![]() |
Üşürüm Yıldızları sökerim bir bir, Gecenin yüreğinden. Ay ışığı ile aydınlatırım geleceğin yolları, Gelmeyeceksen ölürüm. Sen yoksan yaşamak niye? Gecenin başladığı yerden, Buz gibi derin sulara bırakırım bedenimi. Süzülürüm usulca derinlere. Yakamoz vurdukça her gece üzerime. Üşürüm... Sensizliğe,ölüme üşürüm... |
Berkley Behey Berkley! Behey on sekizinci asrın filozof peskoposu. Felsefenden tüten günlük kokusu başımızı döndürmek içindir. Hayat kavgasında bizi dizüstü süründürmek içindir. Behey Berkley, Behey Allahın Cebrail şeklindeki Ezraili, Behey on sekizinci asrın en filozof katili! Hâlâ geziyor İskoçya köylerinde adımlarının sesi. Hâlâ uluyor adımlarının sesine tüyleri kanlı bir köpek. Hâlâ her gece titreyerek görüyor gölgeni İskoçya köylüleri evlerinin camlarında! Hâlâ kanlı beş parmağının izi var o beyaz buzlu camlar gibi şimal akşamlarında! Behey Berkley! Behey meyhane kızlarının kara cübbeli kavalyesi, Kıralın şövalyesi, sermayenin altın sesi, ve Allahın peskoposu! Felsefenden tüten günlük kokusu başımızı döndürmek içindir. Hayat kavgasında bizi dizüstü süründürmek içindir! Her kelimen kelepçelerken bileklerimizi, kıvrılan bir yılan gibi satırların sokmak istiyor yüreklerimizi. Beli hançerli bir İsaya benziyor resmin. Sivriliyor kitaplarından ismin sivri yosunlu ucundan kızıl kan damlıyan yeşil bir diş gibi. Her kitabın diz çökmüş önünde Rabbın kara kuşaklı bir keşiş gibi.. Sen bu kıyafetle mi bizi kandıracaktın, inandıracaktın? Biz İsanın vuslatını bekleyen bir rahibe değiliz ki! Behey Berkley! Behey tilkilerin şahı tilki! Çalarken satırların zafer düdüğü, küçük bir taş parçasının en küçüğü imparatorların imparatoru gibi çıkınca karşısına, hemen anlaşmak için bir kapı açıyorsun, binip Allahının sırtına soldan geri kaçıyorsun! Kaçma dur! Her yol Romaya gider, — bu belki doğrudur — fakat fikri evvel gören her felsefenin safsata iklimidir yelken açtığı yer! Bu bir hakikat — hem de mutlak cinsinden — ! İşte sen işte senin felsefen: Sen o sarı kırmızı rengini gördüğün cilâlı derisine parmaklarını sürdüğün parlak yuvarlak elmaya: «Fikirlerin bir terkibidir,» diyorsun! Dışımızda bize bağlanmadan var olan varlığı inkâr ediyorsun! Şu mavi deniz şu mavi denizde yüzen beyaz yelkenli gemi, kendi kendinden aldığın fikirlerdir, öyle mi? Mademki kendi fikrindir yüzen gemi, mademki kendi fikrindir umman, ne zaman var, ne mekân! Ne senin haricinde bir vücut ne senden evvel kimse mevcut, ne senden sonra kâinat baki bir sen bir de Allah hakikî. Lâkin ey kara meyhanelerin sarhoş papazı! Senin dışında değil miydi kıllı kollarında kıvranan meyhanecinin kızı? Yoksa kendi altında sen kendinle mi yattın? Diyelim ki senden evvel baban yok İsa gibi. Yine fakat bacakları arasından çıktığın Meryem gibi bir anan da mı yok! Diyelim ki yapyalnızsın Turu Sinada Musa gibi, ne yazık! Tevratını okuyan da mı yok! Çok yalan söylemişsin çok. Sen emin ol ki Berkley — olmasan da zarar yok — bu şi're benzer yazıda hissene düşen şey: biraz alay biraz şaka ve birkaç tokat — eldivensiz cinsinden — Neyleyim? Neş'e kavganın musikisidir. Kavgada kuvvetini kaybetmiş gibidir biraz neş'enin çelik ahengini duymayan adam; neş'e ... iyi şeydir vesselam, — baş döndürmezse eğer — ve işte bizimkiler güldüler mi, ağız dolusu gülüyorlar. Kabahat onların kuvvetinde: yoksa ne sende ne de bende! Dinle Berkley! — dinlemesen de olur — Biz dinleyelim: Beynimiz bal yoğuran bir kovan. Ona balı dolduran arıdır hayat. Aldığımız hislerin sonsuz derin pınarıdır kâinat! Kâinat geniş kâinat derin kâinat uçsuz bucaksız! Biz onun parçaları, biz ondan doğan bir sürü bacaksız! Biz o bacaksızların — ******* inkâr etmeyen cinsi — Çünkü biz emredenlere emir verenlerden değiliz! Bağlıyız toprağa kalın halatlar gibi kollarımızla! Çelik dişleri şimşekli çarklılar koparırken kara toprağın esrarını, biz seyretmedeyiz cihan içinden cihanların doğuşunu; kehkeşanların gümüş aydınlığında! Görmüşüz, görmedeyiz yılların yollarında toprak oluşunu kızıl kadife dudaklı kızların! Çiziyor hareketi gözlerimize sonsuz maviliklerde kuyrukluyıldızların sırma saçlarından kalan izler. Her habbe koynunda bir kubbeyi gizler!.. Şu denizler, şu denizlerin üstünde denizler gibi esen, rüzgârların uğultusu. Şu ipi kopmuş inci bir gerdanlık gibi damlayan su, şu bir damla su, uzaklaştıkça, yaklaşılan hakikati gizler.. Her yeni ummanla beraber bir yeni imkân! Kâinat geniş kâinat derin kâinat uçsuz bucaksız! Behey! Berkley! Behey bir karış boyuna bakmadan Karpatları inkâr eden cüce! Ahrete gittiysen eğer oradan bir taç gönder, süslemek için Allahının kafasını! Fakat buradan topla hemen tarağını tasını, Haraç mezat! Haraç mezat! götür pazara bir pula sat: Topraktaki saltanatın göğe çıkan tahtını! Yok üstünde tabiatın tabiattan gayri kuvvet!.. Tabiat geniş tabiat derin tabiat uçsuz bucaksız!.. |
MUHAREBE GÖRMÜŞ BİR ADAM ANLATIYOR Muharebede ne ölüm korkusu gelir İnsanın aklına Ne, evi barkı düşünürsün Gezin üst kenarın ortasından Arpacığın tepesinden Beğendiğin yerini seçersin hedefin Tetiği elin titremeden çekersin Artık karşındaki sana benzemez O da küçük bir dükkân işletir memleketinde O da karısını sever Onun da senin gibi Küçük bir çocuğu var Aklına bile gelmez Artık senin yaşaman için Onun ölmesi lâzımdır NECATİ CUMALI |
Ceviz Ağacı Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz, Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda, Budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz. Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında. Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl. Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril, Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil. Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin Elim var. Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a. Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım. Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u. Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım. Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda. Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında. |
**** O Gözlerin...**** O gözlerin bana hiç yalan söylemedi. Konuşan dilin dudağın söyledi de, O gözlerin bana hiç yalan söylemedi... Dilin söyledi, Dudağın söyledi de... O gözlerin bana hiç yalan söylemedi! Bazen nemlendi, Bazen ıslandı... Bazen çok kızgın, Bazen uslandı... Bazen kederlendi, Bazen yaşlandı, O gözlerin bana hiç yalan söylemedi! Doğru baktı, Eğri baktı... Ama hiç yalan söylemedi... O gözlerin bana bakmadan edemedi! Tatlı konuşan dilin var ya... Çok yalan söyledi de, O güzel gözlerin hiç yalan söylemedi... |
Açlık ordusu yürüyor yürüyor ekmeğe doymak için ete doymak için kitaba doymak için hürriyete doymak için. Yürüyor köprüler geçerek kıldan ince kılıçtan keskin yürüyor demir kapıları yırtıp kale duvarlarını yıkarak yürüyor ayakları kan içinde. Açlık ordusu yürüyor adımları gök gürültüsü türküleri ateşten bayrağında umut umutların umudu bayrağında. Açlık ordusu yürüyor şehirleri omuzlarında taşıyıp daracık sokakları karanlık evleriyle şehirleri fabrika bacalarını paydostan sonralarının tükenmez yorgunluğunu taşıyarak. Açlık ordusu yürüyor ayı ini köyleri ardınca çekip götürüp ve topraksızlıktan ölenleri bu koskoca toprakta. Açlık ordusu yürüyor yürüyor ekmeksizleri ekmeğe doyurmak için hürriyetsizleri hürriyete doyurmak için açlık ordusu yürüyor yürüyor ayakları kan içinde. |
Hem Beni Kandırıyorsun Hem Kendini Bekleyeceğine gecelerce beni Bir kerecik arasaydın Senin uğruna ölen bu cesedi Hiç unutmadım o sözünü 'Hem beni kandırıyorsun hem kendini' İçindeysem eğer aylar sonra bile Ne işin var başkalarının ellerinde? Ne işin var o sitelerde? Hiç unutmadım o sözünü 'Hem beni kandırıyorsun hem kendini' Kaderim seni bensiz bırakmak değildi Sen terk ettin unutma Son konuşmada akan gözyaşı benimdi Asla unutmam o sözünü 'Hem beni kandırıyorsun hem kendini'. Ben de düşünmüyorum artık bazı şeyleri Kendimi düşünmeye çalışıyorum sadece Onarıyorum yıkıp gittiğin içimdekileri Fotoğraflarını görmezsem hatırlamıyorum bile yüzünü Unutursam ********im o sözünü 'Hem beni kandırıyorsun hem kendini'. İyi bilirsin benim sevince nasıl sevdiğimi Nefretimin ve kinimin asla bitmeyeceğini Yalanım yok sevgim bitmedi Zaten zor olan da bu ya Hem sevgini taşıyorum kalbimde hem nefretimi Bu sefer ben sana söylüyorum "Başkalarının Prensesi" 'hem beni kandırıyorsun hem kendini'. Çok tene dokundum unutabilmek için seni Başka kollarda arınmak,temizlemek için kirlettiklerini Yanılmışım... Her dokunuş yüzlerce kez hatırlattı bana Her dokunuş binlerce kez alevlendirdi aşkının ateşini Sana olan sevgim aşkım sevdam Senle yaşadığım her an Gerçeğin ta kendisiydi,yemin ederim ben ne seni kandırdım ne de kendimi. |
Ufuklardaki ben... Sırtımı döndüm Yalana, riyakârlığa İnsanı insandan Tüm ayıranlara Tarihsel ayrılıklara Kin dolu savaşlara Zulme, zorbalıklara Bencil karanlıklara İnsanı köle kılan Hükümranlıklara Ufka yöneldim Ufuklar arasında Açılım, insana, insanlığa Açılım, karanlıktan aydınlığa Kucaklamak aydınlıkta Bütün insanları ufukta Denizle gök arasında Ovalarla dağlar arasında İnsanlarla doğa arasında Tanrıyla insan arasında Hayaller kurdum insanlığa Karanlık sanılan ufuklarda İnançla doğan aydınlıklara |
Kültürler Kavşağı... Kusursuz bir işçilik. Aşkla, sevgiyle yontulup perdahlanmış, Belki de, acıyla yoğrulmuş, Emek ile, ter ile şekillenmiş, Büyük taş bloklar, İşlemeli kapılar... Yüzyılların sararttığı, Taş konaklarla süslü, Her taşın tanıklığında, Her evin ayrı bir hikayesi, Ayrı bir gizemi ve sırrı olan, Her taşı tarih kokan bir şehir, Bir taş yapı simgesi... Doğaya, taşa, toprağa ve güneşe saygılı, İklime ve insana dost, "Marduk" kuralları geçerli burada... Yazılı olmayan, Ama Babil'den beri geçerli olan yaşam kuralları; Kimse, Kimsenin güneşini, havasını kesmez, Kimse, Kimsenin suyunu kirletmez... Zamana karşı bir direnişe tanık olursunuz, Zamanın durduğu bu kentte. Öykülerle bezeli bu kent... Mardin... Mezopotamya'da, Bir dağ yamacında kurulmuş, Kervan ve savaş yolları olmuş bin yıllarca. Timur, Kustus, İskender ve diğerlerinin, Hep ağzını sulandırmış... İçinde, Çeşitli dinlerin ve dillerin, Kapı komşu yaşadığı; Müslümanlar, Kameriler ve Museviler, Süryani, Ermeni, Keldani ve Yezidiler, Kürtler, Araplar, Çeçenler ve diğerleri Bir dinsel ve dilsel mozaik... Hiçbir din ve dil baskın olmamış diğerine, Yaşam damarını kesmemiş, gücü elinde bulundurduğunda... Sevgi, saygı ve hoşgörü bir gelenek buralarda, Nusaybin'de Zeynel Abidin Camii, Süryani bir usta ve oğulları tarafından inşa edilmiş... Deyru'z- Zafaran Manastırı'nın alt katında; Tavanı, "Kilit Taşı" ile ayakta duran, Harçsız, dev taş bloklarla örülmüş Zerdüşti ateş ve güneş tapınağı, Rahatsız etmemiş bugünkü sahiplerini. Ve korumuşlar gözbebekleri gibi, Bugüne taşımışlar hiç gocunmadan, Binlerce yıllık bir kültür abidesini. Büyüleyici ve muhteşem bir insanlık mirası... Bu şehir Mardin... Sapsarı, Safran sarısı bir gün ışığında, Mor lacivert akşamlarda, Üzerine kurulduğu dağa yaslanıp, Mezopotamya ovasını seyre dalar. Yüzyılların yorgunluğunu; Aşağıda dalgalanan yeşil denize, Üzerinde yaşayan insanlara, Taşa toprağa ve tüm canlılara Sevgiyle, coşkuyla bakarak atmaya çalışır, Kentin yaşlıları gibi... Yaşlılar; Çarşıda, Kapı önlerinde, Kaldırımlara konulan, Alçak iskemlelerde oturur çoğu zaman. Bir yandan serinlenirken gölgede, Bir yandan da, Tespih çekilir, tütün sarılır, Geçmiş yad edilir, Doyulmamış yaşama, Ve Yaşanmamış anlara derinden bir ah çekilir... Biraz sonra, Sıcak bir yağmur yağar, Ve yıkamaya başlar, Kentin, Dar ve biçimsiz sokaklarını, Yaşanmamış anlarla beraber... Dantel gibi işlenmiş evler; Çoğunun girişinde geniş merdivenler, Heybetli sütunlarla desteklenmiş sahanlıklar, İçerden açmak için, Bahçe kapısı mandalına bağlı uzunca ipler, Güneşi boylu boyunca alan, Dar ve uzun odalar, Seyrine doyum olmayan cumbalar, Yol veren abbaralar... Buralarda ne sevdalar, Ne acılar, Ne sevinçler yaşandı kim bilir.. Güneş; Bütün ihtişamı ve tüm çıplaklığıyla, En güzel renklerini buraya taşır, Sarı, tüm tonlarıyla, Bir renk akustiği oluşturur dağda, ovada. Renk sıtmasına tutulur, toprak ve su. Debelleşir tatlı bir heyecanla, Bu sancının ürünü, Muhteşem bir doğum olur, Güneşin altın renginde, Üzüm, zeytin, incir ve nar... Geleneklerin belirlediği haşin bir yaşam. Kahve içmekten, Konak ağırlamaya, Düğünden ölüme Yaşama yön veren ritüeller, Uyulması zorunlu katı kurallar... Bazen de güçsüze, yurtsuza, Uçsuz bucaksız bir sığınak olur. Zamansız zamanlarda, Şiirsel zamansızlık, Çağlar ötesi kültürlerin harmanladığı, Kültürler kavşağı... Dirlik, düzen ve gücün sembolü, Siyah kıl çadırlarda düğün ve taziyeler; Sohbet, barış ve dostlukta, Bazen de ölümde Acı kahve "Mırra", Büyük bir huşu ve saygıyla, Sunulur misafire. Konukseverlik; Buralarda bir ibadet gibi, Bir ayine hazırlanır gibi, İkrama hazırlanılır, Kurallarıyla, adetleriyle... Öyle ki; Kestiği hayvanın başı ve organları bile, Büyük tepsilerdeki yemeğin üstüne konur, Misafire saygı ifadesi olarak... İp atlayan, İstop, körebe, saklambaç oynayan çocuklar, Karanfil kokan kırık leblebi... Hafif is kokan mis gibi yoğurt, Toprak gibi kokan toprak, Damlarda beslenen keklikler, Taklabaz güvercinler, Gökyüzünün yorgan olduğu, Yıldızların şarkı söylediği yaz akşamları, Gündüzleri, Van Gogh'un resimlerindeki mutluluk güneşi, Akrep ve Yelkovanın koşmaktan yorulduğu, Zamanın durduğu, Dokunulmamış zamanlar; Geçmişin ve geleceğin o an yaşandığı, Çocuksu, özgür ve insancıl zamanlar... Tek bir dilin sözcükleri değildir, Burada konuşulanlar. Birkaç ayrı dil konuşulur şehrin sokaklarında, Ama herkes her sözcüğü anlar, Kendisine lazım olacak kadar... Bir yanda; Camilerde okunan ezan, Bir yanda; Aziz Petrus'tan bu yana, Zangoçun çaldığı çan, Diğer tarafta; Doğan güneşe saf tutan insanlar... Bu kadar baştan çıkarıcı, Sürükleyici, Davetkâr, İnsanı başka alemlere götüren, Şaşırtan, Ağlatan, Güldüren bir mekan, Yeryüzünün hiçbir yerinde yoktur... |
İstanbul da Beni Kaybetti... Bugün İstanbul da hayat bir başka Sevgililer, aşıklar kıskandıramıyor beni! Sevmiyor deniz, görmüyor gökyüzü, Beni ve sevdiğimi O vefasız beni burada bırakıp gideli Aşığım sana ve senin yaşadığın İstanbul’a! Deniz git diyor, dalgalar ise Bırakmıyor beni rüyamda Bir ayağım adım atarken sonsuz ufuklara Diğeri çakılıp kalır seninle sevdiğim İstanbul’a Sevmiyor artık beni hiç kimse Sen sevmeyeli beri Ben de unuttum sanki O senli o mutlu o eski İstanbul günlerini! O vefasız beni burada bırakıp gideli Ah İstanbul ah! Yedi tepeli eşsiz varlığında Beni kaybeden artık tek ben değilim, O vefasız burada bırakıp gideli Sen de kaybettin beni! |
| Saat: 05:49 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık