![]() |
Sustum! ............. yüzünle konuşuyorum şimdi! bir beyaz hayal seriliyor çimenlerime; papatyalara benziyor... dönüyor sonra sarışın bir kuş sürüsüne... gözlerinde dokunuyorum güzelliğine.. seni özlüyorum anlamıyorsun tutup öldürüyorum birini, sevgim kanıyor... gömüyorum sineme... sustum!.. ............ ellerini tutuyorum şimdi! başak dolu ova nazlanıyor gözümde... göçüyor harman yerlerine.. rüzgara direnen yaba gibi bir inip bir çıkıyorsun gene de sen duymuyorsun samanların arınıyor tenimde tanelerinde acıkıyorum... parmaklarını yiyorum kimse görmüyor benimdir onlar, vermem geriye... sustum!.. ............ saçlarını kokluyorum şimdi tel tel güller doluyor bahçelerime.. kar mevsimini düşünmüyorum hiç!.. leylekler ağaç tepelerinde kim demiş! doruklar beyaz değil!.. beyaz değil işte.... sen görmüyorsun yazdan kalma güneşle eğiliyorum kırmızıların solmasın diye. sustum!... ........... uzaklığını ölçüyorum şimdi.. mesafeler artıyor içimde.. yollar büklüm büklüm.. yollar dikine... noktam derinleşiyor gitgide sen bilmiyorsun kilometre taşlarını kaç kez saydım dersin... bir tanesi bile yoktu kapının önünde... bir kürek kor ateş bulup üfledim yüreğime... Tayyibe Atay |
Birisini sevdim Birisini sevdim Sevdim Sevildim Gördüm Görüldüm Duydum Duyuldum Nişanlandım Nişanlı Evlendim Evli Sevdim seni Gördüm göreli (Serdar Sayıl-1979) Serdar Sayıl |
Aşkımın Martı Kuşları akşamla birlikte geldim yaşadığın şehre gözlerimi gecede sakladım... çirkinliğimi göreceksin diye araba flaşlarına, sokak lambalarına, çakan çakmak ışıklarına bile kızdım... utanç duvarına yazarken adımı kendi kalemimle, ellerimi yüzüme kapadım. suçlu sen değilsin ki, suçlu benim! sen elime bile dokunmadın... gözlerinin güzelliğinde yayıldım sokaklara yanımda sen vardın... sadece sen!!! ne evler,ne arabalar,ne bahçeler, ne de bize bakan sorgucu gözler, hiç birine aldırmadın... kaç martın vardı özlediğim kaç martın, söyle!!! kaçını bana getirdin? kaçını öldürdük bu gece? kaçını kaçırdık gökyüzüne? kaçı kaldı ki bizimle? sayamadım... seni! sayamadığım martılar kadar çok sevdim, anlamadın... akılsız martılar! konmayın duvarımın üstüne! sizi saymak istemiyorum, haydi kaçın, kaçın diyorum size.. Tayyibe Atay |
Şehitler Dolaş karış karış Anadolu'yu Herbir karışında bir şehit yatar Nerede vatana saldırı olsa Onların yüreği orada atar Onlar Anadolu müritleridir Bu millî devletin şehitleridir Onlar istikbalin şahitleridir Sitemleri gelir sineye batar Çanakkale, Kıbrıs, Güneydoğu'da Yirmisini doldurmadı çoğu da Unutmaz onları Cudi dağıda Analar, bacılar ağıtlar yakar Kimisi nişanlı, kimisi evli Soyu, sopu asil, kökeni belli Yapmadılar askerliği bedelli Göz yaşlı gelinler yollara bakar İbrahim Kılınç |
Ayrılık şiiri ne kadar yalın Sevdiğimiz aşk sözcükleri gibi Kılıçla kesiyor bir hain nokta Öpüşen virgüllerle akan cümleyi Nasıl soğuk ayrılığın güneşi Gölgeli bir çınar olan gövdemin Dalları içten kırınca acı Buzdan bir alçıyla tutuyor beni Ayrılık sabahı ne kadar beyaz Ölümün hüzünlü arkadaşı kar Bana ütülü bir çarşaf hazırlar Bir karanfil tam yüreğin üstünde Onat Kutlar |
Haibun Gün batımı soluk. Boynundaki kolyeyi okşayan ayrılık rüzgarı gibi. Yokuştan aşağı iniyor. Elinde yine kedi mamaları, su kapları. Cihangir’i fethe çıkmış. Başı öne doğru, vücudunun diğer kısmını geriye vererek koşturuyor, rüzgar yetişemiyor gölgesine. Bütün kediler tanıyor onu. Ama insanların çoğu kocasını tanıyor. Ünlü bir ressamın karısı. Masaya gelip oturduğunda, kendinden başkasını dinlemeyecek kadar, yıllarını kendiyle doldurmuş birinin mantığına çarpıyorsunuz. Kediler hayatı. Başka hayat yok. Bütün dünyadaki kedileri kurtarmış gibi oluyor. Her bir kediyi okşadığında elleri, ölmeyecekmiş gibi oluyor. Ölümsüzlük anlayışına gülüyor olgun yaz meyveleri. Mutlu ve erinçli kedilere yetebildiği için ölümsüzlüğü. sıcak nefesi yazın göğsüne vuruyor hayatın kedilerle çizilmiş resmi Yelda Karataş |
Fakir Bir Şimal Kilisesinde Şeytan İle Rahibin Macerası İlkönce yağmurla sonra birdenbire açan güneşle başlamıştı sabah. Henüz ıslaktı asfaltın solundaki tarla. Harp esirleri çoktan iş başındaydılar. Topraktan nefret duyarak - halbuki köylüydü birçoğu - tıraşlı ve korkak çapalıyorlardı patatesleri. Suluboya, solgun resimleri hatırlatıyordu insana köy kilisesinden gelen çan sesleri. Pazardı. Kilisede erkeklerin hepsi ihtiyardı kadınların değil, içlerinde büyük memeli kızlar, ve sarı saçlarına ak düşmemiş anneler vardı. Maviydi gözleri. Başları önde, kalın, kırmızı ve harap parmaklarına bakıyorlardı. Terliydiler. Haşlanmış lahanayla günlük kokuyordu. Kürsüde muhterem peder "beyannameyi" okuyordu, - gözlerini gizleyerek -. Renkliydi pencere camlarından biri. Bu camdan içeri giren güneş duruyordu genç bir kadının bembeyaz ensesinde eski bir kan lekesi gibi. Ve hiçbir zaman doğurmamış olan göğüssüz ve kalçasız bir Meryem'in kucağında bir çocuk : başı öyle büyük o kadar inceydi ki kıvrılmış bacakları hazin ve korkunçtu. Önlerinde kandil yanıyordu eski sert ve boyalı tahtayı aydınlatıp... İki adam boyundaydı tahta heykel. Şeytan saklanmıştı arkasına - kaşları çekik, sakalı sivri, Mefistofeles olması muhtemel,-- ve âlim bir tebessümle dinliyordu muhterem pederi. "- Avrupa'nın bekası, (okuyordu beyannameyi muhterem peder) Avrupa'nın bekası için harbediyoruz." Dinliyordu Şeytan sivri sakalında keder ve âsi ve selîm aklına dayanılmaz bir ağrı vermekteydi yalan. Okuyordu rahip : " Avrupa milletleri el ele verip harbediyoruz, ve mutlak imha edeceğiz medeniyet için tahripçi bir unsuru." Şeytan bir parça yana itti Meryem'in heykelini ve havada sihirle efsun alâmetleri daireler çevirip kaldırdı elini rahibe doğru - etsizdi, uzundu bu el, hakikat gibi, kemikli ve kuru -. Ve ne olduysa o anda oldu işte. Renkli camın altındaki kadın çırılçıplak göründü kıpkırmızı güneşte. Memeleri ağırdı ve sarı ipek gibi parlıyordu karnının altında tüyler. Düşürdü kâadı muhterem peder ve Şeytan'ın iğvasıyla hakikati bağırdı : "- Karşı koymak günü geldi en büyük tehlikeye. Harbediyoruz, fuhşun bekası için, kerhane kapıları kapanmasın diye. Ve sen orda, arkada içinde beyaz entarisinin bir erkek çocuğu gibi duran, sen ****** olacaksın kızım. Sana firengi ve belsoğukluğu verecekler büyük şehirlerimizden birinde. Baban dönmeyecek Yatıyor şimdi yüzükoyun çok uzak bir toprağın üzerinde. Şimdi kan içindedir etli, kalın kulaklar ve ince kollarının dolandığı boyun. Yattığı yerde yalnız değil. Hareketsiz duran tanklarla, terk edilmiş toplar sahada." Kendi sesinden ürkerek sustu rahip. Orda, arkada, beyazlı kız ağlıyordu. Kadife ceketli bir erkek - ihtiyar orman bekçisi civar çiftliğin - bir şeyler söylemek istedi. Sivri sakalını kaşıdı Şeytan, rahibe : "Devam et," - dedi. Ve muhterem peder başladı tekrar konuşmaya : "- Harbediyoruz : pazar ve mal nizamının bekası için. Kömür, lâstik ve kereste, ve kendi değerinden fazla yaratan iş kuvveti satılmalıdır. Patiska, benzin buğday, patates, domuz eti ve taze gümrah bir sesin içindeki cennet satılmalıdır. Güneşli bahçesi ve resimli kitapları çocukluğun ve ihtiyarlığın emniyeti satılmalıdır. Şan, şeref ve saadet, ve kuru kahve topyekun pazar malı olup tartılıp, ölçülüp, biçilip satılmalıdır. Harbediyoruz : harbi bitirdiğimiz zaman aç, işsiz ve sakat - harp madalyasıyla fakat - köprü altında yatılmalıdır..." Yine sustu muhterem peder. Şeytan emretti yine : "- Naklet onun macerasını, o ne idi, ne oldu, anlat..." Ve anlattı rahip : "- Onu hepiniz hatırlarsınız, toprağın içindeki bir patates tohumu gibi fakir, çalışkan ve neşesiz geçti çocukluğu. Sonra uyandı birdenbire on yedi yaşına doğru. Yine fakirdi, çalışkandı. Fakat aylarca gidip bulutsuz bir denizde altında sönük yelkenlerin sanki çok sıcak bir sabah ufukta apansızın yeni bir dünya keşfeder gibi buldu neşeyi... Mahallede sesi en güzel olan insandı ve en güzel mandolin çalan. Hatırlıyorsunuz değil mi size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin ve mavi kurdelesini mandolininin?.. İçinizde kimin kalbini kırdı, kime yalan söyledi, sarhoş olduğu vaki midir, ve kiminle dövüştü? Çocuklara saygısını ve ihtiyarlara şefkatini inkâr edebilir miyiz? Belki biraz kalın kafalı fakat kalbi bir balık yavrusu gibi temiz onu geçen sene harbe gönderdik. Şimdi gerilerinde cephenin işgal altındaki bir köyün odasındadır. Baygın bir kadının ırzına geçmekle meşgul bir tahta masanın üzerinde. Beli çıplak pantolunu dizlerinde başında miğfer ve ayaklarında kısa, kalın çizmeler. Yerde iki çocuk ölüsü yatıyordu direkte bağlı bir erkek. Dışarda yağmur yağıyor ve uzaktan uzağa motor sesleri. Kadını masadan yere iterek doğrulup çekti pantolonunu... Halbuki hepiniz hatırlarsınız onu, hatırlıyorsunuz değil mi size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin ve mavi kurdelesini mandolininin?" Yine birdenbire sustu muhterem peder. (Susabilmek bir hünerdir insanın ağzından çıkan sözler kendine ait olmazsa.) Fakat tahta Meryem'in arkasından yine emretti Şeytan : "- Rahip, devam et," - dedi. Ve devam etti rahip : "- Harbediyoruz. Çalıştırılan insan yığınları birbirine devrederek zinciri, karanlık ve ağır, beton künklerin içinde akmalıdır. Ve sen kocakarı - ön safta, solda, diz çöküp yüzü eski bir kâat gibi buruşuk olan - seni temin ederim ki kilise kapısında oynayan torunun - beş yaşında, başı altın bir top gibi yuvarlak - dedesi, senin kocan, babası, senin oğlun ve komşuların gibi kömür ocaklarında çalışacak. Hiçbir şeyi ümit etmemeyi öğrensin. Bu maksatla uçuyor bombardıman birliklerimiz tasavvur edilmeyecek kadar çok ölüm taşıyıp iki gergin kanatla. Ve motorlarına benzinle beraber belki bir parça keder dolarak (öldürenlerde tevehhüm edilen keder gibi bir şey), uçuyor av kuvvetleri himayesinde olarak bombardıman birliklerimiz birbiri ardından giden dalgalar halinde... Harbediyoruz : öldürdüklerimizin sayısı - bizden ve onlardan aralarında meme çocukları da var - şimdilik beş altı milyon kadar. Harbediyoruz : kundak bezinin çeşidiyle belli olmalı herkesin yeri. Harbediyoruz : parlasın edebiyen diye sabah güneşlerinde hapisane demirleri..." Hakikat çok taraflıdır. Fakir bir Şimal kilisesinde - Şeytan'ın iğvasıyla da olsa - fakir bir papaz onu o kadar uzun anlatamaz. İnzibat kuvvetleri aldı haberi - kadife ceketli orman bekçisinden - gelip indirdiler kürsüden muhterem pederi. Ve asfalt yolun üzerinde arasında silâhlı iki adamın giderken muhterem peder Şeytan baktı arkasından : çekik kaşlarında ümit ve sivri sakalında keder. 12.9.1941 Not : Alamanya yıkıldı. Temerküz kampından kurtarıldı muhterem peder. Ve yine Şeytan'ın iğvasına uymasaydı eğer önemli Alaman demokratlarından biri olurdu bugün Anglo-sakson işgal bölgelerinden birinde. Halbuki yine uydu Şeytan'a. Ve yine bir pazar günü ve aynı kilisede yine batılı müttefikleri meth ü sena edeyim derken 41 yılında söylediklerinden bazı fasılları tekrarladı aynen bilhassa mal nizamına ait olanları. Ve Katolik bir Amerikan subayının emriyle (tevkif edilmediyse de bu sefer) kovuldu kiliseden muhterem peder. Yine arkasından baktı Şeytan : çekik kaşlarında biraz daha çok ümit sivri sakalında biraz daha az keder... 1946 Şubat 17 Nazım Hikmet Ran |
Söz Makamı... Söz makamı sessizliğe hasret İflas etmişim aşkımla barışta Süslü bir sultan hançeri gibi Asilce sokulmuşsun yüreğime... Hani yeşerir ya dünya Bahar yağmurlarından sonra Susar ama hiç belli etmez ya Söz dünyası Bir kez duydu mu hep ister! Gönüllü nöbetler Esarete dönmüştür artık Gardiyan yeni mahkumlar bekler... Söz ülkesi bu suçlar silinmez Hangi söze bu ceza verilmez Seviyorum dedin ya artık Geri dönülmez... Yıldızlar aslında çok uzak geceden Ve her biri aydınlıktayken Nedir onları Karanlıkta böyle özleten... Bir mum ışığı bazen Büyük olur da güneşten Gönül bir sevgiden geçer Bir de sığındığı ölümden... Bazen sana da olur bilirim Kah aynaya bakarken Kah sessizliğe daldığında Tüm etlerin erir sanırsın Damarlarındaki kan çekilir Göz göre göre ölüyorum dersin Ve durmadan başka bir Sabahcı kahvesinde Kendinden kaçan Aradığını bulmaktan korkan Ve hep karanlıktan Deli ruhları bedenlerinde Yürekleri gözlerinde Yeni bir yolculuğa çıkarsın Yedeklerinde... Çünkü söz bitmez Ukala sonsuzlukta Zamansız mekanında Ve sesini duyduğumda... Dümen suyu bozuk gemi Kaptan arar rüyasında Ben yüzme bilmem Kaptanlık kim dümen ne? Ve bir gün yine Acil servis önünde Tedavisiz düşlerimin peşinde Sen gelirsinde günüme Ve birde yalnızlığım Verilen acı haberle... Sözde... Barışta... Yüreğimde hançerde... Baharda yazda... Nöbetlerde mah****a... Suçta ve cezada... Yıldızlarda ve güneşte... Dümensiz denizlerde... En sevdiğim ölümde... Her sabahcı kahvesinde... Tüm gidişlerde... Ben hep seninleyim Gözbebeğim... Sende benimle... Bülent ÖZDEMİR |
E y ü p İstanbulun fethiyle anılır adı Tarihler boyunca hiç unutulmadı Ensariden bizlere yadigar kaldı Sessizdir sakindir huzurludur Eyüp Her köşesi bir tarih bir efsanedir Kalplere nur veren ziyarethanedir Orda dua orda niyaz halisanedir Sessizdir sakindir huzurludur Eyüp Mavi Haliç sahilinden gezerek gelin Mihmandarın türbesinde dualar edin Piyerlotiden bakıp şehri seyredin Sessizdir sakindir huzurludur eyüp Nihat İncekara |
SEVGİLERDE Sevgileri yarınlara bıraktınız Çekingen, tutuk, saygılı. Bütün yakınlarınız Sizi yanlış tanıdı. Bitmeyen işler yüzünden (Siz böyle olsun istemezdiniz) Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi Kalbinizi dolduran duygular Kalbinizde kaldı. Siz geniş zamanlar umuyordunuz Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek. Yılların telaşlarda bu kadar çabuk Geçeceği aklınıza gelmezdi. Gizli bahçenizde Açan çiçekler vardı. Gecelerde ve yalnız. Vermeye az buldunuz Yahut vakit olmadı. Behçet Necatigil |
| Saat: 23:18 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık