MsXLabs
Sayfa 3 / 4

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Taslak Konular (https://www.msxlabs.org/forum/taslak-konular/)
-   -   Çocuk Sağlığı (https://www.msxlabs.org/forum/taslak-konular/6414-cocuk-sagligi.html)

drzombie 28 Mart 2008 22:24

PREMATÜRE

Prematüre bebek, zamansız gelen misafir !
İnsan yavrularının , büyümesi ve organlarının dış ortama uyum sağlayacak şekilde gelişmesi için belli bir süreyi anne karnında geçirme zorunluluğu vardır. Bu süreden önce, yani 37. haftasını tamamlamadan önce doğan bebeklere prematüre bebek denir. Prematüre bebeklerin yaşayabilme şansları bilim ve teknolojideki ilerlemelerle artmıştır.
Anne adayının prematüre bir bebek doğurma riski varsa, doğumun yenidoğan yoğun bakımı verebilecek bir merkezde gerçekleşmesi bebeğin yaşama ve yaşamını sağlıklı devam ettirme şansını artıracaktır. Hasta bebeklerin , prematüre bebeklerin yoğun bakımının ve tedavisinin yapıldığı ünitelere yenidoğan yoğun bakım ünitesi denir.
Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde neler vardır ?
Küvözler (inkübatörler) bu ünitelerin temel unsurlarıdır. Burada bebekler tıpkı anne karnında olduğu gibi ısıtılır, nemli bir ortamda tutulur, enfeksiyonlardan korunur. Yine bu ünitelerde bulunan ventilatörler, solunumu yetersiz olan bebeklerin solunumuna yardım eden, gelişmiş teknoloji ürünleridirler. Böylece akciğerleri olgunlaşmadan doğan bebekler yaşam şansı kazanırlar.
Küvözlere yerleştirilen minik bebeklerin solunum, kalp atışları ve vücut ısıları gibi hayati fonksiyonlarını takip etmek için bebeklerin vücutlarının çeşitli yerlerine problar bağlanır. Bu bağlantılar sayesinde bebekler daha güvenli bir şekilde izlenebilecek, sık sık dokunularak rahatsız edilmeleri önlenecektir.
Annelerin, babaların bebeklerine dokunmaları bebekler ve ebeveynler açısından son derece önemlidir. Böylece bebek ile anne ve baba arasında duygusal bir bağ oluşacak, bebeğin yaşam şansı daha da artacak. Yoğun bakım personeli annelerin uygun şekilde giyinip üniteye girmeleri için cesaretlendirmeli, hatta bebeklerinin bakımına katılabilmelidir. Bu katılım annenin stresini azaltacak, bebeğine bağlanacak, evdeki bakımı daha da kolaylaşacaktır.
Neonatolog ne demektir ?
Yenidoğan bebeklerin bakımı ve tedavisi ile ilgilenen uzman doktorlara neonatolog denmektedir. Yine bu ünitelerde çalışan hemşireler de konularıyla ilgili özel eğitim almışlardır.
Yenidoğan ünitelerinde prematüre bebeği yatan ebeveynler ve yakınları öncelikle bebeğim yaşayacak mı ? endişesini taşırlar ve stres altındadırlar. Özellikle anne ve babaların stresleri ile baş edebilmeleri için oluşmuş sosyal destek grupları onlara yardımcı olmaktadırlar.


drzombie 4 Nisan 2008 00:04

ÇOCUKLARDA NÖROLOJİK GELİŞİM


Büyüme ve gelişmenin seyrindeki sapmalar, ciddi tıbbi bozuklukların önemli göstergeleri olabilir. Anne babalar bir sorundan kuşkulanmadıkları zaman bile, sıklıkla birşeylerin yanlış olduğunu gösteren ilk ip uçlarını verirler. Her sağlam çocuk izlenmesinde doğru boy ve ağırlık ölçümleri yanı sıra yaşamın ilk yılında her muayenede baş çevresi ölçümleri yapılmalıdır. Düzenli ve birbirlerini izleyen ölçümler tek ölçümlerden çok daha yaralıdır, çünkü belirli bir çocukta saptanan değerler normal sınırlar içinde olsa bile çocuğun kendine özgü büyüme grafiğinden sapmalar belirlenebilir.
Çocukların boy, tartı ve baş çevresi değerlerinin izlenmesiyle büyüme değerlendirilirken, sosyal davranışların ve nörolojik ( sinir sistemi ile ilgili ) değişikliklerin takibi, normal gelişme sürecinden sapmaları çok geç olmadan tespit etmek için yararlıdır. Buna göre, büyüyen çocuğun değişik yaşlarda sergilediği kimi davranış ve becerilerin yaşa uygunluğu değerlendirilerek, normalden sapmalar varsa daha ileri araştırmalar yapmak için harekete geçilmelidir.
Aynı yaştaki çocukların tartı ve boy değerleri tıpatıp aynı olamayacağı gibi, aynı nörolojik gelişim özelliklerini sergilemezler. Bu nedenle yaşa uygun beceriler değerlendirilirken, her bir çocuğun istenen tüm hareketleri yapması beklenmez.
1. Ay
Oturur durumdayken başını arasıra dik tutar. Yüzükoyun yatırıldığında başını kaldırabilir. Seslere tepki gösterir.

2. Ay
Oturtulunca başını dik tutabilir. Yüzükoyun yatırılınca hem başını hem de omuzlarını kaldırabilir. Hareket eden cisimleri gözleriyle izleyebilir. Annesinin kendisiyle konuşmasına gülümser ve ses çıkararak yanıt verir.

3. Ay
Yüzükoyun yatırıldığında kollarına dayanarak doğrulabilir. Hareket eden cisimleri başını çevirerek izler. Eline verilen çıngırakla oynayabilir, ancak düşürürse alamaz. "A-gu" sesleri çıkarabilir.

4. Ay
Elleriyle oynar. Elleriyle nesnelere uzanır, ancak yakalayamaz. Eline verilen kalemi tutabilir. Çağrılınca dönüp sesin geldiği yöne bakar. Kahkaha ile güler.

5. Ay
Yattığı yerde yuvarlanıp ters döner, oturtulurken sağa sola sallanır. Eliyle uzandığı nesneleri yakalar. Ayağını ağzına götürebilir. Aynada kendisini görünce güler, sevinir.

6. Ay Destekle oturabilir. Eline verilen kaşıkla masaya vurur. Sevdiği ve sevmediği yiyeceklere tepki gösterir. Yabancıları ayırt edebilir. "Cee !" yaparak oynar.
7. Ay
İki elinde de birer nesne tutabilir. Nesneleri bir elinden diğerine aktarabilir. Verilen herşeyi ağzına götürür. Kendi kendine bisküvi yiyebilir. Aynadaki görüntüsünü tutmak ister.

8. Ay
Kısa bir süre desteksiz oturabilir. Eşyaları yere atarak oynar. İki heceli sözcükler söyleyebilir.

9. Ay
Uzun süre yalnız başına oturabilir. Bir yere tutnarak ayakta durabilir. Baş parmak ve işaret parmağı arasında küçük bir nesneyi tutabilir. "Anne, baba" gibi iki sözcük söyleyebilir.

10. Ay
Yatarken kendi kendine oturur duruma geçebilir. Yardımsız ayağa kalkabilir. El çırpar el sallar. Giyidirilirken yardımcı olur. Bardaktan su içebilir. İşittiği sözleri yinelemeye çalışır.

11. Ay
Çeşitli nesneleri kaplar içine koyabilir. Basit emirleri anlamaya başlar.

12. Ay
Elinden tutulunca yürüyebilir. Çevresindekileri güldüren davranışlarını tekrarlar. Kitaplardaki resimlere ilgi gösterir. İstenince öper.

13. Ay
Kalemle çizgi çizebilir. Bir elinde iki ayrı nesne tutabilir.

15. Ay
Yardımsız yürüyebilir. Elinden tutulduğunda merdiven çıkabilir. İki küpü üst üste koyabilir. Ayakkabılarını çıkarabilir. 6-7 sözcük söyleyebilir.

18. Ay
Sendeleyerek koşar. Kendi kendine sandalyeye çıkarak oturabilir. Üç küpü üst üste koyabilir. Kaşık kullanabilir. Bir kitabın sayfalarını karıştırabilir. 8-10 sözcük söyleyebilir. Kakasını söylemeye başlar.

21. Ay
Kendi kendine merdiven çıkabilir, elinden tutulduğunda inebilir. 5-6 küpü üst üste koyabilir. Bedeninin çeşitli parçalarını göstebilir. İki sözcüklü tümceler kurabilir.

2 Yaş
Kendi kendine merdiven inebilir. Topu atabilir, tekme vurabilir. 7-8 küpü üst üste koyabilir. Çorap ve ayakkabılarını giyebilir. Çişini haber vermeye başlar.

2,5 Yaş
Ayaklarını birer birer kullanarak merdiven inip çıkabilir. 9 küp üst üste koyar. Kapalı şekil çizer.

3 Yaş
Üç tekerlekli bisiklete biner. Daire şeklini kopya eder. Yaşını ve cinsini bilir.

5 Yaş
Sek sek oynar. Üçgen çizer, dört renk bilir. Ona kadar sayar. Giyinip soyunur. Çoğul ifadeler kullanabilir. 6 kısımlı adam çizer.

Sevgili anne ve babalar,
Size sunduğum nörolojik gelişim basamakları listesinde belirtilen her beceriyi çocuğunuzun yapmasını beklemeyiniz. Ancak normalden sapmalar varsa, doktorunuza başvurarak nörolojik durumunun değerlendirilmesini sağlayınız.


drzombie 5 Nisan 2008 01:22

Hiperaktif Çocuk

Düşünmeden hareket eder, başına açabileceği tehlikeden korkmaz
Hızla bir aktiviteden öbürüne geçer, başladığı işi bitiremez
Yaptığı işi organize etmede zorlanır
Daima yol gösterilmesine gerek duyar
Oyunda sırasını bekleyemez, kurallara bağlı kalamaz, hemen hırçınlaşır
Dikkati kolay dağılır
Bir şey anlatılırken dinlemiyor gibi gözükür
Ödevine konsantre olamaz
Ayrıntıları gözden kaçırdığı için basit hatalar yapar
Etrafta koşar, eşyaların üstüne tırmanır
Hareketsiz durmada, oturmada zorlanır, sürekli hareket halindedir
Uykuda bile çok hareketlidir
Akranlarına göre daha sakardır, daha unutkandır, eşyalarını kaybeder.


Hiperaktivite tanısının mutlaka bir çocuk psikiyatristi tarafından konulması gerekir. Çünkü tembel, şımarık ve yaramaz çocuklar da bu bozuklukla karıştırılabilir. Bu yüzden tanının iyi konulmuş olması son derece önemli.


Sedef 21 5 Nisan 2008 01:59

Parmak Emme

Parmak emmeyi normal çocuklarda herhangi bir psikopatolojik etken olmaksızın 3-4 yaşlarına kadar görülen bir olgu olarak kabul ederiz. 1 yaşın sonuna kadar emme,bir çocuğun yeme ve içmesi için tek ve esas yoldur.

Zararsız bir davranış olan parmak emmeye hemen bebeklerin tümünde rastlanmasının en önde gelen nedeni yeni doğan bebeklerin parmak emmeyi daha anne rahminde öğrenmiş bulunmaları ve doğuştan sahip oldukları en güçlü reflekslerden birinin emme refleksi olmasıdır.

Bebeklerin zaman içinde parmak emmeyi; oyuncaklarına, battaniyelerin uçlarına ya da çeşitli eşyalara genelleştirdikleri görülür. Ebeveynlerin çoğunluğu parmak emmenin sebebinin açlık olduğunu düşünürler. Oysa bu emme %50’den %90’a varan yüksek bir oranda beslenmeye bağlı olmayan yaygın bir davranış niteliğinde görülür.

1 yaşındaki çocukların %50’ye yakın bir kısmı parmaklarını emerler. 2,5 -3 yaşlarında parmak emme hala devam ediyorsa ve vazgeçirmek için aile tarafından belli çabalar devreye giriyorsa,bunlar çocuk tarafından dirençle karşılanır. 18-21 aylık çocuklar döneminde en yüksek seviyeye çıktığını gördüğümüz parmak emmenin 4 yaşına doğru kaybolması beklenir. Araştırmalar en geç 5-6 yaşlarında sona erdiği takdirde, parmak emmenin zararının olmadığını, ancak süregelmesi halinde, dişlerde deformasyona neden olabileceğini kanıtlamıştır.

Parmak emme alışkanlığı karşısında anne babanın takınacağı en sağlıklı tutum, olayı telaşa kapılmadan sabırla karşılamak ve sürekli ilgilenip, uyarmaktan kaçınmaktır. Çocuklara bu hareketlerinden dolayı şiddet hareketleri uygulanmamalı ve çocuk batıl fikirlerle korkutulmamalıdır.

Özellikle ilk çocukluk döneminde tedaviden kaçınmalı, alışkanlık 5-6 yaşından sonra devam ediyorsa bir uzmana danışılmalıdır.


drzombie 5 Nisan 2008 20:10

Kistik Fibrozis Nedir? Kistik Fibrozis kalıtsal (ailevi geçiş gösteren) bir hastalıktır. Doğumdan itibaren birden çok organımızı etkileyerek bu organlarda fonksiyon (işlev) bozukluklarına yol açar. Kistik fibroziste esas olarak etkilenen organlarımız dış salgı bezlerinin bulunduğu organlarımızdır. Akciğer, pankreas, barsak, ter bezleri dış salgı bezlerinin en çok yer aldığı organlardır. Normalde dış salgı bezlerinin ince ve akışkan salgısı vardır. Bu salgılar ile akciğerlerin temiz ve sağlam kalması sağlanır; toz ve yabancı cisimler, mikroplar bu akıcı salgı ile atılabilirler. Kistik fibrozisli hastalarda ise bu salgıların kıvamı artmış olup, akcı özelliğini kaybederler.
Bu sebeple kistik fibrozisli hastaların balgam çıkarması güçleşmiştir. Küçük hava yollarının balgamla tıkanması sonucu akciğer rahatsızlıkları oluşur (öksürük, hırıltı, zatüre, bronşit gibi). Pankreas denilen organımız ağızdan alınan besin maddelerinin sindirilerek vücuda yararlı hale gelmesini sağlayan dış salgılar (enzimler) salgılarlar. Kistik fibrozisli hastaların büyük çoğunda bu salgıların hastalık nedeniyle salınamaması veya kanallardaki tıkanıklıklar nedeniyle barsaklara akamaması sonucu alınan besinler sindirilemez. Bol miktarda, kötü görünüşlü-yağlı, fazla sayıda, pis kokulu dışkı oluşur, hastalarda karın şişliği ve gaz oluşur, tedavi edilmezse yeteri kadar kilo alamaz ve büyümeleri geri kalır.
Yine hastaların ter bezlerindeki bozukluk nedeniyle terleri normal çocuklara göre daha tuzludur. Fazla tuz kaybetmeleri özellikle sıcak ve kuru havalarda fazla terleme sonucu çocuğu susuz bırakıp sorun oluşturabilir. Böyle durumlarda önerildiği şekilde tuz ve sulu gıdaların fazla alınması gerekir.
Kistik Fibrozisin Nedeni Nedir?
İnsanı oluşturan her özelliğin (saç-göz rengi, boy, organ fonksiyonları gibi) belirlenmesinden sorumlu yapı taşlarına “gen” denilmektedir. Bu yapı taşlarımız annemiz ve babamızdan bize aktarılır. Her özelliğimiz biri anneden biri babadan aktarılan iki genle belirlenir.
Bir bebekte kistik fibrozisin ortaya çıkması için hem annenin hem babanın hasta yapı taşının (genin) bir araya gelmesi gerekir. Anne hastalık bulgularını göstermez. Çünkü iki yapı taşından biri sağlamdır. Baba da hastalık belirtilerini göstermez, ondada iki yapı taşından biri sağlamdır. Bu anne ve babaya “taşıyıcı” (hastalık genini taşıdıkları için) denilmektedir. Taşıyıcı anne ve babadan doğacak her bir çocukta dörtte bir ihtimalle hasta olacaktır.
Anne ve Baba Taşıyıcı Olduğunda Çocukların Hasta Olma İhtimali
Bir hasta çocuğun olması ondan sonra doğacak üç çocuğun hasta olmayacağı anlamına gelmez. Hasta çocuktan sonrada her çocuk dörtte bir ihtimalle hasta doğar. Hasta çocuk doğumdan beri hastadır. Hastalık bulaşıcı değildir.
Anne Karnında Hastalığın Tanımlanması
Bebek anne karnında iken gebeliğin belirli haftalarında anne karnından alınan su veya başka örneklerle tanısı konur. Bu işlemin hem anneye hem de bebeğe zararı ihmal edilecek kadar azdır. Bebeğin hasta olduğu saptanırsa ailenin izni ile düşük yapılır.
Belirtiler
Akciğerler ile İlgili Olanlar (Solunum Sistemi ile İlgili)

Sık ve uzun süreli öksürük
Fazla miktarda balgam
Sık tekrarlayan hırıltı soluma
Zatürre ve bronşit gibi sık tekrarlayan akciğer enfeksiyonları
Nefes alıp vermede zorlanma
Oynarken çabuk yorulma, nefes daralması
Düzelmeyen sinüzit ve nazal pdip

Mide ve Barsaklarla İlgili Olanlar (Sindirim Sistemi ile İlgili)

Yeni doğan bebeğin ilk kakasının katı ve barsaklara yapışık olması nedeniyle kaka çıkaramaması.
Kaka ile yağların fazla miktarda atılmasına bağlı olarak sık, kötü kokulu, fazla miktarda kaka olması.
Barsakların genişlemesine bağlı karın ağrısı ve karında huzursuzluk fazla olur.
Yağların yeterince emilememesine bağlı olarak fazla gaz ve karın şişliği oluşur.
Hastaların iştahları iyi olmasına rağmen iyi kilo alamazlar, kilo kaybedebilirler. Besinler yeteri kadar emilemez.
Besinlerin iyi sindirilememesi ve salgıların katı olması nedeniyle ileri yaşlarda da barsak tıkanmaları olabilir.

Tanısı Nasıl Konur ?
Kistik fibrozisli hastaların çok değişik şikayetleri olabilir. Hastalarda ter testi denilen terde tuz yüksekliğini gösteren test ile tanı konur. Tanı konan hastaların genlerine (yapı taşlarına) bakılarak bozukluğun yeri bulunmalıdır.

Bazı aileler çocuğun terinin fazla tuzlu olması nedeniyle, bazı aileler ise hasta kardeşlerinin olması nedeniyle başvururlar. Tanı almış hasta kardeşi olanlarda anne karnında hastalık tanısı konarak ailenin isteği ile düşük yapılır, bebek hasta değilse doğurtulur.
Kistik Fibrozisli Hastaların Tedavisi
Tedavide Amaç hasta çocuğun yaşam kalitesini yükseltmek, tamamen sağlıklı bir çocuk yaşantısının sağlanmasına yardımcı olmaktır.
Tedavi Ömür Boyu devam edecektir.
Tedavi Bir Ekip İşidir: Ekipte çocuk doktoru, hemşire, fizyoterapist, diyetisyen, çocuk ruh sağlığı uzmanı bulunabilir.
Tedaviden Sorumlu Olan Kişiler Yalnızca Doktorlar, Hemşireler, Diyetisyenler ve Fizyoterapistler değildir. Ailenin de (anne-baba-kardeşler) tedaviye yardımcı olmaları, hatta tamamen tedavi edici takımın içinde yer alması gereklidir. Hastaların da yaşları büyüdükçe tedavi sorumluluklarının üstlenmesine çalışılmalıdır.
Amaç; akciğer enfeksiyonlarının erken ve uygun şekilde tedavi edilmesi, barsaklarda eksik olan, besinlerin emilimini sağlayan enzimlerin ağızdan verilmesidir.

Beslenme Büyüme
Hasta bebeklerin beslenmelerinde anne sütü uygun bir gıdadır. Ancak bu bebeklerin büyümesi için normal bebeklerden daha fazla gıdaya (enerjiye) ihtiyaçları olması nedeniyle ek mama verilebilir. Mamalar ve diğer besinlerle beslenirken daha fazla enerji ve uygun mamaların verilmesi için hastaların diyet bölümünce izlenmesi gerekir. Gerektiğinde yemeğe yüksek enerji mamalar eklenir.
Kistik fibrozisli hastaların A, D, E, K vitaminlerini emilimlerinde bozukluk olduğundan bu vitaminlerin doktorun önerdiği şekilde alınması gerekir.
Tuz kayıplarının sıcak ve kuru havalarda fazla olması nedeniyle hastanın susuz ve tuzsuz kalmaması için önerilen miktarda fazla su ve tuz almaları gerekir. Bulundukları ortamın nemlendirilmesi yararlı olur.
Barsaklardan besinlerin emiliminin artırılması için eksik olan enzimlerin ağızdan alınması gerekir. Alınacak enzim miktarı yaşa ve kiloya bağlı olmayıp enzim eksikliğine bağlıdır. Genellikle alınacak enzim miktarı hastadan hastaya değişir ve karın şişliğini, kakanın sıklığını-kötü kokusunu azaltmaya ve kilo alımına göre ayarlanır. Enzimler beslenmeden önce verilir, çiğnemeden yutulur. Ağızda uzun süre kalırsa dişeti ve dili rahatsız eder. Besinlerle karıştırılarak verilebilir. Besinlerle karıştırıldıktan sonra 30 dakikadan fazla bekletilmez.


Akciğerlerle İlgili Rahatsızlıkların Tedavisi
Kistik fibrozisli hastalarda zatürre ve bronşit gibi hastalıklar sık görülür. Hastanın öksürmesi, balgamının artması, erken yorulması, iştahının azalması, kilo alamaması veya kilo kaybetmesi, ateş, huzursuzluk, soluk alıp vermesinin hızlanması, halsiz olması, daha az oyun oynaması akciğer hastalığının belirtisi olabilir. Bu şikayetler olduğunda doktoru aranarak önerilere uyulmalı, muayene sonunda önerilen antibiyotik tedavisine önerilen miktarda, önerilen şekilde ve önerilen sürede devam edilmelidir.
Hastaların balgamlarının söktürülmesi amacıyla fizyoterapistin gösterdiği şekilde çocuğun göğsüne, çocuk değişik pozisyonlarda iken vurulmalıdır. Bu işlem günde en az iki öğün yapılmalıdır. Akciğer rahatsızlığı olduğunda bunun sayısı arttırılır. Balgam çıkarmasını kolaylaştırmak için önerilen balgam söktürücü ilaçlar kullanılır. Gerektiğinde tedaviye nefes açıcı ilaçlar eklenir.
Çocukların bulundukları ortamın %50 oranında nemlendirilmesi uygun olacağından buhar makinesi kullanılır. Tozlu ve sigara içilen ortamlarda bulunmamaları, evde sigara içilmemesi gerekir. Hasta ve gripli kişilerden uzak durmaları uygun olur.
Kızamık, suçiçeği gibi önemli hastalıkları geçirirken doktorlarının haberi olmalıdır.
Aşı takvimleri normal çocuklarda olduğu gibidir. İlave olarak grrip, H. İnfluenza ve pnömokok aşılarının yapılması uygun olur.
Normal okula devam edebilirler.
Her türlü sporu yapabilirler (dalma hariç), ortamında toz ve duman olmayan, çok ağır iş gücü gerektirmeyen her türlü işte çalışabilirler. Hareketle balgam sökmeleri kolay olacağından istirahate zorlanmamalıdır.


drzombie 7 Nisan 2008 23:11

BÜYÜME-YENİDOĞAN
Yeni bebeğinizi sevmeniz, onun özelliklerini tamamen bilmenizle sağlanır. Bu bölüm, şaşırtıcı yenidoğanı anlatmaktadır-nasıl davrandığını, nasıl hissettiğini, nasıl anladığını (sezdiğini) ve sizinle nasıl iletişim kuracağını. Unutmayın ki, her yenidoğanın duyu (anlayış) gelişiminde ve davranış şekillerinde aşırı değişimler vardır ve bu yüzden aşağıdaki tanım yeni bebeğinizin yeteneklerini takdir etmenizi sağlamak için sadece rehber olarak hazırlanmıştır.

Doğum kanalınızdan bebeğinizin başı çıktığı zaman, doktor hemen bebeğinizin burnundaki ve ağzındaki sümüğü emme pompası ile emer ki bebeğiniz ilk nefesini aldığında bu sümük akciğerlerine gitmesin. Göbek bağının klemplenmesi (mandal ile bağlanması), ilk ağlayışı ve ilk nefesi kalbinde ve akciğerlerindeki kan dolaşımında büyüleyici değişiklikler yaratır ve bağımlı varoluşundan kurtulup kendi gücüyle hayat-veren-oksijenini hareket ettirmesini sağlar.

Yenidoğanınız, sevmeniz, tutmanız ve doyurmanız için, gerekiyorsa örtülmüş olarak, doğrudan doğruya karnınızın üstüne yatırılmalıdır. Bu, dokuz ay sonunda onun ilk “dışardaki gecesi”dir ve o gerçekten bunun tadına varmak ister.

Yenidoğanın Özellikleri

Bebeğiniz doğduktan hemen sonra kesinlikle kitaplarda ya da resimlerde görülen model bebeğe benzemeyecektir. Ama ilk anından itibaren o size çok güzel görünecektir. Yüzü ve gözkapakları şişik, mavimsi ve kanınızla beneklenmiş olacaktır. Kulakları buruşuk ve sıkıca kafasına bastırılmış olacaktır. Yumrukları sıkılmış, kolları ve bacakları bükülmüş ve burnu bir dereceye kadar yassılaşmış olabilir. Buruşuk derisinin vernix denilen peynirimsi, kaygan bir maddeyle kaplı olduğunu farkedeceksiniz. Bu, rahimde koruyucu kaplama görevi görür ve ayrıca doğum sırasında kayganlaştırıcıdır. Kafasının asimetrik şekli ,molding (kafa kemiklerinin üstüste binmesi) denilen, kafatasının kemiklerinin doğum kanalınızın çeşitli dışhatlarına uymasını sağlayan bir işlemden dolayıdır. Doğumdan hemen sonra bu kemikler yuvarlak bir kafa şekli vermek için eski konumlarını alırlar. Yeni bir bebeğin kafatasının derisi kabarıktır ve bazen büyük miktarlarda sıvı ve/veya kan toplanması içerir. Bu toplanmalar, aylarca sürecek fakat sonunda yokolacak küçük bir yumruya dönüşebilirler. Yenidoğanın sırtında, omuzlarında, kulaklarında ve yanaklarında lanugo denilen kısa, ipeksi saçlar vardır. Bu saç birkaç hafta içinde kaybolur. Ayakları gözeçarpan bir şekilde içeri dönüktür ve bacakları eğilmiştir.

Tam zamanında doğan bir bebek, ortalama 3.400 gr olmak üzere, 2.500-4.000 gr. arasındadır. Boyu 47-52 cm. arasındadır. Kafası vücüdunun geri kalan bölümlerinden orantısal olarak büyüktür (toplam ağırlığının üçte ikisi kadar). Bebeğinizin kafası doğal olarak öne düşmeye eğilimli olacaktır ve bu yüzden ilk ay için dikkatli destek gerektirir. Bir yetişkinden iki kat daha hızlı nefes alır ve nefes alışı çok düzensiz olabilir. Kalp atışı da bir yetişkinin kalp atışından iki kat daha hızlıdır. Devamlı çiş yapıyor gibi görünür ve bağırsak sistemi çok düzensiz çalışır. Mekonyum denilen ilk dışkısı çok koyu ve yapışkandır. Bunlar, yenidoğanın bağırsaklarında varolan amniyotik sıvı ve hücresel atıklardan oluşmuştur ve hayatın ilk birkaç gününde dışarı atılırlar. Birinci haftanın sonuna doğru dışkısı giderek daha hardalımsı bir renge döner. Günde 14-18 saat uyur ve genelde 4 saatlik bir zaman diliminde aşağı yukarı 30 dakika uyanıktır. Bu, daha önce bahsettiğimiz sessiz uyanıklık evresidir ve bu evre ailesel uyarılara karşı en fazla alıcı olduğu evredir.

Muhtemelen kendinize soruyorsunuzdur “Vücuduyla ne yapabilir, ne görebilir, ne duyabilir, ne hissedebilir ve ellerimde tuttuğum bu küçük insanın vücutsal fonksiyonları nasıl çalışıyor?”.


Sedef 21 8 Nisan 2008 02:12

Suçiçeği


Suçiçeği, varisella- zoster virüsünün yol açtığı döküntülü bir hastalıktır. En sık ilkokul çağındaki çocuklarda görülür, kış sonu ve ilbaharda salgınlar yapar.

http://www.sagliklicocuk.com/sc01/crklr/file/cckhstlklr/sucicegi1.jpg
Suçiçeğinin kaşıntılı, su dolu kabarcıklardan oluşan döküntüsü önce gövde ve yüzde başlar, ardından ağız içi dahil olmak üzere tüm vücuda yayılır. Hasta çocukta ateş, iştahsızlık, halsizlik görülür.


Çok bulaşıcı bir hastalıktır. Solunum yolu ve yakın temasla bulaşır . Ev içi temasta bulaşma riski % 80-90 'dır. Tüm döküntü kabuklanana kadar ( yaklaşık 1 hafta ) bulaşıcıdır. Hasta çocuk 1 hafta sonra okula gidebilir. Hastayla temastan 10-21 gün sonrasında da diğer çocuklarda döküntü başlar. Hasta çocuğun izole edilmesi önemlidir, ancak döküntü başlamadan 1-2 gün öncesinde de bulaşıcı olduğundan diğerlerini tam olarak korumak için yeterli olmayacaktır.

http://www.sagliklicocuk.com/sc01/crklr/file/cckhstlklr/sucicegi2.jpg
1 yaşı dolduran çocuklar aşıyla korunabilir.


Suçiçeği geçirmemiş hamileler, yenidoğan bebekler, bağışıklık sistemini zayıflatan herhangi bir hastalığı olanlar suçiçeği ile temastan kaçınmalıdırlar.

Hastalığın sık görülen ateş, kaşıntı gibi yakınmalarına karşı doktorunuz bazı ilaçlar önerecektir. Özellikle kaşıntının önlenip cilt döküntüsünün iltihaplı yaralara dönüşmesi engellenmelidir.


drzombie 8 Nisan 2008 17:24

SÜNNET
Sünnet Yararlı mı?
Sünnet yapılan erkeklerde bazı enfeksiyon hastalıkları ve kanserler sünnet olmayanlara göre daha az ortaya çıkar. Sünnet olan bebeklerde idrar yolu enfeksiyonu riski 20 kat azalır. Çünkü sünnet derisinin altında mikrop birikimi olmaz. Toplumumuzda sünnet, erkek çocuğun büyüdüğünün, olgunlaştığının kanıtlanması biçiminde yorumlanmakta, ona armağanlar verilerek bu olay kutlanmaktadır. Bu da sünnet olmanın çocuğa getirdiği ikincil bir kazançtır.


Ne Zaman Yapılmalı?
Sünnet; çocuğun ruhsal yönden zarar görmemesi için ya iki yaşından önce ya da yedi yaşından sonra yapılmalıdır. 2-7 yaş arasında çocuğun cinsel organına yönelik bir uygulama iğdiş edilme korkusuyla önemli psikolojik zararlara yol açma tehlikesini taşır.


Sünnetin sakıncalı olduğu durumlar
Eğer çocukta hipospadias denilen idrar çıkış deliğinin penisin alt kısmına açılması durumu varsa, çocuğun cinsel organı çok küçükse ya da doğuştan başka bir bozukluk varsa, ileride yapılabilecek düzeltme ameliyatında sünnet derisi kullanılacağı için sünnet yapılmaması uygun olur.


Sünneti Kim Yapmalı?
İdeal olan; sünnetin ürologlar ya da çocuk cerrahları tarafından yapılmasıdır. Ancak pratik uygulamadaki zorluklar ve bazı toplumsal gerçekler dikkate alınarak, sünnet konusunda eğitim ve sertifika sahibi hekim ve sağlık memurları da sünnet yapabilir.

Yetkisiz kişilerce sağlık koşullarına uyulmadan yapılan sünnetlerden sonra bazı istenmeyen sonuçlar ortaya çıkabilir.
Enfeksiyon:Gerekli temizlik şartlarının sağlanamadığı evde ya da toplu olarak açık alanda yapılan sünnetlerde daha sık görülür. Böyle durumlarda gerekirse koruyucu ya da tedavi amaçlı antibiyotik kullanılmalıdır.


Kanama: En sık ortaya çıkan sorundur. Özellikle yeni doğan bebeklerde pıhtılaşma bozukluğuna bağlı kanama sorunlarının gelişmesini önlemek için ilk hafta içinde sünnet yapılacaksa doğumdan hemen sonra K vitamini enjeksiyonu yapılmalıdır.

Penis Başının Kesilmesi: Kısmen ya da tümüyle olabilir. Kısmi kesiler daha kolay düzeltilebilir, ancak tam kesilerde önemli sorunlar yaşanabilir.

Nekroz: Koter denilen elektrikli aletlerle yapılan sünnetlerden sonra yara iyileşmesi gecikebilir ya da deride nekroz (çürüme) olabilir.

Üretral Fistül: Sünnet sırasında cinsel organın içinde bulunan idrar yolunun yaralanmasıdır. Cerrahi olarak düzeltilmesi gerekir.

Sünnet Derisinin Yetersiz Kesilmesi: Bu durumda sünnet ile amaçlanan görünüm sağlanamaz.

Sünnet Derisinin Fazla Kesilmesi: Bu durumda dikilen deri parçaları gerileceğinden dikişler atabilir, iyileşme gecikir, yara izi gelişir.

Sünnetten Sonra Yapılan Bandajın Çok Sıkı Olması: Mesanede idrar birikmesine, idrar yolu enfeksiyonuna ve böbrek hastalıklarına yol açabilir.


drzombie 15 Nisan 2008 20:05

SEREBRAL PALSİ

Görülme sıklığı nedir?


Ülkemizde SP ve görülme sıklığı ile ilgili çok merkezli çalışmalar son yılarda artmakla birlikte henüz kesin bir rakam ortaya çıkmamıştır. Yapılan bir araştırmaya göre ülkemizde 60.000 üzerinde spastik SP hastası yaşamaktadır. Hamilelik döneminde yapılan takiplerdeki ve yeni doğanların bakımındaki ilerlemeler bu oranı azaltsa da çoğul gebeliklerin artışı, düşük doğum tartılı yeni doğanların ve erken prematürelerin mortalitesindeki azalma bu oranı hafif de olsa arttırmıştır.



Türleri var mıdır? Belirtileri nelerdir ?

SP başlıca spastik, ekstrapiramidal ve mikst olmak üzere sınıflandırılabildiği gibi şiddetine göre de tanımlanabilir. Spastik SP’de aşırı irkilme, refleksler ve tonusta artış, simetrik ve asimetrik tonik boyun refleksleri ve koruyucu normal reflekslerin gelişmediği görülür. Spastik SP tutulum yerine göre isimlendirilir: SP vakalarının yüzde 25 ile yüzde 40’ını oluşturan, vücudun tek bir tarafındaki kolun ve bacağın tutulduğu hemipleji; SP vakalarının yüzde 20 ile yüzde 33’ünü oluşturan, sıklıkla prematüre doğumlarda görülen, işlevsel olarak normal kalabilen kollardan çok bacakların tutulduğu spastik dipleji; SP vakalarının yüzde 5 ile yüzde 10’unu oluşturan, gebelik sırasında, doğumda veya hemen sonrasında yaşanan sorunlarla ortaya çıkabilen, tüm vücudu tutan spastik tetrapleji.


Ekstrpiramidal SP’de yüzde 9 ile 22 istemsiz hareket( atetoz, distoni ), pozisyon bozuklukları, ataksi ve tonus artışlarını içerir. Bu durum kalıtsal olabildiği gibi çocuğun oksijensiz kalmasına sebep olan bir kaza veya enfeksiyon sonrasında da olabilir. Mikst SP’de ise hem spastik hem ekstrapiramidal belirtiler görülür.



Daha çok kimlerde görülür?

SP sıklıkla prematürelerde ve düşük doğum tartılı yeni doğanlarda, çoğul gebeliklerde, gebeliğin erken ve geç döneminde ortaya çıkan hastalıklar sonrasında, kalıtsal hastalıklara bağlı olarak, doğum sırasında ve sonrasında yaşanan travmalardan sonra doğuştan itibaren görülebildiği gibi ilerleyen yaşlarda da bazı enfeksiyon, kaza ve zehirlenme gibi olaylar sonrasında da ortaya çıkabilir.



Ne zaman tanı konulabilir?

Tanı zamanı genelde sebebe göre değişiklik gösterir. SP gebeliğin erken döneminde oluşmuş olsa da yeni doğanda, 4 aydan küçük bir süt çocuğunda tanı her zaman kolay değildir. Nörolojik muayene normal olabilir. Sıklıkla orta hat gevşekliği, başı tam taşıyamama, yetersiz ve yavaş kalan bir göz takibi bulunabilir. Kesin tanıyı koymak 4 ile 12 ay arasında kolaydır. Sorun ne kadar ağırsa tanı o kadar kolaydır. Ani bir hastalık veya kaza sonrası o güne kadar sorunsuz olan bir çocukta ortaya çıkan SP’de tanı hemen konulabilir.



Önlenebilir mi, risk faktörleri nelerdir?
SP’yi ortaya çıkmadan önleyebilmek için; gebeliklerin iyi takip edilmesi, annelerde izoimmünizasyon için tedbirlerin alınması ve doğumun zamanında, tam teşekküllü hastanelerde yapılmasının sağlanmasının yanı sıra bebeklerde enfeksiyon risklerini ortadan kaldırmak, aşılamak, hastalıklara, kazalara ve zehirlenmelere karşı korumak da gerekmektedir.



Nasıl tedavi edilir?
SP’li hastaların tedavisinde başlıca üç hedef vardır: Sosyal ve kültürel hayata katılımlarını sağlayabilmek için iletişim, günlük yaşamdaki temel ihtiyaçlarını tek başına karşılayabilmeleri için otonomi ve bir yerden bir yere gidebilmek için harekette bağımsızlık. Bunları sağlayabilmenin en iyi yolu mümkün olan en erken zamanda rehabilitasyona başlamak ve iyi bir takip ekibi oluşturmaktır. Bu ekipte bir çocuk nöroloğu, fizyoterapistler, özel eğitim uzmanları ve en önemlisi aile bulunur. Bu ekibin görevi SP hastasını bu üç hedefe ulaştırırken ortaya çıkabilecek epilepsi, ortopedik sorunlar, göz sorunları, psikolojik sorunlar ve diğer sistemik sorunlara karşı takip edip önlem almaktır. Bu uzun ve sabır gerektiren bir tedavidir. Ne kadar erken uygulanmaya başlanır ve ne kadar iyi takip edilirse o kadar başarılı olunur


Pasakli_Prenses 3 Ağustos 2008 22:45

İçe Basma

Author: Doç. Dr. Turan Uslu 7 May

Birçok kişinin ayakları düz veya dışa dönüktür. Bazı çocuklarda ise içe dönüklük vardır. İçe basma demek düz karşıya bakması gerekirken ayakların içeri doğru bakmasıdır. Çok yaygın bir durumdur. Yürürken ve koşarken oraklama olur ve içe basma daha da belirginleşir. Eğer çocuğun ayağı içe basıyorsa bu çocuğun dengesini daha iyi sağlamak için yaptığı normal bir harekettir. İki yaşına gelindiğinde bu çocukların büyük çoğunluğunun yürüyüşü ve ayakların içe basması düzelecektir. Fakat aileler bu durumu görünce huzursuz olurlar. İçe basmanın kalıcı olduğunu düşünürler ve doktora müracaat ederek bu problemi nasıl düzeltebileceklerini sorarlar. Fakat sekiz yaşa kadar herhangi bir tedaviye ( alçı, cihaz, operasyon gibi ) gerek kalmadan kendi halinde düzelirler. İçe basan çocukların özel bir ayakkabı veya kalıba ihtiyaçları yoktur. Ayakkabı sadece üşümemek ve takılıp düşmemek için kullanılır.
Fakat içe basmanın aşırı olduğu durumlarda çocuklarda sendeleme veya kısa mesafede yorulma olabilir.

* İçe basma çocuklarda ağrıya yol açmaz
* İçe basma çocuğun düzgün yürümesine engel olmaz
* İleri yaşlarda kireçlenmeye yol açmaz.

İÇE BASMAYA SEBEP OLAN DURUMLAR
1- Tibia kemiğinde içe dönmesi, doğum sonrasında bu kemiğin dışa dönme hareketini tam yapmamasından oluşur. 1 yaşına kadar pek çok çocukta bu durum düzelir. Bu çocukları özel cihaz, alçı veya operasyon gibi bir tedaviye ihtiyaçları yoktur, zamanla düzelir. Genellikle 4 yaş altında düzelme olur. Eğer bu durum 8-10 yaşına kadar devam ederse o zaman tekrar değerlendirilmesi gerekir. Bu durumun düzeltilmesi (ameliyatla ) gerekebilir. Eğer 10 yaşında tibia kemiğinin açısı istenen düzeyde değilse ileride erken yaşta ciddi kireçlenme olayları oluşur, bundan dolayı tedavisi gereklidir.

2- Femur kemiğinin dönüklüğü; özellikle 5-6 yaşındaki çocuklarda fark edilen bir durumdur. Niye olduğu tam olarak bilinmiyor. Özel ayakkabılar ve cihazlarla düzelme sağlanamaz. Genellikle 8-10 yaşında düzelir. Bu yaşta ve aşırı dönüklüğü olanlarda çocuğun tekrar değerlendirilip özel film çekilerek ameliyatı gerekli olabilir.
3- Düz tabanlık bu çocuklarda dengesi daha iyi sağlamak için içe basarak görülür. Özel ayakkabı, kama, tabanlık gerekli değildir. Genellikle 5 yaşında düzelir.
4- Ayak ön kısmının dönüklüğü ( metatarsus adduktus) Bebeğin anne karnındaki pozisyonunun devamıdır. Doğumdan itibaren olan bir olaydır. Her 10 vakadan 9’u zamanla düzelir, bundan dolayı aile fark etmez ve doktora gelmez. 2-3 aydan sonra hala düzelmeyen ayaklarda aile fark ederek doktora gelir. Bu dönemde germe egzersizleri tavsiye edilir 6 ay sonra bu dönmenin aşırı olduğu ve ayağın sert olduğu durumlarda alçı, özel cihaz veya ayakkabı önerilebilir.
5- X bacak ve O bacak : bu durumlar genellikle çocuk büyüdükçe düzelir. Tedaviye gerek yoktur. 5 yaş üstünde devam ediyorsa tekrar değerlendirilmelidir.


karayel 15 Eylül 2008 17:37

Çocuk yogası

Çocuklar da huzuru yogada buluyor!

Günümüzde iş ve şehir yaşamının gerginliği altında boğulan yetişkinler huzuru yogada buluyor. Peki ya çocuklar? Onlar da en az yetişkinler kadar stres altında. Apartmanlarda yetişen, kendilerine oyun alanı bulamayan, küçük yaşlardan itibaren ders ve sınav stresiyle boğuşan, erken yaşlarda rekabetle tanışan ve yalnızlaşan çocuklar da artık tüm bu gerginliklerden yoga sayesinde kurtuluyor. Giderek daha çok aile tarafından ilgi gören çocuk yogasını işin uzmanı, yOgaMini Projesi'nin kurucusu Beste Dolanay'la konuştuk.

Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

Üniversitede Turizm ve Otel İşletmeciliği eğitimi aldım. Daha sonra da kurumsal işletme ve reklamcılık üzerine mastırımı yaptım. Yani aslında mesleğim turizmcilik ama çeşitli değişik işlerde çalıştıktan sonra 2003'de bir kızım oldu ve özellikle çocuklar için yoga eğitmenliği yapmaya karar vererek bu konuda araştırmalar yapıp bir proje oluşturmaya karar verdim.

Ne zamandır yoga yapıyorsunuz? ;

7 yıldır yoga yapıyorum. 2004 yılında Swami Vivekananda Yoga Terapi Üniversitesi'nden (sVyasa) Yoga Eğitmenlik Sertifikası aldım ve profesyonel olarak yoga dersleri vermeye başladım.

Yoga yapmaya nasıl başladınız?

İstanbul'da çalışırken stresimi azaltıp biraz rahatlamak ve bedensel sağlığımı korumak amacıyla başladım. Bunun için nefes tekniklerini öğrendim. Ama sonra yogada çok daha fazlasını buldum: Kendimi!

Yoga Mini'den bahsedebilir misiniz? Bu proje nasıl doğdu?

2000-2002'de iş hayatım süresince çeşitli gönüllülük projelerinde, özellikle ilkokul çağındaki çocuklarla çalıştım. 2003 yılında kızım doğdu. O sıralarda yeğenime yoga yaptırıyordum ve bundan çok zevk aldığımı gördüm. Yoganın yararlarını çocuklarla da paylaşmak istedim ve bu amaçla yaptığım araştırmalar sonucunda çocuk yogasıyla ilgili çalışmaları derledim. 2004 yılında da 5-12 yaş için uygulanabilecek yOgaMini Projesini oluşturdum. Türkiye'nin ilk ve tek çocuk yogası websitesini kurdum. Bu projeyle yogayı çocuklara okullarda, çocuk gelişim merkezlerinde ve çocuk kulüplerinde doğru ve sistematik bir şekilde tanıtmayı ve sevdirmeyi hedefliyorum.

Siz şu an yurt dışında yaşıyorsunuz. Orada neler yapıyorsunuz?

Evet, eşimin işi sebebiyle Güney Afrika'da yaşıyorum. yOgaMini Projesi, Türkiye'de halen çeşitli okullarda ve çocuk kulüplerinde uygulanıyor. Ben de Güney Afrika'da yOgaMini Projesi'ni çeşitli yerlerde uyguluyorum. Hatta kızım da derslere katılıyor. Ayrıca anne ve bebek yogası dersleri veriyorum. Kendim de Asthanga Yoga (dinamik yoga türü) yapıyorum.
Çağımızda yetişkin insanlar iş stresi ve şehir yaşamının gerginliği gibi nedenlerle yogaya yöneliyor.

Peki çocuklara neden yoga yapılıyor?

Günümüzde küçüklerin de en az büyükler kadar hayatlarında stres ve yarış içinde olduklarını görüyoruz. O zaman onların da büyükler gibi yoganın faydalarından yararlanmaya hakları var! Hem de daha da eğlenceli bir şekilde...

Yoganın çocuklara ne gibi faydaları var?

Yoga, çocuklara erken yaşta başlandığı ve düzenli bir şekilde yaptırtıldığı taktirde birçok şey öğretiyor. Daha sakin olmayı, ahengi, huzuru, kendilerini tanıyıp güvenmelerini sağlamayı öğretiyor. Çeşitli zihinsel ve fiziksel rahatsızlıklara önleyici bir faktör oluşturuyor. Sorunlarına bile başka bir açıyla bakmayı öğretebiliyor yoga. Ayrıca, çocuk yogasının en önemli özelliği çok eğlenceli olması. Çocuklar, içinde hayvan taklitleri yapılan, hikayeler anlatılan, oyunlar oynanıp şarkılar söylenen, arkadaşlarıyla ortak bir şeyler paylaşarak sadece koşulsuz sevgi ve anlayış gördükleri bir yoga dersine neden gelmesinler?

Çocuk yogasının yetişkin yogasından ne gibi farkları var?

Çok daha eğlenceli! Müzik, hikayeler, oyunlarla dolu bir macera. Hayal güçlerini çalıştırmalarına yardımcı olarak çabuk sıkılmamalarını sağlamak gerekiyor. Hareketler arasında geçişler ve bir pozisyonda durma süresi büyük yogasına göre daha hızlı. Her türlü sürprize açık olmak gerek çocuklarla... Yani yetişkin yogası gibi kesin çizgiler yok çocuklarla yoga yaparken.

Hangi yaş grubundaki çocuklarla yoga yapılır? Başlamak için ideal yaş kaçtır?

3 yaşından itibaren her yaş grubuna çocuk yogası dersleri veriyoruz. 6-7 yaş, bedensel ve zihinsel olarak idealdir. Ancak yine de yogaya ne kadar erken başlanır ve bir farkındalık yaratılırsa onlar için o kadar iyi olur.

Yoga Mini'ye gelen aileler en çok hangi nedenle çocuklarına yoga uygulatıyor?

Aileler konsantrasyon, dikkat bozukluğu ve hiperaktivite gibi sorunları çözmek için ya da bedensel esneklik ve denge sağlamak için çocuklarına yoga yaptırıyorlar.

Çocuk yogasında özel bir malzeme kullanılıyor mu?

Hayır, sadece yere yoga matları seriyoruz, hareketleri yaparken ayakları kaymasın diye. Yoga yaparken rahat kıyafetler giymeleri gerekiyor. Bazen de derin gevşemede, gözlerini kapalı tutup rahatlasınlar diye göz torbaları koyuyoruz.

Yoga'nın öğrenmeye katkısı nedir?

Aslında birçok faydası var. Yoga sayesinde çocuğun konsantrasyonu ve dikkatini toplaması sağlanıyor. Bu da öğrenme becerilerini geliştirmesine yardımcı oluyor. Ayrıca, daha kolay öğrenme ve yeni şekillerde öğrenme yolları için olumlu düşünce ve motivasyonu kazanmak açısından faydalı.

Çocuklarda yoga uygulamaları nasıl yapılıyor?

Size yOgaMini Projesi'nin nasıl uygulandığını anlatayım. Proje 4 bölümden oluşuyor. Birinci bölümde ısınma hareketleri yapılıyor, ikinci bölüm hikaye zamanı. Burada asanalar (sabit duruşlar) uygulanıyor. Üçüncü bölümde ikili duruşlar ve grup duruşları, oyunlar var. Son bölümde nefes çalışmaları yapılıyor. Bu bölüm daha ziyade gevşeme ve şarkı zamanı.

Günümüzde çocuklarda hiperaktivite çok yaygın. Bunun tedavisinde yoga uygulanıyor mu? Faydası var mı?

Evet, faydası var. Hemen olmasa da bir süre sonra konsantrasyon ve dikkat sağlamalarına yardımcı oluyor. Hiperaktif çocuklar bile oyunla, şarkılarla yerlerinde daha uzun bir süre oturmaya alışabiliyorlar!

Çocuklar ne sıklıkta yoga yapmalı?

Başlangıç için haftada 1 ya da 2 kez yeterli. Yaş grubuna bağlı olarak 20-25 dakikadan başlayarak, sonra süre uzatılarak uygulanabilir. Bir süre sonra her an ve her yerde hareketleri aniden yapmaya başlayabiliyorlar zaten!

Yoga nerelerde yapılmalı? Evde de yoga yapılabilir mi?

Özellikle küçük çocuklar için en uygun yer okullar ve çocuk kulüpleri. Okulda, ders öncesi konsantrasyon ve enerjilerini doğru yöne kanalize etmeleri açısından çok yararlı oluyor. Eğer kendi evlerinde yapacaklarsa mutlaka ebeveynleriyle birlikte yapmalılar. En önemlisi, çocuklarıyla kaliteli zaman geçirmek, hiçbir hareket veya duruş için onları zorlamamak, birlikte eğlenceli bir yolculuğa çıkmak...

Kaynak: Diyet Dergisi...


karayel 20 Eylül 2008 13:06

Çocukları kanserden korumanın 10 yolu

http://www.hurriyet.com.tr/_np/3913/6453913.jpg

Kanser sadece büyüklerin hastalığı değil. Maalesef çocukları da buluyor. Her bir milyon çocuktan 120-140’ı kanser oluyor. Türkiye’de her yıl 2 bin 500 çocuk kanserli hastalara katılıyor. Etkin ve doğru tedaviye çocuk kanserleri iyi yanıt veriyor, iyileşme oranı yüzde 70-80’lere çıkabiliyor. Asıl yapılması gereken çocukları olabildiğince kanserden korumak.

Kanser gelişmesinde genetik faktörlerin rolü inkar edilmiyor. Ancak çevresel faktörler de kansere yol açabiliyor. Bu çevresel etkenlerden çocukları uzak tutmaya çalışmak, yetişkin yaşta çıkabilecek kanserlerden de koruyabiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Çocuk Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. İnci Ayan, çocukları kanser eden 10 çevresel faktörü şöyle sıralıyor:

Radyasyon

Radyasyon kirlenmesi Türkiye açısından önemli. 22 yıl önceki Çernobil faciasından sonra bulutlarla radyasyon partikülleri buraya da taşındı. Sezyum, amerikum ve platonyum adlı radyoaktif maddelerin zararları büyük. Sezyumun zararlarından kurtulmak için en az 30 yıl geçmesi gerekiyor. Amerikum ve platonyum ise binlerce yıl ülkemizde zararlarını gösterebilecek. Bunlarla kirlendiğimizi kabul etmemiz gerekiyor. Ayrıca güneşli bir ülkeyiz. Çocukları güneşin zararlı ışınlarından korumak da önemli.

Kirli topraklar

Toprakların kirlendiğini kabul etmemiz ve kirli toprakları arındırmamız gerekiyor. Kimyasallarla kirletilen topraklarda besin üretilmesinin önüne geçilmesi sağlık politikası olarak benimsenmeli.

Gereksiz tetkikler

Radyasyonu bazı bilinçsiz kullanımlarla da alabiliyoruz. Lüzumsuz tanı tetkikleri yapılıyor. Her öksürükte akciğer filmi, her başını çarpışında MR çekilebiliyor. Bu incelemeler gereksiz yere yapılmamalı. Röntgen, bilgisayarlı tomografi konusunda da dikkatli olunmalı.

Manyetik kirlenme

Teknolojik gelişmenin hayatımızı kolaylaştırmak adına kazandırdığı aletler maalesef manyetik kirlenmeye yol açıyor. İlkokul çocuklarının bile elinde olan, bazen birden fazla kullanılan cep telefonları günümüzün yaygın kirleticilerden. Günlük hayatın önemli aletlerinden televizyon da öyle. Çocuklara televizyon karşısında yemek yedirilmesi doğru değil. Televizyon izlenmediğinde mutlaka kapatılmalı. Plazma televizyonların daha az manyetik kirletici olduğu belirtiliyor. Elektrikli hemen hemen bütün cihazlar kirletici. Elektrikle çalışan aletlerin kullanılmadığında kapalı tutulması alınabilecek basit önlemlerden. Çalıştırıldığı ortamlarda çocukların tutulması da doğru değil. Çocuk günde 1-2 saatten fazla bilgisayar başında kalmamalı.

Zararlı kimyasallar

Teknolojinin gelişmesi ve insan yaşamının kolaylaştırılmasına yönelik birçok ürün zararlı kimyasallar içeriyor. Çocukların doğrudan kullandığı yalancı meme, plastik biberon ve kaplar bunlardan birkaçı. Plastik biberon ve kaplar yerine cam olanlar tercih edilebilir. Plastik kaplar sulu ve ıslak gıdaların ambalaj maddesi olarak tercih edilmemeli.

Hazır gıdalar

Anne bebeğini emzirmeye yüreklendirilmeli. Doğal koşullar zorlanmalı. Suni meme başlarıyla emzirmekten kaçınılmalı. Bisküvi, çikolata, gofret ve cipslerin hazırlanışı sırasında kullanılan katkı maddeleri, ambalaj ürünleri önemli zararlara neden oluyor.

Saklama koşulları

Alüminyum folyo, sulu ve sıcak besinlere ağır metaller bırakıyor. Ağır metallerse vücutta beyinsel hastalıklara ve kanserlere neden olabiliyor.

Alkol ve kimyasaliçeren ıslak mendiller

Gerek taşıdıkları elyaflar gerekse kullanılan alkol ya da kimyasal madde nedeniyle bazıları büyük zararlar verebilir. Bebeklerin altını bunlarla silmek yerine, akan suda bebeğin altını yıkamak, ardından pamuklu bezlerle kurulamak en doğru yöntem.

Kozmetik ürünler

Bozuk genler ve hücrelerle doğan çocukta kanser daha kolay, daha dirençli ve daha erken yaşta çıkıyor. Kozmetik nemlendiriciler, saç boyaları, vücut incelten selülit ve zayıflama kremleri, bebek sabunları, şampuanlar, bebekte kullanılan pişik önleyicilerin içinde o tüpe ait kullanımda zararlı doz olmasa da uzun süreli kullanım zararlı etkiler yaratıyor. Gerekli değilse çocuklara nemlendirici sürmeyin. Doğal sabunlarla banyosunu yaptırın. Kokulu, katkılı maddeli ürünlere rağbet etmeyin.

Saç boyaları

Gençler çok erken yaşlarda saçlarını boyamaya başlıyor. Boyaların birçoğu inorganik boya maddeleri içeriyor. İnorganik maddelerin genler üzerinde zararlı etkileri var. Dokularda (özellikle yağlı dokularda) hormon hücrelerinde kimyasal zararlar birikiyor. Sonraki nesillere de aktarılabiliyor. Dolayısıyla inorganik boyalardan uzak durun.

Kaynak: Hürriyet


HerHangiBiri 8 Kasım 2008 03:07

İshal olan çocuğa şekerli içecek vermeyin




Çocuklarda sık karşılaşılan şikayetlerden biri olan ishal, özellikle bebeklerde ciddi sorunlara yol açabilir. Tedavi edilmediği takdirde ölüme bile sebebiyet verebilen ishale karşı, ailelerin daha bilinçli olmaları gerekiyor. Memorial Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü'nden Doç. Dr. Onur Kutlu, ishali olan çocuğa şekerli içecekler verilmemesi konusunda uyardı: "Çocuğa meyve suyu, kolalı ve şekerli içecekler, şekerli çay ya da pirinç çorbası vermek doğru değil.


Bu sıvılardaki su, şeker ve tuz oranı ishali daha da kötü yapabilir. Sadece su vermek de kan şekerinin ve kandaki sodyum seviyesinin düşmesine neden olur. 6 aydan küçük bebeklerde, ishal ve kusma 6 saatten daha fazla sürerse ve bebeğin ateşi 38.5 derecenin üzerindeyse bir doktora başvurulmalıdır."


HerHangiBiri 13 Kasım 2008 22:18

Çocuklar neden kabus görür?

Kabus bozukluğu her yaşta ortaya çıkabilen, ancak en yaygın olarak 3-5 yaşları arasında görülen ve genellikle rüya uykusu denilen dönemde ve uykunun ikinci yarısında ortaya çıkan ve herhangi bir dış etken olmadan korkutucu rüyaların görülmesi sonucu uyanmaya yol açan bir bozukluktur.

Bu bozukluk toplumda % 5 oranında görülmektedir. Cinsiyetler arasında bir fark yoktur. Çocuklukta başlayan bu bozukluğun oranı gittikçe azalır ve büyük bir kısmı ergenlik döneminde ortadan kalkar. Özellikle okul öncesi dönemde ortaya çıkması çocuğun bu yaşlarda gerçek ile fantezi ve rüyayı birbirinden ayıramamasına ve fantezilerin, korkuların , hayali şeylerin yanlış anlaşılmasına bağlanmaktadır. Ergenlik döneminde ve erişkinlikte ortaya çıkarsa daha çok psikolojik faktörlerle ilişkilidir.

Kabuslarda genellikle saldırılma korkusu, düşme ve ölümle ilgilidir. Genellikle tekrarlayıcı nitelik taşırlar. Canavarlar, ve başka korkutucu figürler çocukluk kabuslarında ön plandadır. Çoğunlukla saldırıya uğrarlar, vurulurlar, korku ve çaresizlik içindedirler. Çocuk uyandıktan sonra ağlamaklı, panik halindedir. Kalp çarpıntısı, hızlı soluk alıp verme ve terleme vardır. Rüyanın içeriğini çocuk hatırlar ve dil gelişim düzeyine göre hatırlayıp anlatır. Henüz konuşamayan çocukların kabus gördükleri davranışlarından anlaşılabilir. Uyanır uyanmaz bilinci yerine gelir ve uyanık olur.Nöbet geçtikten sonra çocuk uykuya dalar. Gece uyanmaları ve kabus görme korkusu nedeni ile uykuya dalamayabilir ve uykusuzluk görülebilir. Çocuk bu nedenle yalnız uyumak istemeyebilir. Bazı çocuklar sürekli aynı korkutucu rüyayı görürken, bazıları farklı korkutucu rüyalar görebilirler. Kabus bozukluğunda uyurgezerlik, uykuda konuşma, gece ıslatması ve uykuda korku denilen bozukluklar sık görülür.

Büyük yaşam travmaları genellikle kabus oluşumu ile ilişkilidir ve ruhsal stresler atak sayısını arttırmaktadır. Yaygın anksiyetesi olanlarda daha sık görüldüğü belirtilmektedir.Ayrıca bazı ilaçlarda kabus oluşumuna neden olabilir.

Kabus bozukluğunun ne zaman başladığı, ne sıklıkta olduğu, bu dönemde hastanın yaşamında bir sorun olup olmadığı, kullanılan bir ilaç olup olmadığı, ergen veya daha ileri yaşlarda ise ayrıca alkol veya uyuşturucu kullanımı olup olmadığıda araştırılmalıdır. Çoğunlukla uykuda korku bozukluğu ile karıştırılabilir.Çünkü bu bozuklukta da uykuda korku ile uyanma söz konusudur.

Bu durum çoğunlukla herhangi bir psikopatoloji olmadan görülür. Çocuğu, korktuğu bazı şeyler ve durumlardan uzak tutmak faydalı olabilir.Kabus sıklığına ve şiddetine göre bazı ilaçlar kullanılabilir. Yetişkinlerde psikoterapi faydalı olabilir. Birlikte başka bozukluklar varsa ( ilaç kullanımı, depresyon, uyuşturucu) bunların tedavi edilmesi gerekir.


HerHangiBiri 14 Kasım 2008 17:31

Çocukların süt dişlerini estetik amaçlı çektirmeyin




Son yıllarda diş hekimlerine, çocuklarının süt köpek dişlerini estetik amaçlı çektirmek için başvuranların sayısında önemli oranda artış yaşandığını kaydedildi. Sağlıklı dişler için modern diş hekimliğinde yapılması gerekenlerin, koruyucu, önleyici ve düzeltici olarak üç kısma ayrıldığını kaydeden Diş Hekimi Orhan Karaman, “Vücudumuzun giriş kapısı ağzımızın vefalı bekçileri olan dişlerimizi, her yaşta çok iyi korumalı ve bakımlarını aksatmamalıyız” dedi.

Dişleri düzenli olarak fırçalamanın ağız ve diş sağlığı için bazen tek başına yeterli olmadığını vurgulayan Karaman, şunları söyledi: “Sıkça karşılaştığımız kalıtımsal diş problemleri ise ciddi operasyonları zorunlu kılmaktadır. Çocuğun anneden aldığı küçük çene yapısına babanın büyükçe dişlerinin oturmaması, alt keser bölgede çapraşıklıklara neden olabilmektedir. Bu problemi ortadan kaldırmayı ya da çoğununun ileride dişlerinin güzel görünmesini isteyen bazı anne babalar, sayıları az da olsa parayı meslek etiğine tercih eden diş hekimlerinin eline düşmektedirler.”

Sözde diş seyreltiyorlar

Bazı diş hekimlerinin, bu tip durumlarda daha kolay ve maliyeti daha az olan ‘diş çekme’ yoluna gittiklerini kaydeden Karaman, “6 ile 10 yaş arası çocukların kesici olan alt köpek dişleri, sözde seyreltmek için çekilmektedir. Bu son derece yanlış bir uygulamadır. Doğru olan yöntem, bu tip durumlarda köpek dişlerinin yanlardan inceltilerek, dişlerde ileride yaşanabilecek olumsuzlukların giderilmesidir” diye konuştu.

Dişlerde oluşabilecek çapraşıklığı gidermek için tercih edilen diş çekme yönteminin çok ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğini anımsatan Karaman, sözlerini şöyle sürdürdü: “Dişlerin yaşam boyunca arkadan öne doğru kayma hareketi yaptığı göz önünde bulundurulursa, çocukluk çağında çekilecek süt dişi, azı dişlerin ön bölgeye hızla yığılmasına neden olacaktır. Ön dişler belki güzel bir görünüm kazanacaktır. Ancak, yiyecekleri öğütme görevi yapan azı dişlerin ağız içinde kayması ya da eğilmesi nedeniyle, çene şekli bozuklukları veya yiyeceklerin öğütülememesi gibi çok ciddi sorunlar yaşanacaktır.”

Bu tip olumsuzlukların yaşanmaması için önce anne-babaların doğru bilgilendirilmesinin şart olduğunu vurgulayan Karaman, süt dişlerinin çekilmesi bir yana eksilen süt dişlerinin yerinin, geçici protez dişlerle doldurulması gerektiğini sözlerine ekledi.


HerHangiBiri 17 Kasım 2008 12:10

Çocuğunuzun işitme kaybı var mı?




İşitme kaybı olan bir çocuk, konuşmayı öğrenemez ve çevresiyle iletişimi büyük oranda sekteye uğrar. Çocuğunuzu doğduğu ilk günden itibaren dikkatlice gözlemlemeli ve işitme kaybından şüphelendiğiniz anda yetkili bir hekime başvurmalısınız.

İşitme kaybı korkulacak bir durum değildir. Özellikle doğumdan hemen sonra ve erken yaşlarda fark edilen, işitme cihazı kullanan çocuklar işitme yetersizliğini büyük ölçüde yenebilmektedirler.

Risk taşıyan faktörleri kısaca özetlemek gerekirse:

Doğumdan Önce;

Annenin gebelik sırasında kızıl, soğuk algınlığı veya viral bir enfeksiyon geçirmesi

Annenin gebelik sırasında alkollü içkiler tüketmesi

Ailede bir yada birden fazla kişide, erken dönemlerde kalıcı işitme kaybı görülmesi

Bebeğin 1500 gramın altında doğması

Bebekte doğuştan sarılık olması ya da bebeğe kan değişimi uygulanması

Doğumdan Sonra;

Bebeğin yüzünde normal olmayan görünüm

Bebeğin 5 günden fazla yoğun bakım ünitesinde kalması

Bebeğe damardan antibiyotik verilmesi

Bebeğin menenjit geçirmesi

Bebekte nörolojik bozukluklar görülmesi

Bebeğin 9 günlükten 2 yaşına kadar ağır bir kafatası kırığı geçirmesi

Bebeğin kulağından sıvı gelmesine sebep olan, 3 aydan fazla süren ve tekrar eden kulak enfeksiyonu geçirmesi

Eğer çocuğunuz,

Doğumdan 6 aylığa kadar:

Beklenmedik yüksek bir sese karşı hareket ederek, ağlayarak ya da herhangi bir şekilde tepki vermiyorsa,

Gürültüde uyanmıyorsa,

Sesleri serbest olarak taklit etmiyorsa,

Sadece ses ile teskin edilemiyorsa,

6 – 12 ay arasında:

Sorulduğu zaman tanıdık bir nesneyi veya kimseyi gösteremiyorsa,

Saçma sapan sesleri hiç çıkarmadıysa,

12 aylıkken “el salla” veya “ellerini çırp” gibi basit ifadeleri anlamıyorsa,

18 ay – 2 yaş arasında:

Yumuşak bir sesin geldiği yöne ilk çağırışta bakmıyorsa,

Çevredeki seslere karşı tepki göstermiyorsa,

İlk çağrıya cevap vermiyorsa,

Sese cevap vermiyorsa ve sesin nereden geldiğini bulamıyorsa,

Tanıdık kişiler veya nesneler için basit kelimeler kullanmaya başlamadıysa,

Kendi yaşıtlarının kullandığı sesleri veya dili kullanamıyorsa,

Televizyonu anormal sesle dinlemiyorsa,

Normalden daha fazla olarak işitme kaybı görülme riski vardır. Eğer çocuğunuzda bunlardan biri veya birkaçı varsa mutlaka bir kulak muayenesi ve işitme testi yaptırmalısınız. Bu test her yaşta, hatta doğumdan hemen sonra bile mümkündür.

Bunların hiçbirisi çocuğunuzda söz konusu değilse ancak yine de şüpheleniyorsanız, bir odyoloğa başvurup işitme testi yaptırabilirsiniz ya da bir konuşma uzmanına başvurup çocuğunuzun konuşmasını ve dil gelişimini inceletebilirsiniz.

Eğer çocuğunuzda işitme kaybı yoksa, test yaptırmakla hiçbir şey kaybetmeyeceksiniz. Ancak çocuğunuzda işitme kaybı varsa, teşhisin gecikmesi konuşma ve dil gelişimini etkileyeceğinden çocuğunuzda ömür boyu sürecek bir etki bırakacaktır.

"Hayatı duyarak yaşayın"


MİLLİYET


HerHangiBiri 27 Kasım 2008 19:24



VKV Amerikan Hastanesi Pediatri Bölümü'nden Dr. Egemen Eroğlu açıklamasında, "Anne karnındayken, göbek halkasının içerisinden geçen damarlar, anne ile çocuk arasındaki bağı oluşturur ve çocuğun büyümesi için gerekli ihtiyaçları karşılarlar.

Doğumla beraber bu damarlar, kendilerini saran halkadan daha hızlı büzüşerek kapanırlar. Büzüşmüş damarlar çevresinde, henüz kapanmakta olan göbek halkasının içinde oluşan boşluktan karın içindeki bağırsakların yada yağın girip çıkmasıyla göbekte oluşan şişliğe "göbek fıtığı" denir.

Göbekteki şişliğin içeri itilip, bağırsakların tekrar karın içerisine girmesi sağlandığında, parmağınızı saran açık göbek halkasını hissedebilirsiniz. Çoğu göbek fıtıklarında, göbek halkası yavaş yavaş kapanacağı için herhangi bir cerrahi müdahalede bulunmaya gerek yoktur.

Ancak dört yaş üstü çocuklarda ya da göbek halkasının 1.5-2 santimetreden geniş olduğu durumlarda kendiliğinden kapanmanın olmayacağı düşünülüp cerrahi tedavi önerilebilir.

Göbek fıtığında bağırsakların geçtikleri halka içerisinde sıkışarak boğulmuş fıtık haline gelmeleri çok nadirdir, ancak yine de göbekte oluşan şişliğin ağrılı bir şekilde devam etmesi, kusma ve karın şişliğinin de eşlik ettiği durumlarda acil cerrahi gerekebileceği hatırda tutulmalıdır" dedi.

Ameliyat öncesinde neler yapılması gerektiği konusuna da değinen Dr. Eroğlu, "Göbek fıtığından dolayı cerrahınız ameliyat endikasyonu verdiği takdirde, ameliyat tarihinizde, randevu saatinizden en az üç saat öncesinden çocuğunuzun hiçbir şey yememiş ve içmemiş olması gerekmektedir.

Operasyondan yarım saat öncesinde cerrahi müdahalenin yapılacağı hastaneye vardığınızda, önce anestezistler tarafından bir muayene yapılıp, anestezi hakkında bilgi verilmelidir. Bu arada çocuğunuza uygulanacak bir ilaç yardımıyla, çocuğunuz rahatlatılabilir ve ameliyat stresinden uzaklaşması sağlanabilir.

Göbek katlantısında yapılacak 1.5-2 santimetrelik bir kesik ile göbek kaldırılır ve açık kalmış olan göbek halkası 2-3 dikiş konularak kapatılır. Böylece bağırsakların bu açıklıktan geçerek fıtık oluşturmaları önlenmiş olur. Cilt emilebilir dikişlerle içerden kapatılır, daha sonra dikiş alınmasına gerek kalmaz" diye konuştu.

Dr. Eroğlu, operasyon sonrası genelde hastanede kalmaya gerek kalmadan, hastanın taburcu edilebildiğini belirterek, "Ameliyattan bir saat kadar sonra, olası bir anesteziye bağlı mide bulantısını gözlemek için, önce sıvı gıdalarla besleme başlayabilirsiniz.

Daha sonra, çocuğunuz tolere ettiği takdirde hiçbir diyet sınırlaması yoktur. İlk gün her 4-6 saatte bir verilecek ağrı kesiciler çocuğunuzun ağrısını dindirmekte yeterli olacaktır, sıklıkla ikinci günden itibaren ağrı kesiciye gerek kalmaz.

Operasyondan 5 gün sonra, pansumanınız görülünceye kadar yapacağınız tek şey, pansumanınızı temiz ve kuru tutmaktan ibarettir. Doktorunuz yaranın durumunu gördükten sonra banyonuzu yapabilirsiniz.

Küçük bebeklerde herhangi bir aktivite sınırlaması yoktur ancak, büyük çocuklarda iki hafta ciddi spor karşılaşmalarından kaçmaları önerilir. Operasyondan sonra hafif ateş olabilir ancak ilaçlara rağmen düşmeyen yüksek ateş; ameliyat bölgesinden aktif kanama, şişlik, kızarıklık; nefes almada güçlük durumlarında doktorunuzu aramanız gerekmektedir.

Kesinlikle unutmamak gerekir ki, her çocuk kendisine özgüdür ve sizin çocuğunuzun durumu burada yazan genel bilgilere farklılık gösterebilir. Her zaman çocuğunuzun durumu hakkında doktorunuzdan ayrıntılı bilgi isteyiniz" şeklinde konuştu.


ENSONHABER


HerHangiBiri 29 Kasım 2008 20:17

Anestezi öncesinde emzirmeyin




Bazı anneler ameliyat olacak bebeklerini operasyon öncesinde emziriyor.

Ameliyat olacak kişilerin çoğu, anesteziye bağlı risklerle karşılaşmaktan korkuyor. Florence Nightingale Hastanesi'nden Anestezi Uzmanı Dr. Fikret Kutlu, uygun koşulların sağlanması halinde her hastanın güvenle anestezi alabileceğini söyledi ve ekledi: "Anestezi için tek şart; hastanın midesinin boş olmasıdır. Bazı anneler, ameliyat olacak bebeklerini operasyon öncesinde emziriyor. Bu; sakıncalıdır."


ENSONHABER


HerHangiBiri 3 Aralık 2008 23:27

Çocuklarda "Gece korkuları" kalıtsal olabilir


http://www.bebekkokusu.com/news/articlefiles/847-22572677.jpg


Çocuklarda daha çok 4 ila 12 yaşlarında nöbet biçiminde görülen "gece korkularının" (pavor nocturna) kalıtsal olabileceği bildirildi.Kanada'nın Montreal kentindeki Uyku Bozuklukları Merkezinden bir ekibin yaptığı araştırma, "gece korkularının" yüzde 40'ının soya çekimle açıklanabileceğini ortaya koydu.En büyüğü 30 aylık 390 tek ve çift yumurta ikizleri üzerinde yapılan araştırma, tek yumurta ikizlerinden biri böyle bir sorun yaşadığında diğerinde bu bozukluğun görülme ihtimalinin yaklaşık yüzde 68 olduğu görüldü. Çift yumurta ikizlerindeyse bu riskin yüzde 24'e düştüğü belirlendi.

Araştırmacılar, ebeveynleri bu davranış bozukluğuna sahip çocuklarda "gece korkularının" görülme riskinin daha fazla olduğu sonucuna vardı.Önceki araştırmaların da kalıtsal etkenlerin, uyurgezerlik ya da uykuda konuşma vakaları gibi bazı uyku bozukluklarının nedeni olabileceğini gösterdiğini belirten araştırmacılar, ateş, uyumadan hemen önce yemek yemek, idrar torbasının dolu olması ya da ailede stresli bir olayın yaşanması gibi başka etkenlerin de "gece korkularına" yol açabileceğini vurguladılar.Tüm durumlarda gece korkularının (sık ve sürekli olduğu durumlar hariç) psikolojik veya sosyal sonuçlar doğurmadığına dikkati çeken araştırmacılar, bu bozukluğun yaş ilerledikçe kendiliğinden kaybolabileceğini belirttiler.Araştırma Pediatrics dergisi ve Fransız Nouvel Observateur gazetesinin internet sitesinde yayımlandı.

PAVOR NOCTURNA NEDİR?

"Gece korkuları" çocuklar uykuya daldıktan 1–2 saat sonra nöbet biçiminde görülen önemli bir bozukluk. "Gece korkuları" olan çocuk panik şekilde çığlık atarak uyanır, terlenir.Çocuğun yatakta derin soluk alıp verdiği ve kalbinin hızlı çarptığı gözlenir. Bu nöbet 10 dakika içinde kendiliğinden geçer. Bozukluk, genellikle, yaş ilerledikçe kendiliğinden kaybolabiliyor, ancak bazı durumlarda tedavi gerekebiliyor.




HerHangiBiri 19 Aralık 2008 23:14

Bebeğin sağlığı için el temizliği çok önemli


http://www.bebekhaberleri.com/images/haber/1330.jpg


Enfeksiyonların büyük bölümü elle temasla bulaştığı için, bebeğin bakımıyla ilgilenen kişinin ellerini sık sık yıkaması bebeği hastalıklardan koruyor.

Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Çocuk Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Rahmi Öz, hava değişimiyle birlikte hastalık yapan virüslerin çoğaldığını, bu virüslerin en çok, bağışıklık sistemi yeterince gelişmemiş çocukları ve bebekleri etkilediğini belirtti. http://www.ntvmsnbc.com/i/blank.gif

Kışın solunum yolları ve gribal enfeksiyonlar başta olmak üzere çeşitli hastalıkların görülme sıklığının arttığını ifade eden Prof. Dr. Öz, çocukların en çok okul, kreş gibi kalabalık ortamlarda enfeksiyona yakalandığını söyledi.

Bebeklerin daha hassas vücut yapısına sahip olduğunu belirten Öz, pek çok ailenin, bebeklerinin özellikle kışın çok sık hasta olmasından şikayet ettiğini kaydetti.

Bebeklerde hastalıkların önlenmesi veya en aza indirilmesi için dikkat edilmesi gereken en önemli şeyin hijyen olduğunu ifade eden Öz, şöyle konuştu:
“Bebekler, küçük çaplı enfeksiyonlardan bile hemen hasta olabilir. Enfeksiyonların büyük bölümü elle temasla bulaştığı için, bebeklerin bakımıyla ilgilenen kişiler ellerini sıkça yıkamalıdır. Bize gelen bebek hastalardan büyük bölümünün, ebeveynlerin ellerini yıkama konusunda yeterince dikkat göstermemesi nedeniyle hastalandığını tespit ediyoruz. Bu nedenle bebeğin bakımını yapan kişilerin, bebekle temastan önce, bebeğin altını değiştirirken veya karnını doyururken mutlaka ellerini yıkaması gerekir. Hijyen için sadece ona bakan kişinin ellerinin yıkaması yetmez. Bebeğin veya çocuğun elleri de sıkça yıkanmalı veya eller kolonyalı mendille temizlenmelidir.”

Hasta eden virüslerin arttığı kış aylarında bebeğin soğuktan korunmasının da vücut direncinin düşmesini, hasta olmasını önleyeceğini kaydeden Öz, “Özellikle bebeklere başlarının üşümemesi için şapka giydirilmelidir. Bebeğin terleyip üşümesini önlemek için aşırı elbise giydirilmesinden kaçınılmalıdır” dedi.

Prof. Dr. Öz, yetersiz beslenmenin de bebeklerin hasta olmasındaki başlıca etkenlerden olduğuna dikkati çekerek, şunları söyledi:
“Yetersiz beslenen bebek, sağlıklı beslenen bebeğe göre daha çok hasta olacaktır. Bebeklerin ve çocukların bütün gıdaları yeteri kadar alarak dengeli beslenmesine önem verilmesi gerekir. Bu noktada anne sütü hastalıkların önlenmesinde ciddi rol oynamaktadır. 2 yaşına kadar emzirilen bebekler, süt ile birlikte annelerinden enfeksiyonlara karşı bağışıklık kazandıracak maddeleri yeteri kadar aldıkları için daha az hastalanmaktadır. Bu durum göz önünde bulundurularak bebekler yeterli miktarda anne sütüyle beslenmelidir.”

Bebeklerin ve çocukların hastalıktan korunmaları için aşıların da büyük yararı olduğunu belirten Öz, bebeklerin aşılarının zamanında yapılmasının önemli olduğunu ifade etti.




Sedef 21 22 Şubat 2009 20:44

KIZAMIKÇIK:



Bu hastalık hafif geçirilen bir hastalıktır. Bu yüzden çocuğunuzun genel durumu iyi olup yatmak istemeyebilir. Belirtiler virüsün alınmasından iki üç hafta sonra ortaya çıkar.Çocuğunuzun bol sıvı almasını sağlayın. İlk günlerde hafif boğaz ağrısı ,kulak arkasında ,boyunda ve bezelerde şişlik görüleilir. Yüzden başlayarak vücuda yayılan pembe renkli döküntüler oluşur. Genelde 10 gün sürer. Kızamıkçık geçiren çocukları gebelerden uzak tutmalısınız. Yoksa bebeklerinde anormallikler görülebilir.Gebelikleri sırasında kızamıkçık geçiren annelerin çocuklarında %20-50 ihtimalle doğumsal bozukluklar görülebilir. Körlük, sağırlık ve kalp rahatsızlıkları en sık rastlananlardır. Özellikle kızamıkçık gebeliğin erken dönemlerinde geçirildiğinde bebekte doğumsal bozukluk riski daha yüksektir. Gebeliğin 20. haftasından sonra geçirilen kızamıkçıklarda risk sıfıra yakındır. Gebeliğin ilk 6 ayı içinde kızamıkçık düşünülen kadınlarda çeşitli yöntemlerle antikor aranmalı ve 3 hafta sonra da testler tekrarlanmalıdır. Antikor var, fakat miktarı artmıyorsa gebelik devam ettirilebilir.Erken dönemde antikor olmasa bile3 hafta sonra gelişir ve artarsa gebelik sonlandırılmalıdır.

• Çocuk hastalık süresince veya döküntü gelişmişse, döküntü kaybolduktan sonra bir hafta süreyle evde tutulmalıdır.
• Şikayetlere yönelik tedavi uygulanır. Ağrı kesici ve ateş düşürücü ilaçlar kullanılabilir.
Zayıflatılmış canlı virüs aşısı 15 aylık çocuklara tek doz uygulanır. Çocukluğunda kızamıkçık geçirmemiş kız çocukları ergenlik çağına kadar mutlaka aşılanmalıdır. Aşı canlı olduğu için gebelikte kullanılamaz. Çocuk doğurma çağındaki erişkinler aşılandıktan sonra 2 ay süreyle gebe kalmamalıdır.
• Gebeyseniz ve kızamıkçık enfeksiyonuna maruz kalma riski varsa.
• Çocuğunuz kızamıkçık geçiriyor ve sürekli uyku eğilimindeyse, huzursuz ve gerginse, sayıklıyorsa veya şiddetli kasılmaları varsa. Çok nadir olsa da çocuğunuzda beyin iltihabı gelişmiş olabilir.
• Çocuğunuz kızamıkçık geçiriyor ve aynı zamanda çocuğunuzda kusmayla beraber karın ağrısı varsa. Bu durumda pankreas veya karaciğer iltihabı gelişmiş olabilir.


reyan 8 Ağustos 2009 01:33

Ani Bebek Ölümü

Ani bebek ölümü sendromu , (SIDS: Sudden Infant Death Syndrome) sağlıklı görünen bir yeni doğmuş bebeğin açıklanamayan bir nedenden ötürü aniden ölmesidir. Beşik ölümü olarak da bilinir.

Tipik olarak , anne ve babası bir sabah bebeklerinin beşiğine gidip baktıklarında ölmüş olduğunu görürler. Bazen bebek hafif oranda soğuk almıştır ve başkaca hiçbir görünen rahatsızlığı olmadığı , anne ve babası kendisini bir gece önce hiçbir sorun olmaksızın beşiğine yerleştirdikleri halde sabaha ölü olarak bulunmuştur. Çoğu vakalarda , bebeğin ölüm nedeni otopsi yoluyla bile anlaşılamamaktadır.

SIDS, 2 haftalıktan küçük ya da altı aylıktan daha büyük bebeklerde nadiren rastlanır ve en çok bebeğin 2 ila 3 aylık olduğu zamanlarda ortaya çıkar. Amerika Birleşik Devletleri’nde 500 canlı doğumdan 1’i ani bebek ölümü vakasıyla sona ermektedir. Ülkemizde bu oran % 1-3 arasındadır.Kırsal yörelere göre , kentlerde daha sık olduğu gözlenmiştir. Erkekler kızlara nazaran ani bebek ölümü sendromundan daha fazla etkilenmektedir ve bu sendrom soğuk hava koşullarında daha fazla görülmektedir.

SIDS nedeniyle ölen bir bebeğin anne ve babası muhtemelen acı ve suçluluk duymaktadır. En çok suçluluk duyulan durumlarda anne ve baba kendilerine sürekli “ keşke bebeğimi gece kontrol etseydim... Bunun sorumlusu benim ...Yanlış bir şey olduğunu anlamalıydım “ şeklinde günahlar yüklemektedirler.

Gerçek şudur ki , her ne kadar SIDS nedeni bilinmemekte ise de , uzmanlar neyin SIDS olmadığını bilmektedirler. Bu esrarengiz koşullar altında ölen bir bebek aslında nefesi tıkanmış, boğulmuş ya da boğazlanmış değildir. Tüm dünya çapında yapılan araştırmalarla bilim adamları bu şaşırtıcı sendroma açıklama getirmeye çalışmış ve aslında bu bebeklerin göründükleri gibi sağlıklı olmadıkları kanaatine varmışlardır.

Bazı kanıtlar , ani bebek ölümü sendromuyla ölen bebeklerin merkezi sinir sisteminde anormallikler olabileceğini ortaya koymaktadır. Ayrıca her ne kadar kimi bilim adamlarının SIDS nedeniyle ölmüş bebeklere “ normal” bebekler arasında uykuda soluk alıp vermenin durması (apne) açısından herhangi bir fark olmadığını ortaya koymuş ise de , diğer bazı bilim adamları SIDS yüzünden ölen bebeklerin uyku esnasında soluk almanın uzun süreli durması nedeniyle öldüklerine inanmaktadırlar.

Her ne kadar sorunun nedeni henüz açıklığa kavuşturulamamış ise de, bilim adamları bugün şunu kesinlikle bilmektedir ki, bazı bebekler (yüksek riskli gruba dahil olmayan bebeklerin de bu sebepten ötürü ölebilmeleri gerçeğine karşın) , diğer bebeklere nazaran daha yüksek riskli bir grup oluşturmaktadırlar.

Prematürite ya da düşük kilolu olarak dünyaya gelmiş bebekler , sigara tiryakileri ya da uyuşturucu kullananların bebekleri ,SIDS nedeniyle ölmüş bebeğin kardeşi olarak dünyaya gelmiş bebekler , doğduğu esnada soluk alıp vermesi durmuş ve sonradan canlandırma işlemi uygulanmış bebekler yüksek riskli gruba dahil olmaktadır.

SIDS nedeniyle ölümleri önlemeye yönelik bir çaba olarak, özellikle yüksek riskli gruba dahil olan bebeklerin sıkı bir gözetim altında tutulması tavsiye edilir.

Bununla beraber, hangi
bebekler üzerinde gözetim yapılması gerektiği ve gözetimin ne derece yararlı olacağı konularında çok az şey bilinmektedir. Bebeklerini gözetim altına alması gerektiğine karar verilen anne ve babaların kalp ve akciğerlerin canlandırılması ve gözetim cihazlarının nasıl kullanılacağı konularında eğitilmeleri gerekmektedir.

Mayo Clinic


reyan 8 Ağustos 2009 01:42

Bebeğin Gelişim Geriliği

Bebek gelişimi hem genetik hemde çevresel faktörlere bağlıdır. Bebek gelişimindeki normal standartlar doğum ağırlığı, boyu ve baş çevresi olarak değerlendirmeye alınır. Bu standartlar toplumlar arasında değişiklikler gösterebilir. Ultrason ölçümleri ile bebek ağırlığını anne karnında hasas olarak tain etmek mümkün. Bebeğin gelişiminin standartların çok altında olması veya çok üstünde olması sağlığını tehtid eden problemler doğurabilir.

Nedenleri; Çoğul gebelik, kötü beslenme, annenin kalp ve şeker hastalığı, hipertansiyon, gebelikte kanama, sigara içimi, alkol veya ilaç kullanımı, fetal enfeksiyon, bebeğin kalp hastalığı veya doğumsal anomalileri, kanama hastalıkları

Gelişim geriliği ile oluşan problemler; Ölü doğum, oksijen azlığı, organ sakatlık, yeni doğan döneminde kalsiyum azlığı, oksijen azlığı, doğumsal anomaliler, çocukluk döneminde düşük zeka, öğrenme ve davranış bozuklukları, Nörolojik bozukluklar.



reyan 9 Ağustos 2009 06:51

Yeni Doğan Bebeklerde Kusmanın Nedeni

Doğumdan sonraki ilk günlerde yenidoğan bebeklerde kusmaya neden olan durumlar arasında; enfeksiyonlar, doğumsal metabolizma hastalıkları, bebeğin anne karnında amnios sıvısını fazla yutması, bazı alerjiler (süt alerjisi gibi) sayılabilir.
Daha büyük çocuklarda ise kusmanın ana sebebi enfeksiyonlardır. Çocuklar, bir çok enfeksiyon sırasında kusarlar. Gribal, boğaz ya da bronşit gibi yaşadıkları enfeksiyonel her durumda kusma görülür. Ancak kusmanın en sık görüldüğü enfeksiyon türleri ise; mide barsak, kulak, idrar yolu, menenjit-santral sinir sistemi enfeksiyonlarıdır.

“Bebeğim neden kusuyor?”
Her anne baba zaman zaman bu endişeli soruyu sorar. Bebeklerde beslenmeden sonra sızıntı şeklinde görülen çıkarma normaldir.
Araştırmalar, bebeklerin ilk 3 aylık döneminde yaklaşık yüzde 80’inin günde en az bir kere kustuğunu ortaya çıkarmıştır. Ancak kusmanın değerlendirilmesi için zorlanmasız ve zorlanmalı olup olmadığına dikkat edilmesi gerekiyor. Ailelerin bebeklerini bir uzmana şiddetli kustukları zamanlarda götürmeleri gerekir. Çünkü bu tür kusmalar herhangi bir hastalığın habercisi olabilir.

Eğer bebeğiniz kusmada zorlanmıyorsa
Zorlanmaksızın kusma olarak adlandırılan bu durumda, bebek bunun için bir çaba sarf etmeden bazen az miktarda bazen de ağız dolusu bir ya da iki kez kusar. Bu tip kusmalar özellikle ilk aylarda bebek beslendikten kısa bir süre sonra ortaya çıkar. Ancak kilo alımı normalse bu durum için endişe etmenize gerek yoktur. Üstelik bebeğiniz büyüdükçe kusmanın hafifleyerek tamamen ortadan kalkacağını bilmelisiniz.
Özellikle bebeğin emerken hava yutması, aşırı yavaş ya da hızlı emmesi, emzirildikten sonra gazının çıkarılmaması kusmasına yol açabilir. Eğer bebeğinizde kusma görülüyorsa, öncelikle besleme şeklinizi tekrar gözden geçirmenizde yarar vardır. Ancak hiçbir neden olmadan da bebeğinizin kusabileceğini bilmesiniz. Önemli olan onun aylık düzenli kilo alımının normal olup olmadığıdır.

Kusmanın diğer nedenleri nelerdir?
Başka bir kusma nedeni de gastroözofagial reflü. Bu durum, daha çok zorlanmalı kusma şeklinde ortaya çıkmaktadır. Ancak zorlanmasız da olabiliyor.
Gastroözofagial reflü, mide içeriğinin kendiliğinden yemek borusuna kaçışı olarak tanımlamak mümkündür. Bunun nedeni de, mide borusunun mideye bağlandığı yerde meydana gelen kasılma yetersizliğidir. Bu durum, genel olarak bebeğin doğumundan sonraki 3 ile 10. gününde başlamaktadır.
İlerleyen günlerde kusmalar giderek azalmaktadır. Annelerin bu tip kusmayı önlemek ya da azaltmak için yapmaları gereken şey, bebeklerini besledikten sonra 30 dakika kadar yarı oturur şeklinde kucaklarında tutmaktır. Buna rağmen bebeğin normal kilo alımı yavaşlamışsa gastroözofagial reflü, tanısı konmuş bir bebeğe cerrahi müdahale gerekebileceğini bilmenizde yarar vardır.

Kusmada zorlanıyorsa
Zorlanmalı kusma, bebeğin sağlık sorunlarının önemli bulgularından biridir. Zorlanarak kusan bebekte, mide bulantıları ve öğürtüler görülür ve fışkırır tarzda kusmaktadırlar. Hatta küçük bebeklerde bu zorlanma sonucu kusmuğun burundan gelmesi bile söz konusu olabilir.
Elbette küçük bebeklerin mide bulantısını anlamak zordur. Ancak huzursuzluğu, renginin solması, tedirginlik, kusmadan sonra verdiğiniz besinleri yemek istememesi midesinin bulandığının belirtileri sayılabilir.

Özellikle yeni doğan bebekte ilk 24–36 saat arası görülen şiddetli kusmalar, sindirim sisteminin herhangi bir yerinde tıkanıklık olduğunun işaretlerinden biridir. Bu tip kusmaların en sık görülen nedenlerinden bazıları şöyle sıralanıyor; - Bağırsak tıkanıklığı,
- Yemek borusunun mideye bağlandığı kısmın kapalı olması (özofagus atrezisi),
- Bağırsak darlığı,
- Bağırsağın belirli bölümlerinin olmaması,
- Karın organlarının göğüs içinde fıtıklaşması,
- Bir tip mide darlığı (pilor stenozu).

Bu tip sorunların, bir uzman tarafından acil müdahaleyi gerektirdiğini bilmenizde yarar vardır.

Zehirlenmelerde de kusma görülür
Zehirlenme çocukluk çağında sık yaşanılan bir durumdur. Fare zehri, böcek ya da tarım ilaçları, havagazı, doğalgaz, karbonmonoksit’ ten kaynaklanan zehirlenmeler kendini kusma ile belli edebiliyordur. Özellikle besin zehirlenmesinde en sık görülen bulgu; yine kusmadır.

Kusmalar psikolojik kökenli de olabilir
Küçücük bebekler de bile psikolojik nedenlerden dolayı kusma olabiliyor. Özellikle 0–1 yaş arasında yaşanan uyum bozukluğunun belirtilerinden bir tanesi de kusmadır. Anne ile bebek arasındaki ilişki bozuksa, anne sürekli gergin, huzursuzsa ve bebeğine sevgi ile yaklaşamıyorsa kusma sorunu ortaya çıkabilir.
Gerginliği hisseden bebek, kusarak tepki gösterebilir. İştahsız çocuklar da annelerin ısrarla yemek yemesi için yaptıkları baskı sonrasında kusabilirler. Anne gereğinden fazla yemesi için zorluyorsa, bu kusma sürekli bir hal alabilir.

Kusma sırasında ne yapacaksınız?
Annelerin telaşa kapıldığı anlardan biri kusmadır. Çıkardıklarının soluk borusuna kaçma ihtimalini düşünen anneler, bebeklerine müdahale etmek isterler. Bebeğinizi kusma anında, yan ya da yüzüstü çeviriniz. Kusması bittikten sonra ağzında kalmış besin parçalarını elinizle ya da Steril bir bez yardımıyla çıkarınız. Böylece hava yollarını açmış ve rahatlatmış olursunuz.

Ne zaman doktora götürülmelidir?
Kusma çok şiddetli ve günde üçten fazla görülüyorsa acilen bir uzmana başvurmak gerekmektedir. Ayrıca kusmayla birlikte ateş, öksürük ve diğer enfeksiyonel bulgular da varsa, kusmuk kanlı ya da yeşil renkli safralı bir görünümdeyse de zaman kaybedilmemelidir.

Kusma bir hastalık mıdır?
Bebeklerde kusmanın her şeyden önce bir hastalık değil de bir bulgu olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Çünkü kusma bir hastalığa bağlı olarak gelişmektedir. Bu durumda bebeğe uygulanacak tedavinin temelinde direk olarak kusmaya yönelik değil, kusmaya neden olan hastalığın ne olabileceğinden yola çıkılması önem taşımaktadır. Bebekte kusmanın yol açtığı hastalık bulunduğu zaman buna uygulanacak tedavi sonrasında kusma da ortadan kalkmaktadır.
Kusan bir bebeğe bir uzmana danışmadan, kusma önleyici ilaçlar vermemek gerekmektedir. Eğer sadece mide bulantısının kesilmesi doğrultusunda bir tedavi uygulanırsa yalnızca kusma engellenir. Oysa önemli olan kusmaya neden olan hastalığı tedavi etmektir.

Bebeğiniz kusuyorsa ne yapmalısınız?
- Bebeğinizin kusmasını önlemek için emzirdikten hemen sonra yatırmayınız.
- Gazını çıkartınız.
- Kusma anında bebeğinizi yan veya yüzüstü çeviriniz.
- Kusma durana kadar katı gıdaları bebeğinize vermeyiniz.
- Hava yolunun açık kalmasını sağlamak için bebeğin ağzının içini yabancı maddelerden temizleyiniz.
- Eğer bebeğinizin kusması çok şiddetli ise ve günde üçten fazla şiddetli kusma oluyorsa, kusmanın içinde kan veya yeşil renkli safra görülüyorsa acil olarak doktorunuzu arayınız



Misafir 1 Ekim 2009 08:54

Parmak Emme
http://www.psikodestek.com/parmakemme2.jpgParmak emme, çocuklarda 3-4 yaşlarına kadar görülen bir durumdur. Genellikle 18. ay dolaylarında sıklaşan parmak emmenin 4 yaşına doğru kaybolması beklenir. Araştırmalar en geç 5-6 yaşlarında sona erdiği taktirde parmak emmenin zararının olmadığını, ancak devam etmesi halinde dişlerde deformasyona neden olbileceğini kanıtlamıştır. Parmak emmedeki sıklık oranı, çocuk okula başladığı sırada hızla azalır. % 2 oranında 6-12 yaşlarında kazanılmış bir alışkanlık olarak devam eder.
Sürekli parmak emme alışkanlığı psikolojik sorun ve gerginliklerin bir sonucu olarak gelişebilir. Örneğin, yeni bir kardeşin doğumu, çocukta bu tür bir alışkanlığın başlamasına neden olabilir. Böyle bir durumda kardeşin doğumundan önce çocuğun hazırlanması, kardeşin varlığına karşı çocuğun statüsünün devam edeceği ve onun yerinin ayrı olduğu konusunda çocuğun ikna edilmesi, kardeşin yardıma muhtaç bir yakını olması nedeniyle elbirliğiyle ona bakma gereğine çocuğun inandırılması ondaki gerginliği azaltır.
Parmak emme alışkanlığı karşısında anne babanın yapacağı en sağlıklı yaklaşım, olayı telaşa kapılmadan sabırla karşılamak ve sürekli ilgilenmekten kaçınarak, çocuğa bu alışkanlığın bebekçe bir davranış olduğunu, başkalarının gözüne hoş görünmeyeceğini basit bir dille anlatmaktır.
Psikodestek - Çocuk Psikolojisi


volture 11 Ocak 2010 17:27

Bebeğiniz kilo almıyor ve çok ağlıyorsa dikkat

Yeni doğan bebeğiniz sürekli ağlıyor, gaz sancısı nedeniyle sıkıntılı anlar yaşıyor ve kilo alamıyorsa onun bu durumunu durup değerlendirmeniz gerekiyor.

Yeni doğan bebeğiniz sürekli ağlıyor, gaz sancısı nedeniyle sıkıntılı anlar yaşıyor ve kilo alamıyorsa onun bu durumunu durup değerlendirmeniz gerekiyor. Çünkü bebeklerin hemen hemen hepsinde görünebilen bu belirtiler bazen süt alerjisinin göstergesi olabiliyor.

Memorial Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Gökçe Günbey, bebeklerde görülen süt alerjisi ile ilgili bilgi verdi.

Anne Sütü Alan Bebeklerde de İnek Sütü Alerjisi Görülebilir

Bebeklik döneminde en sık rastlanan gıda alerjisi, “süt alerjisi” yani “inek sütü alerjisi”dir. İnek sütündeki proteinlere karşı (özellikle beta laktalbümin) vücudun verdiği bir alerjik reaksiyondur. İnek sütünün bebeğe direk verilmesi ile olabildiği gibi, anne sütü ile beslenen bebeklerde, annenin diyetindeki inek sütü içeren gıdaların bebeğe emzirme yolu ile geçmesi sonucu da ortaya çıkabilmektedir. Ayrıca çoğu hazır mamanın inek sütü proteinlerini içermesi nedeni ile, mama ile beslenen bebeklerde de alerji görülebilmektedir.

Emziren Anne Beslenmesine Dikkat Etmeli

İnek sütü alerjisi olan çocuklarda genellikle keçi sütü ve soya sütüne karşı da çapraz alerji gelişebilmektedir. Bebeğe ve anneye beslenme önerilerinde bulunurken bu konuya dikkat edilmelidir.

Bazen İlk 6 Ayda Bazen Daha Büyük Çocuklarda Alerji Ortaya Çıkabilir

Belirtiler bebeğe ve alerjinin ağırlık derecesine göre değişkenlik göstermektedir. Bazı bebeklerde tek bir belirti olurken, bazılarında birden fazla belirti birlikte olabilmektedir. Klinik bulgular genellikle ilk 6 ayda başlamakla birlikte, bazen daha geç yaşlarda da ortaya çıkabilmektedir.

Belli başlı belirtiler şunlardır:

• İlk aylarda aşırı ağlama ve ciddi gaz sancısı
• Beslenme sonrası kusmalar ve buna bağlı olarak tartı alamama
• Kanlı ve sümüksü dışkılama ve bazen de kabızlık
• Ciltte egzema tarzında kızarık ve kaşıntılı deri döküntüleri
• Geçmeyen bir hışıltı, öksürük, burun tıkanıklığı
• Tekrar eden bronşit ve/veya bronşiolit atakları
• Anafilaksi (çok nadirdir, inek sütü proteini alımından hemen sonra ( en geç ilk 1 saat içinde)gelişir. Deri döküntüsü, yüzde, dil ve ağızda şişme, solunum yollarında gelişen ödeme bağlı olarak ortaya çıkan nefes almada güçlük ve tansiyonda düşme ile birlikte görülen bir şok tablosudur. Tedavi edilmediğinde ölümcüldür.)

Genetik Faktörler Önemli

Bebekteki belirtiler ile inek sütü arasındaki bağlantı, aile ile görüşülerek sorgulanmalı ve ailede alerji öyküsü araştırılmalıdır. Fizik muayene bulguları ve aileden alınan öykü doğrultusunda inek sütü alerjisinden şüphelenilen bebeklere daha ileri tanı yöntemleri uygulanabilir.

Tanıda 3 yöntem kullanılmaktadır.

• Deri testi: Her yaşta yapılabilir, güvenilirlik %95 tir.
• Kanda inek sütüne özgü antikorların tespit edilmesi (inek sütü spesifik-Ig-E), %90 güvenilirdir.
• Eliminasyon yöntemi: İnek sütü içeren gıdalar bebeğe bir süre verilmez. Bu süre içinde mevcut belirtilerin kaybolması beklenir. Belirtiler geçtikten sonra inek sütü tekrar denenir. Belirtilerin yeniden ortaya çıkması inek sütü alerjisini destekleyecektir.

İnek Sütü Yerine Hindistan Cevizi Sütü

Anne sütü ile beslenen bebeklerde annenin tükettiği süt ve süt ürünleri emzirme yolu ile bebeğe geçerek alerjiye yol açmaktadır. Bu durumda anne sütü ile beslenmeye devam edilmesi, ancak annenin diyetinden süt ve süt ürünlerinin tamamen çıkarılması önerilmektedir. Anneyi kalsiyum eksikliğinden korumak için medikal destek önerilmeli ve diyetisyen eşliğinde beslenmesi düzenlenmelidir.

İnek sütü alerjisi olan bebeklerde soya proteini ve keçi sütü alerjisi de birlikte olabileceğinden annenin diyetinden bu grup ürünlerde çıkarılmalıdır. Tereyağı ve margarin yerine bitkisel yağlar tercih edilmeli, krema, süt tozu, sütlü bisküviler, sütlü makarnalardan kaçınılmalıdır. Pirinç sütü, yulaf sütü ve hindistancevizi sütü, inek sütü yerine kullanılabilir.

Ürün Etiketleri İyice Okunmalı

Süt birçok hazır gıda maddesinde bulunduğundan satın alırken ürün etiketi dikkatlice okunmalıdır. İçinde kazein, kazeinat, sodyum ve/veya kalsiyum kazeinat ve laktalbumin olan gıdalardan uzak durulmalıdır.

Zaman Zaman İlaç Tedavisi de Gerekebilir

Tedavide ana prensip alerjiye yol açan maddeden kaçınmaktır. Anne sütü ile beslenen bebekte annenin diyetinden süt ve süt ürünlerinin çıkarılması ile tedaviye başlanmış olacaktır. Ayrıca alerji ortadan kalkana kadar mevcut klinik bulgulara göre, bebeğe ilaç tedavisi uygulanması da gerekebilmektedir.

Özel Mamalar Tercih Edilmeli

Mama ile beslenen bebeklerde ise inek sütü proteini içermeyen mamalar tercih edilmelidir. Bu mamalar 3 grupta ele alınabilir:

1. Soya bazlı mamalar: İnek sütü alerjisi olan bebeklerin %17-47 sinde soya proteinine karşı da alerji gelişebilmektedir. Ayrıca soya bazlı mamalar 6 aydan küçük bebeklerin beslenmesinde uygun değildir. Bu nedenle inek sütü alerjisinde soya bazlı mamalar ilk tercih olmamalıdır.

2. Tam hidrolize mamalar: Özel işlemlerden geçirilerek proteinleri parçalanmış ve alerjik özellikleri yok edilmiştir. Tatları çok iyi değildir. İnek sütü alerjisinde ilk tercih edilmesi gereken mamalardır.

3. Amino asit bazlı mamalar: Tam hidrolize mamalara yanıt alınamayan %10 vakada kullanılması gerekir.

Bebek Büyüdükçe İnek Sütüne Uyum Sağlar

İnek sütü alerjisi saptanan bir bebeğe 12-18 ay süre ile inek sütü içeren gıdalar ve inek sütü bazlı mamalar verilmez, özel mamalar ile beslenmesi desteklenir. Bu sürenin sonunda tekrar inek sütü verilmeye başlanarak belirtilerin ortaya çıkıp çıkmadığı gözlenir. İnek sütünü tolere etmeye başlama süresi bebekten bebeğe değişiklik göstermektedir.

Çocukların %56’ sında 1 yılda, %77’ sinde 2 yılda, %87’ sinde 3 yılda inek sütüne tolerans gelişmektedir. Alerji saptadığımız bir bebekte inek sütünü diyetten ne kadar elimine edebilir ve bebeği bu alerjen maddeden ne kadar çok koruyabilirsek, tolerans gelişmesi ve iyileşme süreci de o kadar çabuk olacaktır.

Anne Sütü İle Beslenme Korunmada Önemli

Tüm hastalıklarda olduğu gibi inek sütü alerjilerinde de korunma çok önemlidir. Anne sütü ile beslenme korunmada esastır. Anne sütü, bebekleri alerjik astımdan koruduğu gibi, gıda alerjilerinden ve özellikle inek sütü alerjisinden de koruyucu rol üstlenmektedir. İlk 6 ay bebekleri sadece anne sütü ile beslemek, alerjen gıda ile yani inek sütü ile bebeği mümkün olduğunca geç tanıştırmak ve ilk 12-18 ay inek sütü vermemek korunmada doğru bir yaklaşım olacaktır.


volture 11 Ocak 2010 17:35

Çocuklarda bademcik ve geniz eti problemleri

Çocuğunuzdaki bademcik ve geniz eti sorununu hafife almayın! Her çocukta olur deyip geçilen bademcik ve geniz eti rahatsızlıkları çocukların psikolojisini, sosyal hayatını, okuldaki başarısını bile olumsuz etkileyebiliyor.

KBB Uzmanı Dr. Süreyya Şeneldir, çok sık karşılaşılan bu sağlık sorunu ile ilgili neler yapılması gerektiğini bakın nasıl anlatıyor...

Çocukluk çağının önemli ve sık tekrarlayan rahatsızlıklarından geniz eti ve bademcik rahatsızlıkları, kimi zaman yatakta geçirilen sıkıntılı günlere neden oluyor. Kulak Burun Boğaz (KBB) Uzmanı Dr. Süreyya Şeneldir, geniz eti ve bademcik sorunlarının hastanın günlük yaşantısını etkilediği gibi okul çağındaki çocukların başarısının da ciddi oranda etkilediğini, karşımıza ciddi bir sosyal ve eğitim sorunu olarak çıktığını belirtiyor.

Yaşanan bu sağlık sorunu ile ilgili yapılması gerekenler konusunda bilgi veren Dr. Şeneldir, miniklerin korkulu rüyası haline gelen geniz eti ve bademcik rahatsızlıkları nedeniyle çocuklarda burun tıkanıklığından, gündüz yorgunluk hissi ve baş ağrısına, horlamadan uykuda nefes kesilmesine, davranış bozukluklarından hiperaktiviteye kadar birçok sorun yaşanabildiğini ifade etti. Dr. Şeneldir, bu rahatsızlığın, yalnızca sağlık açısından değil psikolojik açıdan da sıkıntı yaratabildiğini vurguladı.

Kalp romatizmasına bile yol açabiliyor!

"Geniz eti ergenlik sonrası gerileyen, bademcik ise daha çok 3-10 yaş arasında görülen bir rahatsızlık olma özelliğine sahiptirler ve vücudun bağışıklık sisteminde görev alırlar."

diyen KBB Uzmanı Dr. Süreyya Şeneldir, buna rağmen bademcik ve geniz eti operasyonlarının neden yapıldığı ve bademciklerin neden ameliyatla alındığının en büyük merak konusu olduğuna değindi. Dr. Şeneldir, bu konuya şöyle açıklık getirdi: "Sağlıklı olmayıp işlevini yerine getiremeyen bademcikler, vücudu dışardan giren mikroplara karşı savunmak yerine sürekli iltihaplanarak, bırakın vücudu savunmayı, aksine vücut için mikrop kaynağı oluşturmaktadırlar. Daha da önemlisi, çok sık geçirilen bademcik iltihapları sadece o bölgeyi etkilemekle kalmayıp; kalp, eklem ve böbrek romatizması için de önemli bir risk oluşturmaktadır."

Bu konuda başarılı çalışmalara imza atan Dr. Süreyya Şeneldir, geniz eti ve bademcik hastalıklarının tedavisinde öncelikli olarak ilaç tedavisi uygulanması gerektiğini, uygulanan ilaç tedavisine rağmen sonuç alınmayan durumlarda ise cerrahi yola başvurulması gerektiğinin altını çizdi.

Geniz eti ameliyatına hangi durumlarda karar vermeliyiz?

KBB Uzmanı Dr. Süreyya Şeneldir, geniz eti ameliyatına hangi durumlarda karar verilmesi gerekenler konusunda ebeveynleri şöyle bilgilendirdi:

- Ortaya çıkan geniz eti iltihapları çocuğun sık tekrarlayan orta kulak iltihabı geçirmesine sebep oluyorsa,

- Geçirilen geniz eti iltihapları kronik orta kulak enfeksiyonlarına yol açmışsa,

- Senede 5 veya daha fazla sayıda geniz eti iltihabı geçiriliyorsa,

- Ağzı açık uyuma, gündüz ağzı açık dolaşma, burun tıkanıklığı ve horlamaya yol açan geniz eti büyüklüğü varsa,

- Uykuda nefes kesilmelerine sebep olan geniz eti büyümesi varlığında geniz eti ameliyatı yapılmalıdır.

Bademcik ameliyatı şu durumların herhangi birisinin olması durumunda gereklidir:

- Sık bademcik iltihabı geçiriyorsa (senede 5 veya daha fazla sayıda),

- Uykuda horlama ve nefes kesilmesine sebep olacak kadar sorun çıkaran büyük bademciklerin varlığında,

- Çocuğun havale geçirmesine sebep olan sık bademcik iltihapları oluşuyorsa,

- Beslenme bozukluğu ve kilo kaybına yol açıp büyüme gelişmeyi bozacak kadar büyük bademciklerin varlığında,

- Erişkinlerde tüm tedavilere rağmen geçmeyen bademcik taşı ve ağız kokusu varlığında,

- Geçirilen bademcik iltihapları kalp, eklem ve böbrek romatizmasına yol açmışsa.

KBB Uzmanı Dr. Süreyya Şeneldir'in belirttiğine göre, bahsedilen bu sıkıntılar yaşandığı takdirde bademcik ve geni ameliyatına gerek olduğuna kadar veriliyor. Bademcik ameliyatlarında teknolojik gelişmelerin sayesinde artık yeni yöntemler kullanılıyor. Thermal welding sistem denilen ve ameliyat sırasında dokulara verilen termal hasarı minimuma indirmeyi hedefleyen bu yeni yöntem sayesinde bademcik ameliyatları klasik yöntemlere oranla çok daha kansız geçiyor, kısa sürüyor ve termal hasarın minimuma inmesi, ameliyat süresinin kısalması gibi avantajları sayesinde ameliyat sonrası dönemde ağrı da büyük ölçüde azalıyor. Çocuk sadece birkaç gün içerisinde iyileşiyor ve kısa sürede okul yaşantısına geri dönebiliyor.


volture 11 Ocak 2010 17:42

Çocuğunuz bilgisayar bağımlısı mı?

Ergenler, sosyal ilişki kurmada zorlanıyor, utangaç ya da kendine güvensiz olsalar bile, internet ortamında olmak istedikleri kişi gibi davranabiliyorlar.

Gelişen teknoloji ve internet ağının hızla yaygınlaşması sonucunda insanlık artık yeni bir sosyal problemle karşı karşıya; Bilgisayar ve Internet bağımlılığı. Bilgisayarın bağımlılığa sebep olup olmadığı, bilimsel çevreler arasında da tartışma konusu oluyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Mehmet Yavuz anne ve babaların bu konuda dikkatli olmaları gerektiğini vurguladı ve konuyu değerlendirdi.

BİLGİSAYAR BAĞIMLILIĞI NEDİR?

“Günümüzde bilgisayarlar hayatımızın vazgeçilmezi haline geldi. Ancak yaşamımıza kattığı kolaylıkların yanı sıra olumsuz sonuçlarını da görüyoruz. Çocukların bilgisayar kullanımında doğru alışkanlıklar geliştirmesi için anne babaların konuya dikkat etmesi gerekiyor. Eğer çocuğunuzun bilgisayar başında geçirdiği süre giderek artıyorsa, başka bir işle meşgulken bile bilgisayarı özlüyorsa, sizi ve arkadaşlarını dikkate almıyorsa, başka faaliyetleri önemsemiyorsa, sırt, bilek, baş ağrısı gibi fiziksel sıkıntılar yaşıyorsa bağımlılıktan söz edilebilir.”

OYUN OYNUYORLAR VEYA CHAT YAPIYORLAR

Günümüzde her çocuğun, gencin, "chat" yapma, bilgisayar oyunu oynama ve internette gezinme nedenleri birbirinden farklı olduğunu söyleyen Dr. Mehmet Yavuz ergenler ve çocukların sanal ortamda kurulan arkadaşlıkları çekici bulmalarının sebeplerini ise şöyle açıklıyor;
"Her şeyden önce sosyal ortam sunuyor; özellikle ergenlere bir gruba ait olduklarını hissettiriyor. Ergenler, üye oldukları gruplar içinde yerleri olduğunu hissediyor. Günlük yaşamda iletişim kurmada ve sosyal ortamlara katılmada güçlük yaşayan ergenler, bu gruplar içinde onaylandıklarını, kabul edildiklerini hissediyor.”

“İletişim kurmada kolaylık sağlıyor; Bilgisayar, günlük yaşamda kolay iletişim kuramayan çocuk ve ergenelere, iletişim kurma ve birçok kişiyle tanışma olanağı sunuyor. Ergenler sanal ortamda kendilerini daha kolay ifade edebiliyor.”

”İnsanlarla daha yakın ilişkiler kurmayı sağlıyor; İnternetin sunduğu iletişim olanağı, çocukları ve ergenleri günlük yaşamda olduğundan daha çok yakınlaştırıyor. Ergenler bu ortam içinde içlerinden geldiği gibi iletişim kurup yakınlaşıyor.”

“Çocuğun ya da ergenin olmak istediği kişi gibi davranması; İnternet aracılığıyla hayallerdeki kişi olmak çok kolay. Ergenler, sosyal ilişki kurmada zorlanıyor, utangaç ya da kendine güvensiz olsalar bile, internet ortamında olmak istedikleri kişi gibi davranabiliyorlar.”
“Gerçeklerden kaçmayı sağlıyor; Bilgisayar oyunları ya da internet üzerinden sunulan içerik çok renkli, hızlı, görsel ve işitsel efektler tarafından zenginleştirilmiş olduğu için, çocuğun ya da ergenin bilgisayar başında keyifli ve uzun zaman geçirmesine yardımcı oluyor. Bu da günlük sıkıntılar ya da sorunlardan uzaklaşmak isteyen çocuk ve ergenleri bilgisayar başına çekiyor".

AİLE KONTROLÜ GEREKİYOR

Dr. Mehmet Yavuz ''bilgisayar ve internet bağımlısı'' çocukların ailelerine ise şu önerilerde bulunuyor;

• Sanal yerine doğal aktiviteler tercih edilmeli, çocuklarınızı arkadaşları ile doğal yollardan görüşmeleri için yönlendirebilir, onlara yeni olanaklar yaratabilirsiniz.
• Spor aktivitelerine zaman ayrılmalı, spor, çocukların fiziksel, zihinsel, ruhsal ve sosyal gelişimleri için son derece gerekli bir aktivitedir.
• Arkadaşlık ilişkileri desteklenmeli, çocuğunuzun arkadaşlık ilişkilerini desteklemelisiniz ve var olan arkadaşlık ilişkilerini sürdürmesi, yeni arkadaşlık ilişkileri kurması için onu yüreklendirmelisiniz. Çocuğunuz, bilgisayarda çok uzun ve gereksiz zaman geçirmek yerine arkadaşları ile olmayı seçecektir.
• Sosyal beceri eğitimi verilmeli, çocuklar, kendi akran grupları içinde iletişim kurmaya özendirilmeli. Eğer çocuk iletişim kurmada, iletişimi başlatmada ve sürdürmede güçlük çekiyorsa, sosyal beceri eğitimlerinden faydalanılabilir.
• Uzman yardımı alınmalı, Bunları yaptığınız halde çocuğunuzun giderek bilgisayar oyunlarına, bilgisayarda sohbet etmeye bağımlı bir hale geldiğini gözlüyorsanız ve bu durum çocuğunuzun okul başarısını, sosyal yaşamını olumsuz etkiliyorsa, bir uzmandan yardım alabilirsiniz.
• Bilgisayar ve internette geçirilen zamanın sınırlandırılması, bilgisayarın herkesin bulunduğu bir odaya konması gibi basit önlemler de çocuğunuza etkili bilgisayar kullanma alışkanlığı kazandırmaya yardımcı olabilir".



volture 11 Ocak 2010 17:51

Televizyon oyun arkadaşı değildir

Uzmanlar, televizyonlarda her geçen gün sayısı artan bebek kanallarının kuzun süre izlettirilmesinin bebeğin zihin gelişimini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulundu.

Çocuk İstismarını ve İhmalini Önleme Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Ankara Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Runa İdil Uslu, bebeğin zihinsel ve fiziksel gelişiminde bakım veren kişinin tutumunun, bebekle kurduğu iletişimin, oyun ve faaliyetlere ayrılan vaktin çok önemli olduğunu vurguladı.

Bebeklerin beyin gelişiminin, en yoğun okul öncesi dönemde geliştiğine dikkati çeken Uslu, bebeğin becerilerinin artması, kavrama kabiliyetinin gelişebilmesi için özellikle karşılıklı konuşulmasının ve birebir oyun oynanmasının çok önemli olduğunu bildirdi.

Uslu, bebeğe anne, baba ya da bakıcı gibi bakım veren kişinin, bunlara gün içerisinde olabildiğince vakit ayırması gerektiğini belirterek, “Bebekler, tek başlarına yalnız bırakılmamalı ve sürekli olarak kendi kendilerine oyun oynamaları istenmemeli” dedi.

Bakım veren kişilerin, çoğunlukla çocukla etkin vakit geçirmek yerine, ev işi yapma, misafir ağırlama gibi gerekçelerle bunu ihmal edebildiğini ifade eden Uslu, bakım verenin en önemli işinin “Çocukla birebir etkin vakit geçirmek” olduğunu vurguladı.

TELEVİZYON, PASİF BİR İLETİŞİM ARACIDIR

Runa İdil Uslu, televizyonlarda bebek kanalarının sayısının artmasıyla birlikte, bebeklerin televizyon karşında çok fazla zaman geçirdiğine dikkati çekerek, bebek ve çocukların, kendilerine yayın yapan yerli-yabancı bebek kanallarının karşısında çok fazla bırakılabildiğini, ancak bunun çocuğun gelişimi için sağlıklı olmadığına işaret etti.

Bebeğin ya da çocuğun televizyon aracığıyla çok fazla kelime duyduğunu ve kavram gördüğünü belirten Uslu, şunları söyledi:

“Çocuk, televizyondan görsel ve işitsel uyarılar alır. Bunun gelişime olumlu katkısı olmakla birlikte bebeğin zihin gelişimi için birebir iletişim gereklidir. Televizyon ile karşılıklı iletişim olmadığı için, çocuğun, orada olup biteni anlayacak, kavrayacak ve öğrenecek kadar takip etmesi mümkün değildir. Bu nedenle de olumlu, sağlıklı ve hızlı gelişim için, bebeğin bu kanallar karşında gün içerisinde kısa süreler geçirmesi uygundur. Kimi zaman çocuğun daha kolay uyuması için, bebek kanallarının uzun süre izlettirilmesi de sağlıklı değildir. Bunun yerine, bebeğin yattığı odada masal okunmalı ya da ninni söylenmelidir.”

Uslu, bebeğin tamamen televizyondan uzak tutulmasının da doğru bir yaklaşım olmayacağına dikkati çekerek, “Televizyon karşısında kalma kısa süreli olduğunda ve bebeğin uyanık olduğu diğer zamanlar karşılıklı etkileşimle değerlendirildiği koşulda kabul edilebilir” diye konuştu.

KENDİ KENDİNE OYUN OYNAMASI BEKLENİLMEMELİ

Bebeğin sağlıklı gelişimi için kendi kendine oyun oynamasının beklenilmesinin “Yanlış” olduğunun altını çizen, Çocuk İstismarını ve İhmalini Önleme Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve AÜ Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Uslu, şöyle devam etti:

“Bebekle anne, baba ya da bakıcı birebir nitelikli vakit geçirmelidir. Bu, gözlerinin içine bakarak konuşmak, beraber resim yapmak, boyama yapmak, kitap okumak, oyun oynamak ya da şarkı söylemek şeklinde olabilir. Ancak unutulmaması gereken şey, bebekle bu şekilde ne kadar fazla süre vakit geçirilirse, bebeğin zihinsel gelişimi yapısal kapasitesi ölçüsünde en iyi biçimde gerçekleşecektir. Aksine, sürekli olarak tek başına kalmak isteyen, anne babasıyla oyun oynama isteği göstermeyen çocuklarda farklı sağlık problemlerinin varlığı düşünülmelidir.”

Uslu, anne ve baba ile geçirilen vakit diliminin, çocuğun onların yaptığı işe yardımcı olması şeklinde geçirilmemesi gerektiğine de işaret ederek, “Annenin ev işi yaparken çocuğun yardım etmesi olabilir, ancak bu faaliyetlerle kısıtlı kalınmaması lazım. Doğrudan doğruya çocuğun yönlendirilebileceği, onun tercih ettiği ve keyif aldığı oyunlara daha fazla süre ayrılmalı” dedi.

Çocuğun uyanık olduğu tüm saatlerin etkileşim içinde geçirilmesi gerektiğini vurgulayan Uslu, çocuğun sosyalleşmesinin 3 yaşından sonra gelişmeye başladığını bildirdi.

Runa İdil Uslu, bu yaştan önce bir araya gelen çocukların birbirleriyle genel olarak bilindiği anlamda sürekli ve tutarlı biçimde oyun oynayamadığını, kendi başlarına oynamaya çalıştıklarını, daha çok anne ya da baba ile oynamak istediklerini, bunun da tamamen sağlıklı bir tutum olduğunu sözlerine ekledi.


volture 11 Ocak 2010 17:58

Çocuk beslenmesinde 3 önemli kural

Okul çağı çocuklar büyüme ve gelişme döneminde olduklarından, günlük ortalama almaları gereken kalori miktarı ve alacakları besinlerin dengesi büyük bir önem taşıyor.

Fast food, tuz ve abur cuburu azaltın

Okul çağı çocuklar büyüme ve gelişme döneminde olduklarından, günlük ortalama almaları gereken kalori miktarı ve alacakları besinlerin dengesi büyük bir önem taşıyor. Çocukluk çağındaki beslenme yetersizliği ve dengesizliği ise çeşitli sağlık sorunlarına yol açabiliyor.
Acıbadem Kadıköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Şengül Sangu Talak, çocuklara evde ve okulda iyi bir beslenme planı yapılmasının önemine değinirken, tuz alımı ve fast food tarzı beslenmenin kısıtlanmasını, abur cubur tüketilmesinin azaltılmasını öneriyor.
Çocukların yeterli ve dengeli beslenmesi için bütün yiyecek gruplarından, belirli miktarlarda yemesi gerekiyor. Günlük beslenme piramidinin şöyle dengelenmesinde yarar var:

- Günlük enerji ihtiyacının yüzde 55-60’ı karbonhidratlardan
- Yüzde 15-20’si proteinlerden
- Yüzde 30’u ise yağlardan (yemeklere ilave edilen yağların eşit miktarlarda karıştırılmış olarak, zeytinyağı, soya ve mısırözü gibi bitkisel yağlardan oluşturulması gerekiyor)

Çocuklarda Omega 3 ve Omega 6 gibi yağ asitleri, çocuklarda göz ve beyin gelişimini, bağışıklık sisteminin kuvvetlenmesini ve kalp-damar hastalıkları riskinin azalmasını sağlıyor. Bunun için çocukların lahana, brokoli, karnabahar, semizotu ve tüm yeşil yapraklı sebzelerle, balık, ceviz, fındık, badem gibi yiyecekleri diğer besinlerle birlikte düzenli tüketmeleri gerekiyor. Anneler çocuklarının günde ne kadar kalori tüketmeleri gerektiğini merak ediyor. Şengül Sangu Talak, çocukların harcadıkları günlük enerji miktarlarının fiziksel aktivitelerine göre değişeceğini söylüyor.

Günlük kalori miktarları şöyle değişiyor:

- Dört-altı yaş grubu çocuklarda ortalama 1800 kalori kcal/gün
- 9 – 12 yaş erkek çocuklarında 2100 kcal/gün
- Kız çocuklarında ise 1700 kcal/gün

Çocuğun günlük enerji ihtiyacının, düzgün öğünler şeklinde ve her besin grubundan belirli miktarlardan bir arada yedirilmek koşuluyla sağlanmasının mümkün olduğuna değinen Şengül Sangu Talak şunları söylüyor:

“Tek tip gıda alımı zararlıdır. Günde bir yumurta, bir-iki kibrit kutusu kadar peynir, iki-üç köfte, 500 mililitre süt veya yoğurt, iki porsiyon sebze, iki-üç porsiyon meyve, 10–12 porsiyon ekmek veya grubundan (1 porsiyon ekmek yerine, iki yemek kaşığı pilav, makarna, bulgur yenilebilir. Bir kase çorba, bir dilim börek tüketilebilir) gıdaların alınması sayesinde, günlük öğünde tüketilmesi gereken besin grupları dengelenmiş oluyor.”

KAHVALTIYI ATLAMAK, ABUR CUBURU SEVDİRİYOR

Anneler okul döneminde çocuklarının beslenmesi konusunda, evde kurdukları düzen ve okul kantinlerindeki sağlıksız gıdaların tüketilmesi sorunu arasında sıkışıp kalıyor. Şengül Sangu Talak, okul çağı çocuklarının sağlıklı beslenmeleri konusunda şu önerilerde bulunuyor:

 Okul kantinlerinde satılan cips, şekerleme, çikolata, bisküvi, poğaça, kek gibi gıdaların esas yemek yerine ve çok miktarlarda yenilmesini engelleyin.

 Bu nedenle çocuğunuza verdiğiniz cep harçlığını bu yanlış seçimlerden bolca yapmasına engel olacak şekilde ayarlayın.

 Beslenmesinde, meyve, ayran, süt, kuru üzüm, kuru kayısı, fındık, ceviz gibi yararlı, vitamin, protein ve kalsiyum içeriği yüksek yiyecekler bulundurun.

 Kahvaltı, bu yaş grubu için günün en önemli öğünüdür. Uzun süren açlıktan sonra enerji ihtiyacının karşılanmasında, vücut için gerekli besin öğelerinin günün ilk saatlerinde vücudun en fazla ihtiyaç duyduğu dönemde vücuda dengeli bir şekilde alınmasında, kan şekeri düzeylerinin dengelenmesinde, böylece dikkatin derse yoğunlaşmasında, güne daha dinamik başlamalarının sağlanmasında etkili olduğundan kahvaltının yapılmasına çocuklarınızı özendirin.

 Tüm bunlardan dolayı; çocuğun enerji deposunu dolduracak, proteinden zengin gıdaları tercih edin.

 Sürülebilen çikolata, bal, reçel gibi tatlılar yerine kan yapıcı ve kemik gelişimi için kalsiyum içeren pekmeze kahvaltıda yer verin.

 Genellikle hafta sonu tüketilen yumurta sayıca gerektiğinden az yenir. Oysa yumurta yüzde yüz emilebilen en kaliteli protein kaynağıdır ve kan yapıcıdır. Yanında çay içilmesi demir emilimini engeller, ayrıca çok fazla kaynatılması da besin değerini düşürür.

 Kahvaltılara az miktarda ilave edilen domates, salatalık, maydanoz gibi vitamin ve posa içeren sebzeler iştah açıcı ve barsak çalıştırıcıdır. Kahvaltıda sadece ve sürekli mısır gevreği+süt alımı belki pratiktir ama sakıncalıdır.

 Okulda verilen alternatifler sağlıklı beslenme alışkanlığının kazandırılmasına yönelik olarak seçilmelidir. Okul kantinlerinde taze meyve satılabilir, dengeli hazırlanmış sossuz sandviçler verilebilir. Ayrıca okulda hazırlanan alternatiflerin hazırlama koşullarının hijyenik olması bu çağ çocukların sağlığı için ayrı önem taşımaktadır.

KAHVALTI ALTERNATİFLERİ

Birinci alternatif:
Mısır veya yulaf gevreği, kuru üzüm veya 2-3 kuru kayısı, 6-8 adet fındık kırığı veya 2 ceviz
1 kivi veya 1/2 muz, süt veya yoğurt.

İkinci alternatif:
1–2 dilim ekmek, 1 tatlı kaşığı pekmez veya bal, 1 yumurta, 1bardak taze meyve suyu

Üçüncü alternatif:
Kaşarlı tost, 5 adet zeytin, 1 bardak süt, domates

Dördüncü alternatif:
Omlet, bir bardak taze meyve suyu, 1-2 dilim ekmek, 1 tatlı kaşığı pekmez veya reçel veya marmelat

Beşinci alternatif:
1 Su bardağı süt, 1 muz, cevizli meyveli kek

ARA ÖĞÜN ALTERNATİFLERİ

1. 1 elma +5 bisküvi
2. Meyve suyu +poğaça
3. Süt + kek
4. Kuru kayısı+1 avuç fındık
5. 1 meyve+ ceviz






volture 11 Ocak 2010 18:05

Çocukluklarda alerji ve astim

Çevremizde var olan her tür maddeye karşı allerjik reaksiyon gelişebilir

Alerji nedir? Nasıl ortaya çıkar?

Alerji, çoğu bireyin temas ettiğinde sorun yaşamadığı bir maddeye karşı vücudun anormal duyarlılık göstermesi olarak tanımlanabilir. Allerji çoğu zaman aile bireyleri arasında genetik (ırsi) bir geçiş göstermektedir. Anne ya da babadan birinin allerjik vücut yapısına sahip olması durumunda çocukta allerji gelişme riski % 25 iken, hem annenin hem babanın allerjik olması durumunda bu oran % 50'ye çıkmaktadır. Hem anne, hem babada aynı allerjik hastalığın bulunması durumunda ise çocukta aynı hastalık görülme riski % 70 olarak bildirilmektedir. Ancak ailesinde hiç allerji ya da astım öyküsü olmayan astımlı çocuklar da vardır.

Çocuklarda en sık neye karşı alerji gelişir?

Çevremizde var olan her tür maddeye karşı allerjik reaksiyon gelişebilir. Alerji yapıcı maddeler gıdalarla, hava yolu ile, vücuda dışarıdan enjekte edilmek yoluyla veya deri yolu ile alınabilir. İlk 3 yaşta gıdalara karşı (en sık inek sütü ve yumurta) allerji gelişimi ön planda iken, 3 yaştan sonra solunan hava ile alınan maddelere karşı olan alerjiler ön plana geçer. Hava yolu ile allerji yapabilen maddeler içinde ev tozu akarları, küf, hayvan cilt döküntüleri, salgı ve tüyleri, yabani ot, çimen ve ağaç polenleri sayılabilir.

Çocuklarda astım neden olur?

Çocukluk çağında astım % 90 oranında allerjik kökenlidir. Ev içi alerji yapıcı maddelerin bronşlarda yarattığı hassasiyet; soğuk hava, egzersiz, solunum yolu enfeksiyonları, kimyasal kokular, hava kirliliği ve sigara dumanı gibi uyaranlarla temas sonucu astım belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olur. Bunun yanında alerjik olunan maddeye bir anda aşırı maruz kalmak da öksürük, hırıltı, nefes darlığı belirtilerine yol açabilir.

Çocuklarda astım nasıl seyreder?

Astım tanısı alan çocukların çoğunun hayatın ilk 2 yılında belirti verdiği bilinmektedir. İlk yıllarda öksürük ve hırıltı daha çok virüslerle olan solunum yolu enfeksiyonları sonucu ortaya çıkar. Bu yaşlarda akciğerlerin gelişiminin henüz tamamlanmamış olması, küçük hava yolu çaplarının dar, kıkırdak dokunun az olması, tekrarlayıcı bronş daralmasına katkıda bulunur. Dört beş yaşlarında akciğerlerin gelişiminin tamamlanması ile erken yaşlarda astım belirtileri gösteren birçok çocukta hastalık düzelmektedir. Düzelmeyen bir grup hasta ve daha geç astım tanısı almış çocukların bir kısmı da ergenlik çağında klinik bir iyilik dönemine girerler. Genel olarak çocukluk çağında astım tanısı almış hastaların yaklaşık %50-60'ı ergenlik döneminde iyileşirler. İyileşen olguların bir bölümü orta yaş döneminde tekrar hastalık belirtileri göstermeye başlayabilmektedirler. Alerjisi olan astımlı çocuklarda yaş ilerledikçe hastalığın kaybolması olasılığı daha düşüktür.

Çocuklarda astım nasıl teşhis edilir?

Astım tanısı koymada en değerli tanı aracı şikayetlerin hikayesidir. Öksürük, hırıltı, hışıltı ve/veya nefes darlığı belirtilerinin varlığı ve bu belirtilerin bronş acıcı tedaviyle veya kendiliğinden kaybolması, ancak bir süre sonra tekrar ortaya çıkması ön planda astımı düşündürür. Yattıktan sonra veya sabaha karşı yaklaşık 30 dakika süreyle devam eden ve bronş genişletici ilaçlara olumlu yanıt veren öksürük atakları da aksi ispat edilene kadar astım kabul edilmelidir. Doktor muayenesinde akciğerlerde bronş daralmasına ait bulgular gözlenmesi de tanıyı destekler.

Çocuklarda astım nasıl tedavi edilir?

Tüm alerjik hastalıklarda olduğu gibi astımda da birinci basamak tedavi alerjik olunan maddeden uzak durmaktır. Uygun öneriler doğrultusunda alınacak çevre önlemleri ile hastalık belirtilerinin ve bronşlardaki aşırı duyarlılığın belirgin derecede azalması mümkündür.
Çevre önlemlerinin yeterli olmadığı, ilaç tedavisinin uygun görüldüğü hastalarda havayolu ile akciğerlere çekilip bronşları tedavi eden sprey şeklindeki ilaçlar kullanılmaktadır. Bunlar, alerjinin yarattığı bronş hassasiyetini azaltarak atakları önleyici ilaçlar ve sadece hastalık alevlenmeleri sırasında kullanılan bronş gevşetici ilaçlar olarak ikiye ayrılabilir. Son yıllarda astım tedavisinde devrim niteliği taşıyan atakları önleyici ilaçların bir çoğunda düşük dozlu kortizon bulunmaktadır. Ancak bu kortizonlar kana karışma oranı çok çok düşük, uygun dozda kullanıldıklarında kortizona ait yan etkilere yol açmayan ilaçlardır. Alerjinin bronşlarda yapabileceği kalıcı hasarı önlemede tek seçenek olarak sunulan bu ilaçlarla astım belirtileri en aza indirilmektedir. Ancak bilinmelidir ki, bu ilaçlarla tedavi hastalığı kökten yok edememektedir. Çoğu çocukta spreyler verildiği sürece etkili olmakta, kesildiğinde ise yeniden belirtiler ortaya çıkmaktadır. Alerjik astımda hastalığı kökten tedavi edecek ve doğal seyrini değiştirebilecek tek tedavi yöntemi allerji aşı tedavisidir.

Aşı tedavisi nedir? Kimlere ve nasıl uygulanır?

Aşı tedavisi sadece alierjisi deri testinde veya kanda spesifik IgE yoluyla tespit edilmiş, 3 yaşın üzerindeki çocuklara uygulanır. Allerjik olunan maddenin artan dozlarda vücuda verilip, çocuğun o maddeye alıştırılması sağlanır. Uzun yıllar aşı tedavisi iğne şeklinde uygulanmıştır. Ancak, bu tedavi şeklinde görülebilecek alerjik yan etkilerin çok fazla olması ve çocuklarda iğneye bağlı yarattığı rahatsızlık nedeniyle; son yıllarda dil altı aşı tedavileri geliştirilmiştir. Bu tedavi yöntemi yaklaşık 10 yıldır uygulanmakta olup, yan etkilerinin azlığı ve hastanın kendi evinde tedavi olabilmesinin yarattığı rahatlık nedeniyle gün geçtikçe daha fazla tercih edilmektedir.



volture 11 Ocak 2010 18:12

Çocuklarda Tip 1 diyabet artıyor

Pankreas yeteri kadar insülin üretmediği için ya da vücut insülini iyi kullanamadığı için ortaya çıkıyor

Bilim adamları Tip 1 diyabetin Avrupa'da beş yaşın altındaki çocuklarda 2005-2020 döneminde ikiye katlanacağı tahmininde bulundu.

Doktorlar artışın sebebini tam olarak bilemediklerini söylüyor

İrlandalı ve Macar araştırmacılar, beş yaşın üstündeki çocuklarda da vakaların ciddi oranda artacağını söylüyor.

Lancet dergisinde yayımlanan araştırmada yükselişin hızına bakılarak, sebebin yalnızca kalıtsal olamayacağı, yaşam tarzının da önemli olduğu vurgulandı.

Doktorlara göre en büyük artışın, yaşam tarzının Batı Avrupa'ya göre daha hızlı değiştiği Doğu Avrupa'da olması da bunun bir kanıtı.

Araştırmacılardan Doktor Chris Patterson, "İleri yaşlardaki annelerin bebeklerinde Tip 1 diyabet riski az da olsa artış gösteriyor. Aynı şey sezeryanla doğan çocuklar ve küçük yaşlarda hızla kilo alan çocuklar için de geçerli." diyor.

"Annelerinin emzirdiği bebeklerde ise bu risk biraz azalıyor."

Doktor Patterson'a göre enfeksiyon ve virüsler de önemli bir rol oynuyor.

Ancak bunlardan hiçbirinin tek başına bu hızlı artışı açıklamaya yetmediğini belirten doktor, artışın sebebini şu aşamada tam olarak bilemediklerini kaydediyor.

Araştırmada 1989 ile 2003 yılları arasında, 20 ülkeden 29.311 Tip 1 diyabet hastası incelendi.

Ve Tip 1 vakalarının her yıl %3,9 arttığı saptandı.

Ancak bu oran, beş yaşın altındaki çocuklarda %5,4.

5-9 yaş grubunda ise %4,3.

Araştırmacılar, Lancet dergisindeki makalede Avrupa sağlık sisteminin artan hastalara gereken bakımı sağlayacak önlemleri de alması gerektiği uyarısında bulunuyor.

Tip 1 - Tip 2

İnsülin eksikliğinden kaynaklanan Tip 1 diyabette hastalar, sürekli olarak insülin enjekte etmek zorunda kalıyor.

Vücudun bağışıklık sistemi pankreastaki beta hücrelere saldırıp onları yok ettiği için, vücut insülin hormonunu üretemiyor.

Şeker hastalarının yalnızca %10'u Tip 1 diyabetli. Ancak çocuklarda görülen vakaların çoğunluğu Tip 1.

Tip 2 diyabet ise genelde ilerleyen yaşlarda ortaya çıkıyor ve aşırı kilo gibi yaşam tarzından kaynaklanan sebeplere bağlanıyor.

Pankreas yeteri kadar insülin üretmediği için ya da vücut insülini iyi kullanamadığı için ortaya çıkıyor.

Genelde rejim ve egzersiz ile tedavi edilebiliyor.


volture 11 Ocak 2010 18:19

Çocuklarda ağız ve diş sağlığı

Süt dişleri daimi dişlere oranla daha çok organik madde içerirler, bu nedenle çürüğe daha yatkınlardır, daha kolay ve hızlı çürürler.

Çocuklarda ağız ve diş hastalıklarının tedavileri koruyucu diş hekimliğinin temelini oluşturmaktadır. Süt dişi dizisi ( 6 ay-3 yaş ) ve bunu izleyen karma diş dizisi ( 6-12 yaş ), gelişimin en aktif olduğu döneme rastlar. Bundan dolayı, kısa süreli dişler olmaları nedeniyle süt dişi hastalıklarının önemsenmemesini büyük bir yanılgı olarak düşünmek gerekir.

İlk diş hekimi ziyareti hangi yaşta olmalı?

Anne babalara çocuklarını bütün süt dişleri ağızda görülünce diş hekimine getirmeleri gerektiğini söylemekteyiz.

Neden bu kadar erken?

Çünkü çocuğunuzun hayatı boyunca devam edecek olan diş hekimliği uygulamaları bu yaşlarda başlamaktadır.

Çocukların dişleri niye çürüyor?

•Süt dişleri daimi dişlere oranla daha çok organik madde içerirler, bu nedenle çürüğe daha yatkınlardır, daha kolay ve hızlı çürürler.

•Çocuklar, çürüğün erken döneminde görülebilen soğuk sıcak hassasiyeti ve hafif ağrı gibi sinyalleri zamanında yorumlayamazlar. Olayı ancak dayanılamayacak kadar ağrı olduğunda fark ederler ki bu durumda çok geç kalınmış olabilir.

•Çocuklar ağız bakımına yetişkinler kadar dikkat edemezler. Çocuğun el becerisi, merakı ve ebeveynlerinin tutumu diş fırçalama alışkanlığını belirler.

•Beslenme düzensizliğinden dolayı dişler çürümeye yatkın hale gelir.

Çürük oluşumu engellenebilir mi?

Çürüğü tamamen engelleyebilecek bir aşı ya da ilaç henüz geliştirilemedi, ancak çürük sayısını azaltmaya yönelik malzemeler günümüzde kullanılmaktadır.

Fissür örtücüler: Azı dişlerinin çiğnemeye yüzeyinde fissür denilen küçük çukurcuklar vardır. Fissür örtücü malzemeyle çukurcukların üzeri kapatılıp; o bölgeye mikrop, yemek artığı vs. nin sızması engellenerek çürüğün başlaması önlenir. Bu işlem 6 yaşından itibaren kalıcı azı ve küçük azı dişlerine uygulanabilir.

Fluor uygulaması: Çürüğü engellemenin başka bir yolu da çürüğe karşı direnci arttırmaktır. Dişlere yüzeysel fluor uygulanması suretiyle bu direnç kazandırılır.

Diş fırçalama: Anne ve babalardan en sıklıkla duyduğumuz yakınma çocuklarının diş fırçalamadığıdır. Çocukların ileriki yaşlarda bu alışkanlığı sürdürmesinin en kolay ve etkili yöntemi erken yaşlarda diş fırçalamaya başlanmasıdır.

Çocuklar için nasıl bir diş fırçası ve diş macunu seçilmeli?

Çocuğun ağız büyüklüğüne uygun, yumuşak ve naylon kıllardan üretilmiş diş fırçaları kullanılmalıdır. Şu an piyasada çocuklar için özel hazırlanmış fırça ve macunlar bulunmaktadır. Çocuklar diş macununun tadını çok severler ve fırçalama esnasında yutarlar. Bu nedenle 3 yaşından küçük çocuklarda diş macunu kullanılmaması daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Miktarını ise bir nohut büyüklüğü kadar diyerek tarif edebiliriz.

Çocuklarınıza diş fırçalama alışkanlığının kazandırılması için işte size birkaç öneri:

•Dişlerini fırçalarken ayrı bir diş fırçası ile siz de kendi dişlerinizi fırçalayın. Ona birkaç tane diş fırçası ve diş macunu alın. Bu fırça ve macunlar farklı renkte ve değişik çizgi roman kahramanlarının olduğu fırça ve macun olsun. Her seferinde başka bir ikili seçmesini sağlayın. Bu seçim onun diş fırçalama isteğini ve motivasyonunu artıracaktır.
• Önce kendisinin dişlerini fırçalamasını bekleyin, sonra siz onun oda sizin dişlerinizi fırçalasın.
• Evde mutlaka diş fırçalama panosu oluşturun ve her fırçalamadan sonra pano üzerinde işaretleme yapın.
• Banyoya bir kum saati yerleştirin ve her fırçalamada kum saatini ters çevirerek zaman tutun yaklaşık 2 dakikalık diş fırçalama yeterli olacaktır.

Unutmayın ki çocuğunuzun diş çürüğü hakkında hiçbir bilgisi yoktur.Ona yapışkan özelliği olan şeker, çikolata, bisküvi yedirin ve aynada dişlerinin üzerine nasıl yapıştığını gösterin. Daha sonra dişlerini fırçalatın ve dişlerinin ne kadar güzel, temiz ve beyaz olduğunu ona aynada gösterin.

Düzenli diş fırçalama ve diş hekimi tarafından uygulanan koruyucu yaklaşımlar ileride oluşabilecek diş problemlerinin önlenmesinde büyük rol oynayacaktır.


volture 11 Ocak 2010 18:27

Çocukta gece işemesi varsa...

"İdrarı idrar torbasında tutabilmenin birinci şartı, normal yapıda bir idrar torbası, normal bir Beyin-Sinir sistemine sahip olmaktır."

Yenidoğan bir bebekte vücudun tüm organları tamamlanmış, göreve hazır görünse de birçok organ, görevlerini bebek büyüdükçe öğrenecek ve bebeklikten çocukluğa, çocukluktan gençlik çağına kadar adım adım olgunluğa erişilecektir.

Kendi kendine beslenmeyi, oturmayı, yürümeyi konuşmayı, daha sonra okuma yazmayı öğrenme yolunda bu bebek; çocuk-genç ve erişkin tanımlarını birer birer geçirecek ve toplumda "Adam" olarak yerini alacaktır.

Organların "görevlerini öğrenme" süreci, aslında beyin ve sinir sisteminin olgunlaşarak bu organ veya organ sistemlerini kumanda altına alması ile bağlantılıdır.

Konumuz olan "Çocukların gece işemeleri" de Beyin-Sinir sistemi ile idrar torbası arasındaki iletişim, yani beynin idrar torbasına kumanda etme yeteneği ile ilgilidir. İdrarı idrar torbasında tutabilmenin birinci şartı, normal yapıda bir idrar torbası, normal bir Beyin-Sinir sistemine sahip olmaktır.

Doğumsal olarak bu yapıları bozuk olan insanların, bu yazı başlığı altında incelenmesi kuşkusuz olanaksızdır. Bu kişilerin tanımlanması, tedavisi başka bir yazı konusu olmalıdır.

Yapısal (Anatomik) bozukluğu olmayan bir çocuk ortalama 2,5 yaşında çişini tutmayı, haber vermeyi ve yardımlı ya da yardımsız tuvalete çiş yapmayı öğrenir. Bu çocukların büyük bir kısmı gece de çişlerini tutmayı ve sabahleyin uykudan altları kuru olarak uyanmayı becerirler.

Çocuğun idrar kontrolünü öğrenmesi demek, böbreklerin sürekli olarak ürettiği idrarın elastik bir yapısı olan idrar torbasında birikmesi ve mesanenin çıkış kapısını büzerek kapalı tutan kas yapısı sayesinde altının kuru kalması demektir. Mesane dolup gerildiği zaman, sinir sistemi beyine idrar yapma gerektiğini haber verir ve mesanenin dışa açılan kapı sistemi istemli olarak gevşetilerek idrarın dışarı atılmasına izin verilir.Yani idrar kontrolünü kazanmış bir çocukta mesanenin büyüklüğü yaşa uygunsa, mesane duvar yapısı elastikse çişini ancak idrar torbası dolup gerildiğinde, "Çiş yapma" işlemi, sinir sisteminin bu cocuğun beynine "idrar torban doldu,çiş yapman lazım!" uyarısını vermesi ve beynin de mesane çıkış kapısını kapayan kas yapısına gevşeme emri vermesi sonucunda oluşur.

Gündüz saatlerinde çişini kontrol etmeyi öğrenen ve alt bezinden kurtulan çocukların bir kısmı gece uyku sırasında çiş yapmaya devam ederler. Bu alt ıslatma olayı çişini tutamayıp küçük miktarda kaçırmanın ötesinde idrarın tümünü boşaltmak biçimindedir.

Anneleri ertesi sabah iç çamaşırı, pijama ve çarşaflarını hatta şiltelerini ıslak bulurlar. İlkokul çağına kadar kısmen hoşgörülen bu durum, ailenin olduğu kadar çocuğun kendisi için de önemli bir sorun halini alır.

Bilimsel açıdan bakıldığı zaman, 7 yaşına gelmiş çocukların % 5-10'unda görülen bu durum, haftanın üç veya daha fazla gecesinde ortaya çıkar. Erkek çocuklarda daha sık görülür .Gece işemelerinin bilinen sebepleri arasında şunlar sayılabilir:

- Aile fertlerinde daha önce benzer duruma rastlanmış olması,

- İdrar torbasının yeterince büyümemiş olması, (Bu çocukların gündüz saatlerinde de sık idrara çıktıkları dikkati çeker)

- İdrar torbasında normalde olmaması gereken, istemsiz gelişen kasılmalar,

- Uykunun derin olması ve çocuğun mesanesinin dolması nedeniyle beyne giden habere rağmen uyanamaması,

- Gelişmiş insanda gece-gündüz farkının algılanmasıyla oluşan ve otomatik olarak gece böbreklerin idrar oluşturmasını azaltan "Vazopressin" isimli hormonun bu çocuklarda yeterince ve zamanında salgılanmaması.

Gece işeme sorunu olan bir çocuğun "tedavi" edilmesi 5 yaşından önce düşünülmemelidir. Tedavi planlanan bir çocukta bu problemin gerçek sebebinin doğumsal bir yapı bozukluğu olmadığından emin olmak gerekir. Genellikle bir idrar tahlili ve ultrasonografik inceleme ile idrar iltihabı ve böbrek-idrar torbası yapılarında anatomik bozukluk olmadığı tespit edildikten sonra "Gece işeme" sorunu tedavi edilmeye çalışılır.

Tedaviden söz ederken, altını ıslatan çocuğu, yaşı kaç olursa olsun cezalandırarak veya korkutarak vazgeçirmek mümkün değildir. Gece alt ıslatmanın tek bir psikolojik sebebe bağlı olduğunu düşünmek de yanlıştır. Kıskançlık (yeni bir kardeşin gelmesi), veya çocuğun iç dünyasına etki eden ailesel nedenlerin gece işemelerine yol açtığı fikrinin ne kadar doğru olduğu da belli değildir. Gece işemelerinin tüm sebeplerinin hala tam açıklığa kavuşmamış olduğunu bilerek, günümüzde kullanılan tedavi yollarına bir göz atalım:

1.Çocuğun tedaviye hazırlanması: Genellikle ailenin bu konuda şikayete başladığı 5-6 yaş döneminde, çocuk henüz durumunun bir sorun olduğunun farkında değildir. Doktorun bu konuda hem çocuğu bilinçlendirmesi hem de ailenin konuya bakış açısını yönlendirmesi gerekir. Tedavi hangi türde olursa olsun sonuca varmanın uzun sürebileceği, moral bozukluğuna yer olmadığı vurgulanmalıdır.

2.Alışkanlıkların gözden geçirilmesi: Gece yatmadan önce sıvı alımının azaltılması ve yatmadan önce idrara çıkılması hep ilk akla gelen tavsiyedir. Ancak bunun dışında, gündüz saatlerinde okul tuvaletlerinin temiz olmaması ve benzer sebeplerle uzun süreler idrarını tutan çocukların bu alışkanlıklarından vazgeçirilmesi de önemlidir.

3.Çiş yapma çizelgesi: Daha çok küçük çocukları motive etmek ve alt ıslatma istatistiği elde etmek için kullanılır. Ailenin tutacağı bu çizelgede alt ıslatma olmadığı günler çizelge üzerinde birer sembolle (yıldız veya çiçek resmi gibi) canlandırılarak çocuğun da bu günlerde mükafatlandırılması fayda sağlayacaktır. Aynı çizelge gün içi işemelerde de işlenirse hekimin de çocuğun işeme ritmi hakkında fikir sahibi olmasına yarar sağlar.

4.Alarm sistemleri: İç çamaşırına veya yatak çarşafı üzerine konan, ıslanmaya duyarlı bir parçası olan ve idrar yapılmaya başladığı an ses uyarısıyla çocuğu uyandıran bu sistemler gece işemelerinde başarıyla kullanılan tedavi yöntemlerinden biridir. İlk günlerde çok yararlı gibi görünmese de 6-8 haftalık tedavi ile sonuç alınabilmektedir. Tesir mekanizması muhtemelen, mesane tam boşaltılmadan çocuğun günler içinde mesanesinin dolması ile uykunun bölünmesi arasında beyinsel bir ilişki kurmasına yaramakta, bir taraftan da günler içinde mesane gece kapasitesinin artması mümkün olmaktadır.

5.İlaç tedavileri: Gece boyunca böbreklerin idrar oluşturma hızını azaltacak ilaçlar bu amaçla kullanılmaktadır. Ana maddesi Desmopressin olan ve buruna sıkılarak veya ağızdan alınarak kullanılan bu ilaç gece boyunca idrarın daha az salgılanarak mesanenin dolma zamanını uzatır. Çocukların en az %70'inde iyi sonuç verir. İlaç kesildikten sonra gece işemelerinin tekrarlama olasılığı da az değildir. Tekrar kullanılabilir, ancak doktor kontrol altında olmak zorundadır.

Bir başka ilaç grubu da mesanenin gevşek kalmasını sağlayan Desmopressin maddesini içeren ilaçlardır. Gündüz zamanı da sık idrara çıktığı belirlenen çocuklarda gece işemelerini büyük oranda düzeltebilir. Bu ilaç da doktor kontrolü altında kullanılır, ilaca başlamak için mesanenin çalışma özelliklerini saptayan araştırmalar gerekebilir.

Kullanılması özel durumlar dışında sakıncalı olabilecek, İmipramin içeren ilaçların da bu tedavi için tavsiye edildiği bilinmektedir. Çocuk Psikiyatri uzmanları dışında kimsenin bu ilacı yazmaması gerektiği unutulmamalıdır.

Tedavi yöntemlerinin tek tek uygulama dışında, zor cevap alınan çocuklarda kombine edilerek kullanılması veya yöntem değiştirerek her aşamada bir tanesinin kullanılması gibi yaklaşımlar bazen daha çabuk sonuç verir. Gece işemeleri tedaviye rağmen tekrarlayabilir, sabırla yeniden ele alınır ve her çocuk sonunda sabah altı ıslak kalkma derdinden kurtulur. Erişkin yaşta gece işemeleri devam eden insan yok denecek kadar azdır.


volture 11 Ocak 2010 18:36

Romatizma çocuğu sakat bırakabilir

Çocukluk çağındaki romatizmal hastalıklar düzenli tedavi edilmediğinde ise kalıcı sakatlıklara neden olabiliyor.

Kalıcı sakatlığa neden olabilir

Genellikle yaşlılık hastalığı olarak bilinen romatizma, çocuklarda da görülüyor. Çocukluk çağındaki romatizmal hastalıklar düzenli tedavi edilmediğinde ise kalıcı sakatlıklara neden olabiliyor.

Hareket sistemindeki bir çok bozukluk romatizma başlığı altında inceleniyor ve terim, yaklaşık 200 hastalığı kapsıyor.

Türkiye'de çocuklarda en çok görülen romatizmal hastalıkların romatoid artrit, ailesel Akdeniz ateşi ve eklem romatizması olduğunu söyleyen ve "Zamanında tedavi edilmeyen romatizma çocuğu sakat bırakabilir" uyarısında bulunan Prof. Dr. Özgür Kasapçopur, çocuklardaki romatizmal hastalıkları ntvmsnbc'ye anlattı.

İlk üçte

Romatizmal hastalıkların görülme sıklığı ile ilgili net bir istatistiksel veri bulunmadığını belirten Prof. Kasapçopur, "Fakat kronik romatizmal hastalıklar çocuklardaki kronik hastalıklar içinde ilk 3 sıra içinde yer alır.

Çocuk polikliniklerine başvuran hastaların yaklaşık yüzde 20’sinde eklem ağrısı, eklem şişliği gibi romatizmal yakınmalar bulunur" dedi.
"Çocuklarda romatizma oluşmasının tek bir nedeni yoktur, genetik faktörler, enfeksiyonlar ve bilinmeyen etkenler hastalıkta rol oynayabilir" diyen Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Kasapçopur, hastalığın belirtilerini şöyle sıraladı:
Kalıcı sakatlığa neden olabilir

Genellikle yaşlılık hastalığı olarak bilinen romatizma, çocuklarda da görülüyor. Çocukluk çağındaki romatizmal hastalıklar düzenli tedavi edilmediğinde ise kalıcı sakatlıklara neden olabiliyor.

Hareket sistemindeki bir çok bozukluk romatizma başlığı altında inceleniyor ve terim, yaklaşık 200 hastalığı kapsıyor.

Türkiye'de çocuklarda en çok görülen romatizmal hastalıkların romatoid artrit, ailesel Akdeniz ateşi ve eklem romatizması olduğunu söyleyen ve "Zamanında tedavi edilmeyen romatizma çocuğu sakat bırakabilir" uyarısında bulunan Prof. Dr. Özgür Kasapçopur, çocuklardaki romatizmal hastalıkları ntvmsnbc'ye anlattı.

Romatizmal hastalıklar çok farklı ve değişken bulgular ile ortaya çıkabilir. Öncelikli bulgular arasında kol ve bacak ağrıları, yürüyememe ve aksama yer alır. Kol ve bacak ağrıları ise çoğunlukla eklem ağrısı, eklem şişliği, kas ağrısı ve kas güçsüzlüğünden kaynaklanabilir.

Eklem şişlikleri çocuklarda artrit adı ile anılmaktadır. Eklem şişliğine eşlik eden eklemdeki hareket kısıtlılığı, kızarıklık ve yerel ısı artışı da hastalığın önemli bulgularından olabilir.

Bulgular farklı da olabilir

Hareket sistemi ile ilgili yakınmalar oluştuğunda mutlaka çocuk hekimine başvurulmalı. Romatizmal hastalıklar hareket sistemi dışında bazen gözde kızarıklık, karın ağrısı, ateş ve göğüs ağrısı gibi farklı bulgular ile de ortaya çıkabilir.

Büyüme ağrısı romatizma ile karıştırılmasın
Büyüme ağrıları ile romatizmal hastalıkların zaman zaman karıştırıldığını söyleyen Prof. Kasapçopur, daha çok dizlerde görülen büyüme ağrıları ile romatizmal hastalıkları ayırt edecek noktaların altını çizdi:

Büyüme ağrısı özellikle büyümenin hızlı olduğu 6–10 yaşları arasında ortaya çıkar. Bu ağrılara hiç bir zaman eklemlerdeki şişlik ve kızarıklık eşlik etmez. Ağrı en çok büyüme plağının bulunduğu diz bölgesine yerleşir. Ağrılar çoğunlukla geceleri yorulmanın ardından belirginleşir.
Sabah ağrısı ile akşam ağrısı farklı

Sabahları oluşan bacak ağrıları daha ciddi romatizmal nedenlerden kaynaklansa da geceleri oluşan ağrılar çoğunlukla mekanik nedenlerden kaynaklanır. Her ağrılı durumda olduğu gibi büyüme ağrısı tanısı da hekim tarafından diğer olasılıkların dışlanması ile konulmalıdır.

Büyüme ağrısı bir çok farklı hastalıkla da karıştırılabilir. Bu nedenle ayırıcı tanıyı mutlaka doktorun yapması gerekir. Zaten bu tür ağrılar, büyümenin sonlanmasıyla kaybolur.

Kaplıca tedavisi çocuklara örenilmiyor
Oluşabilecek sakatlıkların önlenmesi açısından tedaviye erken başlamanın çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Kasapçopur, bu tür hastalıklarda sıkça başvurulan kaplıca tedavisine ise özellikle dikkati çekti:

Tedavi tanıya göre farklılaşır

Çocuklardaki romatizmal hastalıklarda tedavinin nasıl yapılacağı, tanıya göre farklılık gösterir. Etkinliği kanıtlanmış ilaç tedavileri günümüzde yaygın olarak kullanılıyor ama bir çok hastada ilaç tedavileri yeterli olmuyor. Bu noktada devreye fizyoterapi giriyor.

Fizyoterapide kullanılan egzersiz ve atel yöntemleriyle eklemlerin normal sağlıklı fonksiyonlarına dönmeleri sağlanıyor. Yapılan çalışmalar, çocuk romatizmalarında kaplıca tedavisinin yarardan çok zarar getirdiğini gösteriyor. O yüzden doktora danışmadan çocuğu kaplıcaya götürmemeleri konusunda anne babaları uyarmak gerekiyor.
Kalıcı sakatlık riski

Çocuklarda romatizmal hastalıklardan kaynaklanan ölüm oranları çok düşüktür, hatta binde birin bile altındadır. Buradaki en önemli tehlike ise sakatlıklardır. Düzenli ve vaktinde tedavi edilmeyen romatizmal hastalıklar çocuklarda kalıcı sakatlıklara neden olabiliyor. Bu nedenle her hastalıkta olduğu gibi romatizmal hastalıklarda da tedaviye erken başlamak, kötü sonuçları önlemek açısından büyük önem


volture 11 Ocak 2010 18:42

4 damla topuk kanı hayat kurtarıyor

Sağlık Bakanlığının yaklaşık 1.5 yıl önce başlattığı fenilketonüri ve doğumsal hipotiroidi taramasıyla yüzlerce bebeğin fiziksel ve zihinsel engelli olması önlendi.

1 milyon 300 bebeğe bakıldı

Geçen yıl topuk kanıyla taraması yapılan 1 milyon 300 bebekten 246’sına fenilketonüri, 706’sına ise doğumsal hipotiroidi tanısı konularak, uygun tedaviye başlandı.

“Fenilalanin” isimli aminoasitin enzim eksikliği nedeniyle sindirilememesi ile ortaya çıkan ve zeka geriliğine yol açan fenilketonürinin erken tanısı için taramalar uzun yıllardır Sağlık Bakanlığının sorumluluğunda bazı üniversitelerce yürütülüyordu.

Fenilketonüri taraması, 2006 yılının Aralık ayından bu yana Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı (RSHM) tarafından Türkiye genelinde yapılıyor.

Hipotiroidi taraması da yürütülüyor

Aynı program kapsamında, tiroid bezinin bulunmaması veya bu bezin hormon üretmemesi ya da yetersiz hormon üretmesinden dolayı ortaya çıkan, yenidoğanlarda bedensel ve zihinsel gelişim bozukluğuna neden olan hipotiroidi taraması da yürütülüyor.

RSHM Başkanlığı Yenidoğan Tarama Merkezi Sorumlusu Dr. Gülsüm Apak Özdemir, fenilketonüri için doğumdan sonraki 3-5. günlerde bebekten topuk kanı alınmasının gerekli olduğunu belirterek, “Hastalığın bulunup bulunmadığının tespiti için bebeğin birkaç gün anne sütüyle beslenmesi lazım” dedi.

"Hastalık hemen tespit edilebilir"

Fenilketonürinin doğumdan sonraki 6-12. aylarda belirti verdiğini, bu hastalığa sahip bebeklerin oturamadığını, başlarını tutamadığını ve yürüyemediğini anlatan Özdemir, “Eğer uygun sürede gerekli taramalar yapılırsa, hastalık hemen tespit edilebilir. Böylece, Özel mamalarla beslenen bu bebeklerde hastalığın ortaya çıkması önlenir” dedi.

Fenilketonürinin Türkiye’de her 5 bin bebekten birinde görüldüğünü, bu oranın dünya genelinden yüksek olduğunu belirten Özdemir, akraba evliliklerinin bu oranın yüksekliğinde rol oynadığını söyledi.

Doğumsal hipotiroidi

Doğumsal hipotiroidinin, fenilketonüriden daha erken belirti vermekle birlikte, yine doğum sonrasında alınan topuk kanıyla tespit edilebildiğine dikkati çeken Özdemir, bu hastalığın dünya genelinde görülme sıklığı 4 binde 1 iken, Türkiye’de 2 binde bir olduğunu bildirdi.

Özdemir, ağır sonuçlar doğuran hipotiroidinin tedavisinin çok kolay olduğunu, bu hastalığın tespit edildiği bebeklerin tiroid ilacı verilerek hayatlarının kurtulduğunu söyledi.

Geçen yıl topuktan alınan 4 damla kanla 1 milyon 300 bin bebeğin fenilketonüri ve doğumsal hipotiroidi taramasından geçirildiğini belirten Özdemir, bu bebeklerden 246’sında fenilketonüri, 706’sında ise doğumsal hipotiroidi tespit edildiğini bildirdi.

Özdemir, sonuçların ilgili il sağlık müdürlüğüne iletilerek hemen uygun tedaviye başlanmasının sağlandığını belirtti.

Biyotinidaz eksikliği

Özdemir, yenidoğan tarama programına, bu yıl içinde biyotinidaz eksikliği taramasının da ekleneceğini bildirdi.

Biyotin vitamininin işlenmesindeki bir bozukluk sonucunda ortaya çıkan biyotinidaz eksikliğinde, duyma ve görme problemleri, gelişme geriliği, egzama benzeri deri döküntüsü, saçlarda dökülme, epilepsi şeklinde nöbetler görüldüğünü ifade eden Özdemir, bu bebeklerin ilk 1 yıl içinde hayatını kaybetme riskiyle karşı karşıya olduklarını anlattı.

Hastalığa dünyada 100-200 binde bir, Türkiye’de ise 11-13 binde bir rastlandığını belirten Özdemir, “Bunun tedavisi de çok kolay. Tanı konulan bebeğe biyotin vitamini verilerek bir hayat kurtarılabiliyor” dedi.


volture 14 Ocak 2010 17:39

Küçük bebeğiniz varsa dikkat

Bebeklerinin rahat nefes alıp verememesi aileleri sürekli endişelendiren ve sürekli bebeklerini gözetim altında tutmalarına neden olan bir sorun.

Acıbadem Maslak Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ömer Faruk Ünal, bebeklerde rahat nefes alıp vermeyi etkileyen başlıca üç önemli sorun olduğunu belirtiyor: Laringomalazi, doğuştan burun deliğinin kapalı olması ve doğuştan nefes borusu darlıkları.

Bebekler rahat nefes alıp verdiklerinde mışıl mışıl uyuyor. Ancak bebeğin nefes alma sorunu varsa rahat nefes alacağı bir pozisyon alarak uyuyor. Ya başını geriye doğru atıyor, ya da kaburgalarının içeri çökmesine neden olan bir durumda uyuyor. Bu durumda nefes alıp verirken bir ötme sesi, ıslık sesi geliyor. Morarıyor.

Bebeklerdeki nefes alma sıkıntılarının değişkenlik gösterdiğini ifade eden Prof. Dr. Ömer Faruk Ünal, bebek yemek yerken de sorun olabileceğini, yemeğin gırtlağına kaçarak nefesini tıkayabileceğini, bebeğin efor sarf etmesi halinde de solunum sıkıntısının ortaya çıkabileceğini söylüyor.

Prof. Dr. Ömer Faruk Ünal, bebeklerde soluk alma sorunlarını şöyle sıralıyor:

• Laringomalazi: Nefes yolunun başındaki gırtlak denilen bölgenin gelişmemesi sonucunda oluşuyor. Morarmalar, nefes darlıkları görülebiliyor ve bebeklerde sık rastlanıyor. Çoğu zaman büyüyünce geçer deniliyor ağır formlarında çocuğun ölümüne neden olabiliyor.

• Doğuştan burun deliğinin kapalı olması: 24-25 bin canlı doğundan birinde görülüyor. Türkiye'de yılda 15-20 tane böyle çocuk doğuyor. İki burun deliği de tıkalı olabiliyor.

• Doğuştan nefes borusunun darlıkları: Sıkça görülebiliyor. Doğar doğmaz ameliyat edilmesi gerekenleri de var, bu sorun çok kolay atlanabiliyor. Çocuk nezle veya grip olduysa, hava yolunda ödem geliştiyse, ciddi solunum sıkıntısı varsa, nefes borusu darsa altta sorun olup olmadığına bakmak gerekiyor.

Geniz eti nefes almayı zorlaştırıyor

Çocuklarda en sık solunum sıkıntısına yol açan sorunlardan biri de geniz eti. Bu durumda geniz etinin alınarak kulağa tüp takıldığını belirten Prof. Dr. Ömer Faruk Ünal, “Tüm dünyada en sık yapılan ameliyattır, geniz eti alınır, kulağa tüp konulur. Bazen de hastalar burun tıkanıklığı diye doktora gelirler, sinüzit diye gereksiz yere tedavi edilirler. Boşuna ilaç kullanmak zorunda kalırlar, hastaneye yatarlar” diye konuştu.

Uzun süre solunum cihazına bağlanmak sıkıntı yaratıyor

Eskiden başarılı bir şekilde tedavi edilemeyen “doğumsal kalp anomalileri”, artık çok başarılı bir şekilde tedavi ediliyor ve bu sorunla doğan bebekler hayata döndürülebiliyor. Uzun süre yoğun bakımda yatıp solunum cihazına bağlı olması gereken bu bebeklerin solunum cihazına bağlı şekilde ağızdan tüp konularak solutulması sonucunda hava yolu darlıkları gelişebiliyor. Yoğun bakımın yaygınlaştığı yerlerde sık görülüyor. Nefes yolları tıkanıyor, nefes yollarında delik açılarak evlerine yollanıyorlar, ancak durumlarının sıkı bir şekilde takip edilmesi gerekiyor. Aksi takdirde hayat boyu boyunlarına açılan delikten nefes almak zorunda kalabiliyorlar. Bu hastalar yoğun bakımda bir KBB uzmanı tarafından da izlenirse nefe



volture 14 Ocak 2010 17:45

Çocuğunuz sürekli öksürüyor mu?

Çocuklarda öksürük kışın en sık görülen şikayetlerden biri. Peki öksürükle başa çıkmak için ne yapmak gerekiyor?

Çocuğunuzun öksürük nöbetleri ne sizi uyutuyor ne de onu, anne baba olarak içiniz sızlıyor. Ne vermediğiniz ilaç kalıyor ne de kaynatıp içirmediğiniz bitki çayı. Çocuklarda öksürük kışın en sık görülen şikayetlerden biri. Peki öksürükle başa çıkmak için ne yapmak gerekiyor?
Memorial Ataşehir Tıp Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Özlen Kaya Çardak, çocuklarda öksürük hakkında bilgi verdi.

Kış aylarında en sık rastlanan şikâyetlerin başında öksürük gelir. Öksürük 3–4 gün gibi kısa süreli olabildiği gibi, 1 aydan daha fazla da devam edebilir. 3–4 haftadan uzun süren öksürükler “kronik öksürük” olarak değerlendirilir ve mutlaka ileri tetkik edilmesi gereklidir.

Çocuğunuza öksürük kesici ilaç vermeyin

Öksürük gerçekte vücudun bir savunma mekanizmasıdır ve solunum yollarının en üstünden (burun içi bir sorundan) en altına kadar herhangi bir noktadan kaynaklanabilir. Kişi öksürerek üst veya alt solunum yollarındaki enfeksiyon etkeni ve alerjik madde gibi yabancı cisimleri vücudundan atmaya çalışır. Bu refleks mekanizmanın baskılanması çocuklarda tehlikeli sonuçlar doğurabileceği için öksürük kesici ilaçlar çocuk yaş grubunda kullanılmamalıdır.

Çocuklarda tedavi uygularken amaç öksürüğü kesmek değil, öksürüğe neden olan sorunu oradan kaldırmak olmalıdır.

Öksürüğe;
- Burun akıntısı
- Boğaz ağrısı
- Baş ağrısı
- Ateş
- Kusma
- Hırıltı, hışıltı
- Sık nefes alma
- Zor nefes alma eşlik edebilir.

Öksürük yüksek ateş ile seyrediyorsa dikkat

Öksürüğe eşlik eden bulgular arasında yüksek ateş (39 ve üzeri) zor ve sık nefes alma, morarma gibi sorunlar varsa acil doktora başvurmak gerekir. Özellikle yemek esnasında ani başlayan öksürük zor ve sık nefes alma eşlik ediyorsa yabancı cisim yutulması düşünülür, çok acil tanı konup tedavi edilmesi hayati önem taşır. Çok yüksek ateş (39 ve üzeri) ile birlikte görülen öksürüklerde alt solunum yolu enfeksiyonu (zatürree) riski olduğundan, acil tanı ve tedavi şarttır.

3 haftadan kısa süren akut öksürük nedenleri arasında kış aylarında başta üst solunum yolu enfeksiyonları gelir.(Farenjit, tonsilit, otit, sinüzit, krup-larenjit vs…)

3 haftadan uzun süren kronik öksürüklerde ise enfeksiyonlarla birlikte alerjik hastalıklar (alerjik bronşit, astım) ön planda düşünülür. Ülkemizdeki sıklığı göz önüne alındığında kronik öksürüklerde tüberküloz-verem hastalığı da unutulmamalıdır.

Çouğunuz sigara nedeni ile de öksürüyor olabilir

Pasif sigara dumanına maruz kalma, özellikle hem anne hem babanın sigara içiyor olması çocuklarda başka hiçbir sorun olmaksızın öksürüğe neden olabilir. Çocukların yanında içilmiyor olması bile çocukları bu zararlı etkilerden korumak için yeterli değildir.

Evdeki eşyalara (perdelere, halıya, döşemelere…) sinen duman bile pasif içiciliğe neden olur.

İdeal olan çocukların yaşadığı bir evde, evin kapalı hiçbir odasında sigara içmemektir (çocuklar o anda odada olmasa bile).

Yapılan tıbbi çalışmalarda pasif sigara dumanına maruz kalan çocuklarda kış aylarında daha sık üst ve alt solunum yolu enfeksiyonları görüldüğü kanıtlanmıştır. Ayrıca bu çocuklarda astım gibi alerjik hastalıklarda diğerlerinden daha sık görülür.

Vücut direncini artırın

Özellikle yuva veya kreşe giden çocuklarda kış aylarında her ay hafif üst solunum yolu enfeksiyonları geçirilebilir. Öksürük kısa süreli ise, ateş ve solunum sıkıntısı eşlik etmiyorsa bu yaş grubundaki çocuklarda öksürük ilaçları kullanmaya gerek yoktur.

Vücut direncini artırmak, dengeli bir beslenme düzeni sağlamak gibi önlemlerle kısa süreli öksürüklerde iyileşme sağlamak mümkündür.

Tedavide izlenecek yol

Kısa süreli ve ateşsiz öksürük olan kişilere tetkik yapılması gereksizdir. Yüksek ateşin eşlik ettiği öksürüklerde ve 3 haftadan uzun süren kronik öksürüklerde ileri tetkik yapılır.

- Akciğer filmi, sinüs filmi
- Kan tetkikleri (Tam kan sayımı, CRP, sedmentasyon)

İlk planda yapılması gerekli tetkiklerdir.

- “Ter testi” adlı tetkik özellikle akraba evliliğinin yoğun olduğu bölgelerde “kistik fibroz” adlı hastalığın tanısı amacıyla yapılmalıdır.

- Alerjik kaynaklı olduğu düşünülen kronik öksürüklerde ise “alerjik deri testleri” yapılmalıdır.

- Ülkemizde sık görülen bir kronik öksürük nedeni olan tüberküloz tanısı için “PPD testi” adı verilen bir test yapılır.

Öksürük almaması için hangi aşılar koruyucudur?

Bu 3 aşı her doğan bebeğe rutin olarak yapılmalıdır.

- Boğmaca aşısı
- Menenjit aşısı
- Zatürree aşısı

Boğmaca ve menenjit aşıları “karma aşı” adı altında 2 – 4 – 6 ve 18 aylık her bebeğe uygulanır.

Zatürree aşısı (pnömokok aşısı) son 2 yıldır ülkemizde rutin olarak uygulanmakta olduğu için, daha büyük yaştaki çocuklarda bu aşının unutulmaması önemlidir.

2 yaşından büyük çocuklarda tek doz olarak uygulanan pnömokok (zatürree) aşısının 10 yıl koruyucu etkisi devam etmektedir.

10 yaşın altındaki her çocuğun aşı karnesi dikkatle incelenmeli eğer zatürree aşısı eksikse kış sezonu başlamadan bu aşı uygulanmalıdır.



volture 1 Nisan 2010 17:14

Biberonlardaki büyük tehlike!

http://i.ekolay.net/i/0401/biberon-4140_ic-3245_334.jpg


Türkiye’de de satılan biberonlarda birçok hastalığa neden olabilen madde kullandığı ortaya çıktı.

İngiliz şirketlerinin Türkiye’de de satılan biberonlarında bebeklerde kısırlık, diyabet ve kalp hastalığı gibi birçok hastalığa neden olabilen BPA adlı kimyasal madde kullandığı ortaya çıktı.

İngiltere’nin saygın gazetelerinden The Independent’ın, dün manşetten verdiği “Biberonlarda sağlık tehlikesi” başlıklı haberi, başta bu ülkede olmak üzere dünyanın dört bir yanında büyük panik yarattı. Gazete, İngiliz bebek ürünleri şirketleri Boots ve Mothercare’in, biberonlarında Kanada ve Amerika’da bebeklerde birçok hastalığa neden olabilen Bisfenol A maddesi kullandığını ortaya çıkardı. Kısaca BPA olarak bilinen bu kimyasal maddenin, meme kanseri, kalp hastalıkları, obezite ve hiperaktivite ve diğer birçok hastalıklara neden olduğu öne sürülüyor.

ABD’de yasak
Kanada ile ABD’nin Connecticut, Minnesota ve Wisconsin eyaletleri, BPA maddesinin bulunduğu biberonların satışını yasaklamıştı. Amerikan İlaç ve Gıda Dairesi (FDA) bu maddenin bebek ve çocuklar üzerinde kullanımından endişe duyduğunu, bebek ürünlerinde kullanılmasına karşı olduğunu açıklamıştı. Üreticiler, BPA’yı, plastikleri daha dayanıklı hale getirmek için kullanıyor. BPA üzerine yürütülen yüzlerce araştırma maddenin laboratuvar fareleri ve maymunlarına hasar verdiğini ortaya koydu. Türkiye’de satılan biberonlarla ilgili VATAN’a açıklamala yapan Mothercare Türkiye Kategori Müdürü Müge Özkan, kendi ürünlerini Türkiye’ye getirmediklerini Chicco ve Avent markalarını sattıklarını söyle.

Türkiye’de yasak yok
Özkan şöyle konuştu, “Biberonlarda BPA maddesinin zararlı olduğu bilgisi iki sene önce Kanada’da ortaya çıktı. Şu anda ABD ve Kanada’da yasak sözkonusu ama Avrupa’da herhangi bir yasak yok. Şu anda Türkiye’de bu maddeyi içeren ürünler satılıyor. Ama bir yandan da bunu içermeyen ürünler de üretilmeye başlandı. Chicco bir süredir satışa başladı. Avent ürünleri de önümüzdeki günlerde Türkiye’de çıkacak. Araştırmalara bakıldığında BPA içeren biberonların zararları üzerine araştırmalar devam ediyor. Bu konuda yapılan araştırmalara bakıldığında gün içerisinde 50’den fazla kullanılan ve sıcağa aşırı maruz kalan biberonlarda zarar söz konusu. Avrupa’da şu anda bir yasaklama sözkonusu değil o yüzden Türkiye’de de satışı yapılıyor” dedi.

Chicco: Zararlı değil
Chicco Türkiye yetkilileri de polikarbonattan üretilen biberonların, bebek sağlığını etkilediğine dair risk olasıklarının ortaya konulduğunda, bir bebeğin normal biberon kullanma sıklığının en az beş katı kadar kullanıldığı zaman riskin ortaya çıkma ihtimalinin olduğunu belirttiler. Chicco yetkilileri, “Biz bu biberonları satmaya devam edeceğiz çünkü bebek sağlığına zararlı olmadığı fikrinin arkasındayız. Ama buna alternatif olarak polikarbonat içermeyen biberonlarımızı da piyasaya sunduk” dediler.

900 gramlık bebeğe kalp ameliyatı
Prematüre olarak 900 gram ağırlığında dünyaya gelen bebeğin kalbindeki açık damar, Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) Tıp Fakültesinde yapılan ameliyatla onarıldı. Suzan (43) ve Selami (50) Akkaya çiftinin, Aydın Doğumevinde prematüre olarak 900 gram ağırlığında dünyaya gelen Arif isimli bebeği ADÜ Kalp Damar Cerrahisi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Berent Dişçigil başkanlığındaki ekip tarafından ameliyata alınan Arif bebek, 2 saat süren müdahalenin ardından sağlığına kavuştu.

(ekolay)


RuffRyders 4 Şubat 2011 18:42

'Benim çocuğum içmez' demeyin!

Çocuk zehirlenmelerinde ilk sırayı evde bulundurulan temizlik maddeleri alıyor. Bunu ilaçlar takip ediyor... Örneğin; Samsun'da 2010 yılında evde bulundurulan kimyasal maddeleri içen 793 çocuk zehirlendi.
http://img560.imageshack.us/img560/919/childrenmedicinewidec75.jpg
SAMSUN - Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Sağlık Yüksekokulu Öğretim Üyesi Doç. Dr. İlknur Aydın Avcı, çocukları merak duygularının kimyasalları içmeye ittiğini belirtti.

''Evdeki kimyasallar, özellikle merak duygusunun yoğun olarak yaşandığı 6 yaş altı çocuklar için ciddi tehlike olarak karşımıza çıkmaktadır'' diyen Avcı, şunları kaydetti:

''Evlerde özellikle temizlik için kullanılan kimyasal maddeler gün geçtikçe artıyor. Tıp dilinde 'korozif madde' adıyla bilinen maddeler kezzap, çamaşır ve bulaşık makinesi deterjanları, çamaşır suyu, lavabo açıcıları, yağ çözücü gibi temizlik amacıyla kullanılan güçlü asit veya alkali karakterde toz veya sıvı yakıcı maddelerdir. Özellikle son yıllarda hem türleri hem de sayıları oldukça fazla artan bu maddeler, çoğunlukla küçük çocuklar tarafından yanlışlıkla su zannedilerek içilebilmektedir.''

''KİMYASAL İÇEN ÇOCUK KUSTURULMAMALI''
Yanlışlıkla kimyasal içen çocuğun kesinlikle kusturulmaması gerektiğini söyleyen Avcı, ''Bu yakıcı maddeler yemek borusundan geçerken çok kısa sürede dokulara zarar verir. Kusturma sırasında tekrar yemek borusu ile temas eden yakıcı madde tahribatı artırır. Bu maddelerin solunum yolları ve akciğerlere kaçması da ciddi riskler oluşturur'' dedi.

Kimyasal madde içen çocuğun bekletilmeden tam teşekküllü bir hastaneye kaldırılması gerektiğini söyleyen Avcı, çocuğa fazla su içirilmesinin kusmaya neden olacağı için dikkatli olunması gerektiğini de ifade etti.

Çocuklarda kimyasalların yanlışlıkla alımının ve ailelerin bu konuda izleyeceği yanlış tutumların ölümle sonuçlanabilecek ağır sonuçlara neden olabileceğini belirten Avcı, şunları söyledi:

''Sıvı veya toz halindeki bu maddeler ağız yoluyla alındıklarında ağız içi, yemek borusu ve mide üzerine yakıcı etki yapabilir. Ayrıca solunum yollarına, göze ve deriye de zarar verebilirler. Erken dönemde yemek borusu veya midede delinme ortaya çıkabilir ve bu durum şok tablosu ile ölüme yol açabilir. Bazen haftalar sonra yemek borusu veya mide çıkışında darlık gelişip yutmada zorluk ve bunun sonucunda beslenme bozukluğu ortaya çıkabilir. Bu durumda darlığı ortadan kaldırmaya yönelik uzun süreli cerrahi girişimler gerekebilir. Bazen başarısız kalınabilen bu girişimler sonrasında ya mideye delik açarak beslenme sağlanabilir ya da zor bazı ameliyatlar gerekir. Basit bir dikkatsizlik sonrasında hem çocuk hem de aile günlerce hastanede acı dolu günler geçirmek zorunda kalabilirler. Bu sıkıntılı günlerde çocuk açısından acı verici zamanlar yaşanabilmesiyle birlikte hem çocuk, hem de aile için çok sıkıntılı psikolojik sorunlarda ortaya çıkabilir.''

EBEVEYNLER TEDBİR ALMAK ZORUNDA
Küçük tedbirlerle ortaya çıkacak büyük zararların önüne geçilebildiğine işaret eden Doç. Dr. Avcı, ebeveynlerin, çok çeşitli ve oldukça renkli, genellikle temizlik için kullanılan bu malzemeleri ihtiyacı kadar alması ve çocuğun ulaşamayacağı yerlerde ve mümkünse göz önünde olmayan yerlerde muhafaza etmesi gerektiğini vurguladı.

''Benim çocuğum içmez'' düşüncesinin yanlış olduğunun altını çizen Avcı, ''Merak duygusu çocuğu kimyasalları içtirir. Ebeveynler bunu bilerek gerekli tedbirleri almak zorundalar. Çocuklar bizim sorumluluğumuzdadır. Bu nedenle bizim koruyucu davranışlarımız onların zararlılardan en az etkilenmesini sağlayacaktır'' diye konuştu.

Avcı, evde emniyet tedbirleri oluşturulurken, kimyasal maddeler alınırken zor açılan kapaklı olanların tercih edilmesi gerektiğini de sözlerine ekledi.



RuffRyders 10 Şubat 2011 23:04

Bu ürünler boy uzatmıyor!

Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği, piyasada satılan bazı ürünlerin boy uzattığı iddiasının hayal mahsulü olduğunu açıkladı.
http://img140.imageshack.us/img140/7610/boyuzatmawidec1671590.jpg
ANKARA - Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneğinden yapılan açıklamada, isminde uzama ve büyüme ile ilgili ifadeler bulunan ve gıda takviyesi adı altında Tarım ve Köyişleri Bakanlığının izni ile satılan ürünlerin internette, televizyonlarda yoğun reklamının yapıldığına işaret edildi. Bazı özel kliniklerin, erişkin yaşlarda bile uzama sağladığı iddiasında bulunduğu bitkisel karışımlar önerdiklerinin de saptandığı ifade edilen açıklamada, birçok kişinin, fiyatı oldukça yüksek olan bu ürünleri kullandığını ve fayda umduğunu iddia ettiği belirtildi.

Normal bir insanda boy uzamasının, genetik ve hormonal yapının yanı sıra beslenme ve egzersiz gibi birçok çevresel faktörün etkisi altında olduğuna dikkat çekilen açıklamada, tüm bu faktörler normal olduğunda kişinin ancak genetik olarak belirlenmiş boyuna ulaşabildiği kaydedildi.

Kişinin boyunun normal olup olmadığının aynı yaş ve cinsiyetteki normal kişilerle karşılaştırılarak saptandığı belirtilen açıklamada, şu bilgilere yer verildi:

''Normal boyda bir kişinin boyunun uzatılmasına gerek olmadığı gibi, besin katkı maddeleri ve ilaçlarla daha fazla uzaması mümkün de değildir. Büyüme, kemiklerin eklem yerlerinde bulunan büyüme kıkırdakları yardımıyla gerçekleştiğinden ve 18 yaş civarında bu kıkırdaklar kemikleştiğinden büyüme de durur ve kişi erişkin boyuna ulaşmış sayılır. Bundan sonra kişinin boyu kısa olsa bile daha fazla uzaması, bu tür besin katkı maddeleri veya herhangi ilaç tedavisi ile mümkün değildir. Bahsi geçen ürünlerin boyu uzattığı iddiası tamamen hayal mahsulüdür. Tamamen bitkisel karışımlardan ibaret ürünlerin boyu uzattığı iddiası, hiçbir bilimsel temele dayanmamaktadır.

Marketten satın alabileceğiniz her besin maddesi gibi bu ürünler de Tarım ve Köyişleri Bakanlığının izni ile satılmaktadır. Söz konusu ürünlerin içeriğinin belirtildiği kadarıyla normal beslenen bir kişinin günlük ihtiyacını sağlayabileceği ve ekstra katkıya ihtiyaç duymayacağı mineral ve vitaminlerden oluştuğu görülmektedir. Oysa normal beslenen ve beslenmeyi bozacak herhangi bir hastalığı olmayanlarda doktor tavsiyesi dışında ek gıda takviyesine ihtiyaç yoktur. Tüm bunların yanında birçok tedavi edilebilen hastalık da boy kısalığına neden olabilmektedir. Bu nedenle boy kısalığı olduğundan şüphelenilen olguların, tedavisi mümkün hastalıklar açısından mümkün olan en erken yaşta mutlaka bir çocuk endokrinoloji uzmanına başvurmaları gerekmektedir.''

Ntvmsnbc

Zeki olsun istiyorsanız, abur-cubur yedirmeyin!

"Çocuğunuzun zeki olmasını istiyorsanız, patates cipslerini bırakıp sebze-mevye yedirin." Bu uyarı İngiliz bilimadamlarından geldi.
http://img822.imageshack.us/img822/4765/freehiddenobjectgames41.jpg
İSTANBUL - Çikolata, cips ve keki fazla tüketmek çocukların zekasını olumsuz etkiliyor. İngiltere'deki Bristol Üniversitesinde yapılan bir araştırmanın sonucunda elde edilen bulgu bu...

14 bine yakın çocuk üzerinde yapılan araştırmada küçük yaşlarda aşırı yağ, şeker ve tuz bulunan işlenmiş gıdaları tüketen çocukların zeka seviyesi; balık, sebze ve meyve yiyenlere göre daha düşük çıktı.

Araştırmada 3 yaşında abur cubura dayalı beslenen çocukların 8 yaşına geldiklerinde IQ'ları sağlıklı beslenenlere göre ortalama sekiz puan daha düşük oluyor.

Çalışmada, özellikle beynin büyük bir hızla geliştiği 0-3 yaş arasında sağlıklı beslenmenin hayati önemde olduğu uyarısında bulunuluyor.

Bilimadamları, abur cubur tüketiminin sadece kiloya değil aynı zamanda zekanın gelişimine de olumsuz etkileri olduğuna dikkat çekerek ebeveynleri bilinçli olmaya çağırıyor.



RuffRyders 12 Şubat 2011 16:03

Ergenlik sorunlarında 'erken' destek şart!
Ailelerin, ergenlik dönemini sorunsuz atlatabilmesi için çocukları 0-3 yaş arasındayken uzman desteği alması gerekiyor.

http://img683.imageshack.us/img683/7116/ergenlikkkkbmpwidec9299.jpg

GİRESUN - Giresun Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü Aile Danışma Merkezi Müdürü Mehmet Önder Temel, ailelerin çocuklarıyla ergenlik döneminde yaşadığı sorunlar karşısında kendilerine yoğun başvuru olduğunu, ancak bu desteğin çocukların 0-3 yaş arasındayken alınması gerektiğini söyledi.

Ailelerin, çocuklarının sorunları ergenlik dönemine ulaştığında, sorunlar bir yumak haline geldiğinde kendilerine başvurduğunu ifade eden Temel, şöyle devam etti:


''Bu problemler kronik bir hal aldıktan sonra çözümü de çok zorlaşıyor. Anne babalar bazı klasikleşmiş tutum ve davranışlarını değiştiremediğinden, çocuk üzerindeki egemenliklerini her zaman korumak istediklerinden çocuklarıyla arasında büyük çatışmalar çıkıyor. Aile Danışma Merkezi olarak ailelerin çocuklarıyla daha iyi iletişim kurmalarını sağlamaya yönelik çalışmalar yapıyoruz. Bizim bu çalışmalarımız bir terapi değil anne ve babalarda farkındalık ile bilinç yaratmak amacında oluyor. Bu açıdan ebeveynlerin çocukları ergenlik dönemine gelmeden bize başvurmaları her açıdan daha faydalı olacaktır.


Çocuk Şube Müdürlüğü'nün müdahale ettiği olaylara baktığımızda son dönemlerde psikolojik sorunlar yaşayan gençlerin sayısının arttığı tespit edilmiştir. Sınav stresi ve anne baba baskısı ergenlik dönemindeki gençlerde psikolojik sorunlara yol açıyor. Bu tür sorunlar yaşayan gençlerimizin ailelerine yönelik ev ziyaretleri ve merkezimizde eğitim çalışmaları yaptık. Ev ziyaretlerinde her ne kadar anne ve babaya ulaşmış olsak da aileler ya bu olayın farkında ve bilincinde değil ya da çevre baskısından dolayı psikolojik destek almak istemiyor. Gizlilik içinde yaptığımız bu çalışmalarımız konusunda aileleri bilinçlendirerek çocuklarıyla daha iyi iletişim kurmalarını sağlıyoruz. Böylece ruhsal açıdan toplumda daha sağlıklı bireylerin yetişmesine de katkı sunmuş oluyoruz.''


''AŞIRI TAVİZ DE, AŞIRI BASKI DA YANLIŞ''

Temel, ergenlik dönemindeki gençlerin hormonal değişikliklere bağlı olarak anne ve babalarıyla iletişim problemleri yaşayabildiğine dikkate çekerek, ''Bu dönemde genç, abartılı davranışlara girebiliyor. Anne baba saygınlık beklerken çocuğun asi davranışı aralarında çatışmaları doğuruyor. Anne baba, ergenin bu durumunu anlamaya çalışmadığı için sorunlar yaşanıyor. İntihar girişimi vakalarında çocukların en büyük şikayetinin anne ve babasının kendilerini dinlemediği yönünde oluyor. Aileler çocuklarını nasıl dinleyeceği becerisini geliştiremediği için sorunlar yaşanıyor. Çünkü genç aslında psikolojik sorunlar yaşadığının sinyallerini aileye bir şekilde veriyor'' diye konuştu.

Türk aile yapısında anne babaların çocuklarına karşı sevgisini içinde yaşadığını, çocuklarıyla yeteri kadar vakit geçirmediklerini vurgulayan Temel, ''Toplum yapısına göre geçmişte aileler çocuklarına aşırı baskı uygularken, bazı anne babalar son zamanlarda hayat tarzına bağlı olarak aşırı tavizler vermeye başladı. Çocuklarda baskı uygulamak ne kadar yanlışsa aşırı tavizkar olmakta onun kadar yanlıştır. Bu nedenle aileler çocuklarına karşı aşırı tavizkar ve aşırı baskıcı olmamalıdır. Ailede demokratik yapı uygulanmalıdır. Çocuğun söz hakkı olacağı gibi bazı konularda da kısıtlamaya gidilmelidir. Bu iki durumun ortası bulunmalıdır. Aile Danışma Merkezi olarak ailelere biz bunu öğretmeye çalışıyoruz'' dedi.


Temel, Aile Danışma Merkezi olarak son zamanlarda eğitim çalışmalarına çok fazla önem verdiklerini, özellikle 0-3 yaş, 3-6 yaş, 7-11 yaş ve 12-18 yaş arasında çocuğu olan ailelerin eğitimine yönelik grup çalışmaları yaptıklarını belirtti.


RuffRyders 18 Şubat 2011 22:01

12 günlük bebeğe kalp ameliyatı
6,5 aylıkken bir kilo 200 gram ağırlığında dünyaya gelen ve organları tam gelişmediği için solunum cihazıyla yaşatılan bebek, henüz 12 günlükken kalp ameliyatı oldu.

http://img513.imageshack.us/img513/5673/20110218102955kon026152.jpg
KONYA - Konya'da yaşayan Nurullah - Fadimana Akkaş çifti evliliklerinden çok kısa bir süre sonra çocukları olacağını öğrendi. Ancak Fadimana Akkaş, henüz iki aylık hamileyken bebeğini düşürdü. Bu duruma çok üzülen genç çift, bir süre sonra yine çocukları olacağını öğrenince üzüntüleri kısa sürdü.

Fadimana Akkaş, bebeğini sağlıklı bir şekilde kucağına alacağı günün hayalini yaşarken henüz 28 haftalık gebeyken doğum sancıları başladı.


Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesine kaldırılan genç kadın, burada adını Ahmet Buğra verdikleri bir erkek bebek dünyaya getirdi.


ORGANLARI TAMAMLANMAMIŞTI

Organlarının tamamı henüz gelişimini tam olarak tamamlamamışken dünyaya gelen bebeğin yaşaması için doktorları ellerinden geleni yaptı.

Kuvözde tutulan ve solunum cihazına bağlanan Ahmet Buğra'nın durumu kalp ve vücut arasında dolaşımı sağlayan damarın doğumdan sonra kapanmaması ve akciğere sürekli kan gitmesi nedeniyle günden güne kötüleşti.


SÜ Kalp Damar Cerrahisi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cüneyt Narin ve ekibi, henüz 12 günlükken bir kilo 200 gram ağırlığında olan Ahmet Buğra'ya, yaşaması için çok riskli olan kalp ameliyatını gerçekleştirdi.
http://img808.imageshack.us/img808/6504/20110218102935kon027152.jpg
İHTİMALLERLE HAREKET ETMEK ZORUNDA KALDILAR
Baba Akkaş, erken doğum sonrası dünyaya gelen bebeklerinin sağlık sorunlarıyla mücadele ettiğini söyledi.

İleri derece prematüre olan oğlunun yaşaması için adeta herkesin seferber olduğunu belirten Akkaş, ''Oğluma kalp ameliyatı yapılmasaydı ölecekti. Çok küçük olduğu için ameliyat masasında kalma ihtimalinin de bulunduğunu söylediler. Biz az da olsa yaşama ihtimali bulunduğundan ameliyat olmasını istedik. Ameliyat başarılı geçti. Solunum cihazına artık bağlanmıyor. Bu kadar sağlık problemine karşı hayatta kalan oğlumu tam olarak kucağımıza alacağımız günün özlemini çekiyoruz'' dedi.


Akkaş, Ahmet Buğra ile birlikte halı sahada top koşturacağı günü özlemle beklediğini bildirdi.


YAŞAMASI İÇİN OPERASYON ŞARTTI

SÜ Kalp Damar Cerrahisi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cüneyt Narin, anne karnında kalp ve vücut arasında dolaşımı sağlayan damarın doğumdan sonra kapanması gerekirken, bebeğin erken doğumu nedeniyle açık kaldığını dile getirdi.

Narin, bebeğin gelişimini tamamlayamamasına bağlı bu tür sorunla karşılaşıldığını belirterek, ''Akciğere aşırı kan gidiyordu. Bebek soluk alıp veremiyordu. Akciğerler enfeksiyona yatkındı. Her an bebeği kaybedebilirdik. Kilosu çok düşük olduğu ve organlarının yeteri kadar gelişmediğinden ameliyat riskli olmasına rağmen Ahmet Buğra'yı ameliyata aldık. Sol akciğer boşluğundan girilerek kalbe ulaşıldı. Acil koşullarda ameliyata alınan bebeğin sağlık durumu şimdi gayet iyi'' diye konuştu.


''CİDDİ SAĞLIK PROBLEMLERİ VARDI''

SÜ Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof Dr. Rahmi Örs ise ileri derece prematüre olarak dünyaya gelen bebeğin, erken doğum nedeniyle organlarının yeteri kadar gelişmediğini söyledi.

İlk başta solunum cihazına bağlı olarak yaşatılmaya çalışılan ve ciddi sağlık problemleri olan bebeğin yaşatılması için gereken kalp ameliyatının hastanede başarılı şekilde gerçekleştirildiğine dikkati çeken Örs, şimdi 2 kilo ağırlığında olan bebeğin kuvözde takibinin yapıldığını ve yakında taburcu edileceğini bildirdi.


RuffRyders 19 Mart 2011 12:41

Akraba evliliğinden sakının!
Türkiye'de tüm uyarılara rağmen fazla görülen akraba evliliği, çeşitli kalıtsal hastalıklara neden oluyor. İşte uzmanlardan uyarılar...

http://img849.imageshack.us/img849/7106/zakr07ac0c6307a356eabyw.jpg
ANTALYA - Akdeniz Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı ve Pediatrik Hematoloji Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Akif Yeşilipek, Türkiye'de akraba evliliği oranı fazla olduğu için çocuklarda bir çok kalıtsal hastalıkların görülme oranının da yüksek olduğunu bildirdi.

Prof. Dr. Yeşilipek, ''Türkiye'de bir çalışma yapsanız yapılan evliliklerin yüzde 30-35'inin akraba evliliği olduğunu bulursunuz. Bu evlilikler kalıtsal hastalıkları beraberinde getiriyor'' dedi.


Kemik iliği nakli deyince sadece kanser hastalarının akla geldiğini belirten Yeşilipek, kanser dışında bir çok kalıtsal hastalığı bulunan hastanın da kemik iliği beklediğini söyledi.


Kalıtsal hastalıkların bir kısmının sadece kemik iliği ile tedavi edilebildiğini kaydeden Prof. Dr. Yeşilipek, Akdeniz bölgesinde en çok görülen kalıtsal hastalığın halk arasında Akdeniz anemisi olarak bilinen talasemi olduğunu vurguladı.


Akdeniz Üniversitesi olarak yaklaşık 400 hastaya kemik iliği nakli yaptıklarını, bunun 150'sinin talasemili hastalar olduğunu ifade eden Yeşilipek, 100 civarında talasemili hastanın da kemik iliği nakli beklediğini bildirdi.


Çok sayıda çocuğun akraba evliliğinden kaynaklı bağışıklık yetmezliği sorunu bulunduğunu dikkati çeken Yeşilipek, ''Akraba evliliklerinde bu hastalıkların görülme ihtimali toplumun diğer bireylerine oranla daha fazla'' diye konuştu.


''ERKEK ÇOCUKLARIMIZ YAŞAMIYOR''

Akraba evliliği sonucu dünyaya gelen çocukların bir kısmının 1 yaşına gelmeden tekrarlayan ağır enfeksiyonlar nedeniyle kaybedildiğini, ailelerin ' bizim erkek çocuklarımız yaşamıyor' dediğini anlatan Yeşilipek, ''Bunun altında bağışıklık yetmezliği hastalıkları vardır, bunların bir kısmı akraba evliliklerinden kaynaklanıyor'' dedi.

'Lorenzo'nun yağı' filmine konu olan hastalığın da metabolik bir hastalık olduğunu vurgulayan Yeşilipek, kemik iliği nakliyle metabolik hastalıkların tedavisinin de yapıldığını anlattı.


''Son bir kaç yıl içerisinde kanserli yeni hasta sayımız oldukça arttı'' diyen Yeşilipek, bir kaç yıl önce yılda 40-45 yeni hastaya tanı koyarken şimdi 70-80 civarında yeni hastaya tanı konulduğunu bildirdi. Yeşilipek, ''Kanser hastalarımızda eskiye göre artış var ama bu bize gelen hasta sayısı. Bu bir sıklık çalışması olamaz, bununla biz (sayı arttı diyemeyiz)'' ifadelerine yer verdi.


LÖSEMİNİN BULGULARI

Yeşilipek, çocukluk çağı lösemilerinde erken tanı konulan hastaların ilaçla tedavi olma şansının yüzde 80 olduğunu belirtti. Çocukluk çağında löseminin bulgularının ateş, iştahsızlık, halsizlik, kanama olduğunu kaydeden Yeşilipek, şunları söyledi:

''Lösemililerin yarısına yakınının bulgusu ateş ama ateş bütün çocuklarda bir enfeksiyon durumunda görülen bir şey. Kanama da önemli bir bulgu. Trombosit sayısı düşünce ciltte kırmızı lekeler oluşuyor, burun kanamaları gibi durumlar görülebiliyor. Bu lösemi için bir ipucu olabilir ama bu ileri dönemlerde görülen bir bulgudur. Lösemi hastalarımızın üçte birinde kemik ağrısı görülüyor.''


Çocukların sağlıklı olması için dengeli beslenmesinin önemine değinen Yeşilipek, ''Çocuklar yeterince et yemeli. Balığı, taze meyve ve sebzeyi dengeli şekilde tüketmeli'' dedi.


pesimist 9 Nisan 2011 16:37

Travma Geçiren Çocuklar

Bir çocuk için hayatındaki en büyük travma ailesiyle ilgili yaşanan olumsuzluklardan oluşuyor. Özellikle anneyi kaybetmek çocuk açısından başa çıkılması çok zor bir duygusal çöküntüye yol açabiliyor.

Yaşı kaç olursa olsun anne her insan için hayatındaki en önemli figürdür. Psikolojide “Anne Yoksunluğu Sendromu” olarak tanımlanan bir sorun vardır. Bu sendrom annelerinden ayrı kalan özellikle 2 yaş altı çocuklarda görülür.

Protesto ve Çaresizlik Dönemi Başlar


Çocuk ilk olarak Protesto Dönemi’ne özgü bir tavır sergiler. Annesinden ayrı kalmasının verdiği özlemle ağlayarak bağırıp çağırarak tepki gösterir sakinleşmez uzun sürelerle tekrarlayan ağlama nöbetleri yaşar.

Ardından ‘Çaresizlik Dönemi’ olarak tanımlanan süreç başlar. Çocuk artık annesinin döneceğine olan inancını yitirmiş ve annesizliği kabullenmiş bir görüntü çizer. Son olarak ‘Ayrılık Dönemi’ olarak tanımlanan süreçte ise çocuk duygusal anlamda da annesini bırakırannesini aslında hem çok özler hem de çok öfke duyar.

Dolayısıyla tavır umursamaz ve ilgisiz gibidir. Bu süreçte anne gelse dahi çocuk ciddi olarak güvensizlik yaşar annesine tekrar bir sevgi yani bağlanma geliştirmekte korkuları vardır. Tekrar terk edileceğinden korkar. Bu travmayı yaşayan çocukların bazılarında ilerleyen yaşlarda duygusal ilişkiler geliştirmekte önemli sorunlar yaşadıkları duygusallıklarını kaybettikleri gözlenmiştir.

“Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu”

Daha büyük yaşlarda genellikle 18 yaş altındaki çocuklarda görülen ayrılıklarda çocukların ’Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu’ olarak bilinen bir sorun yaşadıkları görülür. Bağlandıkları kişilerden ve özellikle anne baba gibi hayatlarındaki en önemli bireylerden yoksun kalan çocuklar aşırı kaygı belirtileri verirler ve yakın aile bireylerinin başına kötü bir şey gelmesinden korkarlar. Kendilerini son derece güvensiz hissederler. Tek başına herhangi bir etkinliğe katılmak istemez diğer yakın aile üyelerinin yanlarında kalmak isterler.

Her ne sebeple olursa olsun özellikle anneyi kaybetmiş olmak yeri doldurulamaz bir eksikliktir ve maalesef çocuk bu eksikliği kalan hayatı boyunca hissedecektir. Hastalıklar sonucu bütün gidişatı izleyip annesinin ölümüne şahit olan çocuk da ani bir kaza ya da ölüm sonucu annesini kaybeden çocuk da ölümün nasıl olduğu konusundan daha çok annesini kaybetmiş olmanın verdiği ciddi sorunlarla uğraşmak zorunda kalacaktır.

Aşırı Tepki Normaldir

Anne kaybından hemen sonra aşırı tepkiler görülmesi son derece normaldir ve mutlaka bir uzman desteği alınmalıdır. Özellikle güvensizlik korkular diğer insanların ve kendisinin de ölebileceği korkusu bazen hayatın anlamsızlığı şeklinde olumsuz düşüncelere kapılma olarak gelişen duygu bozuklukları kişiye ve çevresindeki insanlara ciddi sıkıntılar yaşatabilir.

Gerçekmiş kadar inandırıcı olan baş ve karın ağrıları bulantı kusma halsizlik hissi gibi fiziksel sorunlar yaşayabilirler. Aynı şekilde gece uykuları bozulur ve kabuslar görebilirler. Yaşanılan duygusal çöküntü çok travmatiktir. Ağlama ve öfke krizleri zaman zaman şiddete yönelme ve hırçın davranışlar anne kaybından sonra ortaya çıkması muhtemel tepkilerdendir.

Çocuk annesinden konuşmak isterse duygularını anlatması sırasında sabırla dinlenmeli ve duyguları üzerine asla yorum yapılmamalı konuşma mümkün olduğunca sohbet havasında sürdürülmelidir. Çocuk olduğu unutulmadan ve acısına saygı göstererek çocukla ilişki kurulmalı ve bu konuda en büyük görevin aile üyelerine düştüğü unutulmamalıdır.

Kaynak: Travma Geçiren Çocuklar / Çocuk / Çocuk Psikoloji - Hürriyet Aile


RuffRyders 21 Nisan 2011 23:43

Çok televizyon izleyen çocuk risk altında!
Kalp hastalığı, yüksek tansiyon ve diyabet hastalıkları kapıda...

http://img716.imageshack.us/img716/4641/272122widec.jpg
Sidney Üniversitesinin, 6 ve 7 yaşlarındaki çocuklar arasında yaptığı bir araştırmada, bu çocukların göz arkasındaki atardamarlarının daha dar olduğu, bu durumun daha sonra bu çocuklarda kalp hastalığı, yüksek tansiyon ve diyabet görülme riskini arttırdığı saptandı.

Araştırmacı Dr Bamini Gopinath, "ebeveynlerin çocuklarını koltuktan kaldırıp çeşitli faaliyetlerde bulunmaya teşvik etmeleri gerektiğini" söyledi.


FİZİKSEL AKTİVİTE ÇOK AZ

Araştırılan çocukların televizyon başında günde ortalama 1.9 saat geçirdikleri, fiziksel aktiviteye ise günde 36 dakika ayırdıkları ortaya kondu.

Günde bir saat veya daha fazla fiziksel aktivite yapan çocuklarda atardamarların gözle görülür derecede daha geniş olduğu belirtildi.


Gopinath, çok sayıda fiziksel aktivitede bulunan çocukların, düşük seviyede yapan çocuklara göre daha iyi bir mikrovasküler profile sahip olduklarını ortaya çıkardıklarını, bu durumun da, sağlık için iyi olmayan davranışların mikrosirkülasyonu çok erken etkileyebildiği, daha sonraki dönemlerde de kalp hastalıkları ve yüksek tansiyon riskini arttırabildiği düşüncesini doğurduğunu kaydetti.


Araştırmacı, televizyon karşısında çok zaman geçirmenin fiziksel aktiviteye daha az zaman ayrılmasına, kötü beslenme alışkanlığına ve kilo alımına yol açtığını belirtti.


Araştırma, Sidney'deki 34 ilkokulda okuyan 6 ve 7 yaşlarındaki yaklaşık bin 500 çocuk arasında yapıldı.




pesimist 3 Mayıs 2011 22:01

Bademcik Enfeksiyonu


Kaynağı çoğu zaman üst solunum yolu enfeksiyonu olan boğaz ağrısına özellikle çocuklarda sık rastlanıyor. Çocukluk çağında en çok bademcik enfeksiyonu boğaz ağrısına neden oluyor. Peki bu hastalıktan çocuklarımızı koruyabilmek için ne gibi önlemler almalıyız?

Bademcik Enfeksiyonu (Tonsillit) Belirtileri

Çocuklarda ilk 3 yaşa kadar olan bademcik enfeksiyonlarının büyük çoğunluğu virüslere bağlı olarak gelişir. Bakterilerle enfeksiyon daha az olmakla birlikte belirtileri birbirinden farklıdır.

Virüslerle olan enfeksiyonlarda belirtiler

• Bademcikler üzerinde kızarıklık
• Hafif ateş
• Boğaz ağrısı
• Yutma zorluğu
• Burun akıntısı
• Öksürük
• Geniz akıntısı

Bakterilerle olan enfeksiyonlarda belirtiler

• 38-39 °C’nin üzerinde ateş
• Boğaz ağrısı
• Yutma zorluğu
• Bulantı kusma
• Bazen karın ağrısı
• Kulağa vuran ağrı
• Eklem ağrıları
• Boyunda ağrılı beze

Korunmak İçin Yapılması Gerekenler

Bulaşma en sık damlacık yolu ile direk temas ile ve mikroplu gıdalarla olur. Klimaların filtreleri mutlaka antibakteriyel ürünlerle periyodik olarak temizlenmeli hijyenik koşullarda üretilmiş gıdalar tercih edilmeli anaokulları gibi çocukların toplu olarak bulunduğu alanların havalandırma sistemleri mutlaka hijyenik olmalı ve temiz hava sirkülasyonu sağlanmalıdır. Bunlarla birlikte ortak kullanım alanlarında sıvı sabun tek kullanımlık havlu mendil gibi eşyalar temizlik için kullanılmalıdır.

Tedavisi Nasıldır?

Viral bademcik iltihabında etkisiz olduğu için antibiyotik verilmez. Ağrı kesici ateş düşürücü gibi şikayetleri giderecek ilaçlar verilir. Eğer bağışıklık sistemi zayıf hastalarda viral enfeksiyon görüldüyse ikincil gelişebilecek bakteriyel enfeksiyondan korumak amaçlı antibiyotik verilebilir.

Bakteriyel bademcik iltihabı düşünülüyorsa tedavide ilk tercih ilaç penisilindir. Bakteriyel bademcik iltihabında en sık etken halk arasında beta mikrobu olarak bilinen bakteridir. Bu bakterinin bu kadar önemli olmasının nedeni tedavi edilmemesi halinde akut romatizmal ateş adı verilen ve kalp eklemler beyin cilt tutulumu ile giden öldürücü olabilen hastalığa neden olmasıdır.

Özellikle 5-15 yaş arası çocuklarda bu hastalık görülür. Bu nedenle çocuklarda şiddetli yüksek ateş ile seyreden boğaz enfeksiyonlarında mutlaka doktora başvurulmalıdır.

Kulak Burun Boğaz Baş Boyun Cerrahi Uzmanı
Dr. Cem Erdurak


pesimist 9 Mayıs 2011 20:56

Bronşit çocukları ölüme götürebiliyor

Uzmanlar, ailelerin çocuklardaki kış hastalıkları konusunda dikkatli olmalarını istedi. Uzmanlar, yetişkinlerde akciğerlerdeki büyük hava yollarının iltihaplanmasına bronşit, çocuklarda ise küçük hava yollarının iltihaplanmasına bronşiolit adı verildiğini ve özellikle kış aylarında bu tür hastalıkların çok sık görüldüğünü kaydediyor.
Kayseri Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa Kendirci, çocuk bronşitleri için uyardı. Kendirci, bronşite yakalanan çocukların, balgam çıkaramayacakları için nefes borularının tıkanarak ölebileceklerini bildirdi.

Süt çocuklarında bronşiolite daha çok rastlandığını ifade eden Kendirci, “Öksürük, nefes darlığı, hışırtılı solunum ile kendini gösteren bronşiolit, küçük çocuklar için tehlikeli bir hastalıktır. Bronşiolite yakalanan süt çocukları, balgamı çıkaramayacakları için nefes boruları tıkanarak ölebilirler. Akciğerlerde zar delinmesi gelişebilir ve bir parçası sönebilir. 2 yaşın altındaki çocukların tedavisinde geç kalınmamalıdır. Akut bronşiolit, astım gelişme riskine karşı takip edilmelidir.” dedi. Kendirci, bronşiolit için nemli oksijen tedavisi ve kalp yetmezliğine sebep olmayacak bronşiolleri genişletici ilaçlar verilmesi gerektiğini kaydetti.


pesimist 9 Mayıs 2011 23:33

Çocuklara ”büyüyünce de giysin” mantığı yanlış

Çocuklarda sağlıklı ayak gelişimi için rahat ayakkabının önemli olduğunu belirten uzmanlar, ‘büyüyünce de giysin’ mantığı ile çocuklara büyük ayakkabı alınmaması uyarısında bulundu.
Okul öncesi alışverişe çıkan ailelere ayakkabı alırken dikkat edilmesi gerekenler konusunda bilgiler veren Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Feyyaz Akyıldız, erişkinlerde de olduğu gibi çocuklarda da rahat ayakkabı kullanımının önemine vurgu yaptı.
Ayakkabıda çok ağır malzeme kullanılmaması ve ayakkabı tabanının esnek olması gerektiğini belirten Akyıldız, ”Ayakkabının tabanı çok sert, kazık gibi olmamalı. Yere basıldığı anda adım geçişleri sırasında parmaklarla beraber ayakkabı tabanının aynı esneklikte katlanabilirliğinin olması gerekir” dedi.
Ayakkabı topuğunun hafif dolgulu ve sert olması gerektiğini kaydeden Akyıldız, topuğun içe ya da dışa kayma gibi ailelerin çok yakındığı deformasyona neden olmaması gerektiğini söyledi.
Özellikle düztabanlık sorunu olanlara orta yerindeki kubbesini destekleyen küçük bir pedi olan ayakkabı giymelerini öneren Akyıldız, ”Bunlar rahat, sağlıklı ayakkabı diye tanımladığımız ayakkabılarda bulunması gerekenlerdir” diye konuştu.
Ortopedik ayakkabı diye isimlendirme doğru değil
Bazı satıcıların ortopedik ayakkabı tanımlamasını kullandığını belirten Akyıldız, sözlerini şöyle sürdürdü:
”Bu doğru bir tanımlama değil. Ortopedik ayakkabılar var ama çok özel hastalıklarda, spastik çocuklarda, özel ayak anomalileri olan, doğumsal felçleri olan çocuklarda kullandığımız ortopedik ayakkabılar var. Bunlarda her probleme yönelik özel tanımlamalar yapılıyor ve kişiye özel ayakkabı imalatı söz konusu. Onun dışında ortopedik ayakkabı diye bir isimlendirme doğru değil. Ancak ayak sağlığı adına uygun ayakkabı gibi isimlendirmeler yapılabilir.”
Çocuklara ‘büyüyünce de giysin’ mantığıyla büyük ayakkabı alınmaması uyarısında bulunan Prof. Dr. Feyyaz Akyıldız, ”Çocukların hızlı büyümesi nedeniyle aileler büyük ayakkabı almayı tercih ediyor ama büyük ayakkabı alınması doğru değil. Eğer ayak, ayakkabıya yeterince hakim olamıyor ve çok hareket ediyorsa bu sıkıntı doğuracaktır. Büyük ayakkabı, ayakkabı vurması, ayakta yaralar açılmasına kadar gidebilir” dedi.
Ayakkabı satın alma saati önemli mi?
Küçük ayakkabının da ayağı rahatsız edeceğini belirten Akyıldız, ”Ayak, ayakkabı içerisine oturmalı, hafif bollukları olabilir. Ayağın ayakkabının burnuna iyice dayandıktan sonra arkada yarım santim dolayında bir boşluk kalıyor olması idealdir, bunun üzerine çıkılmamalı” diye konuştu.
Çocuklarda ayakkabı alma saatinin fark etmediğini kaydeden Akyıldız, ”Erişkinlere ayakkabıyı çok fazla ayakta kalmadan alınmasını öneriyoruz ama çocuklarda ayak şişmesi gibi durum söz konusu olmadığı için istenilen zamanda ayakkabı alınabilir” dedi.



pesimist 10 Mayıs 2011 10:41

Kusan bebek hasta olabilir

Bebeğiniz aşırı bir şekilde kusuyorsa vakit kaybetmeden hemen bir doktora başvurmalısınız. Çünkü bu durum, bebeğinizin bir hastalığa yakalandığının habercisi olabilir.
Bebeklerinin neden kustuğu, her anne-babanın en çok merak ettiği konuların başında geliyor. Bebeklerde beslenmeden sonra sızıntı şeklinde beliren çıkarma normal bir durum olarak görülürken, özellikle zorlanmalı kusmaların, hastalık habercisi olduğu belirtiliyor.


Bebekteki kusma hastalık habercisi

Araştırmalar, bebeklerin ilk 3 aylık döneminde yaklaşık yüzde 80′inin günde en az 1 kere kustuğunu ortaya koyuyor. Alman Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Alper Soysal, bebeklerdeki kusmanın öncelikle bir hastalık değil de, bir bulgu olarak değerlendirilmesi gerektiğine işaret etti.


Önleyici ilaç vermeyin

Kusmanın bir hastalığa bağlı olarak geliştiğini ifade eden Uzman Dr. Soysal, şunları söyledi:
“Bebeğe uygulanacak tedavinin temelinde, direkt olarak kusmaya yönelik değil, kusmaya neden olan hastalığın ne olabileceğinden yola çıkılmalı. Kusmanın yol açtığı hastalık bulunduğu zaman, buna uygulanacak tedavi ile kusma da ortadan kalkıyor.
Kusan bir bebeğe, bir uzmana danışmadan kesinlikle kusmayı önleyici ilaçlar verilmemeli. Önemli olan, kusmaya neden olan hastalığı tedavi etmektir.”
Uzman Dr. Alper Soysal, zorlanarak kusan bebekte mide bulantıları ve öğürtü görüldüğünü belirterek, kusulan besinlerin ağızdan fışkırır tarzda çıktığını ifade etti. Soysal’a göre, bu tip kusmaların en sık görülen nedenleri şöyle sıralanabilir.
- Bağırsak tıkanıklığı
- Yemek borusunun mideye bağlandığı kısmın kapalı olması (özofagus atrezisi)
- Bağırsak darlığı
- Bağırsağın belirli bölümlerinin olmaması
- Karın organlarının göğüs içinde fıtıklaşması
- Mide darlığı (pilor stenozu)





Saat: 14:10
Sayfa 3 / 4

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık