![]() |
Bir Mektup Bekliyorum Bir mektup bekliyorum Sevdiceğim gönülden Bir mektup bekliyorum Söz vermiştin çok önceden Bir mektup bekliyorum Dün gelmesi lazımken Bugün hala gelmeyen... Asiye Atabaş |
Kara çalınmış günlerin ertesinde, ellerinde güneşlerle gelen yar! Huzuru içirdiğin yüreğim şimdi hüznü içiyor ellerinden, bilesin! Yüreğine kanatlanan yüreğin kanadı kırıldı, kanıyor. Göğe uçurduğum umutlarım vuruldu bir bir Hüzün ki, yokluğuna katık ettiğim, Yine dolandı eteğime, peşimi bırakmıyor. Adının her harfini gözyaşıma çizdim ve titrek bir yürekle yokluğuna ektim Sen avazın çıktığı kadar susarken ben taze çığlıklar yeşerttim sana! Nefes nefes acıyı yonttum adınla, Yokluğuna buladım ellerimi, Yüzüme bölük pörçük diktiğim yamalı gülüşlerdeyim şimdi. Ah yar! Ah! yoluna ,can diye diye benden geçtiğim, Ah suskuların şahı, Bir çözebilsem boynuma doladığın sessizliğin düğümünü Bir yudum harf düşse,hisseme alfabenden Yalın ayak çıktığım yokuşlarında düşmeden bir yürüyebilsem. Öyle bir acı ki bu! nasıl anlatılır bilmem Kırsan kırılmaz,büksen bükülmez Ateşler yakmaz,sular söndürmez! Söylesene yar! Hasretini adımlasam kaç adımda biter? Özlemin kaç nefestir saysam? Bilemessin ki Akla sığdıramazsın bu denklemi Nasıl anlatayım ki daha hal-i pür-melâlimi... Sen yine sükutu giyin yar! Dilersen hiç konuşma. Ben kelamlarımı çürüttüm yolunda. Çarpsada bir tokat gibi yüzüme, her harfi yoluna heceledim. Ve bilesin üstüne aşkı giydirdiğim, Söz verdim ben bu yüreğe, Hiçbir harfi sensiz bir cümleye kurban etmedim! NârveNur / Ekim 2007 |
Seni seviyorum diye Gelişine kadar rötar yapmış hayatımı Seninle yaşamaya hazırlanırken Sana uzanan yollarımı kapaman niye? Biliyorum haykırışlarım boşuna Şahin pençesinde asılı serçe gibi Nafile tüm çırpınışlarım Boşuna sesleniyorum duymayacağını bile, bile Seni beklemem nafile Gözlerinde zifir siyah bir perde Alkış tutuyorsun alabildiğine Şamdandaki mum gibi eriyip bitişime Sen kulaklarını değil Yüreğini tıkamışsın sana seslenişime Oysa ben Tüm yokluğuna inat varlığını yaşatırken içimde Gül pembesi çizgilerle resmini işliyorum Karanfil moru gecelere Şiirleri seninle yüklüyorum kanatırcasına Dizeleri ağlatıyorum. Seni işliyorum hecelere Tüm yaşayamadıklarıma inat Seni yaşamak istememdi ütopyalarım Tek sana adanmışlığımdı ölümüne Tek senin doldurduğundu rüyalarım Şimdi Bir tutam gücüm kaldı en sona sakladığım Bilmiyorum Ansızın çıkıp gelecekmisin aniden Bir avuç toprak olmadan sonunda Sen diye kucakladığım. Bir gün Anlayabilme ihtimalin var ya sevdiğimi Düşüp gelme umudun var ya yüreğinin peşine Yüreğin bende emanet biliyorsun Ve ben Yüreğin yüreğimde Yüreğin ellerimde Çok yakında Çekip gideceğim yok oluşun koynuna Beni düşürdün ya bu hale Günahı boynuna. Mustafa Şekerci |
GİTTİN AMA BİR ŞEYİ UNUTTUN Kızgınsın biliyorum,hatta kırgınsın bana, Bense kalışımdaki suskunluğumla, sana sesleniyorum ; Hızla kaçıyorum içimdeki tenha ülkeden, Yamaçlara vuruyorum yüreğimi. Ayaklarıma dolaşıyor mevsimler, Aşk kuyusunda Yusuf oluyor sözlerin. Bense yine koşuyorum düşlere. Gönül infilak halinde şimdi, Ayrılık fırtınası boğazıma kaçan… Damarlarımdan çekiliyor aşkın yalanı, Tüm sözler geçmiş zaman oluyor bende. Bir avuç hasrete dem vuruyor, Külleri batıyor gözlerinin, içime… Kimsesiz bir söz aramızdaki, Zamansız susuşlarla çevrili… Gittikçe daralıyor yaşam çemberim, Susmaktan öteye gidemiyor cesaretim. Aşk iki kişinin tekleşme yarışıdır, Ve bu yüzden tüm ayrılıklar erken yaşanır ! Yaşlanmışlığım zamandan değil, aşktan… Şimdi hicaz bir hüzün soluyor gözlerim, Ruhuma ecel firakı süzülüyor. İçimi kanatıyor galeyan bir sızı, En diri ölüm ayrılık olmalı… Susuşlarıma düşüyor gaib bir aşk, Ayrılığa borcum mahşer vaadi. Gittin ! Ama bitmedin! En çoktan ve en baştan başladı her şey, Hüzün kaldığı yerden,sevda en derinden devam etti. Bu gidiş bana hiç yaramadı. Şimdi daha çok korkuyorum geceleri, Ve daha çok kanıyorum sana ; Adın yaramda tuz, kanım son mevsiminde güz ! İçimde külleniyor hüzün türküleri, Gurbet soluyor cümleler, yalnızlığıma. Ardında bıraktığın bir ihtimalle çıkıyorum, Beni bir başıma bıraktığın bu yolda ! Gittin yar ! Gittin ama bitmedin. Unutulmuşluğun koynunda yeşerdi zaman, Göklerden taştı ahım, feryadım. Aklımı kaybettim firari akşamlarda, Hep seni düşündüm, hep seni üşüdüm.! Şimdi bir avuç Sus sürüldü dilime, Gözlerime katran bir hayal çekildi. Kan gözlü ölümler düşüyor kahrıma, Alnımda yıllanmış yıllar duruyor. Gittin yar ! Gittin ,ama bir şeyi unuttun. Şimdi yastığımda nemli bir hüzün, İçimde küsüşümün izleri duruyor. Ve kanıyor içimdeki Sen ! Ve içimde ateş çemberi bir yalnızlık üşüyor. Ve ben burada her gün ölüyorum. İntiharımı ilan ediyor takvimler. Gittin yar ! gittin Ama giderken kendini almayı unuttun, Ve ben bu yüzden hiç olmadığım kadar suskunum ! alıntı |
Doz Aşımı Doz aşımına uğrayan hayallerim parçalanıyor... İçimde acınası bir kırıntı gibi kalıyor, Senin varlığın. Gidiyorsun... Geç kaldığım bir sevdanın son sözleri çınlıyor kulaklarımda, Seni seviyorum, diyorsun ve Gidiyorsun... Düşüncesi bile bir çığlık gibi bölüyor mutlu dakikaları İçime sebepsiz karabasanlar çöküyor. Adın hecelere bölünüyor Kalbimde mührün kalıyor. Döneceğim, diyerek gidiyorsun... Sevdamıza güveniyorum da Vesveseler bırakmıyor yakamı Ya unutursan beni! Unutma beni sevdiğim Unutma gözgöze geldiğimiz saniyeleri... Sana geç kaldıysam... Boşver be sevdiğim geçte olsa buldum seni. Sen törpünlenmiş sevgi sözcüklerimle bile sevdiğimsin, Söylemesem de, söyleyemesem de İlk dakikadan içime düşen bir damla umutsun, huzursun... Senli dakikalara yazılacak nice şarkılarım olacak Çabuk dön, Suskunlukların kadar kısa olsun gidişin... Çabuk dön, Satıraralarında kalmasın bizim sevgimiz... Geç buldum ama erken kaybetmeyeceğim seni... Seviyorum, seviyorum, seviyorum seni... Solmaz Akça |
AŞK TUT/SAK /..Faili meçhul bir aşkın kimliğinde saklı kaybım.../ Bırak...sorma! Hanesi boş kalsın ismine yüklediğim anlamın Aşk de, nefret de ne dersen de.. Ben bile bilemezken bendeki vazgeçilmezliğinin sebebini Bırak sözcüklerin kafası karışmasın... Bir kelimeye Bir dizeye Bir şiire sığamayacak kadar ağrılı harflerim... Yürekte sevmek çok zor Dışarı çıkmak istedikçe içimdeki tutsak aşk Susturdum çığlıklarını Çırpındı Yüreğimin duvarlarına yumruklar attı Yırttı Kanattı İçim birkez daha acıdı Sen acı/ma..! Son gözyaşımı da yuttum Şimdi ağrılarım dinmek bilmiyor Aşk kaybından gideceğim... Açın ışıkları geceler Sigaramın dumanından kalemim ne yazdığını görmüyor...! Yüreğimdeki mahkum aşk... Dur/ma kaç! Nasıl olsa bulurum seni gidişinin ardındaki damla damla kan izlerinden! Dilek Eğri |
ACILAR DENIZI Ben acilar denizinde bogulmusum isitmem vapur duduklerini , marti cigliklarini Dalgalar hergun bir baska kiyiya atar beni Duyarim yosunlarin benim icin agladiklarini Oluyum coktan, bir baksana gozlerime Gor, icindeki o kanli cam kiriklarini Bu ne karanlik , bu ne zindan gece boyle Butun gemiler sondurmus isiklarini Ben acilar denizi olmusum, yaklasma Sularim tuzlu, sularim zehir zemberek Baksana; herkes icime dokmus artiklarini Bu karanlik bitse artik, bir ay dogsa Bir deli ruzgar ciksa; alip goturse Yillarin icimde biraktiklarini... U.Y. Oguzcan |
taş plaklar kırılmaz benim alınamamış bir tek yedinci kapım var içimdeki dehşetin boşalan zembereği seni durdurmanın tek yoluna düşer giderim konacak yer bulunamayan fotoğraflarda yoktur yerim artık arananlar listesine yazılır adım sürgün olmayı/sürgülü olmaya tercih ederim çekecek resti yoktur gezginlerin rast makamına uğrayan ezgilerin düşerken tutunamadığı tek yer melankoli neden bütün renkler tek beden artık farkındayım durup dururken gülümsemiyorum beyazı büyüyor dışımızdaki resimlerin gözlerin öpüldükçe harlanan turunç mangallar senin kimi zaman perşembe günleri hayli tanıdık kor ataşe benziyor aralayarak üzerindeki külleri kor ateşe benziyor perşembe günleri yüreğim; hayasız temmuz benim alınamamış tek kapım hangi gümrüklerden geçmedi ki namussuz ben kadını çok satan bir kitap gibi sevemem yüreğim / ağır kargom sevgi koydu her gün yaptığı işin adını sana çok meraklıyım eşzamanlara ayarlı ortak isteklerde kararlıyım herkesten sakındığım izmir neleri sevdiğini bilmekte haklıyım aşk sanal elbette büyüdükçe giysileri daralan bir kentte pekala üşüyebilir insan kalabalık yalnızlıklardan yabancı bir sözcük kendine ait olmayan alışkanlıklar edinebilir türkçe’de yapılan yanlışlıklardan aşk sanal elbette büyüdükçe giysileri daralan bir kentte en değerli şeyler bizden başka kimselerin bulamayacağı yerlere saklanır yüreğim senin saklı zeybek halin seni sevmekte çok haklıyım zeybekler/dağların yargısıyla aklanır ben sana çok meraklıyım kuğulu parktır bir havuzun düşleri açılır gözkapaklarından içine akar bu nehir dilimin ormanından sularına inen geyikler ilkin ayaklarından vurulur ağzının kıyılarında vurulur fakat uykularında şekersiz ve hep sıcak bir bardak çay tadındaki istekler tatlı berrak ve soğuk sulara kaçar alabalıklar arkamızdan boş mermi kovanı toplar bu şehir küçük sular/ pet şişelere sığar alçalanların kendilerinden büyük korkuları var yolların tükendiği yerdir sığınaklar bulanır tabii ki örselenince akarsular bulanır kimi zaman akarsu gibi adamlar düşerken bizi yalnız sevdiklerimiz tutar büyür elleri yeryüzünü kaplar birimiz azalınca artar diğer yanımız ancak bir anlam kazanır sevgiden söz açınca bileşik kaplar ten /gövdemdeki ipek gömlek kıpırdar yerinden elbet bulur kendine avunacak bir neden imbatlardan derlenen fırtınalar sen bilirsin nereye çekip gider dibi tutmayan teflon adamlar dokunmayı bilirsen pencerendeki begonyadan karadenizdeki ormana gizli bir geçit var düşerken bizi yalnız sevdiklerimiz tutar benim hala alınamamış açık duruyor yedinci kapım hileli zarların da bilmediği şeyler var bir adamı ancak kendi makamı yıkar taş plaklar kırılmaz olsa olsa kırgındır biraz üzerine çekingen ve acemi çiyler düşen bir kasımdayım tüm ağırlığımı alıyor bu erken varışlar düşüşler yap bana hiç yakışmıyor bize bu iç kanamalı duruşlar beklenmedik düşüşler yap bana kehribar saçların şimdi tam farkındayım satılacak eşyaların arasından çıkar beni biraz umut kat acılarına unut/olunca sars beni düşür gövdenin lacivert benine yüzünün sofralarına ser en uzun kışlarına kurut beni sen çok istememin ağır bedeli rehin bırak beni zamanla ödenir ürpermenin diyeti gün gelir ödeşir bizi eflani 16.11.1997 / eflani Sedat Kısa |
Kasım Yaprağı Titriyor alev Yoksa ben mi üşüdüm Aynada gözlerim kahverengi Sığmadı bakışıma sessizliğin Güneş öptü uykumu Yağmur dindi Kasım yirmi... Karıştık iki güz masalı Çaresi yok İçiyoruz... Yaşamak... Çatısı göçük cümle Şişe dibi düş bulanık Ayrılık... Dil ucumda is kokulu tül Her sevincin sonunda nokta Her acıda virgül Anla Gelişin kadar var Gidişin kadar yokuz Dalımda sarışın gülüş Ağardı kirpiğim yokluğuna Topla düşlerini Sana gidiyoruz... Ferhat Gülsün |
kırkıncı oda Ne kadarınız gerçek sizin, kırk odalı şatonuzun kırkıncı odasındaki kilitler altında sakladığınız gerçek duygularınızla, gerçek düşüncelerinizin ne kadarı yansıyor hayatınıza, söylenmeyen neler var kuytularda, hani kendinizden bile sakladığınız, bir sinir kriziyle ya da büyük bir acıyla yahut da muhteşem bir sevinçle kabuğunu çatlatıp da ortalara dökülecek neler biriktiriyorsunuz içinizde...? ? ? Ne kadarınız kendi sahtekarlığınızın esiri? Sevip de söyleyemediğiniz, özleyip de açıklayamadığınız ya da sevmeyip de sevginizin eksikliğini içinize gömdüğünüz oluyor mu, korkaklıklar var mı, kalleşlikler var mı, yoksa diplerde saklanan cesaretiniz bir işaret mi bekliyor...? ? ? Göründüğünüz insan mısınız siz, yoksa bir define arayıcısı hazineler mi bulur içinizde ya da yıkılmış bir kentin harabelerini mi taşıyorsunuz? Derununuzda neler saklıyorsunuz? Ne kadarınız gerçek sizin? Ülkenizle ilgili düşüncelerinizi söylüyor musunuz, yoksa başınızı belaya sokmayacak kadar akıllı mısınız, gerçek düşüncelerinizi başbaşa konuşmalara mı saklıyorsunuz, açıkça konuşanları biraz aptal buluyor musunuz? Günahlardan yapılmış hayaller var mı içinizde, günahtan korktuğunuzdan bunları saklayıp Tanrı'yı mı kandırmaya uğraşıyorsunuz? Günahları sevmiyor musunuz, seviyor musunuz yoksa...? ? ? Uzun bir yolculuğa çıkar gibi duygularınızla düşüncelerinizi denklere sarıp da içlerinizde bir yerlere mi yerleştirdiniz, bir gün yolculuk bitince açmayı mı düşünüyorsunuz aslında yolculuğun hiç bitmeyeceğini ve denklerinizi hiç açmayacağınızı bilerek... Bir gün çıldırsanız da bütün duygularınızla düşüncelerinizi açıkça söyleseniz, neler duyacağız sizlerden, gizli palyaçolar mı çıkacak ortaya, yoksa korkaklığın altında, bir istiridyenin içinde büyüyen inciler gibi büyümüş yiğitlikler mi? Kızgınlıklarınız yok mu sizin, öfkeleriniz, isyanlarınız? Aşklarınız yok mu? Kendi sahtekarlığınıza ne kadar esirsiniz? Esaretten kurtulsanız da gerçekler dökülse ortaya, kendinize şaşar mısınız, hiç düşündüğünüz oluyor mu kırkıncı odada neler var diye, hangi unutulmaya çalışılmış sevgililer, dile getirilmeyen özlemler, söylenmeye söylenmeye birikmiş öfkeler, hangi boşvermişlikler, hangi inkar edilmiş arzular yatıyor diplerde? Ne kadarınız gerçek sizin? Kimselerden korkmadığınız kadar korkuyor musunuz kendinizden? Şehrin ışıklarının bulutlara yansıdığı turuncu pırıltılı külrengi bir gecede, şimşeklerle boşanan yağmur başladığında şatonuzun odalarında bir gezintiye çıkıyor musunuz, ağır ağır yaklaşıp o kırkıncı odaya açıyor musunuz kapıyı usulca, gördükleriniz ağlatıyor mu sizi, bu kadar gerçeği o odada saklayıp, hayatı yalandan yaşadığınızı farketmek nasıl bir sarsıntı yaratıyor? yoksa, ne gökyüzüne vuran ışıklar, ne yağmur, ne de ıssız gece, sizin kırkıncı odaya yaklaşmanızı sağlayamıyor mu, korkuyor musunuz kendi gerçeklerinizden, kırkıncı odanız size de mi kapalı, kendi kendinize bile mahrem misiniz? Ne kadarınız gerçek sizin? Ne kadarınız kendi sahtekarlığına esir? Bıktığınız olmuyor mu kendi yalanlarınızdan, hiç kendinizden sıkıldığınız olmuyor mu, kendinizi bir yerlerde terkedip de gitmek istemiyor musunuz, bütün yalanlarınızdan uzak bir yere? Şöyle rahatça bütün duygularınızı, bütün düşüncelerinizi söyleyebileceğiniz bir diyara, kendinizi bile yanınıza almadan. Ah aslında ben onu seviyordum diye ağlayacağınız kimleri saklıyorsunuz koynunuzda, yüksek sesle eleştirip de içinizden hak verdiğiniz hangi düşünceler var, kendinizi akıllı bulurken aslında gizlice kendi korkaklığınızdan utandığınızın itirafını nerelerde gizliyorsunuz? Ne kadarınız gerçek sizin? Ne kadarınız kendi sahtekarlığına esir? Bunu hiç düşündüğünüz oluyor mu yoksa bunu düşünmek bile yasak mı size? Neler var kırkıncı odada? Otuzdokuz odadan yapılmış hayatınızı, kırkıncı odanın kapısını açmamak için yalandan mı yaşıyorsunuz? Niye yapıyorsunuz bunu? Açsanıza kırkıncı odayı yağmurlu bir gecede belki... Belki de hiç açmazsınız, kapalı bir odayla yaşarsınız bütün ömrünüzü, kendinizden sıkılarak.. Ahmet Altan |
| Saat: 09:22 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık