![]() |
Bir Başka Dünyasın Sen Bazen göz göze gelir, bakışırız, Dost, düşman gözleri vardır hep üzerimizdedir, biliriz ki, Ve hep kaçamakta kalır her bakışmamız, Doyasıya ve uzun - uzadıya olan bakışmamız yoktur hiç, Kader utansın mı diyelim şimdi... Yine de bu anlıkların her defasında, Yüreğim gözlerinin en derinlerine, Ve en ucra noktasına değin iner bir anda, Sanki yıldızlar uçuşur gözbebeklerinde, Buğulanır badem gözlerin, ağlamaya hazır gibi, O bir tutam kahkülün alnına düşmüştür yine, Sıvazlayıp atarsın hemen; suçlu o imiş gibi, Saçların da kafana kafa tutar gibidir ler, Artık akları belli ki belli... Ama tebessüm edersin her şeye inat, Beni benden alır, esir edersin, her şeye inat, Sendeki o dünyaya, Geri dönmek istemediğim, O bambaşka dünyana götürürsün her defasında... |
Bilki mutsuzum Gülemiyorum artik eskisi kadar,ugrassamda yapamiyorum hayatim boyunca fedakar oldum hep ama ben bunu secmedimki böyle mutsuz olmayi ben istemedimki... sevmek güzel...sevilenin olunca.. yasamakta güzel... amacin olursa.. hele özlemek varya.. o herseye deger..fakat bekleyenin olursa... ölürüm,kaybolurum bu yalan dünyadan,hersey aci verdi su hayatta,mutlu oldugum saniyelerin bile bedeli vardi unutma,sunu bil basardin mutsuzum mutsuzum |
Pis Bir Günün Suyunu İçtim Çekimine kapıldım Fır dönüyorum yörüngesinde Pis bir günün suyunu içtim Ruhumda med-cezir Hangi kıyıyı basacak Nereye kadar çekilecek Belli değil Pis bir günün suyunu içtim Mavi değil rüzgar Tüm renkler kırmızı Kanatlarım yağmur yemiş Bedenim hantal Uçamıyorum Fasit bir dairedir çizdiğim Şu dağı bu dağla buluştursam Bu ovayı o ova ile konuştursam Hep bir araya gelsek Orman ile su ile tanıştırsam Bu sis dağılır Pussak kalkar Güneş yeniden doğar belki Belki ay aydınlık olur geceleri Yıldızlar döner gökyüzüne yeniden Ey rüzgar sarmalı Gecede yürüyen kızıl korku Düşlerimin yağmacısı Bedensiz düşman Yüreğimin aynasında görüyorum Kara cahil suratın Nanik yapıyorsun bana Elinde cehlin tuzakları Kestim diyorsun yollarını Sağın solun çevrili Teslim ol diyorsun bana Hayır Dehşetle bağırıyorum hayır Sesim yutuluyor mayalanmış havada Soluyor bedenim Sol elimin ayasına çarpıyor sesin İğrenç bir kokuya dönüşüyor Geriye yansıyor nefesin Bir daha hayır diyorum Bin daha Birleşip çoğalıyor Gök gürültüsüne dönüşüyor sesim Doğruluyorum dizlerimin üstünden Yumruğum sıkılmış Ayaklarım yana açık Gözlerim hedefe kilitli |
...Sen Kalbimdesin... Yürekten gelir hani Duygular Satirlara dökmek istersin Zaman gelir canin önemi kalmaz Ama Yardan vazgecemezsin En büyük Düsmanin Sana Yüregin olur Firtinalar koparir engelleyemezsin Ilk kez tatmisindir bu Duyguyu Zaman zaman isyan edenlerdensin Gözyasin birikip icine akar Belkide en fazla aglayanlardansin Güldügün anlarda olacak elbette Sonucta sende bir Insansin Istemezsin Yare actigin Gözlerin Yari görmeden kapansin Sakin Kadere sitem edeyim deme Birakta Felek utansin Hani farkinda olmadanbazen Düsünceye dalarsin Dertlerin Denizinde Bogulacan sanirsin Kivrandikca daha cok batar bir türlü kurtulamazsin Careyi Hayallerde Umutlarda ararsin Yanlizlarin yanlizi Sen Bende hep var olansin Sen herseyden vazgectigim anda Tek geriye kalansin.. |
Bir Başka Seviyorum Seni Bir başka seviyorum seni, Gündüzün geceyi sevdiği, Balıkların denizi,ayrılığın kavuşmayı, Bulutların yağmurları sevdiği gibi, Sonra dalında yaprakları ağaçların, Sonbaharı beklediği gibi, Bambaşka seviyorum seni, Şairin şiiri, Hasretin yüreği özlediği gibi, Bir başka seviyorum seni, Çiçeklerin fotosentezi, Dağların rüzgar'ı beklediği gibi, Bambaşka bekliyorum seni, Uykunun yatağı, Sabahın uyanmayı öğrettiği, Kitabın okunmayı, Kalemin yazmayı bildiği gibi, Bir başka seviyorum seni, Bambaşka yaşıyorum bilemezsin, Yüreğimi benden çalan, Delicesine kapıldığım yüreğini..... |
http://img102.imageshack.us/img102/663/image0011bw.gif mavi bugün gökyüzü bir başka güzel savurur dallarını ağaçlar kuşlar telaşında yuvalarının ya insanlar? dolu gözlerim bugün neden kapasam şimdi gözlerimi sıyrılsam düşüncelerimden ve seni düşünsem ağlar mıyım bilmem sevmek yürek işidir olmaz tek yürekle sevişmek hayal etmek bütün gün seni duyguyu coşku bilip sevgiye inanmak gerek Aysun PAKSOY |
Ayın altında kağnılar gidiyordu. Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru. Toprak öyle bitip tükenmez, dağlar öyle uzakta, sanki gidenler hiçbir zaman hiçbir menzile erişmiyecekti. Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle. Ve onlar ayın altında dönen ilk tekerlekti. Ayın altında öküzler başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi ufacık, kısacıktılar, ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında ve ayakları altından akan toprak, toprak ve topraktı. Gece aydınlık ve sıcak ve kağnılarda tahta yataklarında koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı. Ve kadınlar birbirlerinden gizliyerek bakıyorlardı ayın altında geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine. Ve kadınlar, bizim kadınlarımız : korkunç ve mübarek elleri, ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle anamız, avradımız, yârimiz ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki ve karasabana koşulan ve ağıllarda ışıltısında yere saplı bıçakların oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar, bizim kadınlarımız şimdi ayın altında kağnıların ve hartuçların peşinde harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi aynı yürek ferahlığı, aynı yorgun alışkanlık içindeydiler. Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde ince boyunlu çocuklar uyuyordu. Ve ayın altında kağnılar yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru. «6 Ağustos emri» verilmiştir. Birinci ve İkinci ordular, kıt'aları, kağnıları, süvari alaylarıyla yer değiştiriyordu, yer değiştirecek. 98956 tüfek, 325 top, 5 tayyare, 2800 küsur mitralyöz, 2500 küsur kılıç ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği ve bunun iki misli kulak, kol, ayak ve göz kımıldanıyordu gecenin içinde. Gecenin içinde toprak. Gecenin içinde rüzgâr. Hatıralara bağlı, hatıraların dışında, gecenin içinde : insanlar, âletler ve hayvanlar, demirleri, tahtaları ve etleriyle birbirine sokulup, korkunç ve sessiz emniyetlerini birbirlerine sokulmakta bulup, kocaman, yorgun ayakları, topraklı elleriyle yürüyorlardı. Ve onların arasında Birinci Ordu İkinci Nakliye Taburu'ndan İstanbullu şoför Ahmet ve onun kamyoneti vardı. Bir acayip mahlûktu üç numrolu kamyonet : İhtiyar, cesur, inatçı ve şirret. Kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine şasinin altına, dingilin üzerine budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen ve kalb ağrılarıyla ve on kilometrede bir karanlığa yaslanıp durduğu halde ve vantilâtöründe dört kanattan ikisi noksan iken şahsının vekarlı kudretini resmen biliyordu : «6 Ağustos emri»nde ondan ve arkadaşlarından «... ihzar ve teşkil edilmiş bulunan ve cem'an 300 ton kabiliyetinde kabul olunan 100 kadar serî otomobil...» diye bahsediliyordu. İhzar ve teşkil olunanlar, bu meyanda Ahmet'in kamyoneti, insanların, âletlerin ve kağnıların yanından geçip Afyon - Ahırdağları ve imtidadına doğru iniyorlardı. Ahmet'in kafasında uzak bir şehir ve bir şarkı vardı. Bu şarkı nihaventtir ve beyaz tenteli sandalları, siyah mavnaları, güneşli karpuz kabuklarıyla bir deniz kıyısındadır şehir. Vantilâtörde adedi devir düşüyor gibi. Arkadaşlar ileri geçtiler. Ay battı. Manzara yıldızlardan ve dağlardan ibaret. Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet, çınar dibinde iki mars bir oyunla yenip Bücür'ü, kalk, sıra servilerin önünden yürü, çeşmeyi geç, mektep bahçesi, medreseler, orda, Harbiye Nezareti'nin arka duvarında siyah çarşaflı bir kadın çömelip yere darı serper güvercinlere ve papelciler şemsiye üstünde papaz açarlar. Motor mızıkçılık ediyor, bizi dağ başlarında bırakacak meret. Ne diyorduk oğlum Ahmet? Dökmeciler sağda kalır, derken, Uzunçarşı'ya saparken, köşede, sol kolda seyyar kitapçı : «Hikâyei Billûr Köşk», altı cilt «Tarihi Cevdet» ve «Fenni Tabâhat». Tabâhat, mutfaktan gelirmiş, yani yemek pişirmek. Hani, uskumru dolmasına da bayılırım pek. Yaldızlı kuyruğundan tutup bir salkım üzüm gibi yersin. İlerde bir süvari kolu gidiyor, saptılar sola. Uzunçarşı'yı dikine inersin. Sandalyacılar, tavla pulcuları, tesbihçiler. Ve sen İstanbullu, sen kendi ellerinin hünerine alışmış olduğundan şaşarsın İstanbullulara : ne kadar ince, ne çeşitli hünerleri var, dersin. Rüstem Paşa Camii. Urgancılar. Urgancılarda yüz parça yelkenli gemiyi ve hesapsız katır kervanlarını donatacak kadar urgan, halat ve dökme tunçtan çıngıraklar satılır. Zindankapı, Babacafer. Uzakta Balıkpazarı. Kuruyemişçiler. Yemiş iskelesindeyiz : sandalları, mavnaları, güneşli karpuz kabuklarıyla yüzüne hasret kaldığım deniz. Sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne? İnip baksam... Yemiş iskelesinden dilenci vapuruna binip Eyüp'te Niyet Kuyusu'na gittikti. Elleri yumuk yumuk, bacakları biraz çarpıktı ama, yeşil zeytin tanesi gibi gözler. Kaşları da hilâl gibi çekikti. Tam Kasımpaşa'ya yaklaştık, beyaz başörtüsü... Lastik hava kaçırıyor. Derdine deva bulmazsak eğer... Dur bakalım Babacafer... Üç numrolu kamyonet durdu. Karanlık. Kriko. Pompa. Eller. Küfreden ve küfrettiğine kızan elleri lastikte ve ihtiyar tekerlekte dolaşırken Ahmet hatırladı : bir gece nüzüllü babaannesini sedirden sedire taşırken kadıncağız... İç lastik boydan boya patladı. Yedek? Yok. Dağlarda avaz avaz imdat istemek? Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet, sana tek başına verilmiştir üç numrolu kanyonet. Hem, hani bir koyun varmış, kendi bacağından asılan bir koyun. Süleymaniyeli şoför Ahmet soyun... Soyundu. Ceket, külot, pantol, don, gömlek ve kalpak ve kırmızı kuşak, Ahmet'i postallarının üstünde çırılçıplak bırakarak dış lastiğin içine girdiler, şişirdiler. Bu şarkı nihaventtir. Deniz kıyısında bir şehir... Beyaz başörtüsü... Saatta elli yapıyoruz... Dayan ömrümün törpüsü, dayan da dağlar anadan doğma görsün şoför Ahmet'i, dayan arslan... Hiçbir zaman böyle merhametli bir ümitle sevmedi hiçbir insan hiçbir âleti... |
YELKENSİZ GEMİ... "Kal" deseydin, kalırdım. Demedin oysa... Kuru bir "Bitmesin"den başka hiçbir şey demedin. Öyle kuru, öyle soğuk, öyle uzaktı ki, ondaki anlam! Bu kadar kolay mıydı her şey, bu kadar yakın mıydık uçuruma? Savunmayacak mıydın sevgimizi? "Kal" diye haykırmayacak mıydın ardımdan? Düşündüğüm bu değildi... Hayal ettiklerim, beklediklerim başkaydı senden, Mücadele beklemiştim oysa... Yelkensiz olan gemimizi kıyıya ulaştırırız sanmıştım... Kıyıya ulaştırırsın sanmıştım... Oysa, onu denizin ortasında savunmasız bırakmama göz yumdun... Bu kadar yıpratıcı olamazsın... Oysa, bir anlam olmalıydı yaşadıklarımızda! Paylaşılan duyguların bir anlamı olmalıydı. Yüreğimdeki martıların bir anlamı olmalıydı. Beynimizdeki melodilerin, aramızdaki çekimin, Geçen akşamki sohbetin bir anlamı olmalıydı. Duygularımızın bir anlamı olmalıydı. Yüreğimdeki tüm martıları uçurdun şimdi... Hangi yöne gittiler bilmiyorum, Geri dönerler mi bilmiyorum. Dünya boşaldı mı ne! Neden bu kadar sessizleşti birden yaşam, Neden artık parlamıyor yakamozlar gözlerimde? Neden artık rüzgar esmiyor, Her şey seninle mi kaldı yoksa? Mantığım... Mantığımı bana bırak lütfen, ona ihtiyacım var. Bazı şeyleri anlamak için ona ihtiyacım var! Evet! Ben istedim ayrılığı, çıkmaz yollara yönelen bendim, Kucağında bir yığın noktayla karşına çıkan bendim... Kahretsin! Bunu neden yaptığımı bilmiyorum. Ve senin buna nasıl göz yumduğunu... Tıpkı balkondaki akasyaları sularken, Fazla sudan dolayı sararacaklarını bilmediğim gibi... Su, onun için hayat olmalıydı oysa... Ve... Sen de benim tutunacak dalım! Bazı şeyler vardı aramızda biliyorsun, Olmaması gereken ama daima varolan. Farklı uçlardaydık seninle, Farklı mevsimleri seviyorduk, farklı zamanlarda.... Sen büyük fırtınalara vardın, bense lodostan bile ürküyordum.. Oysa başardığımız şeyler vardı her şeye rağmen, Daha doğrusu öyle sanıyordum... Binlerce yıldız arasında, Ayın güzelliğini gösterebilmekti tek amacım... Yıldızları söndürmekti... Sorunları yok etmekti... "Bitti" deyişim öylesine bir şeydi, öylesine, sıradan, şakacıktan... "Hayır" demeliydin! Hatta kıyametler koparmalıydın yüreğimde, Hendekler açmalıydın yoluma gidemeyeyim diye. Sahip çıkmalıydın gözlerimdeki ay'a sevgimiz diye... Beni yolumdan alıkoymalıydın... "kal" demeliydin... Defalarca "kal" demeliydin... Oysa, demedin... Belki de senin çiçeklerin çoktan solmuştu ve ben Akasyaları kışın yaşatmaya çalışmakla hata etmiştim... Belki böylesi daha iyi oldu... "Kal" deseydin kalırdım... Hem de seve seve kalırdım. Martılarla kalırdım. Yakamozlarla kalırdım. Demedin oysa! Bilir misin? Kaç çığlık olup yıkıldı yüreğim giderken... Bilir misin? Nasıl bir cana hasretti yüreğim, yolumdan döndürecek... Bilir misin? Nasıl zor oldu ardıma bakmadan çekip gitmek... 'KAL' desen kalacaktım... DEMEDİN OYSA!!! |
Dön Ne Olursun... Bu gün güneşim özlem ufuklarından yakıyor tenimi. Dağların nefesi ürkütüyor beni, Gözlerime sonbahar hakim, yanaklarımda yağmurlar. Hasret dallarına konmuş güvercin misali. Yelkeni parçalanmış sal gibiyim, Kırbaçlanır her gün yüreğim. Gurbetin sessiz türküsü gırtlağıma tıkanmış, Salkım salkım damlar hasretin içime... Şu karşı dağlarda yükselen çoban ateşine yansır gözlerin, Gecenin bir ayazında cigara ziftlenir, dumanından okurum seni... Çatlayan avucumun içinde, resmine bulanır gözyaşlarım. Ey benim sarı yoncadan nazlı maralım, Ne zaman yakınlaşır uzaklar ? Buralarda şehir dağ gibi düşer üstüme, Zaman bir adım önümde, Güz aylarına mahkum çıplak çınar ağacı gibiyim. Dudaklarıma bulanır, gözlerimden akan sen... Nemrut yamaçlarına yapışmış bir dal gibiyim. Köklerim yorgun... Dön artık ne olursun. Nefesim seni ararcasına, Hergün beni biraz daha terk ediyor... |
Alev Damlaları Bendim, gidişine böyle üzülen... Hasrete dolanan elim ne yapsın? Alev damlaları olup süzülen, Dinmeyen gözyaşı selim ne yapsın? Kimse yanmadı böyle severek. Özlemin zindanı, bize ne gerek, Ayrılık olmasın, gitme diyerek: Yalvaran yakaran dilim ne yapsın. Güneş'in akışı uf'ka ererken, Nereden ne zaman gelecek derken, Yolunu gözleyip seni beklerken; Elimde kuruyan gülüm ne yapsın? Şu kalp başkasını benimsedi mi, Adından başka isim dedi mi, Ölene dek seni istemedi mi, Olmaza düşen emelim ne yapsın? Şığmıyor hasretim taşar setinden, Uzağa düşmüşüm sezgi yetinden, Umutsuz kalbimin His Demeti'nden: Yüreğimden kopan telim ne yapsın? |
| Saat: 10:48 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık