![]() |
KAN RENGİNDE Şimdi hangi sayfasına başvursam Bir sebep-sonuç ilişkisi buluyor hemen Her satırı bir "tashih"le yaralı Bir masalcı oluyor zaman Ölümleri kutsuyor, yalanlar emziriyor İnfazlar büyütüyor tarihin beşiğinde Her köşebaşında kimlik soruyor benden Açıp yaramı gösteriyorum Sen yüzünün haritasında koyaklar çiziyorsun Gözlerinde sessizce yatak değiştiriyor bir nehir Bir şarkı tek tek kusuyor notalarını Ben orada yenik düşüyorum bir geleneğe Anlamını yitiren ne varsa bu kentte Pıhtılaşmış kan renginde bir nakarata yazdırıyor adını Birer alışkanlığa dönüşüyor durmadan Ağıtlarla yitip giden bir ömre sonsöz oluyor Yangınların içini boşalttığı eski evlerle Giderek sana benziyor bu kent Şimdi bir acının taksitlerini ödüyor zaman Yazgıma bir şerh düşüyorum helalleşiyorum kendimle Bir soru kipinin kaçınılmaz yanıtında gözlerin Burçlarında kurşunlu mozaikler İşte yangından arta kalan bedenim Son fitili ateşleyebilirsin Onu da bağışlıyorum. A.Hicri İZGÖREN |
YAŞAYABİLME İHTİMALİ Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim çocuk olmaktan Ve beslenme çantamda otlu peynir kokusuydu babam... Ben seninle bir gün Veyselkarani'de haşlama yeme ihtimalini sevdim. İlkokulun silgi kokan, tebeşir lekeli yıllarında (Ankara'da karbonmonoksit sonbaharlar yaşanırdı o zaman) özlemeye başladım herkesi... Ve bu hasret öyle uzun sürdü ki, adam gibi hasretleri özlemeye başladım sonra.. Bizim Kemalettin Tuğcu'larımız vardı... Bir de camların buğusuna yazı yazma imkanı... Yumurta kokan arkadaşlarla paylaşılan kahverengi sıralarda, solculuk oynamaya başladık.. Ben doktor oluyordum sen hemşire, geri kalanlar kontrgerilla... Kırmızı boyalarla umut ikliminde harfler yazılıyordu, pütürlü duvarlara ve Türk Dil Kurumu'na inat bir Türkçeyle... Ağbilerimizden öğrendik, S harfinden orak çekiç figürleri türetmeyi.. Ankara'ya usul usul karbonmonoksit yağıyordu. Ve kapalı mekanlarda sevişmeyi öneriyordu haber bültenleri. Oysa Ankara'da hiç sevişmedim ben. Disiplin kurulunda tartışılan aşkım olmadı benim.. (Sınıfça gidilen pikniklerde kıçımıza batan platonik dikenleri saymazsak..) Ankara'ya usul usul kurşun yağıyordu.. Ve belli bir saatten sonra sokağa çıkmamayı öneriyordu haber bültenleri. Oysa hiç kurşun yaram olmadı benim Ve hiç bir mahkeme tutanağında geçmedi adım Çatışmaların ortasında sevimli bir çocuk yüzümdüm sadece Sana şiirler biriktiriyordum fen bilgisi defterimde ama sen yoktun Ben, senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum, suni teneffüs saatlerinde Okul servisi seni hep zamansız, amansızca bir lojman griliğine götürüyordu Ben, senin benimle Tunali Hilmi Caddesine gelebilme ihtimalini seviyordum. Ben, senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum. Yaz sıcağı toprağa çekiyor da tenimin çatlamaya hazır gevrekliğini Sonra otobüs oluyordum, kırık yarık yolların çare bilmez sürgünü Ne yana baksam dağ ve deniz sanıyordum Muş ovasının yalancı maviliğini Otobüs oluyordum bir süre Yanımızdan geçen kara trenlerle yarışıyordum, yanağım otobüs camının garantisinde Otobüs oluyordum Bir ülkeden bir iç ülkeye Çocukluğuma yaklaştıkça büyüyordum. Zap suyunun sesini başına koyuyordum şarkılarımın listesinin Korkuyordum Sonra iniyordum otobüsten Çarşıdan bizim eve giden, ömrümün en uzun, ömrümün en kısa, ömrümün en çocuk, ömrümün en ihtiyar yolunu koşuyordum. Çünkü sonunda annem oluyordum, babam kokuyordum sonunda.. Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim çocuk olmaktan Ve beslenme çantamda otlu peynir kokusuydu babam Ben seninle bir gün Van'daki bir kahvaltı salonunda Ben seninle (sadece bilmek zorunda kalanların bildiği) bir yol üstü lokantasında Ben seninle, Ağrı dağına mistik ve demli bir çay kıvamında bakan Doğubeyazıt'ın herhangi bir toprak damında Ben seninle herhangi bir insan elinin terli coğrafyasında olma ihtimalini sevdim Ben senin, beni sevebilme ihtimalini sevdim! Yılmaz ERDOĞAN |
Ne kadardır sürüyordu Başka kimler biliyordu Söyle kaç arkadaş kaç dost Arkamdan gülüyordu Demek ki ben senin için Hiç bir şeyden ibaretim Hayatına girip çıkan Sıradan bir hikayeydim O kadar mı değerim yok O kadar mı kıymetim yok Ne kadar acı… Bi o kadar açık; Aldatıldım! Şimdi hangi yüzle karşımda duruyorsun Hem suçlu hem güçlü sabrımı zorluyorsun Yıkıl karşımdan durma sen sevmeyi bilmiyorsun.. |
Seni ilk kez onun yanında görmüştüm Bana tatlı tatlı bakmıştın dudak ucuyla gülmüştün sonra o tanıştırmıştı bizi Birlikte sinemaya gitmiştik..gülmüştük..eğlenmiştik Yüreğim masumdu.. duygularım korumasız Tek bir isteğim vardı Yanlız seninle olmak Ama olmadı.. Zaten hangi aşk mutlu bitti ki? Hangi aşk ihanetsiz.. işte sen yine onun yanındasın seni ilk gördüğüm yerde |
BENDE KAL Bir tohum verdin çiçeğini al Bir çekirdek verdin Ağacını al Bir dal verdin Ormanını al Dünyamı verdim sana Bende kal AZİZ NESİN |
Gül goncam, bütün yalnızlıklara inattır ünlem (!) gibi duruşum ölümle dalga geçişimdir aşka bağlanışım yazmayla tükenmeyecek dertler yumağıyla boğuşuşum ondan hayatın yırtılmış yüzüyle dalga geçişim, tii’ye almayışım ondandır yitik karanfilin izidir yakamda gülümseyen hadi, açıkça söyle zamanımı geldi; mutsuzluklar sırılsıklam olurken gümüşî güneşte, al yanağının üstünde idâm edişinin maviyi gitmek isteyişin mi..? terk-i diyâr eyliyorum kekeme sevdamı acının rengine buluyorum hayata dair kararsız umutlarımı gün geceyle barışırken,karatopraktan fışkırıyor ağıtlar sarmalıyor ateş düşen ocagımıı,dönmeyenin ardından… ellerinde yüreğim kanıyor verdiği acının sızısından duvarlardan medet umuyor yaslandığım sırtlarım çıkmayan seslerde acılarım mintana yapışıyor terlere bulanarak peki, çek git..! gitmek istiyorsan,eğer… kanım aksın içime git..! Eylül yapraklarının sarısındaki sudur damarlarımdan çekilen Sensizliğe inattır şimdi ünlem (!) gibi duruşum. Süleyman Altunbaş |
ADIMI UNUT Nasılsa ayrılık bu aşkın sonu Sen de eller gibi adımı unut Kader ikimize çizmiş bu yolu Sen de eller gibi adımı unut Seninle bu aşkı yaşamadık say Birlikte gülüp te ağlamadık say Böylesi unutmak dahada kolay Sen de eller gibi adımı unut İstemem söyleme bir tek kelime Sen de eller gibi adımı unut Değmesin artık hiç elin elime Sar yeni aşkını benim yerime Sen de eller gibi adımı unut... AHMET SELÇUK İLKAN __________________ |
Antik Acılar Geçim parası için nice yaşlının eski İstanbul evlerinden getirdiği eşyalar üstüne kar koyulup satılıyor antik acılar çarşısında Sunay Akın |
Tik Tak Ne kadar aradıysam suyunda bulamadım tak'ları zaman denilen kuyunun yüzümde bu yüzden yalnızca tik'lerini taşırım çocukluğumun Yarısını tuttum çocuk doktoru olmamı isteyen anneme hasta yatağında verdiğim sözün doktor olamadım ama çocuk kaldım İki çocuk rahatlıkla oturduğumuz kapının eşiğine kendi başıma zor sığıyorum bugün büyüdükçe insan yalnız mı kalıyor ne ? Sunay Akın |
Ben Sana Beni Sevmenin İmkansızlıgını Nasıl Anlatacagım ben sana beni sevmenin imkansızlığını nasıl anlatayım ki kendi yarasını kendi öpen bir çocuğum ben kendi acısını kendi örten bir çocuk yaz çiçeğidir tutunduğum dallar çabucak çürür ömrüme güz gelir, ağlarım kış bastırır ürkerim yüreğimin gurbetine giderim bir başıma günümü sevda ederim sevdamı hasret ben sana beni sevmenin imkansızlığını nasıl anlatayım ki kendi düşünü kendi kuran bir çocuğum ben kendi yaşını kendi kurutan bir çocuk ölüme yakınım nicedir gel gör ki büyülü şey bu hayat kandırılmışlığımı denize çalar mesela toprağın üzerine uzanmışken nasıl diyebilirim kimim kimsem yok diye bir sızı kalır işte acemice işlenmiş atsam atılmaz, satsam satılmaz ben sana beni sevmenin imkansızlığını nasıl anlatayım ki kendi ninnisini kendi söyleyen bir çocuğum ben kendi şiirini kendi ezberleyen bir çocuk anne kokulu mendiller saklarım baba gülüşlü resimler yaparım boyuna her günüm bayram olur her bayramım şekersiz, çikolotasız olur olmaz heveslerim inatlaşmaktandır adanmışlıktandır küçücük sevinçlerim sevindirmelerim evrene karşı ben sana beni sevmenin imkansızlığını nasıl anlatayım ki kendi elini kendi tutan bir çocuğum ben kendi yüreğini kendi bilen bir çocuk -Alıntıdır- |
| Saat: 02:16 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık