![]() |
Küfrüm Edebimi Aştı Bu Gece Sen benim gözümde bir hiçsin artık, Nefretim aşkımı aştı bu gece Bugün ki sözlerin söz müydü artık Son sözün sabrımı aştı bu gece Kolayca bitsin bu diyemedin de Salladın savurdun basiretsizce Hiç mi ders almadın onca gezdik de Yağmurun rahmeti aştı bu gece Yürümeyen neydi,ilişkimiz mi? Günüm sensiz bomboş deyişimiz mi? Sensiz yaşayamam çelişkimiz mi? Yalanın doğrunu aştı bu gece Evlenmek hayali kapımda idi Giriş kat evimin boyası yeni Mobilyan,takımın, alınmış idi Vuslatım tadını aştı bu gece Yemedim yedirdim ne varsa sana Üç kuruşum olsa verirdim daha Memurdum yoksuldum hatırlasana Hafızam haddini aştı bu gece Ayakların donmuş,üşümüştün de Gece yatamamış üzülmüştüm de Bir ay oruç tutup yememiştim de O çizmen boyunu aştı bu gece Yapılan söylenmez, gelmezmiş dile Allahtan beklenir kul bilmese de Kızgınlığım buna, sebep ise de Sabrım miadını aştı bu gece Onca gez toz benle,seviyorum de Sonra git nişanlan bir de ona de Şerefsizlik değil, nedir bu söyle Küfrüm edebimi aştı bu gece Sana son bir sözüm, nasihatım var Aldığım ahlakla bir terbiyem var Senin doğuran ana deyip geçmek var Saygım adabımı tuttu bu gece Gönlümün romanı bitti bu gece Hangisine yansam şimdi gün gece Ömrümden beş yıl gitti bu gece Bedirhan Gökçe |
31 Mart Vakâsı / kaç umuda yurt oldu sendeki bu mânâ şavkıyla ateşi sûr eden misafir beş köşeli şiirdir gelişine ikram demirledim selamı ayın serkeş kumuna dök denizi genzime göğe erdi dip / boğulmam mektep yolunda sepken meşki aşk olanın gönlünde erir yalan gördüm günü ayın hülyâ suyunda dök içini içime dile geldi mür / uyan gecenin seyrinde terli rüya öncesi karadır sevdanın sonrası sepya Ferhat Gülsün |
Bitanem Dalga ile kıyının aşkını bilir misin? Öncesinden başlayıp, sonsuza giden dalga, Hep aşka kavuşma özlemiyle atılır kıyıya. Dalga seven, kıyı sevilendir. Dokunur parmaklarının ucuyla sevdiğine dalga Ve döner hep geriye Bilir kavuşamayacağını ama hep koşar kıyıya Her bir dokunuşunda aşkına verir bedenini hesapsızca İşte, ben de seni böyle severim bitanem. Bitanem, Bilir misin dağ başında açan uçurum çiçeklerini? Bilirler görünmeyeceklerini... Sevilmeyeceklerini... Koklanmayacaklarını... Okşanmayacaklarını... Ama inatla açarlar aşkla, sevgiyle, özlemle. Hep beklerler gelmeyecek sevgilinin onu kucaklamasını İşte, ben de seni böyle beklerim bitanem Bitanem, Ağaç ile meyvesinin aşkını bilir misin? Meyvesini vermelidir ağaç yeniden doğmak için Öyle zorludur ki ayrılmaları Verir meyvesini ağaç Meyve tohum olur, tohum kök olur Ve yeniden doğar ağaç kendi meyvesinden İşte ben de böyle bitanem; YOK OLMAYI GÖZE ALDIM TEKRAR SENDE DOĞMAK İÇİN... |
...SEN BİLİRMİSİN... Sen uykusuzluk nedir? Bilirmisin tırnaklarınla yastığı parçaladığın oldumu hiç? Gözlerini tavana dikip düşündüğün oldu mu bütün gece. Aramayınca sormayınca ölesiye ağladın mı? Sen yanlızlık nedir bilirmisin? Unutulmak bir hançer gibi saplandı mı yüreğine? İçinde kıskançlığın zehirli çiçekleri açtı mı ? Bütün gururunu çiğneyip sevgilinle geçtiğiniz yollarda göz yaşı döktün mü? Sen aşk nedir bilir? Yanan başını duvarlara vurup parçalamak geldi mi içinden? Sen,sen hergün bir defa yaşayıp bin defa öldün mü? Ben ağlıyorsam ayıpla beni birgün kendimi sonsuzluğun koynuna bırakırsan yaralı ve yenik bir aşık gibi Unutma sevgilim her seven bir kahramandır unutma ki ama asla unutma ki bu sözleri İNSAN SEVEBİLDİĞİ KADAR İNSANDIR burcu ates |
BU VATAN KİMİN Bu vatan toprağın kara bağrında Sıradağlar gibi duranlarındır. Bir tarih boyunca onun uğrunda Kendini tarihe verenlerindir. Tutuşup kül olan ocaklarından, Şahlanıp köpüren ırmaklarından, Hudutta gaza bayraklarından Alnına ışıklar vuranlarındır. Ardına bakmadan yollara düşen Şimşek gibi çakan, sel gibi coşan Huduttan hududa yol bulup koşan, Cepheden cepheyi soranlarındır. İleri atılıp sellercesine Göğsünden vurulup tam ercesine, Bir gül bahçesine girercesine, Şu kara toprağa girenlerindir. Tarihin dilinden düşmez bu destan, Nehirler gazidir, dağlar kahraman, Her taşı yakut olan bu vatan, Can verme sırrına erenlerindir. Gökyay'ım ne yazsan ziyade değil Bu sevgi bir kuru ifade değil, Sencileyin hasmı rüyada değil Topun namlusundan görenlerindir ... Orhan Şaik GÖKYAY |
Ellerimde yağmur okunuşlu sonbahar yazgısı Gözlerimde kırılgan hayaller Ve mısra mısra ihanet Ve satır sonlarında kafiyelere bürünmüş hüzün… El salla sensizliğime Yine gidiyorsun iki gözüm..! Bilmem kaçıncı kayboluşun seherinde Unutulmaya yollarken kendimi Sen aklıma çakılan bir kırık cam buğusu Bir demli çay tiryakiliğisin dudaklarımda Ahh Esvâra! Uykularım kaçaklık ezgisi Düşlerimde kıyamet hükmü gülüşün Suskun şehirler avaz bir ayazda Her yanda boynu bükük Sesi yanık türkü kokusu Bir asansör kabini kadar dolu içim Bir o kadar boşlukta düşlerim Pencere önlerinde tükettiğim akşamlar Ve sesimde tutuşan eylül şarkıları Bağrımda postal izi ihtilaller Kan süzgeci, işkence sabahları Ve kaçak bir aşk militanı kendi çıkmazında Sonu yok Esvâra Sonu yok bu yolun..! Ektiğim gelincikler açmış darağaçlarında Her infaz bir düğün Her asılışta kan damıtır yaprakları Ve bilir misin(?) yakmıyor beni; Ne senin kadar gelincik tarlası,kan kızılı Ne de ciğerlerime süzülen sarı tütün acısı… Şimdi ben ayyaş adımlarla koşarken yılları Geride bıraktığım senlerce anının Salya sümük yaşam artıklarının Ve üşümüş duvarların ağırlığınca Yokluğuna yangın susuşlardayım.. Karadeniz isyan seslerinden dalgalı Yüzünde bin yıllık sevdasının izleri Her damla bir zincir Her dalga bir çığlık gözlerinde Yakamozlu suretinde ayrılık çizgileri Zindansı bir öykü çocukların dilinde Yusuf kavlince, İbrahim’in bedeninde Gayya kuyularda ateşe verilmiş Dilek ağacı kanayışı Çaputları kızıl isyan bayrağı Oysa ateşlenmeden fitili unutulmanın Avuçlarında karanfillerle çıkıp gelecektin Her gidişin bir dönüşü var demiştin Her gidişin bir dönüşü… Şimdi bir intiharın habercisi mi bu yılgın kuşlar Bu martıların suskunluğu..? Epeydir mavi kokmuyor deniz Toprak tütmüyor eskisi gibi Ve sözlerim yıllanmış acılar tilaveti Ki kırılmasın diye şiirler Her gece sarhoşluğumla boğarım sesimi… Yasak zamanlardan geçtim Dilimde eylül türküleri Ve peşimde kendine yabancı bir geçmişle.. Okunmadan atılmış anlamsız bir mektup mahiyetinde Ayaklar altında ezildi ömrüm Ve hayatlar tanıdım bana çok benzeyen; Hayatlar Esvâra Doğumları kıyamet şöleni Varlıkları kaybolmanın resmiyetine kayıt… Akrebin kıskacındaki Yelkovan savunmasızlığında Ne kadar hızlı koştuysam zamanı O kadar çok öldüm Ve insanlar gördüm Hiçliğin kalabalık meydanlarında İnsanlıkları zaman aşımına uğramış Solgun kent yüzlerinde Mahzur bir çıban gibi sırıtkan; Suretleri aynalarda ölüm çığırtkanlığı Üstüne alınmasın kimse Bitişim kendime İçim kendimden sürgün benim Dört yanım taş duvar Dört yanım çöl susamışlığı Güzde titreyip düşen O sarı yapraklar gibi hayat Ve mutluluk Kaf dağında bir eski masal şimdi Ve ben sonrasızlığımın göçebe yürüyüşlerinde Kambur öyküler anlatıyorum kendime Yüklenip tüm aşk cinayetlerini, Toprağın kokmazlığını ve ayazını yalnızlığın Kırılgan çocuk tebessümlerinde Somurtkan bir fotoğraf kalıyorum… Hala yatağımın altında bir tutam zemheri Sen gizli bir gün-âhsın avuçlarımda İçim bozkır ayazı,poyraz İhtiyar bir Sahra sürgünlüğü yüreğim Bir yanı Kays deliliği Ve iliklerimde dolanır Leylâlığın Çöl rüzgârlarında kum misâli… İhanet kulaklarımda uğultulu seranat Damarlarımda kehribar sarısı hüzün Aşina bir terkedilişin öyküsü yankılanan Tren garlarının üryan çığlıklarında Onun yasıdır düş ülkelerinde yitikliğim Meczupluğum aşk dili yakarışlarda Firari sevişler yorgunu Gökyüzünde solgun gül sevdalısı çocukluğum Ve sızılar giyinmiş yüzüm Gözlerimde kan yumağı cümleler Hüzün işlemeli gergeflerde Telef olmuş harf yığınları Toplasan “hayat” olur adı Ki çokça acıya dipnot düşülmüş adım Okundukça kanarım… Bir nihavent şarkıdır yalnızlık İntihara meyilli dudaklarımda Dilim suskunluğa salıncak Her kelâm içimde infilak bir öykü Kara geceler lâl masallarda rivayet okunur Ve aşk Esvâra..! Aşk, bir var-mış bir yok-muş bilmecesi Cevabı gözlerinde bir deli kahverengi Velhâsılı kelâm Seninle anladım aşktan ziyâde kendi ötekiliğimi Sonrası cinayet kavli Elimde tüketemediğim hüzünler Yeryüzü cehennemî bir yangın Gökyüzü uçukluğumun mabedi Ve ikindi rüzgârlarının kanat çırpışında Mavi deniz özlemi yokluğun… Şiirlerle savruluyorum geceye Gözlerim bunca yorgunlukken Ve ömrüm kül olmuşken avuçlarında Söylesene yâr..! Yangınıma niye bu rüzgâr…? uçukmavi |
~BÜYÜCÜ~ Şeytan dağında bir mağarada, Duydum bir büyücü kadın varmış. Aşka inanmayan taş kalplileri, Büyülerle kara sevdalı yaparmış. Yüreğimde yenilginin acısıyla, Yol aldım şeytan dağına. Az gittim,uz gittim derken Bir akşam vardım büyücünün mağarasına. Dedim,bir halden bilmeze düştüm, Al bütün varımı,yoğumu.. Bir büyü yap da anlasın, Sevdanın ne yaman şey olduğunu. İki yürek yaptı taştan Koydu bir bulanık suya. Üç gün,üç ay,üç yıl sonra gel diye seslendi kuyuya. Üç gün,üç ay,üç yıl bekledim. Bir kuşluk vakti çaldı kapım. O deli dolu,kendini beğenmiş kız, Ne hallere gelmişti,Allah'ım. Kara gözlerinde şimdi, Kara gecelerin sızısı vardı. Ağladı,sızladı,kapandı ayaklarıma. Sev beni,sev diye yalvardı. Git dedim,istemiyorum artık. Biraz da sen öğren ağlamasını. Yalnızlığın kahreden acısını.. İnanmayın dostlarım,inanmayın..Ne büyücü var ortada,ne de büyü. Yıllardır kendimi avutmak için,uydurdum bu yalan öyküyü...:( Kürşad AŞIKLI |
YAK BİR SİGARA Malta kahvesinde akşam oldu İstanbul koktu çay, simit, mor menekşe Yaksana bir sigara, aşksızlık öldürür adamı Yaz nedir ki yoksa, yaralı bir aşk belki Salınarak yürüyen öfkeli bir karanfil Sevda belki yeşeren saksıdaki Sokaklar gül yası, çocuklar ağlamaklı Bir yağmur yağsa dağılır elbet bu sıkıntı İşçi kahvesinde rüzgârsız akşam oldu Yaksana bir sigara, işsizlik öldürür adamı Çocuklar çiçekler vapur saatleri Ayın kandili güzelim kardeşim Ekmeğin buğusu suyun öyküsü Aşka benziyordu aşka benziyordu İşsiz umarsız birine akşam oldu Aşklar bitti atlar denize indi Deniz ki açıldık ay saatleriydi Paylaşmak için balıkçıların mutsuzluğunu Yaksana bir sigara, düzelirse aşkla düzelir dünya Yalnız aşkla, paylaşılınca güzel olan Ahmet ADA |
Delil Yok * örselemeden panjurları nemli burun deliklerimle kokluyorum hiç bir iz bulamadım gidişine sen gideli her şey yerli yerinde yemek yediğin tabak yerlere serilmiş güneş ışıkları gömüp saklamaya çalıştığım duvardaki çatlak yüzümdeki hüzün eğri duran takvim kadir kıymet bilmeyen gidişinin pıhtısı odadaki düetsel replikler meyve vermeye küs nar ağacımın dalları hercai menekşenin kırıklığı tek ayağı tökezleyen masama düşmüş ekmek kırıntıları sesleri uzaktan gelen çocuk ıslıkları penceremde menderesler çizerek akan buğu damlası neme sürülmüş banyomun duvarı her yerde delil arıyorum gidişine * bir sigara fırladı cebimden dudaklarımın kenarına oturdu tavana asıldı gözlerim sen gideli olay yerini inceliyorum gidişine delil bulamadım * Serdar San - İzmir , 11.03.2006 |
SUSTUM sevdandan kalan kırıntıları topladım yine yüreğinin mahzeninde aşk dedim, dilendim sebep olup kanımı akıtırken kalbimde kırdığın hançer ( * ) bakışına su bir tebessümüne aş dedim her gün içime attım sevdanı sustum... ''zaman her şeyin ilacı'' derken dostlarım zehir oldu ömrüme sensiz geçen her an nefes almaya çalıştıkça gözlerim hayalinin enkazı yıkıldı kirpiklerime... yüzüm soldu... gülmüyor artık İstanbul''a Kadıköy''e küsüm... Eminönü''nde hüzün... Pierre loti''de matemin var senden ayrıldıktan sonra ben can evimden vuruldum sağ yanımda kadehler sol elimde can dostum ardından deli düştüm ben her akşam resminle konuştum ağladı evimin duvarları uğultusuyla seni sordu rüzgar sustum... gecelerine ortak oldum İstanbul''un ardından feryatlar etti cam kırığı gözlerim ; ''dönüşü yok gittiğin yolun, bu gidişin mutluluğun sonu/dur dur...'' dedim, dur... sustum... yokluğunun ilk günü oturup Balat''ta sedasızca öldüm karşı köşede hüznüm dirildi kalkıp yürürken uzaklara hayalin içimden ; ''gitme.!'' diye bağırdım sustum... Gökhan CENGİZ |
| Saat: 20:38 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık