![]() |
SONSUZ ELEMDİR Derdimi ben nasıl söylesem sana Her yeni gün sensiz benim çilemdir Hükmeder hasretin sevda çağıma Gönül bağım sensiz sonsuz elemdir Seher renkli yaprak, taze çiçeğim Korkarım, solarsın sarmaz kucağım Bilmezsin, bir güneş kadar sıcağım Gönül bağım sensiz sonsuz elemdir Derbeder etsen de kalmasa halim Beni, öldürse de hüzün işgalin Aklımdan çıkmıyor yüzün, eşkalin Gönül bağım sensiz sonsuz elemdir Ayrılık kucaklar sen yanımdayken, Yokluğun da söyle, ne yapayım ben Feragat etsem de kalan ömrümden Gönül bağım sensiz sonsuz elemdir Ayrılık kucaklar sen yanımdayken, Yokluğun da söyle, ne yapayım ben Feragat etsem de kalan ömrümden Gönül bağım sensiz sonsuz elemdir İlk yağmur damlası tuana gibi Mahşer yatağın da bir zemzem gibi Seni özlüyorken bir çocuk gibi Gönül bağım sensiz sonsuz elemdir Bu kaçıncı rüya gördüğüm sensiz, Kelimesiz, harfsiz konuştum sensiz Ellerim, yüreğim, sözlerim, sensiz... Gönül bağım sensiz, sonsuz elemdir… Sinan ITIR |
Gidersen Yıkılır Bu Kent Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında Yanlış adresteydik, kimsesizdik belki Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar Biz mi yanlızdık, durmadan yağmur yağardı Üşür müydük nar çiçekleri ürpeririken Gidersen kim sular fesleğenleri Kuşlar nereye sığınır akşam olunca Sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu Sustuğun yerde bir şeyler kırılıyor Bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun Adını yazıyorum bütün otobüs duraklarına Öpüştüğümüz her yer adınla anılıyor Bir de seni ekliyorum susuşlarıma Selamsız saygısız yürüyelim sokakları Belki bizimle ışıklanır bütün varoşlar Geriye mapushaneler kalır, paslı soğuklar Adını bilmediğimiz dostlar kalır yalnız Yüreğimize alırız onları, ısıtırız Gardiyan olamayız kendi ömrümüze her akşam Gidersen kar yağar avuçlarıma Bir ceylan sessizliği olur burada aşklar Fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında Durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler Ve ölü kuşlar satılıyor bütün çiçekçilerde Menekşeler nergisler yerine kuş ölüleri Bir su sesi bir fesleğen kokusu şimdi uzak Yangınları anımsatıyor genç ölülere artık Bulvar kahvelerinde arabesk bir duman Sis ve intihar çöküyor bütün birahanelere Bu kentin künyesi bellidir artık ve susuşun İsyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın Devriyeler basıyor karartılmış evleri yine Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür Bir tufan olurum sustuğun her yerde Ahmet Telli |
Geceler Sanki kâbus anlarım Gündüzlerse Hepten anlamsız Özelliği yok kırmızı güllerin Kokusu yitmiş Menekşe ve çiğdemin.. O aradığım yalnızlık Zevkle dolaştığım yollar Dilimden düşmeyen şarkılar Şimdi bil ki Her şey ağıtlaşmış Eşini yitirmiş kumruları düşün ve sevgilisinden ayrı sevgiliyi Anasından ayrı yavruyu düşün ve beni düşün Senden ayrı.. Geceler ve gündüzler Yine yalnızım sen olmayınca Güçsüz ve dertliyim ve garibim unutulmuş.. Yıldızların güzelliği beni doyurmuyor ve gecenin gizemli düşleri Güneşin parlaklığı Şu yaşam Hiç bir şey Teselli etmiyor beni.. Seni Sevgini arıyorum Sesini gülüşünü arıyorum Gülmek istiyorum artık mutlu Seni arıyorum. ayhan hız |
Bu gece düşlerinde yer ayır bana. Dışarıda kalırsam, Donar kalırım. Uzaklardan, Çok uzaklardan geleceğim kapına… Vallahi darılırım. Bu gece düşlerinde yer ayır bana. Anlatacak neler var neler… Duydukça insan şaşırır kalır… Hem ağlar, Hem güler!.. Bu gece düşlerinde yer ayır bana. Bu gece mutlaka çıkar gelirim. Benim ne yapacağım belli mi olur. Ben Tescilli deliyim. Bu gece düşlerinde yer ayır bana… O rüyayı birlikte görelim… Sana sevgiler getireyim Çocukluğundan. Bu gece kurtul korkularından, Sana mutluluklar vereyim. Bu gece, Son kez bu gece, Görmek istemediğin düşlerinde yer ayır bana; Seni uyurken seyredeyim… Bu gece, Her gece olduğu gibi, Yine geldiğim yere döneyim. Çetin ÖZDEMİR |
Kurak geçen bir yılın ardından Denizi gördüm Koştum belime kadar Kokusunu içime çektim Yanak yanağa verdik sonra Dayadım ağzımı baktım tadına Attım kendimi geriye heyecanla O hızla karaya vurdum Bir açtım ki gözlerimi bulutlar Nasıl baktıysam hala dinmedi yağmurlar nesrin cansever |
Her baktığımda, ilk defa görüyormuşum gibi… Ama; kendimden bile önce tanıdığım… Her saniye yeniden doğmak gibi… Ama, asırlardır süren… Kışa dönmeyen sonbahar; derin, duygulu… Yaza dönmeyen ilkbahar; serin, coşkulu… Ilık avuçlarında, kar taneleri… Güneş sıcağı, gözleri… Ve sözleri… Ve sesi… Böyle olmalı aşkın tarifi… Ki, tarif edilememeli… “Resmini çiz!” deseler… Bacası tüten bir ev belki… Belki gece yarısı terkedilmiş bir şiir… Veya kaldırımların kanına giren… Aşkın ayak sesleri… “Resmini çiz!” deseler… Her köşe başı ıhlamur kokar… Yağmur kokar… “Resmini çiz!” deseler… Şehit akıncının dudaklarındaki tebessüm… Veya… Gecenin koynuna bırakılan gözyaşları… Gizli ve mahcup… Aşk, istemektir belki… Belki bir ticaret; pazarlıksız… Bedeli kalbinizdir… Bedeli herşeydir… Sonrası bir uzun yolculuk… Sonrası; nasip! Tarifini sorsalar…. Her baktığımda, ilk defa görüyormuşum gibi… Az kalsın ölüyormuşum gibi… Murat Başaran |
gecenin bütün sessizliğine inat bütün şarkılarını çaldım sensizliğin ve yalnızlık hiç sıkılmadı kederine tek suçu sevmek ise deniz'in memleketi birkaç gün içinde verilir annesine hüvviyeti birde asılı kalan sade bedeni bir tek suçu sevmek ise benim belki de veremeyecek cezamı hakim en ağırından sensizliğe hüküm giyeceğim en ağırından yalnızlık nâzım dizesi olacağım belkide can baba'nın ettiği bir küfür bile koymadı sensizliğe gecenin bütün sessizliğine inat unuttum gözlerindeki yalancı maviyi unuttum seni, sevgini ellerine dokunmayalı dört yıl oldu gözlerini görmeyeli dört dakika hâla saklıyorum gözlerini hücremde her ceza yediğimde devriyeler kapayıncaya kadar pencereleri bakıyorum, öpüyorum resmini en ağırından sigarasızlığa hüküm giyen bir tiryakiyim belkide zira tütün kadar yalansın hem içimi dolaşırsın hem gidersin pencereden sessiz, sedasız, ürkek belki hep beni düşünerek uyku tutmuyordur geceleri sen unutmasanda unuttum seni ne gözlerini, ne de gülüşünü tutmuyorum artık tek bir sözünü herkeze veriyorum gönlümü hep aldatıyorum uzaktaki sen'i sonra ellerimde kelepçe dizlerim tutmuyor bu hücrede sensizliğe mahkum ettim kendimi her sabah dayakla uyanmak değilde her sabah sensiz uyanmak koyuyor belki de oysa ne kadar sevmiştin beni iyi yaşatmak için çocuğunu etini satan bir ****** gibi nasıl unuttuysa insanlığı öyle unuttum seni öylesine u n u t (a m a d ı m) t u m ellerini.. deniz alagöz |
ANNEM Bir güneş doğuyor annem anadolu ufuklarından Çırpınıyor ışıkları engelliyor dağlar Haince esiyor hasret rüzgarları amma İçi körükleniyor sıcaklığınla yavrunun ANNEM Düşlerimden çıkmaz oldun seni arar oldum Şefkat dolu kollarını sıcak kokunu özledim Nice dostlar uzatır teselli elini başıma Sen başka okşarsın yavrunun başaklarını ANNEM Bir yıldız doğdu, parlar tepemde göreedim Teselli ışığı uzandı, çok uzaklarda sezemedim Yağmuru damlar sis' inden, saçıma düşmeden kurumuş Tanrıya dua etmiş mutlu olmam için ANNEM Yollar engel olur, dağlar düşman olur Mutluluk Çeşmen aksın zaman esir olur Belki bedenim burda ruhum yanında olur Hiç bir engel yıkamaz,bir gün kucağındayım ANNEM İ.AKMAN |
İnsan ölür ama fikirleri yaşar, ilkeleri bayrak olup ülkeleri aşar eğer varsa ... İnsan toprağa gömülür ama ışıltısı bin yıllar sürer .. aydınlatır, yol gösterir .. ona yalnız yarasalar saldırır, yalnız kış uykusuna yatanlar küfreder .. ondan yalnız baykuşlar korkar eğer cevherse ... İnsan bir avuç toprak olur .. ister Anıttepe’de gömülsün, ister Duatepe’de.. mezarı ister Anıtkabir olsun, ister bir mermi parçası altındaki tümsek değişmez .. eğer gerçek kimliği babaların kanında, anaların sütünde, bebelerin beşiğindeyse ... İnsan yok olur ama sevgisi dünyaları kucaklar .. eğer gerçekten sevmişse kendinden çok başkalarını ... Ona ister Mustafa deyin, ister Mustafa Kemal, ister Gâzî Mustafa Kemal, ister Atatürk değişmez .. eğer adı onu değil o adını yüceltiyorsa ... 10 Kasım 1993 S. Halûk UMAR |
SEVGİLİYE........ IŞIĞIMSIN SEN BENİM BEN SENİN PERVANENİM SENİN DELİN DİVANEN DEĞİL DE YA BEN NENİM SEVDİM AMA.... BİLMEMKİ !!!! NEYİN NESİ DEMİŞSİN. MECNUNDAN DAHA MECNUN BİRİ VARSA O BENİM.... SCANNER_11 |
Bir bahar sabahının karanlığında ıssız Gökte diz çökmüş iki titrek ışıklı yıldız Olan gözleinize aşıkım, Bayan ülker! Mutlu, esen ve hoşken ve gülerken gülerken Nerden gelir bilinmez üzgünlüklerle birden Solan gözlerinize aşıkım, Bayan Ülker! Ne zaman perdelese içlerini bir buğu Ölümüm güzelliği, özlemim yorgunluğu Dolan gözlerinize aşıkım, Bayan Ülker! Kalbinizin sezilmez parıltıcıklarını Bir büyük ateş gibi göstermenin sırrını Bulan gözlerinize aşıkım, Bayan Ülker! Ahmet Muhip Dranas |
Aşıklar Ölemez Hiç düşünmüyor musun beni söylesene Sana olan aşkım sanma ki öylesine Seviyorum seni ben hem de ölürcesine Hasret kaldım bekliyorum iki çift güzel sözüne Masmavi gözlerin aldı beni benden Ölürümde vazgeçmem bir tanem senden Hiç haber gelmiyor ki bırakıp da gidenden Allah korusun seni kötü bakan kem gözden Ne olurdu sevseydin sen de beni çok Ben seviyorum ama aşkımın karşılığı yok Ben ne söylesem sanırım ki sana boş Ben sana koşuyorum sen de bana koş Ne yazmakla biter derdim ne de çekmekle Ömrüm geçti bir vefasızı sevmekle Ben yıllardır bekledim birazcık da sen bekle Sen dert çekme sakın benim derdime ekle Derdini çilesini çekmeyen bilemez Aşıksın sen kardeşim aşıklar ölemez Aşıksın sen yazıktır aşıklar gülemez Herkes sen ben gibi yürekten sevemez...! yazarı bilinmiyor |
sen sus! eğ başını öne! git sevdiğim!... S e m r a B a k a n http://grafik.izedebiyat.com/ikon/35.gif Küçük adımların ne demek olduğunu en iyi ben bilirim Senin hep küçük adımların vardı… Bana gelen yollarında, Bir de; kuralların Hani şu bildiğimiz bir demet kır çiçeğini bile, Bana çok gören, Eksilen çiçekler olacaksa senden, sırf sen üzülme diye Bahçene girmem bundan böyle… Ellemem kime saklandığı belli olmayan mor menekşelerini…. Bu sonbaharla birlikte bırakır dallarını Kaçırırım gözlerimi gözlerinden sevdiğim, Canımı acıtan bahanelerine inanmasam bile Yeter ki sus! Sen yalan söyleme!… Gözlerime bakmayı, gözlerimsiz yaşamaya tercih edişinin… ……..bilmem kaçıncı günü bugün!… ve bilmem kaçıncı gemidir bu geçen? İçinde sana el sallayan bir benim olmadığım, Aynı saatlerde , 200 kilometre hızla koşan ben Gel gör ki; Hala topraklarında olduğumun, ….daha yeni farkına varıyorum. Yaz gecelerinde üşüyen bedenleri Güz akşamında yağan yağmurları, ucuz bahaneler biriktirmeyi Bir de küçük adımları oldum olası hiç sevmediğimi öğrendim Yıkılan kumdan gemin olacaksa Sırf sen üzülme diye, çırpmam ayaklarımı senin kıyılarında… yeter ki sus! Üzül benim için sevdiğim… Iyiliğimi istiyorsun adı altındaki gitmelerinin Beni başından atmak için olduğunu …..bir Cumartesi ikindisinde anladım ben!… Sen sus! Eğ başını öne… Bırak…. kelimeler kifayetsiz kalsın!… Altı üstü bir hayaldi işte kurmayı beceremediğimiz, Gönlünün kapısından dönüş biletim elimde, ……..çoktan geçtim ben Içimdeki senin elini bile sıktım!… Söndürmek için öksüzlüğümü… Beklediğim yağmurlar yağar belki, bugün-yarın! Tek sen kalma buralarda, Sırf sen gelme kapımı çalmaya Eğ başını öne… Hadi git sevdiğim!…. |
Sessiz sakin bir şırıltıyla akıyordu dere Ellerimi bıraktın sanki büyü bozuluverdi Şimdi bomboş kalan o cennet köşe Anladım aşkımızın sona erdiği yerdi Şimdi kurumuş dere akmıyor artık Sevdiğim yüzüme bakmıyor artık Bir zamanlar gözgözeydik,diz dize Şimdi aşk bitti....Sevgi yok artık SCANNER_11 |
Kandil Bugün ellerini semaya gönlünü Mevlaya aç, bugün günahlardan olabildiğince kaç, bugün en gizli incilerini onun için saç çünkü bugün kandil, kandilin mübarek olsun. NiliM |
Rücu Sen benim gözümde bir rivayettin İlk değil alçağı yüksek görüşüm Sanma ki sen bana ihanet ettin O senin aslına rücu edişin Gün olur kediye düldül derim ben Gün olur baykuşa bülbül derim ben Tedirgin etse de gerçek ötüşün O senin aslına rücu edişin Caymadım cüceyi yüce görmekten Caymadım cahile cüret vermekten Gözümden düşse de hal ve gidişin O senin aslına rücu edişin İlk defa vurmadım başımı taşa Yanıla yakıla geldim bu yaşa Sanma ki sen beni aldattın hâşâ Çoktandır başladı bende bitişin O senin aslına rücu edişin Kahrını çektiysem vardır bir neden Sensin bu duyguyu bende üreten Gübredir toprağı verimli eden Kim kimi kullanmış şöyle bir düşün O senin aslına rücu edişin Oyun bitti bu son perde son gala Güçlü olsan başarırdın pekâlâ Aslan rolü yakışmıyor çakala Bırak da kendine gelsin gidişin O senin aslına rücu edişin... Cemal Safi |
HER GÜNÜM SENİNLE Güzel olan Her günü seninle tekrar tekrar yaşamak Erimek yarını olmayan zamanlarda Durdurmak bir yerde bütün saatleri Bütün kuralları kırıp parçalamak Sonra varmak o yerlere Mevsimlere dur demek Kar yağarken çiçek açtırmak ağaçlara Güneşi bir akşam saatinde tutup bırakmamak Sonra doldurmak ayışığını kadehlere Delicesine içmek Ve unutabilmek her şeyi ansızın Sevmek seni en yücesiyle sevgilerin Birlikte geçmiş, gelecek bütün çağları aşmak Güzel olan Sevmek seni Tanrılar gibi Seninle Tanrılaşmak Bir gün bu akan sele dur diyeceğim Göreceksin Ne bu şehirler kalacak Ne bu duygusuz sürü Bu korkunç kalabalık Her vapur seni getirecek bana Bütün istasyonlarda seni bekleyeceğim Kapılar sana açılacak Senin için söylenecek şarkılar Şiirler senin için yazılacak Her evde bir resmin Her meydanda bir heykelin olacak Ve sen kimi gün bir rüzgar gibi Kimi gün denizler gibi, bulutlar gibi Kopup ötelerden, ötelerden Yalnız bana geleceksin Bir gün bu akan sele dur diyeceğim Göreceksin Ben eskimeyen tek güzelliği sende gördüm Sende buldum erişilmez hazları Yanında sıyrıldım korkulardan, yalanlardan Duyguların en ölmezini sende duydum Susuzluğum dudaklarında dindi Yalnızlığım ellerinde Çoğu gün unuttum açlığımı Sende doydum İlk defa seninle bütünlendim, anlıyor musun Anladım yaşadığımı her nefes alışta Seninle geçtim bütün zamanlardan Seninle var oldum Eridim seninle bir sonsuz çalkanışta Boynunda bir yer vardır ben bilirim Ne zaman oradan öpsem değişir gözlerinin rengi Yanar dudakların, terler avuçların Dökülür kapkara bir aydınlık gibi omuzlarına saçların Gitgide artar kalbinin vuruşları Bir musiki halinde dünyamı doldurur Ansızın bütün sesler kesilir Zaman durur Bir başdönmesi başlar o en yükseklerde Her gün seninle yeniden varoluruz Eriyip kaybolduğumuz yerde. Sesini duymadığım gün Yaşanmış değil Açan çiçek değil Öten kuş değil Yüzünü görmediğim gün İçimde yıldızlar sönük Güneşler güneş değil Seni sevmediğim gün Seni anmadığım gün Olacak iş değil Balıklar denize muhtaç Çiçekler toprağa ve suya Umutsuz yaşamıyor insanlar Dal yapraksız olmuyor Meyva ağaçsız Tanrı bizsiz Tanrı değil Biz Tanrı'ya muhtacız Ve ben de sana muhtacım sevdiğim Su gibi, ekmek gibi Adın dudaklarımda Bir sabah uyanınca Nefes alabilmek gibi Her günüm seninle geçsin O güneşe en yakın Kimsenin varamayacağı bir dağbaşında Uçsuz bucaksız uzak denizlerde İnsan ayağı değmemiş ormanlarda Uzaklarda, en uzaklarda O gemilerin uğramadığı limanlarda Işığım ol, alınyazım ol benim Vatanım ol, evim ol Yeter ki bir ömür boyu benim ol Her günüm seninle geçsin. Ümit Yaşar Oğuzcan |
Mum Kokar Geldiğin Yerler* ____kırmızı bir gül'dür sevda taşınır kalpte ____şeytana inat beklenir kapısında c e n n e t i n.. bir kar bulutudur yağan şiir deniz olmuş gözleri kadının adını sanını unutmuş geçmişten birkaç i z.. hangi sıcak tende izlenir nefesin bu senin kendin değil olsa olsa kaderin ve hâlâ g ü l (e) b i l i y o r s a n.. düş der ki savrulmakta "an" döker yapraklarını anbean yâr gelir ser(p)ilir gülüşler ardında yapayalnız uç/an y a z.. ve hâlâ gül(e)biliyorsan depreşir geride fotoğraflar ki bilirim efsanedir alabora "m u m k o k a r g e l d i ğ i n y e r l e r.." Ali Hakan DÜZ |
Şimdi seni düşünüyorum, biliyorsun Aklıma ellerin geliyor önce Yağmurlu bir gün hatırlıyorum Islanmış bir serçe kuşu hatırlıyorum Durup durup ölümü hatırlıyorum Alnıma bir ışık vuruyor karanlıkta Sonra alabildiğine bir sessizlik başlıyor Alabildiğine bir deniz Alabildiğine kum İçim ürpertilerle dolu Karanlık denizlerin ortasında Seni düşünüyorum… Hani denizin insanı deli eden maviliği Nerde o güneş parıltıları nerde Göremiyorum ama duyuyorum Yaklaşan fırtına sen olmalısın Bu rüzgar senin hayallerin olmalı Senin ümitlerin Senin arzuların olmalı Bütün karanlıklara razıyım Yalnızlık uzaklarda, çok uzaklarda Bir gemici feneri yanmalı Şimdi bütün gün üstüme yağmur yağıyor Bütün gece kar Yalnızlığın tam ortasındayım artık Yalnızlık kadar Bilsen nasıl üşüyorum Al şu ellerimi ısıt biraz Ya da al götür bu soğukları Bu yağmurları Görmüyor musun? Beni öldürecekler artık Beni öldürecekler diyorum sana Geçmiş gelecek bütün yıllarım Bütün umutlarım senin olsun al Beni bu karanlık denizlerde bırakma Ümit Yaşar Oğuzcan |
Ölümlü İnsanlar İçin Hepiniz öleceksiniz! Tanrı katına çıkacaksınız utanmadan! Ruhlarınız koyup kaçacak sizi! Topraklara gömüleceksiniz. Kurtlar, böcekler, solucanlar Sevinçle saldıracak üstünüze. Elleriniz bomboş kalacak, Kimse bakmayacak resminize. Sevilmiş kadınların hayali Dumanlar gibi dağılacak; Faydaydı, şöhretti, merhametti Semtinize uğramayacak. Gözleriniz yok artık! Dünyamızı göremeyeceksiniz! Okşamak, gülmek, konuşmak Yok olmuş bir selde yüzeceksiniz, Yavaş yava çürüyeceksiniz. Cahit Külebi |
senin sonsuzluğunu soluduğumda biraz küçüktüm seni görmeden ağlayan bir çocuk yanaklarımdan dökülen yaşlar hiç üzmediki beni birazcık özlemiş gibi yapan oğul ne topacık yüzün vardı. Minicik ellerin Saldırmaya hazır gözlerin Çok özledim Yine hep o yerdemisin Havalar soğuk Üşüyor musun Sizi soluyorum sonsuzluğunuzu Hep ellerim yüzünü arar Emin ol hiç dokunmadım Oğul başka yüze sen gibi Belki hala söyleyemedin ismimi Ellerinin içine değmedi ellerim Rüyalarında aradığın adam Kaç kere gelmeyi denedi Hiç mi özlemedi sandın yanmadı mı yüreği Ay düşerken gözlerinin içine benden Nasıl özledi oğul bir bilsen seni Beyhan Yıldırım |
Kar ve Mistik Çözülme yüz yılı koydum koynuma yüzyıl senle uyudum, çünkü yoktun nice kadınlar akıp geçmiştir sular seller gibi nice erkek gövdelerinden susuluyorsa, Mars’ın şimdi bilinmeyen çocukları adınadır bu suskunluk kırk yıl çölde dolaşanların yorgunluğunu kimse anlamaz sevgilim bulutlarla gelenler vardı ya hani, hani kan rengine dönen Ay giderken bir kaygı içindeydin, bitkindin, konuşuyorsun zannettin oysa sesini bir turna alıp çoktan uçurmuştu uzak ve soğuk iklimlere kar böyle mi güzelleşirdi sesinle, bu kadar mı güzel gelirdi... üzüm sıkma çukurlarında ezilmiş yatan korkunç mor üzüm ölülerini ve içinden yedi cin çıkmış olan Mecdelli Meryem’i unutamayışım ne acı işlediğim günahların azgın hırıltısı kulak memelerimi ısırıyor her gece kuyudan eski pişmanlıklarım ok gibi fırlayıp çarpıyor bir bir yüzüme yıldızların bir gün zeytin ağaçları gibi silkeleneceği korkusu içindeyim Geyik diye bir kelime girip hiç çıkmamıştır ya şiirlerden yıllar yılı Leyla ve Istanbul şiiri yazmamak için nasıl direndim, ah bir bilsen durdun ve baktın, uzun bir kimsesizliğe gidiyordun son gördüğümde... Fadıl OKTAY |
Şeytan Bunun Neresinde Telli sazdIr bunun adI Ne ayet bilir ne kadI Bunu calan anlar kendi Şeytan bunun neresinde Venedik'ten gelir teli Eriktendir bunun kolu Hey Allah'ın şaşkın kulu Şeytan bunun neresinde Abdest alsan aldın demez Namaz kılsan kıldın demez Kadı gibi haram yemez Şeytan bunun neresinde Icinde mi dIşInda mı Burgusunun başında mı Gogsunun nakışında mı Şeytan bunun neresinde Dut agacından teknesi Kirişten baglı perdesi Behey insanın teranesi Şeytan bunun neresinde Dertli gibi sarıksızdır Ayagı da carıksızdır Boynuzu yok kuruksuzdur Seytan bunun neresinde Dertli |
Sen olmalıydın şimdi Karlı dağlar eteğinde… Giyinirken Gökçebel ak gelinliğini, Takarken süt tepesi tül duvağını, Beslerken Obruk Şelalesi Göksu ırmağını, Çiğdemler başını çıkartırken yamaçlardan, Buzlar sarkarken ağaçlardan, Servi söğütler dallarını eğdirirken yere Sen olmalıydın şimdi, Bin kere… Sen olmalıydın şimdi Çocukların bindiği kızaklarda, Sevda türküleri söyleyen dudaklarda, Pembeye çalmış yanaklarda, Ellerimi üşütürken kar, Umuda gebeyken bahar, Sen olmalıydın şimdi, Nazlı yar. Sen olmalıydın şimdi Ardıç ağacına toplanan ardıç kuşu… Yalnız başına öten kınalı keklik… Menekşeler senle bulmalıydı güzellik Şu ellerimi uzatıp ta tutamadığım bulutlar arasında Göz kırpan güneş gibi Sen olmalıydın şimdi Can gibi, dost gibi, eş gibi… Ahmet Kaytancı |
UYUYAN GÜZEL Seni ikimizde seviyoruz anlaşılan, Birbirimize inat, kıyasıya Hiçbir rakip birbirine bu kadar yakın olmadı Seni seviyor olmam ama onu sevmiyor olamamam bu işin kötü yanı Seni ikimizde seviyoruz, Ben ikinizi de seviyorum. Onun beni sevip sevmediği bilmiyorum.O beyaz atlı prens, Bense bu masalı anlatan. Ya sen, Beyaz atlı prensin öptüğü uyuyan güzel mi, Yoksa bu masalı anlatan kişinin dizlerinde uyuyan güzel mi? Beyaz atlı prensin öptüğü uyuyan güzelsen uyan Çünkü masal böyle devam ediyor. Eğer masalı anlatan kişinin dizlerinde uyuyan güzelsen İster uyan, ister uyanma, Çünkü o seni her halinle seviyor… arzu ve ali |
ESKİ MEKANLARA ESKİ DOSTLARA UZANAN TÜM SEVGİLER BENİM BUZLAR İÇİNDE DE OLSA YORGUN BEDENİM BEN HEP O ESKİ BENİM O YÜZDEN HEP SICAKTIR ELLERİM TUT KORKMA. HEP BÖYLE YANLIZ DEĞİLDİR UZAK TEPELER GÜN GELİR YORULUR SANCILAR.PERDELER İNER . ZAMAN GİBİ HER ŞEY YOK OLUR. DEĞİŞMEZ BENİM SEVGİLERİM KORKMA GECENİN GÖZLERİ HEP BÖYLEMİDİR? SULAR TAŞ KESİLİR DENİZLER DUMAN GÖKLERİN EN GECE OLDUĞU ZAMAN. DERİNLERDE NURLA DOLAR GÖZLERİM KORKMA DOKUN BEN O ESKİ BENİM. erdogduluyuz |
SON VE SONDAN SONRASI duran zaman, susan sesler, inmeli bir beden gibi saatler… salıncaklı bir koltuğa bağlanmış ve unutulmuş meczup hikayeler… ne kaldı bizden ? işte son, işte sonumuz, işte, sondan sonrası ve acınası kelimeler… ak kağıtlar, kara kalemler, her saniyesi imzalı şiirler, şiirler, şiirler… karanlık dalgalara salmış kendini kara kirpikli menevişli ela gözler… unutmak ne zor, nasıl imkansız, nasıl tutsak olunur, nasıl hapseder bu efsaneler ? ne kaldı bizden? işte son, işte sonumuz, işte, sondan sonrası ve acınası kelimeler … derin çizgili avuçlar birikmiş yıllar içinde gökyüzünde, avlular dolup taşmış dualarla, biz niye yokuz içlerinde? nerelere savrulduk ? nereye gitti hayaller ? ne cabuk vazgectik, hani unutulmazdı sevenler ? ne kaldı bizden ? işte son, işte sonumuz, işte, sondan sonrası ve acınası kelimeler … donup kalan gözyaşıyım, son nefes gibiyim, sancıyım, onulmazım, nedendi bu illetler ? gurur yarasıyım, kurşun belasıyım, yürek boşluğumda git gide büyüyen bozulmuş bir hücre duvarına yaslandım, korkmaktayım… son bir gayretle soruyorum şimdi, nerde o lanet olası sesin ? nerde o güven deyip te, uzatamadığın, o sımsıcak olduğunu söylediğin eller ? ne kaldı bizden ? işte son, işte sonumuz, işte ,sondan sonrası ve acınası kelimeler ... Ceyda Görk |
Dün anlamı yoktu mısraların. Şarkılar boşa söylerdi sevdadan yana. Ben âşık olmadan sana. Kulak doldururdu sadece türküler, Enstrümanlar beynimde tepinirdi. Avaz avaz aklımı tırmalardı nameler, Bir besteyi dinlemedim kana kana. Ben âşık olmadan sana. Çiçeklerin anlamı yoktu benim için. Bülbül neden öterdi güle hasret? Işığa koşan böceklerin, Aklından şüphe ederdim çoğu zaman. Mecnunu hiç sorma; Delirmiş görünürdü bana. Ben âşık olmadan sana. Yıldızlara hiç bakmazdım. Ay hangi günü yaşıyor, Aklıma bile takmazdım. Mevsimlerin anlamı neydi? İlkbaharı insanlar neden severdi? Kumrular bir kuştu benim için Tıpkı leylekler, kırlangıçlar gibi. Serviler hiç bu kadar güzel görünmemişti bana. Ben âşık olmadan sana. Ferhat’ın dağları delmesine aklım ermezdi. Gülün dikenini gözüm görmezdi. Kimse saçlarını benim için örmezdi. Hiç sevda şiirleri yazmamıştım; Alev alev ateşe, Kara kara dumana… Benim için herkes Leyla’ydı, herkes Suna. Ben âşık olmadan sana. Ahmet Kaytancı |
Bitmeyen Kavga... Biz başka bildik yaşamayı Yenildikçe verdiğimiz kavgada Öğrendik yeniden başlamayı…… Anladık sonra Ölüm dediğimiz bir uzak yol bize Üç adım mahpus, beş hane vuslat Türküler ki bir avuç hasret, sevdiğimize… Sandılar ki vazgeçeriz bu düşten, Yağmur kokusundan, topraktan, güneşten.. Saltanat dedikleri şu kokuşmuş leşten Gam biçeriz kendi yüreğimize…………… İnsan olmak zor iş gülüm Kolayına kaçmadık sevdanın Utanmayı da bildik yeri geldiğinde Öfkeyi katıp haykırmayı da sesimize… An geldi sustuk söylediğimize Tanımadık dost bildiğimiz yüzü İhbarcı vaatlere kanmadı yüreğimiz Duymadık sırtımıza bıçak gibi saplanan sözü… Kanarken fabrikada işçinin teri Islak hüzünler biriktirdi avucunda kadın Çocukların, resmiyet kazanan kaderi Kopardı ipini bütün uçurtmaların….. Bekleyin! dediler Gelecek yarın…. Fişlendi sözün Dışlandı sazın Şimdi bir mezar daha kazın Tuzunda ne acılar saklı şu Deniz’in… Maviye çalan rengi gözlerinizin Bir de toprak kokan ellerinizin Ruhuna kırbaç vurulan hikayesidir bu.. Uçkura peşkeş çektiğiniz sevdalar Ve üç kuruşa sattığınız genç kızlar Dar ağacında sallanan aşkın gölgesidir bu… Susmadık Kaçmadık Yenilmedik Vurup öldüremediğiniz canın Korkularınızda yankılanan sesidir bu… Aşk… Yeni baştan…………………………… Deniz ÜLKEGÜL |
Dağ yıkılır ya üstünüze, Altta siz, Üste sis… Elveda demeden bir dostunuza, Öpersiniz Azrail’in anlından Yatarsınız zamansız zamanlarda Bir hıçkırık sesi duymadan Çırıl çıplak, Kefensiz… Ya da bir başkasına olursunuz, Kefen siz. Bir bulut çıkar ya yağmur öncesi. Arkasından yağar yağmurun incesi. Sanki avuç açmış göklere doğru Binlercesi… Açılır ya semaya kollar, Rahmetin yanağına öpücük yollar Bir bakmışsınız saçlara düşmüş aklar, Bir bakmışsınız omuzlar çökmüş, Günah defterinizde uçsuz bucaksız hafakanlar Ve kendi kendinize söylendiğiniz anlar; “Ne çabukta geçiyor yıllar.” Avuçlarınıza sıkışmış, çaresiz başınız Dünden kalan hatıralar… Bir sevgili öpücük kondurur yanaklarınıza; Biliyor, Siz gideceksiniz, Bir daha dönmeyeceksiniz. Yol, yokuş aşağı başlıyor ya Bu telaş boşuna… Kıskançlık krizleriniz tepeden tırnağa sarsa da sizi Baktığınız aynalarda kandırsanız kendinizi Gençlik geri gelmeyecek, Siz ölümüne sevseniz de Kırlarda açan çiçekleri… Çiçekler boyun bükecek, Çiçekler bilmeyecek. Hayat bu ya, Kıvrım kıvrım gittiğiniz yollar Son büklümden size bakacak. Sizin gonca diye kokladığınız, Yüreğinizi yakacak. Hüzünler toplanacak göz çukurlarınıza Sevginiz birer damla olup, Yanaklara akacak. Sanmayın değişir hayatın akışı Mecnun Leyla da huzuru bulur. Kerem’in deldiği dağları taşı, Aslı mekân eyler, Aslı kırdırır. İlahi kanundur bu, Bulutlar göğe çıkar, Bulutlar yağmur olur Yağmurlar yere akar. Zifiri karanlıklarda gördüğünüz, Pembemsi düşleriniz. Arada bir selam verse de, Bu sizin son bakışınız, Bu sizin son görüşünüz, Bu sizin son gidişiniz. Hadi! Koy bir yanağa veda buseni Gözlerin kalsın sarhoş gözlerin güzelliğinde Lodoslar tararken beyaz saçları Nasıl olsa sen gideceksin geldiğin yerlere Nasıl olsa bedeni saracak kara topraklar Nasıl olsa mevsimlerin dördü birden geçecek üzerinden Hadi! Ne beklersin hala bulutların ardında Yağmurlar deli yağıp, Cama mı vursun istersin? Yelkovan aklını yitirip, Akrep mi dursun istersin? Senin çaldığın havalar, Hüzünlüdür artık. Bu kalkan geminin son yolcusu sen değilsin. Senin canın çıkmış artık, can değilsin. Deryalar gibi görme kendini Sen bir damla bile etmezsin. Umman değilsin. Ahmet Kaytancı |
Giderken gece hiç bağışlamadı beni yazdığım her satıra siyah aktı tek bir hecem karanlıkta doğru yolu bulamadı bir damla gözyaşı doğuramadım buna rağmen hep ikizdi ağlama nöbetlerim baharlarım sürgün vermedi hiçbir sokağımın doğru adresli bir köşe başı olmadı bu yüzden rüyasızdı şehrim her gece yarısı vardiyalı bir sarhoş sesi gelirdi uzaktan bir sarhoş ki yağmuru sürüklerdi ardından her damlası efkar kokan ve benim hiçbir yağmurum gün ışığında yağamadı yetimdi çünkü gökkuşağım şimdi giderken bu şehirden sana dair tüm şiirlerimi alıyorum yanıma sadece ölüm düşebilir ardıma bir de yaban tutkular peşim sıra ve ansızın bir çiçek uzaklaşır avuçlarımdan kokusu sen olan sana ise ruhsatlı bir yaşamdır geride kalan İçinde ben olmayan Belgin Erturk |
Düşüncelerimde sen varsın Kanımda kan, canımda cansın Boş ver, Başımda deli rüzgâr esse de Bu yürek senin için yansın… Boş ver, Darmadağın dursun saçlarım Ak düşmüş haliyle… Ben saçımı tararım Sizin diyar yeliyle… Sen kırda olan çiçeksin, Değişmem saksı gülüyle Yamacımda, karşımda, kıyımdasın Kim demiş? Benden asırlarca uzaktasın Soluduğum havada, İçtiğim suyumdasın. Boş ver, Martılar çığlık çığlığa bağırsın kıyılarda Cırcır böcekleri öttüğü kadar ötsün. Düşlerine kene gibi yapışmış asalaklar Cehennem beri daha öte gitsin. Boş ver, Pireler delirdi diye Kıyamet kopacaksa kopsun. Boş ver, Engin dağlar yüceliğinde kalsın Soytarılar hangi havayı biliyorsa Varsın onu çalsın. Ağustosta kar yağsa ne çıkar Zemheri alev alev yansa ne yazar Sen dik tut başını gülüm Rabbim isterse ne oyunlar bozar. Boş ver, Bir can değimlidir taşıdığım bedende Kaşlarımın arasına dayasalar mavzeri Göz kırparsam namerdim. Sen dik tut başımı yeter ki, Kıyamete kadar geçerlidir ahdim. Boş ver, Çanlı saatler ne zaman vurursa vursun Akrepler nerde durursa dursun İster dağlar, ister denizler kudursun Katıksızsa sözlerin, Sağlamsa yüreğin, Gelir seni yüreğimde bulursun. Ahmet Kaytancı |
Fakir Bir Şimal Kilisesinde Şeytan İle Rahibin Macerası İlkönce yağmurla sonra birdenbire açan güneşle başlamıştı sabah. Henüz ıslaktı asfaltın solundaki tarla. Harp esirleri çoktan iş başındaydılar. Topraktan nefret duyarak - halbuki köylüydü birçoğu - tıraşlı ve korkak çapalıyorlardı patatesleri. Suluboya, solgun resimleri hatırlatıyordu insana köy kilisesinden gelen çan sesleri. Pazardı. Kilisede erkeklerin hepsi ihtiyardı kadınların değil, içlerinde büyük memeli kızlar, ve sarı saçlarına ak düşmemiş anneler vardı. Maviydi gözleri. Başları önde, kalın, kırmızı ve harap parmaklarına bakıyorlardı. Terliydiler. Haşlanmış lahanayla günlük kokuyordu. Kürsüde muhterem peder "beyannameyi" okuyordu, - gözlerini gizleyerek -. Renkliydi pencere camlarından biri. Bu camdan içeri giren güneş duruyordu genç bir kadının bembeyaz ensesinde eski bir kan lekesi gibi. Ve hiçbir zaman doğurmamış olan göğüssüz ve kalçasız bir Meryem'in kucağında bir çocuk : başı öyle büyük o kadar inceydi ki kıvrılmış bacakları hazin ve korkunçtu. Önlerinde kandil yanıyordu eski sert ve boyalı tahtayı aydınlatıp... İki adam boyundaydı tahta heykel. Şeytan saklanmıştı arkasına - kaşları çekik, sakalı sivri, Mefistofeles olması muhtemel,-- ve âlim bir tebessümle dinliyordu muhterem pederi. "- Avrupa'nın bekası, (okuyordu beyannameyi muhterem peder) Avrupa'nın bekası için harbediyoruz." Dinliyordu Şeytan sivri sakalında keder ve âsi ve selîm aklına dayanılmaz bir ağrı vermekteydi yalan. Okuyordu rahip : " Avrupa milletleri el ele verip harbediyoruz, ve mutlak imha edeceğiz medeniyet için tahripçi bir unsuru." Şeytan bir parça yana itti Meryem'in heykelini ve havada sihirle efsun alâmetleri daireler çevirip kaldırdı elini rahibe doğru - etsizdi, uzundu bu el, hakikat gibi, kemikli ve kuru -. Ve ne olduysa o anda oldu işte. Renkli camın altındaki kadın çırılçıplak göründü kıpkırmızı güneşte. Memeleri ağırdı ve sarı ipek gibi parlıyordu karnının altında tüyler. Düşürdü kâadı muhterem peder ve Şeytan'ın iğvasıyla hakikati bağırdı : "- Karşı koymak günü geldi en büyük tehlikeye. Harbediyoruz, fuhşun bekası için, kerhane kapıları kapanmasın diye. Ve sen orda, arkada içinde beyaz entarisinin bir erkek çocuğu gibi duran, sen ****** olacaksın kızım. Sana firengi ve belsoğukluğu verecekler büyük şehirlerimizden birinde. Baban dönmeyecek Yatıyor şimdi yüzükoyun çok uzak bir toprağın üzerinde. Şimdi kan içindedir etli, kalın kulaklar ve ince kollarının dolandığı boyun. Yattığı yerde yalnız değil. Hareketsiz duran tanklarla, terk edilmiş toplar sahada." Kendi sesinden ürkerek sustu rahip. Orda, arkada, beyazlı kız ağlıyordu. Kadife ceketli bir erkek - ihtiyar orman bekçisi civar çiftliğin - bir şeyler söylemek istedi. Sivri sakalını kaşıdı Şeytan, rahibe : "Devam et," - dedi. Ve muhterem peder başladı tekrar konuşmaya : "- Harbediyoruz : pazar ve mal nizamının bekası için. Kömür, lâstik ve kereste, ve kendi değerinden fazla yaratan iş kuvveti satılmalıdır. Patiska, benzin buğday, patates, domuz eti ve taze gümrah bir sesin içindeki cennet satılmalıdır. Güneşli bahçesi ve resimli kitapları çocukluğun ve ihtiyarlığın emniyeti satılmalıdır. Şan, şeref ve saadet, ve kuru kahve topyekun pazar malı olup tartılıp, ölçülüp, biçilip satılmalıdır. Harbediyoruz : harbi bitirdiğimiz zaman aç, işsiz ve sakat - harp madalyasıyla fakat - köprü altında yatılmalıdır..." Yine sustu muhterem peder. Şeytan emretti yine : "- Naklet onun macerasını, o ne idi, ne oldu, anlat..." Ve anlattı rahip : "- Onu hepiniz hatırlarsınız, toprağın içindeki bir patates tohumu gibi fakir, çalışkan ve neşesiz geçti çocukluğu. Sonra uyandı birdenbire on yedi yaşına doğru. Yine fakirdi, çalışkandı. Fakat aylarca gidip bulutsuz bir denizde altında sönük yelkenlerin sanki çok sıcak bir sabah ufukta apansızın yeni bir dünya keşfeder gibi buldu neşeyi... Mahallede sesi en güzel olan insandı ve en güzel mandolin çalan. Hatırlıyorsunuz değil mi size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin ve mavi kurdelesini mandolininin?.. İçinizde kimin kalbini kırdı, kime yalan söyledi, sarhoş olduğu vaki midir, ve kiminle dövüştü? Çocuklara saygısını ve ihtiyarlara şefkatini inkâr edebilir miyiz? Belki biraz kalın kafalı fakat kalbi bir balık yavrusu gibi temiz onu geçen sene harbe gönderdik. Şimdi gerilerinde cephenin işgal altındaki bir köyün odasındadır. Baygın bir kadının ırzına geçmekle meşgul bir tahta masanın üzerinde. Beli çıplak pantolunu dizlerinde başında miğfer ve ayaklarında kısa, kalın çizmeler. Yerde iki çocuk ölüsü yatıyordu direkte bağlı bir erkek. Dışarda yağmur yağıyor ve uzaktan uzağa motor sesleri. Kadını masadan yere iterek doğrulup çekti pantolonunu... Halbuki hepiniz hatırlarsınız onu, hatırlıyorsunuz değil mi size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin ve mavi kurdelesini mandolininin?" Yine birdenbire sustu muhterem peder. (Susabilmek bir hünerdir insanın ağzından çıkan sözler kendine ait olmazsa.) Fakat tahta Meryem'in arkasından yine emretti Şeytan : "- Rahip, devam et," - dedi. Ve devam etti rahip : "- Harbediyoruz. Çalıştırılan insan yığınları birbirine devrederek zinciri, karanlık ve ağır, beton künklerin içinde akmalıdır. Ve sen kocakarı - ön safta, solda, diz çöküp yüzü eski bir kâat gibi buruşuk olan - seni temin ederim ki kilise kapısında oynayan torunun - beş yaşında, başı altın bir top gibi yuvarlak - dedesi, senin kocan, babası, senin oğlun ve komşuların gibi kömür ocaklarında çalışacak. Hiçbir şeyi ümit etmemeyi öğrensin. Bu maksatla uçuyor bombardıman birliklerimiz tasavvur edilmeyecek kadar çok ölüm taşıyıp iki gergin kanatla. Ve motorlarına benzinle beraber belki bir parça keder dolarak (öldürenlerde tevehhüm edilen keder gibi bir şey), uçuyor av kuvvetleri himayesinde olarak bombardıman birliklerimiz birbiri ardından giden dalgalar halinde... Harbediyoruz : öldürdüklerimizin sayısı - bizden ve onlardan aralarında meme çocukları da var - şimdilik beş altı milyon kadar. Harbediyoruz : kundak bezinin çeşidiyle belli olmalı herkesin yeri. Harbediyoruz : parlasın edebiyen diye sabah güneşlerinde hapisane demirleri..." Hakikat çok taraflıdır. Fakir bir Şimal kilisesinde - Şeytan'ın iğvasıyla da olsa - fakir bir papaz onu o kadar uzun anlatamaz. İnzibat kuvvetleri aldı haberi - kadife ceketli orman bekçisinden - gelip indirdiler kürsüden muhterem pederi. Ve asfalt yolun üzerinde arasında silâhlı iki adamın giderken muhterem peder Şeytan baktı arkasından : çekik kaşlarında ümit ve sivri sakalında keder. Nazım Hikmet Ran |
.Zaman Zaman denen muamma Anladım seni sonunda İçinde bulunduğum an Bir hayat, belki geçmişte yaşanan. Ben bir hayalim aslında Alıp verdiğim nefes yalan. Hayat bir rüya soluk soluğa Farkına varmak zor uyanmadan. Bir telaş bir koşturmaca Yüzleşiveriyor insan; Varlık denen şey Koca bir boşluk aslında O an anlıyorum ki Yaşadığımı sandığım dünya Sanal bir mekan. Nerede başlıyor, nerede bitiyor Bir yay gibi buruluyor zaman Anlamak zor böyle Başlangıcıyla sonu kavuşmadan. Ha bugün ha yarın geldi gelecek Biz bekleyeduralım kıyameti Yok şu yok bu diyerek Birer birer alametleri Oysa çoktan kurulmuş mizan Hesap kitap bitmiş… Ya cehennemde bir çukurda Ya da cennette bir köşkteyim şu an. (Son çıkış) Sami Bağcı |
Nefesimsin Sen bir çiçek değilsin ki ; sonbahar geldiğinde dal dal kuruyacaksın sen bir gün değilsin ki ; gece olunca karanlığa karışacaksın sen bir şiir değilsin ki ; son satırında sonra noktayla sonlanasın sen nesin biliyor musun? Yasadıkça seninle devam edip seninle biten içimdeki nefessin sen.. Ve biliyorsun ki ben nefessiz yaşayamam. İsmail Sarıgene |
Dikkate Almayın (Bir Rüya İdi) Bir rüya gördüm dün gece Garip bir rüya Ne hayra yorabildim ne şerre Ne mekan ne eşya Hiç birisi benzemiyordu bildik şeylere Anlamadığım, Nasıl oluyor da sığıyor bunca yaşanan Bir kaç saniyeye. Rüya bu ya; bir kuş konuyor önüme Kuş dediysem, ne güvercin ne serçe Altın bir semer vurulmuş Hafifçe eğiliyor, biniyorum üstüne Adını soruyorum Zümrüdü ankaymış meğerse. Haydi diyor, seyahat başlıyor şimdi Bir kanat çırpışı bilmem kaç kilometre Ayaklarımızın altında tüm dünya Mavisiz çıplak, mavisiz sığ sanki turuncu hiç yakışmamış şu denize Saklambaç oynuyor balıklar Adı köpek olanı ebe. Deniz bitiyor bir süre sonra Her yer sarı kum taneleri Nefes nefese bir kutup ayısı Çölde safariye çıkmış Peşinde tüfekli üç, beş serseri. Boyuttan boyuta geçiyoruz Nal toplamakla meşgul zaman peşimizde Bir dağ beliriyor ufukta Ama ne Ağrıy' a benziyor ne Erciyes' e Göz alıcı güzelliğine inat Zümrüt vadilerinde yamuk yumuk evler Ne olmuş sana kaf dağı Demekki seni de kurban verdik bir gece de. Garip sesler geliyor çığlık çığlığa Kargalar toplanmış, meşk günü anlaşılan Kimi ala, kimi kara Hepsinin elinde tek teli kalmış bir bağlama Avaz avaz, bağırıyorlar en yüksek perdeden Bir türlü sıra gelmiyor kanarya ya. Bir adam, elinde çakı Ay' ı yontmakta Ne yapıyorsun sen dedim; güldü Taç yapıyormuş sevgilisinin başına Doğum günüymüş, gelecek ayın on dördü Hava kararıyor birden Bakıyorum birisi güneşi söküp almış yerinden Merdivenler kuruluyor gökyüzüne İnsanlar yıldız topluyor aceleyle Fırçalar sallanıyor bir yandan Anlaşıldı sarı olacak bugün gece. Uyanıverdim birden, kan ter içinde Pencereye koştum telaşla Güneş batmak üzere, ama Şükürler olsun hala yerli yerinde Yıldızlarda çıkar birazdan neşeyle Siyahtan başka renk yakışmıyor geceye. Kimi zaman iç içe geçiyor rüya ile gerçek İncecik bir çizgi var arasında Kafalar karışıyor bazen Bir o yanında geziniyor insan, bir bu yanında. ... Sami Bağcı |
Canım İstanbul Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar. İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim; O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim. Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur; Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur. Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale, Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale. İstanbul benim canim; Vatanim da vatanim... İstanbul, İstanbul... Tarihin gözleri var, surlarda delik; Servi, endamlı servi, ahirete perdelik... Bulutta saha kalkmış Fatih'ten kalma kir at; Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat... Şahadet parmağıdır göğe doğru minare; Her nakısta o mana: Öleceğiz ne çare? Hayattan canlı olum, günahtan baskın rahmet; Beyoğlu tepinirken ağlar Karaca Ahmet... O manayı bul da bul! İlle İstanbul’da bul! İstanbul, İstanbul... Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği; Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği. Oynak sular yalının alt katına misafir; Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir. Her aksam camlarında yangın çıkan Üsküdar, Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar... Bir ses, bilemem tambur gibi mi, uda gibi mi? Cumbalı odalarda inletir... Kadını keskin bıçak, Taze kan gibi sıcak. İstanbul, İstanbul... Yedi tepe üstünde zaman bir gergef isler! Yedi renk, yedi sesten şayisiz belirişler... Eyüp oksuz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu, Adada rüzgar, ucan eteklerden sorumlu. Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından. Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar; Güleni söyle dursun, ağlayanı bahtiyar... Gecesi sümbül kokan Türkçe’si bülbül kokan, İstanbul, İstanbul... Necip Fazıl Kısakürek |
ALİŞAN İstasyon caddesinde kan var İstasyon caddesinde ölüm Bir türkü daha susturuldu ey babam Zebaniler ölüm getirdi Vurdular Alişan'ı vurdular Alişan’ı vurup seyre durdular Alişan benim dostum O benim arkadaşım Ben ona gardaşım Birazdan bende gidiyorum Söndürsün bu şehir ışıklarını Unutmayın beni hem söylediklerimi Artık vuranlar vurulmalı Vurdular Alişan'ı vurdular Alişan’ı vurup seyre durdular Alişan bir gül dalı Alişan bayrak alı Seni vuranlar vurulmalı OSMAN ÖZTUNÇ |
DÜŞLERİMDE KALDI SEVDAM Gökyüzü zifiri karanlıkken,pembe bir dünyada elele bu sevdanın içindeydik senle… Ve birlikte sonsuz olmaktı temennimiz. Çocuksu düşlerimiz vardı,sadece ikimizin olduğu… Zamanda uzun,yaşamda kısa olan bu aşkta; En güzel sevinçleri,en güzel anıları paylaştık,sevdaya dair çok şey öğrendik. Sevmeyi,gülmeyi ve terk etmeyi öğrettin bana,yaşamın sevince anlam taşıdığını gösterdin… Sevdim seni ! Can verip yollara düşecek kadar, Kimsenin gücü yetmeyeceği kadar sevdim. Uykularımızı paylaştık seninle,bir gece değil gecelerce uykusuz kaldık. Aşkımız için zamansız sevdik birbirimizi,umarsız,çıkarsız,yalansız… Dünyalara sığmayacak aşkımızı küçük yüreklerimize sığdırdık, Ayrılıklarımızı yaşanmamış saydık, Öyle ki hep birlikte olmalıydık. Sözler verdik birbirimize tutamayacağımızı bile bile… Sonra ayırdılar bizi; Kimseler düşünmedi ! seni,beni,sevgimizi. Sensiz hayat yoktu. Söz vermiştim sana,sevdama söz… Yaşayamazdım…bu sevdayı içime gömüp,seni bırakamazdım. Aldırış etmedim kimseye ayrılmadım senden. Sonra sen istemedin beni,sevdamın taşıyamayacağı sözler söyledin,bu aşkı hançerledin…sevdiğim ne yapar bile demedin,ama ben bıkmadım… Şimdi ise ayrılığımızın en karasında kara sevda oldu sevdam. Sen belki unuttun,ama ben unutmadım,unutamadım. Yeniden başlamak için çok çabaladım,olmadı,nafile… Sadece DÜŞLERİMDE KALDI SEVDAM… Şimdi sen yaşıyorsun,beni öldürdün,yüreğinde bana ait bir iz bile yok. Hatırla söz vermiştik sevdamıza,yaşadıkça bu aşkla beraber olacağımıza… Yalanmış oysa…gittin hayatımdan ama sevdan hep benimle. Bir gün üstümde çimenler bittiğinde bile sevdan yaşıyor olacak. Beni umut kurşunuyla vurdun ! ama onu öldüremezsin… Çünkü;sevdaya kurşun işlemez gülüm… |
Anlamıyordun Ben gerçek bir aşkın olgunluğuna Erdim,ne yazık sen anlamıyordun... Hayır cevabını dalgınlığına Verdim,ne yazık sen anlamıyordun... Karanlık kapladı gündüzlerimi, Görseydin sensizlik krizlerimi! Geceler boyunca bu gözlerimi Yordum,ne yazık sen anlamıyordun... Sağ salim çıkar mı bilmem yarına? İncittin kalbimi yaktın nârına, En yakın dostları senin uğruna Kırdım,ne yazık sen anlamıyordun... Sevginin kanaat ettim azına; Çaresiz boynumu büktüm nazına, Ben senin yüzünden aşk çıkmazına Girdim,ne yazık sen anlamıyordun... Aşkımı sorsaydın ağaca,kuşa; Tutuldu derlerdi bir tek bakışa Yeter anla diye başımı taşa Vurdum,ne yazık sen anlamıyordun... Şiirdim kalbine yaz beni diyen, Resimdim aklına çiz beni diyen, Gönlüne sığınmış çöz beni diyen Sırdım,ne yazık sen anlamıyordun... Çevir dim kendimi sabır yönüne, Sonunda kavuştun leyla ününe, Mecnunum aşkımı gözler önüne Serdim,ne yazık sen anlamıyordun... İsmail Koray Şimşek |
senin sesinle başlayan bir ıslık kehribar kokusu kulaklarımda nasıl bir nargile yakmak bu fitil gibi sarhoşlukta.. kim bu öldürücü musikinin güftesini gömebilir kuytuluğun makamına yalnız hicazdı felaket efem saatlerinde kimi görsem göz yarası yüzümde, kimi duysam senin sesinden ıslak bir ıslık ve ben artık her şarkıda kendime vokal yapıyorum, yüzüm gözüm ıpıslık... Yılmaz Erdoğan |
BENİ RÜZGARA VERME Öfkeli bir deniz gibi Üstünden atma beni Yazdığın gibi silme Yumlama parçalama Ne yapsam kırılmaz diye İtme koca dağlardan Gidip gelip ağlatma Bu bensiz yapamaz de İçinin derinlerine sakla Gösterme kimseye beni Gönlünde tut bırakma Kuşlara parçalatma Çöllere koyup dönme Gözden çıkarma beni Tam her şeyimi aydınlatırken Yeter bu kadar deyip sönme Bir gidip bir gelip Çocuk gibi oyalama Korkutma yıldırma beni Beni sakın bırakma Afşar Timuçin |
Sana seslenmek için Gece sesizce başlıyor ve ırmağın- Öte yakasına geçiyor atlılar. Bir papatyanın acısını dinliyorum. Gökyüzü gitgide genişliyor. Islak yaprakların derin yeşilliği Islak dağların uyandırdığı keder. Kendime bir demet çicek topluyorum Öğretmenimin iliklediği göğsüm Ne kadar genç Ağzımda taptaze bir tütün kokusu Ve taze ceviz kabuklarının kararttığı parmaklarımda Bir ağız mızıkası. Öğrendiğim ilk şarkılar Yollar yollar yollar boyunca Söylediğim ilk şarkılar Sevgilim olan bütün kızlar Siyah önlükleri ve Kaçamak bakışlarıyla geçip gittiler İlk fotoğraflarımdaki yakışıklı saçım... Ey akşam, ey bir aşkın Başlaması ve bitmesi Ey turuncu akşam, bütün akşamların akşamı Ey mor akşam, dudaklarım gibi moraran. Gece evleri sardığında Ve bahçeleri Işıklar içinde kaçıp giden Bir tavşan gibi yalnızım. Yolun iki yanında kalan Karanlık dağların ötesinde Neler olup biter Ve girdiğimiz uykulu kasabada Lokantadaki uykulu çocuk Olgun ışıklı lokantada Olgun patatesler. Bir adamın Doğmasi ve ölmesi Ve bazı işlemeler yapması hayatında Bazı bağlardan Üzüm toplaması Bazı sinamalara gitmesi Bazı kızları sevmesi Ve ölesiye yalnızlık çekmesi Bazı şehirlerde. Ey akşam, turuncu ve mor akşam Ey gökyüzü, ey benim Gittikçe esmerleşen kalbim. Şimdi beyaz bir kızın Yanında olabilmek için Bazı çılgınlıklar yapabilirim Onu boynundan öpsem ve onunla Dünyada olup bitenleri konuşsak İngiliz birahanelerinde Damalı kasketleri Ve şaşılacak kadar yorgun yüzleriyle Ve bütün emekçiler gibi Çocuksu gözleri Partal elleriyle oturan İşçilerden konuşsak Zencilerden konuşsak sonra Gülünce bütün yüzleriyle gülen Yakışıklı ve hazin Zencilerden. Gece dünyanın her yerinde Geliyor ve her yerde Aynı duygu uyanıyor kalbimizde. Sen şimdi Duvarına bir şiirimi asmışsındır Uyuyorsundur Belki düşünüyorsundur Sonuncu kattaki odandan Yıldızlara bakarak. Ve yıldızlar her zaman Eski ve tanıdıktır. Özellikle bir tren penceresinden bakıldığında. İçimiz nedensiz bir hüzünle dolduğunda Sırt üstü uzanıp toprağa Baktığımız yıldızlar. Bir harman yerinde ya da. Düz bir damda. Uzaktan Bütün kürtçe türküler gibi Yanık bir türkü gelirken Sıcaktan bunalırken Evler ve yollar; Ve yaşlı kadınlar Uyuklar gibi büzülüp minderlerine Düşünürlerken eskisini Olağanüstü günlerini Gece sesizce başlıyor ve ırmağın Öte yakasına geçiyor atlılar Çalıların hışırtısını dinliyorum. Sana seslenmek için Yeni şiirler tasarlıyorum.. Ataol Behramoğlu |
Sevgi Şiirleri-3 Para için, ün için Ya da başka herhangi Birşey için sevgiyi Çiğnersen şıralık Şaraplık üzüm gibi Kimse de durbakalım Demezse eğer Ay yıldızları Güneş günü toplar gider. Mehmet Karabulut |
Aşk Hayatın hızıyla yaşadık o aşkı Her şey bir anda başladı Yaşandı Ve bitti... Yan yana gidip de bir süre Ayrı yönlerde uzaklaşan İki tren gibi... Ataol Behramoğlu |
FAHRİYE ABLA Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar Kapanırdı daha gün batmadan kapılar Bu afyon ruhu gibi baygın mahalleden Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın sen! Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen Gözlerin , dişlerin ve akpak gerdanınla Ne güzel komşumuzdun sen fahriye abla Eviniz kutu gibi küçücük bir evdi Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi Güneşin batmasına yakın saatlerde Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede Yaz kış yeşil bir saksı ıtır pencerede Bahçede akasyalar açardı baharla Ne şirin komşumuzdun fahriye abla Önce upuzun sonra kesik saçın vardı Tenin buğdaysı , boyun bir başak kadardı İçini gıcıklardı bütün erkeklerin Altın bileziklerle dolu bileklerin Açılırdı rüzgarda kısa eteklerin Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla Ne çapkın komşumuzdun sen fahriye abla Gönül verdin derlerdi o delikanlıya En sonunda varmışsın bir erzincanlıya Bilmem şimdi hala bu ilk kocandamısın Hala dağları karlı erzincandamısın Bırak geçmiş günleri gönlüm hatırlasın Hatırada kalan şeyler değişmez zamanda Ne vefalı komşumuzdun sen fahriye abla AHMET MUHİP DIRANAS |
Yorgun Eller Sen ele değmemiş bir çiçektin Koparıp koklayacaktım Yabancı bir rüzgar Dağıttı yapraklarını dediler Ağladım. Erkenden düştüm yollara Ellerim sevinçli Artık beklemiyor seni dediler Kahroldum. Sesin güzeldi, içliydi Damla damla akar derdim içime Senin şarkılarını Başkalarına söyledi dediler Dudaklarım kurudu. Sana yeni bir evren getirdim Tertemiz umutlar Tut gidelim diyecektim O şimdi başka düşlerde dediler Vazgeçtim... İlknur ÖZDEN |
Ask . Bunca gün, ah, bunca gün görmeyi seni böyle kirilgan, böyle yakin, nasil öderim, neyle öderim? Uyandi kana susamis ilkbahari korularin, çikiyor tilkiler inlerinden çiylerini içiyor yilanlar, ve ben gidiyorum seninle yapraklarda çamlar ve sessizlik arasinda, sorarak kendime nasil, ne zaman ödeyecegim diye su bahtimi Bütün gördüklerim içinde yalniz sensin hep görmek istedigim dokundugum her sey içinde senin tenindir hep dokunmak istedigim: seviyorum senin portakal kahkahani hoslaniyorum uykudaki görüntünden Ne yapmaliyim, sevgilim, sevdicegim bilmiyorum nasil sever baskalari eskiden nasil severlerdi, yasiyorum, bakarak, severek seni, ask tabiatimdir benim Her ikindi daha da hosuma gidiyorsun. Nerde o? Hep bunu soruyorum kayboldugunda gözlerin Ne kadar geç kaldi! Düsünüp inciniyorum, yoksul, aptal, kasvetli duyuyorum kendimi geliyorsun sen, bir esintisin seftali agaçlarindan uçan. Bu yüzden seviyorum seni, bu yüzden degil o kadar neden var ki, o kadar az, böyle olmali ask kusatan, genel üzgün, müthis, bayraklarda donanmis, yasli, yildizlar gibi çiçek açan, bir öpüs kadar ölçüsüz. . Pablo Neruda |
Unuttum Seni bir kış günü ve keskin ayazı şubatın seninle yine bir vurgun yerinde gözlerinde kaybolmuşken unutup şubatın soğuğunu; unutamam seni demiştim, unutamam seni hiç bilmeden benden kopup gitmelerini ama işte unuttum belki sordu belki ihtiyacım vardı sana rağmen sana ihtiyacım vardı belki sana rağmen sana ihtiyacım vardı belki şimdi eser yok şubatın ayazından ve senden sen koptun gittin benden yok yere belki bir hiç uğruna belki o hiç şimdi sana azap veren yapacak hiç birşey bırakmayan ve senin gibi unutulan bir herşey.. senin gibi belki ihtiyacım vardı sana rağmen sana artık herşey bir sokak lambasının donuk ışığı altında ve şubat rüzgarının soğuğu; artık herşey unutulsa senin gibi ve seni unutamamalar yok olsa şunu hiç unutma unuttum seni hatırlamamacasına Ömer Seydi Ekinci |
soluğunu duydum bir sırrı çalmak gibi bu daha hırsızlığı yaşayamadan tatmadan o arsızlığı rüyanın tam ortasında uyandım baktım ki yoksun dediklerine göre artık sevmiyorum da diyormuşsun olsun çekemiyorlar umursamadım inan o bir rüyaydı haydi gel seni sevmiyorum de bana haydi de söyle yeter ki sen söyle alaaddin emre |
| Saat: 21:58 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık