![]() |
Başka Şehir Burası Yıllardır ayrıyız Ayrı şehirlerde.... Ne tuhaftır, aynı yaşıyoruz, Ama yazık(!) aynı şeyleri düşünmüyoruz! Aynı şeyleri severdik de seninle, Sevemedin sen bir tek beni(!) Çok silmek istedim seni, Yürümek istedim sensiz bu çizgiyi... Bazen başardın, Arttırdın içimdeki kini, Yok, atamadım içimden seni.... Unuttum(!) Sana vermiştim yüreğimi, Sen de giderken vermedin geri.... Meçhuller içine atmışsın beni, Çok aradım,bulamadım kendimi.... Unuturum da seni Sevebilir miyim başka kimseyi, Her şeyi unuturum Ama asla unutamam gidişini, Yoktu bir sebebi(!) Gidişini düşündüm de Karanlığa boğuluyor burası Artıyor yüreğimin acısı Kalmamış anladım aşkının vefası Belki bana da gelir sevilme sırası... |
Bırak hayaLim sevsin...! Hangi cennet bulutu getirdi, Yüreğime damlayan yüreğini Hangi firari akıllar göremedi, Bakmaya doyulmayan güzelliğini Hangi uğultu fısıldadı, Kulağıma merhametini Bana mı geldin! Gökyüzü sandığım, odamdaki tavana konmuş bir karasinek, Ne kadar yıldızsa, o kadar parlaktı benim geleceğim. Sesi soluğu kesilmiş sevinçlerimin merhemi, Ve olmayan yarınlarımın ümidi olmak için mi geldin? Bana mı kaldın! Gelmişsin artık haydi gir yüreğime Uyandırma elvedalarımı Basma kuru dallarına terkedilmişliğimin Yoksa yine bana kesilir bu sevdanında faturası Ödeyemez meteliksiz kaderim. Gördüğünde kör olmak, yandığında kor olmaksa aşk Bu kör yangınıyla sana biriken beden Hasretinle her gün kalp ağrısıyla sevişsede yeniden Merak etme, Birgün bile sormayacak Neden! Ama gideceksin biliyorum. Aslında sen, Ucuz bir şarabın en pahalı hayaliydin Tütünümün dumanındaydı saçların Bir çay bardağını kavradığımda hissederdim İnce belini, sıcak tenini, şeker dilini Birazdan doğar güneş Başlar savaş kaldığı yerden Birazdan gelir bir nefret Kovar beni kalbindeki yerimden... Şimdi ölü kuşlar satılır yüreğimin tezgâhlarında Kanadında yarım kalmış bir umut Gözlerinde ise bu sevdayı unut sözcüğü... Doğma güneş, doğma. Bırak hayalim sevsin. Ben darağacıyım, nar değil Bu sevda, hasretime bile yar değil... |
Bir Zamanlar Eskiden masum şeyler düşünürdük Ve masumca şeyler söylerdik birbirimize Masumca yaşardık aşkımızı Dünyadaki acılara inat, savaşanlardandık. Kalplerimizde bunlar vardı bir zaman, Henüz törpülenmeden Ve nasırlaşmadan umutlarımız. Şimdilerde tutkular var, sınırsız istekler Çizgileşen yüzümüzde, masumiyetten eser yok Sevişmeler bile anlık, yapay Aşklar ise anlamsız ve yitik... |
Yürek Çağrısı Acılı yağmurlarla düşmüşüm yere Tatlı su göllerine akamıyorum Yüzüm yüreğim deprem dalgası Bu gül kıyımlarına bakamıyorum Her sevi bir türküdür bağrımda Her öfke bir ağıt Ağıtlar kuşatmış dört yanımı Kendi türkülerimi haykıramıyorum Şarkılarla bezeniyor ufuklar Yüreğim patlıyor dağbaşlarında Yüreğim Sancımı duyar mısın yaralarında Kuş seslerinde yas nağmeleri Şarkılar sabır ve çile makamında Mendilimde öfke çıkınımda bilinç Uykusuz kalır mısın kitaplarıma Dudaklarımda hüzün Avuçlarımda sevinç Kulak verir misin çığlıklarıma Dağları aşarak gelmişim sana Demir kapıları kırarak Işık olur musun karanlıklarıma İsterim ki senden Yaylalarda otlak olasın Ovalarda ırmak olasın Yayılasın göğsümün kırlarına Sarasın beni sarasın Dalların sevdası düşmüş toprağa Olgun meyvelere hasret gençliğimiz Zamanın billur çağlayanı Gürül gürül akarken avuçlarımızda Bir damla yağmur adına Yakarmış dağbaşlarında yüreğimiz Gökyüzünde sanılmış bütün yaşam Gökyüzüne çivilenmiş ellerimiz Ateşler yine parlıyor dağlarda Dolular yine kırıyor çiçekleri Gecenin karnına inerken şafağın tekmeleri Bulutları delen ışıklar Ezik ve kinli Aydınlık iri Sanki kocaları işkencede kadın gözleri Nasıl kapanır bu kanayan yara Nasıl anlatılır ki sana bu hal Terimde tuz gözyaşımda bal Bağdaş kurar mısın soframa Gözlerimde umut yüreğimde aşk Ölümleri boşlayıp düşer misin sevdama İsterim ki senden İnancıma aşık olasın Zindanıma ışık olasın Yürüyesin gönlümün yollarına Sorasın beni sorasın İnce kabukları zorlanıyor zamanın Gelecek damlıyor yorgun havuzlara Damlalarla yılların gelin yüzü Suların üstünde koskoca bir çağ Umutlar sığmaz oluyor alanlara Baharda gazel dökme bahçelerime Ben yaşamayı bilmez miyim Çocuklarım okul yollarında Okullarım sabah kollarında Sanki güzellikleri görmez miyim Papatya beyazlığında ölüm sarısı Karanfil kıvrımlarında kan Bu çiçekler uğruna ölmez miyim De gülüm ben seni sevmez miyim Bahar değil acı yükleniyor dallarıma Yapraklarımda ayrılık Meyvelerimde gurbet Vuslat olup gelir misin kollarıma Ellerimde kış saçlarımda kar Cemre olup düşer misin toprağıma İsterim ki senden Yılgınlıkta inanç olasın Zulme karşı direnç olasın Gömülesin aşkımın sularına Göresin beni göresin Göresin ki destan edesin Söyleyesin dillerden dillere Bir türkünün dizelerinde Bir kavalın nağmelerinde Alıp başını gidesin Bağrı yanık yeller üstünde Güneşin rengiyle düşesin ufuklarıma Kırasın karanlıklarımı kırasın |
nasılda çabuk geçti o günler Nasıl da çabuk geçti o günler Koştum peşinden yetişemedim Güzel bir söz vardı dilimde Çok istedim söyleyemedim Seninle şöyle birgün başbaşa Konuşmak isterdim sevgimizden Umutlarla dolu tozpembe O güzel günlerimizden Sevgi miydi ne bitmek bilmeyen Bir günü bile ayrı geçmeyen Ne sen o eski sen ne ben o eski ben Biz miydik yoksa zaman mı değişen Çözülmeyen bir bilmece gibi Öyle zor ki anlamak seni Bilinmeyen şarkılar gibi Öyle zor ki söylemek seni Kararmayan bir günün sonunda Son bulmayan bir aşkın yolunda Kaybolmak isterdim seninle Mutluluğun kollarında...... |
Bırak be Gönül Değmezmiş be gönül Yaşananlar hep boşa Akıp giden bu zaman Bırak kalksın şaha. Bilmezler ki değeri Anlamazlar gerçeği Sırtından vurup gidenler Dönmez bir daha asla geri. Boşuna be gönül Üzülmeye değmez Kanayan bu yaralar İnşallah bir daha geri dönmez. Bülbül güle çiler Ben yüreğime Ne olur artık yeter Daha fazla gözyaşı dökme. |
Mecnun Biter mi sanırsın aşklar,sevdalar Diner mi sanırsın gözlerde yaşlar Sevgi yollarında,sevgi dağlarında Çiçeği severler,aşık olurlar Umuttur onları yollara suren. Bir tepe var diyorlar yolun sonunda İşte o tepede kavr-i sur da beklersin beni Islanır saçlarım,yağmurun sesi Güneşin doğusu yine yoldayım. Bir tepe var diyorlar yolun sonunda İşte o tepede kavr-i sur da beklersin beni Umuttur yüreğimi yollara suren. |
Tarih-i Kadim* İşte, der, insanoğlunun geçmiş hayatı bu. Ve başlar bize maval okumaya. Ninniler uydurup uyutur bizi dedelerimizin derin boşluklar içinde, uzun, zifiri karanlık hayatından. Gösterir bize evvel zamanı, tek doğru, en güzel örnek, der. Bakarsın gelecek günlerin farkı yok geçen geceden. Senin tarih dediğin işte budur, alnında altı bin yıllık buruşuklar ve bir o kadar da kuşku. Başı geçmişe bir düşe değer, sürünür ayağı bomboş bir geleceğe, bir deri bir kemik, ayakta zorla durur. Ben hiç tiksinmem ondan, karşıma alırım onu arada bir, anlat bakalım, derim, şu eskilerden. Bir parça feylesofa benzer o, bir parça sırtlana benzer, berbat suratıyla da bir hortlağa. Yoklar mezarını unutulmuş gecelerin, başlar paslı, boğuk bir sesle bir bir bana anlatmaya, sırasıyle, ne olmuş ne bitmişse: Hep yıkım üstüne yıkım, acı üstüne acı! Ne vakit geçse anlı şanlı bir ordu, çöküverir ağır gölgesi bir bulutun, kanlar yağar dört bir yana. En başta bir kanlı bayrak. Kanlı bir taç gelir arkasından. Sonra araçlar sökün eder kan içinde: Balta, topuz, yay, kılıç, mızrak, mancınık, top, tüfek, sapan. Arada, kanlı komutanlar ve savaş birlikleri. En son alay alay esirler geçer. Yenen bir kişiye yenilen on kişi, çiğneyen haklı, yiğnenen hapı yuttu. Yıkımlara, acılara alkış tut, yüksekten bakanlar önünde eğil, insafla birdir aşşağılık ve namussuzluk, doğruluk lafta, yürekte değil, iyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda. Bir gerçek var, tek bir gerçek: Eli kolu bağlayan zincir. Bir tek şey var sözü geçen: yumruk. Hak güçlünün, kötünün yanı. Uzun lafın kısası: Ezmeyen ezilir! Nerde bir şeref var, iğreti. Nerde bir mutluluk var, yama. Bir şeyin ne başına inan ne sonuna. Din şehit ister, gökyüzü kurban. Her yanda durmadan kan akacak, durmadan her yanda kan! İşte böyle inler, sayıklar o, anlatır insanoğlunun bu belalı ömrü ne yolda, nasıl sürdüğünü. Bakarım iskeletin kanlar köpürür dişlek ağzında. Duyarım sesinin titreyen kuyusunda yankısını korkunç bir iniltinin, ben de başlarım birdenbire titremeye, toprak da tiksintiyle titremiş gibi gelir bana. Savaşın gürültüsü, patırtısı, indir artık indir bu acıklı sahnenin perdesini! Dinsin sonu gelmeyen bu karışıklık! Sen de, gelenekçi iskelet, yazdığın kara yazılara bir son ver, aydınlığa susadık biz, aydınlığa susadık. Uzun karanlıklar içinde uyumak isteyen mi var? Bizden iyi geceler onlara, bizden onlara iyi uykular! Kimsin, ey gölge, kendinden geçmiş, koşuyorsun karanlıklara doğru? Kanla oynamış gibisin, kırmış geçirmişsin insanoğlunu. Sen buna kahramanlık mı dedin? Onun kökü kan ve hayvanlık be? Şehirler çiğne, ordular dağıt, kes, kopar, kır, sürükle, ez, vur, yak ve yık. Yalvarmalara yakarmalara boş ver, gözyaşlarına iniltilere aldırma. Ölümle, acıyla doldur geçtiğin yeri, ne ekin ko, ne ot ko, ne yosun. Sönsün evler, sürünsün insanlar orda burda, kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer, mezar taşına dönsün her ocak, damlar çöksün yetimlerin başına. Bu ne alçaklık böyle bu ne namussuzluk! Hey bana bak, başbuğ musun ne? Yerin dibine bat, cakanla gösterişinle! Her başarı bir yıkım bir mezarlık, işte bir yavrucak yatıyor şurda, ey cihangir, onu gör de utan! Devril, bağımsızlığın eskimiş tahtı, devril, nice acılar verdin bütün insanlara, inim inim inlettin bütün insanları. Parçalan, kararmış tac, tuz buz ol, hep senin yüzünden yoksulluğu insanların. Göz yaşından incilerin nerde hani? Nasıl da yosun tutmuşlar, bi görsen! Eski çağlar nasıl kanmış size? Ey kan içen kargalar, bütün karanlıklar sizinle dolu! Artık yeter fikri susturduğunuz, yerini hiç bir şey tutamaz bu dünyada zincirsiz, kelepçesiz yaşamanın. Hadi gidin tarih korusun sizi, -haydutlara en iyi sığınaktır gece-, gidin, yok olun siz de o mezarlıkta. İşte müjdelerin en güzeli, işte en gerçek özgürlük düşümüzdeki gelecek çağlarda: Ne savaş, ne savaşan, ne salgın, ne saltanat, ne yoksulluk, ne ezen, ne ezilen, ne yakınma, ne de zulmün kahrı, ne tapılan, ne tapan, ben benim, sen de sen! Ey soyulan iskelet, kimse bilmeyecek o zaman, kimse bilmeyecek senin sayıp döktüklerini, savaş ne, karışıklık ne, zafer ne, anlaşma ne? Belki duyulmadık bir öykü, belki korkunç bir masal. Çok sürmez köhne kitap, fikri gömen sayfaların bugün olmazsa yarın yırtılacak. Ama kim yapacak dersin bu işi? Bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki, hangi güç kalkar, ben yaparım der? Yerlerin ve göklerin sahibi mi? Tamam, işte oldu şimdi! Yeri göğü elinde tutan o kibirli, o somurtkan ve dokunulmaz. Bütün bu kavgalar onun yüzünden değil mi? Gökyüzü, sen söyle, yüzyıllarca sel gibi akan su, - şimdi esrik bir ağzın türküsü, kuru sesi zindandaki bir adamın, iç açan bir söz ya da yakan bir söz şimdi, bir geniş "oh!", bir derin "eyvah!", bir yakarış, bir övgü, Şimdi tüy gibi bir rüzgar, Şimdi ağzın bir kasırga. Dokunaklı bir yakınma şimdi, sabredemeyen bir başa kakma, bir titreme, bir çan sesi, bir savaş davulunun gümbürtüsü, için için ağlamasi çaresizliğin, kahrın iyilikbilir kişnemesi, bir söylev, apaçık, gürül gürül, Şimdi utangaç ve hasta bir yalvarış, bir rahatlık bir iç sıkıntısı, Şimdi korkunç bir haykırma - bütün bu karman çorman gürültü patırtıyla inleyen boş kubbe, sen söyle! Sen ki her sesi yankılayansın, söyle, bu bir sürü boş çabalama içinde, daha yukarlardaki şu tanrı katına hangi sesin yankısı varabilmiş ki? Hangi dua kabul olmuş bugüne dek? Binlerim seni, göklerin tanrısı, din ulularından dinlerim seni: "Ne benzer var, ne noksanı, canlı ve ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve yüce. Odur veren yiyeceği içeceği, düşleri gerçek yapan o, bilen, haberi olan, kahreden ve öç alan, açık, kapalı her şeyi duyan ve anlayan, el uzatan yoksullara ve çaresizlere, her zaman her yerde bulunan ve her yeri gören..." Seni böyle övüp duruyorlar işte. Oysa senin en üstün özelliğin ne, "Ortaksız" oluşun değil mi? Kaç ortağın var şu bataklıkta, bir bak. Topu ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve kahreden. Ve topu ortaksız ve tek. Ve topunun buyruğu yasağı ve saltanatı var, ve topunun yukarlarda bir gökyüzü. Bütün ordan gelir yüreğe doğan. Topunun güneşi, ayı, yıldızları var, ve topunun görünmez bir tanrısı. Topunun adanan bir cenneti var, ve topunun bir varlığı, bir yokluğu, ve topunun saygıdeğer bir peygamberi. Ve topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yaşar. Ve topunun cehenneminde birer lokmadır insancıklar. Tanrılar ne derse onu yapacak halk, sabırla ve kahırla olacak iki büklüm. Ama tanrılar ne derse onu yapacak. İnanasım gelmiyor bunların hiçbirine. "Ne bileyim?" diyor kime sorsam. Hepsi bir kuruntu mu bunların yoksa? Belki aldanmak yaşamanın bir gereği. Belki de hepsi de doğrudur, kim bilir, belki ben hiç bir şeyin farkında değilim, karıştırmaktayım "yok" la "var" ı. Kusurum ne? Kuşkuda olmak mı? Kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru. İnsan aklıdır eninde sonunda gerçeği bulacak olan. Belki de yok olacağız bir gün topumuz birden. Kimbilir, öbür dünya belki de var. Madem bu beden o ölümsüzün işi, ne diye kıvranır durur bin türlü dert içinde? Hadi diyelim aslımız toprak bizim, sen gel onu kederden bir çamur yap. - her yeri kanla, göz yaşıyla dolu - insaf be, bu kadarı da olur mu? Sen gel hem yoktan var et, sonra da ettiğini boz, kötüle. Hiç bir yaradandan ummam bunu: Yaradan yok eder, ama perişan etmez! En zorlu düşmanın işte, tanrı, boğmak ister seni ulu katında, çok iyi tanırsın sen o yılanı, onun kızgın zehrinden bir vakitler bize bir tadımlık vermiştin hani. Kuşku! En zalim en güçlü düşman. Bunu ya bildin ya koydun kafamıza, ya da bilemedin işin nereye varacağını. "şeytanlık, düzen, sapıklık" denen şey var ya, bugün yerinden yurdundan edecek seni o. Tapınağında ışıklarını söndürüyor, elleriyle parçalıyor heykelini. Sense, iler tutar yerin kalmamış, göçüp gidiyorsun olanca gücünle. Burçlarında yıkılmalar falan hani? Nerde hani gümbürtüsü yıldırımlarının? O kızgın soluğun hani nerde? Ne cehennemlerinde bir kaynama var? Ne büyük acını gören bir göz. Ne de kulaklarda dokunaklı bir çınlama. Oysa bir ufak parçası kopsa insanın, bir sızlanma olur, duyulur bir ağlaşma. Sen Yeryüzü ve Gökyüzü'nle göç gir de, bir inilti bile duyulmasın ortalıkta. Tam tersi, kahkahadan geçilmiyor. Zaten yalana ağlasa ağlasa, bir ikiyüzlüler ağlar, bir de ahmaklar. * Tarih-i Kadim: eski çağlar tarihi Tevfik Fikret |
Madem ki Sen Yoksun Madem ki sen yoksun yanımda Madem ki senden başkasına varmıyor ellerim Madem ki sensiz çarpmıyor kalbim Yaşamak haram bana Şu öksüz yüreğimin sahibi sen Şu yaralı kalbimin ilacı sen Şu sevgimin sahibi sen Sen yoksan yaşamak haram bana Sensiz bir günüm geçiyor Kelimelere sensiz başlayıp Sensiz bitiriyorsam Sensiz nefes alıyorsam Dudaklarımda senin ismin yoksa İşte o zaman o hayat haramdır bana |
Bırak Beni Gideyim Bağırmak, haykırmak istiyorum, Avazım çıktığınca. Yaşamı düşünüyorum, Acısıyla,tatlısıyla…. Dur demek istiyorum, Geçen zamana. Bırak beni, Bırak ki gideyim… Sevincin,neşenin olduğu diyara. Varayım beni çağıran Tatlı düşe. Atayım gülmeyi Bir avuç toprağa. Atayım içimdeki Çaresizliği, yalnızlığı Kurtulup karanlıktan Işığa ulaşayım… Ve boğayım Tüm sebepsiz acıları. Bir daha dönmemek üzere Kendime geleyim…. Bırak beni Bırak ki gideyim…. |
| Saat: 21:45 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık