![]() |
Giderken gece hiç bağışlamadı beni yazdığım her satıra siyah aktı tek bir hecem karanlıkta doğru yolu bulamadı bir damla gözyaşı doğuramadım buna rağmen hep ikizdi ağlama nöbetlerim baharlarım sürgün vermedi hiçbir sokağımın doğru adresli bir köşe başı olmadı bu yüzden rüyasızdı şehrim her gece yarısı vardiyalı bir sarhoş sesi gelirdi uzaktan bir sarhoş ki yağmuru sürüklerdi ardından her damlası efkar kokan ve benim hiçbir yağmurum gün ışığında yağamadı yetimdi çünkü gökkuşağım şimdi giderken bu şehirden sana dair tüm şiirlerimi alıyorum yanıma sadece ölüm düşebilir ardıma bir de yaban tutkular peşim sıra ve ansızın bir çiçek uzaklaşır avuçlarımdan kokusu sen olan sana ise ruhsatlı bir yaşamdır geride kalan İçinde ben olmayan Belgin Erturk |
Düşüncelerimde sen varsın Kanımda kan, canımda cansın Boş ver, Başımda deli rüzgâr esse de Bu yürek senin için yansın… Boş ver, Darmadağın dursun saçlarım Ak düşmüş haliyle… Ben saçımı tararım Sizin diyar yeliyle… Sen kırda olan çiçeksin, Değişmem saksı gülüyle Yamacımda, karşımda, kıyımdasın Kim demiş? Benden asırlarca uzaktasın Soluduğum havada, İçtiğim suyumdasın. Boş ver, Martılar çığlık çığlığa bağırsın kıyılarda Cırcır böcekleri öttüğü kadar ötsün. Düşlerine kene gibi yapışmış asalaklar Cehennem beri daha öte gitsin. Boş ver, Pireler delirdi diye Kıyamet kopacaksa kopsun. Boş ver, Engin dağlar yüceliğinde kalsın Soytarılar hangi havayı biliyorsa Varsın onu çalsın. Ağustosta kar yağsa ne çıkar Zemheri alev alev yansa ne yazar Sen dik tut başını gülüm Rabbim isterse ne oyunlar bozar. Boş ver, Bir can değimlidir taşıdığım bedende Kaşlarımın arasına dayasalar mavzeri Göz kırparsam namerdim. Sen dik tut başımı yeter ki, Kıyamete kadar geçerlidir ahdim. Boş ver, Çanlı saatler ne zaman vurursa vursun Akrepler nerde durursa dursun İster dağlar, ister denizler kudursun Katıksızsa sözlerin, Sağlamsa yüreğin, Gelir seni yüreğimde bulursun. Ahmet Kaytancı |
Fakir Bir Şimal Kilisesinde Şeytan İle Rahibin Macerası İlkönce yağmurla sonra birdenbire açan güneşle başlamıştı sabah. Henüz ıslaktı asfaltın solundaki tarla. Harp esirleri çoktan iş başındaydılar. Topraktan nefret duyarak - halbuki köylüydü birçoğu - tıraşlı ve korkak çapalıyorlardı patatesleri. Suluboya, solgun resimleri hatırlatıyordu insana köy kilisesinden gelen çan sesleri. Pazardı. Kilisede erkeklerin hepsi ihtiyardı kadınların değil, içlerinde büyük memeli kızlar, ve sarı saçlarına ak düşmemiş anneler vardı. Maviydi gözleri. Başları önde, kalın, kırmızı ve harap parmaklarına bakıyorlardı. Terliydiler. Haşlanmış lahanayla günlük kokuyordu. Kürsüde muhterem peder "beyannameyi" okuyordu, - gözlerini gizleyerek -. Renkliydi pencere camlarından biri. Bu camdan içeri giren güneş duruyordu genç bir kadının bembeyaz ensesinde eski bir kan lekesi gibi. Ve hiçbir zaman doğurmamış olan göğüssüz ve kalçasız bir Meryem'in kucağında bir çocuk : başı öyle büyük o kadar inceydi ki kıvrılmış bacakları hazin ve korkunçtu. Önlerinde kandil yanıyordu eski sert ve boyalı tahtayı aydınlatıp... İki adam boyundaydı tahta heykel. Şeytan saklanmıştı arkasına - kaşları çekik, sakalı sivri, Mefistofeles olması muhtemel,-- ve âlim bir tebessümle dinliyordu muhterem pederi. "- Avrupa'nın bekası, (okuyordu beyannameyi muhterem peder) Avrupa'nın bekası için harbediyoruz." Dinliyordu Şeytan sivri sakalında keder ve âsi ve selîm aklına dayanılmaz bir ağrı vermekteydi yalan. Okuyordu rahip : " Avrupa milletleri el ele verip harbediyoruz, ve mutlak imha edeceğiz medeniyet için tahripçi bir unsuru." Şeytan bir parça yana itti Meryem'in heykelini ve havada sihirle efsun alâmetleri daireler çevirip kaldırdı elini rahibe doğru - etsizdi, uzundu bu el, hakikat gibi, kemikli ve kuru -. Ve ne olduysa o anda oldu işte. Renkli camın altındaki kadın çırılçıplak göründü kıpkırmızı güneşte. Memeleri ağırdı ve sarı ipek gibi parlıyordu karnının altında tüyler. Düşürdü kâadı muhterem peder ve Şeytan'ın iğvasıyla hakikati bağırdı : "- Karşı koymak günü geldi en büyük tehlikeye. Harbediyoruz, fuhşun bekası için, kerhane kapıları kapanmasın diye. Ve sen orda, arkada içinde beyaz entarisinin bir erkek çocuğu gibi duran, sen ****** olacaksın kızım. Sana firengi ve belsoğukluğu verecekler büyük şehirlerimizden birinde. Baban dönmeyecek Yatıyor şimdi yüzükoyun çok uzak bir toprağın üzerinde. Şimdi kan içindedir etli, kalın kulaklar ve ince kollarının dolandığı boyun. Yattığı yerde yalnız değil. Hareketsiz duran tanklarla, terk edilmiş toplar sahada." Kendi sesinden ürkerek sustu rahip. Orda, arkada, beyazlı kız ağlıyordu. Kadife ceketli bir erkek - ihtiyar orman bekçisi civar çiftliğin - bir şeyler söylemek istedi. Sivri sakalını kaşıdı Şeytan, rahibe : "Devam et," - dedi. Ve muhterem peder başladı tekrar konuşmaya : "- Harbediyoruz : pazar ve mal nizamının bekası için. Kömür, lâstik ve kereste, ve kendi değerinden fazla yaratan iş kuvveti satılmalıdır. Patiska, benzin buğday, patates, domuz eti ve taze gümrah bir sesin içindeki cennet satılmalıdır. Güneşli bahçesi ve resimli kitapları çocukluğun ve ihtiyarlığın emniyeti satılmalıdır. Şan, şeref ve saadet, ve kuru kahve topyekun pazar malı olup tartılıp, ölçülüp, biçilip satılmalıdır. Harbediyoruz : harbi bitirdiğimiz zaman aç, işsiz ve sakat - harp madalyasıyla fakat - köprü altında yatılmalıdır..." Yine sustu muhterem peder. Şeytan emretti yine : "- Naklet onun macerasını, o ne idi, ne oldu, anlat..." Ve anlattı rahip : "- Onu hepiniz hatırlarsınız, toprağın içindeki bir patates tohumu gibi fakir, çalışkan ve neşesiz geçti çocukluğu. Sonra uyandı birdenbire on yedi yaşına doğru. Yine fakirdi, çalışkandı. Fakat aylarca gidip bulutsuz bir denizde altında sönük yelkenlerin sanki çok sıcak bir sabah ufukta apansızın yeni bir dünya keşfeder gibi buldu neşeyi... Mahallede sesi en güzel olan insandı ve en güzel mandolin çalan. Hatırlıyorsunuz değil mi size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin ve mavi kurdelesini mandolininin?.. İçinizde kimin kalbini kırdı, kime yalan söyledi, sarhoş olduğu vaki midir, ve kiminle dövüştü? Çocuklara saygısını ve ihtiyarlara şefkatini inkâr edebilir miyiz? Belki biraz kalın kafalı fakat kalbi bir balık yavrusu gibi temiz onu geçen sene harbe gönderdik. Şimdi gerilerinde cephenin işgal altındaki bir köyün odasındadır. Baygın bir kadının ırzına geçmekle meşgul bir tahta masanın üzerinde. Beli çıplak pantolunu dizlerinde başında miğfer ve ayaklarında kısa, kalın çizmeler. Yerde iki çocuk ölüsü yatıyordu direkte bağlı bir erkek. Dışarda yağmur yağıyor ve uzaktan uzağa motor sesleri. Kadını masadan yere iterek doğrulup çekti pantolonunu... Halbuki hepiniz hatırlarsınız onu, hatırlıyorsunuz değil mi size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin ve mavi kurdelesini mandolininin?" Yine birdenbire sustu muhterem peder. (Susabilmek bir hünerdir insanın ağzından çıkan sözler kendine ait olmazsa.) Fakat tahta Meryem'in arkasından yine emretti Şeytan : "- Rahip, devam et," - dedi. Ve devam etti rahip : "- Harbediyoruz. Çalıştırılan insan yığınları birbirine devrederek zinciri, karanlık ve ağır, beton künklerin içinde akmalıdır. Ve sen kocakarı - ön safta, solda, diz çöküp yüzü eski bir kâat gibi buruşuk olan - seni temin ederim ki kilise kapısında oynayan torunun - beş yaşında, başı altın bir top gibi yuvarlak - dedesi, senin kocan, babası, senin oğlun ve komşuların gibi kömür ocaklarında çalışacak. Hiçbir şeyi ümit etmemeyi öğrensin. Bu maksatla uçuyor bombardıman birliklerimiz tasavvur edilmeyecek kadar çok ölüm taşıyıp iki gergin kanatla. Ve motorlarına benzinle beraber belki bir parça keder dolarak (öldürenlerde tevehhüm edilen keder gibi bir şey), uçuyor av kuvvetleri himayesinde olarak bombardıman birliklerimiz birbiri ardından giden dalgalar halinde... Harbediyoruz : öldürdüklerimizin sayısı - bizden ve onlardan aralarında meme çocukları da var - şimdilik beş altı milyon kadar. Harbediyoruz : kundak bezinin çeşidiyle belli olmalı herkesin yeri. Harbediyoruz : parlasın edebiyen diye sabah güneşlerinde hapisane demirleri..." Hakikat çok taraflıdır. Fakir bir Şimal kilisesinde - Şeytan'ın iğvasıyla da olsa - fakir bir papaz onu o kadar uzun anlatamaz. İnzibat kuvvetleri aldı haberi - kadife ceketli orman bekçisinden - gelip indirdiler kürsüden muhterem pederi. Ve asfalt yolun üzerinde arasında silâhlı iki adamın giderken muhterem peder Şeytan baktı arkasından : çekik kaşlarında ümit ve sivri sakalında keder. Nazım Hikmet Ran |
.Zaman Zaman denen muamma Anladım seni sonunda İçinde bulunduğum an Bir hayat, belki geçmişte yaşanan. Ben bir hayalim aslında Alıp verdiğim nefes yalan. Hayat bir rüya soluk soluğa Farkına varmak zor uyanmadan. Bir telaş bir koşturmaca Yüzleşiveriyor insan; Varlık denen şey Koca bir boşluk aslında O an anlıyorum ki Yaşadığımı sandığım dünya Sanal bir mekan. Nerede başlıyor, nerede bitiyor Bir yay gibi buruluyor zaman Anlamak zor böyle Başlangıcıyla sonu kavuşmadan. Ha bugün ha yarın geldi gelecek Biz bekleyeduralım kıyameti Yok şu yok bu diyerek Birer birer alametleri Oysa çoktan kurulmuş mizan Hesap kitap bitmiş… Ya cehennemde bir çukurda Ya da cennette bir köşkteyim şu an. (Son çıkış) Sami Bağcı |
Nefesimsin Sen bir çiçek değilsin ki ; sonbahar geldiğinde dal dal kuruyacaksın sen bir gün değilsin ki ; gece olunca karanlığa karışacaksın sen bir şiir değilsin ki ; son satırında sonra noktayla sonlanasın sen nesin biliyor musun? Yasadıkça seninle devam edip seninle biten içimdeki nefessin sen.. Ve biliyorsun ki ben nefessiz yaşayamam. İsmail Sarıgene |
Dikkate Almayın (Bir Rüya İdi) Bir rüya gördüm dün gece Garip bir rüya Ne hayra yorabildim ne şerre Ne mekan ne eşya Hiç birisi benzemiyordu bildik şeylere Anlamadığım, Nasıl oluyor da sığıyor bunca yaşanan Bir kaç saniyeye. Rüya bu ya; bir kuş konuyor önüme Kuş dediysem, ne güvercin ne serçe Altın bir semer vurulmuş Hafifçe eğiliyor, biniyorum üstüne Adını soruyorum Zümrüdü ankaymış meğerse. Haydi diyor, seyahat başlıyor şimdi Bir kanat çırpışı bilmem kaç kilometre Ayaklarımızın altında tüm dünya Mavisiz çıplak, mavisiz sığ sanki turuncu hiç yakışmamış şu denize Saklambaç oynuyor balıklar Adı köpek olanı ebe. Deniz bitiyor bir süre sonra Her yer sarı kum taneleri Nefes nefese bir kutup ayısı Çölde safariye çıkmış Peşinde tüfekli üç, beş serseri. Boyuttan boyuta geçiyoruz Nal toplamakla meşgul zaman peşimizde Bir dağ beliriyor ufukta Ama ne Ağrıy' a benziyor ne Erciyes' e Göz alıcı güzelliğine inat Zümrüt vadilerinde yamuk yumuk evler Ne olmuş sana kaf dağı Demekki seni de kurban verdik bir gece de. Garip sesler geliyor çığlık çığlığa Kargalar toplanmış, meşk günü anlaşılan Kimi ala, kimi kara Hepsinin elinde tek teli kalmış bir bağlama Avaz avaz, bağırıyorlar en yüksek perdeden Bir türlü sıra gelmiyor kanarya ya. Bir adam, elinde çakı Ay' ı yontmakta Ne yapıyorsun sen dedim; güldü Taç yapıyormuş sevgilisinin başına Doğum günüymüş, gelecek ayın on dördü Hava kararıyor birden Bakıyorum birisi güneşi söküp almış yerinden Merdivenler kuruluyor gökyüzüne İnsanlar yıldız topluyor aceleyle Fırçalar sallanıyor bir yandan Anlaşıldı sarı olacak bugün gece. Uyanıverdim birden, kan ter içinde Pencereye koştum telaşla Güneş batmak üzere, ama Şükürler olsun hala yerli yerinde Yıldızlarda çıkar birazdan neşeyle Siyahtan başka renk yakışmıyor geceye. Kimi zaman iç içe geçiyor rüya ile gerçek İncecik bir çizgi var arasında Kafalar karışıyor bazen Bir o yanında geziniyor insan, bir bu yanında. ... Sami Bağcı |
Canım İstanbul Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar. İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim; O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim. Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur; Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur. Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale, Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale. İstanbul benim canim; Vatanim da vatanim... İstanbul, İstanbul... Tarihin gözleri var, surlarda delik; Servi, endamlı servi, ahirete perdelik... Bulutta saha kalkmış Fatih'ten kalma kir at; Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat... Şahadet parmağıdır göğe doğru minare; Her nakısta o mana: Öleceğiz ne çare? Hayattan canlı olum, günahtan baskın rahmet; Beyoğlu tepinirken ağlar Karaca Ahmet... O manayı bul da bul! İlle İstanbul’da bul! İstanbul, İstanbul... Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği; Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği. Oynak sular yalının alt katına misafir; Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir. Her aksam camlarında yangın çıkan Üsküdar, Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar... Bir ses, bilemem tambur gibi mi, uda gibi mi? Cumbalı odalarda inletir... Kadını keskin bıçak, Taze kan gibi sıcak. İstanbul, İstanbul... Yedi tepe üstünde zaman bir gergef isler! Yedi renk, yedi sesten şayisiz belirişler... Eyüp oksuz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu, Adada rüzgar, ucan eteklerden sorumlu. Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından. Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar; Güleni söyle dursun, ağlayanı bahtiyar... Gecesi sümbül kokan Türkçe’si bülbül kokan, İstanbul, İstanbul... Necip Fazıl Kısakürek |
ALİŞAN İstasyon caddesinde kan var İstasyon caddesinde ölüm Bir türkü daha susturuldu ey babam Zebaniler ölüm getirdi Vurdular Alişan'ı vurdular Alişan’ı vurup seyre durdular Alişan benim dostum O benim arkadaşım Ben ona gardaşım Birazdan bende gidiyorum Söndürsün bu şehir ışıklarını Unutmayın beni hem söylediklerimi Artık vuranlar vurulmalı Vurdular Alişan'ı vurdular Alişan’ı vurup seyre durdular Alişan bir gül dalı Alişan bayrak alı Seni vuranlar vurulmalı OSMAN ÖZTUNÇ |
DÜŞLERİMDE KALDI SEVDAM Gökyüzü zifiri karanlıkken,pembe bir dünyada elele bu sevdanın içindeydik senle… Ve birlikte sonsuz olmaktı temennimiz. Çocuksu düşlerimiz vardı,sadece ikimizin olduğu… Zamanda uzun,yaşamda kısa olan bu aşkta; En güzel sevinçleri,en güzel anıları paylaştık,sevdaya dair çok şey öğrendik. Sevmeyi,gülmeyi ve terk etmeyi öğrettin bana,yaşamın sevince anlam taşıdığını gösterdin… Sevdim seni ! Can verip yollara düşecek kadar, Kimsenin gücü yetmeyeceği kadar sevdim. Uykularımızı paylaştık seninle,bir gece değil gecelerce uykusuz kaldık. Aşkımız için zamansız sevdik birbirimizi,umarsız,çıkarsız,yalansız… Dünyalara sığmayacak aşkımızı küçük yüreklerimize sığdırdık, Ayrılıklarımızı yaşanmamış saydık, Öyle ki hep birlikte olmalıydık. Sözler verdik birbirimize tutamayacağımızı bile bile… Sonra ayırdılar bizi; Kimseler düşünmedi ! seni,beni,sevgimizi. Sensiz hayat yoktu. Söz vermiştim sana,sevdama söz… Yaşayamazdım…bu sevdayı içime gömüp,seni bırakamazdım. Aldırış etmedim kimseye ayrılmadım senden. Sonra sen istemedin beni,sevdamın taşıyamayacağı sözler söyledin,bu aşkı hançerledin…sevdiğim ne yapar bile demedin,ama ben bıkmadım… Şimdi ise ayrılığımızın en karasında kara sevda oldu sevdam. Sen belki unuttun,ama ben unutmadım,unutamadım. Yeniden başlamak için çok çabaladım,olmadı,nafile… Sadece DÜŞLERİMDE KALDI SEVDAM… Şimdi sen yaşıyorsun,beni öldürdün,yüreğinde bana ait bir iz bile yok. Hatırla söz vermiştik sevdamıza,yaşadıkça bu aşkla beraber olacağımıza… Yalanmış oysa…gittin hayatımdan ama sevdan hep benimle. Bir gün üstümde çimenler bittiğinde bile sevdan yaşıyor olacak. Beni umut kurşunuyla vurdun ! ama onu öldüremezsin… Çünkü;sevdaya kurşun işlemez gülüm… |
Anlamıyordun Ben gerçek bir aşkın olgunluğuna Erdim,ne yazık sen anlamıyordun... Hayır cevabını dalgınlığına Verdim,ne yazık sen anlamıyordun... Karanlık kapladı gündüzlerimi, Görseydin sensizlik krizlerimi! Geceler boyunca bu gözlerimi Yordum,ne yazık sen anlamıyordun... Sağ salim çıkar mı bilmem yarına? İncittin kalbimi yaktın nârına, En yakın dostları senin uğruna Kırdım,ne yazık sen anlamıyordun... Sevginin kanaat ettim azına; Çaresiz boynumu büktüm nazına, Ben senin yüzünden aşk çıkmazına Girdim,ne yazık sen anlamıyordun... Aşkımı sorsaydın ağaca,kuşa; Tutuldu derlerdi bir tek bakışa Yeter anla diye başımı taşa Vurdum,ne yazık sen anlamıyordun... Şiirdim kalbine yaz beni diyen, Resimdim aklına çiz beni diyen, Gönlüne sığınmış çöz beni diyen Sırdım,ne yazık sen anlamıyordun... Çevir dim kendimi sabır yönüne, Sonunda kavuştun leyla ününe, Mecnunum aşkımı gözler önüne Serdim,ne yazık sen anlamıyordun... İsmail Koray Şimşek |
| Saat: 12:25 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık