![]() |
Eski Bir Sonbahar Sonbahardı... Seninle geçiyorduk o yoldan; Topraklardan, havadan bir hüzün taşıyord Bize yaklaşıyordu Gönlümüzde yepyeni bir duygu yaşıyordu. Rüzgarların değildi bu musiki, bu hüzün; Hatırladın değil mi? Kuşlar ağlaşıyordu... Havada bir serinlik... Tatlı bir hayal gibi... Torak nasıl meçhuldü tıpkı istikbal gibi? O gün tabiat başka bir türlü yaşıyordu. Kalbin acı, gözlerin yaşla dolmuştu senin; Yapraklar gibi yere dökülüyordu enin; O nağme mesafeyi, zamanı aşıyordu. O bir beste değildi: Kuşlar ağlaşıyordu. En hazin şey muhakkak öksüz kalan ocaktır. Bu ocak hüzünlerle dolup boşalacaktır. Eski bir sonbaharı, küçük kuşları anmak Belki veda etmektir sana birkaç satırla... Yine bir sonbaharda ordan yalnız geçersen Beraber geçtiğimiz serin günü hatırla!.. Hüseyin Nihal Atsız |
Seni Sevmek seni sevmek bana yetti bu ayrılıkla aşk bitti fakat senin yaman aşkın geceleri zindan etti seni sevmek suç mu bana? ağlıyorum yana yana! ayrılık denilen yara uğrayıp beni mahvetti geceler gündüz olurken sevdam dağları aşarken "aşk zamanı geldi" derken sevdan beni benden etti. Hüseyin Nihal Atsız |
Geçtiğimiz dolunay akşamında, Güllerin en kırmızısına uyandık; Caddelerin bittiği sokaklarda... Ağaçların kırağılı dal uçlarında Bütün bir gece boyunca Dolunay aradık başucumuzda Saçlarımız karışıktı ayıramadık Aklımızdan yıldızlar kaybolunca. Üşüyorduk üşüyor olmasına Kuşlar da uçmuştu, kör olduk; Gözlerimiz bir buluttaydı en son, Gece boyu bir yağmurla soyunduk... Aşkların en akışkanıydı üstümüzdeki Büyük sahra çölünün ortasında Sevişmelerin en canalıcı noktasında Yağmur yağdı, seller aktı, aldırmadık..... ramazan adil uysal |
Yaren Geceler aydınlık çırılçıplak karşımda kadınlar çarpık bacaklı güzeller bile güzel değil tozlu bir tablo gibi şehir gündüzler bana ait değil verin bana geceleri geceler dilimde geceler geceler içimde geceler geceler gönlümde geceler geceler geceler yaren geceler geceler yarim geceler geceler tek dost geceler geceler ışıkta ne aşkın tadı var ne zamanın görünür binbir çehresi o maskeli kahramanın insanlık doğupta yaşamak değil bu bir gerçek değilde söyle nedir gündüzler bana ait değil verin bana geceleri geceler dilimde geceler geceler içimde geceler geceler gönlümde geceler geceler geceler yaren geceler geceler yarim geceler geceler tek dost geceler geceler müzik:fatih çınar Fatih Çınar |
Adamlar Bilirim Adamlar Bilirim Sönük, Adamlar Bilirim Çürük Adamlar Bilirim Rozetleri Yüreklerinden Büyük. Adamlar Bilirim Coşkun Adamlar Bilirim Durgun Adamlar Bilirim Adları Boylarından Uzun Adamlar Bilirim İri Adamlar Bilirim Ufak Adamlar Bilirim ki Sözleri Eserlerinden Parlak… Adamlar Bilirim Anlamamış. Anlamayacak Ne Olduğunu Adamlar Bilirim Dolduramamış, Dolduramayacak Koltuğunu… Adamlar Bilirim Yamuk Eğri… Adamlar Bilirim Maskara Adamlar Bilirim Elleri Eldivenlerinden Kara… Sabahlar Bilirim, Öğlenler, İkindiler, Akşamlar Bilirim Ve Günlerin Gecelerin Dışında Yaşayan Adamlar Bilirim… ARİF NİHAT ASYA |
NOKTA NOKTAM Dün bir dosttan, uzun bir mektup aldım Beni anlatmış sana ve sen ona "Unuttum artık onu" demişsin. Hem bu sözü gülerek, Medar-ı iftihar ile söylemişsin. Unutamazsın Nokta Noktam Unutamazsın! Çünkü; unutmak için önce unutulmak gerek Oyasa ki sen, Hala bende esen, Eski kavak yelisin. Unutamazsın... Kan değil, tüküremezsin, Ruj değil, silemezsin Dişi dudaklarına, dişimle yazdığım İki heceli erkek adımı Unutamazsın Nokta Noktam Unutamazsın! Seninle biz, halâ bir kabukta İki badem içi gibiyiz. Baharsın; kokacaksın Güneşsin; yakacaksın. Sabah yatağım kadar rüyâ dolu Sabah yatağım kadar sıcaksın Unutamam Unutamazsın! Şimdilik bu kadar. Öbür mektubuma daha diyeceklerim var Darılma bana, gücenme sakın Ankara günlerinin bembeyaz ufkundan Binlerce selam sana. Bahar başladı nokta noktam Ankara'da bahar, veriminde toprak ana Aylar var ki sana tek satır yazamadım Oysa ki şimdi mevsim bahar Ötüşlerde adın, kokuşlarda tadın var Artık yazmalıyım. Takvime baktım bu sabah, ayrılalı beş ay olmuş. Düşün ki Nokta Noktam Beş ay denilen nesne tam yüz elli gün eder. Bunca uzun ayrılıksa; İnan bana Nokta Noktam İnsanı, herşeye küskün eder. İnan bana... Dargınlığım herkese Ve tek hasretim sana Düşünüyorum... Aşıklar pazarına çıkan yolu düşünüyorum. Bu yolun sağında yükselen Her geçişinde penceresinden tebessümler gelen Bahçesinde iri yedi veren, kayısı gülleri açan evi düşünüyorum. Bir türlü gelmiyor düşüncelerimin ardı Ablan yanımda çorapsız gezerdi, Baş örtüsüz annen. Düşünüyorum... Bu mevsimde baban, Her akşam bir yerine iki içerdi. Miyoplaşınca gözleri "Şair, iç be oğlum bahar dişidir doğurur" derdi. Bahar başladı Nokta Noktam. Ankara'da bahar, Gönül ufkunda yağmur bulutları Cennet olsa artik sevmiyorum Sevmiyorum sensiz baharı... Sen; ey yirmidört baharın en güzel süsü! Sen; ey mutlu günlerimin mutlu türküsü! Sen; ey ilk yaz akşamları kadar güzel çocuk! Sen; ey altın gözlerinin hisli dünyası! Ölümsüz bir yolculuk yaratan Sen; ey çıplak bir hançer gibi! Boylu boyunca gönlümde yatan Sen; ey herşeyim olan herşey! Son mektubunda söz verdin Tut diyorsun, unuttum Unut diyorsun, unutmak mı??? Güneş tekrar doğmayı unutabilir mi hiç? Gönül ferman dinlemez sözü unutulabilir mi hiç? Sen; ey mutlu günlerimin mutlu türküsü! Sen; ey herşeyim olan herşey! Bu gece Yılbaşı... Başkent'de kar yağıyor Nokta Noktam Başkentte kar ve tütüyor gözlerimde Küllenmiş bir mangal gibi hatıralar Başkent'de kar yağıyor, başkent'de kar... Bu gece yılbaşı. Bilirsin ki Nokta Noktam Yılbaşında hesaplanır Çoğu zaman insanların yaşı. Bu gece yılbaşı... Tokmaklarında yirmi dört hece Eğilip üstüme sessizce Şehrin kule saati Bilir misin Nokta Noktam? Bilir misin, bilir misin ne dedi? "Şair, kutlu olsun, yaş otuz yedi." Ve bir el saçlarımdan tutarak Kalbimi sana kadar sürükledi. Bu gece yılbaşı, başkent ayakta Çalınan Tuna dalgaları komşu plâkta. Ne de kıvrak bu vals havası Başladı yine gönlümün On yıl evvel ki kanaması Ne günlerdi o günler cancağızım Ne günlerdi... Sen, on yedisinde sevgilerin sisinde Başı duman duman bir kız. Ben, yirmi üstünde Gönlü gördüğü her güzelliğe nişanlı Öylesiye bir şair, öylesiye bir delikanlı. Ne çabuk geçti zaman. Hey gidi Dünya hey... Bu gece yılbaşı Dışarıda kar yağıyor ve tütüyor gözlerimde Küllenmiş bir mangal gibi eski hatıralar Köşede bir kırlent, kırlentde bir resim. Bartın'da bahar. Elimle yapmışım "asma köprüsünden" Kocanaz deresi Sağda, orta okul Okulda, çocukların sesi. "Çakır beylerin" elma bahcesi. Derede kayık, dümende ben. Küreklerde sen. Hava berrak, hava ılık Hava temiz Ve sularda sarmaşan gölgemiz Bu gece yılbaşı, başkent ayakta Çalınan Tuna dalgaları değil artık komşu plâkta. Gönlüm bu diyardan çok çok uzakta. Dışarıda kar yağıyor. Dışarıda kar ve tütüyor gözlerimde Küllenmiş bir mangal gibi Eski hatıralar... Rıza Polat AKKOYUNLU |
Bir damla gözyaşının ahdı kaldı bende Akmayan damlaları biriktirdim içimde Yağmurlara dolandı ayaklarım gidemedim Ben hep kaldım sende... Şimdi her mevsim yağmur yağıyor buralara Kalbime gözüme göz yaşlarıma karşı Yağmur hüznümün uslu kızı Usulca dokunuyor damarlarıma Zamana karşı koyamayan, direnç Akmayan yaşların ise Bedelini ödüyor gözlerim Sessizlik,hıçkırıklarım oldu Her daim sessizim artık.... arzu öztürk |
ARTI SONSUZ yağmurun yerden göğe yağdığı bu gece yasak bölgedeyim büyük çingenelerin çaldığı kaçak silahların içindeyim sevişmek kapısının kapandığı bir nabız yoklar ki daima hızlı bir nabız yoklar elim öpüştüklerim hırsızlama çirkin bir ağızda dişlerim bir bıçak değer dudağıma gök yarıldıkça şimşeklerden soğuk aynalarda kilitliyim tırnaklarımdaki elektrikten su gibi erir iliştiklerim kıvılcımlar uçar kirpiklerimden doğumdan öncesini yaşıyorum henüz belli olmadı kimliğim vücudunu arıyor ruhum bir yerde atomun çekirdeğiyim bir yerde artı sonsuzum Attila İlhan |
Öyle bir anda gel ki Tüm korkularım bitsin Tüm karanlığın hüznü,seninle gitsin Her şeyi sevdir bana Seninle tüm kederi öldür Başlamak ruhumda çocuk gibi Gel gülüşünle beni güldür Öyle bir günde gel ki Anlamayayım geldiğini Gece rüyama bir düş gibi gel Hayatıma bir hırsız gibi Kalbinin kurşuni hızıyla Al beni götür Yeni bir dünyanın ayaklarında Tüm yangınları söndür Üzerimde mavinin en koyusu Lacivert sevdalarla Gel başımı döndür Öyle bir saatte gel ki Geceyi gündüz,gündüzü seninle Cennet sayayım Sıyrılayım alt üst olmuş ruhlardan Seninle yeniden başlayayım... arzu öztürk |
hüzünlü gül Çözemedim güldeki esrarı,, Yüzünüzdeki hüznün sırrı gibi, Yılların acısı çöreklenmiş yüreğinize, Aradığınız vefaydı belki de... Herkezden gizli bir tükenişi yaşamak, Depremlerle yerle bir olurken gönül haneniz, Yüzünüzde sahte gülücüklerle Sahte bir mutluluğun tablosunu çizmek, Belki de en usta ressamlık burada, Gül yüzünüzdeki hüznün esrarında... Bir ömür boyu bağlanmak birine, Kendini feda etmek, Yok olurken sevginde Sevdiğinde tükendiğini görmek İhanet olmasa da, Dayanamaz hiç bir yürek bu vefasızlığa, Gül yüzüne düşen hüzün bundandı bekli de.... seyyid burhaneddin kekeç |
Annem Yok Artık Annem yok artık.Beni düşünen kalbi yok.Bitti. Umutsuz olmak istemiyorum. Umutsuzlugun bir çıkar yol olmadıgını biliyorum. Annem yok artık,yeryüzü çok gördü onu, Kalabalığın arasında kuş gibi çırpınan varlığını Çok gördü Dalgın yüregini çok gördü Bizim için çarpan,kaygılarla dolu yüreğini. Annem yok artık.Bu kesin.Gelinecek bir yere gitmedi. İşte geldim çocuklar demeyecek Nasılsın yavrum demeyecek Ataol BEHRAMOĞLU |
BENI UNUTMA Bir gün gelir de unuturmuş insan En sevdiği hatıraları bile Bari sen her gece yorgun sesiyle Saat on ikiyi vurduğu zaman Beni unutma Çünkü ben her gece o saatlerde Seni yaşar ve seni düşünürüm Hayal içinde perişan yürürüm Sen de karanlığın sustuğu yerde Beni unutma O saatlerde serpilir gülüşün Bir avuç su gibi içime, ey yar Senin de başında o çılgın rüzgar Deli deli esiverirse bir gün Beni unutma Ben ayağımda çarık, elimde asa Senin için şu yollara düşmüşüm Senelerce sonra sana dönüşüm Bir mahşer gününe de rastlasa Beni unutma Hala duruyorsa yeşil elbisen Onu bir gün benim için giy Saksıdaki pembe karanfilde çiğ Ve bahçende yorgun bir kuş görürsen Beni unutma Büyük acılara tutuştuğum gün Çok uzaklarda da olsan yine gel Bu ölürcesine sevdiğine gel Ne olur Tanrıya kavuştuğum gün Beni unutma.. ..Ümit Yasar Oguzcan... |
Umut Gel de gör, Yüreğimdeki çölde, aşka aç martıların Sevda tanelerine nasıl kanat çırptığını Gel de sor Dilsiz okyanuslara, nefretindeki limandan sandalsız, Küreksiz gözlerinde boğulduğum günleri Şimdi gel de sev hadi! Bir olta at vazgeçtiğin aşklar için ve ucuna kalbini tak. Belki yine kanar dudaklarım... Korkmaz Bıçkın |
ne ki zaman ey bu beş harften mürekkep muazzam muamma müstehzi yüzlerde soru işaretleriyle yüklü derin çizgiler lumpen bir kum taneciğinin o metruk hazneye kayıp gitmesi akrep ile yelkovan, nacar ile serkisof ve saatli maarif takvimi ne ki Semih Çelenk |
Hayat Gül Kokulu Bir Sağanak Yine Gözlerimin önünde ıslak dağların kabaran yalnızlığı. Ne varsa uçurumlar eşiğinde, hüzünlerle yalpalayan ne varsa gözlerimin önünde, ve hayat gül kokulu bir sağanak yine… Bir şeyler anlatmak istiyor hayat ve alıp götürmek bir şeyleri kurt sofralarına… Gün batıyor... Gün batıyor bukağısı paslı bir sevinç oluyor yalnızlığım. Unutuyorum sevgilim suretini; durgunluğum “niçin”di unutuyorum… Gün batıyor... Gün batıyor ürkek yıldızlar dolanıyor yalnızlığıma. Umurumda değil ne yağmur ne ayaz ne de bu ker*** kokusu havada; unutuyorum, sabaha kadar, gün batıyor ve geciken sabahlara koşuyor kuşlar, gözlerimin önünde ve hayat gül kokulu bir sağanak yine… Yılmaz Odabaşı |
önsöz Bu seçki deneysel şiiri seven veya en azından sevme fırsatına kendini baştan kapamayan şiirsever ve şairlere, ülkemizde fazlaca bilinmeyen bir coğrafyanın cennetvari Avusturya deneysel şiirinin, sınırlı da olsa bir ilk haritasını sunmak için hazırlandı. .… Avusturya İkinci Dünya Savaşı Sonrası Deneysel Şiiri Seçkisi adı da, bu kitabın çerçevesini belirleyen niceliğe, zamana, türe ve coğrafyaya dair dört niteliği ifade ediyor. ... Erhan Altan İki ayda bir yayınlanan yasakmeyve dergisi Eylül-Ekim2006 sayısında, Avusturya İkinci Dünya Savaşı Sonrası Deneysel Şiiri Seçkisi adlı küçük bir ek kitapla satışa sunuldu. Bu kitapçık sadece, az sayıda basılan bu dergiyi alanlarda var. Fırsat buldukça oradan şiirler ekleyeceğim. Eki hazırlayan Erhan Altan Heimrad BACKER’in onbinlerce sayfa nazi tutanaklarını okuduktan sonra yazdığı 140 sayfalık Tutanak isimli şiir kitabını dilimize tercüme etmiş. Viyana grubuna ait nadir Türkçe kitaplardan biri bu. E. Altan İTÜ Elektronik ve Viyana Teknik Üniversitesi Elektronik ve Ekoloji mezunu. Fakat bu işi yapmayıp Viyana’da şiir kritikleri yazarak yaşıyor. Tutanak hakkında bana gönderdiği bir yazısını kitaptan satırlar olduğu için aşağı ekliyorum. tutanak üzerine düşünceler ERHAN ALTAN Her şeyden önce, tutanak’ın her sayfasının ayrı bir girişim alanı olduğunun; dolayısıyla her sayfanın kendi başına bir duruşunun bulunduğunun ve bütüncül bir tezin olanaksızlığının altını çizmek gerekiyor. Ama yine de benzerliği olan belli sayfalarla ilgili kısmi perspektifler geliştirmek olası. Burada kısmen içiçe geçen üç düşüncemden bahsetmek istiyorum. 1. Metin-gerçeklik ilişkisi Holokaust’un gerçekliğine tam olarak yaklaşmak, onu tüm vahşeti içinde aktarmak olanaksız. Hiçbir araç olanların korkunçluğunu anlatmaya yetkin değil. Bu anlamda hiçbir aktarım yeterince “gerçekçi” olamaz. Bu durum, holokaust’un dışına çıktığımızda da değişmiyor, her durumda gerçekliğin kendisinin dışında, başka bir araç içinde hareket ettiğimiz için gerçekliğin ‘olduğu gibi’ verilmesi tanım gereği olanaklı değil. Bunun yanında her dönemin “gerçeklik” olarak kabul gören belli temsilleri var ki, bunlara o dönemin konvansiyonu deniyor. Çok yönlü bir yapı olan gerçekliğin temsili için kullandığımız yöntemler bizi bu yapının belli yanları ile buluştururken diğer yanlarından kaçınılmaz olarak uzaklaştırıyor, dolayısıyla her zaman başka bir yere düşülüyor. Bu durum ise bu “yöntemler” üzerine düşünmemiz gereğini ortaya çıkarıyor. Böylesi bir düşünmenin nasıl olabileceğine dair bir örneği yazımın ‘Somut Şiir – somut dil’ adlı ikinci bölümünde vermeye çalışacağım. Metin-gerçeklikilişkisi tutanak’ta iki yönden kurgulanıyor: Alıntılanan belgeler ve bunların temsili. Alıntılanan belgelerin referanslarıyla ilişkileri aracılığıyla bu metinlerin kendi tarihsel gerçekliklerine gönderiliyoruz. Öte yandan, tutanak’ın yazarı Heimrad Bäcker’in kitaba seçtiği belgelere uyguladığı yöntemler ve bunların diziliş ve biraradalıklarına dair aldığı kararlardan oluşan kurgusu ile bu belgeler temsil ediliyor. Sadece bu kurgusallık nedeniyle tutanak’ın, konusu holokaust olan diğer eserler gibi, holokausta dolaylı olarak yaklaşan bir eser olduğunu söyleyebiliriz. Ancak burada tutanak’ın bu kurguyu otantik metinler üzerine uyguladığını gözardı etmemek gerekiyor. Bu metinlerin otantikliği ‘Notlar ve Kaynakça’ bölümünde kaynakların listelenmesiyle sınanmaya sunulmuş durumda. “Notlar ve Kaynakça” bölümü, çoğu İkinci Dünya Savaşı sonrasında basılmış kitaplardan oluşuyor. Bu ikincil kaynaklar birincil kaynaklara, yani direkt belgelere gönderiyorlar. tutanak’ın alıntılarının gerçek olduğunu yani ikincil ve birincil kaynakların doğruluğunu kabul edersek, otantik metinlerle karşı karşıya olduğumuzu kabul etmemiz gerekir. İlk okumada görece özgür olan okurun tasavvuru arka taraftaki “notlar”a bakılmasıyla biçim alırken, belgelerin otantikliğinin farkedilmesi metnin algılanmasına “sahicilik” kazandırıyor. tutanak kurban ve fail metinlerinden oluşuyor. Kurban metinlerinin daha çok her biri belli bir olay ya da olguyu döneminin dili ve içinde bulunulan perspektifle aktaran ve kaynaklarının bağlamlarından bir başlangıç bir de sonla ayrılan direkt alıntılardan oluştuğunu söylemek mümkün. Bu metinlerin de dış dünyayı yansıtma anlamında daha gerçekçi oldukları söylenemez. Onlar da herhangi bir konuya ilişkin herhangi bir belgenin olabileceği kadar gerçekçiler. Ancak yaşantıların, dönemin konvansiyonları içinde aktarıldığı metinlerdir bunlar. Yaşananları aktarmaktan önce bunları yaşayanların gerçekliklerini; dolayısıyla yaşananların, yaşayanların gerçeklik duygularına nasıl etkidiğini aktaran metinlerdir. Ve bu halleriyle kısmen konvansiyon içinde kalıp kısmen dışına çıkarak, o ne demek olduğunu hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğimiz “holokaust”un, dönemin özneleri üzerine etkilerinin kısa ve keskin hissettiricileri veya çağrıştırıcıları oluyorlar. Aşağıdaki böyle bir metinde müdahalenin asgari olduğunu söyleyebiliriz: “muhtemelen seni bir daha görmeyeceğim, sesini artık duymacağım, seni artık öpemeyeceğim. oysa ne çok isterdim seni görmeyi, sadece bir kez bile olsa!” Ölümün eşiğinde sevgilisini bir kez bile görmenin olanaksızlığından bahseden öznenin acısıyla bu çıplak ve ani karşılaşma kısa bir an için onun içinde bulunduğu ruh hali ile karşılaştığımız duygusunu veriyor. Bir diğer mektupta özne kendi gerçekleşmiş ölümünden bahsediyor: “bu benim son mektubum ve sana 1 eylül’de, saat altıda kurşuna dizildiğimi bildiriyorum.” İçinde bulunulan olağanüstü durumda, ölümünün kaçınılmazlığı bu paradoks tümceyle ifadesini buluyor. Gündelik dille yazıldığı halde kurşuna dizildiğini şimdiki zaman kipiyle bildirerek aslında konvansiyon dışına taşan bu tümcenin olanaksızlığı, olanaksızlıkların normallik olduğu holokausta dair kısa bir tasavvur kıvılcımı çakıyor. Her ne kadar kurban metinleri daha çok direkt alıntılardam oluşuyorsa da, böyle direkt alıntılara fail metinlerinde de rastlanıyor: “o sabah hala III no.lu kamp’ın 300 kadar tutuklusu için kahvaltı hazırlaması gerekirken, öğleyin sadece, yaklaşık 150 kişiye yemek temin etmesi gerekti.” Yaşananların akıl almazlığı dilin sınırlarını zorlamakta ve bu zorlamanın getirdiği konvansiyon dışına taşmalar, dildeki absürdlük ve uygunsuzluklar ister istemez gündelik dil içinde ifadesini arıyor. Bu ifadelerin çaresizliklerinde, aşırı sertliklerinde bir an için yazanların ruh halleriyle ve içinde bulundukları dilsel gerçeklikle karşılaşıyoruz. Montajlara daha çok fail metinlerinde rastlanıyor. Daha çok “anlamaya”, düzenin dilinin deşifre edilmesine yönelik” kurgusal manipülasyon olarak tanımlanabilecek bu uygulamalarda, bu belgelerin içinde saklı olan bir gerçekliklerin kazısı yapılıyor. Böyle bir örneğe tutanak’ın 25. sayfasında rastlıyoruz: “varılması amacıyla zaten / halen sürmekte olan sevkıyatta / ön tedbirlerle ilgili bütün / gerekli hazırlıklar / diğer bir çözüm imkanı olarak / fikir birliğinin / önceki ilgili iznine göre / bu nihai çözümle / sosyopolitik mecburiyetler / geriye kalması muhtemel artık miktar / cinsiyetlere göre ayırarak / kahvaltıyla nihayet bulacak / bir müzakere konusu olarak / büyük Wann Gölü 56/58 No’da” “Notlar” bölümünde bu metnin Göring’le Heydrich’in arasında geçen yazışma, Wann Gölü Konferansı davetiyesi ve Wann Gölü Konferansı’nın protokolünden yapılan alıntılardan oluşmuş bir montaj olduğunu anlıyoruz. Bäcker, bu yazışma, davetiye ve protokolü, konferansı okurun gözünde canlandırmaya yönelik kullanmak yerine, kullanılan kalıpların yahudilerin imha kararını gizleme ve laf kalabalığı arasında boğma işlevini nasıl yerine getirdiğini gösteriyor. Bäcker burada tüm sarplığı, sertliği, çelişkileri, istisnailiği ile gerçekliğin sadece bir yanını, ama üzerinde düşünmemize olanak veren bir yanını ortaya çıkarıyor. Benzeri bir manipülasyon sayfa18’de yahudiler’in kamusal yaşamın dışına çıkarılışlarının bir kademesi olan mallarına el koyulmasına dair hukuksal bir metnin fargmanlaştırılarak anlaşılmaz ve korkutucu bir hale getirilmesiyle yapılıyor. Tekrarlarla oluşan bu baş döndürücülüğün bunları okumak ve bu metinlerin labirentinde yolunu bulmak durumunda olan bireyde yarattığı karmaşa bu metnin hedefini oluşturuyor: “kararname ile mallara el koyma işlemleri hukuken idari yoldan genişletilmiş mallara el koyma konusunda salâhiyetli bir talimat uyarınca mallara el koyma ile yetkili alt daire mallara el koyma kararını icra etmeden önce mal sahibinin tespitini dosya, ifade ve aynî değerler listelerinin eklenmesiyle dilekçe ile bildirmesi kararnamenin hükümlerinin tespit kararı alt dairenin mallara el koyma bildirimi bu karara dayanılarak mallara el koyma usulü ile görevlendirmiş kendi selahiyetiyle böyle mallara el koyma bildirimlerini merkezi dairenin nakliyelerinin başlamasıyla reich bölgesi içerisinde geride bırakılan maddi değerlerin bu kararnamenin bu bildirimlerin esas olarak resmi kısmında bu kararnameyi esas almışlardır.” Montajlarda uygulanan temel işlem, resmi metinlere yapılan müdahale ile bir ayıklamaya tabi tutulan metnin çeşitli işlevleri arasından okuru belli yönde düşünmeye yönelten kısımların seçilmesidir. Dönemin düzen ve karmaşası bu kurgusal manipülasyonlarla ortaya çıkarılıp etkilenime sunuluyor. Direkt alıntılarda ise onları yaşayanların dilde bıraktıkları izdüşümler gözler önüne seriliyor. Metinlerin gerçekliği öncelikle onları yazanların gerçekliği demektir. Biri kurgusal diğeri ‘gönderen’ bu iki yöntemle faillerin mantığı ve kurbanların yaşadıklarına -metinler aracılığıyla- yaklaşılabileceği kadar yaklaşılıyor. Her ikisine dair empati sağlıyor bu metinler, bu yüzden güçlüler. Ancak yaklaşılan holokaust değil onun hazırlığının ve uygulanmasının metinlere bıraktıkları izlerdir. Unutulmaması gereken, metinler içinde bir yolculuk yapılmış olunduğu ve dilsel gerçeklikle kalındığıdır. 2. Somut Şiir – somut dil tutanak’ın birçok sayfası sözcükleri kavramsal bir kullanım içinde sıralıyor. Bir süreci yansıtır biçimde zamansal bir akışla yukarıdan aşağıya doğru ilerleyen kavramlar nasyonal sosyalist düzenin imha planının aşamalarına karşılık geliyorlar. Kullanılan kavramlar sözde bilimsellikleri, soyutlukları, yalıtılmışlıkları ile her türlü insani yaklaşımdan uzaktır. Bu insaniyetten yalıtılmışlık, uygulayıcılarının herhangi bir vicdani hesaplaşmadan uzak olmalarını, milyonlarca insanın katli gibi korkunç bir planı kıllarını bile kıpırdatmadan gerçekleştirmelerini mümkün kılacak operatif kolaylık sağlama görevini görür. Benzeri bir kavramsallaştırma Somut Şiir’in de amacı olmuştur. II. Dünya Savaşı sonrasında, kendilerini kirlenmiş bir dille şiir yazma güçlüğü karşısında bulan bazı şairler, sözcüklerin yananlamlarının (konnotasyonlar) ortaya çıkışını olanaksızlaştıran, sadece düz veya sözlüksel anlamlarına olanak tanıyan bir şiire yöneldiler. Böylelikle sözcüklerin tarihi siliniyordu ve dil bu şiirlerin filtresinden geçecek, yeni, kirletilmemiş yananlamlar buralardan filiz verecekti. Tabii unutulmaması gereken bir nokta, aslında ‘somut şiir’in de tüm bu dile odaklanmışlığı içinde, özneyi bakış açısının dışında bırakmış olduğuydu. Dahası, Avusturyalı yazar Franz Josef Czernin’in dikkat çektiği gibi, Nazilerin kullandığı yöntemler görsel veya Somut Şiir’le benzeşiyordu. Belki de bu yüzden bu yöntemler nazilerin dilinin deşifre edilmesinde bu derece başarılı oldular. Ancak konunun daha ilginç yanı, tutanak’ın kaynaklarına gidildiğinde ortaya çıkıyor. Aşağıdaki metin nasyonal sosyalizmin “toplama ve nakliye” ile sonuçlanan yahudilerin imhasını “köküne yabancılaştırma süreci”, “özel problem” gibi sözde bilimsel kavramların ardına gizleyerek gerçekleştiriyor: “köküne yabancılaştırma süreci / özel problem I / köküne yabancılaştırma süreci / özel problem II / köküne yabancılaştırma süreci / özel problem III / köküne yabancılaştırma süreci / özel problem IV / / toplama ve nakliye” Bu kavramların ‘Somut Şiir’ olarak sunulması da uygun düşüyor, çünkü ‘somut şiir’ de sözcükleri yananlamlarından soyutlayarak kavramsallaştırıyor. Ancak arşive gidildiğinde metin, savaş sonrasında yazılmış bir kitabın ‘içindekiler’ bölümünde çıkıyor. Niçin kitabın sayfaları içinde bu sözcüklerin ortaya teker teker çıktıkları yerlerden değil de ‘içindekiler’ bölümünden alıntılandığı sorusunun ilk yanıtı, böylesinin daha pratik olacağı gibisinden oluyorsa da, uzun vadede bu yanıt yetersizleşmeye başlıyor. Benzer denecek türde bir başka örneği sayfa 39’da buluyoruz: “çalışma kampı / gazla öldürme denemesi / imha işlemi / kurban sayısı / / kamp tasviri / gazla öldürme denemesi / imha işlemi / kurbanların toplam sayısı / / kampın donanımı / özel komando / imha işlemi / kurban sayısı” Bu kavramlar sayfa sayıları verilerek bu sefer de bir kitabın arkasındaki ‘dizin’ bölümünden alıntılanmışlardır. Kitabın kültürümüzün önemli bir öğesi olduğunu düşündüğümüzde birden bire bu alıntıların yapıldığı yerler tesadüfi olmaktan çıkıyor. Evet, ‘içindekiler’ ve ‘dizin’ bölümleri tam da dilin kavramsal olarak kullanıldığı, yananlam içermeyen bir ‘somut’lukta kullanıldığı yerler. Başka bir örnek sayfa 21’den: “tanım / / işten çıkarmalar / istimlâklar / temerküz / / tanım / / takatsizlikten ölüm / açlıktan ölüm / kısırlaştırma / / tanım / / yerel öldürme operasyonları / seyyar öldürme operasyonları / merkezi öldürme operasyonları / / tanım” Bu alıntı yine savaş sonrasına ait bir kitabın içindeki bir ‘tablo’dan. Yine öğrenmemize bir temel oluşturan, hiçbir kurumun kullanmadan edemeyeceği, görselliğin kolaylığından yararlanan kavramsallaştırıcılığı içindeki ‘tablo’... Dilin böylesi bir somutlukla kullanıldığı daha başka yüzlerce yer göstermekte olanaklı. Ve bu kullanımlardan vazgeçmemiz de pek olanaklı görünmüyor. İşte Bäcker, alıntısını tam buradan yaparken bu gerçek zorluğu da gösteriyor: İnsanı dışladığını söylediğimiz bu kavramsallıktan kurtulmak gerçekten olanaklı mı? Evet, çoğu bildiğimiz, kullandığımız, evrensel denebilecek yöntemler. Failin düşünüşüne uzak olduğumuz yanılsamasını vermiyor tutanak. Son olarak burada hakkının verilmesi gereken bir nokta da tutanak’ın ‘Somut Şiir’in aynı yöntemlerini kullanarak tam tersine ulaşabildiği, yani insanın bu gözden kaçırılışını gösterdiği, tutanak’ın bu anlamda Somut Şiir’in namusunu da temizlediği. 3. Metinlerin arasında tutanak,tarihsel ön bilgi gerektiren ve bağlama dair tarihsel bilgiye sahip oldukça daha çok anlaşılabilen, etkisi artan bir eser. Ancak bazı sayfaların anlaşılması belli bir araştırmayı gerekli kılıyor veya anlaşıldığı düşünülen sayfalarla ilgili yapılacak bir araştırma arşivlere gidildikçe yeni perspektifler kazandırıyor. Sonlarda yer alan iki metnin bu açıdan ilginç olduğunu düşünüyorum, tutanak’ın 126. sayfasında aşağıdaki metin durmaktadır: “ilan edildi’den sonra eklenecek: / yasaklamadığı’dan sonra eklenecek: / ters düşmedikleri’den sonra eklenecek: / nüfuz eden’den sonra eklenecek: / muaf tutuldu’dan sonra eklenecek: / dönüştürüldü’den sonra eklenecek: / yağdırdığını’dan sonra eklenecek: / tayin edildiler’den sonra eklenecek: / zorla götürdüklerini’den sonra eklenecek: / atıldılar’dan sonra eklenecek: / cezalandırma’dan sonra eklenecek: / dağıtıldılar’dan sonra eklenecek: / yağmalayan’dan sonra eklenecek: / kontrolünde bulunduracak’tan sonra eklenecek: / tertip edildi’den sonra eklenecek: / olmak için’den sonra eklenecek: / gizlemek’ten sonra eklenecek: / sömürmek için’den sonra eklenecek: / takviye etmek’ten sonra eklenecek: / kullanıldılar’dan sonra eklenecek: / imkan verecek’ten sonra eklenecek: / hedefleyen’den sonra eklenecek: : / felce uğratmak’tan sonra eklenecek: / korumayı’dan sonra eklenecek:” İlk bakışta pek bir yere oturtulamayan bu metnin anlamına „notlar“ bölümüne bakınca da varılamıyor. Savaş suçlularına yönelik oturumlarının tutanaklarını içeren 42 ciltlik Uluslarası Nürnberg Mahkemesi’nin XXIII. ve XXIV. ciltlerinden alıntılar yapılmış. Ancak arşive gidilip bakıldığında satırlar aralanmaya başlıyor: Hepsi de daha önce çıkmış olan ciltlerdeki kayıtlara göndermeler ve eklemeler yapan ek bir ciltten alınmışlar. İlgili cilt ve sayfadaki, italik yazılmış sözcüklerden sonra gelmek üzere “eklenecek” olan kayıtları içeriyorlar. Bunların gerçek anlamları ilgili oldukları cildin, ilgili sayfasına gidilip okunduktan sonra anlaşılabiliyor ancak. Ek cilt ana ciltlere, ana ciltlerse suçlara gönderiyor. İster istemez Bäcker’in, niçin böyle bir yol seçtiği; niçin alıntılarını direkt olarak ilgili ciltlerden yapmadığı sorusu geliyor akla. Somut şiirle ilgili bölümde bahsettiğime benzer bir durumun burada da söz konusu olduğunu düşünüyorum: Hukuk dili gözlem altına alınmaktadır. Savaş suçlarının tekil vakalarıyla uğraşmanın yanında mahkemeler genel bir hukuksal prosedürün içine düşmektedirler. Her ne kadar bu uluslararası mahkemelerle nasyonal sosyalist hükümet yargılandı ise de, bir bürokratikliğin pençesine düşmeden gerçekleşemedi bu. Ve bu durumu aşmanın, teker teker vakaların hakkını vermenin çaresi; bu yolu geri gitmek. tutanak, son sayfasındaki şu sözcüklerle kapanıyor: “MONUMENTA GERMANIAE HISTORICA (bkz.),” Orijinal dili olan Latince’de bırakılan bu sözcüklerin Türkçe karşılığı „notlar“ bölümünde verilmiştir: “ALMANYA TARİHİNİN ANITLARI”. İlk bakışta ironik bir dille Almanya tarihinin olumsuzluklarına bir gönderme yapıldığı düşüncesini veriyor. Ancak arşiv kayıtlarına gidildiğinde sözcüklerin görünür anlamlarından ötesini içerdikleri fark ediliyor. Bu kayıt Meyer Ansiklopedisi’nin IV. cildinin 943. sayfasında aynı haliyle karşımızda durmaktadır. Tekrar sondaki “(bkz.),” ibaresine uyulup ansiklopedinin “MONUMENTA GERMANIAE HISTORICA“ kayıtlı sayfasına gidildiğinde ise yine „notlar“ bölümünde verilen şu kayıtla karşılaşılıyor: “1819’da kurulan Alman Eski Tarih Topluluğu’nun, Alman ortaçağ tarihini araştırmaya yönelik büyük kaynak ve belge kitapları dizisi.” Her şeyden önce 1819’da niçin böyle bir tarih kurumuna gerek duyulduğu sorusu geliyor akla. Kırk yıl önce gerçekleşmiş olan Fransız Devrimi’nin dalgaları Avrupa’nın her yanına yayılmıştır ve gelişen milliyetçilik ulusal bir kimlik oluşumunu olanaklı kılmak için kendi tarih yazımını talep etmektedir. Ve üstelik tam da Alman ortaçağından hareketle yapacaktır bunu. Akla hemen ortaçağın sinagog yangınları geliyor. Antisemitizmin ve bir grubu dışlayarak bir kimlik yaratmanın kökleri çok eskiye gitmekte. Evet bu Tarih Topluluğu kaynak ve belge kitapları dizisi yayınlamıştır ve tutanak’ın son sayfasında tekrar kaynaklara, belgelere geri gönderilmekteyiz. Bu iki örnekte tutanak’ın sadece tarihi bize getirmediğini, aynı zamanda bizi de o tarihin metinlerine gönderdiğini görüyoruz. Bu çift yönlü vektör aracılığıyla Bäcker, tutanak’la holokaust üzerine metinler arasında bir bağlantılar ağı kurmuş. tutanak tüm diğer metinlerce belirlenen bir son nokta değil sadece, geri dönerek kaynak metinlere olan bakışı da sorguluyor, onların yeniden okunmasını da talep ediyor. tutanak kaynak metinlerle ilişkisini, onları nasıl biçimlendirdiğini deklare ediyor, dolayısıyla seçilen perspektifi okura gösteriyor. Geçmiş olguları değiştirme sanşımız yok ama onlara bakışımızı değiştirebiliriz. Özgürleşmenin yolu sürekli metinlere geri dönerek arınmaktan geçiyor, bir sisyphos çalışması... tutanak, s.24. |
Sabır Sabrı anlat bana... Mağlubiyetlere dayanmayı öğret ruhuma Bir ışık yak aydınlansın ufuklarım Söyle ne vâkit sona erer bu amansız sınanma? Özlemi anlat bana... Göğünde kanat çırpan vuslat kuşları Nereye konarlar yorulduklarında? Ayaz yemiş sevdaların bakışlarındaki Ümitsiz ümitleri anlat. Yalnızlığın dili olsaydı sormazdım sana... Sevgilerin nihayetini anlat... Nasıl biter bir sevda? Yakıp, yıkılan umutların külleri Nereye savrulur sonunda? Ben sustukça sen anlat... Hüzünlerine geldim, Bir damladan derya yaptığım hasret Ve Dinmek bilmeyen bir sancıyla. Al kat acılarımı acılarına... Hep vuslatı düşünürken savruldum Yüreğimin esir rüzgârlarıyla. Hayat körebe oyunuydu Sobelendim yaşanmamışlıklara. Anlat, merak ediyorum Her zaman ışık var mıdır, tünellerin ucunda? Saynur İnal |
Gül Yaprağı Gibisin Yastığımda nerede başlıyor bu ayrılık nerede bitiyor sınırı nerede bilmiyorum öyle bir günde geliyorsun ki gittiğini unutuyorum o an var mısın yok musun gül yaprağı gibisin yastığımda saçlarında yosun kokusu hangi limanlardan geldin hangi mavilerde yıkandın her gelişin bir tükenişe başlatıyor yaşamı bu yazgının kör ruhuna inat denizlerinde yitirip yeniden buluyorum kendimi sende benim gibi doyumsuz musun güvercinim ürkek ve sıcak sokulmuş koynuma uyuyorsun dalgalar kıyıları dövedursun rüzgarlar pencereme vuradursun üşümez sen varken ellerim alıp gitme sıcaklığını ne olursun Emre Gümüşdoğan Yasaktın bana Sen yasaktın bana yasaklıydın Tutamazdım ellerinden Bakamazdım gözlerine Avuçlarının içine yumamazdım ellerimi Dinlemek haramdı senden o güzel aşk şiirini Sevişemezdim seninle oda günahtı Koyamazdım başımı gögsüne sayamazdım gökyüzündeki yıldızları Seyredemezdim bile seni Gözlerim bile yasaklıydı sana Ben dokunamazdım sana Yasaktın sen bana! Gülce Şeren Hasretinle Kavrulan Sevdamı mısralarda gizlerim Bırak seni şiirlerde seveyim Öyle bağladın ki çareleri Sensizliğin müebbetindeyim. Dilindeki ismimin ne önemi var Seslendiğin ben olmadıktan sonra Özleminin ne kıymeti var Yüreğindeki küller savrulduktan sonra. Şimdi bir ağacım uçurum kenarında Yeşerip de sevdanla Hasretinle kavrulan Ve dalları sadece sana açılan. İbrahim Ethem Bingül |
- Korkma ilerle - Kaç hayat yaşanır bir ömre, kaç yaşam sığar Aldanıp yaşama kaç kere doğar yeniden kaç kere ölebilir insan Çevir gözlerini içlerine At bir adım daha İlerle korkma uçurumlarından Alıştırıldığımız yaşam kendi yaşamımız değil İç savaşlarımızda yenen de yenilen de biziz Öldürmek için peşine düştüğümüz kendi yaşamımız yoluna tuzaklar kurduğumuz avımız kendimiziz. Korkma yürü yollarına Salına salına sarsıla sarsıla Henüz ıslak ve nemliyken şekillendir Bittiğinde öğrenilen yaşam neye yarar Kaç hayat yaşanır ki bir ömre kaç yaşam sığar.. Dionisos... En muhteşem eser dolu dolu yaşamdır. Öner Kaçıran |
yazılırken ayrılık aşkların büyülü şarkısına alnım kar, başım duman, kirpiklerimde çiğ burada yatıyorum... burada! uzaklarda o kadın gülümsüyor kalbi buruk anılarda... "kal" diyorum: yamacında; bir yüzü bana kararırken dünyanın şafak söküyor senin yanında yenilme ve düşürme sen yüzünü kahrın inzivasına... Yılmaz Odabaşı |
Yak git Sende yak beni ne farkeder? Gelen yakar giden yakar Sonu bitmeyen yol gibi aşklarım Tut ellerimi bırakma desem yanımda yok Bak gözlerime hiç gitme desem yok Yok yok Nereye baksam yok Onu asla bulamayacağım Derin çukurlara,ıssız mezarlara attım sevdamı Sevdamın içinde o da saklı Sevdam nereye gitse; O da gidiyor Yakalayamam asla gittiği yere kadar gitsemde Keşke hiç görmeseydim onu Bakmasaydım yüzüne Bir kez olsun gülmeseydim O tatlı yüzüne Ne olursa olsun duymasaydım adını Anmasaydım hiç Varlığını bilseydim ama görmeseydim O zaman ne severdim onu Ne de geceler arkadaşım olurdu Uykumu bölmezdi o zaman hayali Rüyalarıma girmezdi Hep böyle oluyor benim sevdalarım Sonu bitmeyen yol gibi aşklarım... Eda Dalgıç |
Avusturya İkinci Dünya Savaşı Sonrası Deneysel Şiiri Seçkisi’ nden Espriler BİRAZ KAFA PATLATMA “anne, timsahlar ipek de mi yer?” “bilmiyorum, çocuk” TAM BİR BOYUN EĞİŞ “Koş, koş! Karın bir şişe ile merdivenlerden düşüp yaralandı” “aman tanrım! Yukarı mı geliyormuş yoksa aşağı mı iniyormuş” emma polise gider ve hugo’sunun kayıp olduğunu bildirir. polis sorar “eşinizin herhangi bir emaresi var mıydı?” “yoktu” der emma üzülerek “garson bey, bugün bana ne tavsiye edeceksiniz?” “dana eti yanında pilav” Gerhard Rühm çeviri Erhan Altan Orman ben derin karanlık bir testiyim :güneşli bir ikindidir yaprak kendi kararan ruhumda :incisiz ıtırlar yayıyorum ben de sezi dolu gözler :çiçek köklü gece yosununda bir ışık diğerinin ardında :hışırdayan ay ipeği sızmışlar gülümsememe : örümcekler nefes alıyor h.c. artman çeviri Erhan Altan h.c. artmann: Poetik eylemin sekiz maddelik bildirisi (1953) Karşı çıkılamayacak bir cümle vardır ki, o da bir kez olsun bir sözcük yazmamış veya söylememiş olan birinin de şair olabileceğidir. Bunun için ön koşul, az veya çok poetik davranmaya duyulan istektir. Mantığa uymayan jest bile mükemmel güzellikte bir eyleme, yani şiire yükselebilir. Güzellik burada çok geniş bir hareket alanına sahip bir kavram olarak ele alınmalıdır. 1/ Poetik eylem ikinci elden temsili, yani dil, müzik veya yazı aracılığı ile her türlü iletimi ret eder. 2/ Poetik eylem salt şiir için şiirdir. O salt şiirdir ve tanınma, övgü veya eleştiri gibi yönelimlerden uzaktır. 3/ Poetik eylem belki de yalnız rastlantı sonucu kamuya ulaşır. Ama bu yüz kerede ancak bir lezzettir. Güzelliğe ve saflığa duyulan saygıdan dolayı tanınma amacıyla yapılmamalıdır, o yüreğin ve paganca alçakgönüllüğün eylemidir. 4/ Poetik eylem bilinçle doğaçlanır ve şaire gerek göstermeyen bir durum asla değildir. Yoksa böylesi bir durum farkında olmadan her aptalın başına gelebilir. 5/ Poetik eylem en soylu şekilde verilmiş pozdur, her türlü kibirden arınmış ve gönüllü bir vazgeçiş içindedir. 6/ Poetik eylemin en takdir edilecek ustaları olarak ilk elde şeytani-ağıtsal C.D. Neron’u ve her şeyden önce efendimiz felsefi insancıl Don Quijote’u sayıyoruz. 7/ Poetik eylem maddi olarak bütünüyle değersizdir ve bu nedenle en başından ******liğin mikrobunu taşımaktadır. Sadelikle yerine getirilişi tamamıyla soyludur. 8/ Gerçekleştirilmiş poetik eylem anılarımıza sinmiş ve gerçekten bizden koparılamayacak bir şekilde taşıdığımız nadir zenginliklerimizden biridir. Çevirenler Sadık Akfırat, Erhan Altan |
Yine Dağdır Dağ -V yazılırken ayrılık aşkların büyülü şarkısına alnım kar, başım duman, kirpiklerimde çiğ burada yatıyorum... burada! uzaklarda o kadın gülümsüyor kalbi buruk anılarda... "kal" diyorum: yamacında; bir yüzü bana kararırken dünyanın şafak söküyor senin yanında yenilme ve düşürme sen yüzünü kahrın inzivasına... Yılmaz Odabaşı |
SON BİR KEZ DAHA Gönül bahçesinden ne güller derdim Sen yoksan içinde dermem bir daha Ben senin uğruna ne dağlar deldim Sen yoksan yanımda delmem bir daha Ne yollar yürüdüm arsız amansız Beni beklemezsen,gelmem bir daha Ben seni sevmiştim,her dem yalansız Bana yalan deme,sevmem bir daha Gönül denizimde su idin,içtim Benden usandıysan,içmem bir daha "Güzeller içinden ben seni seçtim" Sen de sevmez isen,sevmem bir daha Sevda yollarına çıktık seninle Bile yürümezsek bir daha Gözlerinle konuşurdun benimle İstersen yüzüne bakmam bir daha Sevda diye gezdim,sevdayı çizdim Okumazsan sana uymam bir daha En güzel şiiri ben sana yazdım Eğer sevmediysen yazmam bir daha Çözmüştüm sırrını aşkın sevdanın Eğer kalsın dersen çözmem bir daha Sen yoksan da hep var oldu hayalin Ben sensiz hayale dalmam bir daha Kırılıp gidersem toplanmam geri Gidersem geriye dönmem bir daha İnsana gerkir yoldaş,yareni Olmazsa yanımda gülmem bir daha Bzen yaz olursun,bazen kış gibi Sensiz zamanları saymam bir daha Eğer vuran sensen hayallerimi Ben senli hayaller kurmam bir daha Eğer istemezsen seni sevmemi Adını ağzıma almam bir daha Ağır gelir taşımazsan gülümü Ben sana güllerim vermem bir daha Dosteli bu,umman olmuş geziyor Sen yoksan yanımda,gezmem bir daha O kalemi her dem sevgi yazıyor Sen de okumazsan yazmam bir daha .................................... Gülabi Deniz |
İNANMAKTIR SEVMEK İnanmaktır sevmek Tüm içtenliğinle.... Güvenmektir duygulara Okuyabilmektir gözlerdeki sözcükleri Haykırabilmektir sevgiyi hiç bağırmadan Direnmektir sevmek... Tüm acılara direnmek... Sevdiğine seni seviyorum!diyebilmektir Anlatabilmektir sevdiğini Yazabilmektir en yüce aşk şiirlerini... Engüzel aşk sözleriyle... Bazı an'lar vardır;haykırmak gelsede içinden fısıltıyla söylersin '?Seni seviyorum?'ları.... Seni duymayacağını bildiğin sevgilerde.... .......................................... Gülay Atilay Durmaz |
Sanki Geleceksin Çıkacaksın bir yerlerde karşıma... Yüzüne hasret bıraktığın günler geride kalacak. Gözlerine bakıp yine eskisi gibi gülümseyeceğim sana. Hiç bir şey olmamış gibi... Eski güzel günleri hatırlayacak Belki dolacak gözlerimiz ama Kavuşmanın mutluluğu susturacak ikimizi. Kız kulesini, gezdiğimiz sahilleri, Hiç kimseyi umursamadan sevgiye dair ne varsa, Ne yaşadıysak hepsini tekrar tekrar yaşayacağız. Sanki geleceksin... Unuttuğum yüzün vefasız gözlerin bakacak bana yeniden. Bıraktığın o küçük kız büyüdü artık göreceksin. Hesap sormak bile zor gelecek bana. İçimde büyüttüğüm onca acıya rağmen göreceksin, Hissedeceksin o büyük, o saf sevgiyi yüreğimde. Sanki geleceksin... Pişman olup af dileyeceksin benden. Kaybettirdiklerini anlayacaksın belki ama çok geç olacak biliyorsun. Ya senin kaybettiklerin? Hiç kimse sevemeyecek seni benim seni sevdiğim kadar. Hiç kimse savaşamayacak yıllarla benim gibi Ve hiç kimse benim kadar özlemeyecek seni... Anlayacaksın vefasız sevgili... Sanki geleceksin... Sileceksin yılların özlemini. Bir şans, son bir şans dileneceksin benden. Senin bana vermediğin o şansı benim sana vermem için yalvaracaksın Ben yaptım şimdi sen yapacaksın, Sen alacaksın gururunu ayaklar altına. Tadacaksın bu acıyı derinden. Ve öğreneceksin sevgili aşkta gurur olmayacağını. Sanki geleceksin... Çıkacaksın karşıma... Yürekse yürek, sevgiyse sevgi... Ben ağladım yıllarca şimdi sen ağla karşımda. Acıysa acı hemde en büyüğü. Ben öğretemedim sana sevgiyi. Silemedim kalbinden nefreti. Taşlaşmış o kalbinin duvarlarını benim sevgim yıkamadı. Evet sanki geleceksin Ve bana yanıldığımı göstereceksin taş kalpli sevgili. Bir gün evet bir gün geleceksin... Geleceksin kendi ayakların getirecek seni bana. Hayal değil, rüya hiç değil, boş umut değil Ve bu bekleyişim boşuna değil. Sen sanıyorsun ki hala seviyorum seni. Hala deli gibi tutkunum sana. Ama haklısın sevgili. Kendime bile söyleyecek cesaretim olmasada doğru olan bu. Ama farketmez artık yosun gözlüm. Onca acıyı unutmadım. Daha hesabını soramadım. Geleceksin biliyorum ve ben bekliyorum... Nasıl birşey anlamıyorum, Seviyorum hemde ölesiye nefret ediyorum. Sanki geleceksin... Sanki çıkacaksın biryerlerde karşıma.. Bekliyorum vefasız sevgili.... Türkan Koç |
Acıya Alışılmaz Hangi çığlık bir çığ gibi yarıyorsa gecenin gerilmiş karnını bu saatte acı tükenip bitmiştir orada artık çırılçıplaktır tarihin bu sayfası Fiziğin armağan ettiği bu teller keçeleştirirken cinsel organımı haykırıyorum insan olduğumu ve çatlatıyor alnımın en gergin teli Ahmet Telli |
Bu Gece En Hüzünlü Şiirleri Yazabilirm Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim Şöyle diyebilirim : 'Gece yıldızlardaydı Ve yıldızlar, maviydi, uzaklarda üşürler' Gökte gece yelinin söylediği türküler Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim Hem sevdim, hem sevildim, ya da o böyle söyler Bu gece gibi miydi kucağıma aldığım Öptüm onu öptüm de üstümde sonsuz gökler Hem sevdim, hem sevildim, ya da ben böyle derim Sevmeden durulmayan iri, durgun bakışlı gözler Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim Duymak yitirdiğimi, ah daha neler neler Geceyi duymak, onsuz daha ulu geceyi Çimenlere düşen çiy yazdığım bu dizeler Sevgim onu alakoymaya yetmediyse ne çıkar Ve o benimle değil, yıldızlıdır geceler Yürek zor katlanıyor onu yitirmelere Bakışlar sanki onu bana getirecekler Böyle gecelerdeydi ağaçlar beyaz olur Artık ne ben öyleyim ne de eski geceler Sesim ara rüzgarı ona ulaşmak için Şimdi sevmiyorum ya, eskidendi sevmeler Şimdi kimbilir kimin benim olduğu gibi Sesi, aydınlık teni, sonsuz uzayan gözler Sevmiyorum doğrudur, yürek bu hala sever Sevmek kısa sürdüyse unutmak uzun sürer Bu gece gibi miydi kollarıma almıştım Yüreğimde bir burgu ah onu yitirmeler Budur bana verdiği acıların en sonu Sondur bu onun için yazacağım dizeler Pablo Neruda |
Askerin Mektubu Ayrılmak vakti gelmişti sevdikleriden Ayrılık vaktiydi her geçen saatler Gözlerimde bir damla yaş icimde ise güzel şimdi bir sevinç Ayrıydım evimden ayrıydım sevdiklerimden Aglama anam aglama sevdigim Oglun artık bir asker Aglamayın analar aglamayın sevdiklerim Bizler yaşadıkça bu bayrak dalgalanacak Üzülme yarim üzülme sakın babacıgım Bu vatan bizler varoldukca Bu vatan bizle beraber yaşayacak Dag başında okunur sevda mektubu Bazen bir cümle bazende bir resim Duygulara en güzel tercüman olur Kimimiz sevdalısından kimimiz anasından Ayrı olsada saklar göz yaşını Aglama anam aglama bir tanem sevdalın şimdi bir asker Üzülmeyin analar üzülmeyin babalar Gün gelir biter bu hasret Alır gelirim düşmanın başını Bizle var olmalı bizleyaşamalı her zaman bu vatan Burcu.N.Çalım |
Her Şey Sende Gizli yerin seni çektiği kadar ağırsın kanatların çırpındığı kadar hafif.. kalbinin attığı kadar canlısın gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç... Sevdiklerin kadar iyisin nefret ettiklerin kadar kötü.. ne renk olursa olsun kaşın gözün karşındakinin gördüğüdür rengin.. yaşadıklarını kar sayma: yaşadığın kadar yakınsın sonuna; ne kadar yaşarsan yaşa, sevdiğin kadardır ömrün.. gülebildiğin kadar mutlusun üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin sakın bitti sanma her şeyi,sevdiğin kadar sevileceksin. güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın bir gün yalan söyleyeceksen eğer bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın. ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın unutma yağmurun yağdığı kadar ıslaksın güneşin seni ısıttığı kadar sıcak. kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın ve güçlü hissettiğin kadar güçlü. kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin.. işte budur hayat! işte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun çiçek sulandığı kadar güzeldir kuşlar ötebildiği kadar sevimli bebek ağladığı kadar bebektir ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren, SEVDİĞİN KADAR SEVİLİRSİN... Can Yücel |
BEN/VAR OLMADIM Kİ HİÇ SENDE Ben sende hiç var olmadım ki! Sıcak yaz akşamlarında Söylediğim/şarkılarım vardı sadece Baktığında/gözlerime derya deniz görüyordun bende gülüşlerimde/gül bahçelerin vardı Ben sende hiç var olmadım ki! Her baktığında yıldızsız gecelerinin yıldızı soğuk kış akşamlarının sıcağı /fırtınalara yakalandığında sığınacağın bir limandım/her zaman Yalnız akşamlarının kalabalığı bencillik hapisanenin tek tutuklusuydum Ben/ben olarak var olmadım ki hiç sende Duygularım/varlığım/sevgim /öfkem/nefretim/hıncım görmedin ki hiç bunları sen istediğini aldın benden istediğin gibi gördün hep Güçtüm karşında her zaman bana vurduğun her darbede yıkılmadığımı/ayakta kalmamı gördün yüreğime sapladığın hançerde akmayan kanımı gördün Seninle her konuşmamda susturmayı seçtin hep /boğazıma ip geçirdin idamlık mahkumlar gibi /hala nefes alışımı gördün Ben var olmadım ki hiç sende! gücüm/direncim/inancım vardı Birde hiç bitmeyeceğine inandığın sevgim vardı sadece..... .................................... Figen Yarar |
Acıları Kurşunlamak Yüreğimi aç , kapıları arala , Uçurumlarda yürütme beni. Çalınmış özlemlerin yası, Atılan kurşunlardan değil , Acılardan, tâ içlerdeki acılardan. Acıları kurşuna dizseydim , Ölürler miydi? Yoksa yüreğimi sakat mı bırakılardı ? Doğar mıydı özlemlerle yeniden ? Vursaydım yüreğinden sevdanın , Ölür müydü ölümüne ? Yavuz Bayram Çalışkan |
Son kez... Birazdan gözlerimi kapatacağım Ve son kez geçeceksin düşüncemden. Süzülecek karanlığa ne varsa benden yana. Ellerimi yumacağım; tuttuğum da kalmadı, diyeceğim Avuçlarım boş…çekip gidecek anılar başucumdan. Düşecek kollarım…emanetti zaten. Ve son kez gideceksin dudaklarımdan Çekilecek zaman, tükenecek mevsim. Ne soğuk, ne sıcak…bilmeyeceğim. Çok da önemi yok, sen gittikten sonra. Esmer düşlerimi saran temmuz güneşinin Terimdeki tuzu çalan mavilerin. Sokakları yuttu sanki caddeler, şehirler caddeleri Mavi tabelada şehrin de ismi silindi. Adressiz kaldım, kayıp bir ülkedeyim belki. Yağmura yakalanmayı isterdim şimdi… Bedenimde kuruyan her hücre için Ve bulutlar sararken, sökse yıldızlar öpüşleri. Tenimden usulca sıyrılırken Dilsiz şahidin olsa gelincikler Dedim ya mevsim yitik…zaman şimdi duracak! ve sen gidiyorsun Son kez gidiyorsun dudaklarımdan. Ve ben ilk kez ölüyorum. Hayat…en çok mavi akşamlarına acıkacağım. Gel gör ki; ecel aşıkmış bana… Arzu Altınçiçek |
HİÇ? Eriyorum bir mum gibi; Senin yüzünden! Eriyorum ama sanma ki sevgimden; Eriyorum sana olan nefretimden! Parçalasam seni tırnaklarımla, Yine de dinmez sana olan öfkem! Kinimi kussam; Taşar okyanuslar,gömülür dağlar! Kusmayıp sussam; Coşar sıkıntılar,içim kan ağlar! Her bir hücrem nefretle dolu, Artık yolum,nefret yolu! Beynim karmaşık,yüreğim çamurlu, Senin yüzünden! Oysa senin için neler düşünmüştüm? Senin için *ne iyi insan* demiştim., Yanılmışım hakkında,özür diliyorum. İnsana güvenmenin cezasını çekiyorum. Oysa ki sen koskoca bir HİÇ'mişsin! Yıllarca *seni unutamam* diyordum; Senin gibi bir "HİÇ" nasıl hatırlanabilir? ...................................... Nevzat Önoğlu |
Unutulan Şeytan Gibi... Unutulan şeytan gibi Girdin hayatıma Gömüldüğün Hatıralar arasından Çıkıp geldin Sebepsiz ölüm gibi... Yığılmış taşlar gibi Kurulan dünyama Sanki yeryüzünün bağrında Duramadın da geldin Bir çağlayan gibi Sönmüş yıldızlar gibi Yorulan karanlığıma Güneşten ateş çaldın da Sönmeden yetiştirdin Sıcacık umut gibi... Döndürülmüş dünya gibi Durdurulmuş zaman Sahipsiz mekan gibi Çaresiz bıraktın beni Yaşanmamış kader gibi... Oysa ben şimdilerde Kutsanan siyahlardayım Yoluna dökülen sarı laleler Dönüp duran yürekler gibi Sen vadettiğin ölümle git Kovulmuş şeytan gibi... Bülent Özdemir |
Dillerin sussa,gözlerin söyler. Orada her şeyi okurum birtanem. Güzeli sevmeyen, dünyayı neyler, Dalında yıllarca şakırım,birtanem. Dökülse saçlarım,geçsede gençlik çağım, Kurumaz bir lahza,bahçem ve bağım, Desen ki! 'Sinene yaslanacağım' Şiirden bir atlas dokurum, birtanem. Top top güllerinle,bağrımı taşla, İster kes öldür,istersen haşla, Yeter ki kirpiklerin dolmasın yaşla, Ben senin yerine ağlarım,birtanem. Güzeller kurban olur,senin nazına, Ozanlar,nağmeler söyletir dertli sazına, Aydan güzel,ışık saçan yüzüne, 'Ölüm var'Deseler bakarım,birtanem. şennur yıldırım |
Acılarımı kaynar kazanlara attım, Sel olarak dirildi gözlerimde. Kuştüyü bir yastığa başını koyup umudun Tozpembe düşler görmeyi beklemek değilmiş hayat. Evleri beyaz pencereli sokaklardan Günü geçmiş anıların durduğu, Eski döşemeli kaldırım taşlarının ve güze beyaz bayrak kaldıran, Ağaçların arasına atılmış bıkkın bakışları Toplayamaz olmuş sarı bir rüzgar. Gözyaşına bile vakit yok derken, Bir başlangıç, artık sonu dilerken, Sev beni sevgilim. Gözlerini maviye açamadığın sabahlar olacak. İlk sayfada biten bir roman hüznüyle Yaş dolan ellerini kurutamadığın geceler olacak. Belki üzgün bakışlarını özleyeceksin, İlk gün özlemini taşıyan son günün. Ellerini uzatamayacaksın. Güllere naz yapan bahar gibi, Gecikemeyeceksin. Öyle bir şeyler soramayacaksın artık. Tut elimi, Fırtınada batmaya mahkum bir geminin, Son ahşabında. Gelinliğe hazırlanan bir ağacın, Son yaprağında ve sana 'gel' demeyi becerebildiğim günün, son dakkasında tut elimi. Nereye gidiyor insanlar? Evler niçin bomboş? O günün anısına, altında alnından öptüğüm O çalılık nerde? Her şey neden hızlandı? Avuçlar göğe bakıyor. Sensiz gecelerden birindeyim yine, Gözlerim yol çekiyor. ahmet nuri turan |
Bir zamanlar, Sana ulaşmak için Bir kaç adım yeterliydi. Şimdi de bir kaç adımlık yakındasın. Ama, Öyle uzaksınki... ahmet nuri turan |
PARMAKLIĞIN ÖTESİNDEN Bu sefer bayrağını çekmiş vapur Bizim Karadeniz´e gider. Beni alıp götürmese de, Alır, düşüncemi çocukluğuma götürür, Çocukluğumun memleketine. Kıyıcığında doğmuşum Kastamonu´nun Fener fener bilirim Karadeniz´i. Kahrını çekmişim yıldızının, poyrazının, Ecel terleri dökmüşüm karayelinde. Kim bilir ne haldedir, Benim frengisiyle meşhur memleketim, Şimdi ne halde ? Ekmekleri mısır bazlaması mı, Bulgurlu mancar mı hâlâ bayram yemekleri ? Çok sıkıntı çektik Seferberlik´te, Çok mısır koçanı yedik, vesikalı; Bu sefer de vesikasiz yemişler, Gazsız, sabunsuz kalmışlar. Kim gider, kim sorar hallerini ? Bilirim ne vapurun büyükleri uğrar, Ne insanların büyükleri; Memurlar gelir ufak tefek, Büyüyünce giderler. Balıklardan bile hamsiler vurur, Vursa vursa karaya. Göremedik sıkıntısız yaşandığını, Rahatın şiirini yazamadık, Ne kadar uzak Heveslerimle içli dişli yaşamak, Üzmek hastalıklı şiirlerle Eşimi, dostumu; Mezar taşları kadar, ölçülü Beyitler düzmek boy boy. İçliyimdir herkes kadar, Düşündürür beni de şu gökyüzü, Kuş cıvıltısı, nar çiçegi... Geçtik bir kalem üzerinden. Huyumdan ettiniz, Cibali Kızları, Sekiz düğününden önce Penceremin altından geçenler, Saçları dağınık, gözleri uykulu, Çoraba, tütüne gidenler, Beni huyumdan ettiniz! Yorgun gözlerinizdeki acıyı Dert edindim kendime. Saçlarını tezgahına yolduranları, Sıtma gebesi tazeleri görmeseydim, Boşuna harcayacaktım sevgimi. Şimdi şu parmaklığın ötesinde kaldı Bütün çalışanlar; Teker teker sökülmüşüz toprağımızdan, Havamızdan, suyumuzdan olmuşuz. Yaşamaktayız aynı çatının altında Daha mahzun, daha hesaplı. Rahat günlerin işçisi olacaktık, Rahat günlerin şairi: Bir çift sözümüz vardı Nar çiçeği, gül dalı üstüne, Dudaklarımızda kaldı! Rıfat Ilgaz |
CEHENNEM MELEĞİ Gözlerini eksik yaşanmış bir bahar gibi kullan gülüşünü as intihar koğuşlarına çelimsiz ruhlarda erken yağmurlar biriktir nasılsa taşra hep hazırdır aşka Üzülme, sakın dönme kendine tesellisi ol cehennemin cehennemin son meleği ol Gözlerini eksik yaşanmış bir bahar gibi kullan gülüşünü as intihar koğuşlarına çelimsiz ruhlarda erken yağmurlar biriktir Nasılsa taşra hep hazırdır aşka Cezmi Ersöz |
Hayal Olsun ya şu kısa arkadaşlığımız helal, Belki üzüleceksin ama hepsi hayal. Hiç istemezdim böyle bitsin bu iş, Fakat ne yapalım bu gidiş kötü gidiş. Belkisi fazla arkadaşım üzüleceğim elbet, İlk mi yapışacak yüreğime köz gibi gurbet. Kötüyümdür belki de bu yolda herkesten ben, Ama sen ne diyeceksin bu işe söyle sen! Sen put olsan karşında ben de putperest, Yine diyeceksin o zaman bu adam hayalperest. Aslında hayaller hepsinden de temizse, Günler boyu sürecek umut yüklü gerçeğin, Aşk uğruna verilen güzel sözler tavizse, Ne önemi kalır sanki aranılan gerçeğin. Yine de kabulümdür benim olsan hayaller, Sende istersen hep katı gerçekle yaşa. Zamanla tükenirse başımdaki o yeller, Vurur musun başını sertçe gerçek bir taşa? Diyeceğim buraya başlangıcın sonudur, Sevgi vaadederek kurulacak her hayal. Sorayım son kez sana vaad ettiğin bu mudur? HAYAL, HAYAL ve hep HAYAL!!! İrfan Ünübol |
Şayet bir gün Kaybolursam şiir gözlerinde Sakın telaşa kapılma emi? O yosun gözlere Dalıp dalıp çıkmaktır niyetim. Ki bir hazan vakti Bozabilirim bu niyeti. Ya da belki bir gün, Bir seher vakti Rastlaşırsak o rıhtımda, O gemiye binme ihtimali Varsa kaderde birlikte, Not düşeceğim ömrüme; Bu gün o gündür diye.. O şiir gözlerine dayanamam bilirsin, O yosun gözlerine.. Eğer ki bir gün Deli dolu çağlarına ait Anılarında kaybolursam, Sakın telaşa kapılma emi? Ben anılarımın hüznüyle ağlamaklı, Sen yüreğinde kemanınla, Gözyaşlarımı sileduracaksın ...... Unutkanlığına esir düştüğün O vakitlerde, Kemancı kızın öyküsünde buldum öznemi. Sancılı sesinle inledi bedenim. Ve hala; O şiir gözlerin, O yosun gözlerin, Bedenimin bir parçası, Ağlamaklı…. Yazarı bilinmiyor |
Avuçlarımda Olmayan Anılarım Avuçlarımda olmayan anılarıma Şimal soğuğunda sarıldım yalnızlığımda. Ki sırtım kuzey kutbuna dayalı, bahçemde laleler sarı, Ilıman iklimini özlediğimin ıslak dudakları Masumluğunda saklı nefesinin sılası… Avuç avuç Atlas kumu, Araladım çaresizce avucumu Akıttım sensizliğin saat kumunu, Ahlar arasında yıldızlar doğdu Alaz oldu, ihanetleri mahşer boğdu, Aşk çarptı kumul soğuğu… Kanatlarında siyah beyaz fotoğraflardan yükselen martıların dansı, Kızıllığında yaktı akrepleri lodosun alazı, Kervansarayların kemerleri sana yaslı, gözler yaslı, Kralların saraylarında hüzün takılı, duvarlar yıkılı. Kasvetinden gece yarısı boceklerinin ağzı tıkalı. Kalbinde yalnızca Güneş dövmesi kazılı, Ki zehri acısını içine akıtmıştı çöl tanrıçası… Kumlara gömülen bir avuç sevdaydı, Kandı en ağulusundan akıtılanı, Kanyak basılı sessizlikte, dağlanan gönül yarası. Kanadı kırık da öğrenmişti uçmayı Boğaziçi martısı. Kötülüğün gözlerinin gözlerinde efsunlandığı Kâinatın sıfırlandığı çöl gecesi dolunaylı, Kumulların tepesinde tilkinin son uluması… İsi battaniye diye örtünmüş şehrin varoşlarından süzülüp İliklerinin hurma tadına doyduğu başlangıca İlklerin gömüldüğü yeni bir ilke, İlk gün dansı heyecanımızki ilk adım, İsmi de önemli değil geçmişin, kazılı yüreğime adın, İlk defa değil ama yine de tüm kalbimle sorarım: İklimimde kasırgam ve sonum olmaya hazır mısın? Ali KUMAK |
Acının Duvarı Aşılınca Kendisi çatlamadan Toprağı çatlatamaz tohum Asmışım sinirini mutsuzluğun Ayrımsayamıyorum bile öyle mutsuzum Acısını artık duyamıyorum Ki kendim öyle bir acı olmuşum Nasıl görmezse göz kendini Kendimi arıyor bulamıyorum. Aziz Nesin |
judith’e eğer pazartesi gülleri topraklar boyu sürüklerse durur pencerede beklerim eğer Salı yağmuru sahilde parçalarsa o zaman durur pencerede dans ederim eğer çarşamba çarşamba üstüne güneşi ikiye katlarsa dururum pencerede ağlarım eğer perşembe belini parkta kırarsa giderim pencereden gelen adımlarla eğer cuma elbisesini bulutlara çarparsa o zaman durur pencerede sana iki kere ihanet ederim eğer cumartesi saçını bacada bulursa o zaman durur pencerede şarkı söylerim eğer pazar bedavaya ölüm dağıtırsa o zaman durur pencerede beklerim konrad bayer çeviri E. Altan viyana grubu: ortak çalışmalar sanat güzeldir zira sanat güzeldir çünkü sanat güzeldir yok olmayacak o çünkü eğer sanat yok olursa o zaman hiç sanat kalmazdı işte ama bu olamaz çünkü o zaman herşey sanatsız olurdu nakarat evet biz sançtılar yaratıcılarız ve yaratmak acı verir evet biz yaratıcılar sanatçıyız ve sanat yaratırız konrad bayer, gerhard rühm, oswald wiener çeviri E. Altan almanlar için noksansız ders şiiri karaca kanıyor tekerleklerin çubukları kırık onun eldiveninin kaybettim kuşlar yuvadan düşüyor kuzunu omzunda taşı genç güvercinler tarlaya uçuyor geceler sessiz ve karanlık büyük şehirde yüksek evler hayvanların isimleri gerekli kişilerin isimleri bana en zarif gömleği ver zaman her şeyi değiştirir tüm ülkede karanlıkta yakında iyilikte sokağın öte yanında nehrin öte yanında mezarın öte yanında dört tekerlekli bir araba üç kafalı bir köpek iki kulplu bir kap tek ayaklı bir insan arşınla satılmış tanrıya yakın sana yakın yarın bu zaman sevgimin işareti olarak tamamen dünya yerinde durdukça h.c. artman, konrad bayer çeviren E. Altan viyana: kahramanlar meydanı tümbüşüyle kahramanlar meydanı sirkme beccenderemedi ağatutuk damızdenizinde aralarında hatta kadınlar dizkastırana cüzdürmeyi canlabaşla deneyip, umutkarınla ve hazkırdılar da haylice gözükara alınperçemgebeşşağı ıkınarak kuzeyli, hırladı kana sunak arta-rakamlaşan sesiyle hırpalayan pimpirik birbaşınaları pssst! peltekledi yüce teke sa-tır sa-tır pervasız püsküren sesközüyle azarak kaynadı yavrukurtlar gölünde ve heil’a yorttu kadınlar dikkapt: eğer bir diz-çömen onları koçarsa Çeviren Hayati Yıldız tartışma bu 1) lirik mi? 1) bu lirik mi? bu lirik 1) mi? bu lirik mi 1) bu 1) liriktir 1) bu liriktir bu lirik 1)dir bu liriktir 1). Çeviren Hayati Yıldız rahat şiirler eski kelime oyunu raylarda – gitme yaygarayla! Ki sezmesin tren seni Adriyatik kıyılarında Sadece nikah mı kıydırsam? -Bence kendini balıklara kıydırsan Sıçıp batırana Aman n’olur, Aman n’olur: Kuşun üstüne mi yapılır! Sonra yapış yapış olur tüyleri, Edemez bir daha muhabbeti. Akvaryum flörtü Aramızdaki camı Kaldırmasam daha iyi olacak, Rana, Piranha. andreas okopenko Çeviren Hayati Yıldız |
Arama beni Bu sokak karanlık bak kaybolursun Sen şimdi uzaklaş boş ver geleni İzimi sürene sebep olursun Sen de onun gibi arama beni Haydi git kendini hiç yorma boşa Yolun çıkmaz senin bu sarp yokuşa Ölürsem zevk gibi bir matem yaşa Sende efkar gibi arama beni Cüneyt Yağcı |
Acele Eden Ecele Gider Gunes acti, uzun surmedi gozle gorulmuyor Cocuk okula basladi, uzun surmedi bir yerde calisiyor Ruzgar esti, uzun surmedi yaprak kimildamiyor Delikanli oldu ev gecindiriyor Kar basladi, uzun surmedi sular akiyor Karisi iyilesti, uzun surmedi timarhanede yatiyor Agac buyudu, uzun surmedi sobalarda yaniyor Emekli oldu, uzun surmedi kadavrada bekliyor Süreyya Berfe |
ARDIÇ KUŞU Bahar kadar güzeldin Özgür bıraktığım yerde, Bense en ucundaydım Örselenmiş bir dalın. Mırıldanırdım şarkıları Kendimce durmadan, Seninle olamadığım Uzaklarda bir yerde. Rengarenk çiçeklerle Donanmış yeryüzünde, Zarif bir çiçektin Solgun kalan ışıkta. Hayat paylaşılmakta Boşluklara sarınıp sensiz, Sabahtan akşama dek Akşamdan ayaz sabaha. Her kim öldürdüyse Sessiz ardıç kuşunu, Öldüremedi sevgiyi Çok şükür halâ. Bir dalın ucunda Kanat çırpıyor bak, Var gücüyle İnadına deli canlı… İbrahim SOYALAR |
Aşk Doğdu Bir yaz günü seni gördüm İçime bir heyecan, bir huzur doğdu Ne üzgünüm ne mutluyum karışık bir şey Ne olduğunu anlamadım Ama seni özlemeye başladım Sanki seni görmeden önce bir şey eksikti Ve sen o eksikliği doldurdun Elini tuttuğum o an O sıcaklığın bedenimi sardı Birilikte yaşadığımız her an bir hayal gibi saf ve temizdi Sevgi dolu, umut dolu Yüzün gönlümün sayfasının şiiri oldu Ama o gece gidecektin Senden ayrılmak ne kadar zormuş Bir son defa kollarıma alıp Sardım seni kokun tenimde kalsın diye Bu son öpüşmemiz demen kulağımda Bir şarkı gibi mırıldanıyor O gece sabaha kadar ilk defa saatler geçmesin Zaman dursun istedim Ve o ağustos sabahı gittin O son bakisin bende saklım Meğer aşk doğup bizi sarmış be aşkım. Zeynep Şahin |
Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik; İşte yakalandık, kelepçelendik! Çıktınız umulmaz anda karşıma, Başımın tokmağı indi başıma. Suratımda her suç bir ayrı imza, Benmişim kendime en büyük ceza! Ey dipsiz berraklık, ulvi mahkeme! Acı, hapsettiğin sefil gölgeme! Nur topu günlerin kanına girdim. Kutsi emaneti yedim, bitirdim. Doğmaz güneşlere bağlandı vade; Dişlerinde, köpek nefsin, irade. Günah, günah, hasad yerinde demet; Merhamet, suçumdan aşkın merhamet! Olur mu, dünyaya indirsem kepenk: Gözyaşı döksem, Nuh tufanına denk? Çıkamam, aynalar, aynalar zindan. Bakamam, aynada, aynada vicdan; Beni beklemeyin, o bir hevesti; Gelemem, aynalar yolumu kesti. Necip Fazil, Cile 1956 Necip Fazıl Kısakürek |
| Saat: 03:40 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık