![]() |
Her Şey Yerli Yerinde Her şey yerli yerinde; havuz başında servi Bir dolap gıcırdıyor uzaklarda durmadan, Eşya aksetmiş gibi tılsımlı bir uykudan, Sarmaşıklar ve böcek sesleri sarmış evi Her şey yerli yerinde; masa, sürahi, bardak, Serpilen aydınlıkta dalların arasından Büyülenmiş bir ceylan gibi bakıyor zaman Sessizlik dökülüyor bir yerde yaprak yaprak. Biliyorum gölgede senin uyuduğunu Bir deniz mağarası kadar kuytu ve serin Hazların aleminde yumulmuş kirpiklerin Yüzünde bir tebessüm bu ağır öğle sonu. Belki rüyalarındır bu taze açmış güller, Bu yumuşak aydınlık dalların tepesinde, Bitmeyen aşk türküsü kumruların sesinde, Rüyası ömrümüzün çünkü eşyaya siner. Her şey yerli yerinde; bir dolap uzaklarda Azapta bir ruh gibi gıcırdıyor durmadan, Bir şeyler hatırlıyor belki maceramızdan Kuru güz yaprakları uçuşuyor rüzgarda. Ahmet Hamdi Tanpınar |
Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan, Güneş kucağındadır, bilemezsin. Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür, Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın. Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın. Uçar gider, koşsan da tutamazsın... William Shakespeare |
En uzak mesafe ne Afrika’dır ne Çin, ne Hindistan, ne seyyareler ne de yıldızlar geceleri ışıldayan… En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir Birbirini anlamayan Can Yücel |
Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi meselâ, yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani, bütün işin gücün yaşamak olacak. Yaşamayı ciddiye alacaksın, yani, o derecede, öylesine ki, meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, yahut, kocaman gözlüklerin, beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin, hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, hem de en güzel, en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde. Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak, yani ağır bastığından. Nazım Hikmet RAN |
GÜZ AŞKI ÖLDÜRÜR Gittiğinde eylüldü... kimbilir belki de güzdü bu aşkın faili bir ayrılık ilk kez acıtırken canımı yakın çağ kapanmış, hasret çağı başlamıştı gönlümde gittiğinde eylüldü... zaten gidişinle yapraklarda döküldü ne yaprakların yeşili kaldı ne gözlerinin yeşili bir ben kaldım ardında,duyguları deşili... CEM KUMSAV |
Denizle Başbaşa Otel odası, deniz kıyısı, gün batmakta Gitti: ve göremeyeceğim onu bir daha Gitti: ve göremeyeceğim onu bir daha. Bakıp bakıp divanda bıraktığı çiçeğe Sarılıyorum divanın yıpranmış örtüsüne Sarılıyorum divanın yıpranmış örtüsüne. Havada, bir öpücüğü andıran o kokusu Ve altta, kabaran deniz, sevinçli ve mutlu Ve altta, kabaran deniz, sevinçli ve mutlu. Parlıyor ışıl ışıl bir fener ötelerde Gel sevgilim, bak, deniz türküler söylemekte Gel sevgilim, bak, deniz türküler söylemekte. Türkülenen şu yaban denizi dinliyorum Tarazlanmış divanda dülere dalıyorum Tarazlanmış divanda dülere dalıyorum. Burada öptüm onu, kucakladım burada Deniz uğuldamakta, bir geçmiş konuşmakta Deniz uğuldamakta, bir geçmiş konuşmakta. (Türkçesi: Tahsin Saraç) Endre Ady |
Uluorta -seyrek gülüş sen ne güzel bir şeysin- -nazlanırsın ama bir gün gelirsin- düşen bir yaprağa bağladım hayatımı olsun artık diyorum ne olacaksa paralı asker miyim neyim ben ekleyip duruyorum sabahları akşama ve kendimi arıyorum meşgul çalıyor gerçi söylenmez böyle şeyler uluorta aşk diyor başka bir şey demiyor kalbim nasıl bir dostluk ki bu, hem kadim hem de mayhoş elma tadında. kendimi de koysam ayağımın altına yine de yetişemiyorum ey aşk, omzunun hizasına. çünkü bende birikiyor her şeyin tortusu ve ayağını kaldırıyor dünya, konuşurken benimle. budanan oğullar gibiyim sessiz ve narin nereye konsam geri sayım başlıyor kurcalıyor beni bir çırağın elleri ah, unufak olsam ve desem ki ağzın tat görmesin hayat kandırdın beni. sorma, elim kırılsın bir daha dokunursam güneşe. kılpayı kaçırılmış bir şeyin bıraktığı ardında neyse oyum ben. yaralı serçe, benim için dua et: gök bir kayalık gibi şimdi üstümde dr. şükrü öncüoğlu'ndan üç ayda bir reçete. acıyan bir şeyim ben burdan çok uzaklarda ve koskocaman bir hansın sen uğraşma bu çocukla çünkü nasıl bir şey biliyorum itin taştan korkması bir yastık arıyorum kuş seslerinden mühim değil sonrası. sorma, yangın sönseydi suyla denizler her akşam böyle yanmazdı. yakartop oynayan melekler gördüm güneşle ve büyük çiftçiler gördüm dağları biçen yolundaydı herşey, ben bile yolundaydım ama kıyıya vardığımda kendimi unuttuğumu anladım karşı kıyıda. şiirler söyledim belki duyarsın diye çığlığıydım içinde dilsiz bir şehzadenin sana seslendim durdum bu küçücük odadan acımı duy, sensin pusulam benim ki dünya silinmiş bir harita gibi yabancı bana. sorma, usulca uzandığında bir ceset oluyorsun öpüldükçe şımaran. ibrahim tenekeci |
ÇOCUKLUĞUM Affan dedeye para saydım, Sattı bana çocukluğumu. Artık ne yaşım var ne de adım; Bilmiyorum kim olduğumu. Hiç bir şey sorulmasın benden; Haberim yok olan bitenden. Bu bahar havası, bu bahçe; Havuzda su şırıl şırıldır. Uçurtmam bulutlardan yüce, Zıpzıplarım pırıl pırıldır. Ne güzel dönüyor çemberim; Hiç bitmese horoz şekerim! Cahit Sıtkı Tarancı |
ZAMANI KAYBEDEN KADIN Zaman durdu Keskin bir bıçağın Sivri ucuyla kanatırcasına Saplandı yitik tenime, Bir ceviz kabuğu Nasıl sallanırsa Deli bir denizin dalgalarında Öyle savruldum Zamanın olmadığı bir zamanda Zamansız ayrılığına... Artık ne umudun tatlı sağanığı Islandığım, Ne de ince sızısı ızdırabın... Durdururken zamanı gidişinde Duygularımı da dondurdun.... Kordon boyunda ürkek adımlarım Sana çıkmıyor ki sokaklar... Vapurda martılarla dertleşmiyorum Köpüren dalgalarla dost Tenimi yakan güneşle sırdaş O l a m ı y o r u m.... Eksiğim ben Zaman yok... Ayrıksı bir çiçeğim artık Rengi olmayan Kokusu yabanı Yitirince zamanı Tarlanın birinde unutuldum Gözpınarlarımdan yapraklar dökülüyor Bilmiyorum günde kaç tane Zaman kayıp... Şarap kadehlerinde kayboluyorum Unutmuşum çok iyi bildiğim yüzmeyi Boğuluyorum.... Elinin değdiği kadehi Hatırlamaya çalışıyorum Olmuyor.... Zamanla beraber Dünler de kayıp... Öpmelere doyamadığın Dudaklarımı arıyorum aynalarda Hoyratlığım dikiliyor karşıma Kanatıyorum acı bir hazla... Sana uzanmıyorsa Damlayan kan olsun ucunda.... Kırmızıya bulanıyor acım Kör bir karanlıkta Gece miydi gündüz müydü Bilmiyorum Zamanı da götürdün sen yanında... Kavgalardayım kendimle Bir yabancıyı yargılar gibi Suçlar yüklüyorum İdam ağır geliyor Müebbet diyorum cezama Sonra Zamansızlığım geliyor aklıma O an dar geliyor bildiklerim, Zamanın olmadığı bir ceza biçiyorum Bu hırçın kadına Geçimsizliğe ve geleceksizliğe mahkum ediyorum Usulca..... ................................ Funda bilgili |
DOSTLUK Biz haber etmeden haberimizi alırsın, yedi yıllık yoldan kuş kanadıyla gelirsin. Gözümüzün dilinden anlar, elimizin sırrını bilirsin. Namuslu bir kitap gibi güler, alnımızın terini silersin. O gider, bu gider, şu gider, dostluk, sen yanı başımızda kalırsın Nazım Hikmet RAN AĞLAMAK MESELESİ Nasıl etmeli de ağlayabilmeli Farkına bile varmadan? Nasıl etmeli de ağlayabilmeli Ayıpsız, Aşikare, Yağmur misali? Neylersin alışkanlık İçin kan ağlarken yüzün güler Dikilitaş gibi dinelirsin yine. Yavrum, erişmek ne müşkülmüş meğer, Anneler gibi ağlamanın yiğitliğine? Nazım Hikmet RAN |
| Saat: 22:26 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık