![]() |
efkâr tüneği gül dokunur içimin aşk ağıtından yağmasını bilen bulut ağlar yüzüme ihtilal hasretin pusularında mesafelerin hangi yalnızlık faslından tutunsam yazılmaya hazır kâğıda nagehan fısıltısına düşerim siyahi kederin öpüşünü susarım hayat çukurunda veda güceniği telleri kopuk sazımın üstüne dökülür sokak başı üşümeleri yol boyunca kaldırım çürüğü gölgelerin saçlarımın kar örtüsü ak varlığın sırtımdan akan yorgun yaşımda izin bir kaç nefeslik kalan iç çekişimde giz unutuşun gri ülkesinde yağmur resmin dile dökülmeyenin tenhalığında ovulan sözler toprağa çömelik dizlerim kan donuğu sirkatinden ezik yasemin kokusu ucundan sonrası şimdiler latin inceliğinde itirafından rengi ıslak gecelerin yaza dursun güvercinler tanrıça kızı defneyi cebimde gözyaşları sensiz göksel mermerin yaşanmış öyküsü sevdana yaktığım kibrit çöpleri yengeç vadisi kader açıklarında sarsıntılı geleceğim gül dokunur içimin ağıtından, dil değmemiş şiirler yüzyıl günahlarının koşumundan uzak sevdalı türkülere kınalı parmaklarımla yazarım bilmediğin sessizliğimi hasarlı yüreğimin kuytularında kül alfabesiyle S.Sevinç YILDIZ |
AYNALAR Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik; İste yakalandık, kelepçelendik! Çıktınız umulmaz anda karsıma, Başımın tokmağı indi başıma. Suratımda her suç bir ayrı imza, Benmişim kendime en büyük ceza! Ey dipsiz berraklık, ulvi mahkeme! Acı, hapsettiğin sefil gölgeme! Nur topu günlerin kanına girdim. Kutsi emaneti yedim, bitirdim. Doğmaz güneşlere bağlandı vade; Dişlerinde, köpek nefsin, irade. Günah, gunah, hasad yerinde demet; Merhamet, sucumdan aşkın merhamet! Olur mu, dünyaya indirsem kepenk: Gözyaşı döksem, Nuh tufanına denk? Çıkamam, aynalar, aynalar zindan. Bakamam, aynada, aynada vicdan; Beni beklemeyin, o bir hevesti; Gelemem, aynalar yolumu kesti. Necip Fazıl Kısakürek ÇİLE.. Gaiblerde bir ses geldi: Bu adam, Gezdirsin boşluğu ense kökünde! Ve uçtu tepemden birdenbire dam; Gök devrildi, künde üstüne künde... Pencereye koştum: Kızıl kıyamet! Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı! Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent, Ok çekti yukardan, üstüme avcı Ateşten zehrini tattım bu okun, Bir anda kül etti can elmasımı. Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un, Kustum, öz ağzımdan kafatasımı Bir bardak su gibi çalkalandı dünya; Söndü istikamet, yıkıldı boşluk. Al sana hakikat, al sana rüya! İşte akıllılık, işte sarhoşluk! Ensemin örsünde bir demir balyoz, Kapandım yatağa son çare diye. Bir kanlı şafakta, bana çil horoz, Yepyeni bir dünya etti hediye Bu nasıl bir dünya, hikayesi zor; Makâni bir satıh, zamanı vehim. Bütün bir kainat muşamba dekor, Bütün bir insanlık yalana teslim. Nesin sen, hakikat olsan da çekil! Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam! Otursun yerine bende her şekil; Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam! Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın, Benliğim bir kazan ve aklım kepçe, Deliler köyünden bir menzil aşkın, Her fikir içimde bir çift kelepçe. Niçin küçülüyor eşya uzakta? Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl? Zamanın raksı ne bir yuvarlakta? Sonum varmış, onu ögrensem asıl? Bir fikir ki sıcak yarad kezzap, Bir fikir ki, beyin zarında sülük. Selam sana haşmetli azap; Yandıkça gelişen tılsımlı kütük. Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol! Ey yedinci gök, esrarını aç! Annemin duası, düş de perde ol! Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç! Uyku, katillerin bile çeşmesi; Yorgan, Allahsıza kadar sığınak. Teselli pınarı, sabır memesi; Size şerbet, bana kum dolu çanak. Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet, Sırrını ararken patlayan gülle? Yeşil asmalarda depreniş, şehvet; Karınca sarayı, kupkuru kelle... Akrep nokta nokta ruhumu sokmus, Mevsimden mevsime girdim böylece. Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş, Fikir çilesinden büyük işkence. Evet, her şey bende bir gizli düğüm; Ne ölüm terleri döktüm, nelerden! Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm, Yetişir çektiğim mesafelerden! Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz; Yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık. Her gece rüyamı yazan sihirbaz, Tutuyor önümde bir mavi ışık. Büyücü, büyücü ne bana hıncın? Bu kükürtlü duman, nedir inimde? Camdan keskin, kıldan ince kılıcın, Bir zehir kıymak gibi, beynimde. Lugat, bir isim ver bana halimden; Herkesin bildiği dilden bir isim! Eski esvaplarım, tutun elimden; Aynalar söyleyin bana, ben kimim? Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa, Arzı boynuzunda taşıyan öküz? Belâ mimarının seçtiği arsa; Hayattan mühacir; eşyadan öksüz? Ben ki, toz kanatıi bir kelebeğim, Minicik gövdeme yüklü Kafdağı, Bir zerrecigim ki, Arş'a gebeyim, Dev sancılarımın budur kaynağı! Ne yalanlarda var, ne hakikatta, Gözümü yumdukça gördüğüm nakış. Boşuna gezmişim, yok tabiatta, İçimdeki kadar iniş ve çıkış. Gece bir hendeğe düşercesine, Birden kucağına düştüm gerçeğin. Sanki erdim çetin bilmecesine, Hem geçmis zamanın, hem geleceğin. Açıl susam, açıl! Açıldı kapı; Atlas sedirinde mavera dede. Yandı sırça saray, ilahi yapı, Binbir avizeyle uçsuz maddede. Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik; Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur. Içiçe mimari, içiçe benlik; Bildim seni ey Rab, bilinmez bilinmez meşhur! Nizam köpürüyor, med vakti deniz; Nizam köpürüyor, ta çenemde su. Suda bir gizli yol, pırılıtılı iz; Suda ezel fikri, ebed duygusu. Kaçır beni ahenk, al beni birlik; Artık barınamam gölge varlıkta. Ver cüceye, onun olsun şairlik, Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta. Öteler öteler, gayemin malı; Mesafe ekinim, zaman madenim. Gökte saman yolu benim olmalı; Dipsizlik gölünde, inciler benim. Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök! Heybem hayat dolu, deste ve yumak. Sen, bütün dalların birleştiği kök; Biricik meselem, Sonsuza varmak... SAKARYA TÜRKÜSÜ İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya: Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya. Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak; Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak. Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir: Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir. Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat: Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat! Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne? Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine: Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için. Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin? Rabb'im isterse, sular büklüm büklüm burulur. Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur. Eyvah, eyvah, Sakarya'm, sana mı düştü bu yük? Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!.. Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya! Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya? İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal; Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal, Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan: Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan! Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân; Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an! Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu? Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu? Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna? Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna? Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir? Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir! Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler; Sakarya, kandillere katran döktü geceler. Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya. Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya! İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su: Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu. Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek: Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek? Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl! Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl! Sakarya, saf çocuğu, mâsum Anadolu'nun, Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun! Sen ve ben, gözyaşıyle ıslanmış hamurdanız; Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız! Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader; Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider! Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz: Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz! Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya: Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya! Necip Fazıl Kısakürek... |
üleşilenler (getirdiklerini saymıyorum işidir diye götürmesine ne hacet üstüne ne vazife deprem oluvermeliyim bir ucundan diğer ucuna ıradıkça senden çökmeliyim kıvrımlarının üstüne) en kolayı bana düştü en zoru yollara ... yağmurla mı daha çok söndüm gözlerinle mi hiç ayıramadım yüreğinin bulutları hep yüklüydü sahipsiz bir sevinç alâkasız bir hüzün ya da içlisinden bir türkü değmeye görsün yağmaya izin istemezdin mevsimlerden billur bir damla kesilirdin baştan ayağa ve ben yangınken seni sevmesinde ne vardı senden giderken ayrılık kaç kiloysa tam o kadar çekerdim özlem benim sırtıma ben yolun... açlık terbiye mi ceza mı bilemedim doyduğum anda acıkmak ne büyük lanet şükür iştahımın peşindeyken edemediğim marazımı sevdiren şifacı senin bir yanın nimet diğer yanın bereket ben sofraların yanaşması seni sevmesinde ne vardı en kolayı bana düştü en zoru yollara ilaveten utanmak aşka Selim PUSAT |
HAZAN YOLCUSU Saçların yine solgun Bağrın elemle dolgun Nereye yolculuğun Yeni bir gurbete mi? Ben de bir kuru yaprak gibi Seninleyim bak Zülfüne takılarak Oldum gönül veremi Gözlerim dolu melal Yüzün bir ince hilal Giderken beni de al Beraberine e mi? Kemallettin Kamu |
CAM`A AKSEDEN YÜZ gece sessizliğinde gözlere hani derler ya dokunsan... yok iskelesinde kanadına yazdı bir martı özlemi bin seneyi yitirdi bir gecede çay bahçesinde ki masa suskun sorguladı sahil boyu kaldırımlar kadın ve adamın zamana küskün adımlarını gölgesinden mahrum bir çınar döker yapraklarını sokak lambasından içe düşen kendini arıyor üşüdü kadının elleri düşen her damlada ötesi gerisi yok zamanın karanlık camın ardındaki dağınıklığa bıraktı hüznü gün.. sarıldı bedenine kol omuzunu sıkan bir el titremekte sıcak değmelerden yoksun iki dudak iki göz arası ayrılık bir veda ki iki şehir arası Fulya Çelikbilek |
http://img226.imageshack.us/img226/4745/11236046768teddddhl9.jpg Yine bir rüzgar aldı içine hapsetti beni Ellerim kavuşmuyor birbirine Yüreğimin dili tutuk Gözler anlatıyor bendeki herşeyi Ahhhh ölüm gelmeden Bir anlatabilsem ben de ki BEN i... Kolay mı bu kadar yaşamak aşkı Yoksa aşk mı kolay yaşatılmaya alıştı... Yürekler başka konuşurken Sözler mi sapıtıyor yolunu Anlatamadın belki de sen de ki SEN i Bak gözlerimin içine ANLADIN MI ŞİMDİ SENİ NE KADAR ÇOK SEVDİĞİMİ........... Yazar : Emelce |
Geceyi Vuruyor Sesin Sunduğum Portakal çiçeği Kırlangıç kanadında kırılgan yetmezdi ömrü uçarken sığınsa sacağına bilirdi her sancı kendi içine vurulan vurgun soluksuz bir gece dizlerde içimde sen ruhumda başka bir şey fısıltısı ipek/ ten ipek yüzüme doku/nsan su izi bıraktığın yerde yanan avucum ayaz üstümde soğuk yorgan zaman köz gez aşk pejmürde bir tavus kuşu endamı demini dokur sus geceyi vuruyor sesin Fulya Çelikbilek |
http://www.balcanet.net/resima/jpg/siir10159.jpg Yağmur ol, derinden ve sessiz yağ üstüme Serinliğin, bırak işlesin iliklerime Şarkılar biriksin ayaklarımın gölgesine Damla damla aksın coşkun denize Yüreğim yorgun umutlar biriktiriyor Bir gölge izliyor derinden ve sessiz Bulutlar ihanet safları kurmuş Ağıyor yeryüzüne, ıslanıyorum Aralıksız damlalar vuruyor yüzüme Kan revan gözlerim suda boğuluyor Sözler diziliyor boğazıma Susuyorum derinden ve sessiz Islıklar karşılıyor dönüşümü Rüzgârın savurduğu bulutlar gibi Savruluyorum şehirden şehire Şehirler, ıslak bir akşamda Yavru ceylanı bekleyen avcılar gibi Eller tetikte izleniyorum Yağmur yağıyor, ıslanıyorum dolu dolu Bir gölge izliyor derinden ve sessiz Ağlıyorum, ellerim başımda Ah deniz, bütün suç senin Unuttun beni bir sahilde Bir gölge izliyor derinden ve sessiz Islak bir yağmur zamanı Islanıyorum, damlalar vuruyor yüzüme Kan revan gözlerim suda boğuluyor. Mahmut Kuru |
Bir ruhun sessiz feryadı ...özlemimi yarınlara umutsuzluklara bıraktım... I benimki biraz eski bir dosya küflenmeye yüz tutmuş istediği gibi olgunlaşamadan seneleri geride birakan hoş kırışıklarımı beyaz saclarımı kaldırım taşlarında yürümeyi denize taş atmayı seviyorum sadece gecen yıllar nereye gitti daha hiç bir seyi düzeltmemişken onu anlamıyorum bazen dünyanın yükü üzerimdeymiş gibi kaldıramıyorum ne kadar kopuk yaşadığımi söyleme bilmiyorum yaşiyorum bu yalnızlığı yorgun yalnız II ...Ruhumun özlemiş tarafina ne kadar girebilirki masum bir su damlası hayat... yaşanan firtınalar buz içindeki kristal taneleri kadar berrak tünellerde yankıyan vakitsiz trenin çığlıkları hüzünlü ilişkilere karıştı egoistce kaybolan güneşin gözlere vurulan damgası bükülen dudakların sessiz feryadı oldu ruh sevmenin ürkek tadı gözlerin altına damlayan bıkkın yıllardı Fulya |
"Memleketimdem İnsan Manzaraları" nda, Nazım'dan Çanakkale Mayısın altıncı gecesi yaralandım, sekiz yerimden. Yaranın ikisi hala kapanmadı, teper vakit vakit. İngilizle karşı karşıyayız, gayetle yakın, bizim el bombası onun siperine gider gelir onunki bizim sipere. Hücuma kalktık. Üç adım atmadan yıkıldım yere. Kasıklarımın üstünü biçmiş İngiliz’in makinelisi. Geçti bir zaman. Başımı kaldırıp baktım: Gökte yıldızlar. Bizimkiler çekilmiş geri. Boyuna ateş eder İngiliz’in siperi. Kurşunlar vızır vızır geçer kafamın üzerinden. Başladım sürünüp gerilemeye. Toprağı ellerimle iterim, alnım gavurdan taraf. Bir yandan sürünürüm bizim sipere doğru, “Hey Allahım,” derim bir yandan, “arkamdan yara aldırma bana.” O saat başka şey gelmez insanın aklına. Boyuna sürtünür bana şehitler, doğrusu ben onlara dokunurum. Kimisi sırtüstü yatar açık ağzı kan içinde, kimi yüzükoyun, kimi diz çökmüş elinde mavzer öylece donup kalmış. “Hey Allahım,” derim kendi kendime, “öldüreceksen beni böyle öldürseydin elimde silah diz çökmüş, yüzüm gavura karşı...” Neyse gayrı sabah oldu. İyice açıldı ortalık. Biz de siperin yanına vardık. Bir mavzer uzattılar. Yapıştım süngüsüne. Beni çekip aldılar içeri. Sonradan hesapladım üç saatta geçmişim 25 metrelik yeri. Kaldım siperde bir zaman. İki büklüm. Yaralar başladı sızlamaya. Öğleye doğru beni bir arkadaşın sırtına yüklediler. Geldik fırka nahiyesine. Çadırlar. Kazıklar çakılı içinde çadırların, samanla doldurulmuş kazıkların arası. Samanların üzerinde boy boy yaralı yatar. Ağlayan mı dersin küfreden mi dinine imanına. Makasla kestiler benim elbiseyi. Bir kaput attılar üzerime. Sargı bezi yok. Yaralar açık. Ama Allahtan kan akmaz karışıp toprakla kurumuş. Geçti bir zaman. Dalmışım. Koltuklarımdan tutulunca uyanıverdim. Çadırdan dışarı çıkarıldık. Vakit akşam Gün kavuşmuş kavuşacak. Dışarım serin, içerim sıcak. Dizilmiş mekkâre arabaları sıra sıra. Sıhhiyeler atar yaralıları arabalara. Üst üste, Boş buğday çuvalı atar gibi. Bir tek arabada on, onbeş yaralı. Bağıran mı dersin belki o dakka ölen mi? Neyse yola koyulduk. Arıburnu’nun yolları taşlık. Arabalar sarsılır. Bastı karanlık. Ben sırtüstü yatarım. Altımda bir insan gövdesi kımıldanır, Göğsümde bir çift bacak ama bir tekinin yarısı yok. Bayır aşağı ineriz. Gökyüzü tekmil yıldız. Bir de inceden inceye bir rüzgâr. Yürür birbiri peşinden arabalar. Kum iskelesi’ne vardık sabaha karşı. Bir çadır orda. Çadırın içinden seslenir biri (dışarı çıkmadan): “-Nerelisin?” “-Filân yerli.” “-Babanın adı?” “-Falan.” “-Senin adın?” “-Filân.” Sıra bana geldi. Dayanılır gibi değil acıya. Sövdüm ana avrat arabacıya. Alışmış herif, “Söv kardeşim” der, “kalayla bildiğin gibi.” Kumların üzerine uzatıldık. Deniz fışır fışır gidip gelir. Gayrı iyice ışıdı ortalık. Kumların üzerinde belki bin yaralı var belki ziyade. Bekledik ikindi, vaktine kadar. Bir vapur geldi: iki bacalı, deniz renginde. Küfrede bağıra çağıra yüklediler bizi vapura. Vapurun içi mahşer. Vıcık vıcık kan, islim, yağ, ter. Beni ambara indirdiler. Yola koyulmuşuz. Yedi gün yedi gece. Kurtlandı yaralarım. Kaputu açarım. kara kara başları beyaz beyaz kurtlar. Bakarım eğilip, Hayvancıklar akıllı, kaçarlar beni görünce, tekrardan girerler yaraların içine. Yedi gün yedi gece. Öldürmeyince öldürmez Allah. Türkün sağlamdır naturası, dayanır. Sirkeci’ye varmışız sekizinci sabah. Kaptan demiri atmış. Ve lâkin “Bu yanda boş yer yok,” diye istememişler bizi. Akşam ezanı çekmiş demiri kaptan. Gelmişiz Haydarpaşa önlerine. Tıbbiye Mektebi hastaneydi o zaman. Onlar, “Olur,” demişler. Bir tayfanın sırtında güverteye çıktım. Biraz topaldı ama tayfa demir gibi Laz uşağı. Bismillah deyip baktım dört tarafa: İstanbul yanar pırıl pırıl. Ah canım İstanbul. Neyse hastaneye girdik. Duvarlar bembeyaz. Elektrikler donanma gibi. Malta taşları tertemiz gıcır gıcır. Tekerlekli araba hazır. Beni üstüne yatırdılar. Rahat. Allah devlete millete zeval vermesin. Devlete dua ettim o saat...” NAZIM HİKMET |
| Saat: 22:26 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık