![]() |
Tüyden hafif olurum böyle sabahlar Karsı damda bir güneş parçası, İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar; Bağıra çağıra düşerim yollara; Döner döner durur basım havalarda. Sanırım ki günler hep güzel gidecek; Her sabah böyle bahar; Ne is güç gelir aklıma, ne yoksulluğum. Derim ki: 'Sıkıntılar durdursun!' Sairliğimle yetinir, Avunurum. |
Viran Kalpler Sokağı Yani o ne ki sanki -o- ağzında kahkaha çiçeği öyle geçilmez viran kalpler sokağından Bak bu sokak adından belli bu ad bu sokağa sebebsiz verilmedi Seninse saçların SAMSON güzelliğin APOLLON sırtındaki parka değil , marka zaten marka konuşuyorsun baştan ayağa -babam sağolsun- burcun sağlam , yıldızın parlak şanslı doğmuşsun aslanım , şanslı doğmuşsun cebinde bol sıfırlı çekler halay çekiyor sende kafayı çekiyorsun gece gündüz neşen gıcır , keyfin keka Allah ziyade etsin , ama başka hayatlara hiç mi saygı yok sende dikkatini süsünden ayırda biraz durup şöyle etrafına bir göz at bak bakalım var mı burda sendeki şatafat burda bahar gelmeden başlar güz işte tanı bu gençleri YETER-KADER-HİCRAN-NALAN-GARİP-FAKİR kimi yetim kimi öksüz hepsi alacakaranlıkta işe gider gelir kavruk yapılı gözleri sönük , avurtları çökük Sen de nisbet yaparcasına iriyarı , besili şen şakrak haşarı , uçarı , aylak bir de ağzında kahkaha çiçeği üstüne üstlük Ne sakar şeysin sen öyle koskoca kentte başka yer yokmuş gibi tut da bu sokağa tosla Bundan böyle besmeleyle çık yola Hadi aslanım bas git , sana uğurlar ola bas git havanı başka iklimlere at koskoca kentte sokak mı bulamadın burda almazlar cakanı git de kendin gibi çakallara sat Bu sokak adından belli Bu ad bu sokağa sebebsiz verilmedi |
Gidersen Gidersen İstanbul olacaksın be kadın! Duvarlarına sineceksin Kadıköy'ün Karadeniz'in suları akacak boğazından Kana kana içeceksin Gidersen İstanbul olacaksın be kadın! Kışı seven lalelerin üşüyecek bu kez Bu kez ******* ağlatacaksın ada vapurlarının Toprağa sineceksin İstanbul olacaksın diyorum! Çamlıca boynu bükük bakacak Bostancı sahiline carpmayacak küfürler Dürümcüler öksüz kalacak Rakı tadsız olacak Buzumuz eriyecek hep Gidersen İstanbul olacaksın be kadın! Hep içimizi acıtacak... |
Belirsiz Şiir başı sonu belirsiz bir şiirde aramak seni ne tuhaftır! ne tuhaftır eli kanlı eylemlerle seni bağdaştırmak1 ya da delikanlı ülkücülükle seni sevmek... bu ne biçim aşk bu ne sevda ne tuhaftır senin için ölmeyi düşünmek! şimdi yargılanmış bir mahkum gibi işim bitti sanıyorum. kır kalemi başla istediğin yerden kurşuna diz beni!.. sevmek mi bana acıdan başka ne kazandırdı bir de kavgamı gölgeledi öldürmeye aşkımdan başladın sendeki de yürek mi!.. acaip bir ufukta durdum; ne batıyor güneş ne de doğuyor. ölümse her an yaklaşıyor, arıyor beni bir türlü ulaşamıyor!.. yakamı kurtarmışken kanundan polisten ne acaip iştir ki ben yapıştım yakama seni sevmişim bir kez; kurtulamam hapisten!.. atsan elini goğsüme dokunsan yüreğime elin yanacak. o yangın kutsaldır canım bu yangını taşıyan aşık olacak kutsanacak!.. başı sonu belirsiz bir şiirde seni aramak ne tuhaftır ne tuhaftır bunca severken ayrılmak!.. |
Veremli güvercin Dolaşırken kan bedenin labirentlerinde veremli bir güvercin uzatıp gagasını maktül bir solucandan miras kalmış gibi eşeleyip durur toprağın derisini bilmez ki çimler kenesidir toprağın ve çimler duvaktır toprağa sabaha nikahı kıyıldığında ve bir de ihtiyar kadınlar iyi ezer üzümü bilirler ve beddua ederler dilberlerin karşısında kim içerse şarabı. Sana geliyorum Görmeden, doğduğum gecenin seherini Ellerim değmeden anama, Ve günah izi yokken dudaklarımda, Bebeklere has bir dille ağlayarak, SANA geliyorum SANA Çırıl- çıplak Köklerim siğmadı zamana; Silktim ham meyvelerimi utandım da, Bir garip ağaç oldum aşk uükesinde, Kutsal duygularınla donandım yaprak yaprak SANA geliyorum SANA Dal- budak Ne bir dürüm ekmek var heybemde Ne içecek suyum kana kana... Bir tutam umutla düştüm yollara, Bazan yürüyerek, bazan koşarak SANA geliyorum SANA Yalınayak Yollar uzadıkça yük ağırlaştı, Ateş düştü gönlümdeki harmana Bıraktım ağrıyı, sızıyı bir yana; Hasretinden ipil ipil yanarak, SANA geliyorum SANA Bir avuç toprak Seyrettim uzaktan benliğimi ki, Et, kemik, kan değilmiş mana Habibin hakkına, İsmin hakkına Af dilemek icin ağlayarak, SANA geliyorun SANA Ya HAKK... |
Aşk Aşk denilen bu illet; ne kânun, kural tanır, Ne hüküm fermân dinler; ne arlanır, utanır... Dâvetsiz kapı çalar; zannetme ki usanır! .. Girdimi bir gönüle, nasıl yakar kavurur Perme-perişân eder, küller gibi savurur *Önüne geçmek* diye, deyim icâd bulmamış Bir tutulan, bir daha aslâ iflâh olmamış Göster! Hangi filinta, sâm-u zebûn solmamış? Yağız delikanlı mı, yiğit mi, demez vurur Şâh´a pençe taktımı, tâc-ı saltanât kurur Çökmesin bir yüreğe; inletir, süründürür Velî´yi deli eyler, Kırk hâle büründürür Tanınmaz mecâl verir, yek-pervâne döndürür Ne şeref, izzet kalır; ne de bırakır gurûr Deldirir ferhât gibi, önünde dağ mı durur? |
Sürgün Bir ölüyüm ben, dolaşıp duran artık hiçbir yerde kaydım yok bilinmiyorum mülki amirin görev yerinde sayı fazlasıyım altın kentlerde ve yeşeren taşra yörelerinde Vazgeçilmişim çoktan ve hiçbir şeyle anımsanmamışım Yalnızca rüzgarla ve zamanla ve sesle ben insanlar arasında yaşayamayan Ben Almanca diliyle çevremde kendime mesken edindiğim bu bulutla bütün dillerde sürüklenmekteyim. Nasıl da kararıyor bulut yağmurun tonları da koyulaşmakta çok azı yağıyor O zaman bulut ölüyü daha aydınlık bölgelere taşıyor |
Bu sehirde yagmur altinda dolasilir Limandaki mavnalara bakip Sarkilar mirildanilir geceleri. Bu sehrin sokaklari coktur, Binlerce insan gelir gider sokaklarinda.. Her aksam cayimi getiren Ve bir Beyaz Rus olmasina ragmen Hosuma giden garson kadin bu sehirdedir. Bu sehirdedir Valsler, foksrotlar altinda Suman'dan, Bramsdan Parcalar caldigi zaman donup Bana bakan ihtiyar piyanist. Dogdugum koye musteri tasiyan Sirket vapurlari bu sehirdedir. Hatiralarim bu sehirdedir. Sevdiklerim, Olmuslerimin mezarlari. Bu sehirdedir isim gucum, Ekmek param. Fakat butun bunlara mukabil Yine budur baska bir sehirdeki Bir kadin yuzunden Biraktigim sehir. |
Hasret Kaldığım Hasretim Yetim kalmış gibiyim, Aylar nasıl geçiyor, zaman hiç geçmezken Kapılar kapalı dünya buzlu cam Uyuşmuş gözlerimin önünde, Hayat nasıl geçiyor hiç kımıldamadan... ikimizin yerine dinliyorum Sevdiğin şarkıları Sarı gömleşimi giyiyorum yatarken Sonra resimlerine bakıyorum, Kayboluyom gözlerinde yine Sonra kokun, teninde bir kere koklayabildiğim Senin rüyalarını görüyorum ölür gibi uyurken Gün boyu elimde kahve fincanı Kapıyı açmıyorum, Telefonlara çıkmıyorum Hani Mersin'de, Sen giderken balkondan el sallardım Bakakalırdım ardından uzun uzun Şimdi yine öyleyim Hasretim, Yetim kalmış gibiyim !!! |
Yetmiş iki gündür bir dolapta kilitliyim. Yalnızca anahtar deliğinden hava giriyor ve ölü bir ışık sızıyor içeri. Yalnızlık hiç de tanrısal değil, görkemli değil. O yalnızca geçmişle gelecek, ölümle yaşam arasında kocaman bir karanlık nokta. Geçmişi ve geleceği olmayan, ölümle yaşam arasında irinli bir leke yalnızlık denilen. Şimdi ne varsa, anahtar deliğinden sızan havayla ışıkta... (Farkına varsalar, kapatırlar mıydı onu da?) Bütün belleğimdekileri yokettim. Elektrikli bir aygıyla yaktım, jiletle kazıdım. Çığlıkların aralığından uçurdum hepsini, kül edip savurdum. Adımdan gayrısını bilmiyorum. 2 Zamanı yiyip bitirdi karanlık. Gece yoktu. Güneş çoktan kömürleşmiş ve yeryüzü yapışkan bir karanlıkla örtülmüştü. Yabanıl sesler geliyordu derinlerden ve karanlığı ince bir bıçak gibi yırtıyordu. Saklayan kırbaç gibi... Acı duvarını aşan bu sesler, madeni bir gürültüye dönüyor ve yerkabuğunu zorluyordu artık. Sesim yoktu. Karanlığın karnında yitirdim sesimi. Kör bir kuyuda unutulan Yusuf'tum belki. Ama durmadan soruyorlardı. Tanrılar bilmiyordu sordukları şeyleri, peygamberler büsbütün hain çıkmıştı. Ama yine de soruyorlar, soruyorlar, soruyorlar... Adımdan gayrısını bilmiyorum. 3 Iki şeyi bilmek istiyorum. (Belki aynı şeyi iki kere bilmek istiyordum.) Duvarların rengi neydi? Derimin rengi neydi? Dokunuyorum duvarlara; parmak uçlarımla, avuçlarımla, dilimle dokunuyorum. Duvarların bir rengi olmalı. Ama hiçbir duvarcının, hiçbir ressamın bu rengi bildiğini sanmam. Adı yoktu bu rengin, kimyası yoktu. Belki renksizliğin rengiydi bu. Çürüyen bir bedenin kokusuydu duvarların rengi... Adımdan gayrısını bilmiyorum. 4 Bir böcek gibi antenlerimi gezdiriyorum bedenimde. Anahtar deliğinden sızan ölü ışıkta ellerime bakıyorum. Ellerim... Sanki bir kadının memelerini hiç okşamamış, sicaklığını duymamış. Ellerim... Her dizesi çığlık olan şiirleri hiç yaratmamış sanki. Ne beyaz tenliyim artık, ne esmer, ne de kara... Cüzzamlının, vebalının bir rengi vardır. Irinin bir rengi... Ölünün bile bir rengi vardır ama derimin rengi yoktu. Belki çürüyen bir kentin rengiydi bu. Çürüyen bir dünyanın... Adımdan gayrısını bilmiyorum. 5 Killi, ayakları üzerinde duramayan bir yaratıktım artık. Soyumun neye benzediğini unuttum. "Insana benziyorlardi" diye duymuştum bir vakitler. Demek ki şimdi maymun halkasında insanlık... Adımdan gayrısını bilmiyorum. 6 Ağzımı anahtar deliğine dayayıp havayı emiyorum. Böcek sokması gibi bir yanma duyuyorum boğazımda. Oysa kuru bir yaprağı bile dalından düşürecek gibi değil bu esinti. Belki çöle dönmüş toprağa tek yağmur damlasının düşüşü yalnızca. Çamur gibi bir yağmur damlası... Ama toprak, bu damlayla çatlatacak bağrındaki tohumu. Çöl, bütün vahalarını bu damlayla yeşertecek... Genzim yanıyor. Ince bir kan şeridi sızıyor dudaklarımdan. Kirli, sıcak ve simsiyah... Adımdan gayrısını bilmiyorum. 7 Suyum, bir litrelik karton süt kutusu içinde. Yetmiş iki gündür sakındığım ve hergün ancak bir kere dudaklarımı değdirdiğim... Dilimi bir köpek gibi değdirdiğim. (Dilin suya dokunuşu... Bir süngerin denizi yutuşu yani. Bir çölün seraba kesilmesi bir an için.) Her gün ancak bir kere değdiriyorum dudaklarımı suya. Dilimi kaçırıyorum artık. Sünger, bütün vantuzlarını birden uzatmasın diye... Bataklıktaki suyun da bir su yanı vardır. Çürüyen bir bedenin bile dayanılabilir kokusuna. Kutuda kalan son bir yudum su, bu bile değildi artık. Küstü, öldürdü kendini su... Su çürüdü... Adımdan gayrısını bilmiyorum… |
| Saat: 13:42 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık