![]() |
Ne Yaptım Ölümün soğuk nefesi ensemde, hayatım film şeridi gibi gözlerimde. nedense alaya aldığım kızlar, saçlarını okşayıp öptüklerim var. bilerek kalbini kırdığım; annem babam. dalını kırdığım ağaç, yapraklarını kopardığım melisa çiçeği. tokatladığım tinerci çocuk, ezdiğim karınca ,böcek. yaktığım lastik,ozon tabakası... ölümün soğuk nefesi ensemde, hayatım film şeridi gibi gözlerimde. tüfeğimle vurduğum ördek, alkollü çarptığım çocuk. içtiğim içki,sigara... sorumsuz saygısız gençliğim, öylesine yaşadığım hayat...! aynaya baktığımda tiksindiğim surat..! keşke bir yolu olsa diyorum...? nafile..! ölümün soğuk nefesi ensemde..... |
İstanbul İstanbul, Hayatı onda, onda hayatı bulduğum şehir, Üsküdarda boğaza karşı içilmiş sigaranın son nefesi Veyahut alelade bir semtte herhangi kenar kahvehanesi Birde barlar sokağından sıralı şişeler gibi geçerken Uyumasa Kadıköy söylesek sabaha her telden Günün ilk ışıklarıyla Tarlabaşı'nda bir çorbacı Olmadı sızıp kalsak yol verse bize hancı Durup dinlenmeden defalarca ülkeyi batırıp, kurtarsak Beşer düşmanlarını arzın üzerinden kovup Kendimizi arşın üzerinde uçuyor sansak Birimiz çalarken Kızılelma'yı diğerimiz söylese Cav Bella'yı Yüzümüze vursa keskin sabah ayazı Susturamasa bizi yine söylesek şarkımızı O Emektar vapurda demli bir çay içsek 'Bunu saymayız' birdahaki sabaha yine sözleşsek Kimimiz aşkına ağlasa kimimiz yurduna Yadırgama İstanbul hepsi gönül uğruna |
Açılır kapılar Alır seni korum damla damla suyuma, ekmeğime, aşıma, kaygıma, sevincime, acıma, umuduma, sabrıma, gücüme Alır seni bölerim parça parça, dağıtırım topraklara, denizlere, geceye, Açılır her sabah kapılar gözlerinde, girerim ışıltılı, yemyeşil bir bahçeye Aç Kapıyı Ben Geldim Korka korka değil usul usul değil Elim yüreğimde çarpa çarpa geldim Aç kapıyı bak ne diyeceğim Bir senin ellerinden bir senin gözlerinden Dişlerinden dudaklarından Nergisler ocak ayında açtı Kendimden bahsetmeyeceğim Yediveren güllerden duvarlardan sarkan güllerden Çocuklardan sabah erken okula giderlerken Atlardan bahsedeceğim Kan ter içinde atlardan Aç kapıyı bak ne diyeceğim Ne kadar küsülü çocuk varsa barıştırdım oynuyorlar Tam kırk çeşit sarmaşık gül buldum penceremin dibinde açacak Ekinleri dolu vurmadı çekirge gelmedi kurak olmadı Yorgunum demiyeceğim bir evimiz olsa demiyeceğim Yüreğim daralıyor demiyeceğim Bir baksan gözlerime başını çevirmeyeceksin Yürüyüp gitmeyeceksin elini çekmeyeceksin Bir baksan gözlerime Dağda yakılmış ateşler göreceksin Aç kapıyı kim geldi bak Bak nasıl havalandı güvercin Açmam diyemezsin artık Aç. |
İstanbul'u Sevmek Her şeye İstanbul’da başlamak, bu muhalde biteviye, Doğmaya, yaşamaya, sevmeye ve ölmeye. Ona doğmak, onunla yaşamak, onu sevmek ve onda ölmek, Hayat felsefem elbet, arzum duamın kabulü ile şereflenmek. Bir zarafete İstanbul demek, suyunu ab-ı hayat bilmek, Şebnemlerin sabahı ıslattığı İstanbul’da, havasını içmek. Her kula nasip değil, zehri sevdayla bala çevirmek, Mübalağa değil, bunun adı İstanbul’u sevmek sevmek. Müstesna bir semtinde dahi mütevazı bir ruh-i hünsayla, Mazideki asrı şu an dahi yaşamak onun ikramıyla. Her vakit İstanbul’dur; yelkovan suru, akrep burcu, Yedi tepesine yağar- aşikar değildir her göze-, ona sevdalı nuru. Anası gibi yıkar sahilini köpük köpük dalgalarla, İstanbul’un aşiyanı, onu sahiplenen ayinesi Marmara. Boğaz köprüsü uzaktan, salınmış gibidir Avrupa’dan Asya’ya, Bir hareket cümbüşü sanki, karıncalar girmiş bir hizaya. Acıktı mı güvercinler Eminönü camii meydanına konar, Az mı attım bir tas dolusu yemi çocukluğum gibi sana azar azar? İşte sevdam böyle başlar, Çengelköy’den Üsküdar’a taşar, Bu kalb, bu ruh ile ancak senin toprağında yaşar. Çocukluğum sana yadigar, bugünlerim avuçlarında ey dildar, Kapansın ellerin beni bırakma İstanbul, gönlüme ol dar. Sen nakıs iken, Osmanlı’da tam olan bize münhasır belde, Her asırda, mübarek bir sözle sen bize, biz sana şayetse. Ozan anlatamaz dillere destan tarihini, olsa da söze hükümran Seni yazdı bir yüzyıla yalnız, şairin Fatih Sultan! Resmedemez o asil ve eşsiz suretini hiçbir kul, Seni yaratan Sanatkar ne yücedir İstanbul! Yosun gözlü, deniz kokulu, aşk bağırlı haspam, Zülüflerini dökmüş Fatih’e, bu ne naz, bu ne endam. Medine’den doğup, sende batan güneş Eyüp Sultan, Akşemsettin, Yuşa Peygamber seni eylemiş vatan. Beyoğlu’nda gezersin, Taksim’i süzersin, değişik bir buudu sezersin. Süleymaniye bir hudut, ahvalin çehrene vurur bu mabedi başka seversin, Bir şeyleri anlatır gibi bakar, dertlidir aslında o da benim kadar, Ama mağrurdur ser verir, sır vermez gönlünde bir Sultan Süleyman yatar. Sultanahmet, Ayasofya ayrı devrin hayat menkıbesi, Yek toprakta birleşmiş bize has sanat silsilesi. Ya Resulallah, kutlu sözündeki bir geçiş, sanki bir zaman tüneli, Fatih camii ve güzel kumandanın mübarek türbesi. Baharat kokuları sinmiş Mısır çarşısı ve Kapalı çarşısı, Kitap kokan sahaflardan okursun Beyazıt’ı ve insanları. Vapurun maziye taşıdığı anıları bilir dededen yadigar Topkapı, Anlatır babam giderken eski İstanbul’daki yaşamları: Bir şarkıdır ağzında “beş dakikada Beşiktaş”, Gülhane Parkı, “Çekilin yoldan, geliyor vatman” denilen Beyoğlu tramvayı. Galata Köprüsü artık farklı İstanbul gibi, benim gibi, her şey gibi, Martılar yüzer oldu sularda balıklar uçtu gitti. Bir şey hep aynı kaldı yüreğimde, dün gibi, bugün gibi, hatta yarın gibi, Ben büyüdüm, İstanbul büyüdü ben onu sanarken bir Kuleli. Çengelköy oldu, Üsküdar oldu ve İstanbul oldu sevgisi. “İstanbul’u sevmek” anlatılamayan lakin yaşanan bir aşk hikayesi. Türkü’nü, Kürdü’nü, Laz’ını, Çerkez’ini, Ecnebi’sini bir araya getiren Salı pazarı, Ve bir ayrılık türküsü söyleten Haydarpaşa tren garı. Gönül İstanbullu ya Fatih’in yüreğinden, Ayrılıklar da sevdalı bu aşk-ı muhabbetten. Örtüp üstüme geceleri; toprağını taşını seninle bir rüyayı paylaşmak, Kabil mi Kanlıca’ya gidip seni yüreğime mayalamak. Çamlıca yolunda, İstanbul kolunda bir bakış saklanır hafızana, İstanbul bu kadar “azizdir” ve “İstanbul’u dinliyorum” der şair gönlündeki seyr-ü sedayla O’nun toprağındaki hadikalarda asra güller ekilir, zaman-ı lale derilir O sırra doğanlar, doyanlar bu güzide döşekten firdevs-i alaya yetişir. Yüreğimin ateş böceği, bir tarihin mana halesi, Semadaki ulvi ellere inen nurların, dua vesilesi. Senden ayrılmak varsa şu ömrün zaaf perdesinde, Hızır gelsin o darda kalmış kuluna bir martı kisvesinde, Gözlerindeki İstanbul’u çalayım gönlün vuslat tellerinde, Islak kanatlarındaki deryadan yudumlayım bir nebze, Selam söylesin İstanbul’a sesindeki o özlem dolu bağırış, Benim için dolaşsın İstanbul’u karış karış. İşte bu şehristan bu endişe-i hasretten kalbe taşınmış, “İstanbul’u sevmek” bir aşk hikayesidir yaşanmış. |
Açsam rüzgara Ne hoş, ey güzel Tanrım, ne hoş Mavilerde sefer etmek! Bir sahilden çözülüp gitmek Düşünceler gibi başıboş. Açsam rüzgara yelkenimi; Dolaşsam ben de deniz deniz Ve bir sabah vakti, kimsesiz Bir limanda bulsam kendimi. Bir limanda, büyük ve beyaz... Mercan adalarda bir liman.. Beyaz bulutların ardından Gelse altın ışıklı bir yaz. Doldursa içimi orada Baygın kokusu iğdelerin. Bilmese tadını kederin Bu her alemden uzak ada. Konsa rüya dolu köşkümün Çiçekli dalına serçeler. Renklerle çözülse geceler, Nar bahçelerinde geçse gün. Her gün aheste mavnaların Görsem açıktan geçişini Ve her akşam dizilişini Ufukta mermer adaların. Ne hoş. ey Tanrım, ne hoş, İller, göller, kıtalar aşmak. Ne hoş deniz deniz dolaşmak Düşünceler gibi başıboş. Versem kendimi bütün bütün Bir yelkenli olup engine; Kansam bir an güzelliğine Kuşlar gibi serseri ömrün |
Ne Yaptın bu gün gökyüzü bir başka kuşlar bu gün bir başka ötüyor gibi ağaçlar, insanlar arabalar, her şey bambaşka bu gün. küçük kızın elindeki mendil birbaşka! köşedeki dilenci bir başka. bakkal ahmet,hurdacı ali. sen ne yaptın bana böyle...? |
Fatih’in Rüyası Beyaz atının üzerinde, Yeni çağın kapısından girerken, Hayallerini süsleyen şehre, Fatih’in ruyası dönüyordu gerçeğe. Koşarken güneş, doğudan batıya, Donandı çiçekler gibi, Mabetler, saraylar, yalılarla, Denizin kucağındaki şehir. Aksaray, Beşiktaş, Beyoğlu, Bebek, Hisar, Emirgan, Bir güzel yakıştırıldı, Semtlere ebedi isimleri. Lale, sümbül, hanımeli, Erguvan, karanfil, sardunyaya, Nazik eller verir sularını, Başında taç olur, İstanbul'un. On iki ayın bir sultanında, Samanyolu olur akşamları, İnce uzun ve vakur, Gönüllere yerleşir tatlı bir huzur. İki kıta, köprülerle tokalaşır, Sokaklarında çocuklar cıvıldaşır, Osman Hamdi ve Çallı, Hem aşık, hem ressam İstanbul’a. Yaşarken sular sefalarını serince, Ahmet’in çeşmesinde, Ayasofya’ya karşı, Nedim mırıldanır şiirini Göksu’ da, Altınlar, atlaslar gözalır Kapalıçarşı’da. Bir insan ki doğmuş orada, Mümkünü yok, aklı İstanbul’da! |
Öylesine Sevmiştim Şimdi gidiyorsun, git Bütün sabahları üşüdüğüm Bütün gördüğüm senli günlerim, onlar da gitsin İçimde bir şarkı Gözümde bir ışık kalmıştı her şeye inat Kapat gözlerimi, sevdiğim anlar da gitsin Yıldızları da alsana yanına gökyüzünden Sevdiğimiz şarkıları da Pencereme konan yusufçukları da Bana karanlığı bırak Beni bırak,beni böyle bırak Böyle ansızın, böyle yakışıksız Böyle anlamsız, böyle dağınık Öyle kapıda susuşun Öyle sarsak, öyle serkeş, öyle çerkes duruşun Öyle sağlam, öyle birden vuruşun Koy beni sensizliğe Ve otursun içime kül gibi kor yangınım Şimdi gidiyorsun, git Hadi git Hepsi hepsi bir sevda benimkisi, al da git Hadi kanatma Hadi yıkma Hadi dokunma Zaten ben seni öylesine sevmiştim Şimdi gidiyorsun, git Bütün sabahları üşüdüğüm Bütün gördüğüm senli günlerim, onlar da gitsin İçimde bir şarkı Gözümde bir şarkı kalmıştı her şeye inat Kapat gözlerimi, sevdiğim anlar da gitsin.. |
Açıkta denizaltıyı önce bir çocuk gördü Düşlerime girer bir denizaltı Dağılır gider papatyam Neye benzerse benzesin bu gemi Beni yok edecek olduktan sonra Neyi kollamakta olduğu önemli mi İçimizde anlatılmadan kalan Masalları sinsice dağıttı ya Bundan sonra ne sevgi ona benden Bundan sonra ne umut ondan bana Düşlerime girer bir denizaltı Eksik yazılmış şarkılar gibi Sesi yankılanır kuşkularımda Korkmakla küçülmüş mü oluyorum Düşünüyorum düşünüyorum da Yıkılmış kentler gibi kalıyorum Bundan sonra ne inanç ona benden Bundan sonra ne sevgi ondan bana Açık Atlas Hayattan ders veriyor diye öğretmenleri kızdıran Tuzu bir bulmuş çocukları saklamadan güldüren dünyaya Su kaçırmaz bir eşeğin sesine açıktır penceresi Bir sınıfın, batı son dersinde, kuşluk vakti Meşeler yapraklanınca bir tuhaf olurlar işte Koparılmış kürt çiçekleri, hatırlayarak amcalarını Azınlıkta oldukları bir okulda bile, sorarlar soru Neden feriklerin ve eşeklerin memeleri vardır? En arka sırada çift dikişliler, sınavda en öne İntihara ve denizde nasıl boğulmaya çalışırlar Yalnız Orta Doğu'da el altında satılan bir atlas Kim demiş on sekiz yaşından küçükler okuyamaz Bakıldı ki kum saati, ters çevrilmiş, çıt, usul isa asi olmuş İkinci karnede babası yarısını silahıyla dışarda bırakıp Öyle öğretildiği için saygılı, sınıfa giren parmak çocuğun Boş yerine, girilmeyen bir dersin denizi, gelip oturmuş Açık kalmış atlası, deniz taşmıştır, darılmasın Fırat ama Hayatın orta öğretmeni sustu, dondu gülmeleri çocukların Bir cenaze töreninde daha ölümlü karşılamaya götürüleceğiz Efendiler! Eşekler susabilirler Ne yani çocuklar hiç gülmeyecekler mi? |
Attığım her adım benden uzakta Bastığım her yerde yokmuşum meğer Çırprnırken 'ben' denilen tuzakta 'Ben' bana saplanan okmuşum meğer |
| Saat: 02:27 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık