MsXLabs
Sayfa 3 / 38

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Genel Mesajlar (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/)
-   -   Medya Haber (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/2640-medya-haber.html)

ahmetseydi 7 Mayıs 2006 23:04

İlkokul mezunlarına ehliyet imkanı geliyor...
 
İlkokul mezunlarına ehliyet imkanı geliyor...
AK Parti İstanbul Milletvekili Gülseren Topuz, ilkokul mezunlarının da ehliyet alması için yasa teklifi hazırladı.

Alınan bilgiye göre, Topuz'un teklifi, Karayolları Trafik Kanunu'nda değişiklik yapıyor. Buna göre, A1, A2, B, C, D ve E sınıfı sürücü belgesi alacak olanlarda aranan en az ortaokul veya 8 yıllık temel eğitimi bitirmiş olma şartı, düzenlemenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 6 ay süreyle aranmayacak ve ilkokul mezunu olmaları yeterli sayılacak.

Teklifin gerekçesinde, yürürlükteki Karayolları Trafik Kanunu uyarınca ilkokul mezunlarının ehliyet alamadığı belirtilerek, bunun mağduriyete yol açtığı kaydedildi.


İlkokul mezunu olduğu halde ehliyeti olan milyonlarca kişinin halen trafikte olduğu belirtilen gerekçede, ''Onların trafiğe çıkma şansı bulmuş olmaları, aynı durumda olan ve ehliyet edinemeyenlere karşı eşitsiz bir durum yaratmaktadır. Bu eşitsizliğin, çıkarılacak bir yasayla giderilmesi mümkündür'' denildi.



GusinapsE 8 Mayıs 2006 18:23

IMF heyeti temaslarına başladı

http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/ekonomi/1146826455702.jpgUluslararası Para Fonu (IMF) heyeti, ''Stand-by'' düzenlemesine ilişkin 3. Gözden Geçirme incelemeleri çerçevesinde İstanbul'daki temaslarına başladı.

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, heyetin ağırlıklı olarak özel sektör bankalarının üst düzey yöneticileriyle bir araya gelerek, bankacılık sektöründeki gelişmeleri değerlendirmesi bekleniyor. Teknik düzeydeki çalışmaların hafta sonu da süreceği öğrenildi.

IMF Türkiye Masası Şefi Lorenzo Giorgianni'nin 8 Mayıs Pazartesi günü İstanbul'a gelerek heyete katılması bekleniyor


Türkiye'nin IMF'den aldığı kredi cazip


http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1146749896193.jpgDünya Bankası uzmanlarına göre, Türkiye'nin, Uluslararası Para Fonu'ndan (IMF) aldığı kredi uluslararası piyasalardan borçlanma maliyetinin çok altında ve daha cazip durumda bulunuyor.

Dünya Bankası uzmanları, yeterli döviz rezervlevrinin bulunmasına rağmen, uluslararası konjonktürdeki belirsizlikler nedeniyle, Türkiye'nin erken bir ödemede bulunmasının şu aşamada ekonomik yararı olmadığını bildiriyorlar.

Banka uzmanları, Brezilya ve Arjantin'in IMF'ye olan borçlarını erken ödemesine ilişkin olarak da, Türkiye'nin, Brezilya ve Arjantin olmadığını, bu nedenle, Türkiye'yi farklı kategoride, Avrupa Birliği (AB) yolundaki Orta ve Doğu Avrupa ülkeleriyle kıyaslamak gerektiğini vurguluyorlar.

Banka yetkilileri, erken ödemeyle elde edilecek faiz kazancının bile çok cazip olmadığını, çünkü uluslararası ekonomik konjonktürün, ekonomik ve siyasal gelişmeler (petrol fiyatları, faiz oranlarındaki yükseliş ve küresel siyasi sorunlar) nedeniyle devamlı değişim içinde bulunduğunu vurguluyorlar.

Bu arada, Brezilya'nın dış ticaret ve cari işlemler fazlası nedeniyle dışarıdan çok fazla finansman ihtiyacı duymadığına da dikkat çekiliyor.

TÜRKİYE'NİN IMF'YE BORCU...

Türkiye, IMF'ye en fazla borcu bulunan ülkeler arasında yer alıyor. Türkiye'nin Dünya Bankası'na 6 milyar dolar, IMF'ye ise yaklaşık 12 milyar dolar borcu bulunuyor.

BREZİLYA, ARJANTİN VE ENDONEZYA BORCUNU ERKEN ÖDEYECEK...

Öte yandan, Brezilya ve Arjantin'in ardından, Endonezya da IMF'ye olan yaklaşık 8 milyar dolarlık borcunu erken ödemeyi planlıyor.

IMF, 1997'de yaşanan Asya mali krizinin ardından Endonezya için 43 milyar dolarlık bir kurtarma programı hazırlamış ve programın süresi 2003 sonu itibariyle dolmuştu.

Ekonomistler, Endonezya'nın para birimi rupiah'nın güçlenmesi ve döviz rezervlerinin artmasıyla birlikte ekonomik görünümünün de iyileşmesinin etkisiyle, borçlarını geri ödemek konusunda kendini güvenli hissedebileceğini ifade ediyor. Endonezya'nın döviz rezervleri 35 milyar dolar düzeyinde bulunuyor.

Arjantin, 10 milyar dolarlık, Brezilya ise 15 milyar dolar düzeyindeki IMF borcunu bu yıl sonuna kadar ödeyeceğini açıklamışlardı.




GusinapsE 10 Mayıs 2006 23:08

Döviz & Petrol
 
Döviz ithalata yetmiyor

http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/ekonomi/1116592481630.jpgTürkiye ekonomisinin, bu yılın ilk üç aylık döneminde ihracat, turizm, taşımacılık ve benzeri tüm döviz kazandırıcı yollarla kazandığı döviz, ithalat için yapılan ödemeleri bile karşılamaya yetmedi. Döviz gelirleriyle döviz harcamalarının ancak yüzde 73.7'sini karşılayabilen Türkiye'nin ithalatı döviz gelirlerinin yüzde 114.6'sı kadar bir büyüklük oluşturdu.

ANKA'nın Merkez Bankası verilerinden yaptığı hesaplamalara göre bu yılın ilk üç aylık döneminde Türkiye'nin döviz gelirleri 1 milyar milyon dolar artarak 24 milyar 120 milyon dolara yükselirken, döviz harcamaları ise 3 milyar 485 milyon dolarlık büyümeyle 32 milyar 742 milyon dolar oldu. Döviz gelirleri geçen yılın aynı dönemine göre sadece yüzde 4.6 artan Türkiye'nin döviz harcamalarındaki büyüme ise yüzde 11.9 olarak gerçekleşti.

Döviz gelirlerinin 18 milyar 936 milyon dolarını geçen yıla göre yüzde 5.5 artan ihracat 2 milyar dolarını turizm, 296 milyon dolarını faiz, 228 milyonunu işçi dövizi, 855 milyonunu taşımacılık,212 milyonunu yurt dışı müteahhitlik, 1 milyar 519 milyon dolarını ise diğer gelirler meydana getirdi.

Tüm bu kalemlerden elde edilen gelirler Türkiye'nin aynı dönemde yüzde 14.3 artarak 27 milyar 640 milyon dolara ulaşan ithalat harcamalarını karşılayamadı. Başka bir ifadeyle Türkiye ekonomisinin tümü, ithalatını karşılayacak kadar döviz kazanamadı. İthalat döviz gelirlerinin yüzde 114.6'sı kadar bir büyüklük oluşturdu. Başka bir ifadeyle ithalat toplam döviz gelirinin yüzde 14.6 üzerine çıktı.

DÖVİZ GELİRİ GİDERİN YÜZDE 74'ÜNÜ KARŞILADI

Dolayısıyla Türkiye ithalat harcamalarının yüzde 14.6'sını, 568 milyon dolar olan turizm harcamaları, 2 milyar 308 milyon dolar olan faiz ödemeleri, 1 milyar 65 milyon dolar olan taşımacılık giderleri, 1 milyar 161 milyon dolarlık da diğer döviz giderlerini dış dünyaya borçlanarak finanse etti. Türkiye ekonomisi artık döviz gelirleriyle döviz giderlerinin sadece yüzde 73.7'sini karşılar konuma geldi. Türkiye milli gelirinin yüzde 6.4'ü kadar cari işlemler açığı verdiği geçen yılın ilk üç ayında döviz gelirleriyle giderlerinin yüzde 78.


Ham petrol fiyatları 70 dolar civarında

http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/ekonomi/1144219468990.jpgUluslararası piyasada petrol fiyatları bugün yükseliş eğiliminde olmasına karşın 70 dolar civarında seyrediyor.

Londra Borsası'nda batı Teksas türü petrolün Haziran ayı vadeli fiyatı 16 cent artarak 70,10 dolara, Kuzey Denizi Brent türü petrolün fiyatı da 32 cent yükselerek 70,61 dolara çıktı.

Dünyanın en büyük petrol tüketicisi konumunda olan ABD'de, çarşamba günü açıklanan, jeopolitik risklere karşın petrol tedarikinin sağlıklı bir şekilde gittiği yolundaki verilerin ardından, uluslararası piyasada petrol fiyatlarında önemli oranda düşüşler yaşanmıştı.




Misafir 11 Mayıs 2006 19:46

Terörle mücadelede yeni dönem ANKARA (İHA) - TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu'nda, Başbakanlık Teşkilatı Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı kabul edildi.


Önümüzdeki günlerde Genel Kurul'da yasalaştırılacak tasarıya göre, Başbakanlığın görevleri arasına "İç güvenlik, dış güvenlik ve terörle mücadele konusunda görevli kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlama" görevi ekleniyor. Güvenlik İşleri Başkanlığı'nın isminin, Güvenlik İşleri Genel Müdürlüğü olarak değiştirilmesi öngörülüyor. Güvenlik İşleri Genel Müdürlüğü, Başbakanlığın, iç güvenlik, dış güvenlik ve terörle mücadele konusunda, görevli kuruluşlarla ilişkilerini yürütüp, gerektiğinde bu kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlayacak. Güvenliğe ilişkin konularda inceleme ve araştırma yapacak Güvenlik İşleri Genel Müdürlüğü, sıkıyönetim ve olağanüstü hal ilan edilen bölgelerde bilgileri derleyecek, değerlendirecek ve bu hususlarda koordinasyonu sağlayacak, görevleriyle ilgili konularda kamuoyunu bilgilendirici çalışma yapacak.


Aynı tasarıyla ayrıca, Güvenlik İşleri Başkanlığı'nın 249 kadrosu iptal edilirken, Güvenlik İşleri Genel Müdürlüğü için 1 genel müdür, 4 daire başkanı, 1 müsteşarlık özel kalem müdürü olmak üzere 6 kadro ihdas ediliyor


ahmetseydi 12 Mayıs 2006 10:12

Erdoğan'dan Chirac'a 'soykırım' uyarısı
 
Erdoğan'dan Chirac'a 'soykırım' uyarısı

Viyana'da Fransa Cumhurbaşkanı Chirac ile bir araya gelen Başbakan Erdoğan'ın kendisine, Fransa hükümetinin, 'Ermeni soykırımının reddine ceza uygulaması' yolundaki karar tasarısından Türkiye'nin duyduğu rahatsızlığı ilettiği bildirildi.

'Ermeni soykırımı' karar tasarısının gündeme geldiği görüşmede, Chirac'ın, ''Türkiye'nin konuya ilişkin kaygılarına karşın gerekli hassasiyeti göstereceklerini ifade ettiği'' belirtildi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, Viyana'daki AB-Latin Amerika liderleri onuruna verilen resmi yemekte başta BM Genel Sekreteri Kofi Annan olmak üzere bazı AB üyesi ülkelerin liderleriyle de kısa görüşmeler yaptığı kaydedildi.

Erdoğan yemekte bir araya geldiği Annan'la 'Ortadoğu'daki gelişmeler, Irak'taki siyasi süreç gibi konuları' görüşürken, Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis ve Almanya Başbakanı Angela Merkel ile de toplantının yarınki açılış oturumunda görüşme konusunda mutabık kaldı.

Başbakan Erdoğan'ın yarın sabah Viyana'daki kongre merkezinde yapılacak AB Latin Amerika liderler zirvesinin açılış oturumu çerçevesinde Yunanistan ve Almanya başbakanları Karamanlis ve Merkel ile birer görüşme yapması bekleniyor.


Bugün Viyana'dan ayrılacak
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun 17'inci yüzyılda idare merkezi olarak kullanılan tarihi Hofburg Sarayı'nda, AB ve Latin Amerika hükümet veya devlet başkanları onuruna verilen resmi yemeğe, Başbakan Erdoğan eşi Emine Erdoğan ile katıldı.


Başbakan Erdoğan, Viyana'da bugün başlayacak AB-Latin Amerika hükümet ve devlet başkanları zirvesinin açılış oturumuna katıldıktan sonra grup fotoğrafının çekilmesinin ardından Endonezya'ya gitmek üzere Viyana'dan ayrılacak.


GusinapsE 12 Mayıs 2006 23:46

AB Gelişmeleri
 
Türkiye'nin AB üyeliğine tarih biçti



Avrupa Birliği Komisyonu Türkiye Temsilcisi, Büyükelçi Hansjörg Kretschmer, Türkiye'nin 2012 yılında AB ile müzakereleri sonuçlandırması ve tam üyelik için gerekli tedbirleri alması halinde, 2014 yılında AB'ye tam üye olabileceğini söyledi.

Kretschmer, Dünya Bankası ve Hazine Müsteşarlığı tarafından ortaklaşa düzenlenen “Türkiye Ülke Ekonomik Raporu (CEM): Sürdürülebilir Büyüme ve Avrupa Birliği'ne Yakınsama” konulu konferansın açılışında yaptığı konuşmada, AB'nin Türkiye ile üyelik müzakerelerini 5 ay önce başlatma kararını aldığını hatırlatarak, Türkiye'nin sergilediği performansın kayda değer olduğunu belirtti.
Türkiye'nin AB'ye uyum konusunda gösterdiği performansın desteği hak ettiğini vurgulayan Kretschmer, bunun AB tarafından hazırlanan raporlara da yansıdığını ifade etti. Kretschmer, “Hem siyasi ve hem de ekonomik alanda Türkiye başarılara imza attı. Ama yapılması gereken çok şey var. Rehavete kapınılmaması gerekir” dedi.
İzlenen ekonomik reformlar sayesinde piyasa ekonomisinin güçlendiğini kaydeden Kretschmer, “siyasi, ekonomik alanlarda yapılan çalışmalar, hukukun üstünlüğü ve azınlık hakları, ekonomik reformlar istikrarlı bir siyasi çerçeve olmadan sürdürülemez” diye konuştu.

İŞSİZLİK HALA ÇOK YÜKSEK

Türkiye'de yürütülen reformların güçlendirilmesi için Türkiye konusunda faaliyette bulunan uluslararası kuruluşların işbirliği içinde olmasının gerektiğini belirten Kretschmer, Türkiye ekonomisinde son yıllarda önemli başarılara imza atıldığını, enflasyonun düştüğünü, yüksek büyüme oranlarının görüldüğünü bildirdi. Kretschmer, bununla beraber Türkiye ekonomisinde bir takım sorunların bulunduğunu “işsizliğin hala çok yüksek oranlarda” olduğunu belirterek, şöyle devam etti:
“Türkiye, AB üyesi batı Avrupa ülkeleri ile benzer işsizlik oranlarına sahip olmasına karşın kayıt dışı işsizlik tahminlerin üzerinde. Büyüme işsizlik sorunun çözümüne katkıda bulunmadı. Türkiye'de istihdam oranı yüzde 50 iken 15 AB ülkesi ortalaması yüzde 65 civarında.”

"KAYIT DIŞI EKONOMİ İLE MÜCADELE BARAŞI OLMAK ZORUNDA"

Türkiye'ye gelen doğrudan yabancı sermayenin 2005 yılında ivme kazandığını kaydeden Kretschmer, Türkiye'nin kayıt dışı ekonomi ile mücadelede başarılı olmak zorunda olduğunu söyledi.
Türkiye'de bölgeler arasında eşitsizlik olduğunu, bunların giderilmesi gerektiğini ifade eden Kretschmer, kırsal alandan kente göçün çeşitli sorunlar yarattığını bildirdi. Hükümetin aralarında eğitimin de olduğu bazı alanlarda yaptığı harcamaların artırılmasını isteyen Kretschmer, “AK Parti, hükümet olmasından sonra eğitime bütçeden ayrılan payın artırılması konusunda önemli gelişmeler sağlandı” dedi.
Eğitimin önemine değinen Kretschmer, kız çocuklarının okula gönderilmesini amaçlayan “Haydi Çocuklar Okula” kampanyasının başarılı olduğunu, ancak 10 yaşın üstündeki kız çocuklarının okula devamının sağlanması gerektiğini bildirdi.
Konuşmasında 2 gün sonra 8 Mart tarihinde Dünya Kadınlar Günü'nün kutlanacağını belirten Kretschmer, Türkiye'de kadınların istihdam oranının yüzde 30'un altında olduğunu, TBMM'de kadın milletvekillerinin oranının yüzde 4 olduğunu bu oranların AB ortalamasının çok altında olduğuna işaret etti.



Müzakereler baharda başlayacak



http://www.hurriyet.com.tr/_newsimages/972268.jpg
Avrupa Birliği Genişleme Komiseri Olli Rehn, Avusturya gazetesi Standart’a verdiği röportajda, Türkiye ile müzakere masasına ilkbaharda oturulacağını söyledi. Türkiye’de tarama sürecinin önümüzdeki haftalarda son bulacağına dikkat çeken Rehn, "Türkiye ile müzakerelere Avusturya’nın dönem başkanlığı sırasında başlamamak için bir neden yok" dedi.

Şu sıralarda tarama sonuçlarının ve AB hukuku ile Türk hukuku ve yasaları arasındaki farkların üzerinde çalışıldığını anlatan Rehn, açılması planlanan başlıkları şöyle sıraladı: Bilim, bilimsel araştırma, eğitim ve kültür.

Olli Rehn, kendisine yöneltilen "Türkiye’deki reform süreci yavaşlamadı mı?" sorusunu ise şöyle yanıtladı: "Reformlarda ilerlemeler sürüyor ancak reformların uygulanmasında aynı şey söz konusu değil. İşkence vakaları giderek azalsa da bazı olaylar yaşanıyor. İşkenceye karşı sıfır tolerans gösteren bir politik hat gerekli. Yeni yasalar kadın haklarını en üst düzeyde güvence altına alıyor. Türk hükümetinin şimdiki görevi, reformların uygulanmasını sağlamak ve reform sürecini hızlandırmalı


Türkiye AB’ye girerse Fransa çıkar


Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan AP milletvekili ve eski Türkiye Raportörü Alain Lamassoure, AB’de yaşanan krizin sanıldığından çok daha derin olduğunu savunurken "Türkiye girerse Fransa çıkar" dedi.


Muhafazar Fransız milletvekili Lamassoure, Fransız Liberation gazetesinde yayınlanan açıklamalarında, AB’de yaşanan krizin 29 Mayıs öncesinde sanıldığından daha derin olduğunu belirtti.
Lamassoure, "hayır" sonucunu veren Fransa ve Hollanda’daki Avrupa Anayasası referandumlarının ardından bütçe sorununun yaşandığını kaydederek, "Son olarak da Birliğin son sınırlarının belirlenmesinin yararlı olacağını düşünülmeden Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlatılması kararı"nın alındığını ifade etti. Lamassoure şöyle devam etti:
"Eğer Türkiye AB'ye girerse Fransa çıkar. Çünkü genişleme konusu sadece jeostratejik çıkarlar göz önünde tutularak devlet ve hükümet başkanlarınca ele alınan bir konu değil. Fransa, Hırvatistan’dan sonraki tüm katılımları referamduma götürülmesi için anayasasını değiştirdi. Bu, Makedonya ve Türkiye’yi etkileyecek."


Avusturya Türkiye'den rahatsızsa AB'den çıkabilir



http://www.hurriyet.com.tr/_newsimages/542481.jpg
İngiltere'de yayımlanan günlük ekonomi ve siyaset gazetesi Financial Times gazetesinin yazarlarından Philip Stephens tarafından kaleme alınan yazıda, Avrupalılar olarak zaman zaman önyargılı olunduğunu kabul etmek gerektiğini belirterek, bu önyargılardan birinin de geçen hafta Avusturya'nın Türkiye'nin AB ile üyelik müzakerelerini önleme girişimiyle su yüzüne çıktığını ifade etti.


AB üyesi diğer 24 üye ülkenin, müzakerelerin başlaması yolunda oy kullandığını hatırlatan Philip Stephens, “Hal böyleyken çözüm gayet açık, kapılar Türkiye'ye açılırken, Avusturya'ya da çıkış gösterilmeliydi” dedi.

"AVUSTURYA İSVİÇRE'NİN YALNIZLIĞINA KATILABİLİR"

Müzakerelerden önceki uzun gecede aynı görüşü, bazı AB üyesi ülkelerin temsilcilerinin de dile getirdiğine dair istihbarat aldığını yazan Stephens, bir Avrupalı siyasetçinin “Avusturya, Türkiye'nin üyeliğinin Avrupa kültürünü bozacağından korkuyorsa, İsviçre'nin büyük yalnızlığına katılabilir” dediğini kaydetti.

İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw'un Türkiye ile müzakerelere başlandığını ilan ederken son derece doğru bir adım attığını da belirten yazar, bunun 40 yıl önce verilen bir sözün tutulmasının ilk adımı olduğunu anlattı.

“Ancak müzakere belgesinin mürekkebi bile kurumadan, diğer bazı AB üyelerinin, Avusturya'ya katılıp birtakım 'eğer'ler, 'fakat'lar, 'belki'ler telaffuz etmeye başladığını” da belirten Philip Stephens, Türkiye'nin her türlü teknik detayı düzgün olarak yerine getirdiğini, bu durumun da birliğin adının kötülenmesine yol açan “bir şey söyleyip başka şey yapma” tavrının bir göstergesi olduğunu vurguladı.

“Türkiye'nin müzakere sürecinde güçlükler olacağını” da belirten yazar, “Türkiye ile müzakere sürecinin, Avrupa'yı da İslam'la uzlaşıp uzlaşamayacağı sorusuyla yüz yüze bıraktığını” kaydetti.

"AVRUPA DÜNYANIN DEĞİŞTİĞİNİ ANLAMALI"

Yazar Philip Stephens, “Sadece kapısındaki değil, kendi içindeki 15 milyon Müslümanla uzlaşıp uzlaşamayacağına karar verecek” dediği Avrupa'ya, ”dünyanın değiştiğini anlaması, gözlerini geniş ufuklara dikmesi ve bu gerçeği kendi vatandaşlarına da anlatması” çağrısında bulundu.

AB politikacılarına “Liderliğinizi gösterin” diyen yazar, ”Türkiye'nin üyeliğinin her iki taraf için de büyük bir politik enerji gerektirdiğini” vurguladı.

“AB'nin güneyine demokrasi ve refah ihraç etmesinin gelecek on yılların en büyük projesi olduğunu” da belirten Philip Stephens, “Bu, aynı zamanda Avrupa'nın büyük kentlerinde yaşayan Müslümanlara kendilerini evlerinde hissettirme çabasıdır. Avusturyalılara söylemeliyim ki, İslam'a açılan kapıları kapatmak için artık çok geç” ifadesini kullandı.





lena 2 12 Mayıs 2006 23:54

Bu bölüm uygun zannedersem
25 mayıs göktaşı olayı bu akşam beni şüpheye düşürdü vakti olan tarasın yeni haberler için ben bir link vereyim.

Ozan Güven yani Ben ! - ozanguven.com.tr » Blog Archive » 25 Mayısta Göktaşı Dünyaya Çarpacak mı?


GusinapsE 13 Mayıs 2006 00:22

PAra PARA Para...
 
Zenginin geliri, yoksulun gelirinin 17 katına ulaştı

Dünya Bankası, Türkiye'de nüfusun en zengin yüzde 10'unun gelirden yüzde 34.1 pay alırken, en yoksul yüzde 10'un payının yüzde 2'de kaldığını, arada 17 kat fark olduğunu açıkladı. 2000'de zengin - yoksul farkı 13.3 kattı

http://www.milliyet.com.tr/2006/05/12/ekonomi/resim/aeko.jpg

Türkiye'de en zengin yüzde 10'luk kesimle en yoksul yüzde 10'luk kesim arasındaki gelir farkının 17 kata kadar yükseldiği belirlendi. Dünya Bankası'nın, dünyadaki ülkelerin gelir dağılımıyla ilgili verileri Türkiye'deki gelir uçurumunun oldukça yüksek bulunduğunu ortaya çıkardı.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), artık her yıl yapmaya başladığı gelir dağılımı araştırmasının sonuçlarını yüzde 20'lik gelir dilimleriyle açıklıyor. Buna göre en zengin yüzde 20'lik dilim (yaklaşık 14 milyon kişi) gelirden yüzde 49.7 pay alırken, en yoksul yüzde 20'nin aldığı pay ise yüzde 5.3 düzeyinde bulunuyor. İkisi arasındaki gelir farkı 9.4 kat.

Gelirin yüzde 34'ü zengine
Türkiye'de kamuoyuna açıklanmayan yüzde 10'luk dilimlere ilişkin gelir dağılımı Dünya Bankası'na veriliyor. Dünya Bankası'nın 'Dünya Ekonomik Göstergeleri 2006' raporuna göre Türkiye'de en zengin yüzde 10'luk kesim (yaklaşık 7 milyon kişi) toplam gelirin yüzde 34.1'ini alırken, en yoksul yüzde 10'un (yaklaşık 7 milyon kişi) payı ise yüzde 2 düzeyinde kalıyor. En zengin yüzde 10 ile en yoksul yüzde 10 arasında 17 katlık fark bulunuyor.
Dünya Bankası'nın geçen yıl açıkladığı ve 2000 yılı gelir dağılımı esas alınan verilerde ise Türkiye'deki en yoksul yüzde 10'luk kesimin gelirden aldığı payın yüzde 2.3 düzeyinde bulunduğu bildirilmişti. En zengin yüzde 10'luk kesimin payının ise yüzde 30.7 olduğu hesaplanmıştı. İki dilim arasında 13.3 katlık bir fark bulunuyordu.


Dolar ve altın el ele koşuyor

Yabancı alımlarıyla dolar içeride 1.3575 ile yılın en yüksek değerine çıktı. Altın ise dışarıda 725 doları görerek son 26 yılın en yüksek düzeyine ulaştı

ABD Merkez Bankası'nın (FED) faizleri artırması ve artışların önümüzdeki dönemde de sürdüreceğinin sinyalini vermesi, doları dün sabah saatlerinde YTL karşısında yılın en yüksek düzeyine çıkardı. Altın ise yurtdışında 725 dolara kadar çıkarak son 26 yılın en yüksek değerine ulaştı.
Yabancıların Türkiye piyasalarındaki risklerini düşürme eğiliminin devam etmesi liranın dördüncü gününde de değer kaybetmesine neden oldu. Stopaj tartışmaları, sosyal güvenlik yasa tasarısının veto edilmesi ve erken seçim gibi tartışmalarla yabancıların bono satıp dolara yönelmesi, Türk sermaye piyasası araçlarını hareketlendirdi. Bankalarası piyasada dün bir ara 1.3730'a kadar yükselen dolar, daha sonra gelen satışlarla gün sonunda 1.3575'e geriledi. Dolar serbest piyasada da 1.3640'a yükseldi.

FED rahatsız ediyor
FED'in faiz oranlarını daha da artırabileceği yönündeki işareti, Türkiye'nin de içinde yer aldığı gelişmekte olan ülkeleri rahatsız etmeye başladı. Nitekim YTL'nin dolar karşısındaki değer kaybı son bir haftada yüzde 3.15'e ulaştı ve YTL geçen yılın kasım ayından bu yana en düşük değerine indi. Credit Suisse'nin Gelişen Piyasalar Döviz Stratejisti Konn Chow, küresel ve yurtiçi faktörlerin halen YTL'nin aleyhine çalıştığını söyledi. Chow, "Yatırımcılar cari hesap açığı olan ülkelerin para birimlerini sevmiyor. Diğer yandan Türkiye'ye özgü tahvil yatırımcıları, enflasyon beklentilerindeki yükselişten ve Merkez Bankası'nın 'bekle gör' politikasından rahatsız" dedi.

Veto tahvili vurdu
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in IMF'ye taahhüt edilen Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun bazı maddelerini veto etmesinin yabancı yatırımcıları endişelendirmesi nedeniyle de Türkiye'nin gösterge 2030 vadeli tahvili 0.500 puanlık düşüşle 150.0 puana geriledi ve getirisi yüzde 7.375'e indi.
Önceki gün yüzde 2.16'lık değer kaybına uğrayan borsa ise beklentilerin tersine günü yüzde 0.26'lık artışla 43.713 puandan kapattı.
Bono piyasasında ise dövizdeki son dalgalanmaya paralel bir gelişme olmadı ve işlemler dar bir alanda hareket etti. Hafta içinde yüzde 14.44 ile yılın en yüksek seviyesini gören faiz dün 14.36'dan işlem gördü.


Altın 725 dolardan döndüDoların euro karşısında değer kaybı ve petrolün yeniden 74 dolara yükselmesi, altın fiyatlarını tekrar tırmandırdı. Altının ons fiyatı dün Avrupa borsalarında 22 dolar artarak 725 dolara kadar fırladı, ancak daha sonra 720 dolara geriledi. Dolardaki seyrin, altını 1980'li yıllardaki 850 dolarlık rekor değerine çıkarabileceğini belirten uzmanlar, hedge fonlarının altın alımına devam ettiğini kaydettiler.

Petrol 74 dolara yaklaştıABD'de rafinerilerde yaşanan bir dizi sorunun, yoğun araç kullanılan yaz sezonu öncesi benzin arzıyla ilgili endişeleri yeniden canlandırmasıyla, petrolün varil fiyatı 1 dolar artarak 74 dolara yaklaştı. Londra'da haziran vadeli Brent ham petrolün varili de 1.2 dolarlık artışla 73.60 dolara çıktı. Petrol fiyatları geçtiğimiz günlerde 75 doların üzerine çıkmıştı.


Dolar içeride neden yükseliyor?Yüksek çıkan nisan enflasyonu.
FED'in faiz artışına devam sinyali.
Yabancı bankalarla stopaj tartışması.
Yüksek cari açıklar.
Erken seçim spekülasyonları.


Misafir 13 Mayıs 2006 19:40

KRAL Tv Türkçe Rap'e Boyun Eydi
 

Dün yapılan Kral Tv müzik ödüllerinde Romantizma albümünün Vasiyet adlı başarılı klip çalışması ile Sagopa kajmer En İyi klip ödülünü almıştır!Türkçe Rapten daha Kral başka bir olgu olmadığınıda herkes kabul etmiştir artık!Sagopa Kajmer´i başarısından ötürü kutluyoruz!



> > Sagopa Kajmer - Vasiyet < <


GusinapsE 13 Mayıs 2006 22:42

Dinar
 
Dinar yeniden hatırlandı

http://www.kenthaber.com/Resimler/2005/10/18/00036786.jpgBatı Anadolu Bölgesi'nde son 100 yıl içinde meydana gelen depremlerde bin 823 kişinin öldüğü ve bin 867 kişinin de yaralandığı belirtildi.
İzmir'de dün yaşanan ve Batı Anadolu'nun büyük bir bölümünde hissedilen depremler, dikkatlerin yeniden bu bölgeye çekilmesine neden oldu.
Bölgenin 1. dereceden deprem kuşağında yer alması nedeniyle 1900'lü yıllardan günümüze kadar 10 büyük deprem meydana gelirken, en büyük deprem Uşak'ın Gediz İlçesi'nde 1970 Mart'ın da gerçekleşti. 7.2 büyüklüğündeki Gediz depreminde bin 86 kişi hayatını kaybederken, bin 260 kişi de yaralandı.
Bölgedeki son büyük deprem ise Afyon'un Dinar İlçesi'nde kaydedildi. 1995 yılındaki 6.0 büyüklüğündeki depremde 96 kişi ölmüş, 240 kişi yaralanmıştı


Afyon'da 'Dinar' tartışması

http://www.kenthaber.com/Resimler/2005/12/01/00069976.jpgAK Parti Afyonkarahisar Milletvekili Mahmut Koçak tarafından gündeme getirilen "Dinar İlçesi'ni il yapalım" önerisi, Afyonkarahisar'da tartışmalara sebep oldu.

İHA muhabirine açıklamalarda bulunan Dinar Belediye Başkanı Mustafa Tarlacı, böyle bir konuyu gündeme getirdiği için Milletvekili Mahmut Koçak'a teşekkür etti. Dinar'ın, coğrafi konumu, nüfusu ve çevre açısından il olmaya müsait bir ilçe olduğunu belirten Başkan Tarlacı, "Dinar'ı, Başmakçı, Dazkırı ve Evciler gibi çevre ilçelerle birlikte ele aldığımız zaman nüfus 200 bini buluyor.

Milletvekili Mahmut Koçak'ın, işlerin kolaylaşması açısından Dinar'ın il olmasını teklif etmesi çok güzeldir. Bizim il olmamızla ilgili dosya, yıllardır başbakanlıkta bekliyor. Her ilçe il olmak için mücadelesini yapacak. Biz Sandıklı, Bolvadin veya Emirdağ'ın il olmaması için bir şey söylemiyoruz. Biz sadece kendimiz için mücadele ediyoruz. Diğer ilçelere karşı bir ön yargımız yok. Keşke hepsi il olsa. Dinar yıllardır il olmayı arzu ediyor. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in '99 numaralı plakayı Dinar'a takacağız' diye söz verdiği bir ilçeyiz. Ama ne hikmetse bugüne kadar gerçekleşmedi" dedi.

http://www.kenthaber.com/Resimler/2005/12/01/00069977.jpgSandıklı Belediye Başkanı Mustafa Özpınar ise ülkenin ve Afyonkarahisar'ın böyle bir gündeme ihtiyacının olmadığını kaydetti. İlçeler arasında güzel bir dayanışma olduğuna dikkat çeken Başkan Tarlacı, "Suni gündemlerle dayanışmanın ortadan kalkması mantıksız. Ben hükümetimizin yeni illere müsaade edeceğine ihtimal vermiyorum. Sandıklı, Afyonkarahisar kent merkezinden sonra en gelişmiş ilçedir. Kendi ilçemizden 11 ilçe çıkarmış bir yerleşim birimiyiz. Ama mantık itibariyle tartışmaya girmek istemiyoruz. Geçmişte kapanmış bir yara, kaşınarak tekrar gündeme getirilmesin. Somut gelişmeler olursa da buna sessiz kalamayız" diye konuştu.

"HABERLER KASITLI VE MAKSATLI"
Geçtiğimiz hafta İçişleri Bakanlığı bütçesi görüşmeleri sırasında yaptığı konuşmada "Dinar İlçesi'nin il olması, Karaadilli, Tatarlı ve Haydarlı gibi beldelerimizin de ilçe merkezi haline dönüştürülmesi gerekir" diyen AK Parti Afyonkarahisar Milletvekili Mahmut Koçak ise konunun 'abartıldığını' savundu. Dinar İlçesi'nin il olması ile ilgili basında çıkan haberlerin kasıtlı ve maksatlı olduğunu ileri süren Koçak, "Sandıklı İlçesi'ndeki malum bir zümre tarafından organize edilen maksatlı birtakım haberlere ilişkin bir açıklama gereği duyduk.

Bizim salt olarak bir beldemizin ilçe olması veya bir ilçemizin il olması gibi baskımız söz konusu değildir. Zaten açıklamamızda bu konu belirtilmiştir. Dinar İlçesi Türkiye çapında sıkıntıların dile getirilmesi açısından bir örnektir. İl merkezine 140 kilometre mesafede bulunan Dazkırı İlçesi ile Başmakçı ve Evciler ilçelerinde yaşayan vatandaşlarımız, hastane, ticaret, alışveriş işlerinde diğer il merkezlerine giderken, mülki işlerinde Afyonkarahisar il merkezine bağlı kalmaktadır. Bu durum hem vatandaşlarımız açısından hem de il bürokrasimiz açısında büyük sıkıntılara yol açmaktadır.

Bizim konuşmamız sadece bu sıkıntıları dile getirmek içindir. Türkiye genelinde yaşanan bu sıkıntının örneklendirilmesidir. Kaldı ki, hakkımızda yapılan haberlerin kasıtlı ve maksatlı olduğu çok açıktır. Bugüne kadar AK Parti iktidarının Sandıklı'ya yaptığı hizmetler gün gibi aşikardır. Biz bu hizmetlerin devamlılığı için çırpınırken, yapılan yatırımlar halkımızın gözünün önünde hızla ayağa kalkarken, bir takım dar görüşlülerin böyle basit kelime oyunları ile bizi yıpratma çabalarına halkımız zaten itibar etmeyecektir" dedi.



GusinapsE 16 Mayıs 2006 02:55

Kuş gribi Türk turizmini vurdu


http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/ekonomi/1146209830453.jpgThe Sunday Times gazetesi, tur operatörlerine dayanarak Türkiye’ye yönelik rezervasyonlarda yüzde 30’luk bir düşüş olduğunu yazdı.

Pazar günleri İngiltere’de yayınlanan The Sunday Times gazetesi, "Türkiye için yaz üzüntüsü" başlıklı haberinde, kuş gribinin Türk turizmini vurduğunu belirtti. Tur operatörlerinin Türkiye’ye yönelik rezervasyonların geçen yıla göre yüzde 30 oranında düştüğünü söylediklerini kaydeden gazete, bunun sonucunda tur fiyatlarının önemli ölçüde indiğine dikkat çekti.

Büyük tur operatörlerinden Thomson’un Dalaman’daki bir haftalık tatil fiyatını 435 sterlinden 299 sterline düşürdüğünü yazan gazete, Anatolian Sky’nin de Türkiye turlarında yüzde 50’ye kadar indirim yaptığını kaydetti.

Böylece, Anatolian Sky’nin, uçak dahil, Türk sahillerinde dört yıldızlı bir otelde bir haftalık tatili 249 sterlinden sattığına dikkat çekti.



İstanbul'da deniz keyfi başlıyor

http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/guncel/1147692508919.jpgİstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbulluların sahillerden yararlanması için Kadıköy’deki Caddebostan Plajı’ndan sonra, Yeşilköy-Çiroz, Florya Güneş ve Küçükçekmece’nin Menekşe sahillerini yeniden düzenledi.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, AA muhabirine, Haziran ayında İstanbulluların hizmetine sunulması planlanan sahillerdeki yeni düzenleme çalışmalarını yerinde göstererek bilgi verdi.

Kadir Topbaş, geçmişte kentin sayfiye, mesire ve farklı yerleşim alanlarıyla İstanbulluların tüm ihtiyaçlarına cevap verdiğini, ancak daha sonra denizlerin kirlenmesi ile bu imkanın ortadan kalktığını anlattı.

Bu süreçte İstanbul’un hemen hemen her sahilinden temiz veya kirli olduğuna bakmadan gençlerin, çocukların, insanların denize girdiğini gördüklerini ifade eden Topbaş, "Demek ki bir ihtiyaç, talep var.

Yönetim olarak biz de bunu karşılamayı, daha düzgün ve disiplinli hale getirmeyi hedefledik" dedi.

Topbaş, geçmiş belediye başkanları döneminde başlayan çok yoğun bir çalışmayla atıksuların arıtılarak denize verilmeye başlandığını, derelerin ıslah edildiğini söyledi.

Kadir Topbaş, "Bu çalışmalar sonucunda, İstanbul’un 234 kilometrelik sahilinin 140 kilometrelik bandı denize girilebilir hale geldi. Arzumuz 3 yıl içinde tüm sahil bandını denize girilebilir hale getirmek" diye konuştu.

TATİL KENTİ İSTANBUL

Çalışmalar kapsamında sahillerde ciddi düzenlemeler yaptıklarına dikkati çeken Topbaş, şunları kaydetti:

"Geçmişte işgal olarak gördüğümüz, vatandaşın giremediği, farklı kullanılan alanların, yeniden vatandaşa kazandırılması konusunda ciddi adımlar attık ve geçen yıl itibariyle de iyi bir noktaya geldik.

Bundan sonraki süreçte, peyzaj düzenlemeleri ile bu alanları halkın daha aktif kullanması konusunda çalışmalar yapıyoruz. Geçen yıl Caddebostan’da yaptığımız plaj devreye girdi. Vatandaşlarımız oradan istifade ettiler. Bunu yaygınlaştırmayı hedefliyoruz. Florya-Güneş, Yeşilköy-Çiroz ve Küçükçekmece-Menekşe sahilini de denize girilebilir hale getirmede belirli mesafe aldık. Soyunma kabinleri, duşlar, eşyaların konulabileceği emanet gişesi gibi belediyenin işleteceği bir sistem oluşturduk. İstanbulluların da tatile hakları var. Herkesin kesesi ve imkanları tatil yapmaya uygun değil. Böylece tatile gidemeyen insanlarımız, bu yaz İstanbul’un sahillerinden istifade edebilecek."

"NAHOŞ HAREKETLER"

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, bundan sonraki hedeflerinin "sahilleri mavi bayraklı" yapmak olduğunu kaydederek, bunun koli basili olmayan, temiz ve girilebilir alanların ilanı olduğunu ve bu konuda geçen yıl ciddi mesafe alındığını bildirdi.

Topbaş, özellikle geçen yıl zaman zaman "nahoş hareketler" ortaya çıktığını ve iç çamaşırıyla veya orada ******p denize girenlerin, diğer insanlar tarafından yadırgandığının gözlendiğini hatırlatarak, şöyle konuştu:

"Bu şehirde 14 milyona yakın büyük bir aileyiz. Kişisel davranışlarımızın bir başkasını rahatsız etmeyecek boyutta olmasına özen göstermemiz gerekiyor. Nasıl ki, kendi ailemiz ve çocuğumuzun yanında bir başkası iç çamaşırıyla veya nahoş bir davranış biçimi sergilerse rahatsız olursak, bizim de yapacağımız bu yanlıştan başkalarının rahatsız olacağını düşünmemiz. Orada denize girilen alanlarda yaşayan aileler var. Onlara karşı da saygılı olmak lazım."

KARADENİZ SAHİLİNE CANKURTARAN EKİBİ

Kadir Topbaş, geçen yıl Şile’de boğulmaların önüne geçmek için Cankurtaran ekipleri oluşturduklarını ve bunun faydasını da gördüklerini kaydederek, şimdi bu uygulamayı Karadeniz sahilindeki Karaburun ve Kilyos gibi bölgelerde de yaygınlaştıracaklarını bildirdi


Misafir 20 Mayıs 2006 06:20

Deştikçe çete çıkıyor
 
http://www.zaman.com.tr/2006/05/20/ana.jpg


Danıştay saldırısıyla ilgili sis perdesi aralandıkça Sauna Çetesi'ne benzer bir örgütlenme ortaya çıkıyor. Derin ilişkiler ağı dikkat çekerken ordudan ihraç edilen Muzaffer T.’nin saldırıda kilit rol oynadığı vurgulanıyor. Saldırgana yardım eden kişiler arasında mafya üyeleri var.
Danıştay’a yönelik hain saldırıyla ilgili soruşturma derinleştikçe olayın altından ‘çete' tipi bir örgütlenme çıkıyor. Saldırgan Alparslan Aslan'ın bağlantılarını araştıran güvenlik güçleri, Türk İntikam Tugayı'nın (TİT) yanı sıra Türk Mukavemet Teşkilatı ve Sauna Çetesi’yle irtibatlar tespit etti. Bir eski Emniyet genel müdür vekili, Özel Kuvvetler Komutanlığı'nda görev yapan bir yüzbaşı ve bir mafya liderinin kurduğu Sauna Çetesi, şubat ayında gerçekleştirilen Küre Operasyonu ile deşifre edilmişti. Çarşamba günü Danıştay'a silahlı saldırı düzenleyen avukat Aslan'ın, yüzbaşı rütbesiyle ordudan atılan Muzaffer T. ile irtibatlı olduğu ve sık sık telefonla görüştüğü kaydediliyor. Halen yakalanamayan Muzaffer T.'nin “Aslan'ın bağlantılarını kuran kişi” olduğu belirtiliyor. Muzaffer T.'nin ev ve işyerlerinde arama yapan polis ilginç belgelere ulaştı. Aramada ele geçirilen ‘İstihbarat ve Gerillanın El Kitabı' isimli dokümanın illegal yayın olup olmadığı araştırılıyor. Evde ayrıca, “Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi, 2005, Ankara” kaşeli bir kitapçık ile Türk Solu dergisinin tüm sayıları ciltlenmiş halde bulundu. Saldırgan Aslan'ın çantasından da Vatansever Kuvvetler Güç Birliği'nin üst düzey bir yöneticisine ait kartvizit ile Ulusal Haber adına düzenlenmiş bir kimlik çıkmıştı. Aslan'ın bağlı bulunduğu ‘Yeditepe Hukuk Bürosu' ile evinde yapılan aramada ise porno CD'ler, aşk mektupları ve Türk Solu, İleri, Yeni Hayat, Aydınlık ve Dolunay gibi dergiler bulundu. Danıştay saldırısıyla ilgili soruşturma çok yönlü olarak yürütülüyor. Milli İstihbarat Teşkilatı'ndan uzmanlar da zaman zaman Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne gelerek, ellerindeki bilgileri polisle paylaşıyor. Bulgular birlikte değerlendiriliyor. Alınan bilgilere göre, olayla ilgili sis perdesini aralamaya başlayan polis, ilginç bağlantılara ulaştı. Avukat Alparslan Aslan'ın eylemi gerçekleştirmek üzere Ankara'ya geldiğinde Ata Ocakları eski başkanlarından avukat Tarkan T. ile hem telefonda hem de yüz yüze görüştüğü belirlendi. Gözaltına alınan Tarkan T.'nin, Vatansever Kuvvetler Güç Birliği ile ilişkili olduğu tespit edildi. Avukat Tarkan T.'nin, Danıştay soruşturmasında kilit rol oynayan eski yüzbaşı Muzaffer T. ile de irtibatlı olduğu anlaşıldı. Tarkan T.'nin, daha önce Ankara'da silahlı saldırıya uğrayan Hüseyin Tanrıverdi'yle ilgili soruşturmada da gözaltına alındığı öğrenildi. Danıştay'a düzenlenen silahlı saldırı ile Sauna Çetesi arasında benzerlikler ön plana çıkıyor. Her iki organizasyonun da ortak noktası ulusalcı gruplar ve çete ilişkileri.
Sauna Çetesi’nde Yüzbaşı Nuri Bozkır, emekli Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Ertuğrul Çakır, başkomiserlikten ihraç edilen Tamer T. ile çete lideri Kasım Zengin'in isimleri yer almıştı. Danıştay saldırısıyla ilgili olayda ise ordudan ihraç edilen Muzaffer T.'nin kilit rol oynadığı belirtiliyor. Sauna Çetesi’nde Yüzbaşı Nuri Bozkır'ın "Türk Mukavemet Tugayı adına hareket ettikleri"ne ilişkin konuşmalar, ifadelere ve telefon kayıtlarına yansımıştı. Danıştay saldırısında ise yine Türk Mukavemet Tugayı, Türk İntikam Tugayı ve Vatansever Kuvvetler Güç Birliği isimleri ön plana çıkıyor. Bu arada olayın kilit ismi konumundaki Muzaffer T. saldırının olduğu günden beri kayıp. Komşularının ifadesine göre emekli yüzbaşı evden ayrılırken ‘Çanakkale gezisine gidiyoruz’ demiş. Apartman yöneticisi İlyas Hacıhaliloğlu, emekli yüzbaşının olay günü saat 12.00 sularında eşini de alarak arabasıyla gittiğini ve o günden beri kendisinden haberdar olmadıklarını belirtti. Sauna Çetesi ile Danıştay baskını arasında ilginç bir kesişme de görüldü. Sauna soruşturmasında tutuklanan eski başkomiser T., Emniyet'te görev yaparken PKK örgütünce uyuşturucu pazarı sebebiyle Almanya'da öldürülen Ertuğrul Yılmaz soruşturmasını yürütüyordu. Ancak başkomiserin yürüttüğü soruşturma dosyası Başkent polisinin 2004 yılında yürüttüğü bir operasyonda ortaya çıkmıştı. Son model bir jeep'i durduran oto hırsızlığı bürosu ekipleri, Ata Ocakları eski Başkanı Ayhan Parlak'ın kullandığı otonun içinde Danıştay baskınında da kullanılan Glock marka silahlar ve polisin Ertuğrul Yılmaz soruşturmasıyla ilgili dosyasını bulmuştu. Ayhan Parlak'la bağlantısı telefon kayıtlarıyla ortaya konulan Tamer T. meslekten ihraç edilmişti. Danıştay'a silahlı saldırı düzenleyen Alparslan Aslan'ın Ankara'da ilk görüştüğü kişi olan avukat Tarkan T.'nin de yine Ata Ocakları eski başkanı olduğu anlaşıldı. Saldırıyı gerçekleştiren Alparslan Aslan'a yardım ettikleri savunulan Osman Y. ile Mehmet A.'nın ‘silahla adam yaralamak' başta olmak üzere çok sayıda suç kaydı var. Polis, şubat ayındaki Küre Operasyonu sırasında Sauna Çetesi benzeri 11 ayrı grubun faaliyet gösterdiğini belirlemişti. Üst düzey bir yetkili, "Sauna Çetesi’nde ilişkiler net olarak ortaya konulabilseydi bu gruplar ortaya çıkarılabilirdi. Biz Danıştay'a saldırı düzenleyen grubun belirlediğimiz 11 ayrı gruptan biri olduğunu değerlendiriyoruz. Bu grupların birbirleriyle üst noktada irtibatı bulunuyor." şeklinde konuştu...


Hi-LaL 31 Mayıs 2006 07:29

Danıştay'da "Senaryo bozuldu" mu?

İkinciDaire'ye yapılan saldırıyla ilgili soruşturmada, eski yüzbaşı Muzaffer Tekin'in serbest bırakılması, Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin'in "sürprizleri bekleyin" konuşmasını hatırlatan bazı Danıştay üyelerince, "sürpriz senaryo bozuldu" şeklinde yorumlandı. Saldırının türban nedeniyle yapıldığına inandıklarını belirten üyeler, sonraki senaryoların soruşturmayı saptırmaya yönelik olduğunu savundu. Emniyetin içindeki bazı çevrelerin kanlı saldırı olayının "türban kararıyla" ilgili olmadığına inandırmak için ellerinden geleni yaptıklarını hatta fotoğraflara da yansıyan bazı garip ilişkiler ortaya attıklarını iddia eden üyeler, bu sürpriz senaryoyu Hakim Rüstem Çiloğlu'nun (Tekin ve arkadaşlarını sorgulayan ve serbest bırakan Ankara 11.Ağır Ceza Mahkemesi Yedek Hakimi) bozduğunu söylediler. Bu üyeler, Tekin ve arkadaşlarını sorgulayan savcıların, bu kişilerin salıverilmesi kararına itiraz etmemelerini de dayanak olarak gösterdiler. Tekin'i serbest bırakan Hakim Rüstem Çiloğlu, "kesin deliller olmadıkça tutuklama kararı vermemesi" yle tanınıyor.


Hi-LaL 31 Mayıs 2006 09:43

Kardak'ta yine gergin saatler

Türkiye ile Yunanistan arasında sık sık krize neden olan Ege'deki Kardak kayalıklarında dün yine gergin saatler yaşandı. Türk karasularına giren Yunan balıkçı tekneleri krize yol açtı.

Kardak'ta yine gergin saatler

Türkiyeile Yunanistan arasında sık sık krize neden olan Ege Denizi'ndeki Kardak Kayalıklarında dün yine gergin saatler yaşandı. Aradaki anlaşmazlık nedeniyle hem Türk hem de Yunan tarafının yaklaşmadığı kayalıklara, dün sabah 07.30 sıralarında Yunanistan'ın Kilimli Adası'ndan kalkan iki Yunan balıkçı teknesi geldi. Denize ağ ve şamandıra atan tekneleri gören Bodrum Turgutreis'teki 56 nolu Türk Sahil Güvenlik Botu ekibi de saat 09.00 sıralarında bölgeye gitti ve Yunanlı balıkçılara bölgeden uzaklaşması uyarısında bulundu.

SAVAŞ GEMİSİ GELDİ

Bu arada Türk sahil güvenlik botunu gören bir Yunan sahil güvenlik botu da kayalıkların yanına geldi. Bunun üzerine iki sahil güvenlik botu, kayalıklar çevresinde tur atıp manevralarla birbirlerinin arkasına geçmeye çalışarak uzun süre denizde it dalaşı yaptı. Kontrollü olarak hareket eden botlar zaman zaman 30 metreye kadar birbirlerine yaklaştı. Bu arada adalardan gelen bazı Yunanlı gazetecilerle Bodrum'dan giden bazı Türk gazeteciler de uzaktan görüntü almaya çalıştı. Saat 12.30 sıralarında ise Yunanistan'ın İstanköy ve Kilimli adalarından iki sahil güvenlik botu ile bir savaş gemisi daha bölgeye geldi. Türk ve Yunan sahil güvenlik botları, daha sonra kendi sularına çekilerek Kardak kayalıklarını uzaktan izlemeye aldı.


Misafir 31 Mayıs 2006 11:35

Avrupa hızla içine kapanıyor (I)
 
Ünlü İtalyan gazeteci Orianna Fallaci gibi seslere kulak verecek olursak Avrupa, çok kültürlülük, bir arada yaşama vs. sloganları altında Avrupalılık iddiasından vazgeçmek üzere. Öfke ve Gurur kitabının yazarı Fallaci’ye göre, bu Avrupa’nın sonu demek. “Çok, çok, ama çok öfkeliyim.” diyen Orianna Fallaci, Avrupa’nın ayağa kalkmasını ve Batı’yı savunmasını istiyor.

İngiltere’de geçtiğimiz haftalarda yapılan yerel seçimlerin galibi Muhafazakar Parti ve İngiliz Ulusal Partisi oldu. Çoğu siyasi gözlemci için bu sonuç bir sürpriz değil. Sağ ve milliyetçi söylemlerin güç kazandığı Avrupa’da merkez, uzun bir süredir sağa doğru kayıyor. Bu eksen kayması, Avrupa’daki göç ve entegrasyon tartışmalarının ve İslam-Batı ilişkilerinin de yoğun bir şekilde tartışıldığı bir döneme rastlıyor.
İngiltere’de yapılan yerel seçimlerde, iktidardaki İşçi Partisi önemli kayıplar verdi. Merkez sağı temsil eden Muhafazakar Parti ve aşırı sağı temsil eden İngiliz Ulusal Partisi, hem İşçi Partisi’nin iktidar yorgunluğunu hem de muhalefette olmanın avantajını kullanarak önemli bir seçim kazandı. İşçi Partisi 319 belediye meclis üyeliğini ve 18 belediye meclisini kaybetti. Seçimlerde Muhafazakarlar 68, İşçi Partisi 29 ve Liberal Demokratlar 13 belediye meclisini kazandı. Yerel seçim sonuçları ulusal seçimlere göre dağıtıldığında çıkan tablo İşçi Partisi için iç açıcı değil: Muhafazakar Parti yüzde 40, Liberal Demokratlar yüzde 27, İşçi Partisi yüzde 26. Bu eğilimi göğüslemek zorunda olan Tony Blair, kabinesinde önemli değişiklikler yaptı. İngiltere siyaseti şu anda bu değişiklikleri konuşuyor. Fakat dipteki dalga, farklı sorunların varlığına işaret ediyor.
İngiltere’de yaşanan, Avrupa genelinde yaşanan bir sürecin paralelinde işliyor. Avrupa’da aşırı sağ ve milliyetçi siyasetin ana tezleri, merkez ve sol siyasi partilerin söylemlerine adım adım nüfuz ediyor. İşsizlik, güvenlik, göç, entegrasyon, eğitim, çok kültürlülük, AB’yle ilişkiler ve dış politika konularında, sol ve merkez partiler, daha korumacı ve muhafazakar politikalara yöneliyorlar. Ülkenin birlik ve bütünlüğünü güvenlik stratejisine dayandıran yaklaşımlar, sağ, sol ve merkez bütün siyasi aktörler arasında taraftar buluyor. Vatandaşlık hakları ve göçmenler konusunda Fransa ve Almanya’ya göre daha temiz bir sicile sahip İngiltere’de bile, “küresel ulusalcılık” diyebileceğimiz bir eğilim azınlıklar başta olmak üzere pek çok insanı tedirgin ediyor. Ünlü İtalyan gazeteci Orianna Fallaci gibi seslere kulak verecek olursak Avrupa, çok kültürlülük, bir arada yaşama vs. sloganları altında Avrupalılık iddiasından vazgeçmek üzere. Öfke ve Gurur kitabının yazarı Fallaci’ye göre, bu Avrupa’nın sonu demek. “Çok, çok, ama çok öfkeliyim.” diyen Fallaci, Avrupa’nın ayağa kalkmasını ve Batı’yı savunmasını istiyor ve ekliyor: “(11 Eylül, Madrid ve Londra’daki) terörist eylemleri yapanların ve onlara göz yuman sol aydınların yüzüne tükürüyorum.”
Avrupa ulusalcılığı
Türkiye’de olduğu gibi Avrupa’da da ulusalcılık olarak ortaya çıkan siyasi eğilim, ırk ya da kültür üstünlüğüne dayalı bir siyasi dil kullanmıyor. Klasik milliyetçiliğin millet vurgusunun yerini, iki faktör almış durumda: Öteki olarak tanımlanan gruplara karşı tepki ve ülkeyi sömürüp işgal edeceğine inanılan sistem. Birinci faktörü temsil eden gruplar, bazen bir dinî topluluk, bazen etnik bir grup, bazen de kültürel bir geleneğin takipçileri olabiliyor. Avrupa’da son yıllarda Müslüman azınlıklara karşı işlenen nefret suçları, ayrımcılık ve kısaca İslamofobia adını verdiğimiz İslam korkusu, Avrupa ulusalcılığının ötekileştirme algısının bir sonucu olarak ortaya çıkmakta. Fransız Katolikleriyle Fransız laiklerinin Fransa’daki Müslüman topluluğa karşı ortak yahut benzer tavırlar göstermesi, bu ulusalcılık türünün pek çok dinî ve siyasi ayrımı aşabildiğini gösteriyor.
Fallaci’nin yukarıdaki öfkesi, Avrupalı ve Amerikalı aydınlar arasında giderek taraftar buluyor. Ortadoğu çalışmalarının duayeni kabul edilen Bernard Lewis, bir müddettir Avrupalıları Müslüman göç dalgasına karşı harekete geçmeye çağırıyor. Lewis’e göre Avrupa’nın elli yıl içinde Müslüman bir kıta haline gelmesi işten bile değil. Böyle bir şeyin demografik, siyasi ve sosyal açıdan nasıl gerçekleşeceği konusunda kimse ikna edici bir şey söyleyemiyor. Fakat Lewis’ten Fallaci’ye, Jylland-Posten gazetesinin editöründen Fransa eski Cumhurbaşkanı Giscard d’Estaing’e kadar pek çok Avrupalı “diaspora İslamı”nın, “el-Kaide İslamı”ndan daha az tehlikeli olmadığına kesin olarak inanmış görünüyor. Ne yazık ki bu, İslam’ın Batı’nın “modern ötekisi” olarak yeniden kurgulanmasına imkan sağlayan bir yaklaşım.
Bu süreçte pek çok ayrıntı gözden kaçıyor ve Avrupa’daki Müslümanlar bir kültür ve güvenlik tehdidi olarak algılanıyor. Bunun kayda değer örneklerinden biri, 2002 yılında öldürülen Hollandalı siyasetçi Pim Fortuyn. Homoseksüel olduğunu açıkça ilan eden Fortuyn, İslam ve Müslüman göçmenler konusundaki ırkçı görüşleriyle tanınıyordu. 1997 yılında Kültürümüzün İslamlaşmasına Karşı kitabını yazan Fortuyn, “İslam geri bir kültürdür; kanunlar el verse tek bir Müslüman göçmenin Hollanda’ya girmesine izin vermem.” diyor ve ekliyordu: “Ben, İslam’a karşı soğuk savaşın sürdürülmesinden yanayım.” Fortuyn 2002 yılında, Hollanda seçimlerine bir hafta kala aşırı solcu bir çevreci aktivist tarafından öldürüldüğünde bu Hollanda’da bir şok etkisi yarattı. Fakat Theo Van Gogh cinayetinden sonra yaşanan travma yaşanmadı. Kimse sol ve çevreci hareketleri, Avrupa’nın temellerini yıkacak bir tehdit olarak ilan etmedi. İslam ve Müslüman göçmenler şimdilik bu tehdit algısı ihtiyacını yeteri kadar karşılıyor olsa gerek.
Avrupa’nın tehdit algısı
Avrupa ulusalcılığının ikinci unsurunu oluşturan sistemik güçler ve onların yerel (ulusal) temsilcileri, birincisi kadar açık ve seçik olmasa da ABD ve Avrupa Birliği (AB) üzerinde odaklanıyor. Avrupa’nın Amerika ile olan uzun sancılı tarihi, pek çok evreden geçti. 19. yüzyılda Nietzsche gibi düşünürler için Amerika hiçbir insanı, değer üretememiş bir “iktidar makinesi” idi. Amerikan kurucu babalarının ahlak, vicdan, özgürlük ve eşit vatandaşlık vurgularına rağmen Amerika, Avrupa’nın kültür ve medeniyet derinliğinden yoksun, kaba-saba güce dayanan ve ‘sonradan bitme’ gücü temsil ediyordu. 20. yüzyılda Amerika, Avrupa’nın ötekisi olmaya devam etti. Heidegger’den Frankfurt Okulu’na kadar pek çok Avrupalı düşünür, Amerika’yı “Avrupa’nın olmaması gereken şey”in tecessüm etmiş hali olarak gördü. Amerika, Avrupa solunun siyasi ötekisi, Avrupa sağının kültürel ötekisi olarak kaldı. 11 Eylül sonrasında Avrupa’da yükselişe geçen Amerikan-karşıtlığının İslam dünyası yahut Latin Amerika’dan geri kalmamasına bu yüzden şaşırmamak gerekiyor.
DR. İBRAHİM KALIN

HOLLY CROSS ÜNİV. / SETAV GENEL KOORDİNATÖRÜ


Misafir 31 Mayıs 2006 14:00

31 Mayıs 2006 Tarihi eserler iade edilmeli mi



Karun Hazineleri’nin çalınması ve Uşak Arkeoloji Müzesi Müdürü’nün şüpheli olarak gözaltına alınması, dünya basınında da geniş yankı buldu. İngiliz Times Gazetesi, hazinelerin çalınmasının "Türkiye için utanç" olduğunu belirtirken, New York Times, tarihi eserlerin ait olduğu ülkeye iade edilmesinin doğru olup olmadığını tartışmaya açtı.

AMERİKAN New York Times Gazetesi, 1993 yılında New York’taki Metropolitan Müzesi’nden Türkiye’ye teslim edilen Harun Hazinesi’nden bazı parçaların çalınmasının, tarihi eserlerin bulunduğu yere iade edilmesinin ne kadar güvenilir bir metot olduğunu yeniden tartışmaya açtığını yazdı.

Washington Times Gazetesi, Uşak Arkeoloji Müzesi Müdürü ve diğer sekiz kişinin Karun Hazineleri’nin çalınmasında şüpheli olduklarını belirtti. Haberde 2500 yıllık eserlerin en az iki parçasının çalındığı kaydedildi.

2500 yıllık Karun Hazineleri’nin büyük bir yasal savaşın ardından Türkiye’ye getirildiğini aktaran İngiliz Times Gazetesi ise hazinenin bazı parçalarının çalınarak yerine sahtelerinin konulduğunun doğrulandığını belirtti. Yapılan hırsızlığın Türkiye için bir utanç olduğunu savunan gazete, Türkiye’nin daha önce yurt dışındaki eserlerini isterken, kültürel mirası herkes kadar iyi koruyabileceğini iddia ettiğini hatırlattı.

İngiliz Independent Gazetesi de, 363 parçalık Karun Hazineleri’nin 1966’da Türkiye’den çalındığını, daha sonra New York’ta bulunan Metropolitan Müzesi’nde sergilenmeye başlandığını hatırlattı. Bunun üzerine Türkiye’nin uzun bir yasal mücadelenin ardından, 1993 yılında hazineleri Türkiye’ye getirdiğini aktaran gazete, hazineden bazı parçaların çalındığının netlik kazandığını belirtti.

İskoç gazetesi Scotsman ise yetkililerin, böyle bir hırsızlığın müze görevlilerinin bilgisi olmadan gerçekleşmesinin oldukça zor olduğunu söylediğini aktardı. Gazete, Müze Müdürü’nün hırsızlıkta rolü olduğu iddialarını reddettiğini ve "Hazineyi bulan köylüler bana hazinenin lanetli olduğunu söylediğinde inanmamıştım" dediğini belirtti.


Hi-LaL 1 Haziran 2006 09:33

İlköğretime Zorunlu Yabancı Dil Dersi

https://www.msxlabs.org/images/1.gif
İlköğretim okullarında dördüncü sınıftan itibaren zorunlu yabancı dil derslerine yer verilecek.

Milli Eğitim Bakanlığı'nın 'Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi Yönetmeliği', Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Yönetmeliğe göre, ilköğretim kurumlarında dördüncü sınıftan itibaren zorunlu yabancı dil derslerine yer verilecek. Aynı sınıftan itibaren zorunlu yabancı dil derslerinin takviyesi amacıyla ya da ikinci yabancı dil dersi olarak seçmeli yabancı dil dersleri okutulabilecek.

Tüm sınıflarda ders saatleri dışında öğrencilerin seviyelerine uygun olarak yabancı dil yetiştirici kurs programları uygulanabilecek.

Ortaöğretim kurumlarında ise ilköğretimdeki yabancı dil ders programlarının devamı olarak zorunlu birinci ve Talim ve Terbiye Kurulu'nca uygun görülen okullarda zorunlu ikinci yabancı dil derslerine yer verilecek. Ayrıca zorunlu yabancı dil derslerinin takviyesi amacıyla seçmeli yabancı dil derslerine de yer verilebilecek.

Ders saatlerinin sayısı
Okul türü ve sınıflara göre yabancı dil ders saatlerinin sayısına Talim ve Terbiye Kurulu'nca karar verilecek. Tüm sınıflarda ders saatleri dışında öğrencilerin seviyelerine uygun olarak yabancı dil yetiştirici kurs programları uygulanabilecek.

Yaygın eğitim kurumlarında, yaşam boyu eğitimi de destekleyecek şekilde değişik ihtiyaç alanlarına ve yaş gruplarına cevap vermek üzere çeşitli kademelerde yabancı dil kursları açılabilecek.

Nakil halinde durum
Nakillerde öğrencilerin öğrenim görebilecekleri aynı yabancı dil dersi okutulan okullara nakledilmelerine özen gösterilecek. Nakledilebilecekleri aynı yabancı dil dersinin okutulduğu okul bulunmadığı takdirde öğrencinin yabancı dil dersi, nakledildiği okulun yabancı dil dersi ile değiştirilecek.

Nakillerde dönem ve yarıyıl notları, ilgili mevzuat hükümlerince belirlenecek. Ancak iki dönem notunun farklı yabancı dillerden olması halinde de yarıyıl notu, iki dönem notunun aritmetik ortalaması alınarak belirlenecek. Özel Yönetmeliği bulunan okullarda ilgili yönetmelik hükümleri uygulanacak.

Okul yönetimleri, nakilleri nedeniyle yabancı dil dersi değişen öğrencilerin yetiştirilmeleri için gerekli önlemleri alacak.

Yabancı dil dersi değişen öğrencilerin önceki sınıflarda yabancı dil dersinden sorumluluğu varsa, sorumluluk değiştirilen yeni yabancı dil dersinden başarılı olunması halinde kalkacak.

Bu arada aynı konuda düzenleme içeren 'Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi Yönetmeliği', yürürlükten kaldırıldı.


GusinapsE 3 Haziran 2006 21:31

Muson yağmurları 75 can aldı

Hindistan'da bu yıl erken başlayan muson yağmurları ve fırtınaları, şimdiden 75 can aldı.

Yetkililer, beklenenden daha önce 18 mayısta başlayan muson yağmurlarının, bu hafta içinde kuzeydeki Uttar Pradeş eyaleti başta olmak üzere 75 kişinin ölümüne yol açtığını bildirdi.

Batıdaki Gucarat eyaletinde de sel ihtimaline karşı alarma geçildi.

Musonlar, geçen yıl Hindistan'da 400 kişinin ölümüne sebebiyet vermişti.


Türk gemisi Yunan tankeriyle çarpıştı


Ege'de Türk gemisi Yunan tankeriyle çarpışıp battı: 1 ölü, 5 kayıp
Yunanistan'ın Mora yarımadasının doğusundaki Hydra adasının 16 mil açığında bir Türk kargo gemisinin bir Yunan tankeriyle çarpışarak battığı, mürettebatından bir denizcinin yaşamını yitirdiği bildirildi.

Yunan basın-yayın organları, ''Agios Artemios'' adlı Yunan tankerinin de ağır hasar gördüğü kazada, ''Mina'' adlı Türk gemisinin 13 kişilik mürettebatından 7 denizcinin bölgeye giden arama-kurtarma ekiplerince kurtarıldığını, 5 denizcinin hala kayıp olduğunu duyurdular.

KAYIP 5 TÜRK DENİZCİ ARANIYOR

Yunanistan'ın Mora yarımadasının doğusundaki Hydra adasının 16 mil açığında bir Yunan tankeriyle çarpışarak batan Türk kargo gemisinin mürettebatının kayıp üyelerini arama çalışmalarının sürdüğü açıklandı.

Yunanistan Deniz Ticaret Bakanlığı yetkilileri, A.A muhabirine yaptıkları açıklamada, Fas'ın Kazablanka kentine Türkiye'den yüklediği demiri taşıyan "Han" adlı Panama bandıralı geminin, 13 kişilik Türk vatandaşlarından oluşan mürettebatından 7'sinin kurtarıldığını, birinin cesedinin bulunduğunu, 5 denizcinin ise aranmasına devam edildiğini belirttiler.

Kaza bölgesinde sahil güvenlik ekiplerinin ve 3 Super Puma tipi arama kurtarma helikopterinin görev yaptığını belirten bakanlık yetkilileri, çarpışmada ağır hasar gören "Agios Artemios" adlı Yunan tankerinin mürettebatı arasında ölen ya da yaralanan olmadığını kaydettiler.


Topkapı Sarayı İnternette


Türkiye’nin en önemli kültürel zenginliklerinden biri olan Topkapı Sarayı için internette tanıtım sayfası hazırlandı. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğünün işbirliğiyle hazırlanan web sayfasına "www.topkapisarayi.gov.tr" ve "www.kulturturizm.gov.tr" adreslerinden ulaşılabilecek. Türkçe hazırlanan site, 9 Haziran’dan itibaren İngilizce de hizmet verecek.


GusinapsE 3 Haziran 2006 21:51

Günde 1000 SMS atılır mı?

http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/ekonomi/1146039450997.jpgCep telefonu adeta bir bağımlılık oluyor... Gençler artık konuşmak yerine, cep telefonuyla mesaj çekmeyi tercih ediyor. Günde 1000 SMS çeken bile var. Sonuçta da gençler kendi dilini unutuyor.
Zamane gençliği, cep telefonuyla mesaj çekmekten kendi dilini kullanmayı unutuyor. Son iki yıl içerisinde Amerika'da yapılan araştırmalara göre, iletişim kurmak için “dudaklarından çok parmaklarını kullanan” ve sürekli mesajlaşan gençler konuşmayı unutuyor ve birbirlerine yabancılaşıyor... Bazı gençlerin günde 1000'e yakın mesaj yazdığını belirten uzmanlar, bunun sonucunda karşı tarafı dinlememe ve toplum içerisinde konuşamama gibi sorunların ortaya çıktığını belirtiyor.

DİL KÖRELİYOR
“İnsanların dinlemesi için nasıl konuşmalıyız?” isimli kitabın yazarı Sonya Hamlin mesajlaşma hastalığının en doğal yeteneğimiz olan konuşarak iletişim kurma özelliğimizi körelttiği kanaatinde. Kaliforniya Lisesi öğrencileriyle yaptığı mülakatlarda, çocukların sorularına kısa ve kaçamak cevap verdiklerini fark edince sorunun boyutlarını fark ettiğini belirten yazara göre, bir başka tehlike de kısaltılmış mesaj dilinin dili yozlaştırması. Gençlerin bu yeni alışkanlığı, cep telefonu modellerini de etkiliyor. Taleplere cevap vermek isteyen GSM firmaları, rahat yazı yazılabilen tuş takımlarına sahip modellere ağırlık veriyor. Ayrıca internete girerek e-posta göndermeyi ya da “chat” yapmayı kolaylaştıran “Blackbarry” gibi servisler de bu rekabetin son ürünleri...

İLETİŞİM KOPUYOR
Uzmanlar, evde aileleriyle de çok az konuşan ve ilk iş olarak bilgisayarı açıp mesajlarını kontrol eden yeni neslin iş yaşamındaki en büyük sıkıntısının “iletişim kurmak” olduğunu belirtiyor. “Yazılı bir metni defalarca okuyup öyle cevap verebiliyorsunuz. Bu yüzden yazılı iletişim daha rahat” diyen gençlerin mesajlaşmak yanında diğer tercihleri de chat yapmak ya da birbirlerine e-posta göndermek. Okul yatakhanelerinde aynı odada bile bilgisayarları aracılığıyla konuşan gençler olduğu bile söyleniyor

İŞTE MESAJ KLİŞELERİ
Sesli harfler çıkartılarak kısaltma yapılıyor:
* Benim param yok:Bnm prm yk
Sesli harfle başlayan kelimelerinse ilk sesli harfi yazılıyor.
* Hiçbir şey anlamadım Hc br sy anlmdm

ERGEN DE GÖZÜ KAPALI YAZIYOR
Cep mesajını neredeyse bir yaşam tarzı haline getirenlerden biri de sanatçı Gülben Ergen...
Gözü kapalı dahi mesaj atabilen Ergen, bu konudaki hünerlerini geçtiğimiz günlerde bir canlı yayında ortaya koydu ve stüdyodaki bir konukla giriştiği mesaj atma yarışından galip ayrılmayı başardı. Ergen, gün içinde pek çok işini de mesaj yoluyla hallettiğini söylüyor



GusinapsE 10 Haziran 2006 20:55

Topkapı Sarayı'nda skandal!
 
Topkapı Sarayı'nda skandal!

http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/guncel/1149311012972.jpgBir skandal da Topkapı'da
Uşak'ta başlayıp Kahramanmaraş'ta süren müze skandallarına Topkapı Sarayı da eklendi. Envantere kayıtlı 43 eserin depolarda kaybolduğu ortaya çıktı. Bakanlık, sarayda genel sayım başlattı
Karun Hazinesi'nin soyulmasıyla patlak veren müzeler skandalına İstanbul Topkapı Sarayı da eklendi. Milliyet'in 25 Aralık 2005 tarihinde "Tarihimizi süpürüyoruz" manşetiyle duyurduğu haberle başlayan Topkapı Sarayı'ndaki soruşturma sonucunda Padişah Elbiseleri, Avadancılar ve Güzel Yazmalar bölümlerinde toplam envantere kayıtlı 43 eserin kayıp olduğu belirlendi.
Kültür ve Turizm Bakanlığı, müfettiş raporları üzerine sarayda Kutsal Emanetler ve Hazine Bölümü'nü de kapsayan genel bir sayım başlattı.

Çalışma 4 ay sürdü
Topkapı Sarayı uzmanlarınca fotoğraflanan müzenin içler acısı haldeki depo görüntüleri Milliyet'te yayımlandıktan sonra, Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç'un talimatıyla soruşturma başlatılmıştı.
Görevlendirilen iki müfettiş 4 ay boyunca depolardaki envanterleri tek tek gözden geçirerek nisan ayında tamamladıkları raporu, Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç'un onayına sundu. İncelenen depolarda 43 eserin kaybolduğu ortaya çıktı.

Koç: Utanç verici
Raporda şu ifadelere yer verildi:
"6 Mayıs 2005 tarihli devir teslim tutanağı baz alınarak yapılan soruşturma neticesinde, Padişah Elbiseleri ve Avadancılar bölümlerinde 'Kâbe Örtüsü' başta olmak üzere çok sayıda eserin kaybolduğu belirlendi.
Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç'un 'Utanç Verici' olarak nitelendirdiği saraydaki durum, ayni ile vakidir. Üst makamlarda görev alan bürokratların son 30 yıldır gösterdikleri basiretsizlik maalesef saray idaresinin sorumluluğunu hukuken örter niteliktedir.

Devir teslim sonuçlanmıyor
Avadanlar ve Padişah Elbiseleri bölümlerinde 3 yılı aşkın bir süredir devir teslim işlemleri sonuçlandırılamıyor.
Müze dışından istenen uzmanlarca oluşturulacak bir komisyonla bu bölümdeki eserler tek tek incelenecek. Komisyon kararı doğrultusunda eksik eserler, sorumlusu Hülya Tezcan'a, Güzel Yazmalar Bölümü'nde Filiz Çağman'ın zimmetinde bulunan Gülendam Nakipoğlu'na devri sırasında müfettişler tarafından yapılan sayımda ortaya çıkan ve diğer bölümlerde bulunamayan 49/663 envanter numaralı levhanın da Çağman'a ödettirilmesine karar verildi.
Mimar Sinan'ın da ustalığını yaptığı Topkapı Sarayı'ndaki atölye ve işliklerden bugün sadece sedefhane ve fotoğrafhane günümüze gelebilmiştir. Bu iki atölyede teknik donanım ve personel açısından yetersizdir."

KAYBOLAN ESERLER
Müfettişlerin yaptıkları incelemeler sonucunda sarayda kaybolduğu belirlenen tarihi eserlerin listesi ve envanter numaraları şöyle:

GÜZEL YAZMALAR BÖLÜMÜ:

49/663 El Yazması Levha


PADİŞAH ELBİSELERİ BÖLÜMÜ:

13/526 Kaftanın etiketi
13/874 Kazaki'nin yeleği
13/1538 Kumaş seccadenin çerçevesi
13/1675 Kumaş parçası
13/1984 Pabucun bağı
13/2004 Pelerinin kurdelesi
13/2029 Halı seccadenin tahta çerçevesi
13/2124 Kavuğun tepeliği
13/2159 Halı seccadenin tahta çerçevesi
13/854 Kılıç kayış altınyaldız kakma tezginatlı tokası


AVADANCILAR BÖLÜMÜ:

24/145 Kâbe kapı perdesi
24/174 Kâbe perdesinin yuvarlak yeşil kutusu
24/638 Kisve-i saadet kuşağının astarı
24/650 Kabe perdesinin dokuma parçası
24/771 Torba
24/815 Kumaş parçası
24/825 Örtünün etiketi
24/849 Sanduka örtüsünün etiketi
24/857 Örtünün etiketi
24/881 Sanduka örtüsünün etiketi
24/888 Sanduka örtüsü torbası
24/890 Kisvenin torba ve etiketi
24/903 Çuha parçasının etiketi
24/906 Sandık örtüsünün astarı
24/1402 Deve başlığının gümüş paftası
24/1454 Mahmel takımından kesilen saçakların torbası
24/1456 Mahmel püskülünün torbası
24/1470 Örtünün etiketi
24/1711 Sarığın mevcut olan kavuğu
24/1715 Sarığın etiketi
24/1718 Kavuğun etiketi
24/1728 Hokka kapağı
24/1757 Kavuğun etiketi
24/1943 Mürekkep
24/1946 Hacıyağı şişesi
24/1956 Hasırdan örme sepet
24/1961 Torba
24/1962 Yazılı bez
24/2004 Alemin yuvarlak yeşil kutusu
24/2056 Mahmil-i şerif muhafazası kılıfı
24/2120 Külah
24/2261 Bohçanın etiketi

Haber: Ömer ERBİL


GusinapsE 10 Haziran 2006 22:33

Tüyler ürperten katliam!

http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1142580607563.jpgİşte ABD’nin Irak’ın Hadisa kentinde yaptığı katliamdan tüyler ürperten notlar...
ABD Ordusu'nun tutsaklara işkence ettiğini gösteren Guantanamo ve Ebu Garib skandalları Amerikan medyasının yoğun araştırmaları sonucunda açığa çıkmıştı. Dünya, şimdi de ABD'nin en etkili haber dergisi Time'ın ortaya çıkardığı Hadisa katliamını konuşuyor. Hadisa katliamında 24 Iraklı sivil, Amerikan askerleri tarafından hunharca öldürüldü. ABD'nin imajına derin bir yara açan katliamda başrolü Amerikan Deniz Piyadeleri 3'üncü Taburu'na bağlı Kilo Bölüğü oynadı. “Kill All” (Hepsini Öldür) Bölüğü olarak tanınan time bağlı askerler, Vietnam Savaşı'ndan bu yana en büyük sivil katliamına imza attı. işte Amerikan Newsweek dergisinin yorumuyla Hadisa katliamının perde arkası:
“Telefonu olanı vurun”
Irak işgalinin ardından kanlı Felluce Operasyonu'na katılan Kilo Bölüğü, operasyonlar öncesine Gladyatör filmini izleyip, harekatlarda heavy metal müzik dinlemesiyle biliniyor. Askerler, saldırı öncesinde Gladyatör yemini ederek “Onurlan için öleceklerini” söylüyor. Bu yeminden sonra bölük komutam bomba riskine değinerek “Elinde cep telefonu olan bir p.ç gördüğünü/de kafasından vurun” dedi. Öldürmek için eğitilen bu bölüğün düzen sağlamak için Hadisa'ya gönderilmesi ölümcül bir hata oldu.
Kör adamı bile öldürdü
Tarihler 19 Kasım 2005'i gösterdiğinde 4 araca binen askerler rutin devriye görevine çıktı. Saat 07:15'te konvoydaki bir araç yola yerleştirilen bombanın patlaması sonucu havaya uçtu... Patlamada 20 yaşındaki asker Miguel Terezzas öldü. ABD Ordusu'nun raporlarına göre patlamada ayrıca 15 Iraklı can verdi. Sonra direnişçilerle çıkan çatışmada 8 kişi daha öldü. Ama gerçek bu kadar basit değildi. Iraklı genç bir gazetecinin Time dergisine gönderdiği fotoğraf ve otopsi kayıtları tam bir katliamın yaşandığını gösterdi. Patlamadan sonra öfkeyle araçlarından inen askerler çevreye ateş açmaya başladı. 5 Iraklı hemen öldü. Ardındın 4 eve baskın yapıldı. İlk evde 7 sivil sorgusuz sualsiz yaylım ateşine tutuldu. Aralarında tekerlekli sandalyeye mahkum kör bir adam da vardı. İkinci ev bir Iraklı polisindi... Evde 2 Kalaşnikov bulan askerler 4 erkeği bir odaya toplayıp öldürdü. Üçüncü evin kapısını “Hepinizi s..eceğiz!” diye zorladılar. Kapıyı açmayan bir kadın başından vuruldu.
“Keşke ben de ölseydim”
Gülerek cesetleri sayan askerlerin girdiği 4'üncü evde ise tam bir vahşet yaşandı... Kapıyı kıran askerler önce evin erkeğini sonra ise 5 çocuğu vurdu. Iraklı anne vücudunu siper edip kızını banyoya kaçırmaya çalıştı. Bu sırada sırtından aldığı yaralar yüzünden öldü. Sonuç olarak yaklaşık 10 dakika içinde 24 Iraklı can verdi. 12 yaşındaki Sefa Yunus annesinin cansız bedenin altında kaldığı için ölümden kurtuldu. Ancak Sefa'nın sözleri kalbinde açılan derin yarayı özetliyor: “Keşke ben de ölseydim... Bütün kardeşlerim öldü... Amerikalılar çok acımasız...”




Zerkavi öldürüldü

http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1149754674748.jpgIrak El Kaidesi’nin lideri Ebu musab Ez Zerkavi’nin öldürüldüğü öne sürüldü.

Irak Başbakanı Nuri El Maliki, Irak’taki El Kaide örgütünün lideri Ebu Musab Zerkavi’nin öldürüldüğünü resmen açıkladı.

Amerikan ABC televizyonunun haberine göre, ABD Bağdat’ta bir eve hava saldırısıyla Ez Zerkavi’yi hedef aldı. Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari de, AP’ye yaptığı açıklamada, Zerkavi’nin son video görüntülerinin ardından, yerinin belirlendiğini belirtti.
ABD yönetiminin başına 25 milyon dolar ödül koyduğu Ürdün asıllı Ebu Musab Ez Zerkavi, adını özellikle Irak’ın işgaliyle duyurmuştu. Zerkavi, Irak’taki pek çok eylemi üstlenen El Kaide örgütünün Irak kolu lideriydi.
Bu arada Irak hükümetinden bir kaynak, Zerkavi’nin bir yardımcısının da yakalandığını belirtti. Yakalanan yardımcının Zerkavi ve örgütüyle ilgili önemli bilgilere sahip olduğu kaydedildi.




Misafir 10 Haziran 2006 22:45

Sözde Soykırıma İğrenç Klip
 

Amerika’da 1993 yılında kurulan Ermeni Heavy Metal grubu System Of A Down, 2005 yılında çıkardığı Hypnotize albümündeki ‘Holy Mountains (Kutsal Dağlar)’ isimli şarkıya klip çekti. Klip ilk önce internet üzerinde yayınlanmaya başladı. Türkiye’de Fan Club’u bulunan ve büyük hayran kitlesine sahip olan grup, konserlerinde de Türklere karşı ağza alınmayacak küfür ettikleri için de bazı hayranlarından tepki çekmişti. Çekilen klibi izleyen herkes şoke oldu. Klipte sözde Ermeni soykırımı konusu işleniyor. Olay klipte başta Atatürk olmak üzere Enver Paşa, Talat Paşa soykırım mimarları olarak gösteriliyor. Sultan Abdülhamid ve Ermeni teröristler tarafından öldürülen Cemal Paşa için de ‘killer (katil)’ deniliyor. Özellikle Mustafa Kemal Atatürk’ün portresi klipte gözüktüğü zaman fonda ‘katil’, ‘yalancı’ sözleri söyleniyor.

TÜRK HAYRANLARI ŞAŞKIN
Grubun hayranları, internet sitesinde yayınlanan klibin ardından büyük bir şok yaşarken, bazı hayranları görüntülere inanmak istemedi. Fun Club’ta görüşlerini belirten hayranları grubun başta Atatürk olmak üzere Enver Paşa ve Talat Paşa’ya yaptıkları haraketlere inanmak istemeyerek, ‘kulaktan dolma bilgi’ olarak değerlendirdi. Ayrıca siteye yüzlerce hakaret maili atıldı.


ABD’DE PROTESTO KONSERİ
Grubun hayranlarının oluşturduğu Fan Club sitelerinde grubun İstanbul’da konser vermesi isteniyor. Grup üyeleri özellikle Türkiye karşıtı şarkıları nedeniyle İstanbul’a gelmeye yanaşmıyorlar. Grup adına kurulan internet sitesinde forumları yazan bir hayranı, ‘Onlar Türkiye’ye gelsin 200 YTL’yi gözden çıkarırım’ bir hayranı da, ‘Onların gelmesini çok istiyorum ama güvenlik önlemi alınması gerekiyor’ diyor. Siteye yaklaşık 250 kişi üye olmuş. Grup ayrıca 2005 yılında MTV Avrupa’dan ‘En iyi alternatif müzik’ ödülü almış.
‘System Of A Down’un temmuz ayında Kanada’dan başlayacak olan turnesi ABD’nin çeşitli eyaletlerinde ve Avrupa’da sona erecek. Bu arada grup üyelerinin Washington’daki Türk Büyükelçiliği önünde geçtiğimiz 21-25 Nisan tarihleri arasında 3 gün süren eylemlerde sahneye çıkarak sözde Ermeni soykırımını protesto ettiği de ortaya çıktı.


‘KÖPEKLER VE TÜRKLER GİREMEZ’
Ünlü heavy metal grubu Slayer’ın bir yurtdışı konseri sırasında alt grup olarak sahne alan System Of A Down’un hazırladığı biletlerde, ‘Köpekler ve Türkler giremez’ yazısı büyük tepki çekmişti. Slayer’ın 2004 İstanbul konserinde alt grup olarak Türkiye’ye gelmesi beklenen Systeam Of A Down, Türklerin tepkisinden korktukları için konsere gelmemişti. System Of A Down grubu Serj Tankian (vokal+keyboard) , Daron Malakian (gitar+vokal) ve Shavo Odadjian (bass) ve John Dolmayan’dan oluşuyor. Kadrosu ile 1993 yılında Soil adıyla çalmaya başlayan grup daha sonra 1995’te Daron Malakian’ın bir şiirinden esinlenerek, System Of A Down adını aldı.


İŞTE OLAY ŞARKI
Holy Mountains (Kutsal Dağlar)
Onların akıldan çıkmayan görünüşlerini hissedebiliyor musun?
Onların akıldan çıkmayan görünüşlerini hissedebiliyor musun?
Yalancı, Katil, Şeytan
Aras Nehri’ne dön
Birinin anlamsız bakışları
kendini savaşta hissetti
Yalancı, Katil, Şeytan
Aras Nehri’ne dön
Özgürlük, Özgürlük, Özgürüz, Özgürüz
Kutsal dağları duyabiliyor musun?
Yalancı, Katil, Şeytan
Aras Nehri’ne dön
Biri hepsini kana boyayın dedi... öldürün dedi onları
Yalancı, Katil, Şeytan
Aras Nehri’ne dön
Özgürlük, Özgürlük, Özgürüz, Özgürüz
Onların hepsi geri döndü
Dağın yamacında dinleniyorlar
Öğrendik ki sizde hiç
Gurur yokmuş, katiller, i.neler
Aras Nehri’ne dönün
Onların hepsi geri döndü
Dağın yamacında dinleniyorlar
Öğrendik ki sizde hiç
Gurur yokmuş, katiller, i.neler
Aras Nehri’ne dönün
Özgürlük, Özgürlük, Özgürüz, Özgürüz
Kaynak: Akşam


KafKasKarTaLi 11 Haziran 2006 00:46

İSTANBULDA ÇOK GİZLİ BİR TOPLANTI
Dünya Bankası Başkanı Paul Wolfovitz ve ABD Dışişleri Bakan yardımcısı Marc Groosman gizlice İstanbul'a geldiler. İşte tek bir gazetecinin bile duymadığı o derin toplantı...http://www.aktifhaber.com/images/news/toplantisoru.jpg

Dünya Bankası Başkanı Paul Wolfovitz’den Türkiye’ye sürpriz ziyaret. Wolfovitz, ABD Dışişleri Bakan yardımcısı Marc Groosman ile ABD Eski Ankara Büyükelçisi Mark Paris İstanbul’da buluştu. İşte o ilginç buluşmadan önemli notlar.

İstanbul Çengelköy’deki kordon restoran pazartesi akşamı Amerika Birleşik Devletlerinden önemli misafirleri ağırladı. Masanın başköşesinde ziyareti medyadan gizli tutulan Dünya Bankası Başkanı Paul Wolfovitz vardı.

Wolfovitz ile aynı masayı ABD’nin iki eski Ankara Büyükelçisi paylaştı. Marc Paris ve halen ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı olan Marc Groosman. Ayrıca yemekte davetli listesi oldukça kabarıktı, Wolfovitz’e 80'i ABD'li, 11'i AB ülkelerinden davetliler, 75-80
civarında Türk olmak üzere 175 davetli eşlik etti.


Bu sürpriz buluşmanın mönüsünde ise ağırlık deniz mahsullerindeydi. Boğaz manzaralı restoranda akşam 19:00’da başlayan yemek gece geç saatlere kadar devam etti. Misafirler restorana geliş ve gidişte deniz yolunu tercih etti.

Sürpriz yemeği Robert Koleji Mezunlarının düzenlediği belirtiliyor. Ancak bunun gizli tutulması bazı soru işaretlerine sebep oldu.

Yemeğe Türkiye’den eski devlet bakanı ve merkez bankası eski başkanı Rüştü Saraçoğlu’nun da içinde bulunduğu bazı önemli isimlerin katıldığı ifade ediliyor. Ancak yemeğe Robert koleji mezunlarının ev sahipliği yaptığının belirtilmiş olmasına rağmen Türkiye’nin içinden geçtiği kritik süreçte böyle bir toplantının medyadan gizli tutulması amacı konusunda Kaflarda çok karışık soru işaretleri oluşturdu. Öte yandan toplantıyı düzenleyen kişilerin restoran sahibini uyararak medyaya bu konuda bilgi vermemesini istemesi de bu soru işaretlerini artırdı.


KafKasKarTaLi 12 Haziran 2006 01:55

Askerlikten Soğutma Davası Başladı
Yazar Perihan Mağden, "halkı askerlikten soğuttuğu” gerekçesiyle açılan davanın ilk duruşmasına katılmak üzere geldiği İstanbul Adliyesi'nde protesto edildi. http://www.aktifhaber.com/images/news/perihanmagden.jpgGazeteci-yazar Perihan Mağden, ”basın yoluyla halkı askerlikten soğuttuğu” gerekçesiyle hakkında açılan davanın ilk duruşmasına katılmak üzere geldiği İstanbul Adalet Sarayında protesto edildi.

İstanbul 3. Asliye Ceza Mahkemesi'ndeki davaya katılmak üzere Adalet Sarayına gelen Mağden, dışarıda bekleyen bir grup tarafından atılan protesto amaçlı sloganlarla karşılandı.
Duruşmanın yapılacağı mahkemenin bulunduğu adliyenin 3. katına çıkan Mağden, burada şehit yakınları ile gazilerden oluşan ve duruşmaya katılmak istediklerini belirten grup tarafından protesto edildi.
Bunun üzerine duruma müdahale eden Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğüne bağlı ekipler, mahkemenin yer aldığı ara koridorda bulunan grubu ana koridora çıkarttı. Polislerle tartışan ve direniş gösteren grup, polislerin kontrolünde adliye koridorunda, Perihan Mağden de kendisine destek vermek amacıyla gelen kişilerle birlikte koridorun başka bir bölümünde duruşmanın başlamasını bekliyor.

İDDİANAME

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianamede, Genelkurmay Adli Müşavirliğince Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne 4 Ocak 2006 tarihinde suç duyurusunda bulunulduğu belirtiliyor. İddianamede, söz konusu suç duyurusunda, haftalık yayınlanan ”Yeni Aktüel” adlı dergide Perihan Mağden tarafından yazılan ”Vicdani ret bir insan hakkıdır” başlıklı yazının, “halkı basın yoluyla askerlik hizmetinden soğutacak” etkinlikte yazıldığının anlatıldığı kaydediliyor.
Perihan Mağden'in savunmasına da yer verilen iddianamede, ”Ülkemizin de içinde bulunduğu coğrafi şartlar ile Avrupa Birliği'nin içinde bulunduğu coğrafi şartlar ve sınırlar ayrı ayrı göz önüne getirilip düşünüldüğünde, ülkemiz açısından zorunlu askerliğin ne denli önemli olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Kaldı ki, günümüzde silah altına alınan kişilerin yeteneklerine göre bulundukları yerlerde özellikle Doğu ve Güneydoğu illerinde öğretmen-doktor olarak gerektiğinde diğer konularda yeteneklerinden faydalanıldığı bir gerçektir. Bu nedenle yazı metninin, ifade özgürlüğünün kullanımından ziyade, askerlik hizmetinin yapılması ile ilgili halkı askerlikten soğutacak şekilde olduğu görülmüştür” deniliyor.
İddianamede, Perihan Mağden'in bu nedenle TCK'nın 318. maddesinin 1 ve 2. fıkraları uyarınca cezalandırılması isteniyor.
Söz konusu madde, “Halkı, askerlik hizmetinden soğutacak etkinlikte teşvik veya telkinde bulunanlara veya propaganda yapanlara 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası verilir. Fiil, basın ve yayın yolu ile işlenirse ceza yarısı oranında artırılır” hükmünü içeriyor.


Misafir 12 Haziran 2006 17:20

İtalya'da Çirkin Tablo
 
KKTC Tekvando kafilesi, Sardunya Adası’nın Cagliari kentinde kaldıkları otelin lobisinde bir milisin Türk bayrağını ayaklar altına alan yağlı boya tablosunu görünce, yer yerinden oynadı.


AMBARGOLU KKTC sporunun yüzakı, madalya hazinesi tekvandocuların, İtalya’nın Sardunya Adası’nın Cagliari kentinde yapılan Dünya Global Tekvando Şampiyonası öncesi kaldıkları otelde tablo krizi yaşandı.

KKTC Tekvando kafilesi, kaldıkları otelin lobisinde bir milisin Türk bayrağını ayaklar altına alan yağlı boya tablosunu görünce tepki gösterdiler. Bunun üzerine otel yönetimi, kafilemizden özür dileyip, Türk bayrağının üzerini siyah bir karton ile örttü. Ve en kısa zamanda bu hatanın düzeltileceği garantisini verdi.

TEPKİ SONUÇ VERDİ

KKTC Tekvando kafilesinin Türk bayrağını ayaklar altında gösteren yağlıboya tabloya yaptığı tepki sonuç verdi. İtalyanlar, özür dileyip, tablodaki bayrağımızın üzerini siyah bir kartonla örttüler.

:turkiye: Kınıyoruz Bu Kansız, Tohumları Belirsiz Irkı... :turkiye:


KafKasKarTaLi 13 Haziran 2006 01:47

Uçak Pistinde Göbek Atmaya Buyrun
Havaalanın'dan düğün salonu; uçak pistinden, dans pisti olur mu? Normal şartlar altında olmaz ama burası Türkiye... İşte dünyanın ilk Hava Alanı Düğün Salonu... http://www.aktifhaber.com/images/news/havaalanidugunsalonu.jpg1990’ların başında pisti ve binası yapılan Kastamonu Havaalanı 12-13 yıldır, devletin ödenek ayırıp tamamlamaması nedeniyle atıl durumda bekletiliyor. Tarifeli uçağın inmediği, Kastamonu Havaalanının terminal binası düğün salonu olarak kullanılırken çevresinde çocukların top oynadığı, koyun ve ineklerin otladığı havaalanının yaklaşık 2 bin 400 metrelik pisti de tahrip oldu.

Ekonomi Muhabirleri Derneği’nin (EMD), Anadolu Gezileri’nin ilkini gerçekleştirdiği Kastamonu gezisi sırasında, tabelasında "Havaalanı Düğün Salonu" yazan Kastomonu Havaalanı dikkat çekti. "Her ile bir havaalanı" sloganı çerçevesinde yapılan havaalanının 2 bin 400 metre pisti ve terminal binası bulunuyor. Ancak birkaç kez amatör ve özel uçakların iniş yaptığı havaalanı, 12-13 yıldır atıl durumda bekletiliyor ve adeta çürümeye terk edilmiş durumda. Pistin üst betonu tahrip olurken, çevresinde koyun ve ineklerin otladığı, çocukların top oynadığı havaalanının, terminal binası da "boş durmasın" diye düğün salonu olarak kullanılıyor.

Kastamonu Valisi Mustafa Kara, Kastamonulular tarafından imece usulüyle yaptırılan havalanının 12-13 yıldır atıl durumda beklediğini kaydetti. Havaalanının hizmete girebilmesi için terminal binasının ufak bir tadilattan geçmesi, pistin yüzeyinde oluşan hasarın giderilmesi için 5-10 santimetrelik beton çalışması yapılması, pistin 600-700 metre uzatılması ve bir kule yapılması gerektiğine işaret eden Kara, havalanına gelerek incelemelerde bulunan Ulaştırma Bakanlığı yetkililerinin alanın hizmete açılması için 2 trilyonluk bir kaynağa gereksinim duyulduğunu tespit ettiklerini bildirdi. Kara, "Ancak ben o kadar çok kaynak gerektiğini düşünmüyorum" dedi. http://www.hurriyet.com.tr/_newsimages/1667716.jpgKoyun ve ineklerin otladığı havaalanının yaklaşık 2 bin 400 metrelik pisti de tahrip oldu.

Ulaştırma Bakanı’nın bir kaç kez Kastamonu’ya geldiğini ve havaalanının çalışmadığını kendisine aktardıklarını belirten Kara, ayrıca ilgili bakanlara ve milletvekillerine de konuya ilişkin olarak yazı yazdıklarını söyledi.

"KASTAMONU SPOR KİRAYA VERİYOR"

Kara, havaalanının terminal binasının düğün salonu olarak kullanılmasına ilişkin olarak da "Havaalanı tamamlanınca düğün yapacağız" espirisiyle yanıtladı. Kara, terminal alanının il özel idaresinin olduğunu ve "boş durmaması" amacıyla Kastamonu Spor’a kiraya verdiklerini, Kastamonu Spor’un da gelir getirmek için terminal binasını "düğün salonu" olarak kullandığını kaydetti.

Türkiye’nin en çok göç veren şehri olan Kastamonu için havaalanının önemli olduğunu kaydeden Vali Kara, İstanbul’da 1-1.5 milyon Kastamonulu’nun yaşadığını, Kastamonu-İstanbul arasında, ilçeler dahil günde 50 otobüsün çalıştığını ve şimdi bir üniversite de kurulacak olması gibi nedenlerle havalanının faaliyete geçmesinin önemine işaret etti.

Kara, havalanının kullanılması için özel havayolu şirketleriyle görüştüklerini ancak bir sonuç alamadıklarını da söyledi.
Kastamonu Ticaret Borsası Başkanı Sedat İşeri ise tarihi ve doğal güzelikleriyle turist bekleyen, turizmi tanımaya çalışan Kastamonu’da böyle bir havaalanının bulunmasının büyük bir fırsat olduğunu belirtirken, "20 ilçesi olan ilimizden her gün İstanbul’a yaklaşık 50 otobüs insan gitmektedir. Bu havaalanın çalışması için önemli bir potansiyeldir. Bu nedenle havaalanının işletmeye açılması gerekmektedir" diye konuştu.

8 YILDIR İNŞAATI DEVAM EDEN POLİS OKULU

Öte yandan, Kastamonu’da inşaatı bitirilemeyen bir polis meslek yüksek okulu da bulunuyor. Vali Kara, Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu’nun İçişleri Bakanlığı döneminde başlatılan ve 8 yıldır devam eden inşaatın eski Kamu İhale Yasası dolayısıyla bir türlü bitirilemediğini kaydetti. Eski İhale Yasası’nın "iş bitirmeme esasına dayalı olduğunu" savunan Kara, kalan işi yeni yasaya göre ihale edeceklerini ve 1 yılda tamamlanacağını kaydetti.


Misafir 15 Haziran 2006 21:35

Lütfen Tepkisiz Kalmayın.!!!
 
http://news.ninemsn.com.au/vote.aspx?qid=2106

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Karukatürlerini Yayınlamak İsteyen vede Yeni Bir Kriz Çıkamasına Sebeb Olacak Olan Bu Olaya Lütfen Tepkisiz Kalmayın Gazateye İnternet Sayfasında Oy kullanma Bölümene Lütfen Hayır ( No ) İşaretleyin.Bu Terbiyezliğe Sessiz Kalmayalım.


GusinapsE 15 Haziran 2006 21:40

Türkiye, Karadağ’ı tanıdı


http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1150172684394.jpgTürkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti için de model olabileceği belirtilen Karadağ Cumhuriyeti’ni tanıdı.
Karadağ halkı, Mayıs ayında düzenlenen referandumda tercihini “Sırbistan ve Karadağ Devlet Birliği”nden ayrılma yönünde kullanmıştı. Türkiye, 3 Haziran’da ilan edilen egemen ve bağımsız Karadağ devletini tanıyan ilk ülkeler arasında yer aldı. Dışişleri Bakanı Gül, Karadağ Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Vlahovic’in, bu yöndeki talebine olumlu yanıt verdi. Vlahovic’e bir mektup gönderen Gül; Türkiye’nin, Karadağ Cumhuriyeti’ni tanıdığını ve diplomatik ilişkilerin tesisi için gerekli işlemleri başlatma kararı aldığını bildirdi.


AB ile müzakerede Rum krizi aşıldı

http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1144154049828.jpgAB ile fiili müzakerelerin başlamasına Rumların çıkardığı engelin AB Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyinde aşıldığı bildirildi. Belgenin Türk yetkililerin bilgisine sunulduğu öğrenildi.

AB ile bilim ve araştırma konusundaki fiili müzakerelerin başlamasına Rumların çıkardığı engelin AB Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi'nde aşıldığı bildirildi.
AB ile fiili müzakerelerin başlamasına Rumların çıkardığı engelin AB Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyinde aşıldığı bildirildi.
Edinilen bilgiye göre, dönem başkanı Avusturya'nın Rum yönetimine sunduğu son öneri kabul edildi. Bunun üzerine AB Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi toplantısında AB'nin müzakerelere ilişkin ortak tutum belgesine onay verildi.
Belgenin Türk yetkililerin bilgisine sunulduğu öğrenildi. Avusturya'nın Rum yönetimine yaptığı son öneri hakkında henüz bilgi verilmedi.
Avusturya, AB'nin müzakerelere ilişkin ortak tutum belgesinde sorun çıkaran Kıbrıslı Rumlara yerel saatle 13'e (TSİ 14.00) kadar süre vermişti.

ANKARA KARAR AŞAMASINDA
Bu gelişmelerden sonra Ankara'da Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan, yeni koşulları inceliyor. Bunun sonucunda Bakan Gül'ün Lüksemburg'a gidip gitmeyeceğine karar verilecek.
AB'nin Kıbrıs Deklarasyonu'na atıf
Buna göre, AB'nin müzakerelerle ilgili Ortak Tutum Belgesi'ne eklenen bazı ifadelerle fiili müzakerelerin yolu açıldı. Belgede, Gümrük Birliği ve Ek Protokol içinde olmak üzere Ortaklık Anlaşması gereklerinin yerine getirilmesinin önemi vurgulandı.
Bu konuda sorumlulukların yerine getirilmemesi halinde bütün müzakere sürecinin etkileneceği kaydedilen belgede, ''AB, bu çerçevede 21 eylül 2005 tarihinde Kıbrıs ile ilgili yayımladığı deklarasyona atıfta bulunuyor'' denildi.
Belgede, gelişmeler çerçevesinde gerektiği takdirde fiili müzakerelerin başlatılacağı bilim ve araştırma faslına geri dönebileceği belirtiliyor.
Türkiye'nin yanıtı bekleniyor
Belge Türk yetkililerin bilgisine sunulurken, Avusturya'nın Rum yönetimine yaptığı son öneri hakkında henüz bilgi verilmedi. Belgede Türkiye'yi rahatsız eden ifadelerin yer alması halinde, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Lüksemburg'a gitmeyecek. Gül, "karar siyasi ise gitmem. Gidip de havalimanında beklemem" demişti.
Anlaşmanın sağlanamaması halinde, Ortaklık Konseyi toplantısında Türkiye'nin AB Daimi Temsilcisi Büyükelçi Volkan Bozkır tarafından temsil edilmesi teknik olarak mümkün görülüyor.
Avusturya, AB'nin müzakerelere ilişkin Ortak Tutum Belgesi'nde sorun çıkaran Kıbrıslı Rumlara TSİ 14.00'e kadar süre vermişti.
Şimdi Lüksemburg'da AB - Türkiye Ortaklık Konseyi yapılacak. Akşam saatlerinde ise, Hükümetlerarası Konferans yapılacak. Burada anlaşma sağlanması halinde 'bilim - araştırma' başlığı açılıp kapanacak.
Dönem başkanlığı, AB Komisyonu ve Türkiye'nin katılımıyla ortak basın toplantısı düzenlenecek.


KafKasKarTaLi 15 Haziran 2006 23:20

ABD'nin Derdi Montrö'yü Delmek

"ABD küresel üstünlüğünü sürdürmek için Karadeniz'de hâkimiyet kurmak zorunda. Ancak bunun için Montrö Sözleşmesi'nin değişmesi gerekiyor" İşte ABD'nin hesapları...http://www.aktifhaber.com/images/news/amerikabayrakkartal.jpg
ABD'nin bir hedefi de Karadeniz
Resmi strateji belgelerine göre küresel üstünlüğünü sürdürmek için ABD, deniz ulaştırma hatlarını denetlemek, uluslararası hava sahalarını güvenle kullanmak, uzay mücadelesinde önde olmak, kilit pazarlara ve stratejik kaynaklara kısıntısız erişim sağlamak istiyor. ABD'nin küresel üstünlüğünü sürdürmesi Avrasya'daki nüfuzunu ehliyetle sürdürmesine bağlı. Avrasya'daki nüfuzunu ehliyetle sürdürmesi ABD için öncelikle, enerji kaynaklarının, enerji güzergâhlarının kontrol altına alınması, kendisini engelleyecek veya dengeleyecek güçlerin ve koalisyonların oluşmasının önlenmesi anlamına geliyor.
11 Eylül sonrasında ABD'nin Avrasya'da başlattığı jeostratejik hamleler, sadece Afganistan ve Irak'taki askeri girişimlerden ve renkli devrimlerden ibaret değil; ABD enerji kaynakları ve güzergâhlarını kontrol etme gayretlerini sürdürürken ayrıca, Avrasya coğrafyasının kritik bölgelerinde geliştirdiği tedbirlerle gerçek rakipleri Çin'i ve Rusya'yı çevrelemeye de çalışıyor.
Karadeniz, Avrasya coğrafyasında güç mücadelesine dönüşen ABD-Rusya ilişkilerinde önemli bir mücadele alanı oluşturarak önem kazanıyor. Kaçakçılıkla ve terörle mücadele etmek için Karadeniz'de NATO varlığının önemli olduğunu ifade eden ABD'nin bu söylemi inandırıcı değil. Aslında ABD, NATO üzerinden Karadeniz'e yerleşerek, ABD-Rusya güç mücadelesinde, enerji güzergâhlarının etki altına alınmasında çoklu avantajlar sağlamak istiyor;
Karadeniz, ABD'nin Rusya'ya karşı geliştirmek istediği, Baltık'tan Kırgızistan'a kadar uzanan çevreleme hattında merkezi bir konuma sahip; bu yeni çevreleme hattının bütünlük kazanması ancak Karadeniz'in kontrolüyle mümkün olabilmekte (Bu yeni çevreleme hattı ve ABD-Rusya ilişkilerindeki gelişmeler, Soğuk Savaş dönemini hatırlatıyor. Ancak, bu defa yayılmacı gücün NATO ve NATO üzerinden ABD olduğu söylenebilir).
ABD'nin Karadeniz'e yerleşme arzusu, önemi giderek artan enerji güzergâhlarını kontrolü veya etki altına alma arzusuyla yakından ilgili. Boğazlar ile birlikte Karadeniz zaten önemli bir enerji güzergâhı oluşturuyor ve ABD Karadeniz'e yerleşerek bu enerji güzergâhını kontrol altına almak istiyor. Karadeniz'den geçen Mavi Akım hattı da buna dahil edilebilir. Karadeniz'e yerleşmesi durumunda ABD'nin, Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattını, Anadolu üzerinden batıya yönelecek yeni enerji güzergâhlarını, Rusya coğrafyası üzerinden batıya akan tüm petrol ve doğalgaz hatlarını etki altına alması da mümkün. Hazar Havzası enerjisini Rusya'yı baypas ederek Türkiye üzerinden batıya aktarmak isteyen ABD, Karadeniz'e yerleştiği takdirde, Rusya coğrafyası üzerinden batıya akan enerji güzergâhlarını etkileme yeteneği kazanırken, Karadeniz'den Türkiye üzerinden akan enerjiyi de denetleyebilecek.
Yerleşebildiği takdirde ABD, Karadeniz içinden de Hazar Havzası ve Ortadoğu enerji kaynaklarını, Balkanları, Kafkasya'yı etkileme imkânları ele edebilecek ve genişletilmiş Ortadoğu coğrafyasını daha da genişletme fırsatını yakalayabilecek. Bütün bu nedenlerle, başarılı olduğu takdirde, Avrasya satranç tahtasındaki Karadeniz hamlesinin ABD'ye küresel üstünlüğünü sürdürme istikametinde çoklu ve önemli jeostratejik avantajlar sağlayabileceğini ifade etmek mümkün.
Bütün bu avantajları elde edebilmesi için ABD'nin Karadeniz'e kısıntısız giriş imkânları sağlaması, bunun için de öncelikle Montrö Sözleşmesi'nin değişmesi gerekiyor. Çünkü, Montrö Sözleşmesi, kıyısı olmayan ülkelerin Karadeniz'de bulundurabileceği savaş gemilerine tonaj ve süre kısıtlamaları öngörüyor. Montrö Sözleşmesi'nin değiştirilmesi ise Türkiye'nin Boğazlar üzerindeki egemenliğinin ve Lozan sonrası dengelerin yıpranması anlamına geliyor. İşte bu nedenle de Karadeniz, Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD-Türkiye ilişkilerinde, karşılıklı çıkarların örtüşmediği bir başka önemli alanı oluşturuyor.


KafKasKarTaLi 17 Haziran 2006 02:28

AB nin Türkiye'den Beklentileri

AB zirvesi sonrasında yayımlanan belgede Türkiye de bir paragrafla yer aldı. Türkiye'nin yükümlülüklerini tam olarak yerine getirilmesi istenirken şu ifadeler dikkat çekti:http://www.aktifhaber.com/images/news/ab14148eux.jpgAB zirvesinde Türkiye'ye ayrılan paragrafta, Gümrük Birliğini 10 yeni AB üyesine genişleten Ek Protokolde ve Ortaklık Anlaşmasında öngörülen yükümlülüklerin eksiksiz yerine getirilmesinin 2006 yılı içinde değerlendirmeye alınacağı bildirildi.

Zirve sonunda yayımlanan belgede, Türkiye'nin tarama sürecinde gösterdiği ilerlemenin değerlendirildiği ve fiili müzakerelerin başlamış olmasından memnuniyet duyulduğu belirtilirken, AB'nin bu kapsamda Türkiye'nin çabalarını desteklemeyi sürdüreceği ifade edildi.
Müzakerelerin her ülkenin gösterdiği çabaya bağlı ilerleyeceği ve hızını ülkelerin yaptığı katılım hazırlıklarının belirleyeceği kaydedilen belgede, Türkiye'nin Ortaklık Anlaşması ve Ek Protokolden kaynaklanan yükümlülüklerini tam olarak yerine getirmesi istendi. AB'nin 21 Eylül 2005 tarihinde yaptığı ortak deklarasyona atıfta bulunulan ve gözden geçirilmiş Katılım Ortaklığı Belgesi uyarınca Türkiye'nin 2006 yılı içinde yükümlülüklerini tam olarak yerine getirip getirmediğinin gözden geçirileceği vurgulanan belgede şu ifadeler yer aldı:
''Avrupa Birliği reform sürecini hızlandırması yanında tam ve etkin uygulama için Türkiye'ye çağrı yapar. Bu sayede (reform sürecinde) geri dönülmezlik ve sürdürülebilirlik garanti altına alınmalı, iyi komşuluk ilişkileri dahil olmak üzere Kopenhag siyasi kriterlerinin tam olarak karşılanması yolunda ilerleme devam etmelidir.
Bu kapsamda, sorunlara barışçıl çözümler üretilmesi sürecini olumsuz etkileyebilecek her türlü eylemden kaçınılmalıdır.'' AB zirvesinde genişleme politikasıyla ilgili alınan genel kararlarda ise ''mevcut taahhütlere bağlılık'' vurgusu yapılırken, ''Birliğin gelecekte siyasi, mali ve kurumsal açıdan işlemesini sağlamak ve Avrupa'nın ortak projesini daha da derinleştirmek önemlidir'' denildi.


Bu nedenle Aralık ayındaki AB zirvesinde genişlemenin bütün yönleriyle tartışılacağı bildirilen kararlarda, hazmetme kapasitesiyle önceki genişlemelerden elde edilen pozitif tecrübeler ışığında genişleme süreci kalitesinin artırılmasının da tartışılacak konular arasında bulunduğuna vurgu yapıldı.


AB zirvesi kararlarında, genişleme hızını belirlerken hazmetme kapasitesine dikkat edilmesi istendi. Alınan kararla AB Komisyonu, hazmetme kapasitesiyle ilgili bütün unsurları barındıran bir rapor yazmakla görevlendirildi.


İlerleme raporlarıyla eşzamanlı yayımlanacak hazmetme kapasitesi raporlarında, genişlemeyle ilgili Avrupa kamuoyunun mevcut ve gelecekteki algılamasıyla yer verilecek. Raporlarda ayrıca genişleme sürecine neden gerek duyulduğu birlik kamuoyuna gerekçeleriyle anlatılacak.


Misafir 18 Haziran 2006 00:09

ÇİC Cumhurbaşkanı Abdulhalim Sadulayev'in şehit oldu (inşa Allah)

http://imgs1.kavkazcenter.com/img/spacer.gif http://imgs1.kavkazcenter.com/img/spacer.gifhttp://www.kavkazcenter.com/tur/content/2006/06/17/1948.jpg
Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah'ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler.
(Kuran-ı Kerim, 3:169-170)

Şüphesiz Allah, mü'minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah bunu Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da kesin olarak va'detmiştir. Kimdir sözünü Allah'tan daha iyi yerine getiren? O halde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır.
(Kuran-ı Kerim, 9:111)

Çeçenistan İçkerya Cumhuriyeti cumhurbaşkanlığı danışmanı İbragim Mejidov, Cumhurbaşkanı Abdulhalim Sadulayev'in çok sayıda Rus işgalcisi ve Rusya yanlısının Argun şehrinde düzenlediği operasyonda mücadele ederken şehit olduğunu açıkladı. Detaylı bilgilerin daha sonra verileceğini bildirildi.

Hatırlatalım, Çeçen tarafı, Rus ve hain iddialar hakkında bir açiklamada bulunmamıştı.

Rus işgalci kaynakların haberine göre, bu sabah Argun'da meydana gelen çatışma sonucu Çeçen Lider Sadulayev hayatını kaybetti. Hainlerin iddialara göre, Sadullayev’in cesedini onu çok iyi tanıyan kişilerce teşhis edildi.

Rus meyda organlarının bildirdiğine göre, Argun'da meydana gelen çatışmada 2 FSB elemanı yok edildi. Ayrica, en az 2 kişi çatışma esnasında karanlıktan istifade ederek kaçmayı başardığını duyuruldu.

Rus yanlısı kukla liderler, Sadullayev'in öldürülmesi “büyük bir başarı” olduğunu ve mücahitlere “şiddetli bir darbe” olacağını söyledi.

Argunlu olan Sadullayev, verdiği tüm röportajlarında öldürülmesi halinde cumhurbaşkanlığına kendisinden sonra Dokka Umarov'un geçeceğini ifade etmişti.

Kavkaz Center

2006-06-17 17:10:25


KafKasKarTaLi 19 Haziran 2006 01:54

Pkk Tren Bombaladı

Son günlerde bombalamalar hızla artmaya başladı. İstanbul ve Ankara'daki bombalamaların ardından Muş'ta demiryolu bombalandı, 12 vagon devrildi. http://www.aktifhaber.com/images/news/hizlitrenkazasi21.jpgMuş'ta Kale-Kurt demiryolu istasyonları arasında raylara teröristlerin yerleştirdiği bombanın patlaması sonucu yük treninin 8 vagonu kullanılamaz hale geldi.

Edinilen bilgiye göre, teröristlerin gece Kale-Kurt demiryolu istasyonları arasında raylara yerleştirdiği bomba, Elazığ'dan Muş'a gelmekte olan yük treninin geçtiği sırada patladı. Patlama sonucu 12 vagon devrildi. 8 vagonun kullanılamaz hale geldiği saldırıda, demiryolunun 20 metrelik bölümünün tahrip olduğu öğrenildi. Ulaşıma kapanan demiryolunun onarımı için Elazığ'dan ekip geleceği bildirildi.


Misafir 19 Haziran 2006 11:25

Cemaat-cemiyet-aşiret
 
Sözün kötüsü, muğlak olanıdır. Çünkü çoğu kez ne maksat bellidir ne muhatap. Ortaya karışık söylenen her söz, herkesi zan altında bırakabileceği gibi, hiçbir kimseyi hedeflemiyor da olabilir. Bir de anlatılan konu ile seçilen kelime arasında anlam boşluğu varsa, işte o zaman kavram kargaşasının âlâsı yaşanır.

Son günlerde Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün başlattığı ilginç tartışmayı zevkle izliyorum. İçe kapanık, komplocu, önyargılı, gerçeklerin sadece bir kısmını gören ve gösteren vs. kişi veya gruplar için cemaat sıfatını kullanıyor Özkök. Anlattığı vasıfları art arda sıralarsanız sosyolojik anlamda bir cemaatten bahsetmiyor aslında. Tarifi yapılan, şikayet edilen ve eleştirilen sosyal örgünün adı olsa olsa aşirettir, cemaat değil. Çünkü cemaat kelimesinin bazı olumsuz yanlarına rağmen pozitif bir manası da var; ki bu manalar sosyal bilimcilerin yardımlaşma, dayanışma, paylaşma; dolayısıyla sosyalleşme sürecinde dikkatini çekiyor. Türkiye’deki fanatizme karşı direnen İslami geleneğin ve onlar içindeki cemaat kavramının yeri ise bambaşka bir yazının konusu. Çünkü İslam’a göre üç kişiye ulaşan her topluluk “cemaat” diye anılır ve çeşitli disiplinlerle karşı karşıya gelir. Olayın hem İslami ilimlere bakan yanı çok zengin hem de sosyal cephesi. Belki bir gün bunun çok da bilinmeyen cephesini konuşuruz.
Medya ‘aşiret refleksini’ aşamıyor
Her neyse. Asıl üzerinde durulacak konu bu değil, önemli olan, insanların birey olma vasfını kaybederek “biz” ve “öteki” şeklinde dünyayı iki zıt kutuptan ibaret görmesi. Tehlikeli olan da budur! Çünkü bu ilkel mantığa göre aidiyet hissedilen ve kutsanan kitle her daim “iyiler”den oluşur ve o iyiler arasından asla “kötüler” çıkmaz. “Öteki” ise daima kötülerden mürekkeptir ve asla iyiler zuhur etmez içlerinden. Dolayısıyla bir insanı kendi cephesinde gören kişi ya da grup, ona sonuna kadar destek verir; karşıt gördüğüne ise daima köstek olur.
Yakınılan davranış biçimi buysa ve bundan bîzar olmuş aydınlar varsa, çok doğru bir nokta yakalanmış demektir. Bu nokta düşünce buudumuzun çıtasını yukarı taşıyacağı gibi, boşu boşuna sürdürülen kavgaları da sona erdirecektir. Türkiye’nin aydınları ilkel yaklaşımların kötülüğü konusunda hemfikir olabiliyorsa, fanatikliği anlatmak için kullanılacak terimin farklı olmasında büyük bir mahzur yoktur. Bu çerçevedeki yakınmalar dile getirilirken kimi cemaat tabirini kullanır, kimi cemiyet; isteyen aşiret der isteyen kabile.
Terminolojideki ferdî tercihler bir yana, kavramları yerli yerine oturtmak gerekirse şu gerçeği söylemek zorundayız: Onca siyasî ve sosyal hadisenin ortaya koyduğu acı tecrübeye rağmen, maalesef medyanın şuuraltında bir aşiret refleksi yatıyor. Sağdan da baksanız, soldan da baksanız bu gerçek sırıtıyor. Herkes kendinden olana destek veriyor. Türkiye için düşünen, Türkiye’nin yararına olan bir şeyi kendi aşiret mülahazalarını aşarak -dolayısıyla kendini aşarak- değerlendirebilen aydın sayısı hiç de sanıldığı kadar çok değil.
Yakın dönemde yaşanan olayları bir çırpıda hatırlayın lütfen. Bir Rektör ne ile suçlandı, kim niçin destek verdi? Şayet Rektör Bey “sağcı” olsaydı bu “anlamlı dayanışma” sağlanabilir miydi? Ortada bir fikir suçu olsa ve buna topyekûn destek verilmese o zaman aydın korkaklığı çıkar ortaya. Ne var ki yolsuzluk, ulusalcılık gibi bir suçlama vardı. Ya Şemdinli olayı? Ne farkı vardı Susurluk’tan? Danıştay baskını sonrasında başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere büyük bir kitle suçlandı. Sonra hükümetin bakanları tartaklandı cami avlusunda. Ardından katil zanlısının ilişkileri ortaya çıkınca, bir anda suspus olundu. Daha ilk dakikalarda kameralar karşısına çıkıp “tetik çekmeden tekbir getirdi” diyen yargının yüksek mensupları, görgü şahitlerinin yalanlaması karşısında halktan özür bile dilemedi. Ve hiç kimse “bu bir gazetecilik olayıdır, üstüne gitmek lazım” demedi. Birtakım insanlar imtiyazlıysa, medyanın siyanet kanatları altındaysa; birtakım insanlar da sürekli “olağan şüpheliler” listesinden çıkamıyorsa bu işte bir terslik yok mu?
Sorular çoğaltılabilir, örnekler artırılabilir... Ve görülür ki medyanın büyük bir bölümü insanımıza eşit mesafede durmuyor; dolayısıyla adil davranmıyor. Çok küçük bir zümrenin çok küçük bir çalışması, çok büyük bir kitlenin çok büyük bir gayreti gibi sunulabiliyor. Tersi de olabiliyor. Neden? Birileri ile genel medyanın nasıl bir bağı var ki habbeyi kubbe yapmak bu kadar kolay olabiliyor?
Özkök’ün ‘cemaat’ polemiğine gelince
Cemaat yaftası vurularak bazen küçümsenmek istenen kitlelerin herkesi şaşkına çeviren ve ancak gelecekte daha iyi anlaşılacak ufuk çizgisi var bir de. Eğitimde, ekonomide, kültür-sanatta, medyada aldıkları mesafe var mesela. Türkiye hudutlarını zorlayan vizyonları da var üstelik. Dünyaca alkışlanan faaliyetleri var mesela. Cemaat küçümsemesi kimi zaman doğru adrese teslim edilse bile, muğlak göndermeler yüzünden boşluğa da düşüyor kimi zaman. Çünkü cemaat deyip dudak büktüğünüz kitleler, bazen birey olmanın hakkını da veriyor, sosyal ahengin ritmini de ayarlıyor. Üstelik medeniyet mücadelesinde geleceğin yıldızlarını yetiştiriyor, Türkiye sevdasını, Türkçe aşkını evrensel değerler ile daha revnaktar bir hale getiriyor.
Değerli dostum Özkök’ün medya üzerinden gündeme getirdiği ve cemaat sözcüğüyle ifade etmeye çalıştığı tartışmanın özü doğrudur; yani düşünce yelpazesinin uç noktalarında şartlanmışlığa mahkum birileri var. Başka fikirlerin ışığına kapalı o zindanlarda mutluluk devşirmek için çırpınanlar da var. Bunlara karşı akl-ı selimin galebe çalması gerekiyor. Bu galebe için “benden başka herkes cemaat gibidir” mantığını terk edip, cemaat konusunda yapılan eleştirilerin benzerini tatbik etmemek gerekiyor, bu bir. İkincisi, etkinlik itibarıyla zaten zayıf olan medyanın rekabete rağmen dayanışma içinde olması şart. Tatlı bir kalite rekabeti yerine yaftacılık yapmak ve birbirimizi tüketmeye çalışmaktan vazgeçmeliyiz. Bütün bunlar gerçekleştiğinde görülecektir ki medyanın bir anlamda da Türkiye’nin istikbali, gerçekleri cesurca aramaktan geçiyor. Bu hakikat etrafında hemfikir olununca, cemaat, cemiyet, kemmiyet-keyfiyet farkı da ortaya çıkacaktır. O zaman sebep-sonuç ilişkilerini ortaya çıkarmak daha kolay olacak... Şu anki fotoğraf netleşmedikçe, söylenen her muğlak söz biraz daha kafa karıştıracak ve toz-duman arasından sıyrılan siluetler hep heyülalar çıkaracak karşımıza. Buna gerek yok ki!
Bu kararı Sezer değil de Erdoğan verseydi...
Haftanın çarpıcı bir olayına değinmeden edemeyeceğim: Türkiye’nin ikinci bayan valisi olacakken Özlem Bozkurt Gevrek, Cumhurbaşkanı’ndan veto yedi. İnanın kimdir, ne kadar başarılıdır bilmiyordum; ancak internette bir arama yaptım, gördüm ki Özlem Hanım başarılı ve deneyimli bir kaymakam. 1998’in Ocak ayında Milliyet’e genişçe bir haber konusu bile olmuş mesela. Haberin başlığı şöyle: “Makam aracı atlı kızak”. Türkiye’nin ilk kadın kaymakamı diye tanıtılan Gevrek’in köylere at sırtında gittiği, bazen de makam aracı olarak kızak kullandığı yazılmış. Milliyet, onun balayında Ağrı’da görev yaptığını da ballandıra ballandıra anlatıyor.
Altan Öymen’in Radikal’de yazdığı yazının (12 Mart 2006) mürekkebi daha kurumadı belki de. Öymen haklı olarak, ‘Türkiye’nin ikinci bayan valisi niçin hâlâ atanmadı?’ diye sorguluyor.
Ne var ki kaymakamlık tecrübesi ile gazetelere haber bile olmuş bir bayanın valiliği Köşk’ten geri dönüyor. Zaman, bunu haber yapıyor. Hiçbir gazeteden tık yok. İlginç. Hiç tanımadığım bir insanı burada anlatmam mümkün değil haliyle. Ancak soramadan edemiyorum: Veto kararı Köşk’ten değil de hükümetten gelseydi, medya kıyameti koparmaz mıydı? İşte kamuoyu bu farklı tepkilere bir anlam veremiyor; bir de kayırmacı habercilikten, çifte standartlı medyadan bahsedilmez mi? Onlarca örnekte söylenenle yapılan farkı sırıtınca insanın kanı donuyor...
Töre cinayeti haberlerine küçük bir şerh
Geçen hafta birkaç yazı birden yazıldı ve töre cinayetlerine bazı gazetelerin kayıtsız kaldığı ifade edildi. Aslında pek üzerimize alınmadım. Tâ ki Yeni Şafak’ta Kürşat Bumin, Zaman’ın ismini bu şekvanın içinde zikredeceği ana kadar. Birkaç hatayı birden düzeltmem gerekiyor. Zaman’da “töre cinayeti” diye anılan olaylar haber yapılıyor; nitekim son tartışmaya sebep hadise de yer aldı gazetemizde. Ancak olayların mide bulandıran ayrıntıları yerine sosyal boyutuna ağırlık veriliyor. Mesela Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni’nin bu konuyu yazdığı gün bizde de Nihal B.Karaca, “Gelenek taklidi yapan salyangoz” başlıklı bir yazı kaleme almış ve bu olaylara değişik bir açıdan bakmıştır. Zaman’ın web sitesini tarayın, arşiv hanesine “töre cinayeti” diye yazın, göreceksiniz ki Zaman’da 61 haber çıkacak karşınıza, Hürriyet’te 46 haber. Demek ki söylendiği kadar kayıtsız kalınmıyor bu olaylara. Peki bu haberler çıktığı, bu konuda köşe yazıları yazıldığı halde “Neden Zaman’da yok” diyebiliyor dostlar? Sebep açık. Zaman, bu tür olayları tipik bir üçüncü sayfa mantığıyla vermiyor. Ayrıca olaylar tek tek işlendiğinde her şey “töre” denecek kadar da basite indirgenemiyor. İşin içinde cehalete dayalı cinayet var. Nasıl cehalet, cinayete gerekçe yapılamazsa, namus cinayetlerinde ortaya konulan vahşetten hareketle gelenek, görenek, töre genellemesi yapılamaz... Olayın bir de bu yönünü düşünmekte fayda var.


KafKasKarTaLi 20 Haziran 2006 00:34

ERKEKLER KARILARINI KİRALIYORLAR

Times Of İndia Gazetesi'nin dehşet haberi: "Aileler kız bebekleri kürtajla aldırdığı için kadın kıtlığı başladı. Bazı erkekler eşlerini aylık olarak zengin erkeklere kiralıyorlar"http://www.aktifhaber.com/images/news/hindistankadinlar.jpgTimes of India gazetesi, Hindistan'da birçok aile kız bebeklerini kürtajla aldırdığı için neredeyse evlenilecek bekar kadın bulunmayan Gucarat eyaletinde bazı erkeklerin eşlerini aylık olarak zengin erkeklere kiraladığını yazdı.

Kız çocuklarının, evlendiğinde damadın ailesine nakit para ve hediyelerden oluşan yüklüce çeyiz götürmesi gerektiğinden 'yük' olarak görüldüğü Hindistan'da kız bebeklere kürtaj uygulaması çok yaygın.

Ancak bu uygulama ülkede kadın-erkek dengesinin bozulmasına neden oluyor. İstatistiklere göre Hündistan'da her bin erkeğe düşen kadın sayısı 1991'de 945 iken, bu oran 2001'de 927'ye düştü.

Times of India gazetesinde yer alan habere göre, Gucarat'ta yaşayan tarım işçisi eşini zengin bir toprak sahibine aylık 8 bin rupiye yani yaklaşık 280 YTL'ye kiraya veriyor.

Bu para karşılığında da kadının kendisini kiralayan adama bakması, evinin işleri yapmasının yanı sıra cinsel ihtiyaçlarını da karşılaması bekleniyor.

'Gelin simsarlığı' artışta

Her bin erkeğe karşılık 828 kadının bulunduğu Gucarat eyaleti yetkilileri, bu rakamın eyaletin bazı yerlerinde 700'e kadar düştüğünü söylüyor.

Gucarat'ta evlenilebilecek bekar kadın bulmadaki güçlük, 'gelin simsarlığı'nın karlı bir iş haline gelmesine de yol açmış durumda.

Gazetenin haberine göre, evlenecek kadın bulan simsarlar, bu iş için damadın ailesinden 70 bin rupi yani yaklaşık 2 bin 430 YTL alıyor.


GusinapsE 20 Haziran 2006 13:48

PKK'lı teröristten şok itiraflar
 
PKK'lı teröristten şok itiraflar

http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/guncel/1144935165271.jpgTerör örgütü PKK'nın Diyarbakır- Bingöl- Muş bölgesinden sorumlusu ‘Rubar’ kod adlı Seyfettin Işık'ın korumalığını yapan ve 6 Mayıs'ta Diyarbakır'ın Lice İlçesi'nde güvenlik güçlerine teslim olan ‘Amed’ kod adlı 19 yaşındaki Ferit Çetin, örgütün yeni eylem planlarıyla ilgili güvenlik güçlerine önemli itiraflarda bulundu. Mayın konusunda uzman olduğunu söyleyen Ferit Çetin, teröristlerce döşenen uzaktan kumandalı mayınların sırlarını da anlattı.

Hakkında Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi'nde 10 yıl hapis cezası istemiyle dava açılan ve Diyarbakır Cezaevi'nde tutuklu bulunan Ferit Çetin, teslim olduktan sonra güvenlik güçlerine verdiği ifadede, 2001 yılında İsveç'e gitme hayaliyle terör örgütü PKK'ya katıldığını söyledi. Ferit Çetin, “Bana ‘Kuzey Irak da Avrupa gibidir’ denilerek İran'dan PKK kamplarına götürüldüm. Kaçakçılarla sınırı geçtik. Urmiye'de İran istihbarat örgütü İttihat elemanları bizi karşıladı. Şino kentine kadar bize refakat ettiler. Sonra İttihat'a ait ciplerle Irak sınırına getirildik. Hınere, Hakurk, Zap kamplarında kaldım. Hınere'de Duran Kalkan'ın korumasıyken Lice'ye gönderildim. Bölge sorumlusu Seyfettin Işık'ın koruması oldum'' dedi.

UZAKTAN KUMANDALI MAYINLARI ANLATTI

2006 sonuna kadar Güneydoğu'da eylemlerin tırmandırılması yönünde tüm birimlere telsiz talimatı geldiğini, bölge sorumlusunun koruması olduğu için kendisinin bunu bizzat duyduğunu belirten Çetin, şunları söyledi:

“Zayiatsız mayınlama tipi eylemlerin artırılması planlandı. Abalı karakolundaki rütbelilere ait 2 sivil aracın Tapantepe bölgesinde pusuya düşürülmesi planlandı. Başarısız mayınlama eylemleri üst komutanlığa bildirilmez. Mayınlama eylemlerine karşı F- 16 uçaklar asfalt yola alçak uçuş yaparak değişik frekanslardan telsiz sinyali gönderip uzaktan kumandalı mayınları patlatıyor ama etkili olmuyor. Aselsan, Kobra veya Motorola telsiz ile parazit mandallama yöntemiyle tuzakladığımız mayınları askerler tespit etti. Şehit Remzi bölgesindeki operasyonda 18 ayrı noktada tuzaklanmış mayınlar bu yöntemle erken patlatılınca örgüt, çift cihaz yöntemi geliştirdi. Bir patlayıcıya iki adet el telsizi bağlanıyor ve uygun mesafeden telsizin mandalına aynı anda basılarak patlatılıyor. Bu sistemin önüne geçilmesi mümkün değil.''

HEDEF, 1 HAFTA BEKLENİYOR

Dedektörle mayın aramanın başarısız olduğunu belirten Çetin, yola döşenen patlayıcının araç iç lastiğine sarıldığını, dedektörün bunu tespit edemediğini, hedefin mayını tespit ettiği taktirde ise zaten etkili bölgeye girdiğinden mayının hemen patlatıldığını söyledi. Mayınlamaların gece yapıldığını, bunu ateşleyecek teröristin hedefi bazen 1 haftadan fazla beklediğini kaydeden Çetin şöyle devam etti:

“Operasyonları telsiz cihazlarından takip ederek tedbir alıyoruz. Özellikle gece geç saatlerde asker telsizlerinde kriptosuz disiplinsiz konuşmalar oluyor. Cihazların hangi karakola ait olduğunu tespit için sürekli dinliyoruz. Karakol kodlarının isimleri sürekli değişiyor fakat kod aynıdır. Yazıkonak Karakolu'nun kodu hep 110'dur. Karakolun baş telsiz kodu ‘Kale- 110’dur. Karakol komutanı ‘111’, komutan yardımcısı ‘112’dir. Bir birliğe helikopter gelmesi operasyon başlayacağını gösterir. Sikorsky’ler yalnız ve keşif amaçlı uçar. Kobra’lar ise 2’li olarak grubun tespiti ve imhası için uçar. Eğer karakollarda gece ışık yanıyorsa termal kameralar görüntü alamaz. Alsa da görüntü kalitesi çok düşer. Eğer ışıklar sönmüşse termalin çalıştığını anlıyoruz ve buna göre tedbir alıyoruz.''

MEKAP GİYMEK YASAK

İz takibini önlemek için 2006 yılından itibaren Mekap marka ayakkabıların örgütçe yasaklandığını, değişik spor ayakkabıların tercih edildiğini belirten Çetin, ifadesine şöyle devam etti:

“İz takip köpekleri kokuyu izliyor. İdrar kokusu aldığında diğer kokuları kaybediyor. Köpek takibi sırasında kaçtığımız yol güzergahına idrar yapılır. Askerlere ait köpekler gece havlayarak yaklaşır ancak sürekli silah görmeye alışkın oldukları için havlamayı bırakır. Özellikle asker mevzilerine sızmalarda köpekler ağız ve burundan yayılan nefes kokusunu çok iyi aldığından ağız ve burun kapatılarak sızma yapılır. Güvenlik kuvvetlerinin hareketleri gece görüşlü cihazlarla izlenir. Şu anda Lice kırsalındaki Zengesor, Merşintepe, Kermiş boğazı, Keltepe zirveleri mayınlıdır. Yaz aylarında basma düzenekli mayınlar toplanır. Köylüler yaylaya çıktığı için risklidir. Ancak uzaktan kumandalı olanlar operasyon riskine karşı sürekli bulundurulur ve ayda bir pilleri değiştirilir. Helikopterlerin indiği noktalara uzaktan kumandalı mayınlar yerleştirildi. Her PKK komutanında bir Yaesu marka telsiz var.'' PKK'ya cahilliğinden katıldığını, uğruna verdiği mücadelenin hayal olduğunu gördüğü için teslim olduğunu kaydeden ve Lice kırsalındaki 9 silahlı eyleme katılan PKK'lıların kimlikleri konusunda bilgiler veren Çetin'in yargılanmasına önümüzdeki günlerde başlanacak



GusinapsE 20 Haziran 2006 22:21

Eğitim Şart
 
ÖSS'de yanlış yanıt tartışması


http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/guncel/1144326742143.jpgFinal Dergisi Kimya ve Fizik bölümü başkanları, Öğrenci Seçme Sınavında (ÖSS) yer alan kimya ve fizik dalındaki 2 sorunun cevaplarının, Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) tarafından yanlış verildiğini öne sürdü.
Final Dergisi Kimya Bölüm Başkanı Refik Koçak, yaptığı yazılı açıklamada, “ÖSS’de Fen Bilimleri-2 Testi’nin (Fen-2) 15. sorusunun (kimya sorusu) cevabının ÖSYM’ce yanlış verildiği kanaatindeyiz” dedi.

Refik Koçak, şunları kaydetti:

“Sorudaki; ‘I. X2Y2 bileşiğinin oluşum entalpisi 400 kkal/mol’dür’ yargısı doğru kabul edilerek doğru cevabın C seçeneği, ‘I ve II’ olduğu açıklandı. Oysa bu yargının doğru olması için ‘oluşumentalpisi -400 kkal/mol’dür’ şeklinde olmalıydı. Bu durumda doğru cevabın A (Yalnız II) seçeneği olması gerekir. ÖSYM’nin 1994 ÖYS kimya sorularında oluşum entalpisini, tepkime ekzotermik ise negatif aldığını görmekteyiz.”
Final Dergisi Fizik Bölüm Başkanı Abdülkadir Börklü de Fen-2 testinin fizik dalındaki 12. sorusunun cevabının ÖSYM tarafından yanlış verildiği kanaatinde olduğunu kaydetti.
Börklü, “Sorunun cevabı ‘Yalnız II’ yani B seçeneği olarak verilmiştir. Bize göre I. yargı da (K nin elektromotor kuvveti M ninkinden büyüktür) doğrudur. Dolayısıyla doğru cevap, C seçeneği yani’I ve II’dir” dedi.




Zorunlu eğitim 12 yıla çıkarılmalı

http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/ekonomi/1149834801123.jpgTürk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Sabancı, zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılması ve müfredat yenileme çalışmalarının da tüm okul kademelerine yaygınlaştırılması gerektiğini söyledi.
TÜSİAD tarafından hazırlatılan 'Eğitim ve Sürdürülebilir Büyüme: Türkiye Deneyimi, Riskler ve Fırsatlar' raporunun tanıtımı dolayısıyla düzenlenen seminerde konuşan Sabancı, Türk eğitim sistemine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Rapora göre, Türkiye insan sermayesinin geliştirilmesi bakımından dünyadaki diğer ülkelere oranla yetersiz kalıyor.

Sabancı, ''yatırım oranının artırılması ve verimlilik artışı ile insan sermayesi arasındaki bağın güçlendirilmesi durumunda Türkiye'nin 2006-2020 döneminde potansiyel büyüme oranı yıllık ortalamada yüzde 7'ye kadar ulaşabilecektir. Başka bir deyişle, kişi başına gelir düzeyimizin 2020 yılına kadar iki katından daha fazla artarak 10 bin dolara yaklaşması olanağı bulunmaktadır'' diye konuştu.

TÜSİAD'a göre eğitim sisteminde yapılması gereken reformlar şöyle:

*Okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılması ve altı yaş için zorunlu kılınması konusunda kapsamlı bir idari, hukuki, mali ve teknik reformlar yapılmalı
*Zorunlu eğitim 12 yıla çıkarılmalı
*Müfredat yenileme çalışmaları tüm okul kademelerine yaygınlaştırılmalı
*Yüksek öğretim sisteminde çeşitliliği vurgulayan, adem-i merkeziyetçi, kurumların yaratıcılığını ve kimliklerini ön plana çıkaran, üniversitelerin birbirleriyle rekabet edebilmelerine fırsat tanıyan bir sistem tasarlanmalı

Okullaşma oranı

Sabancı, okullaşma oranları bakımından kızlar ile erkekler arasındaki farklılığa dikkat çekti ve bu konuda özel sektör ve sivil toplum örgütlerinin çalışmalarının kesintisiz şekilde sürdürülmesi gerektiğine işaret etti.

TÜSİAD Başkanı eğiticilerin eğitimi için daha fazla kaynak aktarılması gerektiğini de sözlerine ekledi.



KafKasKarTaLi 25 Haziran 2006 01:31

EKONOMİK ÇALKANTI OPERASYON HAZIRLIĞI


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haber_resimleri/2006/06/24/2010.jpgProf. Dr. Erol Manisalı, Türkiye’deki ekonomik çalkantının ardında, Amerika veya İngiltere’nin bir operasyon hazırlığı olabileceğini açıkladı.
Usta gazeteci Hulki Cevizoğlu’nun Kanaltürk’teki Ceviz Kabuğu programında konuşan Prof. Dr. Erol Manisalı, Türkiye’deki ekonomik çalkantının ardında, Amerika veya İngiltere’nin bir operasyon hazırlığı olabileceğini açıkladı. Manisalı, “Türkiye, Avrupacılık üzerinden bir yere götürülüyor” dedi.

PROF. DR. EROL MANİSALI: “TÜRKİYE’DE YAŞANAN EKONOMİK KRİZLERİN ARDINDA BAŞKA GÜÇLER OLABİLİR”
Başbakan inandırıcı değil
Geçtiğimiz günlerde Rumlar’a kesinlikle limanların açılmayacağını söyleyen Recep Tayyip Erdoğan’ı inandırıcı bulmadığını belirten Erol Manisalı, Erdoğan’ın tavrını “medyatik bir hadise” olarak değerlendirerek şunları kaydetti:
“Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan 17 aralık 2004 ve 3 Ekim 2005 belgelerini imzalayan kişiler olmasalardı, o belgeleri reddetselerdi o zaman düşünebilirdim, acaba doğru mu söylüyorlar, gerçekten samimiler mi diye. Ama o belgeleri imzalıyorsunuz, yani Avrupa Birliği’ne 25 ülkeyi kapsayan bir görüşme sürecini ortaya koyuyorsunuz, altına taahhüt ediyorsunuz, ‘Ben bu 25 ülkeyle görüşeceğim, 25 ülke benim için eşittir’ diyorsunuz. Ondan sonra, ‘Ben onun gemilerini istemem, Fransız gemileri girebilir, Rum gemileri giremez’ diyorsunuz. Olur mu öyle şey. Canım o belgeyi imzalamadan bunu söylemen gerekirdi. O belgeyi imzalayıp bunu kabul ettikten sonra, medyaya karşı bunu açıklamanın anlamı şudur, bu medyatik hadisedir.”
Türkiye dışa bağımlı hale getiriliyor
Ülkenin kendi motor gücüyle gitmek istediği yere varamadığını belirten Prof. Dr. Erol Manisalı, “Türkiye başka güçler tarafından Avrupacılık üzerinden bir yere götürülüyor” dedi.
Usta gazeteci Hulki Cevizoğlu’nun Kanaltürk’te hazırlayıp sunduğu Ceviz Kabuğu programının bu haftaki konuğu Prof. Dr. Erol Manisalı’ydı. Manisalı, programda; şok döviz artışı, yabancılara uygulanan %15’lik stopajın sıfırlanması ve İspanya’nın referandumla bölünmesi dahil birçok konuda açıklamalar yaptı. Özellikle Recep Tayyip Erdoğan’ın son günlerde Avrupa Birliği’ne karşı yaptığı çıkışları “medyatik hadise” olarak değerlendiren Manisalı, Türkiye’de krize dönüşme eğilimindeki ekonomik çalkantının ardında, Amerika veya İngiltere’nin bir operasyon hazırlığı olabileceğini söyledı. Türkiye’de yaşanan krizlerin sebep olmaktan çıkıp, sonuç halini aldığını ifade eden Manisalı, “Bugün Türkiye, bir mavna gibi kendi motoru ve dümeni olmayan, gitmek istediği yere gitmeyen bir ülke konumun-dadır” dedi. Prof. Dr. Manisalı, Türkiye’nin içinde bulunduğu konumu değerlendirirken, kendi motor gücüyle gitmek istediği yere gitmeyen bir ülke konumundadır. Buna insanlar oturuyor, üç dört kişi karar vermiyorlar, bunu yavaş yavaş mekanizmalar oluşturuyor. Türkiye, Avrupacılık üzerinden bir yere götürülüyor” diye konuştu.

Araç olarak kullanılıyor
Hulki Cevizoğlu’nun ekonomideki son çalkantıları hatırlatarak, “Krizle gelen hükümetler başka bir krizle gider mi?” şeklindeki sorusuna Manisalı şu karşılığı verdi: “Türkiye’de yaşanan krizler, sebep değil, sonuçlardır yahut belirlenmiş sonuçlardır. Bunlar iktisadi, hatta askeri politikaların araçları olabilir. Bu olayların ardında Amerika veya İngiltere’nin Irak veya İran’da bir operasyon hazırlığı olabilir. Bölgede Türkiye üzerinde bazı oynamalarda bulunabilir. Veyahut İran’a karşı kendilerinin yanına çekmek için Türkiye’yi bir araç olarak kullanabilir.” Prof. Dr. Manisalı, Türkiye’de yaratılan krizlere de şu örneği verdi: “Gümrük Birliği’ne girmeden bir yıl önce, 1994’de de bir kriz oluşturuldu, ardından Gümrük Birliği kapanına düşüldü. 2001’deki ekonomik kriz de, başka bir siyasi oluşum için, yeni bir iktidar için yaratıldı. Türkiye, piyasa üzerinden dışarıya bağlanıyor. Bugün Türkiye ABD’ye yüksek gümrükle mal satıyor, ama düşük gümrükle mal alıyor. Bu bir kepazeliktir.” Ekonomik sınırlar ortadan kalkınca orduların da işlevini yitirmesi tehlikesine dikkati çektiğini belirten Manisalı şunları söyledi: “Gümrükleri sıfırlayıp, ekonomik sınırları yok edince askeriniz o ülkeyi koruyamaz. Ortak iktisadi duvar, devleti devlet yapan unsurdur. Artık Türkiye’yi askerle, Irak’ta olduğu gibi işgale gerek kalmıyor. Belediyelerin, gümrüklerin bana bağlı, diyor Brüksel.”
Vatandaşlardan soru yağmuru
Cevizoğlu izleyicilerden gelen soruları da hatırlatarak, Türkiye’nin egemenlik devrini sordu: “Türkiye üzerine oynanan oyunlar gündeme geldiği zaman toprak satışı ya da Avrupa veya Amerika’ya egemenlik devri söz konusu olduğu zaman herkes diyor ki, ’O zaman biz bu Kurtuluş Savaşı’nı niçin yaptık? Biz bu Kıbrıs Harekâtı’nı niçin yaptık?’Atatürk niçin bu kadar devrimler yaptı, Türkiye’yi kur-
tardı? Eğer biz şimdi başkenti Ankara yerine Brüksel olarak kabul edecek idiysek, Atatürk de kendisini yormazdı, savaşa gerek yoktu o zaman. Mandayı, İngiliz veya Amerikan mandasını kabul ederdik. Şimdi Brüksel mandasını, Avrupa Birliği mandasını kabul edeceksek -ki, ne yazık ki bunun devlet politikası olduğu açıklanıyor- nasıl bir devlet politikası olabilir? O zaman Kurtuluş Savaşı’nı niye yaptık?”
İspanya’yı Avrupa Birliği böldü
Seyirci soruları ve Cevizoğlu’nun İspanya’da Katalanlar’ın durumunu hatırlatması üzerine, Manisalı Avrupa Birliği üyesi olan İspanya’nın referandumla bölünmesinin Türkiye’deki bölünme tehlikesinden tamamen farklı olduğunu söyledi. Manisalı, “İspanya’daki olay Avrupa Birliği şemsiyesi içinde çözülen bir olaydır. İspanya ikiye de bölünse, üçe de bölünse, iki üç parça yukarıda aynı piramidin altındadır ve Batı kapitalizminin içindedir. Yani Batı kapitalizminin kazanan tarafındadır. Madridliler de, Barselonalılar da, diğerleri de aynı tarafta bulunmaktadırlar ve masanın etrafında oturmaktadırlar.

Avrupa Birliği Brüksel’de, dışarıdan Amerika’nın veyahut Rusya’nın ‘İspanya’yı bölelim, Katalanlar’a yardım edelim, ayrı bir devlet oluşturalım’ diye bir faaliyetleri yoktur, siyasi, iktisadi, askeri, kültürel ola-rak” ifadelerini kullandı. Türkiye’de yaşananların bir iç, yerel ve lokal mesele olmadığını söyleyen Manisalı, “Bu küresel emperyalizmin uzantılarıdır. Dolayısıyla iki mesele siyahla beyaz gibi birbirinden ayrıdır” dedi. Gecenin kısa mesaj sorusu olan “İspanya’nın bölünmesini Avrupa Birliği mi destekliyor?” Soruna ise, seyircilerin % 99’u “Evet Avrupa Birliği destekli-yor” derken, % 1 hayır desteklemiyor yanıtını verdi.
Vatanı bölmek istiyorlar
Erol Manisalı, Hulki Cevizoğlu’nun “Türkiye Kalkınma Ajansları ile 12 ya da 26 bölgeye ayrılıyor. Nedir bu Kalkınma Ajansı denen şey? Bu, AB’nin yeni bir projesi mi? Nasıl işliyor?” şeklindeki sorusu üzerine de şu çarpıcı bigileri verdi: “Kalkınma Ajansları aracılığı ile ülkede bağımsız unsurlar yaratarak, ayrı kimlikler üretiyorlar. Bölgesel, yerel ayrımcılığı tahrik eden bir yapı oluşturuyorlar. Bu, federalizm ve Türkiye’nin parçalanması projesidir. Lozan’ı yok etmek amaçlanıyor.” Erol Manisalı ayrıca, soğuk savaş sonrasında Türkiye’ye yeni bir elbise biçildiğini ve bazılarının bu deli kıyafetini giymeye hazır olduğunu beliterek şunları kaydetti:

Sevr’e hazırlık
“Soğuk savaş bittikten sonra Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’nın büyük devletleri Türkiye ve bölgeye yeni bir elbise biçtiler. Ortadoğu ve Türkiye... Şimdi içimizde iki grup var, bir grup diyor ki ‘onların biçtiği bu yeni deli elbisesini giymeye hazırız’. Türkiye’ye soğuk savaş sonrası bu gözle bakan Lozan’ı bozup, Sevr’e götüren bir zihniyet var ve bir elbise biçmişler.”


Misafir 26 Haziran 2006 07:03

Tübitak'ın büyük ödülünü Kulp'tan çıkan mucitler aldı
 
http://www.habertekno.com/images/stories/HaberResim/deprem.jpg



Diyarbakır’ın 17 bin nüfuslu, merkeze en uzak ilçesi Kulp, bugünlerde ilköğretim öğrencilerinin büyük başarısını konuşuyor.





Diyarbakır’ın Kulp ilçesinde 6 ilköğretim öğrencisinin bilim alanında gerçekleştirdiği proje, imkan verilmesi halinde bölgedeki çocukların ne kadar başarılı olabileceğinin bir göstergesi oldu.


Kulp Barış İlköğretim Okulu’nda okuyan 6 ilköğretim öğrencisinin icadını yaptıkları ‘Uyanık Sismo’ adlı deprem uyarı ve önlem alma projesi, TÜBİTAK Bilim Kurulu tarafından yapılan ‘Bu Benim Eserim’ yarışmasında büyük ödüle layık görüldü. Uygulandığında işitme ve görme engellilerin de faydalanabileceği proje, deprem anında şehrin elektrik, su ve doğalgaz şebekelerini devre dışı bırakıyor. Böylece deprem sırasında olabilecek yangın, sel ve elektrik çarpmalarının önüne geçiliyor.


Diyarbakır’ın 17 bin nüfuslu bu merkeze en uzak ilçesinde yaşları 14-15 olan bu genç beyinlerin ne tür zorluklarla karşılaştıklarını ise bir öğrencinin şu sözleri özetliyor: “Parasızlıktan alarm için kullanılacak zilleri alamadığımız için kapı zilini kullandık.” Mucit öğrenciler, “Bize imkan verilse projeyi hayata geçirebiliriz.” derken, Okul Müdürü Şemsettin Pehlivanoğlu, değişimin kafada başladığını vurgulayarak, vizyon oluşturmanın önemine dikkat çekiyor.


Diyarbakır Milli Eğitim Müdürlüğü Şube Müdürü ve İl Projeler Koordinatörü Hamdi Atayeter ise bölgenin eğitim kalitesini yükseltmek ve geleceğin bilim adamlarını yetiştirmek için çalıştıklarını ifade ediyor.


Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) Türkiye’deki bütün ilköğretim okullarına matematik ve fen bilimleri branşlarında 31 Ekim-23 Aralık 2005 tarihleri arasında ‘Bu Benim Eserim’ adlı proje yarışması düzenleyeceğini duyurdu.


TÜBİTAK’ın da desteklediği yarışmada, Türkiye 10 bölgeye ayrıldı. Her bölgede TÜBİTAK adına bir üniversite koordinatörlük yaptı. Yarışma için 10 bölgeden 3 bin 554’ü fen bilimleri bin 562’si matematik olmak üzere toplam 5 bin 116 proje üretildi. Diyarbakır’da 10 ilköğretim okulu yarışmaya katıldı.


İl genelindeki yarışmada fen bilimleri dalında Kulp Barış İlköğretim Okulu’nun ‘Uyanık Sismo’, matematik dalında Şehit Başkomiser Yılmaz Allahverdi İlköğretim Okulu’nun ‘Sihirli Üçgen’ adlı projeleri bölge elemelerine katılmaya hak kazandı.


Koordinatörlüğünü Fırat Üniversitesi’nin yaptığı Elazığ’daki bölge elemelerinde Diyarbakır’ın iki çalışması, 60 proje içerisinden ilk 6’ya kalarak 25-27 Nisan’da Ankara’da gerçekleştirilen ‘Bu Benim Eserim’ proje yarışmasına katılmayı başardı. TÜBİTAK Bilim Kurulu’nun incelediği 20’si matematik, 30’u fen bilimleri olmak üzere 50 proje ödül almaya hak kazandı.


Barış İlköğretim Okulu öğrencileri Doğan Zengin, Hasan Aktaş, Ece Eren, Şiriban Çınar, Veysi Baran ve Arif Bulut’un yaptığı ‘Uyanık Sismo’ adlı deprem uyarı ve önlem alma projesi ise büyük ödüle layık görüldü. Uyanık Sismo projesi, başta Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik olmak üzere bilim adamları ve katılımcıların ilgisini çekti.


Yıllarca terör ve yoksullukla anılan Diyarbakır’ın 17 bin nüfuslu en uzak ilçesi Kulp’ta hazırladıkları projeyle TÜBİTAK’ın büyük ödülüne uzanan 6 öğrenciden biri 14 yaşındaki Ece Eren. 5 yaşında anne-babasını kaybeden ve ninesi tarafından büyütülen Ece, Uyanık Sismo projesinin çıkış hikayesini şöyle anlatıyor: “Hem insanlığın hem de yaşadığımız çevrenin faydalanabileceği bir proje üretmek istedik.


Aklımıza deprem geldi. Depremi yaşayan kişilerle yaptığımız görüşmede deprem öncesinde düşük düzeyde sarsıntıların olduğunu öğrendik. Bu ilk sarsıntılardan yola çıkarak büyük sarsıntılar olmadan önce insanları önlem alabilecek, uyaracak bir sistem geliştirebileceğimizi düşündük.


Ürettiğimiz proje depremlerdeki ilk sarsıntıda insanları uyaracak. Büyük sarsıntıda ise şehir şebekelerinin elektrik, su ve doğalgaz sistemlerini devre dışı bırakacak. Böylece yangınların çıkmasının ve elektrik çarpmalarının önüne geçilebilecektir.”


Bir diğer mucit öğrenci 15 yaşındaki Doğan Zengin ise proje yapım aşamasında karşılaştıkları zorlukları, “Parasızlıktan alarm için kullanılacak zilleri bile alamadık. Ev zilini alarm yerine kullandık.” sözleriyle dile getiriyor. Kendilerine imkan verilmesi halinde daha büyük projelere imza atabileceklerini belirten mucit öğrenciler, projelerini Kulp’ta hayata geçirebileceklerini de kaydediyorlar.


Barış İlköğretim Okulu Müdürü Şemsettin Pehlivanoğlu, öğrencilerinin ürettiği projenin ‘bütün olumsuzluklara rağmen imkan verildiğinde nelerin başarılacağının göstergesi’ bakımından büyük önem taşıdığını vurguladı. İl Projeler Koordinatörü Hamdi Atayeter ise Diyarbakır’ı terör ve yoksullukla değil, başarılarla gündeme taşımak istediklerini söyledi.


Deprem anında elektriği kesiyor

Kulplu mucit öğrencilerin buluşu Uyanık Sismo, deprem anında şehrin elektrik, su ve doğalgaz sistemini devre dışı bırakıyor. Böylece deprem sırasında olabilecek yangın, sel ve elektrik çarpmalarının önüne geçilebilecek. Proje çerçevesinde hazırlanan düzenekte bir cam kap içerisinde iletken sıvı (tuzlu su) var. Bu sıvının üzerine belirli yüksekliklerde üç iletken tel yerleştirildi. Ayrıca cihazı denge konumuna getirebilmek için yaylı bir düzenek oluşturuldu.

Düzenek şehir elektrik şebekesine bağlanıyor. Zeminde meydana gelen sarsıntının düzeyine bağlı olarak suda meydana gelecek olan dalgalanmaların ve yükselmelerin birinci tele teması ile sarı lamba ve zil, ikinci tele teması ile kırmızı lamba ve alarm, üçüncü tele teması ile şehir şebeke elektriğini kesiyor. Lambalar, ziller ve alarm uyarı niteliğinde, şebeke elektriğinin kesilmesi ise yangın ve elektrik çarpmaları için önlem niteliğinde.

Cihazın çalıştığı ise sürekli yanan lambalardan anlaşılıyor. Bu arada yarışmada Şehit Başkomiser Yılmaz Allahverdi İlköğretim Okulu öğrencilerinin hazırladığı ‘Sinirli Üçgen’ projesi mansiyon ödülü aldı.

‘İmkanımız yoktu bu kadar yapabildik’
Kulplu mucit öğrenciler deprem anında şehrin elektrik, su ve doğalgaz sistemini devre dışı bırakan sistemi uygulamak için destek bekliyor. Genç öğrenciler, maddi imkanları olmadığı için bazı aletleri eski ev eşyaları ile ancak oluşturduklarını söylüyor.


taşkalpli 28 Haziran 2006 10:02

"Haziranda Ölmek Zor" İhtilalin Süvarisi Fethi Gürcan'ın Anısına
Yaşadığımız günden, tam 42 yıl önce, takvim yapraklarının 27 Haziran 1964 tarihini gösterdiği gün, şairin “Haziranda ölmek zor” dediği zamanda Ankara Merkez Cezaevi’nin avlusunda hummalı bir faaliyet vardı. Bu gece ihtilalin süvarisi Binbaşı Fethi Gürcan’ı idam edeceklerdi. Ankara sıkıyönetim komutanı Cemal Tural binlerce asker-polis ile yolları kesmiş ve başkentte adeta kuş uçurtmamacasına tedbirler almıştı. Aslında tarihsel kurgu hep böyle işler: Tarihimizin aydınlık yüzünü temsil eden insanlarımız idam edilirken, büyük korku duyanlar, gölgesinden çekinenler, ayakları birbirine karışanlar daima egemenler ve onların adına infazları yapan maşalar olmuştur. Korku onların işidir. Asiler her zaman korkusuz, haklı ve yiğittirler.
Asilik, başkaldırı kıldan ince kılıçtan keskin bir durumdur. Fethi Gürcan’ın asılıp Talat Aydemir’in bir hafta sonra asılması üzerine Aziz Nesin Yeni Tanin gazetesinde yazdığı “48 Saat Bekletilen Gemi” adlı makalesinde bu durumu çok açık bir şekilde anlatmaktadır.
“Mustafa Kemal’i düşünürüm, milletin kurtuluşu uğruna yalnız rütbelerini, nişanlarını saltanatın suratına çarpan değil, canını ortaya koyan Mustafa Kemal’i.

Makam-ı Saltanat’ın elinde Mustafa Kemal’in idamı için ölüm fermanı vardır. Osmanlı Müslümanlığının en ulu, en yüce din adamı, Mustafa Kemal’in idamına fetva vermiştir.

Biliyorum pek çokları şimdi söyleyeceklerime sinirlenecekler, kızacaklardır. Bir varsayım olarak şöyle tasarlıyorum. İdamına fetva verilmiş Mustafa Kemal’i padişahçı ve emperyalist uşağı Kuvva-i İnzibatiye ele geçirip yakalamış olsaydı.

Mithat Paşa’yı hapsettiği gemiyi de İstanbul limanında 48 saat bekleten Sultan Abdülhamit gibi, Sultan Vahdettin de Mustafa Kemal’i darağacına göndermeden, bakalım ne olacak diye 48 saat, 48 gün, 48 hafta bekletseydi, ne olurdu dersiniz?

Toplumumuz Mithat Paşa dönemi sağırlığından bugün ne oranda bir duyarlılığa gelmiştir? Sağır bir ortam…

Ama gerçek ulusseverler ortamın sağırlığına kızmazlar, bilinçle duyarlı bir ortam yaratmak için yine de çalışırlar.”
O gece, Binbaşı Fethi Gürcan Mamak’taki askeri cezaevinden alınırken, hücrede son akşam yemeğini birlikte yediği silah arkadaşları Yarbay Osman Deniz ve Üsteğmen Erol Dinçer ile vedalaştı. Haklarını birbirlerine helal ettiler. Sonra Nizamiyede bekletilen bir ambulansa gizlice bindirilerek Ankara Merkez Cezaevi’ne getirildi. Her zaman olduğu gibi sakin, başı dik ve gözlerinden hiç eksik olmayan gülümsemesiyle yetkililerden kalem kâğıt ve bir sigara istedi. “Canı karısına ve yavrularına” son veda mektubunu yazdı. Onları “Önce Allah’a, sonra da asil Türk Milleti’ne emanet ediyordu”. Mektubu zarfa yerleştirdikten sonra sigarasını bitirdi ve korkusuzca sehpaya yürüdü. Darağacının altında “Vatan ve millet sağ olsun” diye haykırdıktan sonra, işi cellâda bırakmayarak sandalyeye tekmeyi vurdu ve sonsuzluğa doğru bir yıldız gibi aktı gitti.
“Rüzgâr kanatlı atlı” dörtnala giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacaktı. Saatler 3.30’u gösteriyordu.
Devrimci süvari binbaşının cebinden 235 kuruş, iki paket subay sigarası bir de çakmak çıkmıştı. Geride imkânsızlıklar içinde genç bir anne, 18 yaşında Gülderen, 15 yaşında Ömer, 12 yaşında Öner ve 2,5 yaşında Sema adlı yavruları kalmıştı. Sabaha karşı Esma hanımefendinin çocukları ile oturdukları evin kapısının altında küçük bir pusula atıldı. Kâğıtta “Binbaşı’mı bu sabaha karşı öldürdüler, başınız sağ olsun” yazılıydı.
Sonraki günlerde, yıllarda idam edilmiş bu iki devrimci askerden adeta hiç söz edilmedi. Üzerilerine sinsice bir şal örtüldü. Yiğit arkadaşımız Deniz Gezmişlerin idamı mecliste oylanırken “ Üç bizden gitti” “Üç de onlardan alacağız” diye salyaları akarak nara atanlar bile bu iki devrimci askerin idamını bir sır gibi sakladılar. Siyasal iktidarın can damarına kadar sokulmuş “Ordu Gençliği’nin” bu iki devrimci komutanı susuşa uğratıldı. Çünkü daha “ Ordu Gençliği” ile hesaplaşmaları bitmemişti. Oyun içinde “ büyük oyun” yapacaklardı.
1944 yılında Kara Harp Okulu’ndan Süvari Teğmeni olarak mezun olan Fethi Gürcan ülkenin dört bir tarafında görev yapmış çalışkanlığı, dürüstlüğü ve yurtseverliğiyle gittiği her birlikte derin izler bırakmıştır. Dost olduğu ve çok iyi bindiği atlarıyla uluslararası yarışmalarda ülkesini başarıyla temsil etmiş ve birincilikler kazandırmıştır. 27 Mayıs öncesi öğrenci olaylarında Ankara sıkıyönetim komutanının gösteri yapan öğrencileri dağıtmak üzere verdiği “ateş açın” emrine karşı, askerin önüne geçerek “ateş etmeyin” emrini veren yiğit Yüzbaşı Gürcan, 27 Mayıs gecesinin de isimsiz kahramanlarının başında yer alır. Yüzbaşı Gürcan o gece, süvari arkadaşlarının başında Muhafız Alayı'nı etkisiz hale getirerek Çankaya Köşkü’nü ele geçirmiştir. Onun siyasi kariyerle hiç arası olmamıştır, görevini başarıyla yerine getirdikten sonra hemen yine birliğindeki atlarının yanına dönmüştür.
27 Mayıs politik devriminin İsmet Paşa’nın kurmaylığında kuşatılarak egemen sınıfın yörüngesine çekilme siyasetine karşı çıkan “Ordu Gençliği’nin” 22 Şubat direnişine katılan Binbaşı Fethi Gürcan, Harp Okulu komutanı ve direnişin gerçek lideri Albay Talat Aydemir ile birlikte bu olaydan sonra emekli edilmiştir. Bir yıl kadar sonra sonuna kadar sadık kaldığı komutanı Talat Aydemir ile birlikte resmi elbiselerini yeniden giyerek bu kez hiyerarşi dışında genç subay ve Harbiyeliler ile birlikte, 21 Mayıs 1963’te başkaldırarak 27 Mayıs politik devriminin yarım kalmış hedeflerini gerçekleştirmek amacıyla iktidara yürümüşlerdir. Başkaldırının askeri komutanı kararlı, cesur ve yiğit subay Binbaşı Gürcan Ankara’da ayak basmadık yer bırakmamacasına birliklere ve Harbiyelilere kumanda etmiş ve son dakikaya kadar cesaretinden ve kararlılığından bir şey kaybetmeden mücadeleye devam etmiştir.
27 Mayıs politik devrimini izleyen yıllar, Türkiye Sol Hareketi’nin tarihinde önemli bir kilometre taşıdır. 1961 Anayasası'nın da sağladığı demokratik haklar ışığında Türkiye’de sol ilk defa kitlesel bir varlık olma olanağına kavuşmuştur. O tarihe kadar cinayet sayılan sosyalizm gün yüzüne çıkmış ve TİP kurulmuştur. Öğrenci gençliğin tarihindeki en güçlü kuruluşu olan Dev-Genç bu süreçte kurulmuştur. Ve ilk kez toplu sözleşme ve grev hakkını elde eden işçi hareketi 15 – 16 Haziran büyük işçi direnişine kadar yükselen bir mücadele süreci yaşamıştır.
Ülkemizdeki yoksul yığınlara, devrimcilere tüm bu imkânları sunan bu “Ordu Gençliği” demokrasisinin sırrı nedir? Bu gücü hangi sosyal ve tarihsel nedenlerden almaktadır?
Doğu toplumlarının alınyazısına uğursuz damgasını vuran sınıflı tefeci-bezirgân medeniyetler, ilk Irak kentlerinde ortaya çıktıkları andan itibaren, sınıfsız ilkel komünal toplumun insanlığa kazandırdığı özgür, eşit, gerçekçi işleyişleri baskı altına almışlar ve insan ruhunu küstürmüşlerdir. Yani her sınıflı medeniyet, toplum sınıflarını ortaya çıkardığı an insan unutulmuştur. Bu unutuş, şark toplumunda kim olursa olsun, başa geçen en alçak kişinin önünde hemen toplumun kul köle kesilmesi sonucunu getirmiş ve insanı un ufak etmiştir. Bu zorbalık karşısında üretici halk yığınları ister istemez “Batıni: (gizli)” doktrinler karanlığına sığınmıştır.
Doğu medeniyetlerinde tefeci-bezirgân sermeyenin azgınlaşması diğer boyutuyla da ortaçağ karanlığını kökünden kazıyacak serbest rekabetçi bir kapitalist sınıfın oluşmasını engellemiş, oluşan da batakçı, hazır yiyici, asalak ve komprador bir nitelik almıştır.
Bu tefeci-bezirgân medeniyetler karanlığında, ikide bir Orta Asya’dan zuhur eden ilkel komüne yapılı göçebe akınları yani tarih öncesinin ilkel sosyalist yapıları (özgür + yiğit + eşit + doğru) insan malzemeleriyle çürüyen toplumu yeniden insanlaştırma yolunda, gelip geçici de olsa bir dirimsel güç olma işlevini görmüşlerdir.
Bu ilkel komüne yapıların en temel unsurlarından biri olan “Horasan Erenleri” yani “Kam’lar” :Baba İlyaslar, Baba İshaklar, Taptuk Emreler, Yunuslar, Ahi Evrenler, Şeyh Edebaliler, Hacı Bektaşlar, 12. ve 13. yüzyılda insanı paçavralaşmaya mahkûm eden tefeci-bezirgân gericiliğine karşı hem: insanlaşmanın hem de: üretici hür köylü ve manifaktür (ahilik) teşkilatlanmalarının da öncülüğünü yapmışlardır.
Bugün topluma sunacağımız projelerimizin en başında yer alması gereken insanlaşma-özgürleşme-modernleşme atağımızdan söz açacak olursak, kendi tarihimizdeki, ilkel komüne gelenek görenekli yapıların topluma kazandırdığı birikimler tarihsel arka planımızdır. Bu bakış aynı zamanda bizim tarihsel köklerimizle buluşmamız anlamına gelmektedir ve bizi her bakımdan zenginleştirecektir. İkinci Cumhuriyetçilerin: “Jön Türklerin Prens Sabahattin kanadı-Hürriyet İtilaf-İkinci Grup (Birinci Büyük Millet Meclisi’nde, Müdafaa-ı Hukuk cemiyetlerinde) - Terakkiperver Fırka - Serbest Fırka-Demokrat Parti-Adalet Partisi-ANAP” şeklinde oluşturdukları zincir serbest rekabetçi dönemi yaşayamamış dışa bağımlı, batakçı komprador bir sınıfın demokrasiye özellikle vatan ve millete nasıl kolayca ihanet ettiklerinin bir tarihidir.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı İkinci Kuvayi Milliyeciliğimiz adlı eserinde İnkılap-İrtica bölümünde bu konu ile ilgili şu değerlendirmeyi yapmaktadır “Yerli İrticaı temsil eden bir avuç (tefeci-bezirgan) kapitülasyonlar mekanizmasıyla ecnebi sermayenin gizli, açık soygununa ortak çıkmayı ar değil kar saydıkça, milletin bütününe bağlı Türk ordusu, dirlik düzeninden kalma (halkla beraberlik) geleneklerini dirilterek milli kurtuluşa yol açtı. Bizde irtica oligarşisi ne zaman ecnebi hayranlığına teslim olduysa, o zaman ordu hemen milletle kaynaşıp inkılaptan yana geçti. Çünkü milletimizin ayakta kalan (şuurlu ve teşkilatlı) biricik parçası ordu idi.

Alemdar Mustafa Paşa’dan Mustafa Kemal Paşa’ya , Cemal Gürsel Paşa’ya kadar: Rusçuk yaranından milli kurtuluş komitesine kadar ileri gidişimizin vurucu gücü, halk çocuklarımızın güttüğü ordu oldu. Osmanlı çöküş devrinde (sanki ecnebi sermayeye kul olacakları bilinmiş gibi) adlarının başına birer “abd” (kul, köle) sözü bulunan padişahların (Abdülmecit, Abdülaziz, Abdülhamit) istibdatları boyunca, vatan ve hürriyet aşkına asker ocakları (Kuleli, Tıbbiye, Harbiye) beşik oldu. 1876’da Abdülaziz’i tahttan indiren, 1908’de Meşrutiyeti dağda ilan edip Abdülhamit’i tahtından indiren, 1919-1923’de istiklal savaşıyla saltanatı müzeye kaldıran hep o genç ordumuzdu.”

Bu tespitten sonra iki noktanın altını çizebiliriz.
1. Tabii ki biz bu yazıda “ordu” derken, her zaman “Ordu Gençliği’nden” söz ediyoruz. Yoksa “ordu fosilleri” ile bunun, bahsini ettiğimiz “ordunun” bir ilişkisi yoktur.
2. Geleneksel aydın eylemciliğinden söz ederken: “Laleyi isterse soylu bir çiçek, dilerse boynuna takılmış kızgın demir anlamına çekiverir. Sen edebiyata, şiire, müziğe, tiyatroya, romana, davula, zurnaya bak” cinsinden şark aydınlarından ve onların arada sırada bize “başöğretmenlik” yapan “nöbetçi aydın” tavırlarından söz etmiyoruz. Bizim bahsettiğimiz ülkenin bunalım konaklarında daha ziyade davranış özelliği gösteren bu uğurda her şeyini fedaya hazır tarihsel ve soysal devrimcilerdir.
İşte devrimci Binbaşı Fethi Gürcan ve arkadaşları bu “Ordu Gençliği” eylemciliğinin en yiğit halkalarından biridir. Onlar Türkiye tarihinde bir kilometre taşı olmuşlardır. Bir yanlarıyla: 27 Mayıs politik devrimiyle başlayan ordu gençliği demokrasisi diye adlandırabileceğimiz bir dönemin yaratıcısı ve teminatı olmuşlardır. Diğer yanlarıyla da devrimci birikimleri korumak anlamında silahlı ayaklanma yaparak iktidara yürümüşler ve yenilmişlerdir. Bu genç subayların topluma kazandırdığı 61 Anayasası ve demokratik haklar, 1980’lere kadar etkisini gösteren güçlü bir devrimci hareketin doğmasına neden olmuştur.
12 Mart Muhtırası ve 12 Eylül Darbesi 27 Mayıs politik devrimi ile başlayan süreçte elde edilmiş bütün devrimci birikimlere düşmanca saldırmış bir NATO planıdır. Egemen sınıfların, parlamentodan bile geçiremedikleri “ekonomik önlemlerin” yolunu sonuna kadar açmış bir uygulamadır. “Çağ atlıyoruz” diyerek Türkiye halkının çanına ot tıkamışlardır. Bugün toplum olarak ortada duran perişanlığımız, yoksulluğumuz ve çürümüşlüğümüz hep bu politikanın sonucudur. ABD emperyalizmi tüm bu sonuçlarla tatmin olmayıp ülkemizi Ortadoğu batağı içine iyice çekmeye uğraşmaktadır. 1946'lardan bu yana emperyalizmin torbasına sokulan ve onun fedaisi haline dönüştürülen ülkemiz, bu kere de tam olarak bitirilmek istenmektedir.
Tam da Fethi Gürcan’ların zamanıdır. Bu yiğit devrimcinin insani vasıfları, mücadele azmi ve de “Türk halkının kaderi tarih boyunca aldatılmışlığın serüvenidir.” Diyerek aldatılmışlığın üzerine yiğitçe yürümesiyle yolumuzu aydınlatmaktadır.
Son sözü yine büyük usta Kıvılcımlı ile bağlayacak olursak, “başlangıçta İNSAN vardı: Her insan öteki insanla eşit Sosyalistti. Bu iyi anlaşılmadıkça, öne sürülecek her düşünce ve davranış, yalan, korku ve köleliktir”
SARP KURAY

Kosova'da Gergin Bekleyişhttp://www.haberler.com/medya/haber/34/383134_73770_o.jpgSırbistan Başbakanı Vojislav Koştunica'nın, Kosova Meydan Muharebesi'nin 617. yıldönümü nedeniyle Kosova'yı ziyaret edeceğini bildirmesi, Kosovalılar'da büyük tepkiye neden oldu.

Birleşmiş Milletler Kosova Misyonu'ndan (UNMIK) izin alan Sırbistan Başbakanı Koştunica, Çarşamba günü Kosova'yı ziyaret edecek ve 1389 yılında Osmanlı ile Sırp ordularının çarpıştığı, Osmanlı'nın zaferiyle sonuçlanan Kosova Meydan Muharebesi'nin yıldönümü nedeniyle yapılacak ayine katılacak. Koştunica'nın Kosova'ya bu vesile ile gelişi, 1989 yılında yine aynı sebeple Kosova'ya gelen, "Balkanlar'ın kasabı" olarak bilinen Slobodan Miloşeviç'in savaş haykırışları yaptığı olayı hatırlatıyor. Kosovalılar, Koştunica'nın Kosova konusunda, Miloşeviç'in politikasını sürdürdüğüne inanıyor. Üstelik Koştunica, Demokrat Parti'nin lideri olarak Kosova'da Kosova Kurtuluş ordusu (UÇK) ile Sırp Ordusu arasında savaşın başladığı 1998 yılında Drenica bölgesinde Arnavutlar'ı katleden Sırp paramiliter birliklerini ziyaret etmiş ve silahla resim çektirmişti.

Bu arada UNMIK karşıtı eylemleriyle tanınan 'Kendin Karar Al Hareketi', Çarşamba günü Sırbistan Başbakanı'nın Kosova'ya giriş yapacağı Merdare Sınır Kapısı'nda eylem yapacağını bildirdi. 'Kendin Karar Al Hareketi' lideri Albin Kurti, düzenlediği basın toplantısında, Koştunica'nın geçeceği yolların kapatılması için Kosovalılar'a çağrıda bulundu.


taşkalpli 28 Haziran 2006 10:25

kibrishttp://www.solbirlik.org/images/logo.gif

EROL MANİSALI Kıbrıs Sorunu mu? Yoksa...
Tarih:
Konu:

- KKTC üzerinden izolasyonu nasıl kaldırırız?

Biz sözümüzü tuttuk, onlar da sözünü tutsun... Kıbrıs üzerinde konuşan, yazan, çizen kimilerinin ''Kıbrıs sorununa bakışı'' böyle. Güler misiniz ağlar mısınız...

- Türkiye bir devletse çözümleri kendi üretir ve elindeki bütün olanakları seferber ederek bunun pazarlığını yapar. Hükümetlerin esas görevi budur.

- ''Biz sözümüzü tuttuk şimdi de onlar tutsun'' kadar ''safça'' ! bir ifade ancak bir oymakta izciler arasında söz konusudur.

- Uluslararası ilişkilerde söz tutma, dış politikayı ve diplomasiyi ''lades oyunu'' ile karıştırmaktan başka bir şey değildir.

Kıbrıs, nasıl sorun olmazdı?

1) Eğer Rumlar Aralık 1963'te Londra ve Zürih antlaşmalarını ortadan kaldırmak için Türklere saldırıp soykırım girişimlerinde bulunmasalardı...

2) Eğer ABD Başkanı L. Johnson 1964'te İnönü 'ye gönderdiği mektupla, ''Adadaki Türkleri ve haklarınızı unutun'' anlamını taşıyan bir ültimatom-mektup göndermeseydi...

3) Eğer 1963-1974 döneminde Birleşmiş Milletler'i yöneten büyük devletler, Yunan (ve Batı) yanlısı bir tutum izlemesiydi...

4) Eğer ABD ve Atina'daki Albaylar Cuntası, ''Üçüncü Dünyacı Makaryos' u devirmek için'' Nikos Samson adında bir terörist ve Türk düşmanı katili kiralayıp bir taşla iki kuş vurmak için Kıbrıs adasına göndermeselerdi...

5) Eğer 20 Temmuz 1974'ten sonra zamanla, adada fiilen oluşan iki devlete ABD ve AB eşit yaklaşsaydı...

6) Eğer 1991'de Sovyetler Birliği dağılınca Batı ve Hıristiyanlık âlemi, Türkiye'yi Kıbrıs adasından tasfiye politikasını işletmeye başlamasaydı; ve Ortadoğu'ya yeni bir harita çizmek istemeseydi...

7) Eğer 6 Mart 1995'te Tansu Çiller-Karayalçın ikilisi Gümrük Birliği belgesini imzalayıp bir yandan Türkiye'yi kumalığa sürüklerken öte yandan Rumların AB yolunu açmasaydı...

8) Eğer Aralık 1999 Helsinki Doruğu'nda Ecevit, yanındakiler tarafından kandırılmasaydı...

9) Eğer 2002 Kopenhag AB Doruğu'nda Alman ve Danimarka dışişleri bakanları salonda gazetecilerin önünde, ''Türkiye'yi önce uyutalım sonra da unuturuz'' dediklerinde, TBMM'nin ve hükümetin vatansever, Atatürksever, namussever ve dindar çok sayın üyeleri, ''Bu adamlar ne diyorlar'' diyerek meselenin üzerine gitseydi...

10) Eğer 3 Kasım 2002 seçimlerinin hemen ardından Tayyip Erdoğan, ''Bu iş Denktaş 'la olmaz, 40 yıllık Kıbrıs politikamız değişecek'' diyerek kolları sıvamasaydı...

11) Eğer AKP hükümeti Washington, Brüksel ve Atina ile işbirliği içinde Annan Planı'nı kabul ederek M. Ali Talat ve zihniyetini adaya taşımasaydı...

12) Eğer 1 Mayıs 2004'te AB, Kıbrıs Cumhuriyeti'ni (Rumların) adanın bütününü temsilen tam üyeliğe alırken AKP hükümeti ''Bu durum uluslararası anlaşmalara aykırıdır, izin vermem'' deseydi...

13) Eğer AKP hükümeti 17 Aralık 2004'te AB ile bir anlaşma yaparak, ''Kıbrıs Cumhuriyeti'nin (Rumların) karşısına görüşmelerde bir uslu çocuk gibi oturmayı kabul etmeseydi...''

Kıbrıs sorunu gibi bir sorun tabii ki olamazdı.

Kıbrıs sorunu nedir?

Kıbrıs sorunu, Türkiye'nin emperyalizmle yüzleşmesi sorunudur. Batı'nın Kürdistan projesinde, yapay Ermeni soykırım tasarılarında, minyatür Ortodoks Fener Patrikhanesi (Devleti) projelerinde olduğu gibi Türkiye emperyalizmle yüzleşmek ve karşı koymak zorundadır.

Sorun Kıbrıs, Ege, Güneydoğu, Ermeni, Patrikhane sorunları değildir. Sorun, Türkiye'nin Batı emperyalizmince bir taraftan sömürgeleştirilirken diğer yandan da ezilme sorunudur.

Bu gerçeğin artık görülmesi gerekir... Kıbrıs olayları sadece bir turnusol kâğıdıdır.


www.istanbul.edu.tr/iktisat/emanisali



Bu haberi okuyup da Atatürk'ün Gençliğe Hitabe'sini hatırlamamak mümkün mü? Sanki bugünleri görmüşçesine konuşuyor Atatürk;

....
İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır....
....
İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Türk ordusunda general rütbesine ulaşmış biri nasıl olur da askerimize çuval geçirenlerle böylesine hain bir işbirliği içine girebilir? Bunu benim aklım kabul etmiyor.Bu durumda o çuval geçirilen timi kimin sattığı da deşifre olmuyor mu? Sadece asker mi? Elbette değil,bu devleti temsil etmek gibi onurlu bir görevi yapmış vali,konsolos nasıl böylesine aşağılık bir işbirliğine girebilir kazanacakları 3-5 yüz bin dolar için? Anıtkabir'deki müzede okudukça tüylerimi diken diken eden bir telgraf var,ilk cümlesini okumak yetiyor bana; GECİKTİREN ASILACAKTIR....Atatürk üzerinden O'nun adına spekülasyon yapmak istemiyorum ama keşke yaşıyor olsa ve bu 3-5 yüz bin dolar uğruna bu işbirliğini yapan satılıklar için İstiklal Mahkemelerini tekrar kursa...
http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=166755
Paşa 'çuval geçiren Coni'nin ortağıÇuval krizinde Türk timinin başında bulunan emekli General Köksal Karabay'ın, Irak-Türkiye sınır güvenliğini sağlamak için kurulan ABD'li şirkete ortak olduğu ortaya çıktı.27 Haziran 2006 10:35Yazı boyutunu büyütmek için http://image.haber7.com/font-size-12px.gif http://image.haber7.com/font-size-14px.gif http://image.haber7.com/font-size-16px.gif http://image.haber7.com/font-size-18px.gif http://image.haber7.com/haber/33960.jpg
Mutlu ÇÖLGEÇEN'in haberi
Irak'a ticaret yapan Türk TIR'ları 2007'den itibaren, Türk ortakları bulunan bir ABD'li güvenlik şirketi tarafından korunacak. ABD Savunma Bakanlığı'na (Pentagon) yakınlığı ile bilinen Black Hawk Security, bu amaçla Habur sınır kapısına yakın bir bölgeye güvenlik üssü inşa ediyor. Üs, 300 dönümlük arazi üzerine yapılacak. Yasa gereği Türkiye'de kurulan şirkete 'Black Hawk Uluslararası Güvenlik Hizmetleri AŞ' adı verildi. Kurucu ortakları arasında emekli Korgeneral Köksal Karabay, eski Diyarbakır Valisi Ahmet Cemil Serhadlı, eski New York Başkonsolosu Mehmet Nuri Ezen ile Türk-Amerikan İşadamları Derneği'nin eski üyesi Hüseyin Atkın, Aslan Yıldırım, Günay Hakkı Övünç gibi tanınmış isimler var.

HİSSE DAĞILIMI

ABD'li Black Hawk Security 910 bin YTL'lik 91 bin hisseye sahip olarak en büyük hissedar konumunda. Türk ortaklar arasında en büyük hisse ise Hüseyin Atkın'a ait. 28 bin 600 hissesi bulunan Atkın, 15 Mart'ta yapılan toplantıda Diyarbakır eski Valisi Ahmed Cemil Serhadlı'ya ait hisseleri de devralmış. Emekli Korgeneral Köksal Karabay, New York eski Başkonsolosu Mehmet Nuri Ezen ve Aslan Yıldırım 13 bin YTL'lik 13 biner hisseye sahip durumdalar. Günay Hakkı Övünç'ün hissesi de 6 bin 500.

Habur'a yakın Çalışkan Beldesi'nde 300 dönümlük araziyi satın alan şirket, arazideki hafriyat çalışmasına iki ay önce başladı. Çalışmalar 7 iş makinesi ve 20 kamyon tarafından yürütülüyor. 50 kişinin görev aldığı hafriyat çalışmaları sonbaharda tamamlanacak, üs 2007 yılında hizmete açılacak.

Üste helikopter pisti, hastane, park alanları ve çeşitli sosyal faaliyetleri kapsayan binalar bulunacak. Bunun dışında Türk TIR'larını koruyacak Hummer Jeep'ler burada yer alacak.

35 FİRMAYLA ANLAŞTI

Şirket şu ana kadar 400 kamyondan oluşan 35 Türk TIR şirketi ile anlaşma imzaladı. 2 yıllığına yapılan anlaşmalarda ücretlendirme risk bölgesine göre değişiyor. Anlaşma gereği Türk TIR'ları en az 10 kamyondan oluşan bir konvoy halinde yola çıkacak. Habur'dan hareket eden güvenlik konvoyunun ilk durağı Zaho olacak.

Üssün bir benzeri burada inşa edilecek. Habur ve Zaho'daki güvenlik üslerinde 250 personel görev yapacak. Bu personelin 50'si Türkiye'den, 200'ü ise Irak'ta yaşayan Türkmen, Arap ve Kürtler arasından belirlenecek. Personel maaşları 1000 ila 1500 dolar arasında değişecek.

SINIR DENETİMİNE TABİ

Black Hawk güvenlik şirketi, Türkiye'deki diğer güvenlik şirketlerinin tabi olduğu yasalara bağlı olarak çalışacak. Şirkete ait zırhlı araçlar sınır geçişlerinde gümrük denetimine tabi olacak. Beyana aykırı bir bildirimde bulunması halinde sözleşmesi feshedilecek. Şirketin güvenlik denetimleri jandarma bölgesinde jandarma, diğer bölgelerde emniyet tarafından yapılacak.


İki yıl önce TSK'dan emekli oldu

EMEKLİ Korgeneral Köksal Karabay, TSK'da son olarak 3'üncü Kolordu Komutanlığı görevinde bulundu. 2003 yılında terfi etmesi beklenen Karabay'ın görev süresi bir yıl uzatılmış, 2004 Yüksek Askeri Şura toplantısında Harp Adademileri Komutan Yardımcılığı'na atanarak ikinci defa görev süresi uzatılmasına rağmen devam etmemiş, 1 Eylül 2004 tarihinden itibaren emekliliğini istemişti. Karabay, Kuzey Irak'ta Türk subaylarının başına çuval geçirilmesiyle patlak veren skandalın yaşandığı günlerde Genelkurmay Harekat Başkanı idi.
Belediye Başkanı rahatsız

GÜVENLİK Üssü'nün kurulduğu Silopi ilçesi Çalışkan Beldesi'nin DYP'li Belediye Başkanı İsa Yiğit, üs konusunda yeterince bilgi alamamaktan rahatsız. Black Hawk şirketinin 100 dönümlük bir arazi için 300 milyar ödediğini belirten Başkan Yİğit, güvenlik boyutu ile ilgili bazı endişelerinin bulunduğunu söyledi.


taşkalpli 28 Haziran 2006 10:46

ANKARA'DA İŞ : MAKİNA RESSAMI / KONSTRÜKTÖR
Alanında öncü firmalardan olan Gayret Makina, bünyesinde bulunan proje departmanına Makine Ressamı / Konstrüktör eleman arıyor.
*İşe alınacak eleman sayısı : 1
*Teknik Lİse veya tercihen M.Y.O.mezunu,
*AutoCad programına hakim,
*Deneyimli,
*Yoğun çalışma temposuna uyumlu,
*Proje okumada ve projeden detay/imalat resmileri hazırlamada sorun yaşamayan,
*Ankara il sınırları içerisinde ikamet eden;eleman aranıyor.

İşe kabul işlemi,yüz yüze görüşmeden sonra gerçekleşicektir.

İrtibat Bilgileri
Adres : İvogsan 22.cad. 690.sk. No:54/56
OSTİM / ANKARA
Telefon : 0(312) 395 58 24
Fax : 0(312) 395 58 27

Atagün ÖZAYDIN

atagunozaydin@yahoo.com
atagunozaydin@hotmail.com


KafKasKarTaLi 29 Haziran 2006 01:13

5,4 Milyar Dolarlık Gizli Fatura

Yabancı bankaların batık bankalardan alacaklarını Hazine gizlice ödedi. İlginç borç ödemesi operasyonun perde arkası ve borcunu kamuya ödeten bankaların listesi..,.

1990’ların başından büyümeye başlayan kamu açıklarını kapatmak için hükümetlerin başvurduğu yol iç borçlanma oldu. Bu sayede kamunun ihtiyaç duyduğu kaynağı yabancıların isteklerine boyun eğmeden karşılayacaklarına inanıyorlardı. Vatandaşlardan toplanan mevduatları kamunun finansmanında kullanan ve kasalarını Hazine bonoları ile dolduran bankacılar için 90’ların ilk yarısı gerçekten güzel günlerdi. Kamunun borç talebi sürekli olarak büyüyor, bankacılar bu durumun ciddi risk oluşturduğunu söyleyerek daha yüksek faizlerle borç veriyor ve bu saadet zincirinin faturasını kimse düşünmüyordu. Sanayici ve işadamlarının bile gözlerini kamaştıran bu süreçte herkes bir şekilde banka sahibi olup kolay yoldan zengin olmanın hesaplarını yapıyordu. Yeni bankaların piyasaya girmesiyle artan rekabet bankaları mevduat dışındaki kaynaklara yöneltti. Büyük bankalar yurtdışı bağlantıları sayesinde uluslararası finans kuruluşlarından temin ettikleri düşük maliyetli kredilerle borç verme yarışını sürdürmeye başladı. Döviz olarak alınan bu paralar önce TL’ye çevriliyor ardından da yüksek faizle devlete satılıyordu. Hem kur hem de faiz riskini birlikte alan finans kurumlarının içinde bulunduğu tehlikeli durum ancak beş sene sonra anlaşılabildi. 1999’a gelindiğinde “çürük elmaları ayıklama operasyonu” olarak tabir edilen yeni bir süreç başladı. Sepetten atılan ilk elmalar ise dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e yakınlığıyla bilinen işadamlarına ait beş banka oldu. Yönetimi devlete geçen İnterbank, Egebank, Sümerbank, Yurtbank ve Yaşarbank’ın ardından Bank Kapital ve Etibank da fona devredildi. Bu operasyonun kapsamı dışında olmasına rağmen 2000 yılında devletçe el konulan son banka Türkiye’nin 10’uncu büyük bankası olan Demirbank oldu. 22 Kasım’da başlayan ve tarihe “Kasım Krizi” olarak geçen mali kriz sonucunda bünyesi bozulan bankaya sistemin selameti için el konulduğu açıklandı. Demirbank’a el konulması piyasaların tansiyonunu geçici olarak düşürdü; ancak dönemin IMF başkan yardımcısı Stanley Fischer’ın tabiri ile “köpekbalıkları bir kez kan kokusu almıştı, artık bundan sonra işleri rayına oturtmak pek de mümkün değildi.” İşte böyle bir ortamda Başbakan Bülent Ecevit 6 Aralık 2000 tarihinde bir basın toplantısı düzenledi. Ecevit, IMF ile yapılan görüşmelerde ekonomik programdan taviz verilmemesi karşılığında Fon’un 10 milyar dolarlık ek kaynak sağlamayı kabul ettiğini açıkladı. Açıklamasının kalan bölümünü elindeki kâğıttan okuyan Ecevit, banka mevduatı üzerindeki Hazine garantisinin sürdüğünü ve bu garantinin bankaların diğer yükümlülüklerini de kapsayacağını ilan etti. Toplantıyı takip eden gazetecilerin soru sormasına bile fırsat vermeden salondan ayrıldı. Bu tarihî açıklama ile Cumhuriyet tarihinde ilk kez bankaların yurtdışındaki tüm yükümlülükleri Hazine garantisi altına alındı. Yabancıların Türk bankalarından alacakları Türk iflas hukuku kurallarına tabi tutulmadan devletçe üstlenildi. Yani batan özel bankaların dış borçları da devletleştirilmiş oldu. YASAL DAYANAĞI YOKTU Bu açıklamadan kısa bir süre sonra IMF Başkanı Horst Köhler, Türk bankalarındaki mevduat sahipleriyle diğer alacaklıların (yani yabancı bankaların) korunması kararından büyük memnuniyet duyduklarını açıkladı. Kohler, IMF Yürütme Kurulu’na Türkiye’ye 10 milyar dolarlık yeni kredi açılmasını sağlayacağını söyledi. Hükümet tarafından verilen bu garanti 18 Aralık 2000 tarihli Niyet Mektubuna da yazılarak resmileştirildi. Ekonomiden sorumlu devlet bakanı ve Merkez Bankası başkanının imzalarını taşıyan mektubun 50. paragrafında bu konuda şu dikkat çekici ifadeye yer verildi: “Hükümet 6 Aralık’ta mevduat sahipleri ve diğer alacaklılar için geçici ve tam bir garanti ilan etmiştir…” Bu açıklamadan sadece bir gün sonra IMF Yönetim Kurulu Türkiye’ye yapılacak mali yardımı onayladı ve sorun bu şekilde çözülmüş oldu. Kasım krizinin yaraları henüz sarılmamıştı ki Türkiye, tarihinin en büyük ekonomik kriziyle sarsıldı. Sarsıntının meydana getirdiği etki o kadar büyüktü ki ülke tarihinde ilk kez esnaflar polislerle çatıştı; binlerce insan işini, kalanlar da ümitlerini kaybetti. Bu dev anaforun da etkisiyle zaten sorunlu olan bankaların bir bölümü daha fona alındı. Ortaya çıkan finansal enkazın faturası gerçekten çok kabarıktı: 60 milyar dolar borç, binlerce işsiz bankacı. Ekonomiden sorumlu devlet bakanı görevine getirilen Kemal Derviş’in gündem maddeleri arasında da “yabancı bankaların alacakları” yer almaktaydı. IMF ve Dünya Bankası’ndan alınan krediler bu bankaların vadesi gelen alacaklarının ödenmesinde kullanılmaktaydı, ancak uygulamanın hukuki dayanağı yoktu. Prof. Dr. Korkut Boratav yasal dayanağın nasıl oluşturulduğunu şu sözlerle anlatıyordu: “Gerekli ‘montaj’ı Bankalar Kanunu’na sıkıştırmak akıl edilir. Kanun değişikliği 9 Mayıs 2001’de TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülmektedir. TMSF’ye alınan bankaların ‘her türlü borç ve yükümlülüklerinin Hazine tarafından garanti edilmesini’ sağlayan madde oylanıp kabul edildikten (yani iş işten geçtikten) sonra bazı milletvekilleri ‘Ne yaptık?’ diye uyanırlar. Hazine Müsteşarlığı’nın temsilcisine sorulur. Tutanaklarda adı verilmeyen bürokrat şunları söyler: ‘Biliyorsunuz, başbakanımız kriz sonrası, bütün bankacılık sisteminin borçlarına bir garanti verildiğini açıklamıştı; ancak bunun hukuki altyapısı yoktu. Burada bu hukuki altyapı kurulmaya çalışılıyor.’ Böylece, başbakanın demecinde ve niyet mektubunda sözü edilen garantilerin, uygulamaların, bu çerçevede TMSF’den yabancılara yapılan ödemelerin hukuk dışı olduğu (açıkçası, suç işlendiği) itiraf edilir.” Bankacılık uzmanı Dr. Öztin Akgüç yabancı bankaların alacaklarının ödenebilmesi için çaba gösterenlerin kamu yararını gözetmediklerini iddia ederken şu örneği veriyor: “Bir bankayı aktif ve pasifleriyle devraldığınız zaman bu banka artık bir kamu bankası haline geliyor. Dolayısıyla sorumluluklar da kamuya ait oluyor. Bu nedenle bankaların TMSF’ye alınmadan iflas kanunu uyarınca tasfiye edilmesini önerdik.” Akgüç’ün açıklamalarına göre batık bankaların fona alınmadan tasfiye edilmesi halinde önce devletin alacakları tahsil edilecek, ardından özel kurum ve kişilerin alacakları ödenecekti. Dr. Akgüç, yabancı bankaların alacaklarının vadesinde ödenemeyeceği gerekçesiyle bu teklifin kabul görmediğini anlatıyor. Bankalara el koyulduğu dönemde TMSF Başkanlığı yapan Dr. Tevfik Altınok ise eleştirilerin haksız olduğunu düşünüyor. Düzenlemenin Türkiye’nin saygınlığı ve kalan bankaların selameti düşünülerek yapıldığını anlatarak, “Kasım krizi bitmeden Şubat’ta bir darbe daha almışsınız ve bundan en büyük zararı bankalarınız görmüş. Burada yabancılara ‘paranız güvende merak etmeyin’ demek zorundasınız. Aksi halde diğer bankalardaki alacaklarını da çekmek isteyecekler ve bankalarınız bu büyük para çekilişiyle ters yüz olacak. Sistemi korumak ve kalanların selameti için bu karar alındı ve uygulandı.” diyor. Dönemi ve gelişmeleri yakından takip edenlerin iyi bildiği bu hadiseyle ilgili çok şey söylendi, ancak batık bankaların yurtdışındaki borçlarının miktarı asla öğrenilemedi. İşte herkesin peşinde koştuğu bu bilgiye uzun araştırmalar sonunda Aksiyon ulaştı. Aksiyon’un elde ettiği bilgilere göre batıkların uluslararası bankalardan alıp hazineye ödettiği yurtdışı kredilerinin toplamı 5,4 milyar dolar. Bu borcun alacaklıları ise Amerikan, İsviçre, İngiliz ve Fransız bankaları. Citibank, UBS, CSFB, ABN, HSBC, Deutsche, Bank of America gibi küresel oyuncuların yanı sıra Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların da bulunduğu bu alacaklılar topluluğundan alınan krediler Hazine tarafından son kuruşuna kadar ödendi. Bu meblağ fona devredilen 20 bankanın toplam borcu olarak gözükse de tablo dikkatle incelendiği zaman borcun büyük bölümünün Demirbank’a ait olduğu ortaya çıkıyor. Yurtdışındaki bankalardan 4,2 milyar dolar kredi alan Demirbank’ın bu kadar büyük oranda borçlanmasının öyküsü ise son derece ilginç. 1999 yılında uygulamaya konulan IMF Programı’nda döviz kuru öngörülebilir oranlarda yükseliyor ve bu da bankaların faizlerin çok düşük olduğu uluslararası piyasalardan rahatça borçlanmalarına imkân sağlıyordu. Yurtdışından aldıkları ucuz dövizi bozduran Türk bankacılar bu parayla yüksek getiri sağlayan Türk Hazine kâğıtlarını satın alıyor ve bu sayede inanılmaz kazançlar elde ediyordu. Kasaları Hazine kâğıdı ile dolu olan bankaların başında Cıngıllıoğlu ailesinin Demirbank’ı geliyordu. Demirbank bu stratejiyle 1995-2000 yılları arasında ciddi bir büyümeye imza atmış ve ülkenin sayılı bankalarından biri haline gelmişti. Bankanın aynı zamanda sonunu hazırlayan bu olayı Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti “Demirbank gibi varlık ve yükümlülükleri arasında vade tutarsızlığı bulunan bankalar, Kasım 2000 ve sonrası dönemde faiz oranlarında meydana gelen aşırı dalgalanmalardan önemli zararlar görmüşlerdir.” sözleriyle özetliyordu. Uluslararası bankalardan 6 farklı para birimi cinsinden borçlanan Demirbank’ın en büyük alacaklılarından birisinin de İngiliz HSBC olması oldukça şaşırtıcı. Ulaşabildiğimiz banka kayıtlarına göre Demirbank’a 55 milyon dolar kredi açan HSBC önce Hazine’den alacaklarını tahsil etti ardından bankayı son derece makul bir fiyata satın alarak tabelasını değiştirdi. Demirbank’ın ardından borçlanma rekoru kıran diğer bankalar sırasıyla Bayındırbank, İnterbank ve İktisat Bankası’ydı. Bu dört bankanın yurtdışından temin ettikleri krediler 5,4 milyar dolarlık borcun yaklaşık yüzde 90’ını oluşturuyor. Listeye göre Sitebank, Yurtbank ve Tarişbank ise yurtdışından hiç kredi kullanmadı. Özel sektör finansal kuruluşları yaraların yeniden sarılmasının ardından yeniden dış borç yarışına girdi. Bankalar ve finansal kuruluşların 2001 yılı sonunda 12,78 milyar dolar olan dış borçları, bu yıl Haziran ayı sonunda 26,58 milyar dolara çıktı. Beş yılda 13,8 milyar dolar artan dış borcun teminatı şu an için bankaların bizzat kendisi. Lakin muhtemel bir krizde yükün Hazine’nin omuzlarına binecek olması borç alanı da vereni de memnun ediyor. Faturayı ödemek ise bu durumdan haberi dahi olmayan halka kalıyor… FON TARAFINDAN ÜSTLENİLEN YURTDIŞI KREDİLER Demirbank yurtdışı bankalarından 3,9 milyar dolar, 1,3 milyar İngiliz Sterlini, 1.81 milyar İtalyan Lireti, 234,6 milyon Avro, 89,7 milyon Alman Markı ve 4,6 milyon İsviçre Frangı kredi kullandı. 153,3 milyon Avro, 59,5 milyon dolar ve 19,8 milyon Alman Markı kredi kullanan Erol Aksoy’un İktisat Bankası en çok kredi kullanan ikinci banka oldu. Bayındırbank 203,4 milyon dolar, 2,4 milyon Alman Markı ve 31 bin Avro kredi kullanarak en çok kredi kullanan üçüncü banka olurken, 192,3 milyon dolar, 147 milyon İspanyol pezatası, 8,7 milyon mark kredi kullanan Çağlar’ın bankası İnterbank dördüncülüğe yükseliyordu. Mehmet Emin Karamehmet’in fona alınan Pamukbank’ı 176,6 milyon dolar, 2,8 milyon Avro ve 658 bin İsviçre Frangı borcunu kamuya ödetiyordu. Mustafa Süzer’in bankası Kentbank’ın Hazine’ye yüklediği borçlar ise 68,4 milyon dolar, 45,64 Avro, 500 milyon Japon yeni ve 342 bin 300 marklık bir bilânço içeriyor. Korkmaz Yiğit’in sahibi olduğu Bankeskpres’in 71,9 milyon dolar, 6,3 milyon mark, 109,7 milyon Japon Yeni, 487 bin İsviçre Frangı, 288 bin 285 İngiliz Sterlini borcu bulunuyordu. Yurtdışına borcu bulunan bir diğer banka da kötü yönetim ve özelleştirme kurbanı Türk Ticaret Bankası. Bankanın sadece 40 milyon dolarlık borcu bulunuyordu. Hayyam Garipoğlu’nun Sümerbank’ı borçlu bankalar sıralamasında son sıralarda yer alıyor. 26,8 milyon dolar, 4 milyon mark ve 3 milyon Avro borcu bulunan banka batık bankalar içinde kötünün iyisi kategorisinde yer alıyor. Cıngıllıoğlu ailesinin bir diğer bankası olan Ulusalbank 17,04 milyon dolar,43,834 milyon Yen, 3 milyon Mark, 165 bin sterlin borcuyla fona devredilir. Halis Ağa’nın Toprakbank’ı 11,8 milyon dolar, Bank Kapital 7,4 milyon dolar, Yaşarbank 4,7 milyon dolar, Etibank 2,7 milyon dolar, Esbank 900 bin dolarlık borcunu kamuya ödeten bankalar olur. Egebank 700 bin dolar bir diğer Ege Bankası EGSBank ise 3 bin dolar borç yükler.


HAKANSAKA 29 Haziran 2006 22:54

vicdanların sustuğu an
 
GAZZE yanıyor.
İsrail ordusu Gazze'ye girdi.
Ve Gazze yanıyor! İçim de!
Binlerce bina ve can yanıyor!
Niçin?
Bir tek İsrail onbaşısı için.
Öldürülmesin diye...
Yahut öldürülmüşse intikamının alınması için.
Ya benim kaç binbaşım, onbaşım şehit oldu.
Kimin kılı kıpırdadı?
Milletçe cenaze levazımatçısına döndük.
En iyi cenaze merasimi bizde.
Kanları yerde kalmayacak dendi.
Evet kalmadı, hiçbir yerde görünmüyor.
Öte yandan milletime emir yağıyor.
İnsan Hakları'na uy!
Apo'yu yeniden yargıla!
Avrupa normlarına uy!
Ardından iftiralar geliyor.
'Ermeni Soykırımı'
Gazze yanıyor.
'Pontus'ta da soykırımı'
'Küçük Asya soykırımı'
Gazze yanıyor!
Daha önce Bağdat'ın yandığı gibi.
Dörtyüzbin insanın yandığı gibi...
Yakanların dilinde de insanlık şarkıları...

ABD'de sekiz villallı çiftlikte kalabalık maiyetiyle altı yıldır kaldığı söylenen zat, Irak Savaşı sırasında 'Ölen Yahudi çocukları için ağlıyorum' demişti.
Bağdat'taki çocuklar için ağlamadı.
Ya Gazzeli çocuklar için?
Ağlıyor mu? Sesi çıkabiliyor mu?

Bağdat'tan sonra Gazze de yanıyor.
Benim içim de bunlara yanıyor.
:*(:@


GusinapsE 3 Temmuz 2006 01:41

Rus-Türk ilişkilerinde bir ilk


http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/politika/1151318626736.jpgTürkiye-Rus ilişkilerinde bu hafta bir ilke imza atılıyor. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 28-30 Haziran günlerinde Rusya Federasyonu’na resmi bir ziyarette bulunacak. Bu ziyaret, Türkiye’den Rusya’ya Cumhurbaşkanı düzeyinde yapılan ilk ziyaret olma özelliğini taşıyor.

Cumhurbaşkanı Sezer, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’ün eşliğinde resmi bir ziyaret için Çarşamba günü Rusya Federasyonu’na gidiyor.

Böylece, Sezer, Rusya Federasyonu’nu ilk ziyaret eden Türk Cumhurbaşkanı olacak. Bundan önce Aralık 2004’da Rusya Devlet Bakanı Vladimir Putin, Türkiye’ye resmi bir ziyarette bulunmuştu.

30 Haziran’a kadar sürecek olan ziyaret sırasında Sezer, Putin’in yanısıra, Rusya Parlamentosu’nun alt kanadı Duma Başkanı Boris Gryzlov ile de bir araya gelecek.

Enerji Cumhurbaşkanı Sezer’in Vladimir Putin ile yapacağı görüşmelerde başta enerji olmak üzere ekonomik konular önemli bir yer işgal edecek. Bu çerçevede, Samsun-Ceyhan projesi dahil, boru hatları projeleri konusunun ağırlıklı bir konuyu oluşturacağı belirtiliyor.

İran Moskova’daki görüşmelerde iki ülkeyi yakından ilgilendiren uluslararası sorunlar üzerinde durulacak. Bu çerçevede, İran konusunun gündemin başında bulunması bekleniyor. Abdullah Gül’ün hafta sonunda İran’ı ziyaret ederek en üst düzeyde görüşmeler yaptığına dikkat çekilerek İran’ın nükleer programı sorununa çözüm bulunması konusunda İran’a "teşvik paketi" öneren "5-1" grubunda yer alan Rusya’nın, Türkiye’nin görüş ve izleminlerini öğrenmek istediği ifade ediliyor.

Kıbrıs Irak’ın yanısıra diğer ağırlıklı bir konuyu Kıbrıs oluşturacak. Türk tarafı, Ankara’nın Kıbrıs Eylem Planı ile BM Genel Sekreteri’nin Annan Planı’na ilişkin Kıbrıs Raporu’nun BM Güvenlik Konseyi’nde ele alınması konusunda Daimi Üye Rusya’dan destek isteyecek.

Rum Kesimi ile yakın ilişkiler içerisindeki Rusya’nın Kıbrıslı Türklerin izolasyonunun sona erdirilmesi önerisini içeren söz konusu raporunun Konsey’de görüşülmesini engellediğine dikkat çekiliyor.

PKK, Savunma Türk tarafının PKK’nın, Rusya’nın terör örgütleri listesine alınmamasını bir kez daha isteyeceği görüşmelerde savunma sanayii alanındaki işbirliği konusu da gündeme gelecek. Bu çerçeve Rus tarafının, saldırı helikopteri önerisini yinelemesi bekleniyor.

Mozkova’nın, Rus Kamov şirketinin İsrail ile birlikte geliştirdiği "Erdoğan" helikopterini Türkiye’ye satma çabalarını sürdürdüğü, bu çabaların Sezer’in ziyareti sırasında yoğunlaştırılacağı ifade ediliyor.

Cumhurbaşkanı Sezer’in ziyareti öncesi Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov, Mayıs sonunda Türkiye’yi ziyaret etmişti. Lavrov ile Ankara’da yapılan görüşmelerde Sezer’in ziyaretinin hazırlıkları yapılmış, İran ve Kıbrıs üzerinde durulmuştu.


Rusya ve İsrail'den önemli ziyaretler


http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/1148476888373.jpgTürkiye, önümüzdeki günlerde iki önemli yabancı ziyaretçiyi ağırlayacak. İsrail Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Tzipi Livni, 28-29 Mayıs, Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da, 31 Mayıs-1 Haziran tarihleri arasında Türkiye’yi ziyaret edecek.

İsrail’de bir süre önce kurulan yeni koalisyon hükümetinin ağır toplarından Tzipi Livni’nin, Ankara ziyaretinin birçok yönünde önem taşıdığı belirtiliyor. Türk tarafı İsrail’in yeni hükümet ile ilk önemli teması gerçekleştirirken iki ülke, Hamas heyetinin Türkiye ziyaretinin ikili ilişkilerde yarattığı gerilimin tamamen geride kaldığını gösterme fırsatını elde edecek.

Ortadoğu sorunu ve Filistin’de Hamas hükümetinin kurulması olayının başlıca bir konuyu oluşturacağı görüşmelerde İran krizi ve ikili işbirliğinin daha da geliştirilmesi üzerinde durulacak.

Livni’nin, muhatabı Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’ün yanısına MGK Genel Sekreteri Büyükelçi Yiğit Alpogan ile görüşecek olması da dikkat çekici bulundu.

LAVROV’UN TEMASLARI

Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Lavrov’un da, Ankara’ya yapacağı resmi ziyaret sırasında İran’ın nükleer programı konusunda yaşanan sorunun ağırlıklı bir konuyu oluşturması bekleniyor. BM Güvenlik Konseyi üyesi olan Rusya, aynı zamanda İran ile yaşanan krizin çözülmesi için en çok çaba gösteren ülkelerin arasında bulunuyor.

Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, ikili ve bölgesel konuların ele alınacağı ziyaret sırasında Lavrov, Abdullah Gül ile yapacağı görüşmelerin yanısıra Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından kabul edilecek.

Ziyaret sırasında yeni işbirliği olanaklarının ele alınacağı belirtilen açıklamada iki ülke arasındaki ilişkilerin, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 2004 Aralık ayında Ankara ziyareti sırasında kabul edilen Ortak Deklarasyon’da hedef alınan "çok boyutlu güçlendirilmiş ortaklık" yönünde geliştiğine dikkat çekildi.



melish 6 Temmuz 2006 22:38

http://www.turkboard.biz/cover//data/media/3/ss.jpg
http://www.turkboard.biz/cover/data/media/3/oktb23er.gifYÖK üyeleri ve rektörler Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e Yükseköğretim Strateji Raporu’nu sundu. Rapor yüksek öğretime giriş sisteminin tamamen değiştirilmesini öneriyor.
YÖK Başkanı Erdoğan Teziç sunulan raporu “bu bir yasa taslağı değil” diyerek tanımladı.

Üniversitelerin görüşleri alındıktan sonra rapora son hali verilecek ve hükümete sunulacak.
Rapor yüksek öğretime giriş sisteminin tamamen değiştirilmesini öneriyor. ÖSS yerine beş ayrı sınavın getirilmesi isteniyor:

Lise 2'de alan belirleme sınavı
Ortaöğretim sonunda olgunlaşma sınavı
Mühendislik, tıp, hukuk fakülteleri için ders düzeyi seçme sınavı
Meslek yüksekokulları için temel düzey seçme sınavı
Özel yetenek gerektiren programlar için üniversitelerin ilgili bölümlerinin açacağı bir sınav yapılacak.

Yani rapora göre, üniversiteye gitmek isteyenler aşamalı olarak farklı sınavlara girecek.

Ortaöğretim Bitirme Sınavı'nı geçen öğrenciler istedikleri fakültelere uygun ayrı sınava tabi tutulacak.

Ders düzeyi seçme sınavı mühendislik, tıp, hukuk gibi temel donanım gerektiren lisans programları için uygulanacak.

Haziran ayının ikinci yarısında dört aşamalı yapılacak sınav için matematik, sosyal bilgiler, fen bilimleri ile Türkçe- yabancı dil sınavları ayrı ayrı gerçekleştirilecek.

Temel düzey seçme sınavı ise meslek yüksekokullarına veya dört yıllık lisans programlarına girmek isteyenlere uygulanacak öss'ye benzeyen bir sıralama sınavı olacak
.

Üniversiteye girişi daha da zorlaştıran bir sistem öneren raporda yükseköğretim sistemindeki merkeziyetçiliğin de aşama aşama azaltılması öngörülüyor

YÖK'ün yapısında yasal değişiklik öngörülüyor

YÖK'ün anayasal yetkileri korunurken, yapısında bazı yasal düzenlemelere gidilmesinin yolu açıldı.

Üye sayısında değişiklik önerilmiyor ama üyelerin büyük bölümünün Üniversitelerarası Kurul tarafından belirlenmesi, Bakanlar Kurulu ve Cumhurbaşkanı kontenjanlarının azaltılması isteniyor.

YÖK'ün yabancı akademik personelin maaşlarının onaylanması, rektörlere yurt dışına çıkış izni verilmesi gibi yetkilerinin kaldırılması, dekan atamalarının da devreden çıkarılması öneriliyor.

‘Denetim işlevinin esas olarak YÖK'ün yetki alanında olması uygundur’ denilen raporda, ÖSYM'nin de tekrar YÖK bünyesine alınması gerektiğinin altı çiziliyor.

Üniversitelerarası Kurul'un korunarak güçlendirilmesi de raporda yer alıyor.

Kurul'un birçok ülkede olduğu gibi rektörler komitesine dönüştürülmesi üzerinde durulan raporda, tam zamanlı çalışması, akademik yükseltme ve atamalarda belirleyici olması isteniyor.

Rektörlerin seçimi ve görev süresinde de yeni düzenlemelere gidilmesi öneriliyor.
Rektörün görev süresinin dört yıldan beş yıla çıkarılması ve tek dönemle sınırlandırılması isteniyor.

Raporda üniversitelerde yapılan rektör seçimine yalnızca ilgili üniversiteden değil, tüm üniversitelerden aday olunabilmesinin önünün açılması talebi de yer alıyor.


GusinapsE 9 Temmuz 2006 02:13

Fransa'da başörtüsüne onay


http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/dunyadan/1152175661341.jpg
Fransız yargısı bu kez umut verdi. Fransız mahkemesi, başörtüsü taktığı gerekçesiyle devam ettiği eğitim kursu merkezinden atılan genç bir kadının yaptığı başvuruyu haklı buldu.
Paris yakınlarındaki Creteil kasabasındaki mahkeme, eğitim kursu merkezinin ''ayırımcılık'' yaptığına hükmetti. Paris yakınlarındaki Saint-Maurice banliyösünde faaliyet gösteren eğitim kursu merkezi, mahkeme kararı gereği, genç bayana masraflar da içinde olmak üzere toplam 11 bin 500 Avro tazminat ödeyecek.
Duruşmaya müdahil taraf olarak katılan Fransa İslam Karşıtlığıyla Mücadele Derneği (CCIF), eğitim merkezinin uyguladığı iç tüzüğün tamamıyla ayrımcılık içerdiğini bildirdi ve mahkeme kararını memnuniyetle karşıladığını vurguladı. Fransa'da 2004 yılında yürürlüğe giren yasa, orta dereceli devlet okullarında, dinsel simgelerle derslere girilmesine yasak getiriyor.

Şok iddia: PKK'yı koruyan MİT'çiler var...


http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/guncel/1151908570612.jpgİstanbul Beykoz'da 17 Ocak 2000 tarihinde Hizbullah terör örgütü lideri Hüseyin Velioğlu"nun öldürüldüğü, örgüt yöneticileri Edip Gümüş ile Cemal Tutar"ın da sağ yakalandığı operasyonda ele geçirilen tahrip edilmiş hard disklerde çarpıcı iddialar yeralıyor.
Yıllar sonra ABD'de deşifresi yapılan hard disklerde MİT'çi oldukları belirtilen bazı kişilerin bir yandan MİT"e bilgi verirken diğer yandan PKK"lıları korudukları, hatta sakladıkları öne sürülüyor.
Deşifre edilen hard disklerde örgütün "polise çalıştıkları" gerekçesiyle yakalayıp sorguladığı kişilerin verdiği bilgiler doğrultusunda MİT hesabına çalıştığı iddia edilen kişilerle ilgili bilgiler de yer alıyor. Bu bölümde MİT hesabına çalışan bazı kişilerin bir yandan MİT"e bilgi verirken diğer yandan PKK sempatizanlarını ve PKK"ya çalışan kişileri korudukları, hatta sakladıkları iddia ediliyor. Polise çalıştığı gerekçesiyle Hizbullah tarafından sorgulanan A.B. adlı kişi, polis ve MİT"le bağlantısı olan herkesin adını, eşkalini, ev ve işyeri adreslerini ayrıntısıyla veriyor.

A.B"nin sorgusunda, MİT ve polise çalışmalarına rağmen semtlerindeki PKK"lıları koruyanlar ve saklayanlarla ilgili iddialar şöyle:

B.Ç.: PKK'lı olup da MİT'çi olanı var. Kendisi iş olarak hayvan pazarına gidip dilencilik yapıyor. Bununla beraber çalıştım. Tarih 1995"in ikinci ayı falandı. Bu da şu anda MİT"çilik yapıyor ve takıldığı yer ise Saraykapı"dır. Bunun bir kardeşi Saraykapı"da cemaat tarafından vuruldu. O yüzden Müslümanları sevmiyor. Daha önce N. ile B"ye silah sıkan da odur. Hem devlet ile çalışıyor hem de PKK"yı seviyor.”

Muhtar H.Ö: Hz. Süleyman Camii çevresinde MİT"çidir. 35 yaşlarında 1.85 boyunda. Fikri, hem MİT'çidir hem PKK"lıdır. Yalnız Müslümanları, adi suçluları devlete bildiriyor, PKK"yı vermiyor, gerekirse saklıyor bile. Halk ile diyalogu çok iyidir.

K.R.: Ali Paşa çocuğudur. Yaş 28, kilo 80, boy 1.80. fikri devlet ile beraberdir ve PKK"yı seviyor. Hal Turistik Caddesi'nde işyeri vardır.

M.B.: Saraykapı"da esnaftır. Bu çocuk her kesim üzerinde çalışıyor olabilir. İster PKK, ister Hizbullah ve isterse de adi suçlar, hepsini verebilir. Bununla beraber Fırıncı A.B. üzerinde bir sefer çalıştık.

ABD"de çözülen Hizbullah arşivinde, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Sekreteri İbrahim Sarı"nın öldürülmeden önce yapılan sorgusunda verdiği iddia edilen bilgiler de yer alıyor. Sarı iddiaya göre bu sorguda Diyarbakır polisine düzenli bilgi verdiğini, bu gücünü kullanarak çok sayıda kişiyi muhbirliğe zorladığını belirtiyor. Sarı sorguda, Dicle Üniversitesi yönetim kadrosunda yer alan, aralarında bölüm başkanlığı yapanların da bulunduğu 5 profesörün Mason olduğunu, 5 profesörün MİT"e çalıştığını, 7 profesörün ise JİTEM"e bilgi aktardığını belirtiyor.


MİT Şube Müdürü intihar etti

http://www.istanbulfm.com.tr/img/image_data/haber/guncel/1151908570612.jpgAdana'da, Milli İstihbarat Teşkilatı'nda (MİT) Şube Müdürü olarak görev yaptığı öğrenilen Ufuk Acar dün gece bilinmeyen bir nedenle kendisini şakağından vurarak intihar etti.

Alınan bilgiye göre, olay, saat 02.30 sıralarında Kurtuluş Mahallesi 12 Sokak Pınar Apartmanı 7. kat 32 numarada meydana geldi. Adana'da MİT Şube Müdürü olarak görev yaptığı öğrenilen Ufuk Acar (49), gece geç saatlerde henüz bilinmeyen bir nedenle silahını kafasına dayayarak ateşledi. Ağır yaralanan Acar, ambulansla Adana Numune Hastanesi'ne kaldırılırken yolda hayatını kaybetti.
Acar'ın cesedi hastane morguna konulurken, olayın gerçekleştiği bina çevresinde ve hastanede kameraların çekim yapmasına izin verilmedi.
Adana Emniyet Müdürü Mehmet Cebe'nin de, olay yerine gelerek yetkililerden bilgi aldığı kaydedildi. Olayla ilgili soruşturma devam ediyor.



Misafir 9 Temmuz 2006 14:33

K. Kore savaş tehdidi savurdu, Japonya vururum dedi
 
Japonya, ABD'ye "en küçük taviz bile" vermeyeceklerini ve "topyekün savaşa" hazır olduğu açıklayan Kuzey Kore'ye saldırı tehdidinde bulundu.
Kuzey Kore lideri Kim Jong-il, "emperyalist düşman'' olarak tanımladığı ABD'ye nükleer füze programından "en küçük taviz bile" vermeyeceklerini ve "topyekün savaşa" hazır olduklarını söyledi.
Güney Kore haber ajansı Yonhap'ın Kuzey Kore devlet televizyonunda yayınlanan bir programa dayanarak bildirdiğine göre Kuzey Kore lideri, ABD'nin öç almaya kalkışması halinde de halkın "topyekün savaşa" hazır olduğunu, bu sözlerinin "yabana atılmaması gerektiğini" bildirdi.
JAPONYA: ''SALDIRI HAKKIMIZ VAR''
Japonya Dışişleri Bakanı Taro Aso, Kuzey Kore lideri Kim'in Amerika'ya karşı "topyekün savaşa hazır olduğunu söylemesi üzerine yaptığı açıklamada '' saldırı hakkımız var'' ifadesini kullandı.
Doğrudan nükleer tehdit altında kalırsa Kuzey Kore'ye saldırma hakkının doğacağını düşünene Japonya'nın Dışişleri Bakanı Aso, ''Nükleer silahları olduğunu söyleyen ve Japonya'ya füze saldırısında bulunabilecek bir ülkenin taarruzuna uğrarsak, elimiz kolumuz bağlı durmayız'' diye konuştu.
Aso, 1947'de kabul ettikleri barışçıl anayasada, kuvvet kullanımına izin verilmemesinin hatırlatılması üzerine, ''Halkın can güvenliğini garanti altına almak için ilk saldıran taraf olma hakkının'' anayasaya uygun olacağını ifade etti. Savunma Bakanı Fukushiro Nukaga ise konu ile ilgili yaptığı açıklamada ''Egemen bir milletin kendi vatandaşlarını korumak için düşman topraklarına sınırlı taarruzda bulunabilmesinin tabii bir şey olduğunu'' söyledi.
Özellikle ABD ile yıldızı barışmayan ve geçen çarşamba yaptığı kısa ve orta menzilli füze denemeleriyle dünyayı ayağa kaldıran Kuzey Kore'nin bundan sonra nasıl bir yol izleyeceği merakla bekleniyor. Bu arada Kuzey Kore'nin kısa süre önce denediği kıtalararası füzelerden dolayı bu ülkeye yaptırım uygulanmasını ABD ile birlikte isteyen Japonya'nın önerisinin BM Güvenlik Konseyi'nde ne zaman oylanacağı yarın belli olacak. Japonya'nın sunduğu bu öneriye Güney Kore, Rusya ve Çin karşı çıkarken, diğer Batılı devletler destek veriyor.
Söz konusu karar tasarısında BM kuruluş sözleşmesinin yaptırımlara ve son çare olarak da kuvvet kullanımına imkan sağlayan 7. bölümüne göndermede bulunuluyor. Çin ve Rusya ise Japonya'nın Kuzey Kore'ye uygulanmasını istediği yaptırımlarla ilgili olarak konunun diplomasi ile çözilmesini istiyor.
Japonya Dışişleri Bakanı Taro Aso füzelerin denemesinden kısa süre önce yaptığı açıklamada , Kuzey Kore'nin 1998 yılındaki gibi Japonya toprakları üzerinden yapılacak bir füze denemesini gerçekleştirmesi halinde ABD ile birlikte meseleyi BM Güvenlik Konseyi'ne taşıyacaklarını ve konseyin acilen tutum takınması talebinde bulunacakları ifade etmişti. Aso "Meydana gelecek bir hatadan dolayı füze şayet Japonya topraklarına düşerse bunu bize karşı yapılmış bir saldırı olarak göreceğiz" diyerek, Kuzey Kore'ye göz dağı vermişti.
Ağustos 1988'de Kuzey Kore, 2 bin kilometre menzile sahip Taepodong-1 adlı füzeyi denemiş ve olayla ilgili olarak 'uzaya uydu fırlattıklarını' açıklamıştı. Kuzey Kore 2002'de Japonya ile ilişkilerini normalleştirme adına uzun menzilli füze denemesini yapmama konusunda bir deklarasyon imzalamıştı.
GÜNEY KORE'DEN JAPONYA'YA: '' TANSİYONU YÜKSELTME'' Güney Kore Devlet Başkanı Roh Moo Hyun ise Japonya'yı bölgedeki tansiyonu yükseltme suçladı. Roh Moo Hyun'un sözcüsü yaptığı açıklamada, bölgede tansiyonu yükseltecek hareketlerin kimseye yarar getirmeyeceğini vurgulayarak, Japonya'nın daha sakin olması gerektiğini ifade etti.


GusinapsE 9 Temmuz 2006 20:15

Zonguldak'a 2.5 milyar dolarlık rafineri planı

Dünyanın en büyük petrol şirketleri arasında yer alan Rus Lukoil, Zonguldak'ta 2.5 milyar dolarlık yatırımla rafineri kurmak için Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu'na başvurdu

http://www.milliyet.com.tr/2006/07/09/ekonomi/resim/axeko01.jpg
Dünyanın en büyük petrol şirketlerinden biri olan Rus Lukoil şirketi, Zonguldak'ta 2-2.5 milyar dolarlık yatırımla, 8 ile 10 milyon ton kapasiteli bir rafineri kurmak üzere Enerji Piyasası Düzenleme Kurumuna (EPDK) başvurdu.
Lukoil Başkan Yardımcısı Nicolae Ciornii başkanlığında bir heyet, geçen hafta Ankara'ya gelerek EPDK Başkanı Yusuf Günay'la bir toplantı yaptı.
Lukoil heyeti, Zonguldak'ta yatırım tutarı 2 ile 2.5 milyar dolar arasında değişecek ve yılda 8-10 milyon ton arasında ham petrol işleme kapasitesine sahip bir rafineri kurmak istediklerini bildirdi.
Lukoil Başkan Yardımcısı Ciornii toplantıda şunları söyledi:
"Zonguldak'a kurulacak rafineride Rusya ve Kazakistan'dan getirilecek ham petrolü işlemeyi planlıyoruz. Rafineri yatırımı konusunda Kazakistan Cumhuriyeti yönetimi ile mutabakat sağladık. Zonguldak'ta, Lukoil'in yanı sıra Kazak ve Türk şirketlerinin katılacağı uluslararası bir konsorsiyum oluşturmak istiyoruz."

İzmit rafinerisi kadar
Lukoil'in Zonguldak'a kurmak istediği 8-10 milyon ton kapasiteli rafineri, Tüpraş'ın İzmit rafinerisine yakın bir kapasitede olacak. İzmit rafinerisinin kapasitesi, 1982'deki yenileme çalışmasıyla 11.5 milyon tona yükseltilmişti.
Şirketin, rafineriye petrol ürünlerinin alınması ve depolanması için 1 milyon ton kapasiteli bir terminal inşa etmek için proje hazırlığı yaptığı da öğrenildi.
Ciornii, Türkiye'de ciddi bir rafineri ihtiyacı olduğunu, petrol ürünlerinde talep ile arz arasındaki farkın yılda 5.5-6 milyon tona ulaştığını ve bu farkın her yıl yüzde 5 oranında artacağını belirtti.
Türkiye'de Avrupa standartlarına uygun, modern bir rafineri kurmak istediklerini ifade eden Lukoil yöneticileri, böylece Türkiye iç pazarında beyaz petrol ürünleri açığının kapatılacağını söylediler. Rafineri sayesinde lojistik maliyetlerin azaltılarak petrol ürünü fiyatlarının düşeceğini kaydeden Lukoil yetkilileri, İstanbul Boğazı'ndaki yoğunluğun da azalacağını kaydettiler.

'Ümit verici bir gelişme'
Lukoil'in yatırım talebini incelediklerini belirten EPDK Başkanı Yusuf Günay, böyle bir yatırım talebinin hem Türkiye hem de gelişmekte olan akaryakıt piyasası için ümit verici olduğunu söyledi.
Günay, "Lukoil yetkilileri, projenin hazırlanması ve arazi tahsisiyle lisans konularında onay istediler. Biz de izinleri alarak evraklarını tamamlamalarını istedik. İnceleyip karar vereceğiz" dedi.


Dağıtım için de başvurmuştu
Lukoil şirketi, Türkiye akaryakıt piyasasında Lukoil Eurasia adıyla dağıtım şirketi kurmak için de lisans başvurusunda bulunmuştu.
Uzmanlar, Lukoil'in dünyanın en fazla petrol rezervine sahip şirketi olduğunu, Samsun-Ceyhan petrol boru hattı projesine ortaklığının da gündeme geldiğine dikkat çektiler.
Uzmanlar şirketin Türkiye'de rafineri kurması halinde, kendi petrolünü Türkiye'de rafine edip pazarlamak gibi çok büyük bir imkâna sahip olacağını ifade ettiler.
Lukoil Başkan Yardımcısı Ciornii, Rus basınına verdiği demeçte, Türkiye akaryakıt piyasasının yüzde 20'sine hakim olmayı hedeflediklerini açıklamıştı.


PKK'ya bayrak açtı, federasyon istiyor

PKK ile DTP'yi eleştiren ve DTP'ye karşı Hür Kürtler Grubu'nu kuran Şerafettin Elçi, Türkiye için federasyon önerdiklerini söyledi. Şerafettin Elçi, "PKK terörist ilan edildi. DTP, PKK ile arasına mesafe koyamadı" dedi

http://www.milliyet.com.tr/2006/07/09/guncel/resim/gun04.jpg

Türk siyasetinde 1970'li yıllarda "Kürt sorunu" kavramını ilk kez kullanan eski bayındırlık bakanı Şerafettin Elçi, Demokratik Toplum Partisi'ne (DTP) alternatif bir oluşum için harekete geçti. 1997'de kurduğu Demokratik Kitle Partisi programındaki ayrılıkçı unsurlar nedeniyle kapatılan Elçi, "Hür Kürtler Grubu" adı altında 16 aydan beri yürüttüğü çalışmayı dün Hilton Oteli'nde basına açıkladı.
Parti oluşumu için iki gün sürecek sempozyum, "özgürlük ve demokrasi şehitleri anısına" saygı duruşuyla başladı. İstiklal Marşı'nın okunmadığı toplantıda, arkasında Türk Bayrağı asılı bir kürsünün önünde önce Kürtçe konuşan Elçi, ardından açıklamasını Türkçe sürdürdü.
Türkiye'nin en büyük sorunu olarak nitelediği Kürt sorununa en adil ve kalıcı çözümün federatif devlet olduğunu savunan Elçi, bunun gelecekte makul görüleceğini söyledi.

Irak örnek alınsın
Anayasada federatif sistemi önermeye engel bulunmadığını, "Ülkenin bölünmez bütünlüğünün şovenist anlayışla değil, AİHM kararlarıyla yorumlanması gerektiğini" söyleyen Elçi, parti programının dayanacağı ilkeleri şöyle anlattı:
"Federatif sistem aynı siyasi sınırlar içinde farklı olanın kendini yönetme hakkıdır. Biz soydaşların değil, yurttaşların devletini istiyoruz. Bizim devletin varlığıyla sorunumuz yok. Devletin şoven yapısı değişmelidir."
Kürt hareketinde boşluk yaşandığını savunan Elçi, PKK ve DTP'yi ise şöyle değerlendirdi:
"Son yıllarda en güçlü Kürt mücadelesini veren PKK ve onun emrindeki örgütler, umut olmaktan öte tam bir umutsuzluk kaynağı olmuştur. Kürt halkı bu örgüte canla başla sarılmıştır ve bütün imkânlarını en son haddine kadar zorlayarak bu örgütü desteklemiştir. Ancak örgüt kullandığı yöntemlerle, bu gücü halkın yararına kullanma becerisini gösteremedi.
Aksine sorunun önünde ciddi çözümsüzlük engeli olarak duruyor. Çıkış noktası ne kadar haklı olursa olsun, savunduğunuz dava ne kadar haklı olursa olsun, masum insanların mağduriyetine dünya müsaade etmez. Bu örgüt maalesef dünya devletleri tarafından terörist olarak ilan edildi ve mahkûm edildi. Başarı şansı yok. DTP de PKK ile arasına mesafe koyamadı."

Yeni oluşumdaki isimler
Partinin adının sempozyumda belirleneceği ve kuruluş dilekçesinin verileceği belirtildi.
Yeni oluşumda eski milletvekilleri Haşim Haşimi, Mehmet Emin Sever, İbrahim Aksoy, Mehmet Ali Eren ile Doç. Dr. Abdülkadir Polat yer alıyor.


Misafir 10 Temmuz 2006 23:42

ŞAMİL BASAYEV RABBİNE DÖNDÜ...
http://www.cecen.org/images/haber_images/363.jpg
Şehid gibi yaşadı ve şehadetle dünya hayatına son koydu.. Şamil Basayev ,İnguşetyada bulunan Ekajevo köyünün yakınlarında meydana gelen çatışmada FSB ve rus özel OMON birlikleri ile çatışarak kahramanca şehid düştü.













Cecen.org merkezine gönderilen ve saglam kaynaklardan alınan habere göre Basayev ve beraberindeki bir grup İnguşetya bölgesinde rus özel birliği ve FSB ye ait özel bir birlik tarafından pusuya düşürüldü.Mashadov ve Sadulayev örneğinde olduğu gibi münafıkların büyük rol oynadığı düşünülen operasyonda çeçen halkı büyük bir kahramanını daha şehid verdi.Operasyonun pazar gecesini pazartesiye baglayan saatlerde gerçekleştiği ve bomba yüklü bir aracın mücahidlerin yakınında patlatılarak gerçekleştirildiği bildirildi.Bu arada kukla Kadirov'da yaptığı açıklamada sevincini kustu ,ifadesinde "tüm Çeçen ve Rus ulusu için büyük bir sevinç olduğunu, çünkü bu kişinin elinin kanlı olduğunu" belirtti.






Sıkı bir savaşçı: Samil Basayev




http://www.kafkas.org.tr/ajans/shamil.jpg1965'de Çeçenistan'ın Vedeno Bölgesi'nin Vedeno köyünde doğdu. 1995 yılı başında Vedeno'daki çarpışmalarda bir kardeşi öldü. Ağabeyi Şirvani Basayev Bamut şehrinin komutanıydı.



1987'de Moskova'da mühendislik eğitimi aldı. 1991 Ağustosu'nda Moskova'da Beyaz Saray'ın savunulması hareketine katıldı.1991'de Çeçenistan'a döndü. Kafkas Halkları Konfederasyonu'na ait birliklere katıldı. 1992'de Kafkas Halkları Konfederasyonu Birlikleri Komutanı oldu.



Ağustos 1992'de Abhazya'da savaşına katıldı. Nisan-Temmuz 1994'de Afganistan'ın Host eyaletinde eğitim aldı. 1994 Yazında Cevher Dudayev'in yanında yer alarak askeri faaliyetlere katıldı.



14 Haziran 1995'de Rusya'nın Budenovsk şehrindeki hastaneyi ele



geçirdi. Dünya kamuoyunun dikkatini Çeçenistan'daki trajediye çekmeyi başardı. Nisan 1996'da Çeçenistan Cumhuriyeti'nin Silahlı Kuvvetler Komutanlığı'na seçildi. Aralık 1996'da komutanlığı bırakarak Çeçenistan Başkanlık seçimlerinde aday oldu. 27 Ocak 1997 başkanlık yarışında oyların yüzde 23.5'ini alarak ikinci oldu ve bayrağı Aslan Mashadov'a kaptırdı. Bir müddet başbakanlık yaptı. Başbakanlıktan ayrıldıktan sonra bir grup arkadaşıyla birlikte Dağıstan İçkeriya Halkları Kongresi'ni organize etti ve bu kongrede bağımsız bir otorite olarak "Emir" ünvanını aldı. Dağıstan'da çıkan çatışmalarda adı tekrar öne çıktı. Rusya'nın Çeçenistan'ı yeniden işgal etmesi üzerine emrindeki gönüllü askerlerle birlikte gerilla savaşı vermeye başladı.




ahmetseydi 11 Temmuz 2006 02:38

Bu Yüzyıl içerisinde 1 Milyar İnsan Sigaradan Ölecek (miş)
 
İnsanların sigara içme alışkanlığı bugünkü düzeyde sürerse, tütünden bu yüzyıl içinde ölenlerin sayısı geçen yüzyılda ölenlerin 10 katına çıkarak 1 milyarı bulacak.

Uluslararası Kansere Karşı Birlik Konferansı'nda bugün yayınlanan Tütün Atlası ve Kanser Atlası'ndaki bilgilere göre, dünyada her yıl ölen 1 milyon 400 milyon kişinin tamamı ya da kanserden ölenlerin 5'te 1'inin ölüm nedeni kanser. Buna sigarayla ilişkili kalp damar hastalıkları ve akciğerle ilgili hastalıklardan ölenler de eklendiğinde ise yıllık ölüm sayısı 5 milyona çıkıyor ve bu sayının artması bekleniyor.

Bu atlaslardaki tahminlere göre dünyada şu anda 1 milyar 250 milyon kişi sigara içiyor ve bunlardan yarısı bu alışkanlıkları yüzünden ölecek.

Kanser Atlası'na göre, her yıl teşhis edilen 10,9 milyon yeni kanser vakasının büyük çoğunluğunu akciğer kanseri oluşturuyor.

300 milyon insanın sigara içtiği Çin'de, akciğer kanseri sonuçta her yıl 1 milyon kişiyi öldürecek.

Gelecek 50 yılda sigara içenlerin sayısının yarıya indirilmesi 300 milyon kişinin yaşamını kurtarabilecek olsa da, sigara içenlerin sayısını bu oranda düşürmek olağanüstü bir çaba gösterilmesini gerektiriyor.

Araştırmacılar, dünya çapında sigara alışkanlığında bir düşüş olsa da nüfus artışı nedeniyle düzenli veya biraz artarak yükselecek.

Bunlara karşın sigara alışkanlığının azaltılması, dünyadaki kanserli sayısının azaltılmasında en büyük etkiye sahip olacak.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Üst Düzey Politika Danışmanı Dr. Judith Mackay, ''Eğer kanseri ciddiye alır ve şimdi harekete geçersek, 2020'ye dek her yıl 2 milyon, 2040'a dek de her yıl 6,5 milyon canı kurtarabiliriz'' dedi.

2002'de yaklaşık 11 milyon yeni kanser vakası vardı ve 7 milyon kişi kanserden öldü. 2020'ye gelindiğinde her yıl 16 milyon yeni kanser vakası ve 10 milyon ölüm olacak.

Bu ölümlerin yüzde 70'inin gelişmekte olan ülkelerde olacağı belirtiliyor.

Yeni kanser vakaları ise büyük oranda dünyada yaşlı nüfusunun oranının artmasından kaynaklanacak.


Kanser Atlası'na göre kansere yakalanma oranı gelişmiş ülkelerde daha fazla. ABD'de bir kişinin 65 yaşında kansere yakalanma olasılığı yaklaşık yüzde 18, Umman'da ise bu oran yalnızca yüzde 6. Ama kanser gelişmekte olan ülkelerde hala daha ölümcül.






Saat: 20:15
Sayfa 3 / 38

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık