MsXLabs

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Genel Mesajlar (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/)
-   -   Şiir Nehri -1- [Arşiv] (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/333-siir-nehri-1-arsiv.html)

shaggy 29 Ağustos 2006 22:11

Sensiz geçen her günüm heba olup yazılır ziyan defterime,
Dinlesem bir şarkıyı, yeniden dert ekliyor bitmeyen dertlerime.
Her şiir bir hasret mektubu gibi girerken gündemime,
Hasretin gündüzü bile gecesi gibi karanlık oluyor leylam...


Kanunlara yazılmamış bir cezadır hasret olgusu bize,
Hasret ki, bir kan gibi oturuyor sevdalı gözlerimize.
Gözler ağlıyor, sözler ağlıyor kelimelerle vururken dilimize,
Göz yaşları, mum damlası olmakta hiç sönmeyecek kandilimize.
Hasretin gündüzü bile gecesi gibi karanlık oluyor leylam...


Ne kadar büyük bir hazmış senin gözlerine bakmak,
Ne kadar güzel bir yolmuş ışıltılı gözlerinden gönlüne akmak,
Ne güzel bir durakmış bir ömür o tatlı gözlerinde durmak,
Ne güzel bir nimetmiş öyle, seven bir yürekte çarpmak,
Ne güzel bir hazmış öyle, sevdan ateşiyle tutuşup yanmak,
Hasretin gündüzü bile gecesi gibi karanlık oluyor leylam...


Mystic@L 29 Ağustos 2006 22:11

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yene de güleceğiz anlatılan bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da yine sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.
Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki, hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın arkasındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerde olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaanacak...


Misafir 29 Ağustos 2006 22:15

sana olan sevgim
küçük bir çocuğun elindeki sevinçtir
tebessümdür,dost bildiğin insanların yüzünde
kokuşmuşluğun dünya üzerinden
silindiği andır....
bilirmisin?
sana olan sevgim
hissettiğimdir,suret değiştirirken gece
ve her an sana doğru gelişimdir...
bilirmisin?
sana olan sevgim
gözlerimdeki uçurumda
bir şahinin süzülüşüdür
duyduğumdur ilk ışığın hışırtısını sabahla
bir bardak çayı içişimdeki sıcaklıktır...
bilirmisin?
sana olan sevgim..............
nereden bileceksin?


Mystic@L 29 Ağustos 2006 22:17

Yeni gün

ağlamaklı gözlerinde
durmalı cesur asker gibi
gözyaşların
yeni güne doldukca anılar
vurmalısın delice
ölüce susmalısın
bir şimşeğin ardından
kalbinde gözlerin kadar
umudun da yakınlaşmalı
sevgiye...
ah! demeli
af dileyebilmeli merhamet
ve kutsanmış bir kaç söz taşıyorsa
en keskin sürgünlere
bu yürek
ah! diyebilmeli

lav durgun;gönlünce
erimeli şiirlerin birinde
şehre dolmalı ne varsa
yamalı bakışlarından kalan
eski dağların

aldatılan yüreğime
rağmen doğurmalı gemiler
en yeni aşk sandallarını ki
bulmalıyım yeni günde kendimi
saray pencerelerindeki serânatta
senin odanın hafif-sarı ışıkları
dolmalı sonsuzca kollarıma
ben sarılmalıyım onlara
sana sarılmış gibi!


TheGrudge 29 Ağustos 2006 22:18



Ben İstanbul Olmuştum

Bu gece
Serdim yüreğimi İstanbul'un üstüne
Ses oldum duyulmayanı dinledim
Göz oldum, görülmeyeni seyre daldım
Öyle bir an geldi ki,
İstanbul ben,
Ben de İstanbul olmuştum.
Bir ses yankılandı gök kubbeden
Kazancı yokuşuna indi
Çığlık çığlığa insanlar bağırışıyordu
Feryatlar bir deniz misali
Döküldü boğazın serin sularına.

Üsküdar'daki evden yanık bir ses yükseliyordu
Aşkından mecnun olmuş kızın
Katibine yaktığı türkü
Kalbime hançer gibi saplandı
O an, ben de Aşk oldum
Gönlümün sahiline vuran nağmelerde

Uzaktan telaşla atlılar koşturdu
Padişah Vahdettin'in ihtişamlı arabası
Saraydan çıkıyordu
Ay ışığı vurmuş yüzünde keder vardı.
Gözlerinde bir Güneş batıyordu...

İmparatorluğun bitişini, top sesleriyle bildim.
Zamansız zamanlar dolmuş,
Ülkenin bağrında Can vermeye gelmiş
Şehitler yükseliyordu.

İstanbul'un boğazlarında,
Cümle düşman gemiler oradaydı
Tek bir vücut olmuş, tek bir yumruk olmuş
Ölümüne, dönüşü olmayan bir yolda
Türkler yürüyordu.

Atatürk'ün sesi yankılandı rıhtımda
Her seste Türkiye yaratılıyordu
'Geldikleri gibi giderler'
İçimde güneşler doğdu, yüzyıllık zindanlara
Karanlıktan bir Ulus çıktı
İstanbul'un surlarına

Sesler, Görüntüler ve Tarih
İstanbul'un üzerinde birbirine karıştı.
Her bir köşesinde buram buram
İstanbul kokan lale oldu, erguvan oldu
İhtişamlı Yalıların ışığında
Ezan sesleri Çan seslerine
Simitçi çocuğun sesi
Tarih kokan ıslak kaldırımlara ulaştı
Bu gece
Kayboldum ben
İçimde bin bir İstanbul sesiyle.
Ben İstanbul olmuştum...

Ben de saldım kendimi
Hazerfan Çelebi gibi
Galata'dan İstanbul üstüne.
Seyre daldım, İnci misali
Dünyanın boynuna takılmış
İstanbul'u ve Boğaziçi'ni
O anda bildim ki
Ben İstanbul olmuştum!


Mystic@L 29 Ağustos 2006 22:20

Yazmadan edemedim
rüzgar bu şiiri sana götürsün
kağıttan yaptığım
o işlemeli
kayıklar
fırtınalara
dayanan.
koş rüzgar koş.

yazmadan edemedim.


ahmetseydi 29 Ağustos 2006 22:22

Zirvede tek kişiye yer olurdu hep.
Yalnızlık demekti bana göre zirve!!
İnsan ısrarla zirvede olmak ister.
Hem zirveyi özler,
Hem de zirvedeki yalnızlığından
yakınmayı hak görürdü kendisine....

Oysa yanında bir kişilik bile yer açılsa
orası zirve olmaktan çıkmıştır artık.
O anda iki kişi de gözlerini
daha yukarılara bir yerlere
dikmişlerdir usulca....

Zirve hep korku barındırır,bağrında
Çünkü sadece tepedekiler bilirler,
acı veren düşüş korkusunu.
Tepedeki yalnızlık
ne denli bunaltıcı olursa olsun,
düşüş hep daha yoğun bunaltıların
sarmaladığı,ürkütücü bir korkudur.


Mystic@L 29 Ağustos 2006 22:25

1800’ler ile 1930’lar arasında,
Bazı Anadolu ve Rumeli kentlerinde
Yaşayan bu kavme dair
Pek az belge var elimizde. Bildiğimiz:
Kamış kalemlerini sevgiye batırıp,
Mührelenmiş kâğıtlara içirdiler;
Ney üflediler, tambur söylettiler,
Birçoğu muhabbet mülkü sultanına esir idiler.
Uysal ve sessiz yaşadılar, burası kesin,
Her talepte ibrâzı mecbûri aylık seyahat varakalarını,
Memur efendilere göstererek,
Meselâ Pendik’e Samatya’ya,
Dağılırlardı akşamları.
Frenklerden sevgi beklemeden,
Severek Fransızca çalıştılar.
Son derece hayretlerini muciboldu
Batıdan gelen her haksızlık;
"Niye hukuk-ı milel bizim için mer’i değil?"
Onların redingotları siyah- yeşil
Önceden söyler gibiydi siyah topraklarının,
Üstünde bitecek otları.
Ne oldular onlar, neden gittiler?
Bizim duymadığımız bir sayha mı işittiler?
Şairlere göre onları Gülcemâl
Bir defaya mahsus olmak üzere
Gemiler geçmeyen
Bir ummâna bırakmıştır.
Bu kadar unutulacaklardı demek,
Niye yaşadılar sanki?
Niye verdiler uygarlıklarının
O sırlı dokusuna emek?
Ve onları izleyen kavim,
Genellikle iyi asker veyâ muallim,
Millî bayramlarda heyecanlı,
Yaşadı ve çabuk çekildi şimdi yok.

Sistir o günleri canlandıran...
Tophane’ye sis bastığı günler,
Seyrisefain idaresi önünde
Sisten bir Rıza Bey çıkar ve sorar
Ne zaman gemi kalkacağını,
Hiç gitmeyeceği Napoli’ye
Muallim Feyzi’den Farisî öğrenen
Mekteb-i Sultani talebeleri
Tırmanırken Kadiriler yokuşunu
Sorar Rıza Bey nerde Napoli?
-İtalyan padişahının şehri-
Devran çarkını tersine çevirmeli,
Önce ölmeli, sonra görmeli.
Çok geçmez dağılır sis ve duman,
Yalnız sistir o günleri canlandıran.



Misafir 29 Ağustos 2006 22:27

BiLinmeyen yerdeyim
Nefesimin aci cektigi düsLerimin karardigi aniLardayim.
Gecermi bu anLar?
Sehrin körerdigi, buLutLara mahkum bir sema
Günes küssede, umutLari bekLemek! ..
Bahara muhtac bir fidan gibiyim
DaLLarim sevgiye susamis
Bir mucizenin sevda tohumLarina birakacagi iki damLa
BeLkide ufukta acacak bir demet sevgi
BekLeyecegim...



*alıntı


Mystic@L 29 Ağustos 2006 22:28

Yaşıyoruz

Ben ölmedim...
Beni öldüremediler de;
Yaşıyorum, yaşıyorum işte,
At kıçında sinek gibi,
Töööbe, töbe!
Kapandı yüzümüze dergi kapakları,
Bir varmış bir yokmuş olduk sağlığımızda.
Şiir... O yosmanın boyuna.
Gazete... Gelene gidene başyazı.
Ara ki bulasın sayfalarda
Şair Rıfaz Ilgaz’ı.
Düştükse itibardan
Ölmedik ya, yaşıyoruz işte,
Yaşıyoruz dedik, yaşıyoruz be,
Heeeey, fincancı katırları!


Yollar ve zaman

sen bir yalnızlığı koşup gittin de
bir yerde buluşulur diye, belki de...

elbet buluşulur, orda, o yerde...
bir hüzün töreniyle kutlanır
bulunur birşeyler ve saklanır
saklanan Zaman mı, yoksa yol mudur
aranır bahçelerde ve şiirlerde?

kimbilir ki dün'dür, ölgündür kalbimiz
yollarsa her zaman biraz küskündür
yokuşlarda ve inişlerde...
Zaman'dır seni sardığım kumaş
bekledin, örtülsün ki yavaş yavaş...

erguvandın, kayboldun dilegelişlerde


Yol göründü

ince dağlar,uzun dağlar
yol göründü,yar bitti
yüreğim kırgın ağlar
sapa vurdu hayat beni

kırdan sarı kuşum uçtu
gurbet oldu,yol göründü
dert dediğin bir avuçtu
sen gidince çok büyüdü



Saat: 00:07

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık