![]() |
ÜMİT YAŞAR OGUZCAN : SONYAPRAK Son Yaprak Ulkenin batisindaki küçük bir mahallenin bir sokaginin neredeyse tamami ressamlardan olusmaktaydi. Bu mahallede, üç katli bodur bir tugla yigininin tepesinde iki kiz arkadasin stüdyolari bulunmaktaydi. Alt katlarinda ise yasli bir ressam otururdu. Günlerden bir gün kiz arkadaslardan biri zatürree hastaligina yakalandi. Genç kiz günden güne eriyordu. Bir gün, arkadasi resim yaparken O da yataginda pencereden disari bakiyor ve sayiyordu...geriye dogru sayiyordu. "Oniki" dedi, biraz sonra da "onbir"; arkasindan "on", sonra "dokuz"; daha sonra, hemen birbiri ardina "sekiz" ve "yedi". Arkadasi merakla disari bakti. Sayilacak ne vardi acaba?Görünürde sadece kasvetli, bombos bir avlu ile alti yedi metre ötedeki tugla evin çiplak duvari vardi. Budakli köklerinden çürümüs, yasli mi yasli bir asma, tugla duvarin yari boyuna kadar tirmanmisti. Dönüp arkadasina"Neyin var?" diye sordu. Hasta kiz fisilti halinde" alti" dedi. "Artik hizla düsüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardi. Saymaktan basima agri giriyordu. Ama simdi kolaylasti. Iste biri daha gitti. Topu topu bes tane kaldi simdi." "Bes tane ne?" diye sordu arkadasi. "Yapraklar, asmanin yapraklari. Sonuncusu da düsünce, ben de mutlaka gidecegim.Hissediyorum bunu." Arkadasi ona saçmalamamasini söyleyip içmesi için çorba götürdü. Fakat O; "Iste bir tanesi daha gidiyor. Hayir çorba filan istemiyorum.Bununla geriye dört tane kaldi. Hava kararmadan sonuncusunun da düstügünü görmek istiyorum. Ondan sonra ben de gidecegim."diyerek cevap verdi. Genç kiz uykuya daldiginda arkadasi da alt katta ki yasli ressama ziyarete gitti. Bu sirada yaprak olayini da anlatti yasli adama. Yukari çiktiginda arkadasi uyuyordu. Ertesi sabah hasta kiz hemen arkadasina perdeyi açmasini söyledi. Ama hayret! Hiç bitmeyecekmis gibi gelen upuzun gece boyunca araliksiz yagan yagmur ve siddetle esen rüzgardan sonra, bir asma yapragi hala yerinde duruyordu. Sapina yakin taraflari hala koyu yesil kalmakla birlikte, testere agzi gibi tirtilli kenarlarina ölümün ve çürümenin sari rengi gelmis olan yaprak, yerden alti yedi metre yükseklikteki bir dala yigitçe asilmis duruyordu. "Bu sonuncusu" dedi hasta kiz."Geceleyin mutlaka düser diye düsünmüstüm. Rüzgari duydum. Bugün düsecektir, o düstügü an ben de ölecegim." Agir agir geçen gün sona erdiginde onlar alacakaranlikta bile, asma yapraginin duvarin önünde sapina tutunmakta oldugunu görebiliyorlardi. Derken siddetli yagmur tekrar basladi. Hava yeteri kadar aydinlanir aydinlanmaz, genç kiz hemen perdenin açilmasini istedi. Asma yapragi hala yerindeydi. Genç kiz, yattigi yerden uzun uzun yapragi seyretti. Sonra arkadasina seslendi. "Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan oldugumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yapragi orada tuttu. Ölümü istemek günahtir. Simdi biraz bana çorbaverebilirsin."dedi. Aksamüstügelen doktor ayrilirken; simdi alt kattaki bir hastaya bakmam gerekiyor. Yasli bir ressammis sanirim. O da zatürree. Yasli adamcagiz çok agir bir durumda, kurtulma umudu yok ama daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldiriliyor dedi. Ertesi gün doktor: "Tehlikeyi atlattiniz, siz kazandiniz." dedi. O gün ögleden sonra arkadasi artik iyilesmis olan arkadasina alt kattaki yasli adami anlatti. Yasli adam iki gün hastanede yattiktan sonra ölmüs. Hastalandigi günün sabahi kapici onu asagida, odasinda sancidan kivranirken bulmus. Pabuçlari, elbisesi bastan asagi sirilsiklam, her yani buz gibi bir haldeymis. Öyle korkunç bir gecede nereye çiktigina akil sir erdirememisti kimse. Sonra, hala yanik duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene sürüklene çikarilmis bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine karismis sari, yesil boyalarla bir palet ve saga sola saçilmis bir kaç firça bulmuslar. O zaman o son yapragin sirri da çözüldü. Rüzgar estigi zaman bile yerinden oynamayan yaprak, yasli ressamin saheseriydi. Yasli adam, son yapragin düstügü gece oraya bir yaprak resmi yapip yapistirmisti. |
YALNIZ BİR OPERA Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda Yorgun,kirli ve umutsuz geçmişim Oysa bilmediğin bir şet vardı sevgilim Ben sende bütün aşklarımı temize çektim İmrendiğin,öfkelendiğin,kızdığın yada kıskandığın diyeli Yani yaşamışlık saydığın geçmişim Dile dökülmeyen tenhalığında Kaçırılan bakışlarda Gündeliğin başı boş ayrıntılarında Zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbette üzerinde durulmuyordu. Sense kendini hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, Biraz daha sevdiğim biraz daha fazla önem verdiğim Başlangıçta doğruydu belki Sıradan bir serüven rasgele bir ilişki gibi başlayıp Günden güne hayatıma yayılan, Büyüyüp kök salan, Benliğimi kavrayıp, Varlığımı ele geçiren bir aşka bedeldin Ve hala bilmiyordun sevgilim Ben sende bütün aşklarımı temize çektim Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana Bütün kazanan gibi TERKETTİN murathan mungan |
Yalnızlığım Birer birer silinir aklımdan herşey, Sadece kendimle başbaşayım, Ne acıları yaşamak isterim, Ne de sevdaları, Duygusallığım alıp götürür beni, Bir geceyi düşünürüm, Bir de o gecenin matemini, Sessizliğimi de çekerim içime doğru, Düşlerimin aynası olur yalnızlığım, Açmadıkça o güzel çiçekler, Kaybolacak içimden ruhum, Karışacağım kendime, Kalacağım yine yalnızlığa, Yapayanlız. Nazım Uzun |
O Dağların Kızıydı!!! O Dağları kızıydı!!! Adı: Selver'di.... O heybetli toros dağlarının kızıydı, Gözlerini denizden, Yüreğini dağlardan... Ormanlardan, sevgiden dermişti... O dağların kızıydı Adı: Selver'di, Bir namlunun gölgesin de, Zorla!... Bekaretini verdi! Kimseye anlatamazdı, söyleyemezdi, Anlatsa bile kimse ona inanmazdı! Yedi ay sonra anladılar! Önce ağabeyleri, sonra babası; Allah ne verdiyse... Anlatamadı dinlemediler! Gözyaşları karıştı yüreğinden akan kana... Satıldı sonra, babası yaşında adama Karnında 7 aylık bebeğiyle... Babası yaşında beş çocuklu adama! Şimdi onun çiftliklerinde köle! O dağların kızıydı; adı: Selver'di... Umutlarını, hayallerini, yarınlarını... Bir namlunun gölgesinde; zorla! O namussuza verdi... Ve bir kere bile göremeden; Koklayamadan, saramadan bebeğini... Bir kere bile!.. Onuda verdiler yaban ele O namussuz mu? Hala yaşıyor köyde, Utanmadan, yüzü kızarmadan Hala yaşatıyorlar onu! Bizim köyde!.... Selver!se hala köle, Beş çocuklu adamın çiftliklerinde... Hayvanlarla eşit muamelede!... alintidir--sairini bulamadim..özür diliyorum..ama paylasilmali bu siir.. insanlara verecegi dersler oldugunu düsünüyorum.. siir hakkinda olumlu-olumsuz düsüncelerinizi paylasin arkadaslar... siirleri yazib birakmak yerine, elestirilerimizi de yazalim.. |
DORUKLARA SEVDALANDIM Filiz filiz harelendim dağlara uymak için Kan gölünde kurulandım hayatı duymak için Kavgalara kuyulandım sabaha varmak için Kavgalara kuyulandım sabaha varmak için. "Kekik kokusu duydum Kekik kokusu koynunda huysuz gecenin Uyandım birdenbire Haydi dedim yüreğim gidelim bu şehirden Bu şehir koparmak istiyor beni özlemlerimden Yorgunum; Çünkü yorgunluğumun yaşamak gibi bir anlamı var Yine de yaşamaktan duyduğum mutluluğun tadına Düşmanlarım ulaşamazlar..." Katarlar gelir geçer bir geceden bir geceye Yüreğim yare yare iz bırakır bin acıya Gün olur şafaklanır karanlıklar bin parçaya Gün olur şafaklanır karanlıklar bin parçaya. Denizlerde dalgalandım taşları oymak için Doruklara sevdalandım ışığa doymak için Irmaklarda durulandım dağları duymak için Irmaklarda durulandım dağları duymak için. "Bir kuş çiz yavrum yüzüme gözyaşınla Bir kuş tel tel kirpiklerim kanat olsun Bir kuş çırpınan kalbi dudağımda Bir kuş yavrum sıcaklığın beni bulsun. Bahar gelmiş balam benim Bahar gelmiş dayanmış Dalda yaprak bebeciğim Suda köpük uyanmış Kuzulara özenmiş kızım benim Körpe sesler dinlenmiş Ay ışığında yanmış yavrucuğum Onun için beyazmış." Şarkılar gelir geçer bir heceden bir heceye Yüreğim yare yare yankılanır bin acıya Gün olur ufalanır karanlıklar bin parçaya Gün olur ufalanır karanlıklar bin parçaya NİHAT BEHRAM |
Gitme Kal Diyemedim Bir sevda dudağında tutsak kaldı özlemim uzun kara trenler alıp götürdü seni hasret boyu uzayan raylara döküldü gözlerim bütün insanlar ağladı sen giderken. bütün istasyonlar gözyaşlarına boğuldu bir ben ağlamadım inanki, bir ben ince bir duman gibi kaybolup gittin oysa seni sevdiğimi söylememiştim daha sensiz yaşamayacağımı, sana aşkımı anlatamamıştım gitme kal, giden ben olayım gitme kal diyemedim kahrolası gururum, kahrolası dilim arkanı dönüp giderken hıçkırıklar düğümlendi boğazıma kızdım ,bağırdım , haykırdım, isyan ettim yine de seni sevdiğimi söylemedim ardında ağlayan bir çift göz paramparça bir yürek ve dalları kırılmış bir ağaç gibi baktım ama gitme kal diyemedim kahrolası gururum, kahrolası dilim gittin hayallerim ardında yaprak yaprak düşüyordu bir çocuk üşüyordu elleri cebinde dalında bir gelincik ağlıyordu bir dağ yanıyordu içimde gitme, gidersen baharda git sonbaharda gitme yapraklar düşmesin ardında diyemedim kızdım ,bağırdım , haykırdım, isyan ettim yine de seni sevdiğimi söylemedim kahrolası gururum, kahrolası dilim gitme kal diyemedim .../ bir rüzgara açarım şimdi kalbimi bir de sulara alıp getirsinler diye sevgimi sana bir tutam sevgiydi yaşam kalbimde bir yudum hasret oldu döküldü gözlerimde tane tane -- B u K e T |
Güne doğmak… Acılarla yoğrulmuş yüreğine girmek için Zemzemle yıkayıp yüreğimi Arındırdım geçmişin tüm kasavetinden Titreyen dudaklarımdan döküldü adın Dolunaya dönüşürken ilk akşamın hilali Kabardı sevginin coşkusuyla ruhum Her şey yeni bir güne doğmak Yeni bir güne umutla bakmak için Huzurlu muyum yatağında akan su gibi Huzurlu musun aynaya baktığın gün gibi Mevsimin geçmişliği mi geriyor sevdayı Cümlelerinle gelen ışıkla genişliyor yüreğim Genişliyor bir hilalin koynunda acım Bu Şubat çok ılık esiyor be canım Eriyor eriyor kılcal damarlardaki kanım Ya ışık saçan gözlerin hangi renkte Ellerime sarılıyor sanki saçların En siyah gecenin ayazında çıktım Bağrım açık tırmanmak için yamaçlarına Sevda gibi kesiyor uzaklığın Uzaklığın kadar yakınlığın Gözlerime doluyor sevdanın kanları Yeni bir vadinin kutlu müjdesini vererek Bir turna geçiyor karanlığımdan Ve sen ey uzaktaki Dolunaylarımı oluşturacak tek hilalim 12.02.2007 Dr.Hamza Yasar OCAK |
İKİ SATIR Her günün akşamı kalem elimde İnan iki satır yazamıyorum Bir bir dolanıyor sözler dilimde İnan iki satır yazamıyorum Bu hasret gerçekten bitirmiş beni Bana çok görüyor severken seni Kaldıramıyorum yorgun bedeni İnan iki satır yazamıyorum Bıraktığın izler gönlümde ne çok Dokundukça yakar sanki kızgın ok Kağıt kalem nemli çizgi desen yok İnan iki satır yazamıyorum Engin NAMLI |
Elveda * sana elveda demiyorum biz ayrılırken yasta belki karşılaşırız yan yana musalla taşında sende affetmedin acı desenli bakışlarımda bittik elveda demeden biten aşkın iflasında * iki gözüm vardı şimdi ağlamaktan tanınmayan hiçbir şiir kuru değil , gözyaşımla yazılmayan sensiz içim yatalak , dışım dirhem dirhem yaşayan içimdeki çocuktu aşkı yalan gölü sanmayan * sana kapanmışken çaresizdim , şimdi naçar kaldım yarınlar pembe , beklentim yeşildi uzağa baktım mutsuzluğa demir atmışım yeni yeni anladım elvedaların kölesi olmuşken yaşayamadım * Serdar San İzmir , 17.09.2006 |
Alıntı:
canim..kusura bakma.. acik renk kullaniyorsun.. okumakta zorlaniyorum.. alinti yapip renklendirdim..izninle..:)) yüreginden öpüyorum arkadas.. harika paylasimin icin.. YUVARLAĞIN KÖŞELERİ Aşka gönül ile düşersen yanarsın. Zeka ile düşersen kavrulursun. Akıl ile düşersen çıldırırsın. Duygu ile düşersen gülünç olursun. Aşka düşmezsen kalabalığa karışırsın, ezilirsin. Sersem sersem bakınıp durma bir yol seç. Özdemir Asaf |
Fakir Bir Şimal Kilisesinde Şeytan İle Rahibin Macerası İlkönce yağmurla sonra birdenbire açan güneşle başlamıştı sabah. Henüz ıslaktı asfaltın solundaki tarla. Harp esirleri çoktan iş başındaydılar. Topraktan nefret duyarak - halbuki köylüydü birçoğu - tıraşlı ve korkak çapalıyorlardı patatesleri. Suluboya, solgun resimleri hatırlatıyordu insana köy kilisesinden gelen çan sesleri. Pazardı. Kilisede erkeklerin hepsi ihtiyardı kadınların değil, içlerinde büyük memeli kızlar, ve sarı saçlarına ak düşmemiş anneler vardı. Maviydi gözleri. Başları önde, kalın, kırmızı ve harap parmaklarına bakıyorlardı. Terliydiler. Haşlanmış lahanayla günlük kokuyordu. Kürsüde muhterem peder "beyannameyi" okuyordu, - gözlerini gizleyerek -. Renkliydi pencere camlarından biri. Bu camdan içeri giren güneş duruyordu genç bir kadının bembeyaz ensesinde eski bir kan lekesi gibi. Ve hiçbir zaman doğurmamış olan göğüssüz ve kalçasız bir Meryem'in kucağında bir çocuk : başı öyle büyük o kadar inceydi ki kıvrılmış bacakları hazin ve korkunçtu. Önlerinde kandil yanıyordu eski sert ve boyalı tahtayı aydınlatıp... İki adam boyundaydı tahta heykel. Şeytan saklanmıştı arkasına - kaşları çekik, sakalı sivri, Mefistofeles olması muhtemel,-- ve âlim bir tebessümle dinliyordu muhterem pederi. "- Avrupa'nın bekası, (okuyordu beyannameyi muhterem peder) Avrupa'nın bekası için harbediyoruz." Dinliyordu Şeytan sivri sakalında keder ve âsi ve selîm aklına dayanılmaz bir ağrı vermekteydi yalan. Okuyordu rahip : " Avrupa milletleri el ele verip harbediyoruz, ve mutlak imha edeceğiz medeniyet için tahripçi bir unsuru." Şeytan bir parça yana itti Meryem'in heykelini ve havada sihirle efsun alâmetleri daireler çevirip kaldırdı elini rahibe doğru - etsizdi, uzundu bu el, hakikat gibi, kemikli ve kuru -. Ve ne olduysa o anda oldu işte. Renkli camın altındaki kadın çırılçıplak göründü kıpkırmızı güneşte. Memeleri ağırdı ve sarı ipek gibi parlıyordu karnının altında tüyler. Düşürdü kâadı muhterem peder ve Şeytan'ın iğvasıyla hakikati bağırdı : "- Karşı koymak günü geldi en büyük tehlikeye. Harbediyoruz, fuhşun bekası için, kerhane kapıları kapanmasın diye. Ve sen orda, arkada içinde beyaz entarisinin bir erkek çocuğu gibi duran, sen ****** olacaksın kızım. Sana firengi ve belsoğukluğu verecekler büyük şehirlerimizden birinde. Baban dönmeyecek Yatıyor şimdi yüzükoyun çok uzak bir toprağın üzerinde. Şimdi kan içindedir etli, kalın kulaklar ve ince kollarının dolandığı boyun. Yattığı yerde yalnız değil. Hareketsiz duran tanklarla, terk edilmiş toplar sahada." Kendi sesinden ürkerek sustu rahip. Orda, arkada, beyazlı kız ağlıyordu. Kadife ceketli bir erkek - ihtiyar orman bekçisi civar çiftliğin - bir şeyler söylemek istedi. Sivri sakalını kaşıdı Şeytan, rahibe : "Devam et," - dedi. Ve muhterem peder başladı tekrar konuşmaya : "- Harbediyoruz : pazar ve mal nizamının bekası için. Kömür, lâstik ve kereste, ve kendi değerinden fazla yaratan iş kuvveti satılmalıdır. Patiska, benzin buğday, patates, domuz eti ve taze gümrah bir sesin içindeki cennet satılmalıdır. Güneşli bahçesi ve resimli kitapları çocukluğun ve ihtiyarlığın emniyeti satılmalıdır. Şan, şeref ve saadet, ve kuru kahve topyekun pazar malı olup tartılıp, ölçülüp, biçilip satılmalıdır. Harbediyoruz : harbi bitirdiğimiz zaman aç, işsiz ve sakat - harp madalyasıyla fakat - köprü altında yatılmalıdır..." Yine sustu muhterem peder. Şeytan emretti yine : "- Naklet onun macerasını, o ne idi, ne oldu, anlat..." Ve anlattı rahip : "- Onu hepiniz hatırlarsınız, toprağın içindeki bir patates tohumu gibi fakir, çalışkan ve neşesiz geçti çocukluğu. Sonra uyandı birdenbire on yedi yaşına doğru. Yine fakirdi, çalışkandı. Fakat aylarca gidip bulutsuz bir denizde altında sönük yelkenlerin sanki çok sıcak bir sabah ufukta apansızın yeni bir dünya keşfeder gibi buldu neşeyi... Mahallede sesi en güzel olan insandı ve en güzel mandolin çalan. Hatırlıyorsunuz değil mi size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin ve mavi kurdelesini mandolininin?.. İçinizde kimin kalbini kırdı, kime yalan söyledi, sarhoş olduğu vaki midir, ve kiminle dövüştü? Çocuklara saygısını ve ihtiyarlara şefkatini inkâr edebilir miyiz? Belki biraz kalın kafalı fakat kalbi bir balık yavrusu gibi temiz onu geçen sene harbe gönderdik. Şimdi gerilerinde cephenin işgal altındaki bir köyün odasındadır. Baygın bir kadının ırzına geçmekle meşgul bir tahta masanın üzerinde. Beli çıplak pantolunu dizlerinde başında miğfer ve ayaklarında kısa, kalın çizmeler. Yerde iki çocuk ölüsü yatıyordu direkte bağlı bir erkek. Dışarda yağmur yağıyor ve uzaktan uzağa motor sesleri. Kadını masadan yere iterek doğrulup çekti pantolonunu... Halbuki hepiniz hatırlarsınız onu, hatırlıyorsunuz değil mi size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin ve mavi kurdelesini mandolininin?" Yine birdenbire sustu muhterem peder. (Susabilmek bir hünerdir insanın ağzından çıkan sözler kendine ait olmazsa.) Fakat tahta Meryem'in arkasından yine emretti Şeytan : "- Rahip, devam et," - dedi. Ve devam etti rahip : "- Harbediyoruz. Çalıştırılan insan yığınları birbirine devrederek zinciri, karanlık ve ağır, beton künklerin içinde akmalıdır. Ve sen kocakarı - ön safta, solda, diz çöküp yüzü eski bir kâat gibi buruşuk olan - seni temin ederim ki kilise kapısında oynayan torunun - beş yaşında, başı altın bir top gibi yuvarlak - dedesi, senin kocan, babası, senin oğlun ve komşuların gibi kömür ocaklarında çalışacak. Hiçbir şeyi ümit etmemeyi öğrensin. Bu maksatla uçuyor bombardıman birliklerimiz tasavvur edilmeyecek kadar çok ölüm taşıyıp iki gergin kanatla. Ve motorlarına benzinle beraber belki bir parça keder dolarak (öldürenlerde tevehhüm edilen keder gibi bir şey), uçuyor av kuvvetleri himayesinde olarak bombardıman birliklerimiz birbiri ardından giden dalgalar halinde... Harbediyoruz : öldürdüklerimizin sayısı - bizden ve onlardan aralarında meme çocukları da var - şimdilik beş altı milyon kadar. Harbediyoruz : kundak bezinin çeşidiyle belli olmalı herkesin yeri. Harbediyoruz : parlasın edebiyen diye sabah güneşlerinde hapisane demirleri..." Hakikat çok taraflıdır. Fakir bir Şimal kilisesinde - Şeytan'ın iğvasıyla da olsa - fakir bir papaz onu o kadar uzun anlatamaz. İnzibat kuvvetleri aldı haberi - kadife ceketli orman bekçisinden - gelip indirdiler kürsüden muhterem pederi. Ve asfalt yolun üzerinde arasında silâhlı iki adamın giderken muhterem peder Şeytan baktı arkasından : çekik kaşlarında ümit ve sivri sakalında keder. 12.9.1941 Not : Alamanya yıkıldı. Temerküz kampından kurtarıldı muhterem peder. Ve yine Şeytan'ın iğvasına uymasaydı eğer önemli Alaman demokratlarından biri olurdu bugün Anglo-sakson işgal bölgelerinden birinde. Halbuki yine uydu Şeytan'a. Ve yine bir pazar günü ve aynı kilisede yine batılı müttefikleri meth ü sena edeyim derken 41 yılında söylediklerinden bazı fasılları tekrarladı aynen bilhassa mal nizamına ait olanları. Ve Katolik bir Amerikan subayının emriyle (tevkif edilmediyse de bu sefer) kovuldu kiliseden muhterem peder. Yine arkasından baktı Şeytan : çekik kaşlarında biraz daha çok ümit sivri sakalında biraz daha az keder... 1946 Şubat 17 Nazım Hikmet Ran |
Lavinia İçin Sonnet sana da yaş yaraştığı söylenir, öyle değil!.. birden bir dal kırılır, hani düşer ya suya, sen o akarsusun... akma!.. kendine eğil, orda gördüğün dalı,. ey solgun lavinia, sanki tanır gibisin... belki eski yerinden göçmüş bir yaz sözünde unutulan zakkumu usulca büyüttündü, akarak ta derinden; anımsa, öpüşlerdeki taşı, çakılı, kumu... nerde bir yaz olduysa o dalı taşır şimdi; ah! al götür, al götür... bırakma bir kuytuda; sen onu bıraktıkça ona yaraşırım şimdi yaş... ansızın köpüklerle sevişen bir duyguda... kırık... o yaz aynalarda dürülsün diye güya sana yaş değil elbet, yaz yaraşır lavinia... Hilmi Yavuz | |
BAŞ ÖRTÜSÜ* Ne demekmiş “Yasak! ” İşiniz mi kalmadı Yapacak? Ne diye karışırsınız Saçımıza-başımıza, Bizi oyuncağınız mı sandınız Bakıp yaşımıza? Sebebini anlatamayacağınız Çocukça bir devrin hevesinden Karşınızdaki en güzel portreleri Mahrum ettiniz çerçevesinden! Kim demiş ki: “Başörtüsüydü o! ” Başımızın -renk renk- Süsüydü o! Altında saçlarımız, Arkadan, ne hoş sarkardı; Kimimizde -örgü örgü- sarmaşıklaşır... Kimimizde, su olup akardı! Şu, bu nâmına “Yasak! ” demiş Bulundunuz, tezelden; Ne olurdu, anlasaydınız biraz da, Güzellikten, güzelden! Siz, bizden değilsiniz, Tanımıyoruz hiç birinizi, Çekin başımızdan Ellerinizi! Bir gericilik tutturmuşsunuz; Gericilik değil, Türk'ün köy modasıdır bu... Üstelik, ninemizin başımızda Taşıdığımız hatırasıdır bu! Dediniz: “Çıkacak başınızdan Başörtünüz! ” Alın -öyleyse- onunla Yüzünüzü örtünüz! * Bayrak şairimiz Arif Nihat ASYA'nın "Baş örtüsü" isimli şiiridir. |
BENİ GÜZEL HATIRLA Beni güzel hatırla! Bunlar son satırlar... Farzet ki, bir rüzgârdım, esip geçtim hayatından ya da bir yağmur sel oldum sokağında sonra toprak çekti suyu... Kaybolup gittim, belki de bir rüya idim senin için. Uyandın ve ben bittim... http://www.balcanet.net/resima/ivirzivir/siir10114-gul.jpg Beni güzel hatırla! Çünkü; sevdim seni ben, herşeyini... Sana sırdaş oldum, dost oldum, koynumda ağladın. Yüzüne vurmadım hiçbir eksikliğini, beni üzdün, kınamadım. Alışıktım vefasızlığa, el oldun aldırmadım... http://www.balcanet.net/resima/ivirzivir/siir10114-gul.jpg Beni güzel hatırla! Sayfalarca mektup bıraktım sana. Şiirler yazdım her gece, çoğunu okutmadım. Sakladım günahını, sevabını içimde sessizce gittim... Senden öncekiler gibi sen de anlamadın. http://www.balcanet.net/resima/ivirzivir/siir10114-gul.jpg Beni güzel hatırla! Sana unutulmaz geceler bıraktım sana en yorgun sabahlar... Gülüşümü, gözlerimi, sonra sesimi bıraktım. En güzel şiirleri okudum gözlerine baka baka, söylenmemiş "Merhaba"lar sakladım her köşeye vedalar bıraktım duraklarda. Ne ararsan bir sevdanın içinde fazlasıyla bıraktım ardımda. http://www.balcanet.net/resima/ivirzivir/siir10114-gul.jpg Beni güzel hatırla! Dizlerimde uyuduğunu düşün, saçını okşadığımı, üşüyen ellerini ısıttığımı, mutlu olduğun anları getir gözünün önüne. Alnından öptüğüm dakikaları... Birazdan kapını çalan kişi olabileceğimi düşün şaşırtmayı severim biliyorsun. Bu da sana son sürprizim olsun. Şimdi, seninle yaşanan günleri ateşe veriyorum beni güzel hatırla. Gidiyorum... Okan Savcı |
rubailer / 2 2 devrin yüzü çıplak küle yangın satasın yanmaz beşerin zulmü ki âteş tutasın dardan geçemez aklı selim darda kalır yoktur edebin aslı ki sevdâ katasın mef'ûlü mefâîlü mefâîlü feûl Ferhat Gülsün |
UNUT BENİ CAN Bu kaçıncı gece hasretinle yandığım Kaçıncı gece yıldızları yıkadığım göz yaşlarımla? Mesafeler yırtıldı hıçkırıklarımla Bosnalı kadınlar duydu feryadımı. Sen, sen duymadın mı can? Ne vardı bu kadar uzak yerlerde açacak? Benden uzak o iklimlerin, Benden uzak o şehrin, Kahrolası o kalabalıkların Benim kadar ihtiyacı mı vardı sana, Benim kadar hasret çekti mi Kahrolası o şehrin semaları, Benim kadar yandı mı? Ne vardı can? Ne vardı uzak iklimlerde açacak? Ne vardı Kendimizi bu kadar kahredecek? Kara trenler umut olmamalıydı, uzayan yollarda kalmamalıydı bakışlar. Dünya, bir tek nokta olmalıydı can... Bir tek noktada doğmalıydık. Dönüp dönüp sana varmalıydı yollar, Ben, hep hasret türküleri söylememeliydim, Sen, hep hasret şiirleri okumamalı. Hasret diye bir söz olmamalıydı lügâtlarda Geceler boyu hergün göz yaşlarımla ıslanmamalıydı yıldızlar. Gönlüm bu sevdaya dar gelir oldu Boğuyor karanlıklar can... Mesafeler kurşun oldu amansız, Feryadıma şahit oldu yıldızlar Can... Can... Hasretin ağır bir yük omuzlarımda. Ben çekmekten usandım, sen usanmadın mı? Bildim, bitmeyecek bu hasret! Uzak iklimlerde açmış iki çiçeğiz. Hangimiz gelsek diğerinin yanına, Kuruyup, kaybolacağız. Ben, kıraç topraklara döndüm can, Ben, kurumuş dereler gibiyim. Issız mağaralarda kaldı umudum. Belli bu sevda kahredecek bizi, Unut be can... Unut bu sonu gelmez sevdamızı... bırak yeni güneşler doğsun semalarında bulutlar gizlemesin yıldızlarını yeniden başlasın herşey yeniden doğ bensiz şafaklarda. Unut can, unut senin için yazdığım sevda şiirlerini. De ki; bir rüya idi bitti. De ki; bir hayaldi, solgun aynalarda yansıyan. De ki; bir romandı, sonu koskoca bir hiçle biten. Unut beni can, Unut vakit varken... Bırak hasretin bana kalsın. Varsın cehenneminde kavrulsun gönlüm. Ben yine her gece saçlarını koklayayım uzak yıldızlarda. Gözlerimde takılı kalsın hayalin. Sen unut can, sen unut! Kahredersem, Milyon kere kahrolayım! Mehmet Taş |
KANIYOR SENSİZLİĞİM Okşayarak getirirdin teneke kutularda dokunun derdin kolonya neymiş dokunurduk hafiften kokular yayılırdı, ağır eylül akşamlarına Beslemesin diye anneler: çocukların postallarda büyütülüp kanlarının, zor ağacına vuran şafak rüzgârlarında kurutulduğu günlerdi Kururdu kanım düşünemezdim, fesleğenleri ellerinin dokunduğu yerden öpmenin değerini Göndermek istemezdin bilirdim korkularındı sokak, yitirdiğin güvendi ne zaman gidecek olsam kısık ateşlerde, uzun çaylar demlerdin 1 Mayıs sabahı şimdi bayramlık simlerini salıyor güneş humuslaşan kentin sokaklarına Yürüyoruz... üniversite, fabrika biraz zamana sildirmiş yağmura yıkatmış biraz dipçik izini yakasında rozet gibi panzer gölgesi Uzatıyorum elimi resmine acıyor tenim özlemin törpü tinimde kanıyor sensizliğim Ali Rıza KARS |
LİMON ÇİÇEKLERİ Sen, benim Akdeniz’in limon bahçelerinde büyüdüğümü bilirsin. Limon ağaçları narindir. Çiçekleri de öyle. Minicik beyaz yaprakları vardır umut dolu. Emek verirsen yeterince, meyveye dönüşeceklerdir. Seversin onları, sularsın. İlaçlar, gübrelersin. Gözün gibi, kızın gibi bakarsın onlara. Senin benim gibi konuşmazlar. Ama onların da dilleri vardır anlayana. Çok su verirsen çürür, suyu esirgersen kururlar. Korumazsan böcekten, haşarattan hastalanır hatta ölürler. Onyedisinde bir gelin gibi ürkektir onlar. Üstelik savunmasız. Bir o kadar da vermeye hazır. Ama dedim ya... Emek ister, sabır ister, yürek ister, en önemlisi sevgi ister onlar. Bir fidanın meyveye dönmesi yıllarını alır insanın. Çocuğun gibidirler. Kuruyan yaprakları yüzünden korkular kaplar yüreğini. Her sabah bir bir kucaklarsın ağaçları adeta. Onları görmeden geçen bir tek günün bile tadı yoktur. Bir de Güney’in dolusu vardır. Denk geldin mi bilmem. Verirsin emeği,sabrı,yüreği.. Çiçeklenir bahçen bir gelin kadar beyaz. Ve bir gün bakarsın gökyüzü kararır. Hiddetlenir, öfke bağırır gümbür, gümbür. Gelin kız korkar. Sen korkarsın ama ne çare. Dolu taneleri vurur da vurur küçük, beyaz çiçeklere. Sabrın meyveleri ölür.. Sen ölürsün ardı sıra. İŞTE SEN; BENİM VURGUNUMSUM BİRTANEM. YAĞAN ACIMASIZ DOLU TANELERİ KADAR AĞIR, ÖLÜM KADAR HAFİF. Doludan sonra umut kalır gözlerinden yüreğine giden uzun yolda. Yeniden başlarsın yitirdiklerini unutmak için. “Bir yıl daha” dersin. “Bir yıl daha. Seneye kadar biraz daha sabırdan ne çıkar.” Ağaçlar hâlâ dimdik, sımsıkı toprağa sarılmış gelecek mevsimi bekler korkulardan arınıp. Sen de öyle... Daha beteri de vardır güney’in gecelerinde. Sana umudu da çok görür, bilir misin? Dona çeker havası. Toprak sıkışır, sıkışır, sıkışır... Nefes aldırmaz emeğine, sevgine. O yıl meyveye dönecektir yüreğin belki de yıllar sonra ilk kez. Ah... Ne çaresizliktir o... Eğer bilememişsen doğanın ne söylediğini, anlamamışsan iklimin dilinden ve ısıtmaya koşmamışsan bahçeni, ateşler yakıp toprağı gevşetmeyi akıl etmemişsen... Kan çekilmeye başlar yüreğinden damla damla... Hem onun hem senin. Kararır kökler, dallar. Karasından anlarsın olan biteni ve karalar bağlarsın. İşte güney'in donu vurdu mu artık umut yoktur. Bu gerçekten de ölmektir. Sen benim sevgimdin emek verdiğim.. Sabrımdın. Yüreğimdin. Ben doğanın dilini bilemedim. Dinlemedi beni hiç... Anlatamadım. Konuşmadı benimle. Anlayamadım. Don vurdu 23. yılında emeğimi Kan çekildi sevgimden Durdu sabrım.. Yüreğim vurgun yemişten beter.. İŞTE SEN; BENİM FELAKETİMSİN, YOK OLUŞUM BİRTANEM. Bu yüzden gitmeni istedim. Şimdi bende kalan ne varsa; serpiştirili ardın sıra. Gözyaşlarını görürsen dönüp ardına baktığında Yüreğinde dizeler sıralanırsa kendiliğinden, sevgiye dair. Rüzgârın sessizliğinde hüznü duyarsan Beni hatırla ne olur. Çünkü artık, sendeki sevgi, hüzün, gözyaşı ve sevgiyim ben. Bir tek limon çiçeği var sende olmayan Eğer bir gün onlarla tanışırsan Benim için topla olur mu? Benim sana veremediğim ne varsa mutluluk adına, huzur adına tümünü senin için diliyorum. Birtanem. Yolun açık olsun! Gülsüm Güven |
Bu Gönül Uslanmaz mı? Hava buz gibi, içim yanıyor. Kurşun yemedim, kalbim kanıyor. Bu gönül uslanmaz mı Allahım! Her açan çiçeğe de kanıyor. Meltem esiyor, ruhum fırtına. Keder bindi düşümün sırtına. Bu gönül paslanmaz mı Allahım! Düştüm fani dünya hırsına. Hep tuttum yitiklerin yasını. Silemedim kalbimin pasını. Bu gönül puslanmaz mı Allahım! Bulamadım mevsimin hasını. Hacılar Mina’da şeytan taşlar. Senin için verildi çok başlar. Bu gönül taşlanmaz mı Allahım! Akmadı gözden günaha yaşlar. Ömür geçti, kapıldım taşkına. Günahlarımla döndüm şaşkına. Bu gönül yaslanmaz mı Allahım! Huzur veren ebedî aşkına. Necmi Ünsal |
Gittiğin o günden beri, hüzün sabahlarına uyanıyorum. Uyanır uyanmaz resim yapıyorum, sigara tiryakisi misali. Kandırıyorum kendi kendimi, Özlememiş gibi yapıyorum, Umursamazmış,unutmuş gibi. Hadi bak,tuvallerimdeki yüzlere. Öyle herkes gibi değil,derinden bak. Kalbimdeki acıyı taşıyor hepsi. Yaklaş onlara,duyacaksın nefesi. O nefes ki çaresiz, O bir sevgi ümitsiz, Ağlıyor köşesinde, Diyor ki; 'Seveceğim gelsen de gelmesen de' belgin özkoç |
SENİ DÜŞÜNDÜĞÜM TÜRKÜ Benim bir canla sevip bin özlemle andığım, Bari gölgeni bırak bana Su çiçeklerinin en güzel yanları budur, Giderken gölgelerini verirler suya. Güz akşamları dal kıpırdamazken, Suda halkalanan gözleridir Sen de gölgeni bırak bana Gönlümün bin güzelliğiyle inanıp sevdiğim, Güzelliğini burada ince ince aratma, Bir kıyıya,bir gün inen fırtına gibi Birdenbire birşeyler bırak. Birşeyler soğut,birşeyler yak, Dağıt birşeyleri,birşeyler kur. Kendini hiç yokmuşsun gibi bırakma Kafamın her yanıyla birşeyler öğrendiğim, Sonsuza uzanan sevinç,güzele vurgun tasa En azından bin yılda arayıp bulduğum, Bana aşk şiirleri yazdırma artık Beni burda gölgen gibi bırakma. Afşar Timuçin |
...Sen Aslinda Çok Eski Bir Seye Asiksin künyeme kazidim ölü dogmus sevinçlerimi ölürsem beni seninle ararlar simdi bak, incelirken zehirleniyorsun yavas yavas beni yanasma ruhum boguyor geceleri ölürsem beni seninle ararlar simdi yüregim pasli bir sarniç gözyaslarinin demi hala avuçlarimda sesleniyorsun sevdalarin kilitlendigi manastirlardan yasamak güçlü olmak degildir her zaman künyeme kazidim ölü dogmus sevinçlerini ölürsem beni seninle ararlar simdi .Cezmi Ersöz |
KARANLIK HEP KENDİNE GİDER Aydınlık,karanlığa gider, seslenir: Gel karanlık der, Seni aydınlatayım; Görsünler,sende ışık parıltısını. Karanlık,açmaz kapısını, Bu çağrıdan ürker,ses vermez.. Bırakıp pılısını pırtısını,çekip gider, Nereye gittiğini karanlıktan kimse görmez.. Özdemir Asaf |
İzmir'e İzmir İstanbul’lar dolusu bir isteksizlikle Gelişimi hatırlıyorum sana İzmir İstanbul’lar dolusu bir sarışın Kadınla yüreğimde Başımda dumanı tüterken İstanbul meyhanelerinin İstanbul’lar dolusu bir bezginlikle Gelişimi hatırlıyorum sana İzmir Ama,şaka bir yana Alıştık birbirimize Sen benim başıboşluğuma Ben senin sıcağına Alıştık İzmir Bâki’nin köhne lokantasına Duvarları resimli Alay Restoran’a Norveçli’ye,Lolita’ya,Bal Kutusu’na En çok ta Fahri’ye Karşıyaka,Kordon,Basmane’ye Fena alıştım İzmir Sen de kötü alıştın serseriliklerime Gecelerin nâr’alarımı bekler oldu Küfürlerime tiryâki kesildi bulvarların Altı on vapuru bensiz kalkmaz Kötü alıştım sana İzmir İstanbul hayâl-meyâl düşüncemde Sarışın kadını bile unuttum çoktandır İstanbul’lar dolusu bir elemle Ayrılacağım senden İzmir İstanbul’lar dolusu özlemekler Bırakacağım kaldırımlarına Unutma beni sakın! Yine geleceğim (1974 İzmir) Vedat Didari |
AFFET BENİ Affet Beni Bugün bütün iyi kalpliliðim üzerimde Cümle düþmanlarýmý affettim Yediðim meyvalardan Kokladýðým çiçeklerden af diliyorum Yerde yürürken gördüðüm Sebebsiz kanýna girdiðim Zevk için öldürdüðüm Böceklerden af diliyorum Daðdan, topraktan, taþtan Evlattan, akrabadan, arkadaþtan Yaðan yaðmurdan, doðan güneþten Denizlerden, göklerden af diliyorum Yýllardýr kahrýmý çeken kadýndan Ondaki yaþamak ümidinden Baba evinden, ana sütünden Yediðim ekmeklerden af diliyorum Kadrini, kýymetini bilmediðim Hayali ile bahtiyar olmadýðým Otuz yýl arayýp bulmadýðým Geleceklerden af diliyorum. Ümüt Ya$ar oGuZcan |
Aşk'a DaiR "İki kalp arasında en kısa yol: Birbirine uzanmış ve zaman zaman Ancak parmak uçlarıyla değebilen İki kol. Merdivenlerin oraya koşuyorum, Beklemek gövde kazanması zamanın; Çok erken gelmişim seni bulamıyorum, Bir şeyin provası yapılıyor sanki. Kuşlar toplanmış göçüyorlar Keşke yalnız bunun için sevseydim seni. Cemal Süreya |
TATLI RÜYA DÜN GECE SENİ GÖRDÜM RÜYAMDA.. ELİM, OMUZUNDA SENİNKİ DE BELİMDE DOLAŞTIK SAHİLDE BERABERCE BALIK TUTANLARA BAKTIK BOĞAZDA. SANDALLARA, YATLARA, GEMİLERE, YALILARA BAKTIK, HAYALLER KURDUK. HAYALLERİMİZİN ÜSTÜNDE YÜKSELDİK BULUTLARA.. YILDIZLAR DONATTI HER YANIMIZI AY DAHA BİR PARLADI BİZİM İÇİN BULUTLARDAN SEYRETTİK DÜNYAYI NE KADAR TEMİZ, NE KADAR MAVİ YEŞİL NEŞELİ ŞARKILAR SÖYLEDİK, KOŞTUK EYLENDİK,BİR DE BAKTIK VAKİT GELMİŞ.. RÜYADAN ÇIKMA VAKTİ. SEN, BOYNUNU BÜKTÜN BİR YANA BEN DE BİR YANA SONRA, BAKTIK TEKRAR BİRBİRİMİZE, NE SENİN GÖZÜNDE BİR DAMLA YAŞ VARDI, NE DE BENİM.. SARILDIK SIKICA BİRBİRİMİZE, KENETLENDİK. YETMİŞTİ BU MUTLULUK BİZE.. TEKRAR BULUŞMAK İÇİN SÖZLEŞTİK SABAH BULUTLAR GÖZ YAŞI DÖKÜYORDU.. BİZİM YERİMİZE BULUTLARI AĞLATTIK. Emir KAPTAN |
PENCERE ÖNÜNDE Kişinin pencerelere atışı var ya kendini, Uzaklara dalışı usulca; Rüzgarın estiği her yerde Bir şarkı oluyor doğa, Dört duvarın istediği... Böyle günde pencereye Bulut değil,rüzgarın, Ötelerden,ta ötelerden Anılardır getirdiği.. Erdoğan Vural |
ÖMRÜM FEDA Ben bu ömrü feda etmişim Haberin var mı her anımda ve baktığımda Sen varsın ya da sen varsın Ya seversin ya sevmezsin dermanın ben Uzat elini kavuşalım sensiz geçmesin Hasret kokmasın özlem olmasın Böyle geçmesin sevda mevsimi Be bu ömrü feda etmişim Saçını bir teline kıyana kıymazsam namerdim Sana kötü gözle bakanın gözünü oymazsam namerdim Uzat ellerini kavuşalım bebeğim Ben bu ömrü feda etmişim Şair: BulMut |
Düzenli Dünya Bayılırım şu düzenli dünyaya Kışı yazı Baharı güzü Gecesi gündüzü sırayla. Ağaçların kökü içerde Bütün ağaçların kökü içerde Dalların başı yukarda İnsanların aklı başında Bütün insanların aklı başında Beş parmak yerli yerinde Baş işaret orta yüzük serçe. Diyelim kalksa da serçe Orta parmağa doğru yürüse Ne haddine! Yahut akasyanın biri Başını toprağa daldırdığı gibi Bir gezintiye çıksa Merhaba kestane, merhaba çam Selamün aleyküm, aleyküm selam Kimsin nesin nerelisin derken Laf açılır mı bizim akasyanın kökünden Bir uğultudur başlar rüzgarda Kökü dışarda, kökü dışarda... Yahut ne olur koca bir dağ Baş aşağı gelsin... Aman Allah göstermesin. Bayılırım şu düzenli dünyaya Altta ölüler Üstte diriler Gel keyfim gel! Melih Cevdet Anday |
BEKLE BENİ "KARLAR TOZARKEN BEKLE ORTALIK AĞARIRKEN BEKLE, KİMSELER BEKLEMEZKEN BEKLE BENİ..." -K.Simonov- I Bekle beni küçüğüm, umudu karartmadan sevinci yitirmeden bekle döneceğim bir gün elbet bekle beni. Bahar geldiğinde kırlara çıkacaksın dizboyu otlar üstünde koş koşabildiğince ve sakın yitirme neşeyi. Kırların sessizliğinde yüreğinin sesini dinle ve orada benim için küçücük bir yer ayır ve bekle beni küçüğüm. Doğa pervasızdır biraz bakarsın en olmaz yerde masmavi bir su fışkırır ve suyun ışıldayan göğsünde sevincin nilüferleri. Bahar şaşırtmasın seni sırtüstü uzan bir gölgeye suların, kuşların sesini dinle ve bekle beni orada döneceğim küçüğüm II Mapusane türküleri hüzünlüdür biraz belki her dinleyişinde yüreğin burkulmakta için sızlamaktadır ama acılara alışılmaz birşeyler var değişecek, birşeyler var değiştirmemiz gereken önce acılardan başlanacak Beş on yıl dediğin pek kolay geçmeyebilir üstelik bu savaş, bu kahredici kıyım bitmeyebilir daha uzun süre Ama sen sahip çıkarak yaşama ve sevince bekle beni küçüğüm, acılar bitecek bir gün sevgiler çiçek açacak. Mapusane türküleri hüzünlüyse de biraz yüreğin burkulmasın için sızlamasın sakın ve bekle beni küçüğüm III Kış kıyamet bir gün bakarsın çıkıp gelmişim varsın azgınlaşsın tipi ve uğuldayadursun dışardaki rüzgâr Sakın şaşırma küçüğüm üşümüş bir serçe gibi titremesin ellerin apansız çıkıp geleceğim kış kıyamet de olsa bir gün Uğuldayan bu rüzgâr, bu delice yağan kar ürkütmesin seni direnmektir artık bekleyişin öbür adı Sen türküler söyle ve gülümse küçüğüm çünkü; sesinin ırmağıyla yeşerecek hasretin bozkırları Bekle beni küçüğüm umudu karartmadan sevinci yitirmeden bekle döneceğim bir gün elbet bekle beni küçüğüm. Ahmet TELLİ |
Hangi Ayrılık? Hangi sevgili var ki, senin kadar duyarsız ve kalpsiz? Ve hangi sevgili var ki, benim kadar çaresiz? Hangi ayrılık var ki, böyle kanasın ve böyle acısın? Ve hangi taş yürek var ki, benim kadar ağlasın? Hangi gün karar verdin, küt diye çekip gitmeye? Hangi lafım dokundu sana, böyle inceden inceye? Hangi otobüs söyle, hangi uçak, hangi tren? Seni benden götüren, beni bir kuş gibi öttüren. Hangi kırılası eller dolanır, kırılası beline? Hangi rüzgar şarkı söyler, o ay tanrıçası teninde? Hangi çirkin gerçek uğruna, tükettin güzel ütopyamızı? Hangi boşboğazlara deşifre ettin, en mahrem sırlarımızı? Hangi cama kafa atsam? Hangi kapıyı omuzlayıp kırsam? Hangi meyhanede dellenip, hangi masaları dağıtsam? Bende bu sersem başımı, karakolun duvarına vursam. Kendimi caddeye atıp, arabaların altına savursam. Hangi tercih beni en hızlı şekilde öldürür? Hangi şekil öldürmez de, ömür boyu süründürür? Kayıp ilanı mı versem, şehir şehir dolanmak yerine? Ödül mü koysam, ölü veya diri seni bulup getirene? Hangi ayrılık var ki, böyle diş ağrısı gibi durmadan zonklasın? Hangi cam kesiği var ki, böyle musluk gibi içime damlasın? Hiç sanmam! ... Hasta kalbim bunu bir süre daha kaldıramaz! . Feriştah olsa, böyle eli kolu bağlı bekleyip duramaz. Hangi mübarek dua, Hangi evliya tesir eder, seni döndürmeye? Hangi aptal mazeret ikna eder, ateşimi söndürmeye? Olur mu be! . olur mu? Bu da benim gibi adama yapılır mı? Aşk dediğin mendil mi? Buruşturup bir kenara atılır mı? VEFA bu kadar basit mi? Alınır mı? Satılır mı? Hangi hırsız çaldı, seni yırtık cebimden? Hangi pense kopardı bizi birbirimizden? Hangi uğursuz hamal taşıdı valizini? Hangi çöpçü süpürdü yerden bütün izini? Hangi yaldızlı otel çarşaf serip barındırdı? Hangi süslü manzara seni kolayca kandırdı? Hangi şarlatan imaj böyle çabuk ilgini çekti? Hangi pembe vaadler o saf kalbini cezbetti? Dağ gibi adamı eze eze! ..... Hangi anası tipli parlak çömeze, Hangi alemlerde kahkahanı ettin meze? Hangi yamyamlara yedirdin o masum rüyamızı? Hangi mahluklar çiğnedi el değmemiş sevdamızı? Hangi bıçak keser şimdi benim biriken hıncımı? Hangi mermi dağıtır insanlara olan inancımı? Hangi bekçi, hangi polis artık zapteder beni? Ve! .. Hangi su bağışlatır? Hangi musalla temizler seni? Bu Nasıl Ayrılık? ... Yusuf Hayaloğlu __________________ |
SEN YÜREĞİMDE YEŞERENSİN Soğuk bir kış günüydü,kara ayazın hüküm sürdüğü, O günlerde tanımıştım seni, Ne kadar da mahzundun,bir o kadar da gururlu ve mağrur Beklemiştim seni saatlerce soğuğu iliklerimde hissederek Seni tanımak;geçen zaman içinde, Neredeydin bu zamana kadar ey sevgili Bu zamana kadar boşunamı?yaşadım Boşunamıydı ömrümün dikenli yollarda geçmesi Ben yaşamayı seninle tattım, Nefes almayı,yürümeyi,koşmayı,okumayı Kısacası hayatı seninle yeniden yaşamaya başladım Sevgi bu olsa gerek,aşk dedikleride... Şimdi tebessümle bakıyorum geleceğe Çünki içinde sen varsın, Ağustos böceği var, Adı konmamış maviş boncuk tomurcuk var Ne diyeyim yar sana,sen değilmisinki... Bana şiir yazmayı öğreten, Hayatı öğreten,yaşamayı öğreten Beni ben yapan SEN DEĞİLMİSİN EY SEVGİLİ Tuncay Özdemir |
EFKAR DAĞITALIM…. Yo Yo!! Vallahi de billâhi de olmaz, Kırk yıllık "Kâni"den "Yani" olmaz. Zaten memleketimiz Yobazsız olmaz. Olsa bile zaten bunun tadı tuzu olmaz. Siz nasıl bana "korkma sen" dersiniz, Ve de olmıyacak bir günah işlersiniz. Hem yobazın koluna girip gezersiniz, Hem de sizi kınayanları azarlarsınız. Yo! Yo! Vallahi de billâhi de olmaz, Bu sözlerle bizi uyutmak hiç olmaz. Verdiğiniz sözde durmamazlık olmaz. Hele hele ezansız namaz asla olmaz. Ben onların hakkındanda yalnız gelemem, Onlar sizin hakkınızdan gelsin istemem. Meydanın onlara kalmasını hiç istemem, Çünkü sonra ben ne yapacağımı bilemem. Gelin biz bunları unutup, rüyalara dalalım, Hacıyla Yobazı bırakarak keyfimize bakalım. Gözümüzü açınca gelin derdimizi unutalım, Dertleşip iki kadeh içkimizle efkâr dağıtalım. NECDET ÇOBANLI |
GÖZLERİN KAL DİYOR Bu nasıl ayrılık, bu nasıl veda Gözlerin kal diyor dudakların git Bakışın anahtar, gözlerin kilit Ellerin aç diyor, dudakların git. Ayrılık; dönüşü olmayan nehir Yalnızlık; yıkılmış bomboş bir şehir Kaç sevda kül oldu böyle kimbilir Gözyaşın kal diyor, dudakların git. Gidersem, bir daha dönmeyeceğim Kalırsam, kalbime yenileceğim Çözemedim seni delireceğim Gözlerin kal diyor, dudakların git. Duvardan insin mi resimlerimiz, Yabancı olsun mu isimlerimiz? Ya o, deli dolu gecelerimiz Anılar kal diyor, dudakların git. Bu roman da biter belki birazdan Ne aşklar yıkıldı gururdan, nazdan Ağlıyor besteler yine hicâzdan Şarkılar kal diyor, dudaklar git... Ahmet Selçuk İLKAN |
SENİ ARIYORUM Şimdi bir an dönerek gerilere, hani Bir zamanlar beni ölesiye yaşatan Ellerimi bırakıp, sevecen ellerini Çevremi sımsıcak bir sevgiyle kuşatan Seni arıyorum. Bir deniz hıçkırıyor ta içimde, dinle Giderek yalçın kayalar, kumlar eriyor Şimdi baş başayım bir kıyıda kendimle Ve bende var ettiğin o ben, can veriyor Seni arıyorum. Gülerdin bir zamanlar güneş batmazdı Baştanbaşa bir gül bahçesiydi ortalık Renkler ya mavi, ya pembe, ya beyazdı Oysa şimdi ne yana baksam karanlık Seni arıyorum. Varsın ama yoksun. yanımdasın, değilsin Gözlerim boşuna deliyor geceleri Tek seni bir kez daha görebilmek için Daldırıp ellerimi benden içeri Seni arıyorum. Ellerim içimde bir kan golüne batıyor Bağırıyorum kimseler duymuyor sesimi. Dişlerim hırsla dudaklarımı kanatıyor Ve senden uzakta verirken son nefesimi Seni arıyorum. Bu son aldanışım, son yıkılışım olacak Gelsen de boş artık gelmesen de, ben yokum Yine de son bir ümit kırıntısıyla, bak O, her şeyi yitirdiğim anda bulduğum Seni arıyorum. Ümit Yaşar Oğuzcan |
Deniz, durgun göl gibi gitgide genişliyor Sular kayalıklarda nur'dan izler işliyor, Engine sarkan gökler, baştan başa yıldızlı.. Şimdi göğsümde kalbim, çarpıyor hızlı hızlı. Göklerden bir yıldızın gölgesi düşmüş suya Dalmış suyun koynunda bir gecelik uykuya. Bazan uzunlaşıyor, bazan da kıvranıyor, Durgun suyun altında bir mum gibi yanıyor. Yakın olayım diye bu gökten gelen ize Öyle eğilmişim ki, kayalardan denize Alnımdan düşen saçlar yorulmuş suya değdi Baktım geniş ufuklar başımın üstündeydi. Bilemem nasıl oldu, geldi ki öyle bir an Yenilmez bir haz duyup denize atılmaktan Kurtulmak ne kolaymış faniliğimden dedim Doğruldum atılırken bir dakika titredim. Bir dakika sonsuzluk doldu, taştı gönlümden Bir dakika, bir ömrü kurtarmıştı ölümden. Nazım Hikmet Ran |
Sana Ne Demeliyim bilmem ki Sana ne demeliyim, bilmem ki Dost desem olmuyor Yaren desem uymuyor Yar mı desem, ne dersin Sana ne demeliyim, bilmem ki Bir sürec yaşadık birlikte, dost diyerek Mevsimler birbiri ardına akarak gitti Sözler sevileşti suskun gönülde Yürekte zamanlar zay olup gitti Gömdük düşleri, duyguları Kül bastırdık üzerine Ne gönlün ocağı kabullendi Ne iç yangını yüreğimizin Umuda el salladık, ufuk yanarken Diyemedik birbirimize Dememiz gerekeni Sana ne demeliyim, bilmem ki Soğuklar apansız bastırdı Kar kapıda, ben yangınlardayım Bulutlar çöktü üzerime, bulutlar geçti... Düşmedi bir damlacık olsun, yağmur tenime Ve ben, senli düşlerin buğusundayım Sana ne demeliyim, bilmem ki Dost desem olmuyor Yaren desem uymuyor Yar mı desem, ne dersin Sana ne demeliyim, bilmem ki Sana ne demeliyim bilmem ki KÖMEN Haydar Okur |
YOKLUĞUNLA Zalim gurbetin kahrını Çile çile çekiyorum Ecel şerbetin zehrini Bile bile içiyorum... Yokluğunla dolup taşıp Girdaplarda akıyorum Çalkantılı ummanlara Dertlerimi döküyorum... Albümlere bakıp bakıp Resimleri yakıyorum Anıları karıştırıp Hayaline bakıyorum... Yastığında unuttuğun Bir tel saçın kokuyorum Yar bağımda büyüttüğüm Bir gül için şakıyorum... Mecnun gibi yarattığın Bana,seni soruyorum Gidişinde bıraktığın Yokluğunla duruyorum... Şu bitmeyen gecelere Yüreğimde sancılara Hiç dinmiyen acılara Kör kurşunlar sıkıyorum... Bazı dostluklar gözyaşı gibi akar geçer.Hüzünlendirir.. Bazı dostluklar da azgın sel gibidir. Yıkar geçer..Acıtır.. Kimi dostluklar da şırıl şırıl bir ırmak gibi.Ruhu besler.. Gerçekten kalıcı dostluklar da; içinde tüm güzellikleri barındıran durgun bir denizdir.Daldıkça çok şeyler öğretir.Hiç tükenmez... Abdullah ATAY |
Eskidendi, Çok Eskiden Hani erken inerdi karanlik, Hani yagmur yagardi inceden, Hani okuldan, işten dönerken, Işiklar yanardi evlerde, Eskidendi, çok eskiden. Hani ay herkese gülümserken, Mevsimler kimseyi dinlemezken, Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken, Eskidendi, çok eskiden. Hani hepimiz arkadaşken, Hani oyunlar tükenmemişken, Henüz kimse bize ihanet etmemiş, Biz kimseyi aldatmamişken, Eskidendi, çok eskiden. Hani şarkilar bizi bu kadar incitmezken, Hani körkütük sarhoşken gençligimizden, Daha biz kimseye küsmemiş, Daha kimse ölmemişken, Eskidendi, çok eskiden. Şimdi ay usul, yildizlar eski Hatiralar gökyüzü gibi gitmiyor üstümüzden Geçen geçti, Geçen geçti, Geceyi söndür kalbim Geceler de gençlik gibi eskidendi Şimdi uykusuzluk vakti. Murathan Mungan |
23 Nisan İlk Meclisin açıldığı günde Bayram olur bizde Gelin katılın siz de Kutlu olsun 23 Nisan Atatürk'ten bizlere En güzel armağandır Söyleriz hep birlikte Kutlu olsun 23 Nisan Ozan Özel |
İKİNDİ VAKTİ bu kaçıncı bahardır bilmem , kaçıncı ikindi söylenen şarkı mahurdur çiseleyen yağmur mahzun bir bulut gider geceye bir vakit namazında nafile, yetmez hüküm elveda diyen güneşe vurur ha vurur bir hırçın dalga kuzey denizinde martıların göğsüne Sefer YEŞİLYURT |
Aşk Değil Aşk değil sevgi değil tapılacak varlıksın Sen hurisin meleksin özlediğim kadınsın Yıllarca beklediğim hep hayaller kurduğum Düşlerimde bir sultan yüreğimde sancısın Yaşıyorum şimdi ben sevgilere doyarak Hayaller ülkesinde hülyalara dalarak İnan ki canım benim ömrümce beklediğim Yollarına hasreti sevgileri ektiğim Yıllarım boşa geçti sevgini arayarak Uğruna Mecnun olup hep cefalar çektiğim Yaşıyorum şimdi ben sevgilere doyarak Hülyalar ülkesinde sonsuz düşler kurarak Doğan Ümit Aksel |
*****Trabzon'a Veda****** Yeşilin tüm tonları Barınır senin bağrında Hırçın Karadeniz dalgaları Sükut bulur kıyında Çöker puslu hava Yumuşak bir yorgan gibi Ulu doruklarına Doğa adeta gülümser Misafirperver Trabzonlulara Sümela size kalsın desem Yıldızları ayaklarına sersem Yetmedi tonlarca altın versem Üstelik görmeleri için her yıl Bedava turlar düzenlesem Kabul eder mi Trabzonlular Uzun gölü Kayseri'ye götürsem Trabzonlular Trabzonlular Doğası gibi saf Arı gibi çalışkan Yunus gibi sevgi dolu Vefakâr insanlar Bu yüksek yaylalarda Hayat vardır, aşk vardır Rengarenk çiçekler Sanki horon teper Kemençe eşliğinde Hayır dua eksik olmaz Ninelerin dilinde Bu şehirde zaman Hızlı akar her nedense Akşam güneşi batarken Sahil ana baba günü Balıkçılar, satıcılar Çoluk, çocuk, genç, yaşlı Sanki milli bayram günü Parktaki ressamın tuvaline Ne güzel yansımış Yeşille mavinin düğünü Balığa balık demez insanlar Koca deniz kıyısında Denizkızı da çıksa denizden Adı hamsidir Trabzon'da Ayrılık vakti geldiğinde Kalbiniz kalır geride Veda edilmez bu güzel şehre Söz vermeden tekrar dönmeye Elveda Trabzon Kavuşmak dileğiyle seneye........ 21 Mayıs 2006 ZİGANA GEÇİDİ Ergül Sırkıntı |
bir şiir bu kadar güzel olabilir tutarsa elinden bir defa kadın bu da bir cumhuriyettir, gülüm hürriyet bu meydanda cem edilmiştir cumhurla cumbadan bakar cihâna bir eski yüz hepimizin içindeki/jurnalde yazan budur: bu n hayır, azizim, güllerden cuma değil bu şiir bu kadar güzelken pazar ne ki pürzâr bile olabilir, koy lâleyi kenara olsun! koyup kafayı bir yastığa reformmuş, yenilikmiş, dönüşümmüş hepsi fos! hepsi sosu sosyalitesi bol hepsi hayâl ezmesi, almayız ölene dek ölmek için birbirimizin bakışlarından uyuruz, iyi mi boş kalan yanlarımızdan sarkılıp... bir şiir anca bu kadar çarpıtılabilir tutarsa dilini onun siyahî bir kadı Fatih ÇODUR |
AYRILAN Aşkı doğuran şey nedir; O yakınlığı,iki can arasında? Ve kopuş ne zaman başlar? Ne zaman biter bir sevda? Bir kurt gibi içten içe Gelişip büyür çürüme Bir an gelir ki aynı mekandasınızdır Ayrı duygusal zamanlarda Ataol Behramoğlu |
4 *GECELEYİN ÖLÜR ŞAİRLER Geceleyin ölür şairler Ansızın karanlık bir gece Son nefeste kalemle son hece Uçurumdan düşer beraber Geceleyin ölür şairler Kimsesiz bir sema altında Şiirler kimsesiz, kimsesizdir veda Her ceset kendi naaşını defneder Geceleyin ölür şairler Acılar içinde inleyerek Belki mutluluğa son çeyrek... Yıldızlar söner birer birer Korkunç yüzleri ıraktır gözden Geceleyin ölmekte şairler Çaresizce ruhu terkeder Kederden harap olmuş ten ........... Halil İbrahim Keçebaş |
Müptela Şiirleri 1 Ah şu seyribeleş aşklar kapımda kadın çığlıkları kadar çirkin yularından boşalmış azılı kısrak gibi oynaşan bir resim bu bakış yalanlar salıncağı kurulan elma evler çürük hazine sandıkları tılsımı bozuk kitabe seyrüsefer ah şu seyricefa gökyüzü köpek oynaşı boyacı telaşı kadınlar ayaları yırtık tek kurt-arma-sı mümkün adam yalpalayan ışık def'e düşmüş yıkık dam. bu seyrediş sevda yalağına tutunan susamiş insanlar dilenci obruğu ucuza satılmış el gölgesi defde dönen göbeksiz yağ fukaraları. ah dönüş def oldu sen defoldun hayatımdan. ışık söndü vaazları kesildi kapıların son bulundu soluk kesildi ustası eskidi zanaatın. Ahmet Serdar... |
Elim Yüreğimde hoş geldin gönlü güzel yüreği ak pak insan. gelip de dağları aşıp gözlerinde o kor sevdanla suskunluk muydu payım desene... gecelerin ulu yalnızlığında ses ol rüzgarıma. dağıt hüznümü. adımla benimle ağlayan kaldırımı. susma konuştur özlemini. bunca dolmuşken ben taşarken sana sağnak sağnak bana akan gözyaşında buluştu dilsiz sevda. lodosla poyraz es... gönlün ateşini dağıt. nura doysun kararmış dünya. sevgisizliğine ağlasın kırıntıdaki can. savrul ey saç, her telinde bin aşk. kıvrıl dört büklüm vedanın dili. gözyaşının yoluna, çiz resmini... aksın ığıl ığıl sevdanın rengi. sessizliği dinle, sevdanın izi nerde. ayna ise yürek seven nerde. bir ses geldi derinlerden de, baktım elim yüreğimde. 25.2. 2007 Serap Hoca |
İNATÇI DAMLA Camdan kayan damlalara bakarken, Anlıyorum yağmur yağıyor... Camda kaymak istemeyen inatçı bir damla gibi... Hayatta herhangi bir şeye Zorla da olsa direnmek gibi... Nafile bir çaba Doğanın kanunu Yer çekimine yenilen inatçı bir damla gibi... HAYATA,İNSANLARA, DOĞAYA,YA DA KADERE yenilmek... Çoğu zaman seçme şansın olmadan... A.Elif Arkadaş |
| Saat: 03:36 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık