![]() |
seni, didik didik aradı yalnızlığım pusuda kartalın kuşkulu bakışlarında perçinlemiş suskunluğumu tek vücut uzanmış namlunun o hain ucuna... hadi vur yalnızlığımı gücün yeterse vur! hüseyin güneş |
Ses kadar yakın, Düş kadar uzaksın! .. Bazen haksın bana, Bazen yasaksın! .. Yollar; Vuslata gebe, Bekleyişler; Özlemlerin kamçısı.. İYİ Kİ VARSIN! .. cahide ulaş |
Aynalar Her sabah yüzümü okuyan aynalar Bu sabah şaşırdı, kömür saçlar beyazlara karıştı Alnımı dokuyan kırışıklar Hayatımın esaretinde enseme vuran kırbaçlar Adımlarımla sürüldüğüm taşlı meşaleler Dertleşir benimle, birde ruhuma sarılan hakikatler Sen beni tanırsın, yoksa bunlar düşmü Yalanlar küstü, hakikatlerin külü ellerime düştü Daha dün çocuktuk, oynardık topaç Mutluluğun remzine uzanan kaçak Saklanırdık halimizden, yarınları umursamadan Zaman nasılda eridi habersiz Yarınlar gerçek oldu, Geleceğin toprağı önüme doldu Senelik imzadan sonra, hayata serilen kilim Saatlerin kuyusunda damlayan dilim Bilinmez yarınların yokuşunda halim Kaçınılmaz vuslata uzanacağımız mı sağ salim Anılar yüreğimde ısıttığım yakacaktır Aynalar yüzümde ısırdığım yaralardır Hayatın yokuşuna çöken ruhum geçmişe küstü Kırılan aynaların çığlığı beynimin arazisine düştü Geçmişin safyasında ikram olan alnım Nasılda habersiz çizgilere karışmış Hatıralar aklın odasında tozlara yapışmış Duygularım aşkın adresinde buzlanarak yatışmış Yarınlar avuçlara kurulmayacak Saatlerin akrebi kusmayacak Yalnızca kuyuların karanlığına kapanacak Aynaların şahitliğinde yüz ve güzler Aynalar söylermisin ben kimim Bir hakikatın kitabına konu olmuş izzetmi Yoksa oyalanan düşlerin ızdırab ibretimi Anladım ki aynaların içinde haykırılan sır var Özkan Karaca |
Açik Atlas Hayattan ders veriyor diye ögretmenleri kizdiranTuzu bir bulmus çocuklari saklamadan güldüren dünyaya Su kaçirmaz bir esegin sesine açiktir penceresi Bir sinifin, bati son dersinde, kusluk vakti Meseler yapraklaninca bir tuhaf olurlar iste Koparilmis kürt çiçekleri, hatirlayarak amcalarini Azinlikta olduklari bir okulda bile, sorarlar soru Neden feriklerin ve eseklerin memeleri vardir? En arka sirada çift dikisliler, sinavda en öne Intihara ve denizde nasil bogulmaya çalisirlar Yalniz Orta Dogu'da el altinda satilan bir atlas Kim demis on sekiz yasindan küçükler okuyamaz Bakildi ki kum saati, ters çevrilmis, çit, usul isa asi olmus Ikinci karnede babasi yarisini silahiyla disarda birakip Öyle ögretildigi için saygili, sinifa giren parmak çocugun Bos yerine, girilmeyen bir dersin denizi, gelip oturmus Açik kalmis atlasi, deniz tasmistir, darilmasin Firat ama Hayatin orta ögretmeni sustu, dondu gülmeleri çocuklarin Bir cenaze töreninde daha ölümü karsilamaya götürülecegiz Efendiler! Esekler susabilirler Ne yani çocuklar hiç gülmeyecekler mi? Ece Ayhan |
http://img144.imageshack.us/img144/7642/4980658mdbr3.jpg KADIN KOKUSU... Çok gündemde bir konu, aslında gündemini de hiç yitirmeyen, ölünceye kadar da kimin nerede,nasıl başına gelip ya da gelemeyeceğini bilemediği, tehlikeli sular... Şu aralar Papa'nın bile verdiği müslüman alemini derinden sarsan üzücü mesajıyla, gazetelerde aynı sütunları paylaşıyor. Yani anlaşıldığı üzere insanlığın önemle üzerinde durduğu bir konu,hatta genetik olduğu bile kısa süre önce kanıtlanmış. Yaklaşık üç yıldır, köşemde güncel gelişmelerin de etkisiyle benim de zaman zaman yer verdiğim; Aldatma! Aslında gerçekten kimin ne yaptığı beni hiç ilgilendirmiyor, ancak konu bu kadar da aktüel olup şu aralar herkesin de dilinde ve kalemindeyse, çok da kayıtsız kalamıyor insan. Ben bu konuyla ilgili hiçbir yorum yapamam, herşeyden önce korkarım. İddialı konuşmalar yapmak, atıp tutmak, hatta fikir bile beyan etmek pek hoş olmaz. Bu yüzden bu konuya geçtiğimiz günlerde, outlook express'ime düşen yine bir Can Dündar yazısıyla katılmak isterim. Can Dündar öylesine bir yazı yazmış, yazarken de öylesine empati yapmış ki, bana göre ilave söylenecek tek bir söz bile bırakmamış. Buyrun siz de okuyun: "Kendimi ayırt etmeden söyleyeceğim: Bazen erkek soyu midemi bulandırıyor. "Kadın kokusu", taze ete susamış bir sırtlana dönüştürüyor bizi... Gözümüzü kör ediyor; başımızı döndürüyor. Amerikan başkanından hocasına, kör cahilinden okumuşuna, kılıbığından "Taşfırın"ına kadar böyle bu... Hele 40'ımızı geçmişsek... Hele cüzdanımızı şişirmişsek... Ve hele 40 yılı "boşa" geçirmişsek... Sokağın çağrısını 40'larında işiten erkeğin "kaybolan yıllar" ağıtına, "televole" özentisi bir aşermenin ağız şapırtısı eşlik ediyor. Evet, "alem gezip eğleniyor". Sokakta onun karizmasına teslim olmaya hazır "çıtırlar" fink atıyor. O ise pijaması içinde "evi bekliyor". Oysa -40'lıkların yaman teşhisiyle- "Hayat hızla geçiyor" ve "Böyle mi öleceğiz?" sorusu beyni deşiyor. Bu panik, yaşanmamış yılların hıncıyla sokağa döküyor 40 yaş erkeğini... Altta kırmızı arabalar, belde zar zor giyilmiş kotlar, dilde demode iltifatlar, cepte karaborsa viagra’larla... Hâlâ beğeniliyor olmanın vehmi, hala yapabiliyor olmanın hazzına karışıyor. Tatmin edilen ego şiştikçe şişiyor. Nefis uyanınca göz, ne iş ne ev görüyor. Bitap evliliklerin tozunu, sevgisiz ilişkiler alıyor. Her dişlenen "taze et", yenileri davet ediyor. Ev zulaları, günahların çetelesini tutuyor. İhanet kol geziyor. Kim bilir kaç erkek, gömlekteki bir ruj izi, cepte unutulmuş bir mektup ya da ansızın gelen bir telefon mesajı yüzünden kan ter içinde hesap verdi, çocukça boyun eğdi, beceriksizce yalan söyledi, öfkeyle terk etti, terk edildi bugünlerde... Kaçı, pişman gözler, yalvaran sözlerle geri döndü eşine, döndürdü eşini... Kaçı, ertesi gün unuttu, "ebediyen" verdiği sözleri... Kaçı, haber verenleri suçladı, yakalandığında... Kaçı, yakalanana "enayi" dedi, haberi duyduğunda... Ve kaç "kutsal kadın", aile denilen kumdan kalenin sınır boylarını bekledi, kızarak, ağla*****, utanarak, yine de diş bilediği kale reisini savunarak; ...ve göz yumarak... bazen sevgiden, çoğu kez çaresizlikten... ...aynı saatlerde erkek, bir kahvede, becerdiklerini anlatırken... Yanlış anlaşılmasın: Garipsediğim, 40 yaş erkeğinin kadını sevmesi değil; sevmemesi... Ve şaşırtıcı olan, ihanet etmesi değil; ihanet ettiği hayatı aynen sürdürmesi... Yaşadığının bedelini ödemeye cesaret edememesi... Harcına yalan kattığı kaleyi terk edememesi... "Ben de karımın kaçamağını, ondan beklediğim tevekkülle karşılayabilirim" diyememesi... Hep kendine yontarak diktiği ikiyüzlü bir ahlak totemine her daim secde etmesi... Ne ihanet ettiği, ne ihaneti paylaştığı kadına karşı dürüst olabilmesi... 40'ında hala para karşılığı çiftleşmeyi, geceden kalma pudra izini banyoda gizlice çitilemeyi, cep telefonunu her an patlayabilecek bir el bombası gibi gizlemeyi kendine yedirebilmesi... Kabul edelim: Evlilik bitti! Çağ yorgunu aile, ancak başka kadınların (ya da erkeklerin) kolunda yürüyebiliyor. Yalan, bir mecburiyetler rejimi sayılan evliliğin temellerini oyuyor. Ve herkes her şeyi bilerek, gönülsüzce boyun eğerek bu oyunu oynuyor. Çare, eşlerin birbirinin hayatını yaşamaktan vazgeçip her hayatı, sahibinin nefsine, iradesine, vicdanına, insafına terk etmesidir. Sevgi varsa, aile ilelebet sürecektir. Yoksa, böyle sürdürmek rezilliktir. Yalansız yaşamayı özlemediniz mi?" Can Dündar |
Kaç Yürek Götürdün Mavi bulutlara şiirler yazdım Bestesini kırlangıçlar yapacak Sen okurken benim şarkılarımı Her mısrada birer yıldız kopacak. Gözlerden gönüle dökülen yaşın Kaç ölüme bedel bir tek damlası Güneş neden serin,rüzgarlar sıcak Bana mı yolladın tuttuğun yası Kaç hasret sığdırdın gönül heybene Kaç yürek götürdün çekip giderken Duydun mu göklerin ağlamasını Elini uzatıp "elveda" derken FARUK HAZAR |
Hasretinden prangalar eskittim Seni anlatabilmek seni. İyi çocuklara, kahramanlara. Seni anlatabilmek seni, Namussuza, halden bilmeze, ***** yalana. Ard- arda kaç zemheri, Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu Dışarda gürül- gürül akan bir dünya... Bir ben uyumadım, Kaç leylim bahar, Hasretinden prangalar eskittim. Saçlarına kan gülleri takayım, Bir o yana Bir bu yana... Seni bağırabilsem seni, Dipsiz kuyulara. Akan yıldıza. Bir kibrit çöpüne varana. Okyanusun en ıssız dalgasına Düşmüş bir kibrit çöpüne. Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin, Yitirmiş öpücükleri, Payı yok, apansız inen akşamdan, Bir kadeh, bir cigara, dalıp gidene, Seni anlatabilsem seni... Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır Üşüyorum, kapama gözlerini... Ahmed Arif |
Her Aklıma Gelişinde Otuz Pare Top Atışı Duyar Kulaklarım Yüreğimden gürkan kaya |
Ihlamur Ağacı.... yeni büyüyen bir ıhlamur ağacıydım yanı başımda duvar üstü sürünen bir asmaydı yeşil meyvesini vermiş vişne ve arabaların toz yutturan tekerlekleriydi ayrılık dört ordugah kurulmuştu diyarıma onlarca asker yığılmıştı kafese kapanmıştı gül sarmaşık kaldırımımdı bir manzara parke taşlarda oynaşan köpekler her gün ayrı bir kıbleye dönen sek sek çizgileri bir de kapı komşum ayrılık eski büyüyen azizliğinde ısındığım bir suyun tadıydım sulu burunlar severdi en çok bazen dal dal kırılırdım hemen gövdemin yanı başına düşerdi tomurcuk hızla geçerdi yanımdan gözüne takıldığım çift gözler hemen biterdi vuslat hasret havalarından yağardı yağmur geçerdi üst başımdan ayrılık bir ıhlamur ağacıydım sulu burunlar severdi en çok bir de toz yutturan tekerlekler asma tanırdım, bir de vişne dal dal kırılırdım gonca gonca düşer yakalanırdım toprağın özüne dal dal yeşerirdim en çok sulu burunlar severdi beni ben bir ıhlamur ağacıydım. Ahmet Serdar Oğuz. |
| Saat: 16:46 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık