![]() |
Gidisim Sessiz Olacak Benim kaderim mi bu, Hep uzulmek hep sessizce aglamak, Sevipte karsilik bulamamak. Sevipte kavusamamak mi? Neden senin deger verdiklerin, Senin değerini bilmezler, İnsanlari karsılıksız sevmezler. İste ben geldim gidiyorum, Bu dunya düzelmez bunuda biliyorum. Herkes bir maske takmis yuzune hep oynuyor. Ben oyunumu sonraya biraktim, Kimligimi gizlemeden, maskesiz oynayacagim. Gelisim gibi, gidisimde sessiz olacak. Z.S.U |
http://img213.imageshack.us/img213/7591/siirdw6.gif SABAH OLUNCA http://img213.imageshack.us/img213/7591/siirdw6.gif Bu son gecemiz otur söyle sevgilim doya doya seni son kez izleyeyim hiç konuşmadan ayrılığın saati gelene kadar gözlerine bakarken hayallere dalayım sabah olunca diyeceksin elveda arkana bakmadan gözünden yaş dökmeden gideceksin çok uzaklara bile bile kıyacaksın bu cana sabah olunca gitme demem bir çoçuk gibi ağlarımda önünde diz çökmem sendende vazgeçmem onurumdan da Bu canımdan vazgeçerim sabah olunca. |
Acılarla Gün gelir acılar iner Yüreğimize ansızın Biz istemesekte Kan dolar göz çanaklarımıza Ağlamasakta Nasıra döner gönül yaralarımız Unutsakta eskiye dair sevdaları Çok fırtınalar kopar içimizde Dışa vurmasakta Kendimizi kovalarız yaşamın içinde Acılarla dolu geçmişimizle Bir yanımız hüzün Bir yanımızda yokluk Uzanır bu arsız yürek Yarınlara doğru Geçmişi peşinden sörükleyerek. |
Giderken ne büyük sözler etmiştin Ben hiç unutmadım senden ne haber? Ölsem de bu sevda bitmez demiştin Ben aynı aşığım senden ne haber? Dönüşü olmayan yolda mı kaldın? Dağların ardında çölde mi kaldın? Yoksa yabancı bir kolda mı kaldın? Ben aynı yerdeyim senden ne haber? Ağladığın günde mendilin oldum Karanlık gecende kandilin oldum Aşığın esirin, sevgilin oldum Ben aynı sevdalı senden ne haber? Uykusuz şarkılar dudaklarımda Sigaram ters dönmüş parmaklarımda Gözyaşım kurumuş yanaklarımda Bu gecem de böyle senden ne haber? |
yeniden ne kadar oldu bilmiyorum hayatın rüzgarında bir es vermeyeli ve yeniden kaybolan hislerin alevlenmesini izlemeyeli bir pınarın şırıltısını duymayalı sararmış bir çınar yaprağının esen bir yel ile savrulmasını görmeyeli yeniden hissetmek yaşam içinde olup da onun geçişini izlemeden yeniden yaşamak kaygısızca yeniden bağlanmak hayata tadını anlamak vardır bunlara bir sebep dostlar vardır yeniden |
Avuçlarda Saklıdır Özgürlüğün Zilan Vakti Ay düşer geceye, bilinmezlikle dolu bir bilmecedir gece... Melez şafakların utangaç yüzüdür Öte yüzü ışık, öte yüzü biz olan yanımızdır. Biz ışığa devrilen gecelerden geliriz... Tan doğanda ışığı hep biz avuçlarımızda saklarız... Düşümüz de hep yıldız yağmurunun hazanlarıdır Ve biz ışığa aşığız. Avuçladığımız, doya doya içtiğimiz, baktıkça utandığımız ve her döngüsünde kendimiz olduğumuz gerçekliğimizdir O. Ve O içimizdedir. Bizde umudun içinde. Bazen baharı selamlayan gelinciğin nazlı kirpiğinde takılıdır. Bazen bir uçurum sessizliğinde, bazen de sim kapıların ışıldayan tokmağında asılıdır. Belki zaman tünelinde kaybolan geçmişimizdir. Belki de mekanı biz olan benliğimiz... Ama her zaman yüzümüzü döndüğümüz Kybele'dir ışık... Biz ışığa aşığız. Mani'nin bahçesi kadar tutkunuzdur O'na. Onda yaşar, onda ölür, onda ararız umudu. Umut bir ateş parçası içimizde, bir kurulu volkan, ışığın huzmelerinde arınan gerçektir umut... Ve bu yürek atışında, bir geleceğin kıyısına oturmuş tarihin seyrindeyim. Ay düşmüş gecede yıldızlara uzandım. Zülüflerine dokundukça ağladım. Bir haziran yüreğimle Fırat'a aktım ve tarih benim seyrimdeydi... FIRAT. Taşkın öfkende kabarır yüreğim Süzülen perçeminde, Kınalı yataklarında döllenir umudum. Döllenen umudumla Fırat'taydım. Kıyılarına değen çapalara, toprağa düşen tohumlara dokundum. İştar'ı gördüm, kara başlı çocukları, şiir dilli anaları... İştar'ı tılsımlı toprağın şafağında gördüm, utandım. Deniz gülüşleriyle dokundu bana. Tanrıça kadar sıcak, tanrıça kadar yakındım ona... Sonra umuduma dokundu, kutsanmış toprağını avuçlarımda sakladı. Ve ben suskundum. Yıldızlar gezinirken gecede ben tarihin ötesindeydim. Tarih kıvrılıp giderken mekana zamandaki izlerini aradım ve nazlı geleceğimle ben Diclem'e akıyordum. Dicle onbinyıllık yalnızlığımdı. Hangi mekan döngüsünde akansın DİCLEM Hangi bilinmez kıyılarda. Aktıkça mekan olur yüreğim, Ve sen mekanıma dolarsın... Seni bir zaman yokluğunda damıttım, Tarih yok olmuş mekandır DİCLEM... Tarih uçsuz medeniyetin kıyısında DİCLEM'dir... Dümensiz bir mekanda Diclem'deydim. Dicle nazlı, Dicle geleceğin umudunu serper kayalara... Star'ın kırpışan bakışlarında kıvrılırdı Dicle... Kıyısına takılır gözlerim. Kıyısı bize koşan ötemizdir. Ve biz ötesinde inzivadayız... Sessiz kulelerde soylu... Bir sunak taşına serilir yüreğimiz bir haziran sonu. Umudumuz ateşte tavlanır ve biz sunaklara adanmışlardanız... Peçeli gözleri ile Zerdüşt'ü sunakta gördüm. Geceyi yalayan ışığında gülümsüyordu bana... Zifiri bir gecede yıldızlar uzandı. Bir tutam yıldızı sunaklarda adadı. Kızıllığında kutsayıp avuçlarıma uzattı. Ürktüm... Bir avuç ateşle çığlıklayan meşaleydim... Ve Ahriman gölgemde çökmüştü. Bir avuç toprak, bir avuç ateş ile tarihin seyrindeydim. Mehtaplı bir gecenin evrilen haziranında içkindim... Yalnızlığım, sessiz isyanlarımda haykırıyordu artık. Artık suskundum. Bir alabora sonrası Munzur'a aktım. Ali boğazından Kutu deresine dolandım, coşkundum, kabaran binyıllık kuraklığımla Deriya Sim'deydim... Ağıtlı bir anayı kıl çadırında gördüm... Lorili ezgilerinde beşiğine dokundum, duruldum. Umudum, isyanım, geleceğimdi ellerinde yoğrulan... Burnundaki hızmaya, ayağındaki halhala vuruldum, utandım... Uzanıp yanaklarına dokundum. Islak kirpiklerinden gözyaşını topladım. Gözyaşını yüreğime akıttım. İçtim... İçtikçe susadım. İçtikçe doydum, içtikçe boğuldum. Soluksuz bir nefesin kıyısına vurdum, bitkindim... Gezdiğim bir tarih kıyısı belki kirpiğe takılmış bir düştü... Uyandım ve düşümde gözyaşlarını içtim... Avuçlarıma baktım, gelecek çizgilerine karışmış kıvrımlarında toprağın nemini gördüm. Alev rengi parmaklara dokundum, sarı-sıcak mekanların yalaz korlarıydı ışıyan. Zamanı ise bir 30 Haziran şafağı... Bir tanrıça soyluluğu ve bir GÜNEŞ suskunluğu... Her şey suskun dillerin çalınmış beşiklerin ve ağlamaklı bebelerin çığlığında başladı. Belki esmerleşen bir gülüşte, belki de umut ortaklığında. Her şey alaca bir geyiğin seken yürüyüşünde başladı. Ama her şey bir 30 Haziran'da başladı. Oysa biz uyuyan gecenin ninnileriyle büyümüştük, belki lorilerin ezgili büyüsünde... Biz onu geleceğin seherlerinde içmiştik. Çünkü o biz olan gerçekliğimizdir. Ve biz tarih kıyısına demir atmış umut gibiydik... Mağrur ama cesur... Ağıtlarımız analarımıza miras kalmıştı, deşilmiş karınlarımız ise körpe gelinlerimize... Çocuklarımıza ise hep yalın ayak, korkulu ninniler kalmıştı ve biz hep suskun, biz hep virandık... Kapı kapı dilenip umut dileyen, efendisinden merhamet umandık. Biz nüfussuz bir şehir gibi dilsizdik. Biz, biz olmayan başkasıydık. Bin yılların hazinesinde fakirdik... Bilinmezlik koylarına demir attığımız korkularımızdı. Dedelerin, ninelerin, şeyhlerin ve mirlerin muskalayıp sakladıkları, derinlerimize gömdükleri umudumuzdu. Ve umut içimizde aranmalıydı yitirilen yerde... Belki bir pınar başında, belki zapt edilmiş göklerde, belki sim kapıların eşiğinde. Kim bilir belki bir tanrıça sunağında... Bir ışık gerekiyordu geceye... İştar gibi, Venüs, İsis, Zilan gibi bir yıldız gerekiyordu geceye... Patlayan bombalar, yalpalayan mermiler gibi. Zerdüşt gibi bir alev yakmalıydı korkuyu. Tıpkı yedi günlük kelebeğin heyecanlı koşuşturmasında ateşte kutsanmalıydı. Ve tanımalıydı ışığı... Işıyan gerçekliğini içmeliydi belki... Belki de yıldızlara uzanıp Zühal'e tırmanmalıydı, göğün son katında Zühal'in avuçlarından içmeliydi sonsuzluğu... Ve bilgeliğin sınırında ölümsüzleşmeliydi. Belki de Ahu'lu bir sözün kıyısında GÜNEŞ'e dokunmalıydı... kim bilir belki de bir 30 Haziran günü. Her hücresinde bir asır Her bakışında bin umut Her dokunuşunda sonsuz gelecek ile kendini yaratmaktı... Tanrıçalaşmaktı. Ve bir 30 Haziran günü güneşin kızıllığında arınıyordu Zilan... Ateş oluyordu, toprak, soluduğumuz hava, içtiğimiz su... Dicle'sinde öfkemiz, Fırat'ında sevdamızdı. Zilan, gerçek olan zamanın tek mekansal tanığı. Onbin yıllık esaretin zapt edilmiş zaferiydi. Ve Zilan; hücre hücre, petek petek ve damla damla biriken ve ilmik ilmik dokunan geleceğimizdi. Çünkü Zilan umuttu, Çünkü Zilan içimizdeki tanrıçaydı. Ve bir 30 Haziran devrilirken geceye tunç el'in eridiği bir alev girdabında kana bulanmış, al perçemli zülüflerine dokundum, deniz gözlerine, kınalı avuçlarına... Minik avuçlarından toprağın nemli kokusu geliyordu. Hasadı yapılmamış bir tanrıça kıyısı, suskun... Saçlarından süzülen kızıllık durulanıp yüreğime akmıştı. İksiri bozulmamış göz yaşı kadar duru... Yüreğinin tam ortasında sıkı sıkıya tuttuğu, sunaklarında adanmış ateşi gördüm, eridim... Ve... Ve soluksuz dudaklarından bitimsiz havasıyla umudu soludum, dirildim... Sonra... Eğilip gözlerine baktım, deniz gözlerin alevinde güneşi gördüm...! Ve sözünü güneşe adadım... Tanrıçalar dile gelse Ve sorsalar dileğimi Onlara derim ki: Bana Bir avuç toprak, Bir avuç su, Bir avuç ateş ve Bir içimlik soluk verin... 'Neden bir avuç' diye sorarlarsa eğer onlara derim ÖZGÜRLÜĞÜN ZİLAN VAKTİ AVUÇLARDA SAKLIDIR...! |
YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK...(PAYLAŞIM) Aşksız ve paramparçaydı yaşam bir inancın yüceliğinde buldum seni bir kavganın güzelliğinde sevdim. bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek! Aşk demişti yaşamın bütün ustaları aşk ile sevmek bir güzelliği ve dövüşebilmek o güzellik uğruna. işte yüzünde badem çiçekleri saçlarında gülen toprak ve ilkbahar. sen misin seni sevdiğim o kavga, sen o kavganın güzelliği misin yoksa... Bir inancın yüceliğinde buldum seni bir kavganın güzelliğinde sevdim. bin kez budadılar körpe dallarımızı bin kez kırdılar. yine çiçekteyiz işte yine meyvedeyiz bin kez korkuya boğdular zamanı bin kez ölümlediler yine doğumdayız işte, yine sevinçteyiz. bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek! Geçtiğimiz o ilk nehirlerden beri suyun ayakları olmuştur ayaklarımız ellerimiz, taşın ve toprağın elleri. yağmura susamış sabahlarda çoğalırdık törenlerle dikilirdik burçlarınıza. türküler söylerdik hep aynı telden aynı sesten, aynı yürekten dağlara biz verirdik morluğunu, henüz böyle yağmalanmamıştı gençliğimiz... Ne gün batışı ölümlerin üzüncüne ne tan atışı doğumların sevincine ey bir elinde mezarcılar yaratan, bir elinde ebeler koşturan doğa bu seslenişimiz yalnızca sana yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek! Saraylar saltanatlar çöker kan susar birgün zulüm biter. menekşelerde açılır üstümüzde leylaklarda güler. bugünlerden geriye, bir yarına gidenler kalır bir de yarınlar için direnenler... Şiirler doğacak kıvamda yine duygular yeniden yağacak kıvamda. ve yürek, imgelerin en ulaşılmaz doruğunda. ey herşey bitti diyenler korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler. ne kırlarda direnen çiçekler ne kentlerde devleşen öfkeler henüz elveda demediler. bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek! |
AŞK İKİ KİŞİLİKTİR Değişir yönü rüzgârın Solar ansızın yapraklar. Şaşırır yolunu denizde gemi Boşuna bir liman arar. Gülüşü bir yabancının Çalmıştır senden sevdiğini, İçinde biriken zehir Sadece kendini öldürecektir. Ölümdür yaşanan tek başına Aşk, iki kişiliktir. Bir anı bile kalmamıştır Geceler boyu sevişmelerden Binlerce yıl uzaklardadır Binlerce kez dokunduğun ten. Yazabileceğin şiirler Çoktan yazılıp bitmiştir. Ölümdür yaşanan tek başına Aşk, iki kişiliktir. Avutamaz olur artık Seni bildiğin şarkılar. Boşanır keder zincirlerinden Sular, tersin tersin akar. Bir hançer gibi çeksen de sevgini Onu ancak öldürmeye yarar. Uçarı kuşu sevdanın Alıp başını gitmiştir Ölümdür yaşanan tek başına Aşk, iki kişiliktir. Yitik bir ezgisin sadece, Tüketilmiş ve düşmüş gözden. Düşlerinde bir çocuk hıçkırır Gece camlara sürtünürken. Çünkü, hiç bir kelebek Tek başına yaşamaz sevdasını. Severken hiçbir böcek, Hiç bir kuş yalnız değildir. Ölümdür yaşanan tek başına Aşk, iki kişiliktir. Ataol Behramoğlu |
Tanıdık bir hikaye Bir gün, Herkesi kendiniz zannettiğiniz Bir gün! İpek el uzatırdınız eldivensiz, Billur bir kalple, Saydam, lekesiz. Bir gün, Gün olurdu, İpek eldivende saklı olurdu, Taştan bir el, Fark edemediğiniz. Arkadaş, Dost, Ya da sevgili, Fark etmezdi, Herhangi biri olabilirdiniz. Ve gün gelirdi, Hiç değişmezdi tarihin tekerrürü, Değiştireceğinizi zannederdiniz. Eğer billur bir kalp taşıyorsanız, Çok ama çok dikkat etmelisiniz! Bir taştan avuca, Konduruverdinizse bilmeden, Kırılmak ne kelime, Şimdi paramparça kalbiniz. Ne tanıdık bir hikaye değil mi? Kaybedildikçe değerler, Tarih hep tekerrür eder! |
YOKSUN Üzerime devirip dağ gibi hüzünleri Böyle çekip gitmek var mıydı ? Var mıydı böyle bitirmek ? Hani söz vermiştik birbirimize ? Kaç zaman geçti aradan Sen yoksun ! Sana sığındığım geceler Alevleri gökyüzünde Bir kumsal ateşiydi günahları yaktığımız . Ve kan rengi şarapla yıkanmış Bir hasret şimdi göğsümüze taktığımız . Bilirim dönmeyeceksin artık ! Uzun zaman oldu Belki çoktan unuttun . Adın kaldı soğuk duvarlarında odamın Sigara paketlerinde şiirlerin Resimlerin bana gülen , Cüzdanımda saç telin . Bir veda o geceden aklımda kalan Kekremsi bir tat Bir med cezir yüreğimde Ben vurgun yemiş bir yaralı Gemiler bana taşır bütün aşk yorgunlarını Sen yoksun ... Hayatımın ilkbaharında tanısaydım seni Yasak umutlara ve acılara inat Buruk bir şarap tadında olsaydı sevdamız Yıllandıkça güzelleşen Ve sen şiirler okusaydın geceleri Saçlarımı okşarken . Ellerimi tutsaydın ansızın Yüreğim eriseydi gözlerinde Yansaydım ateşinden . Sen ağlasaydın mutluluktan Ben ölseydim Yalnızca beni sevdiğini bilseydim . Seviyorum deseydin Bi kere söyleseydin Yanmazdım Yanmazdım böyle çekip gitmeseydin ... Bir veda o geceden aklımda kalan Bir günah, belki yasak Yanımda olsan şimdi, hiç konuşmasak Ağlasak bin kere pişman olsak Sonra yine bozsak yeminleri Sarılsak sımsıkı Öylece kalsak ... Gittin ... Kimbilir kaç deli sevda sığdırdın yüreğine Işığa üşüşen pervaneler gibi sardılar seni Körkütük aşkların ortasına düştün Yalanların pençesine . Belki birgün, bir gece Dar bir vakitte belki Hiç beklemezken seni gelirsin diye Ben hâlâ burdayım Sen yoksun ! Lanet olsun ... Şebnem Kısaparmak |
| Saat: 07:50 |
©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık