekirdek bölgesinin uyarılmasının karar alma sürecinde kötümserliğe yol açtığı gözlendi. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'ne (MIT) bağlı McGovern Beyin Araştırmaları Merkezi'nde görevli araştırmacılar, hayvanlar üzerine yaptıkları deneylerde, beynin kaudat çekirdek bölgesinin uyarılmasının stres altında kötümser değerlendirmelerin biçimlendirildiği davranışlara yönelttiğini gözlemledi. Hayvanların, söz konusu bölgeden gelen uyaranların etkisi altında davranışlarının olası faydalarından daha çok olası kötü sonuçlarına odaklanarak karar verdikleri belirtildi. Kötümser karar alma davranışının, ilk uyarımın ardından gün boyu sürebildiği de ifade edildi. Bilim insanları bunun insanlarda depresyon ve anksiyete bozukluğu hastalıklarında da karşılaşılan bir duygulanım/eylem modeli olduğuna dikkati çekti. Bulguların söz konusu hastalıkların tedavisi için yeni olanaklar sağlayabileceğini belirten araştırmanın başyazarı Ann Graybiel, "Anksiyete ve depresyon için bir vekalet makamı bulmuş gibiyiz." ifadesini kullandı. Kaynak: Neuron (11 Ağustos 2018) |
| Saat: 10:08 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık