MsXLabs

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Genel Mesajlar (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/)
-   -   Medya Haber (https://www.msxlabs.org/forum/genel-mesajlar/2640-medya-haber.html)

evo 19 Kasım 2006 11:44

IRAK'TA İNTİHAR SALDIRISI: 22 ÖLÜ

http://www.aa.com.tr/images/stories/KATEGORILER/Dunya/2008/irak_1.jpg

BAĞDAT - Irak'ın başkenti Bağdat'ın güneyindeki Hille kentinde bomba yüklü araçla düzenlenen saldırıda 22 kişi hayatını kaybetti.
Polis, bombalı aracın, yevmiye işi bekleyen bir grup işçinin beklediği yerde infilak ettiğini, saldırıda çoğu ağır 44 kişinin de yaralandığını belirtti.
Yaralıların kaldırıldığı Hille Hastanesi Başhekimi Dr. Muhammed Ziya da izinli olan tüm doktorların göreve çağrıldığını, ağır yaralıların acilen ameliyata alındığını söyledi.
Şii nüfusun yoğun olduğu Hille, mezhepler arasında şiddete sahne oluyor.


ahmetseydi 21 Kasım 2006 17:03

Bilim Adamları Büyük Patlamanın Deneyini Yapacak
 
İsviçre’de Cenevre’nin batısından Fransa sınırına kadar uzanan yeraltındaki dev CERN laboratuvarında önümüzdeki mart ayında asrın en iddialı bilimsel deneyi gerçekleştirilecek.


AVRUPALI bilimadamları, İsviçre Fransa sınırında inşa edilmekte olan ve gelecek yıl faaliyete geçmesi planlanan dünyanın en büyük parçacık hızlandırıcısı sayesinde kainatın oluşumuna yol açan Büyük Patlama’yı (Big Bang) laboratuvar ortamında yeniden yaratacak ve Big Bang sonucunda açığa çıktığı varsayılan "Tanrı’nın zerrecikleri"nin (Higgs Boson) sırrını aydınlatmaya çalışacak.


Cenevre Gölü’yle Jura Dağları arasındaki Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi’nde (CERN) görevli personelin yüksek teknoloji ürünü retina tarayıcı cihazlardan geçerek girebildiği bir alanda inşası devam eden Dev Parçacık Hızlandırıcı (Large Hadron Collider - LHC) yerin tam 80 metre altında bulunuyor. LHC şu üç parçadan oluşuyor: 27 metre uzunluğundaki bir tünele önümüzdeki aylarda vinçler vasıtasıyla indirilecek yedi bin ton ağırlığındaki Atlas dedektörü, parçacıkları hızlandırarak ışık hızına yakın bir hıza erişmelerini sağlayacak olan dünyanın en büyük mıknatısı ve dünya çapında her yıl üretilen veriden 150 kat fazlasını işleme kapasitesine sahip bir süper bilgisayar.





KARA ENERJİNİN İPUÇLARI


Yaklaşık 8 milyar dolara mal olması planlanan muazzam proje kapsamında gerçekleştirilecek deneyler esnasında minyatür kara deliklerin ortaya çıkması ve evrenin sürekli genişlemesine neden olan "kara enerji"ye dair yeni ipuçlarının elde edilmesi hedefleniyor. Cihaz çalıştırıldığı zaman, mıknatısla tünelde hızlandırılarak yaklaşık ışık hızına ulaşacak protonlar, karşı yönden gelen protonlarla çarpışacak. Bir saniyede 800 milyon çarpışmanın beklendiği deney esnasında her proton, saatte yaklaşık 200 km hız yapan 400 ton ağırlığında bir trenin çarpmasına eşit bir darbeye maruz kalacak. Çarpışma sonrasında ortaya çıktığı öne sürülen Tanrı’nın zerrecikleri (Higgs Boson) tünelin içine yerleştirilen Atlas dedektörü tarafından tespit edilecek. Bu asrın en iddialı bilimsel projelerinden biri olan deneyle ilgili konuşan CERN’deki bilimadamları ekibinin başkanı Jos Engelen, "Tanrı’nın zerrecikleri"nin varlığının ispat edilmesinin, insanoğlunun "Tanrı’ya muhtemelen en çok yaklaştığı" an olacağını söylüyor.





Higgs Boson nedir


Edinburgh Üniversitesi teorik fizikçilerinden Peter Higgs’in 60’lı yıllarda ortaya attığı Higgs Boson (Tanrı’nın zerrecikleri), Büyük Patlama’dan sonra ortaya çıkan parçacıkların adı. Higgs’e göre kainat, Higgs Alanı adını verdiği bir enerji tarafından yaratıldı. Söz konusu enerji, Büyük Patlama sonrası ortaya çıkan parçacıklarla etkileşime girerek "Higgs Boson" adı verilen zerreciklerin meydana gelmesine neden oldu. Bu zerrecikler maddeye kütle kazandırdı. Higgs’in bu teorisi o dönemde "Physics Letters" gibi saygın fizik dergilerinden kabul görmedi.


evo 22 Kasım 2006 01:40

İLK HAC KAFİLESİ YOLA ÇIKIYOR

http://www.aa.com.tr/images/stories/KATEGORILER/Turkiye/2008/hac_mekke.jpg

ANKARA - Hac ibadetini yerine getirmek üzere Suudi Arabistan'a gidecek ilk hacı kafilesi, yola çıkacak.
Diyanet İşleri Başkanlığı yetkililerinden alnan bilgiye göre, akşam Esenboğa Havalimanı'nda Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Fikret Karaman, Hac Dairesi Başkanı Seyfettin Ersoy ve Ankara Müftüsü Mustafa Hakkı Özer'in katılımıyla uğurlama töreni düzenlenecek.
Törenin ardından Ankara 1. ve 2. kafile hacı adayları, saat 20.50'de havaalanından hareket edecek.
Türkiye genelinde başkanlığın 296 kafilesi bulunuyor.
THY seferleri, 22 Kasım 2006-25 Aralık 2006 tarihleri arasında gidiş, 3 Ocak 2007-3 Şubat 2007 tarihleri arasında dönüş olmak Cidde ve Medine havalimanları üzerinden gerçekleşecek.
Din görevlileri, kafile başkanları, karşılama ve yerleştirme görevlileri ile sağlık görevlilerinden oluşan yaklaşık 5 bin kişi, hac sırasında hizmet verecek.


NIK_MIK_YOK 22 Kasım 2006 12:38

ABD: Karadeniz hakkımız
 
Ankara ile Washington arasındaki Karadeniz gerilimi büyüyor. ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson , Karadeniz'de ABD'nin de hakkı olduğunu savunurken, "Montrö Antlaşması oldukça açık. Biz de Karadeniz'in uluslararası sularda bulunmasından kaynaklanan haklarımızdan yararlanmak istiyoruz" dedi. Hükümetin, Karadeniz'de NATO donanması kurulmasına ilişkin konuyu ABD ile masaya yatırdığı ortaya çıktı.

Bulgaristan milli gününde Cumhuriyet 'e bilgi veren ABD'nin Ankara Büyükelçisi Wilson, Türkiye ile ABD'nin Karadeniz'de çok sayıda ortak çıkarı bulunduğunu söyledi. Özellikle terorizm, uyuşturucu ve insan kaçakçılığı ile ekonomik konularda Ankara ile Washington arasında ortak çaba bulunduğuna dikkat çeken Wilson, Akdeniz'de de "Akdeniz Ortak Girişimi" bulunduğunu anımsattı.

Karadeniz'de de bu ortak girişim doğrultusunda bir çalışma yapmak istediklerini kaydeden Wilson, buna karşın doğrudan Türkiye'den "Donanmamızı Karadeniz'e sokalım" isteminde bulunmadıklarını söyledi. Ancak ABD'nin bu istemini NATO'ya sunduğu bildiriliyor.

Wilson, Montrö Antlaşması'nın Karadeniz'e askeri güç girmesi konusunda açık olduğuna da dikkat çekerken, bu denizin uluslararası bir su olduğunu söyledi. Wilson, "Montrö Antlaşması oldukça açık, bazı haklar tanıyor. Ve biz Karadeniz'in uluslararası sularda bulunmasından kaynaklanan haklarımızdan yararlanmak istiyoruz" diye konuştu.

Türkiye ile ABD arasında Karadeniz'de halen istihbarat işbirliği bulunduğuna da dikkat çeken Wilson, "Yani gerektiğinde gemilerimiz buraya girebilir. Ancak bizim istediğimiz, gemilerimizi Karadeniz'e doğrudan sokalım değil. Bizim istediğimiz daha çok istihbarat yönünde" değerlendirmesini yaptı.

"Masaya yatırdık"
Wilson, konuyu hükümet ile masaya yatırdıklarını da vurgularken şöyle konuştu: "Bu konuyu Türk yetkililerle uzun uzun masaya yatırdık. Dediğim gibi Türkiye'den 'Gemilerimizi Karadeniz'e sokalım' diye doğrudan bir talebimiz yok. Açıkçası şu anda Karadeniz'de gemimiz var mı yok mu, onu da tam bilemiyorum."

Wilson, Türkiye'nin konu ile ilgili olarak ne yanıt verdiği sorusu üzerine ise "Türkiye'nin yanıtının ne olduğunu bana değil hükümete sormanız gerekiyor" dedi.


Mystic@L 22 Kasım 2006 19:29

Türk filmleri hapse giriyor
http://www.medyahaber.com/imaj/spacer.gif
Hayal Kurmak Serbest Film Festivali bugün Bayrampaşa Cezaevi’nde başlıyor.
http://www.medyahaber.com/imaj/spacer.gif
Güncelleme : 22 Kasım 2006 - 8:02:50 AM
Festivale ‘Kurtlar Vadisi Irak’,’ Beyza’nın Kadınları’, ‘Hababam Sınıfı Üç Buçuk’ gibi bu yıl içinde gösterime girmiş 11 filmi katılıyor. Mahkumlar en iyi 3 filmi seçecek.

22 Kasım-30 Aralık tarihlerinde, Senaryo Yazarları Derneği (SEN-DER) tarafından düzenlenen Hayal Kurmak Serbest Film Festivali, Bayrampaşa Cezaevi’nde başlıyor. Festivalin bu gece yapılacak galasına, festival süresince gösterilecek 11 filmin yönetmenleri ve oyuncuları da katılacak. Adalet Bakanlığı, tutukevlerinin yöneticileri ve tutukluların evsahipliği yaptığı gala, saat 15.30’da başlayacak.

Festivalde 2006 yılında Eylül ayına kadar gösterime girmiş olan Türk filmleri gösterilecek.

Festival sonucunda mahkûmlar arasında yapılacak oylamayla “En İyi 3 Film” seçilecek. Filmler arasında Kurtlar Vadisi Irak, Hababam Sınıfı Üç Buçuk, Korkuyorum Anne, Beyza’nın Kadınları gibi tanınmış yapımlar var.

FESTİVALE KATILAN 11 FİLM
1. Hababam Sınıfı Üç Buçuk
Yapımcı: Turgay Aksoy
Yönetmen: Ferdi Eğilmez
Senaryo: Kemal Kenan Ergen
Oyuncular: Mehmet Ali Erbil, Seda Sayan, Şafak Sezer, Mehmet Ali Alabora, Peker Açıkalın

2. Kurtlar Vadisi Irak
Yapımcı: Raci Şaşmaz
Yönetmen: Serdar Akar
Senaryo: Raci Şaşmaz, Bahadır Özdener
Oyuncular: Necati Şaşmaz, Billy Zane, Bergüzar Korel, Gürkan Uygun, Kenan Çoban, Erhan Ufak

3. Dün Gece Bir Rüya Gördüm
Yapımcı:Ulaş Ak
Yönetmen: Ulaş Ak
Senaryo: Ulaş Ak
Oyuncular: Pelin Batu, Emre Kınay, Arzu Yanardağ, Fikret Hakan

http://www.ntvmsnbc.com/news/229996.jpg

4. Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?
Yapımcı: Serkan Çakarer, Bahadır Atay
Yönetmen: Ezel Akay
Senaryo: Levent Kazak, Ezel Akay
Oyuncular: Haluk Bilginer, Beyazıt Öztürk, Ragıp Savaş, Levent Kazak, Ayşe Tolga, Ayşen Gruda


http://www.ntvmsnbc.com/news/220153.jpg


5. Oyun
Yapımcı: Pelin Esmer (Nida Karabol-Ortak Yapımcı)
Yönetmen: Pelin Esmer
Senaryo: Pelin Esmer
Oyuncular: Arslanköy Çadır Tiyatrosu

6. Tramvay
Yapımcı: Olgun Arun
Yönetmen: Olgun Arun
Senaryo: İzzeddin Çalışlar, Olgun Arun, Nazlı Çetinok Arun
Oyuncular: Fırat Tanış, Emel Çölgeçen, Itri Koşar, Halit Ergenç, Gökhan Özoğuz

7. Dabbe
Yapımcı: Hasan Karacadağ
Yönetmen: Hasan Karacadağ
Senaryo: Hasan Karacadağ
Oyuncular: Ebru Aykaç, Ümit Acar, Serdar Özer, Serhat Yiğit

http://www.ntvmsnbc.com/news/225332.jpgAli Düşenkalkar'ın 'değişim'i ve oyunu inanılmaz!

8. Korkuyorum Anne
Yapımcı: Ömer Atay
Yönetmen: Reha Erdem
Senaryo: Reha Erdem, Nilüfer Erdem
Oyuncular: Ali Düşenkalkar, Işıl Yücesoy, Köksal Engür, Şenay Gürler, Arzu Bazman

9. Gen
Yapımcı: Murat Toktamışoğlu, Kemal Kaplanoğlu
Yönetmen: Togan Gökbakar
Senaryo: Murat Toktamışoğlu
Oyuncular: Doğa Rutkay, Yurdaer Okur, Mahmut Gököz, Haldun Boysan

10. Anne Ya Da Leyla
Yapımcı: Sinema Ajans
Yönetmen: Mesut Uçakan
Senaryo: Mesut Uçakan
Oyuncular: Turgay Başyayla, Oğulcan Gezgin, Aylin Coşkun, Müge Oruçkaptan

11. Beyza’nın Kadınları
Yapımcı: Mehmet Altıoklar, Elif Dağdeviren Güven, Cüneyt Ortan
Yönetmen: Mustafa Altıoklar
Senaryo: Mustafa Altıoklar, Nükhet Bıçakçı, Ebru Hacıoğlu (Fikir: Cüneyt Ortan)
Oyuncular: Tamer Karadağlı, Demet Evgar, Levent Üzümcü, Arda Kural, Engin Hepileri

MAHKUMLARA ATÖLYE ÇALIŞMALARI
SEN-DER Genel Sekreteri Haluk Ünal ve Levent Kazak tarafından tasarlanan proje kapsamında, geçtiğimiz Haziran ayından bu yana mahkumlar için film öyküsü atölyeleri gerçekleştiriliyor. Atölye çalışmalarına sinema ve televizyon dünyasının ünlü senaristleri Safa Önal, Haluk Ünal, Birol Güven, Neşe Şen, Gaye Boralıoğlu, Ömer Lütfi Mete, Hüseyin Kuzu ve Levent Kazak katılıyor. Çalışmalar 30 Aralık’ta sona eriyor.




Misafir 22 Kasım 2006 20:33

Nasıl neşter verdiniz?http://www.vatanim.com.tr/pics/news/94161000.jpg http://www.vatanim.com.tr/pics/clear_pixel.gifKasığındaki atardamarı keserek kendini öldüren cerrah Dr. Aydemir’in 3 yıldır psikolojik rahatsızlık yaşadığı ortaya çıktı. Haftada 10 ameliyata giren Aydemir ya böyle bir krizi ameliyatta geçirseydi?
http://www.vatanim.com.tr/pics/clear_pixel.gif
22.11.2006
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof.Dr. İsmail Aydemir, hastanedeki işlerini bitirdikten sonra önceki gün akşam saatlerinde Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı binasının 3’üncü katındaki odasına çekildi. Hastanedeki bir kadın görevli saat 19.00 sıralarında Prof. Dr. Aydemir’in yemeğini odasına götürdü. Görevli kadın kapıyı açtığında Aydemir’i kanlar içinde yatarken buldu. Şoka giren kadının çığlıklarını duyarak odaya gelen diğer doktorların yaptıkları incelemede Aydemir’in hayatını kaybettiği anlaşıldı.

ATARDAMARINI KESTİ
Olay Yeri İnceleme uzmanları da Aydemir’in sağ kasığındaki ana arterin kesildiği ve bu nedenle kan kaybından öldüğünü belirledi. Polis tarafından yapılan incelemede Prof.Dr. Aydemir’in odasında “Doktorluk yapamıyorum, onurum zedelendi” yazılı bir de not bulundu. Doktor arkadaşları Aydemir’in en az üç yıldır PMD hastası olduğunu biliyordu.

‘ZARAR VEREBİLİRİM’
Psikiyatride iki uçlu mizaç bozukluğu olarak tanımlanan PMD hastalığı nedeniyle Prof. Aydemir’in bir haftadır, “Kimseye zarar vermek istemiyorum” diyerek kendi kendisine ameliyatlara girmeme kararı aldığı, bu yüzden de “Ben artık cerrahlık da yapamıyorum” diye meslektaşlarına dert yandığı anlatılıyor. Doktorlar hastalığın en önemli belirtisinin intihara eğilimli bir ruh haline girmek olduğunu belirtiyor.

‘BİR CERRAH İÇİN ACI’
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde aynı koridorda görev yaptığı cerrah arkadaşları profesörün PMD tedavisi gördüğünü, bir hafta öncesine kadar haftada ortalama 10 ameliyata girdiğini söylüyor: “Hoca çok aktifti. Ancak bir hafta önce hastalığı yüzünden ameliyatlara girmeme kararı aldı. Çok üzüldüğünü herkese anlatıyordu. Bir cerrah için neşter kullanamamak çok acıdır. 25 yılı aşkın süredir cerrah olan bir adamın atıl durumda kalmasını cerrahtan başka kimse anlayamaz. Özellikle çevre işleriyle çok ilgiliydi. Fakültenin boya, bahçe düzenlemesi gibi bütün işlerini kendisi yapardı.”

’ODADAN ÇIKMAZDI’
Doktor arkadaşları Aydemir’i, genelde neşeli ve çevresi geniş biri olarak tanımlıyor. Uzun zaman dır psikolojik tedavi gördüğünü ancak, hangi ilaçları niçin kullandığını kimsenin bilmediğini de söyleyen mesai arkadaşları, “Zaman zaman İsmail’i ameliyathanede görüyorduk. Ancak ne kadar ameliyat yapıyordu bilmiyoruz. Dosyasında vardır. Cerrahi hiç ameliyat yapamazsanız çekilmez bir daldır. Sorunlarının olduğunu herkes söylüyordu. Bazen odasına kapanır ve saatlerce çıkmazdı. Ama hiçbirimiz hastalığıyla ilgili çok detay bilmiyorduk”diyor.

’İYİ BİR UZMANDI’
Aydemir, eski Rektör Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu döneminde uzun bir süre “Rektör Danışmanlığı” da yaptı. Aydemir’i, hep güleryüzlü ve hoş sohbet biri olarak hatırladığını söyleyen Alemdaroğlu, “İsmail Bey’in cerrahi bilgisi ve ilgisi çok iyiydi. Ben hastalığı ve tedavi gördüğünü bilmiyorum. Çevreyle ilgili çok aktifti. Ben onun öğrencilik dönemini biliyorum. Her zaman aktif ve güleryüzlü bir kişiydi. Bana daha çok Dekan Ahmet Özbal aracılığıyla geliyordu. Böyle bir şey yaptığına çok üzüldüm” dedi.

2-3 DAKİKA İÇİNDE ÖLDÜ
Odasında ölü bulunan 52 yaşındaki Profesör Aydemir morga kaldırıldı. Adli Tıp Ön raporuna göre Prof. Dr. Aydemir’in neşterle atardamarını kestiği ve 2-3 dakika içinde hayatını kaybetti tespit edildi.

UZMANLAR NE DİYOR?
Manik depresif bir cerrah eline neşter alabilir mi?
Profesör Aydemir 3 yıldır tedavi gördüğü halde haftada en az 10 ameliyata giriyordu. Hastanenin Genel Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ümit Balcısoy ise önemli bir cerrah olan ve riskli ameliyatlara giren Aydemir’in hastalığından haberi olmadığını söylüyor: “Bize yazılı herhangi bir başvuruda bulunmadı. Bu tedaviyi ne zamandır gördügünü de bilmiyorum.”

“Kişi kendini yetersiz işe yaramaz hisseder”
Balıklı Rum Hastanesi Psikiyatri Kliniği’nden Doç. Dr. Özkan Pektaş: PMD hastalarının depresyonda olduğu dönemde intihar eğilimleri çok yüksek. Bu hastalığı olanlarda intihar eğilimlerinin ancak yüzde 10’una engel olabiliyoruz. Kişi ’mani’halinde aşırı sevinçli, çok konuşkan, sürekli para harcamak isteyen, değişik işler yapmak isteyen bir kişi olur. Depresyon halinde ise, ölüp kurtulayım, bu dünyada işe yaramıyorum diyerek kendini küçümser. Yaptığı hiçbir işi beğenmez. Kendini çok değersiz hisseder. Asla bir akıl hastalığı değildir. Genetik kökenli bir hastalıktır. Ameliyatlara her gün girebilir. Bu hastalık 5 yaşında çıkabilir, 25-30 yaşında olabilir. Hastanın yakınları hastaya böyle bir tanıyı asla koyamaz.

“Genetik bir hastalıktır, ilaç tedavisi gerekir”
İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sedat Özkan: “PMD iki uçlu mizaç bozukluğudur. Kesin olarak tedavisi mümkün olan bir hastalıktır. Kişi tedavisini sürdürken yaşam kalitesini bozmaz. Kimse tedavi gördüğünü bile anlamaz. Buradaki depresyon, normal konuştuğumuz depresyon gibi değildir. Burada duygu durumu bozukluğu anlamlı bir ölçüde kalıtsaldır. Yaşam durumuyla ortaya çıkar. 30 yaşından sonra daha çok görülür. Hipertansiyon, şeker hastalığı gibi bir hastalıktır. Akıl hastalığı gibi bir yıkıma uğratmaz. PMD hastası olan şairler, yazarlar, siyasetçiler vardır. Döngüsel bir hastalıktır. Burada asıl önemli olan hastalığın tekrarlanmasını önleyip devam ettirmemektir. Kalıtsal boyutta olan bir psikiyatrik hastalıktır. Koruyucu ilaç almak zorundasınız.”


evo 24 Kasım 2006 10:44

YILBAŞINDA 20 MİLYON HEYECANI

http://www.aa.com.tr/images/stories/KATEGORILER/Turkiye/2009/milli_piyangocu_4.jpg

ANKARA - Türkan Al - Milli Piyangonun 20 milyon heyecanı yakında başlıyor. Milli Piyango İdaresi, yılbaşı çekilişinde 2 milyonu amorti olmak üzere 2 milyon 759 bin 566 adet ikramiye dağıtacak.
Milli Piyango İdaresi, yılbaşı özel çekilişi için 200 milyon YTL'lik bilet bastırdı. 9 Aralıkta satışa sunulacak olan yılbaşı biletlerinin dağıtımı için de bütün hazırlıklar yapıldı.
Tam biletin 20, yarım biletin 10, çeyrek biletin ise 5 YTL'den satılacağı özel çekilişte büyük ikramiye, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da 20 milyon YTL olacak. Özel çekilişte, ikinci büyük ikramiye olarak 5 milyon YTL, üçüncü büyük ikramiye olarak da 1 milyon YTL verilecek.
Yılbaşı özel çekilişi, milyonluk ikramiyelerin tam bilete çıkması halinde 3, ilk 2 büyük ikramiyenin çeyrek, 1 milyon YTL'lik ikramiyenin tam bilete çıkması halinde de 9 kişiyi milyoner yapacak.
Özel çekilişte, milyon YTL'lik ikramiyelerin yanı sıra 2 adet 500 bin, 3 adet 200 bin, 15 adet 100 bin, 30 adet 50 bin, 50 adet 20 bin, 100 adet 10 bin, 300 adet 5 bin ve bin adet bin YTL'lik ikramiyeler de sahiplerini bulacak.
2 milyon da amortinin verileceği özel çekilişte, 2 milyon 759 bin 566 adet bilete ikramiye çıkacak.
Yılbaşı özel çekiliş biletleri, bu yıl internet ortamında da satılacak.


lionhead 25 Kasım 2006 17:55

Uzaydan en güzel kareler…
http://www.milliyet.com.tr/2006/11/24/son/resim/uzay.jpg
MİLLİYET İNTERNET ÖZEL

Astronomlar NASA’nın Hubble uzay teleskopu tarafından çekilen en güzel kareleri seçti. Bu sıralama şimdiye kadar uzaydan çekilen en büyüleyici fotoğrafların bir araya geldiği bir albüm adeta… Astronomlar geçtiğimiz günlerde 1990 yılından beri uzayın derinliklerindeki en gizemli objeleri fotoğraflayarak bilim adamlarını aydınlatan Hubble Uzay Teleskopu tarafından çekilen uzay görüntüleri arasından en çok beğendiklerine oy verdi. Astronomların seçtiği ilk 10 fotoğraf görenleri adeta büyülüyor.
New York Syracuse Üniversitesi Teknoloji bölümünden Prof. Dr. Henry Lambright fotoğrafların büyüsünü şu sözlerle dile getirdi: ‘Hubble’ın çektiği fotoğraflar herkesin ilgisini çekiyor. Bu kareler uzayın büyüsünü kelimelerin anlatamayacağı şekilde yansıtıyor’.

yukardakı resimi gruba ait oldugun için bazı arkadaslar giremez nedeni maille baglantılı !!


Hi-LaL 27 Kasım 2006 04:51

Asker 2007 darbe mi yapacak?
 
Asker 2007 darbe mi yapacak?

http://www.internethaber.com/images/news/20051.jpg


Newsweek Dergisi’nde yayımlanan ve Zeyno Baran imzasını taşıyan makalede, Türkiye’de 2007 yılı içinde askeri bir darbe olma olasılığının yüzde 50 olduğu iddia edildi.

ABD’nin etkili düşünce kuruluşlarından Hudson Enstitüsü uzmanlarından olan Baran, son haftalarda konuştuğu üst düzey Türk subaylarının demokrasiye ara verilmesini arzulamadıklarını, ama laikliği korumak için "yakında harekete geçmek zorunda kalınabileceğini" söylediklerini yazdı.

YENİ 28 ŞUBAT

10 yıl önce askerlerin dönemin başbakanı Necmettin Erbakan’ı iktidardan uzaklaştırdığını hatırlatan makalede, 28 Şubat sürecini başlatan koşulların bir kez daha oluştuğu iddia edildi. Makalade, Baran, "O darbeyi yaratan koşullar bugün yeniden ortaya çıkıyor. Bir kez daha iktidarda bir İslamcı var. Yine generaller, hükümetin, modern Türkiye’nin laik temelini nasıl zayıtlattığını öfkeyle fısıldıyorlar. Bence Türkiye’de 2007’de bir askeri darbe olması ihtimali 50-50" diye yazdı.

Baran, Türk subayların, AB süreciyle birlikte ordunun sivillerin kontrolüne girmesinin kaçınılmaz olarak "İslamcı bir Türkiye" üreteceğini düşündüğünü vurguladı. 28 Şubat benzeri bir darbenin antidemokrasi anlamına gelmeyeceğini savunan Baran, öte yandan bunun Türkiye’nin mevcut "İslami deneyimini" sonlandıracağı ve muhafazakar, laik, fakat yine de demokratik bir hükümetin yolunu açabileceğini iddia etti. Baran, "Belki böyle bir Türkiye daha iyi bir AB adayı olabilir" dedi.



Hi-LaL 27 Kasım 2006 04:57

Çağlayan'da mahşeri kalabalık
 
Çağlayan'da mahşeri kalabalık

http://www.internethaber.com/images/news/12602.jpg


SP lideri Recai Kutan'ın ardından Necmettin Erbakan uydu konferansı ile katılımcılara seslendi

Kutan'ın konuşmasından başlıklar:

Siyonist saldırganları tel'in için bu meydanı tıklım tıklım doldurdunuz. Papa'nın Peygamber'e saldıran sözleri için yine bu meydandaydınız.

Papa, 28 Kasım günü Türkiye'ye geliyor. O papa Türkiye'ye gelmeden önce şu edep dışı konuşmayı yapmıştı. Papa, "Muhammed'in yeni diye getirdiği nedir, sadece onu gösterin, orada sadece şer ve insanlık dışı şeyler bulursunuz, tıpkı İslam'ı kılıçla yaplak" gibi diyerek edep dışı bir konuşma yapmıştı. Bu sözlerin ardından Papa, "Hristiyanlıkla, Tanrı arasında arasında bir bağ var, İslam'la Tanrı arasında akıl yok" diyerek edepsiz beyanlarda bulundu.

Ey Türkiye'yi yönetenler bu kalabalığın sesine kulak verin, millet istemiyor Papa'yı.

Müslümanların Papa'ya tepki göstermesi en demokratik hakkıdır. Bu tepki her müminin önemli bir gereğidir. Müslümanlar inançları gereği tepkilerini ölçülü olarak yaparlar. Bugüne kadar bizim yaptığımız mitinglerde herhangi bir yasadışı eylem olmadı. Biz sukunetle tepkimizi veriyoruz. İşte milli görüş bu....

Papa'nın çirkin sözleri şeytani bir planın başlangıcıdır. Komunizm yıkıldığında yeni bir düşman aradılar. Bunun adını da İslam koydular. Biri çıkıp Haçlı seferi çağrıları yaparken, bazı hainler Mekke'yi bombalamayı teklif ediyordu. Biri de çıkıp, Türkiye yöneticileriyle dostluk kuran Berlusconi ise Müslümanların kültürünü aşağılıyordu. Dikkat ederseniz hepsi aynı cephede. Bu tasadüf değil. Bu hazırlanmış olan planın değişik adımlarıdır.

Batı medeniyeti özellikle Müslümanlarla bir türlü öğrenemiyorlar. Papa'nın yapmış olduğu açıklama, hata yapmaz kabul edilen Papa, o açıklamaları yaptı. Bu açıklamalar bizim yöneticilerimizin hatalarını görmeleri için bir fırsattır. Yöneticilerimiz bundan sonra ayılabilirlerse herhalde Türkiye'ye en hayırlı hizmeti yapmış olacaktır. Bunlar ibret verici gelişmelerdir.

Bu ibret verici gelişmeler bizim için artık AB sevdasından vazgeçme vaktinin geldiğini göstermektedir.

Ey Papa, Hz. Muhammed'e terörist diyecek kadar cahil olduğun için, o mubarek elçinin ümmeti olmanın gereği olarak, seni istemiyoruz, evet seni istemiyoruz.

Şerefli bir milletin çocukları olarak önce Müslümanlardan özür dile. Haçlı seferleri adı altında asırlarca kan dökmekten zevk aldınız. Bu anlayışın temsilcisi olarak sen Hz. Muhemmed'i aşağıladın. Biz buna hayır demek için buradayız, seni bu yüzden Türkiye'de görmek istemiyoruz.

Bizans hayallerini gerçekleştirmek isteyenleri desteklediğin için, Türkiye'yi bölmek isteyenleri desteklediğin için, misyonerlik faaliyetleri için seni burada istemiyoruz.

Ayasofya Camii'ni kiliseye çevirmeyi istediğin için seni Türkiye'de görmek istemiyoruz.

Bu kin temsilcisinin Ayasofya'da ibadet etmek istemesi, bu millete hakarettir ve Sultan Fatih'in kemiklerini sızlatmaktır.

Mitingten notlar:

Çağlayan Meydanı'ın mitinge katılanlarla tamamen doldu.

Kutan sık sık katılımcılara "Papa Türkiye'ye gelsin mi" diye sordu. Kalabalır ise "Hayır" diyerek slogan attı.

Kutan konuşmasını kalabalığa dua ettirerek bitirdi.

Katılımcılar genellikle Türkçe ve İngilizce 'Papa Türkiye'ye gelme' yazılı pankartlar taşıdı.

Mitinge 250 ülkeden 249 sivil toplum kuruluşu destek verdi.

ERBAKAN ANONSU

Eski başbakanlardan ve Saadet Partisi'nin eski genel başkanı Erbakan anons edildiğinde coşku daha da arttı. Onbinler dakikalarca Erbakan'a sevgi gösterisinde bulundular... Kısa bir konuşma yapan Erbakan, Papa'yı yerden yere vurdu. Mitinge katılanları yemin ettiren Erbakan büyük bir coşkuyla tezahurat edildi. Miting olaysız dağıldı.


Hi-LaL 28 Kasım 2006 14:32

Papa'nın Ziyaret
 
Papa'nın ziyareti....

http://www.sabah.com.tr/2006/11/28/im//95AFC9CE6EDF744E84E731CBb.jpg
Papa 16'ıncı Benedikt'in dört günlük Türkiye ziyareti başladı.

Katolik dünyasının ruhani lideri Papa 16'ıncı Benedikt, Ankara'ya geldi. Papa'yı Esenboğa Havaalanı'nda Başbakan Erdoğan karşıladı.

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in resmi davetlisi olarak Türkiye'ye gelen Papa 16. Benediktus, Esenboğa Havalimanı'nda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile bir araya geldi.

Başbakan Erdoğan'ın NATO Zirvesi için Letonya'ya hareketinden önce, Esenboğa Havalimanı büyük VİP'te gerçekleşen görüşme yaklaşık 20 dakika sürdü.

PAPA MEMNUNİYETİNİ DİLE GETİRDİ

Papa, Türkiye'de bulunmaktan duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Erdoğan ise Papa'yı Türkiye'de görmekten mutluluk duyduğunu belirterek, ''Ziyaretiniz kültürler arası diyaloğun geliştiği bir zamana geldi'' dedi.

Görüşmede, Vatikan'dan bir görevli ile oyuncu Serra Yılmaz çeviri yaptı.Papa ve Erdoğan görüşmesinin gerçekleştirildiği büyük VİP'te Vatikan'dan gelen çok sayıda koruma dikkati çekti.

Papa 16. Benediktus, görüşmenin ardından Anıtkabir ziyareti için Esenboğa Havalimanı'ndan ayrıldı.

ERDOĞAN: ÖNEMLİ BİR ZİYARET

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Aramızdaki farklılıkların ön plana çıkarılmaya çalışıldığı böyle bir dönemde Sayın Papa'nın nüfusunun çoğunluğu, yüzde 95'i gibi bir oranı Müslüman olan demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye'ye yaptığı bu ziyareti hem zamanlı ve hem de önemli buluyorum'' dedi.

Başbakan Erdoğan, NATO Zirvesi için Letonya'ya hareketinden önce düzenlediği basın toplantısında, Papa 16. Benediktus ile gerçekleştirdiği görüşmeye ilişkin de açıklamalarda bulundu.

Papa 16. Benediktus ile kısa bir görüşme yapma fırsatını bulduğunu söyleyen Erdoğan, şöyle konuştu:

''Şiddet kültürünün giderek yaygınlaştığı, dünyanın medeniyetler çatışması gibi bir felaket senaryolarıyla karşı karşıya olduğu, çeşitli kamplara ayrılmaya çalışıldığı zor bir dönemden geçiyoruz. Onun için farklı inanç ve kültürler arasında karşılıklı anlayışa bugün her zamandan daha fazla ihtiyaç var.Aramızdaki farklılıkların ön plana çıkarılmaya çalışıldığı böyle bir dönemde Sayın Papa'nın, nüfusunun çoğunluğu, yüzde 95'i gibi bir oranı Müslüman olan demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye'ye yaptığı bu ziyareti hem zamanlı ve hem de önemli buluyorum. Bu ziyaret dünyaya barış ve hoşgörü mesajlarının verilebilmesi bakımından son derece önemlidir.''

ANITKABİR'İ ZİYARET

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından resmi törenle karşılanacak olan Papa, Ankara'da Anıtkabir'i ziyaret ediyor. Papa 16'ncı Benedikt'in Anıtkabir'i ziyaret eden ilk Papa olduğu belirtildi.

Papa 16'ncı Benedikt, Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu'yu makamında ziyaret edecek. Papa, Bardakoğlu ile görüşmesinin ardından açıklama yapacak.

Papa Ankara'daki yabancı misyon şeflerini Vatikan Büyükelçiliği'nde kabul edecek.

Geceyi Ankara'da geçirecek olan Papa, yarın İzmir'e gidecek. Papa, Efes Meryem Ana Kilisesi'nde ayin icra ettikten sonra aynı gün İstanbul'a geçecek.

Papa, Fener Rum Patrikhanesi'nde düzenlenecek ayinin ardından balkondan halkı selamlayacak ve hitapta bulunacak.

Akşam saatlerinde Ayasofya Müzesi'ni ziyaret edecek olan Papa'nın, Sultanahmet Camii'ne de gitmesi bekleniyor.

Papa, 1 Aralık Cuma günü de sabah saatlerinde İstanbul Holy Spirit Katedrali'nde ayin icra ettikten sonra Türkiye'den ayrılacak.

EN ÜST DÜZEY GÜVENLİK ÖNLEMLERİ

16. Benediktus için, tüm ziyaret edeceği yerlerde en üst düzey koruma ve güvenlik önlemleri uygulanacak.

Papa'nın Anıtkabir'i ziyaretinin mozoleye çelenk koyma ve özel defteri imzalama kısımları ile programın küçük mekanlarda gerçekleşecek bölümlerini sadece TRT ve Anadolu Ajansı izleyebilecek.

TRT, ziyareti canlı ve logosuz yayınlayacak. Ziyaretle ilgili fotoğraflar ise Anadolu Ajansı'ndan temin edilebilecek.

PAPA: DİYALOG VE UZLAŞMA ZİYARETİ OLMASINI UMUYORUM

Roma Katolik Kilisesinin ruhani lideri Papa 16. Benediktus, Türkiye ziyaretinin "bir diyalog, kardeşlik ve uzlaşma ziyareti" olmasını umduğunu bildirdi.

Papa, Türkiye'ye hareketinden önce Roma'da gazetecilere yaptığı açıklamada, Türkiye'ye yapacağı ziyaretin amacının, kültürler ve dinler arasında diyalog, kardeşlik ve uzlaşma anlayışı olacağını ifade etti.

Kaynak : Sabah Gazetesi


Misafir 28 Kasım 2006 18:49

3 yaşındaki kız çocuğuna cinsel istismar Ağrı'nın Taşlıçay ilçesinde bir otomobilin tamponuna takılarak düşmesi sonucu yaralanan ve hastaneye kaldırılan 3 yaşındaki D.T.'nin, uzun süre cinsel istismara uğradığı belirlendi
http://www.vatanim.com.tr/pics/clear_pixel.gif
28.11.2006
Minik kız Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğünce koruma altına alınırken, şüpheli olarak 21 yaşındaki yakın akrabası gözaltına alındı.

Valilik Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü'nden verilen bilgiye göre, D.T., 12 Kasım günü düğün için mahallelerine gelen bir otomobilin tamponuna takılarak yere düştü. Yaralanan D.T.'yi tedavi altına alan Ağrı Devlet Hastanesi doktorları, çocuğun cinsel istismara uğradığını belirledi. Durum Taşlıçay Cumhuriyet Savcılığına bildirildi ve çocuk 15 Kasım'da tekrar Ağrı Devlet Hastanesi'ne getirilerek kontrolden geçirildi. Uzman doktorlar, çocuğun uzun süre cinsel istismara uğradığı yönünde rapor düzenledi.

Gelişmeler üzerine D.T.'nin yakınları ve akrabalarının ifadelerine başvuruldu. Benzer suçlardan sabıkası bulunan yakın akrabası 21 yaşındaki O.T., Cumhuriyet Başsavcısı'nın talimatı ile gözaltına alındı. Minik kız ise Ağrı İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü'ne teslim edildi. Olayla ilgili soruşturmanın sürdürüldüğü bildirildi.


mkcguler 30 Kasım 2006 21:55

pepe yi böyle tehdit etmişler
 
ADNAN KAHVECİ'Yİ UNUTMA


Acar ailesinin Acarkent'teki kaçak villalar ile ilgili Bakanlık bürokratlarını tehdit ettiğini açıklayarak orman talanını gündeme getiren Orman ve Çevre Bakanı Osman Pepe, CNN Türk'te yayınlanan Cafe Siyaset programına konuk oldu.


Kim olursa olsun kaçak yapıların üzerine gideceklerini söyleyen Bakan Pepe ilginç bilgiler verdi. Acarkent'teki kaçak yapılaşmanın üzerine giderken tehdit telefonları aldığını anlatan Bakan Pepe, "Bakanlığın santralinden bağlanan bazı kişiler 'Adnan Kahveci'yi sakın unutma' şeklinde beni tehdit ettiler" dedi.

Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın Başbakanlığı döneminde yakın adamlarından biri olan Adnan Kahveci, Bolu'da geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Özal'ın gözde bakanlarından Adnan Kahveci'nin kendisinin kullandığı aracı ile kapalı yola girdiği açıklanmıştı. Ancak kazadaki sis perdesi hiçbir zaman aralanamadı.

Takip eden polislere kurşun yağdı



Bursa'da, kendisini takip eden polislere ateş açıp biri bayan 2 memuru yaralayan şahıs, çatışmada yaralı olarak ele geçirildi. Bacağından yaralanan bayan polis memuru ile burnundan yaralanan diğer polis memuru tedavi altına alınırken, olay yerinde vurularak etkisiz hale getirilen şahıs kelepçeli halde ikinci ambulansı bekledi.


Emniyet Müdürlüğü'nden alınan bilgiye göre, Organize Suç ve Kaçakçılık Şube Müdürlüğü ekipleri, Kantinciler Odası Başkanı Yücel Okutan'ın 5 okulun kantin ihalesi öncesi tabancayla yaralanması olayının faillerini araştırmaya başladı. Bir duyum üzerine, silahlı saldırganın İstanbul Yolu üzerindeki bir alışveriş merkezinin bovling salonuna geleceğini öğrenen Organize Polisi, burada tertibat aldı. Bovling salonuna gelen 4 kişi, durumdan şüphelenince ticari taksiyle kaçmaya başladı.

Organize Bürosu'nun 2 ekibi İstanbul Yolu'nda takip ettikleri ticari taksideki kişilere dur ihtarında bulundu. Ancak ticari takside bulunan kişilerden birisi Özdilek Kavşağı yakınlarına geldiklerinde polis memurlarına doğru ateş etti. Organize Bürosu'nda görevli 7 yıllık polis memuresi Esra Sabas (29) ayağından, Yahya Kop da (33) burnundan yaralanırken, saldırgan kaçmaya başladı. Bu esnada diğer ekipler ve takviye bölgeye gönderilen ekipler, üzerinden Mustafa G. (30) adına kimlik çıkan silahlı saldırganı ayağından vurarak etkisiz hale getirdi.

Yaralanan polisler Esra Sabas ve Yahya Kop, 112 ambulansıyla götürüldükleri Çekirge Devlet Hastanesi'nde tedavi altına alındı. Polislerin güçlükle etkisiz hale getirildiği ve kelepçeli halde beklettiği Mustafa G. ise ikinci ambulansla Bursa Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı. Polis, olayla ilgili 4 kişiyi gözaltına alırken, soruşturmanın geniş çaplı sürdürüldüğü bildirildi.


kambis 30 Kasım 2006 23:51

Elektronik eşyaları ve robotlarıyla herkesi şaşırtan Japanlor’dan bir ilk daha... Japonların Truman Show filmindeki gibi kapalı dev plajı 'onlar her işten anlar' dedirtecek türden.

Hemen hemen her türlü dahiyane fikirler genelde Japonlardan çıkıyor. JVC, Sony ve Honda gibi markaları, robotları ve diğer elektronik ürünler denilince hep akla Japonya geliyor. Ama bu kez Japon aklı bambaşka bir alanda kendini gösterdi. Biz henüz üstü kapalı otopark yaparken, Japonlar üstü kapalı plaj yapmışlar.

Japonya’nın Miyazaki kentinde bulunan üstü kapalı plaj’ın uzunluğu 300 metre genişliği 100 metre. Okyanus Kubbesi olarak adlandırılan Ocean Dome’un açılır kapanır bir kubbesi bulunuyor. Girişi 50 dolar olan plaj’da yok yok.

Guiness rekorlar kitabına giren üstü kapalı plajın yıl boyu sıcaklığı 30 derece. Ziyaretçiler usta söfçülerin eşliğinde yapay dalgalarla sörf yapma imkanı bulabiliyor, okyanus suyu içinde, oda sıcaklığında çocuklar ve yetişkinler için her şey düşünülmüş. Miyazaki mutfağının iştah açıcı yemekleri ve içecekleri bu servise dahil.





evo 2 Aralık 2006 10:30

ETKİLİ KAR VE YAĞMUR UYARISI

http://www.aa.com.tr/images/stories/KATEGORILER/Turkiye/2006/kar_yagisi_28.jpg

ANKARA - Doğu Karadeniz'in iç kesimleri ve Doğu Anadolu Bölgesi'nde, bugün akşam saatlerine kadar etkisini sürdürecek kar yağışı bekleniyor.
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğünden yapılan açıklamada, kar yağışının, Bayburt, Gümüşhane, Artvin ve Rize'nin iç kesimleri ile Ardahan'da etkili olmasının tahmin edildiği, kar kalınlığının alçak kesimlerde 10-15, yüksek kesimlerde 20-25 santimetre civarında olabileceği kaydedildi.
Kara ulaşımında aksaklıkların yaşanabileceği belirtilen açıklamada, yetkililer ve vatandaşlar, buzlanma ve don olayına karşı tedbirli olmaları konusunda uyarıldı.
Ayrıca, Doğu Karadeniz kıyı şeridinin de bugün öğle saatlerine kadar sağanak yağışın etkisine girmesinin beklendiği bildirildi.
Trabzon'un doğu ilçeleri, Rize ve Artvin'in kıyı ilçelerinde etkili olması beklenen yağışın, su baskınları, taşkın, sel ve heyelan oluşturabileceği belirtilerek, tedbirli olunması uyarısında bulunuldu.

a.a.


iwosky 2 Aralık 2006 13:47

MEDYA HABER
Dünyanın en büyük derbisi : FB - GS
http://www.medyahaber.com/imaj/spacer.gif
Türk futbolunun iki büyük kulübü Fenerbahçe ile Galatasaray arasındaki rekabet dünya futbol literatürüne girerken, dünyadaki derbi karşılaşmalarını inceleyen bir internet sitesi Fenerbahçe-Galatasaray maçına en yüksek puanı vererek, dünyanın en büyük derbisi ilan etti.

''Footballderbies.com'' adlı internet sitesi, dünyanın en ünlü şehir derbilerini sıraladığı listede, Fenerbahçe-Galatasaray derbisini 8.5 puanla ilk sırada gösterdi.


Dünyanın çeşitli ülkelerinden 98 derbi sıralayan internet sitesi, Fenerbahçe-Galatasaray derbisinin ardından 2. sıraya Arjantin'den Boca Juniors-River Plate maçlarını alırken, 3. sırada İskoç Ligi'nin iki tarihi kulübü Celtic ile Glasgow Rangers arasındaki mücadeleye yer verdi.


Türkiye'den Fenerbahçe-Galatasaray derbisinin ilk sırada yer aldığı listede, Beşiktaş-Fenerbahçe arasındaki rekabet ise dünyanın en önemli 12. derbisi seçildi.


Mystic@L 2 Aralık 2006 17:57

Diyarbakır'da -Terör örgütü PKK adına eylem ve faaliyetlerde bulunmak- suçundan müebbet ağır hapis cezasına çarptırılan ve daha sonra Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından affedilen ayaklarından özürlü terörist, serbest kaldıktan sonra terör örgütü adına para toplarken yeniden yakalandı.

1991 yılında Mardin'in Derik ilçesinde Kaymakamlık lojmanı ve İlçe Emniyet Amirliğine yönelik gerçekleşen ve 1 güvenlik görevlisinin yaralandığı saldırının ardından kaçan terör örgütü üyesi Mürşit Aslan, ilçe çıkışındaki çalılık alanda üzerinde 1 adet mavzer marka tüfek ve 1 adet tabanca ile yaralı olarak güvenlik güçlerince yakalandı.

Hakkında Diyarbakır 1 nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinde dava açılan sanık, yapılan yargılamanın ardından -Terör örgütü PKK adına eylem ve faaliyetlerde bulunmak- suçundan müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Çatışmanın ardından yaralı ele geçirilen Aslan, cezaevinde kaldığı süre içerinde ayaklarını kullanamaz hale gelince tekerlekli sandalye kullanmaya başladı.

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e mektup göndererek -af- talebinde bulunan Aslan, özründen dolayı af edilince 13 Nisan 2001 tarihinde serbest bırakıldı.

Cezaevinden çıktıktan bir süre sonra Aslan, bu kez Mardin'de terör örgütü adına komite kurma suçuna karıştı.
Güvenlik güçlerince yakalanan bir örgüt üyesinin ifadeleri doğrultusunda yeniden gözaltına alınan Aslan, yargılandığı Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesince tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

YİNE USLANMADI

Yargılanması devam eden Aslan, Mardin'de beraberinde Abdulkadir Bahçeci, Doğan Bahçeci ve Serdar Gülçin ile terör örgütü PKK adına R.K'den 10 bin YTL talebinde bulundu.

R.K'nin şikayeti üzerine, para teslimatının yapıldığı sırada operasyon düzenleyen jandarma ekipleri, sanıkları suçüstü yakaladı.

Yakalanan şahıslar, R.K'den aldıkları parayı, terör örgütüne gönderilmek üzere Mürşit Aslan'a vereceklerini belirtmesi üzerine Aslan, üçüncü kez yakalanarak hakim karşısına çıkarıldı.

ASLAN'A 7,5 YIL HAPİS CEZASI

Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinde -Örgüte bilerek, isteyerek yardım toplamak- suçundan yargılanan sanıklarla ilgili karar duruşması yapıldı.

Mahkeme heyeti, yaptığı yargılamanın ardından sanık Mürşit Aslan 7.5 yıl, Abdulkadir Bahçeci ve Serdar Gülçin de 3 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Diğer sanık Doğan Bahçeci hakkında da beraat kararı verildi.
A.A


iwosky 3 Aralık 2006 12:47

Fransa başbakanı hesap verecek

Fransa'da yargı, önemli siyasilerin yurt dışında gizli banka hesapları olduğu yolundaki skandalla ilgili Başbakan Dominique de Villepin'in ifadesini alacak.


Başbakanlık, soruşturmayı sürdüren savcının, Villepin'in ifadesini alacağını doğruladı, ancak başbakanın ''sanık'' değil ''şahit'' olarak görüşlerine başvurulacağına dikkati çekti.
Başbakanlık, Villepin'in yargıya güvendiğini ve bu konuda elinden gelen yardımı yapmaktan mutluluk duyacağını açıkladı.
Soruşturmayı sürdüren savcılık, geçen ay Savunma Bakanı Michele Alliot Marie'nin 12 saat süreyle yine ifadesini almıştı.
Soruşturmanın arkaplanı
Fransa'da ismini açıklamayan bir kişi, savcılığa 2004 yılında gönderdiği ihbar mektubunda, sağ ve sol partilerden önemli siyasetçilerin yurt dışında gizli banka hesapları bulunduğunu iddia etmişti.
İddiaya göre bu hesaplardaki paralar, Fransa'nın Tayvan'a 1991 yılında sattığı ve değeri 2,8 milyar doları bulan firkateynler için ödenen komisyonlardı.
Mektubun, 2007 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde, merkez sağda Başbakan Dominique de Villepin ile İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy arasındaki iç hesaplaşma sonucu veya siyasi komplo amacıyla kaleme alındığı ihtimali üzerinde duruluyor.
Villepin, asılsız ihbar mektubundaki iddiaları kullanarak, merkez sağdaki en büyük siyasi rakibi Sarkozy'yi zayıflatmak istemekle suçlanırken, Sarkozy kendisine komplo kurulduğunu ileri sürüyor.


Misafir 3 Aralık 2006 12:54

1 YTL için cinayet işledi
Samsun'da kent içinde sefer yapan dolmuş şoförleri arasındaki yolcu kapma rekabetinde 1 YTL 25 Ykr yüzünden cinayet işlendi

http://www.vatanim.com.tr/pics/clear_pixel.gif
03.12.2006

Dün gece saat 22.00’de Yeni Mahalle semtinde dolmuş şoförü Selçuk Çağlar (24), önündeki yolcuyu aldığı gerekçesiyle meslektaşı Yaşar Kocabıyık (42) ile tartışmaya başladı. Bir ara aracına giden Çağlar, elinde pompalı tüfekle geri döndü ve Kocabıyık’ı başından vurdu. Hastaneye kaldırılan Kocabıyık tüm çabalara rağmen kurtarılamadı. Kavgaya karışan ve ayağından yaralanan Muzaffer Memiş’in (27) ise hayati tehlikesinin bulunmadığı belirtildi. Polis tarafından yakalanan Selçuk Çağlar, “Önümdeki yolcuyu aldı, sinirlerime hakim olamadım. Aramızda daha önceden husumet vardı ve herhangi bir saldırıya uğrarım diye tüfeği aracımda taşıyordum. Herşey bir anlık sinir sonucu oldu” dedi.


iwosky 3 Aralık 2006 13:20

Kayıp sevgililer ölü bulundu

Kkonya’nın Akşehir İlçesi’nde 5 gündür haber alınamayan İnşaat Mühendisi 47 yaşındaki Erol Peker ile birlikte yaşadığı 30 yaşındaki Nihal Sönmez'in, Cankurtaran köyü yakınlarında otomobil ile yuvarlandıkları 3 kilometrelik uçurumun dibinde cesetleri bulundu.

Akşehir ilçesinde yaşayan İnşaat Mühendisi Erol Peker ve sevgilisi 30 yaşındaki Nihal Sönmez, geçen pazartesi günü 42 U 0009 plakalı otomobili kiralayarak, tatil için Antalya’ya gitti. Çarşamba günü döneceklerini söyleyen Peker ve Sönmez’in dönmemesi üzerine, kendilerine ulaşamayan yakınları durumu polis ve jandarmaya bildirdi. Güvenlik güçleri olayla ilgili araştırma başlatırken, Erol Peker’in akrabası Avukat Kasım Özer de dürbünle yol kenarındaki uçurumları taradı. Kasım Özer, dün akşam saatlerinde Akşehir- Yalvaç Karayolu’nun 12'nci kilometresindeki Harlak Mevkii'nde kaza yapan bir aracın parçalarını gördü.

Durumun emniyet güçlerine bildirilmesinin ardından gelen Akşehir İlçe Jandarma Komutanlığı’na bağlı ekiplerin yaptığı incelemede, bir otomobilin 3 kilometrelik uçurumun dibinde olduğu anlaşıldı. Uçurumun dibinde inen ekip, İnşaat Mühendisi Erol Peker ve birlikte yaşadığı Nihal Sönmez’in cesetlerini buldu. Uçuruma yuvarlanan otomobildeki Peker ve Sönmez’in araçtan dışarıya fırladıkları belirlendi.

Gece karanlığında başlatılan çalışma sırasında mühendisin yakınları kazazedelerin sağ olabileceği umuduyla bekledi. Akşehir Belediyesi İtfaiye Müdürlüğü arama kurtarma timi, askerler ve çevreyi bilen Cankurtaran Köyü’ndeki vatandaşların yardımıyla uçurumun dibinden halatlarla güçlükle çıkarılan cesetler, cenaze aracı ile Akşehir Devlet Hastanesi Morgu’na kaldırıldı. Olayla ilgili soruşturmanın sürdürüldüğü bildirildi.



Misafir 3 Aralık 2006 17:03

Özürlüler Günü'nde engellilere akülü sandalye
Adıyaman'da 'Dünya özürlüler günü' çeşitli etkinliklerle kutlandı

http://www.vatanim.com.tr/pics/clear_pixel.gif
03.12.2006

Vali Halil ışık, "Türkiye'de özürlülük daha çok akraba evliliklerinden kaynaklanıyor. Bu konuda dikkatli olunması gerekiyor" dedi. Belediye tarafından alınan 3 akülü sandalye de ihtiyaç sahiplerine dağıtıldı.

Hükümet Meydanı'ndaki Atatürk anıtına çelenklerin konulmasıyla başlayan törenden sonra davul- zurna eşliğinde özürlülerden oluşan bir kortej vali Halil Işık ile birlikte Atatürk Caddesi'nden başlayarak Mimar Sinan Parkı'na kadar yürüdü. Engelli ve Kadınlar Çarşısı'na gelen kalabalık, burada çarşının açılışını yaparak alışveriş dükkanlarını gezdi. Valinin koluna girip ellerindeki bastonlarıyla yürüyen engellilere yol boyunca vatandaşlar alkışlarla ilgi gösterdi.

Vali Halil Işık, Türkiye'de en çok rastlanan özürlülük biçiminin yakın akraba evliliğinden kaynaklandığı belirterek, yakın akraba evliliğinin sakıncaları ve doğum öncesi alınacak ilaçlar konusunda dikkatli olunması uyarısında bulundu.

Anadolu Sakatlar Derneği Başkanı Abidin Harputluoğlu ise, engellilerin kendilerini saklamamaları gerektiğini söyleyerek, "Yetkililere bildirsinler. Derneklere üye olsunlar. Bizler de sıkıntıları bilelim. Araç-gereç ihtiyaçlarının giderilmesi için mücadele ediyoruz" diye konuştu.

BELEDİYEDEN AKÜLÜ SANDALYE

Törenden sonra 9 Eylül Caddesi'ndeki Belediye İş Hanı'nda, Engelliler Koordinasyon Merkezinin açılışı yapılarak, Adıyaman Belediyesi tarafından alınan 3 akülü sandalye ihtiyaç sahibi engellilere dağıtıldı.


Haber: DHA


iwosky 4 Aralık 2006 11:42

Madonna konseri yılbaşı CNBC-e'de
http://www.medyahaber.com/imaj/spacer.gif
Madonna'nın son konser turnesi 'Confessions' 31 Aralık gecesi CNBC-e'de yayınlanacak.

Konserin DVD'si 23 Ocak'ta çıkacak olan bu müzik şölenini kaçırmak istemeyenler CNBC-e'den çok özel görüntülerle izleyebilirler.


Bu yayın o gece ayrıca Hollanda, İspanya, Finlandiya, Almanya ve Yunanistan televizyonlarında da yayınlanacak.


evo 5 Aralık 2006 10:19

KÜRESEL ISINMA VE KITLIK UYARISI

http://www.aa.com.tr/images/stories/KATEGORILER/Bilim_Cevre_Saglik/2009/kuraklik_6.jpg

ANKARA - Bilim adamları, küresel ısınma sonucu daha sıcak bir dünyaya uyum sağlayacak tarımsal ürünler geliştirilmezse, açlık ve kıtlık riskinin artacağı uyarısında bulundular.
Uluslararası Tarım Araştırmaları Danışma Grubu'nun (CGIAR) Washington'da yaptığı yıllık toplantı sırasında bilim adamları, mevcut tarımsal ürün çeşitliliğinin küresel ısınmayla yok olacağını belirterek, yeni yapılan tahminlere göre, Güney Asya'daki buğday mahsulü yarı yarıya azalacak.
CGIAR toplantısında, aralarında mısır, buğday, pirinç ve darının da bulunduğu, yeni sıcak dünyaya uyum sağlayacak ürünlerin geliştirilmesi konusundaki çabaların artırılması gerektiği belirtildi.
Washington'daki toplantılarda bilim adamları ayrıca, çiftliklerden ve ekili alanlardan salınan sera etkisine yol açan gazların azaltılması yolunda önlemlerin ele alındığı bir rapor sunacaklar.
CGIAR üyesi olan ve merkezi Kenya'da bulunan Dünya Tarım ve Ormancılık Merkezi'nden (Icraf) Louis Verchot, sosyal adaletten gıda üretimi teknolojisine kadar her seviyede mücadele edilmesi gereken bir sorundan bahsettiklerini belirterek, yapılan bu olumsuz öngörü nedeniyle büyük çapta insanın zorunlu göçünün ortaya çıkması ve gelişmekte olan ülkelerde geniş çaplı kıtlıkların yeniden görülmesi endişesi taşıdıkları uyarısında bulundu.


lionhead 6 Aralık 2006 15:11




(Alp Akoğlu. TÜBİTAK Bilim ve Teknik, Aralık 2000. Sayfa 28-32)

Doğal kaynakları kullanma konusunda duyarlı olanlarımız, tükettiğimiz ürünlerin geri kazanabilir olmasına özen gösteririz. Ancak, bu ürünlerin geri kazanabilir olması yeterli değil. Bunun için izlenmesi gereken bir süreç var. Öncelikle, bu ürünlerin atıklarının ayrılarak geri kazanım kumbarasına atılması gerekir. Buradan alınan atıklar, fabrikalarda yeni ürünler yapmak için işlenir.
Olaya "evrensel" açıdan baktığımızda, gökadalar da bir bakıma maddenin işlendiği fabrikalardır. Belki burada, üzerlerinde "Geri Kazanım Kumbarası" yazılı büyük kutular yok; ancak, buradaki geri kazanım sürecinin çok verimli biçimde işlediği bir gerçek. Nasıl atık içecek kutularından yenileri üretilebiliyorsa, gökadalarda da patlayıp ölen yıldızların atıklarından yeni yıldızlar meydana geliyor.
Evrensel geri kazanımın başlaması için, evrendeki ilkel maddeden oluşan ilk yıldızların ömrünü tamamlaması gerekiyordu. İlk yıldızların nasıl ortaya çıktığı konusu, ayrıntılarda tartışmalı olmakla birlikte, ana hatlarıyla üzerinde uzlaşılmış durumda. Buna göre. Büyük Patlamanın hemen ardından, Evren, atomların oluşabilmesi için fazla sıcaktı, ilk atomlar, Evrenin ortaya çıkışından yaklaşık 300 bin yıl sonra meydana gelmeye başladı. Artık, sıcaklık elektronların ve çıplak atom çekirdeklerinin bir araya gelerek hidrojen ve başka hafif atomları oluşturması için uygundu. Atom yoğunluğunda, yani birim hacme düşen atom sayısında oluşan küçük (yaklaşık 100 000'de bir) iniş çıkışları, bugün, mikrodalga fon ışıması olarak gözleyebiliyoruz.
http://www.haberbilgi.com/bilim/astronomi/egk2.jpg İlk gökadalar ve onların içerdiği yıldızlar, evrendeki bu ilkel maddenin kütleçekiminin etkisiyle belli merkezlerde çökmesiyle oluştular. Her ne kadar. Hubble Uzay Teleskopu sayesinde artık Evrenin neredeyse "kenarını" görebiliyor olsak da. ilk gökadaların Büyük Patlama'dan ne kadar sonra oluştuğunu tam olarak bilmiyoruz. Hubble'ın görüntülediği garip görünüşlü bir çok ilkel gökadanın. Evrenin yaşının 10'da birinden daha genç olduğu sanılıyor. Gördüğümüz kadarıyla. Evren yaklaşık bir milyar yaşındayken de gökadalar en azından biçim olarak şimdikilere benziyordu. Her biri. yakınımızda gözlediğimiz yaşlı gökadalardaki gibi milyarlarca yıldız içeriyordu.
Eğer bir yıldızın kütlesini biliyorsak, onun ne kadar süreyle parlayacağını yaklaşık olarak hesaplayabiliriz. Bunun yanında, büyük bir gaz bulutundan değişik kütlelerde ne kadar yıldız oluşabileceğini de bulabiliriz. Bu kütle-sayı dağılımını bir grafiğe dönüştürdüğümüzde, şaşırtıcı düzgünlükte bir eğri ortaya çıkıyor. Ayrıca bu eğri. küçük kütleli yıldızların sayısının, büyük kütlelilere oranla çok daha fazla olduğunu söylüyor. Grafiğe bakarak, bir bulutsudan hangi kütleden kaç yıldız oluşacağını görebiliyoruz.
Gökadanın geri kazanım kumbarası yıldızların artıklarıyla doludur. Geri kazanım kumbarasının nasıl dolduğunu anlamak için. hangi kütledeki yıldızın ne kadar süreyle parlayacağını bilmemiz gerekir. Bir yıldızın, insan ömrünün en azından 10 bin katı kadar yaşar. Bu nedenle, bir yıldızın yaşını doğrudan ölcemeyiz. Bunun yerine, yıldızın ömrünü bulabilmek için, onun nükleer yakıtını ne kadar hızlı tükettiğini hesaplamamız gerekir. Daha 1930'lu yıllarda, hakkında neredeyse hiçbir bilgimizin olmadığı yıldız evrimi, günümüzde iyi anlaşılmış durumda. Kütle-yıldız ömrü ilişkisine gelince, büyük kütleli yıldızlar, küçük kütlelilere göre çok daha az yaşarlar. Bu bir çelişki gibi görünse de, nedenini anlamak zor değil. Yıldızın kütlesi ne kadar fazlaysa, nükleer tepkimelerin meydana geldiği yıldızın merkezi o kadar yüksek basınç altında ve sıcak olur. Bu sayede, tepkimeler çok büyük hızlarda gerçekleşir.
Kütle-sayı grafiğini, yıldız evrimi kuramıyla birleştirdiğimizde, hangi kütledeki yıldızın ne kadar süre parlayacağını bulabiliriz. Bu aslında şu anlama da geliyor: "Marketimizde" kaç çeşit geri kazanılabilir ürün bulunduğunu istatistiksel olarak bulabiliyoruz. Yani, onları kullanmaya başladıktan ne kadar sonra geri kazanım kumbarasına gireceklerini biliyoruz.
Gezegenimizde, atıklarımızın yaklaşık % 10 gibi küçük bir oranını geri kazanıyoruz. Üstelik bu % 10. hem üretimin tüm aşamalarındaki geri kazanımı, hem de tüketimden sonraki geri kazanımı içeriyor. Bir düşünürsek, evlerimizdeki çöplerin ne kadarı yeniden değerlendiriliyor: Çok azı. Geri kazanım daha çok fabrikalarda üretim sırasında yapılıyor.
Evrenin genelini ele aldığımızda, geri kazanım işleminin çok iyi çalıştığını söyleyebiliriz. Buradaki maddenin yaklaşık %90'ının yeniden kullanıldığı düşünülüyor. Bir kere, kullanılan maddenin depolanması gibi bir sorun yok. Gökadalardaki yıldızlararası ortamda yeterince boş yer var. Gökadalar, evrensel çöplerin hem üretildiği, hem de yeniden değerlendirildiği yerler. Ölen yıldızlardan uzaya saçılan madde, eninde sonunda bir başka yıldızı oluşturmak üzere, buradaki molekül bulutlarında değerlendiriliyor. Tüm geri kazanım süreci içinde, en az anlaşılan bölümün bu olmasına karşılık, gözlemler, bu aşamanın çok verimli bir biçimde gerçekleştiğini gösteriyor.
http://www.haberbilgi.com/bilim/astronomi/egk3.jpg
Hubble Uzay Teleskopu'yla çekilen bu fotoğraflar, bulutsunun bir bölümünün görünür dalga boyundaki (solda) ve buradan alınan bir ayrıntının kızılötesi dalga boyundaki görüntüleridir. Bulutsu, içindeki genç yıldızların gazı iyonlaştırması sayesinde parlar.
Yoğun gaz ve toz bulutlarının, kendi kütle çekimlerinin etkisiyle çökerek yıldızları oluşturduğunu biliyoruz. Bir yıldız, nükleer yakıtını tükettiğinde, geride onun kütlesinin bir bölümü de geri kazanılamayan madde olarak kalır. Bu madde yıldızın başlangıçtaki kütlesine bağlı olarak bir beyaz cüce. bir nötron yıldızı ya da bir kara delik olabilir.

Üretim Aşaması

Yıldızlararası ortamda bulunan madde, gaz ve tozun bir karışımıdır. Buradaki gazın büyük bölümünü hidrojen oluşturur. Hidrojen, sıcak bulutsularda genellikle atom (H): soğuk (100 Kelvin'in altında) bulutsulardaysa gaz (H2) halinde bulunur. Yıldızlararası ortamda bulunan tozsa. bildiğimiz tozdan çok daha küçük parçacıklardan meydana gelir. Bu toz taneleri daha çok bir dumanı oluşturan parçacıkların büyüklüğündedir. Ancak, bu küçük parçacıklar yine de molekül olarak adlandırılmayacak kadar çok atom içerirler.
Yıldızlararası ortamda bulunan madde, yıldızlardan kaynaklanan görünür ve morötesi ışımayı soğurur. Bu nedenle, maddenin yoğun olduğu bölgeler, gökyüzünde daha karanlık görünür. Samanyolu kuşağı üzerinde karanlık görünen bölgeler, yıldızlararası maddenin yoğun olarak bulunduğu yerlerdir. Samanyolu'na karanlık bir yerden bakarsanız, onun parçalı göründüğünü fark edersiniz. Aslında, Samanyolu'nun kollarıyla aramızda yer alan karanlık bulutsulardan dolayı bu bölgeler karanlık görünmektedir.
Yoğun karanlık bulutsular, yakınlarında parlayan bir yıldız onları ısıtılmadıkları sürece çok soğukturlar. Buradaki soğuk gazlar, yıldız oluşumu için ideal yerlerdir. Soğuk olmaları önemli: çünkü, gazların önemli bir özelliği de ısıtıldıkça basınçlarının artmasıdır. Bu nedenle soğuk bir gazı sıkıştırmak daha kolaydır. Bir bulutsudan yıldızların oluşabilmesi için de bulutsuyu oluşturan maddenin parçacıkları arasındaki kütleçekiminin gazın basıncına galip gelmesi gerekir. Bu nedenle, yıldızların oluşması için en uygun ortamlar, soğuk ve yoğun bulutsulardır.
Gökadamızda, yıldızlararası ortamda bulunan soğuk gazın büyük bölümü dev molekül bulutları denen bulutsularda bulunur. Bu oluşumların nasıl ortaya çıktıklarının ayrıntısı çok iyi bilinmese de, basit bir anlatımla, süpernovalar gibi büyük patlamalar. kütleçekimi ve basınç birlikte bu bulutların oluşumunda rol oynuyorlar.
Bulutun içindeki gazın yoğunluğu, çevresindeki yıldızlardan gelen morötesi ışınımı engellemeye başladığında. H atomları birleşerek. H2 'yi. yani hidrojen molekülünü, oluşturur. Bu molekül bulutlarında meydana gelen çalkantılar, belli bölgelerdeki homojenliğin bozulmasına: bu da bulutsuda topaklaşmaya yol açar. To-paklaşmanın olduğu yerler kütleçekiminin etkisiyle yeterince sıkıştığında, merkezlerindeki basınç ve sıcaklık -ki bu sıcaklık bir milyon dereceyi aşar - nükleer tepkimeleri başlatabilir. İşte, bu kendi kendine oluşmuş devasa nükleer reaktörlere yıldız diyoruz.
http://www.haberbilgi.com/bilim/astronomi/egk4.jpg
Avcı Takımyıldızı. Avcı'nın kemerini oluşturan (çapraz dizili üç yıldız) yıldızların sağ altında yer alan Orion Bulutsusu, çıplak gözle bile görülebilir. Burası, yakınımızda yer alan önemli yıldız fabrikalarından biridir. Radyo ve kızılötesi görüntülemenin gökbilimde kullanımından önce, bölgedeki molekül bulutlarının bu kadar yaygın olduğu bilinmiyordu. Ortadaki ve sağdaki görüntüler, molekül bulutundaki karbonmonoksitin radyo ve kızılötesi dalga boylarında çekilmiş fotoğraflarıdır.
Bir dev molekül bulutu, yüz bin güneş kütlesiyle bir milyon güneş kütlesi arasında değişen kütlede maddeye sahip olabilir. Eğer, bu bulutlardaki gazın tamamı yıldıza dönüşebilseydi. her bir bulut bir milyon yıldız üretebilirdi. Samanyolu'ndaki dev molekül bulutlarının kesin sayısı bilinmemekle birlikte, sayılarının en azından 50 olduğu sanılıyor. Bu bulutların pek azı bizim üzerinde çalışabileceğimiz kadar yakınımızda yer alıyor. Bunlardan bize en yakın olanı. 1300 ışık yılı uzaktaki Orion Bulutsusu'dur. Orion gibi bulutsuların yapılarını inceleyerek, dev molekül bulutlarının özelliklerini anlayabiliyoruz.

Çöpleri Toplayanlar

Gökadalarda, yıldız oluşumuna yardımcı olan bazı etkiler vardır. Bunlardan en önemlileri süpernova patlamalarıdır. Süpernovalar, çok büyük patlamalarla oluşurlar. Öyle ki, patlamanın yarattığı şok, çevrelerindeki yıldızlararası maddeyi bir kar makinesi gibi süpürür. Bu süpürme işlemi, ortamdaki maddeyi bir basınç altına sokar ve maddenin belli yerlerde yoğunlaşarak çökmeye başlamasını tetiklemiş olur.
Bir süpernova. patlamadan önce sahip olduğundan çok daha fazla miktardaki maddeyi sürükleyebilir. Örneğin, 10 güneş kütlesindeki bir yıldız, santimetre küpe ortalama 10 hidrojen atomunun düştüğü bir ortamda patladığında, yarattığı şok dalgası 60 ışık yılı uzaklığa kadar ulaşır. Bu şok dalgası yaklaşık 8 000 güneş kütlesindeki maddeyi sürükleyebilir. Olaya geri kazanım yönünden baktığınızda, Süpernova patlamaları, işin "çöp toplama" bölümünü üstlenmiş oluyor.
Bir süpernova patlaması görüntüsüne baktığımızda onun yarattığı etkiyi hemen görebiliriz. Vela Bulutsusu bunun güzel bir örneğidir. Bu bulutsudaki gazların bir süpernova patlamasıyla itildiği açıkça ortada. Bulutsudaki kavisli yapıya baktığımızda, en azından bir süpernova patlamasının ürünü olduğu anlaşılıyor. Bulutsudaki sürüklenmiş gaz ve toz. yıldız oluşumu için kusursuz hammadde durumunda. Bu bulutsudan oluşacak yeni yıldızların büyük kütleli olanları da bir gün süpernova olarak patlayacak. Böylece, onlar da kendilerini doğuran bulutsuyu sürükleyerek yeni yıldızların oluşumuna zemin hazırlayacaklar. Bu döngü, bulutsudaki madde, kahverengi ve beyaz cüceler, nötron yıldızları ve kara delikler gibi geri kazanılamayan maddeye dönüştüğünde sona erecek.
http://www.haberbilgi.com/bilim/astronomi/egk5.jpg Süpernova örneği, yıldız oluşumunu, özellikle de yarattığı yüksek basınçla büyük kütleli yıldızların oluşumunu tetikleyen mekanizmalardan en önemlisi. Bu büyük kütleli yıldızlar, hidrojen gazını iyonize eden yüksek enerjili ışıma yaparlar. Bu ısınmış ve iyonlaşmış gaz. gökyüzünde, parlak bulutsular olarak görünür. Genellikle, iyonlaşmış gazın bulunduğu bölgelerin sınırlarındaki basınç, çevresindeki yıldızlararası ortama göre daha yüksektir. Basınçtaki bu fark, iyonlaşmış bölgenin yakınındaki gazın sıkışmasına yol açar. Bu nedenledir ki. yıldız oluşumu büyük oranda iyonlaşmış bölgelerin kenarlarında gerçekleşir.
Yıldız oluşumunu tetikleyen mekanizmalar arasında, süpernova patlamalarından çok daha etkili ancak daha ender görülen bir mekanizma daha var: Gökada çarpışmaları. Gökadamız Samanyolu büyük olasılıkla Andromeda Gökadası'yla çarpışacak. Andromeda, Samanyolu gibi, Yerel Gökada Kümesi'nin üyesi ve bize de en yakın gökada. Çarpışma gerçekleştiğinde, yıldız oluşum hızında büyük bir "patlama" gerçekleşecek. Bu çarpışmanın gerçekleşmesine daha milyarlarca yıl var. Ancak, bir çarpışmanın nasıl bir etki yaratacağını, canlı olarak izleme şansımız var. Şu an gökyüzünde çarpışmakta olan iki gökada var. Bu gökadalar. XGC 4038 ve NGC 4039 katalog numaralarına sahipler. İkiliye Anten Gökadaları da deniyor. Çünkü, çarpışma sonucu antene benzer bir şekil almışlar.
Aslında, bir gökada çarpışması, tam olarak düşündüğümüz anlamda bir çarpışma değildir. Yıldızlar arasındaki uzaklıklar o kadar fazladır ki. milyarlarca yıldız içeren gökadalarda, yıldızlar neredeyse hiç çarpışmaz. Ancak, her iki gökada da yıldızlararası ortamda bulunan maddenin karşılaşması, yıldız oluşumu için muazzam tetikleyici bir mekanizma oluşturur.
http://www.haberbilgi.com/bilim/astronomi/egk6.jpg
Gezegenimsi bulutsular, Güneş benzeri bir yıldızın kırmızı dev aşamasından sonra dış katmanlarını uzaya savurmasıyla oluşur. Gezegenimsi bulutsular ve Eta Carina gibi patlayarak yıldızlararası ortama madde fırlatan yıldızlar, yıldız fabrikaları için önemli miktarda gaz ve toz içeren hammaddeyi sağlamış olurlar. Süpernova patlamalarıysa çok güçlü patlamalardır ve yeni yıldızlara hammadde sağlamanın yanında, molekül bulutlan üzerinde yarattıkları basınçla yıldız oluşumunda önemli rol oynarlar.
Süpernova patlamaları ve güçlü yıldız rüzgarları, çevredeki maddeyi iterken, yeni doğmuş yıldızlar kendilerini yıkımdan kurtarmak için çabalarlar. Genç yıldızlar, yaydıkları yüksek enerjili fotonlarla, bu baskıya dayanırlar. Hubble Uzay Teleskopu sayesinde, yıldızlararası ortamdaki güçlü rüzgarlara dayanmaya çalışan yıldızları görebiliyoruz.

Tozlu Fabrikalar

Yıldızlar ve yıldız rüzgarları, atıkların yeniden yıldız hammaddesi yapmak için "mikroskobik" olarak işlenmesinden sorumlu. Yıldız evrimi sırasında, nükleer tepkimler sonucu oluşan başka atık maddeler de var. Daha önce de değindiğimiz gibi, yıldız evrimi, yıldız fiziğinin öteki branşları arasında en iyi anlaşılmış olanı. Bu sayede, yıldız evriminin her aşamasında ne zaman ve ne kadar maddenin üretildiğini: ne kadarının yeniden kullanıldığını biliyoruz. Ne var ki, gerek bir insanın atığı gerekse bir yıldızınki olsun; sorun geri kazanılacak maddenin nereye atılacağı.
Yıldızlar, ilginç biçimli rüzgarlarla gaz ve toz fırlatmayı çok severler. Bu yıldız parlamaları çok güzel görüntüler sunsa da onların özelliklerini hesaplamak çok zordur. Bu çok küçük ölçekli parlamaların örneklerini Güneş'e bakarak görebiliyoruz. Geri kazanım kumbarasına katkıda bulunan bir başka madde akışı da gezegenimsi bulutsular yoluyla olur. Güneş benzeri bir yıldız, nükleer yakıtını tükettikten sonra kırmızı dev olur. Kırmızı dev aşamasında çok genişleyen yıldız, daha sonra dış katmanlarını uzaya savurur ve geriye bir beyaz cüce kalır. Bu beyaz cüce, herhangi bir enerji kaynağına sahip olmadığından, sadece önceki sıcaklığıyla parlar. Yıldızın savurduğu madde, gezegenimsi bulutsu halini alır.
Gezegenimsi bulutsular, süpernova patlamaları kadar şiddetli patlamalar olmasalar da, yıldızlararası ortamın zenginleştirilmesindeki payları hiç de az değil. Bu zenginleşmenin önemi büyük. Çünkü, başlangıçta hidrojen ve daha az miktarda helyumdan başka element içermeyen Evren bu sayede daha ağır elementlere sahip oldu. Böylece. gezegenlerin ve yaşamın oluşumu için de zemin hazırlandı.
http://www.haberbilgi.com/bilim/astronomi/egk7.jpg
20 000 ışık yılı ötede yer alan NGC 3603'ün Hubble'dan alınan görüntüsü, evrensel geri kazanım sürecini tüm aşamalarıyla gösteriyor. 1 ve 2: Gaz ve tozdan oluşan yoğun, karanlık molekül bulutları, yeni yıldızlar oluşturmak için ateşli bir biçimde yıldızlararası maddeyi işliyorlar. 3: Tüketim aşaması. Burada genç yıldızlar güçlü bir biçimde parlıyorlar. Küme, yaydığı güçlü ışınımla çevresindeki maddeyi itiyor. 4: Orion Bulutsusu 'ndakine benzer iki yeni oluşmuş yıldızı çevreleyen küresel salım bulutsuları. Bu bulutsular, belki gezegenleri oluşturacaklar. Ancak, yukarıdaki kümeden kaynaklanan ışınım bu yıldızların çevresindeki gazı süpürebilir. 5: Adını gökbilimci Şart ***'tan alan *** kümeleri. Bu karanlık bulutlar, gelecekte yıldız üreten fabrikalarda hammadde olarak kullanılacak. 6: Ölmekte olan bir yıldız, yıldızlararası ortama madde fırlatıyor. Bu madde ve başkaları, daha sonra yeni yıldızlar oluşturmak üzere biriktirilecek. Sher 25 olarak adlandırılan ve 120 güneş kütleli yıldız yaklaşık 500 000 yıl sonra süpernova olarak patlayacak. Bu durumda bulutsuda yıldız oluşumunda yeni bir dönem başlayacak.
Daha önce de değindiğimiz gibi, toz, geri dönüşüm işleminde kritik bir role sahip. Toz, yıldızların oluştuğu bölgeleri, yüksek enerjili fotonlara karşı korur. Bunun yanında, tozun hidrojen gazının (H2) oluşumunda da payı var. Normalde, yıldızlararası ortamdaki gibi düşük yoğunluktaki bir ortamda, iki hidrojen atomunun birleşecek kadar yakınlaşabilip bir hidrojen gazı molekülünü oluşturması çok zordur. Toz, burada devreye girer. Hidrojen atomları, toz parçacıklarının yüzeylerine tutunabilir. Yüzeyde buluşan iki hidrojen atomu, birleşerek hidrojen gazını oluşturur. Gaz haline dönüşen hidrojen, anında tozun yüzeyinden kopar. Toz molekülleri, molekül hidrojenin oluşumunda: dolayısıyla da yıldız oluşumunda bir katalizör görevi görür.

Çevresel Etkiler

Geri kazanımın çevresel etkisi, toplumumuzda tartışılır durumda. Çünkü, bunların uzun dönemli etkleri pek değerlendirilmiş değil. Örneğin, günümüzde, meyve suyu satın alırken en çevreci yaklaşımın, içmeye hazır olanını tercih etmek olduğunu düşünebiliriz. Gerçekte, en iyisi, meyve suyunu konsantre olarak almaktır. Çünkü, meyve suyunu konsantre etmek için harcanan yakıt miktarı, içmeye hazır olanının hazırlaması için gereken suyu ve hazır meyve suyunu marketlere taşımak için harcanan yakıt miktarından çok daha azdır.
Yıldızlararası. geri kazanım işlemleri de benzer biçimde çalışır. Örneğin, çok genç yıldızlardan kaynaklanan madde fışkırmalarının geri kazanım karışımındaki rolüne bakalım. Bu fışkırmalar, yıldızlararası ortamda onlarca ışık yılı uzaklıklara kadar ilerleyebiliyor. Bu fışkırmalar, uzun ve dar bir hatta ilerler. Bu nedenle, onların yıldızlararası ortamda çok küçük bir hacim kapladığını düşünebiliriz. Gerçekte, bu fışkırmalar, sandığımızdan çok daha büyük bir hacmi etkiler. Peki nasıl?
Molekül bulutlarının kendi ağırlıklarıyla çökebilmeleri için. dışarıdaki kinetik basıncı yenmeleri gerektiğini biliyoruz. Ölçümler gösteriyor ki, bu kinetik basınç, gaz basıncı olarak ele alındığında, tahminlerin çok üzerinde çıkıyor. Bu fazladan basınç için en iyi açıklama, molekül bulutlarındaki manyetik türbülans.
Bu, doğruluğu ölçümlerle de kanıtlanan ilginç bir öykü. Tek sorun, öykünün gerçek olabilmesi için, bilgisayar canlandırmaları gösteriyor ki, bir şeylerin manyetik alanı çok şık bir biçimde ve çok büyük ölçekte karıştırması gerekiyor. İşte, bu, genç yıldızlardan kaynaklanan dev fışkırmalar olmalı. Bu sayede, yıldız oluşumunun günümüzdeki hızı da açıklanmış oluyor.
Konuyu geniş açıda ele alırsak, insanların yaptıkları devasa yapılar bile zamanla doğa tarafından parçalanır. Doğanın sadece bizim yaptıklarımızı değil; kendi kendini parçaladığı gerçeği bizim için belki bir teselli olabilir. Dev geri kazanım fabrikaları olan molekül bulutları için de durum farklı değil. Kendi yaptıklarını kendilerinin meydana getirdiği etkiler bozarlar. Ama, bunun gerçek anlamda bir bozulma olduğunu öne sürmek yanlış olur. Çünkü, her yıkım, döngünün bir aşaması. Yeryüzünde de olduğu gibi. geniş ölçekte de bu işlemler, kullanılabilir kaynaklar tükenene değin sürecek.

Alp Akoğlu

Kaynaklar
Goodman, A. A., Recycling in thc Universe, Sky & Telescope. Kasım 2000
Petersen, C.C., The Lives of Stars, Sky & Telescope, Eylül 1999
Space Telescope Science Institute İnternet sayfaları (http://www.stsci.edu)


evo 7 Aralık 2006 16:15

ASKERİ HELİKOPTER DÜŞTÜ: 1 ŞEHİT

http://www.aa.com.tr/images/stories/KATEGORILER/Turkiye/2009/helikopter_kazasi_2.jpg

TUNCELİ - Bingöl'de askeri bir helikopterin düşmesi sonucu ilk belirlemelere göre 1 asker şehit oldu, 5 asker yaralandı.
Genç ilçesi Yazıkonak köyü yakınlarında bir askeri helikopter, henüz belirlenemeyen nedenle düştü.
Kazada, ilk belirlemelere göre 1 askerin şehit olduğu, 5 askerin de yaralandığı öğrenildi.

a.a.


virtuecat 7 Aralık 2006 22:44

İşte, yazar Orhan Pamuk’un, 2006 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanması nedeniyle verdiği ‘Babamın Bavulu’ başlıklı Türkçe konferansının tam metni:

Babamın Bavulu
Ölümünden iki yıl önce babam kendi yazıları, el yazmaları ve defterleriyle dolu küçük bir bavul verdi bana. Her zamanki şakacı, alaycı havasını takınarak, kendisinden sonra, yani ölümünden sonra onları okumamı istediğini söyleyiverdi.

“Bir bak bakalım,” dedi hafifçe utanarak, “işe yarar bir şey var mı içlerinde. Belki benden sonra seçer, yayımlarsın.”





Benim yazıhanemde, kitaplar arasındaydık. Babam acı verici çok özel bir yükten kurtulmak isteyen biri gibi, bavulunu nereye koyacağını bilemeden yazıhanemde bakınarak dolandı. Sonra elindeki şeyi dikkat çekmeyen bir köşeye usulca bıraktı. İkimizi de utandıran bu unutulmaz an biter bitmez ikimiz de her zamanki rollerimize, hayatı daha hafiften alan, şakacı, alaycı kimliklerimize geri dönerek rahatladık. Her zamanki gibi havadan sudan, hayattan, Türkiye’nin bitip tükenmez siyasi dertlerinden ve babamın çoğu başarısızlıkla sonuçlanan işlerinden, çok da fazla kederlenmeden, söz ettik.

Bu bavul benim için geçmişten ve çocukluk hatıralarımdan çok şey taşıyan tanıdık ve çekici bir eşyaydı, ama şimdi ona dokunamıyordum bile. Niye? Elbette ki bavulun içindeki gizli yükün esrarengiz ağırlığı yüzünden.

Babam gittikten sonra bavulun etrafında birkaç gün ona hiç dokunmadan aşağı yukarı yürüdüğümü hatırlıyorum. Küçük, siyah, deri bavulu, kilidini, yuvarlak kenarlarını ta çocukluğumdan biliyordum. Babam kısa süren yolculuklara çıkarken ve bazen de evden iş yerine bir yük taşırken taşırdı onu. Çocukken bu küçük bavulu açıp yolculuktan dönen babamın eşyalarını karıştırdığımı, içinden çıkan kolonya ve yabancı ülke kokusundan hoşlandığımı hatırlıyordum. Bu bavul benim için geçmişten ve çocukluk hatıralarımdan çok şey taşıyan tanıdık ve çekici bir eşyaydı, ama şimdi ona dokunamıyordum bile. Niye? Elbette ki bavulun içindeki gizli yükün esrarengiz ağırlığı yüzünden.

Babamın büyük bir kütüphanesi vardı, gençlik yıllarında, 1940’ların sonunda, İstanbul’da şair olmak istemiş, Valéry’yi Türkçe’ye çevirmiş, ama okuru az, yoksul bir ülkede şiir yazıp edebi bir hayatın zorluklarını yaşamak istememişti.

Bu ağırlığın anlamından söz edeceğim şimdi. Bir odaya kapanıp, bir masaya oturup, bir köşeye çekilip kağıtla kalemle kendini ifade eden insanın yaptığı şeyin, yani edebiyatın anlamı demek bu.

Babamın bavuluna dokunup onu bir türlü açamıyordum, ama içindeki defterlerin bazılarını biliyordum. Bazılarına bir şeyler yazarken babamı görmüştüm. Bavulun içindeki yük ilk defa duyduğum bir şey değildi. Babamın büyük bir kütüphanesi vardı, gençlik yıllarında, 1940’ların sonunda, İstanbul’da şair olmak istemiş, Valéry’yi Türkçe’ye çevirmiş, ama okuru az, yoksul bir ülkede şiir yazıp edebi bir hayatın zorluklarını yaşamak istememişti. Babamın babası -dedem- zengin bir işadamıydı, babam rahat bir çocukluk ve gençlik geçirmişti, edebiyat için, yazı için zorluk çekmek istemiyordu. Hayatı bütün güzellikleriyle seviyordu, onu anlıyordum.

Asıl korkum, bilmek, öğrenmek bile istemediğim asıl şey ise babamın iyi bir yazar olması ihtimaliydi.

Beni babamın bavulunun içindekilerden uzak tutan birinci endişe tabii ki okuduklarımı beğenmeme korkusuydu. Babam da bunu bildiği için tedbirini almış, bavulun içindekileri ciddiye almayan bir hava da takınmıştı. Yirmi beş yıllık bir yazarlık hayatından sonra bunu görmek beni üzüyordu. Ama edebiyatı yeterince ciddiye almadığı için babama kızmak bile istemiyordum… Asıl korkum, bilmek, öğrenmek bile istemediğim asıl şey ise babamın iyi bir yazar olması ihtimaliydi. Babamın bavulunu asıl bundan korktuğum için açamıyordum. Üstelik nedeni kendime açıkça söyleyemiyordum bile. Çünkü babamın bavulundan gerçek, büyük bir edebiyat çıkarsa babamın içinde bir bambaşka adam olduğunu kabul etmem gerekecekti. Bu korkutucu bir şeydi. Çünkü ben o ilerlemiş yaşımda bile babamın yalnızca babam olmasını istiyordum; yazar olmasını değil.

Biz yazarların taşları kelimelerdir. Onları elleyerek, birbirleriyle ilişkilerini hissederek, bazen uzaktan bakıp seyrederek, bazen parmaklarımızla ve kalemimizin ucuyla sanki onları okşayarak ve ağırlıklarını tartarak kelimeleri yerleştire yerleştire, yıllarca inatla, sabırla ve umutla yeni dünyalar kurarız.

Benim için yazar olmak, insanın içinde gizli ikinci kişiyi, o kişiyi yapan alemi sabırla yıllarca uğraşarak keşfetmesidir: Yazı deyince önce romanlar, şiirler, edebiyat geleneği değil, bir odaya kapanıp, masaya oturup, tek başına kendi içine dönen ve bu sayede kelimelerle bir yeni alem kuran insan gelir gözümün önüne. Bu adam, ya da bu kadın, daktilo kullanabilir, bilgisayarın kolaylıklarından yararlanabilir, ya da benim gibi otuz yıl boyunca dolmakalemle kağıt üzerine, elle yazabilir. Yazdıkça kahve, çay, sigara içebilir. Bazen masasından kalkıp pencereden dışarıya, sokakta oynayan çocuklara, talihliyse ağaçlara ve bir manzaraya, ya da karanlık bir duvara bakabilir. Şiir, oyun ya da benim gibi roman yazabilir. Bütün bu farklılıklar asıl faaliyetten, masaya oturup sabırla kendi içine dönmekten sonra gelir. Yazı yazmak, bu içe dönük bakışı kelimelere geçirmek, insanın kendisinin içinden geçerek yeni bir alemi sabırla, inatla ve mutlulukla araştırmasıdır. Ben boş sayfaya yavaş yavaş yeni kelimeler ekleyerek masamda oturdukça günler, aylar, yıllar geçtikçe, kendime yeni bir alem kurduğumu, kendi içimdeki bir başka insanı, tıpkı bir köprüyü ya da bir kubbeyi taş taş kuran biri gibi ortaya çıkardığımı hissederdim. Biz yazarların taşları kelimelerdir. Onları elleyerek, birbirleriyle ilişkilerini hissederek, bazen uzaktan bakıp seyrederek, bazen parmaklarımızla ve kalemimizin ucuyla sanki onları okşayarak ve ağırlıklarını tartarak kelimeleri yerleştire yerleştire, yıllarca inatla, sabırla ve umutla yeni dünyalar kurarız.

https://www.msxlabs.org/forum/254793.jpg


Bütün hayatımı verdiğim yazarlık işinde benim için en sarsıcı duygu, beni aşırı mutlu eden kimi cümleleri, hayalleri, sayfaları kendimin değil bir başka gücün bulup bana cömertçe sunduğunu zannetmem olmuştur.

Benim için yazarlığın sırrı, nereden geleceği hiç belli olmayan ilhamda değil, inat ve sabırdadır. Türkçe’deki o güzel deyiş, iğneyle kuyu kazmak bana sanki yazarlar için söylenmiş gibi gelir. Eski masallardaki, aşkı için dağları delen Ferhat’ın sabrını severim ve anlarım. ‘Benim Adım Kırmızı’ adlı romanımda, tutkuyla aynı atı yıllarca çize çize ezberleyen, hatta güzel bir atı gözü kapalı çizebilen İranlı eski nakkaşlardan söz ederken yazarlık mesleğinden, kendi hayatımdan söz ettiğimi de biliyordum. Kendi hayatını başkalarının hikâyesi olarak yavaş yavaş anlatabilmesi, bu anlatma gücünü içinde hissedebilmesi için, bana öyle gelir ki, yazarın masa başında yıllarını bu sanata ve zanaata sabırla verip, bir iyimserlik elde etmesi gerekir. Kimine hiç gelmeyen, kimine de pek sık uğrayan ilham meleği bu güveni ve iyimserliği sever ve yazarın kendini en yalnız hissettiği, çabalarının, hayallerinin ve yazdıklarının değerinden en çok şüpheye düştüğü anda, yani hikâyesinin yalnızca kendi hikâyesi olduğunu sandığı zamanda, ona içinden çıktığı dünya ile kurmak istediği alemi birleştiren hikâyeleri, resimleri, hayalleri sanki sunuverir. Bütün hayatımı verdiğim yazarlık işinde benim için en sarsıcı duygu, beni aşırı mutlu eden kimi cümleleri, hayalleri, sayfaları kendimin değil bir başka gücün bulup bana cömertçe sunduğunu zannetmem olmuştur.

Yazar olmamda paşalardan ve din büyüklerinden çok, evde dünya yazarlarından söz eden bir babamın olmasının payını elbette hiç aklımdan çıkarmazdım.

Babamın çantasını açıp defterlerini okumaktan korkuyordum, çünkü benim girdiğim sıkıntılara onun asla girmeyeceğini, yalnızlığı değil arkadaşları, kalabalıkları, salonları, şakaları, cemaate karışmayı sevdiğini biliyordum. Ama sonra başka bir akıl yürütüyordum: Bu düşünceler, çilekeşlik ve sabır hayalleri benim hayat ve yazarlık deneyimimden çıkardığım kendi önyargılarım da olabilirdi. Kalabalığın, aile hayatının, cemaatin ışıltısı içinde ve mutlu cıvıltılar arasında yazmış pek çok parlak yazar da vardı. Üstelik babam, çocukluğumuzda, aile hayatının sıradanlığından sıkılarak bizi bırakmış, Paris’e gitmiş, otel odalarında -başka pek çok yazar gibi- defterler doldurmuştu. Bavulun içinde o defterlerin bir kısmının olduğunu da biliyordum, çünkü bavulu getirmeden önceki yıllarda babam hayatının o döneminden bana artık söz etmeye de başlamıştı. Çocukluğumda da söz ederdi o yıllardan, ama kendi kırılganlığını, şair-yazar olma isteğini, otel odalarındaki kimlik sıkıntılarını anlatmazdı. Paris kaldırımlarında nasıl sık sık Sartre’ı gördüğünü anlatır, okuduğu kitaplar ve gördüğü filmlerden çok önemli haberler veren biri gibi heyecanla ve içtenlikle söz ederdi. Yazar olmamda paşalardan ve din büyüklerinden çok, evde dünya yazarlarından söz eden bir babamın olmasının payını elbette hiç aklımdan çıkarmazdım. Belki de babamın defterlerini bunu düşünerek, büyük kütüphanesine ne kadar çok şey borçlu olduğumu hatırlayarak okumalıydım. Bizimle birlikte yaşarken babamın -tıpkı benim gibi- bir odada yalnız kalıp kitaplarla, düşüncelerle haşır neşir olmak istemesine, yazılarının edebi niteliğine çok önem vermeden, dikkat etmeliydim.

https://www.msxlabs.org/forum/254794.jpg


Ama yapamayacağım şeyin de tam bu olduğunu, babamın bıraktığı çantaya bu huzursuzlukla bakarken hissediyordum. Babam bazen kütüphanesinin önündeki divana uzanır, elindeki kitabı ya da dergiyi bırakır ve uzun uzun düşüncelere, hayallere dalardı. Yüzünde şakalaşmalar, takılmalar ve küçük çekişmelerle sürüp giden aile hayatı sırasında gördüğümden bambaşka bir ifade, içe dönük bir bakış belirirdi, bundan özellikle çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda babamın huzursuz olduğunu anlar, endişelenirdim. Şimdi yıllar sonra bu huzursuzluğun insanı yazar yapan temel dürtülerden biri olduğunu biliyorum. Yazar olmak için, sabır ve çileden önce içimizde kalabalıktan, cemaatten, günlük sıradan hayattan, herkesin yaşadığı şeylerden kaçıp bir odaya kapanma dürtüsü olmalıdır. Sabır ve umudu yazıyla kendimize derin bir dünya kurmak için isteriz. Ama bir odaya, kitaplarla dolu bir odaya kapanma isteği bizi harekete geçiren ilk şeydir. Bu kitapları keyfince okuyan, yalnızca kendi vicdanının sesini dinleyerek başkalarının sözleriyle tartışan ve kitaplarla konuşa konuşa kendi düşüncelerini ve alemini oluşturan özgür, bağımsız yazarın ilk büyük örneği, modern edebiyatın başlangıcı Montaigne’dir elbette. Babamın da dönüp dönüp okuduğu, bana okumamı öğütlediği bir yazardı Montaigne. Dünyanın neresinde olursa olsun, ister Doğu’da ister Batı’da, cemaatlerinden kopup kendilerini kitaplarla bir odaya kapatan yazarlar geleneğinin bir parçası olarak görmek isterim kendimi. Benim için hakiki edebiyatın başladığı yer kitaplarla kendini bir odaya kapatan adamdır.

https://www.msxlabs.org/forum/254795.jpg


Ama kendimizi kapattığımız odada sanıldığı kadar da yalnız değilizdir. Bize önce başkalarının sözü, başkalarının hikâyeleri, başkalarının kitapları, yani gelenek dediğimiz şey eşlik eder. Edebiyatın insanoğlunun kendini anlamak için yarattığı en değerli birikim olduğuna inanıyorum. İnsan toplulukları, kabileler, milletler edebiyatlarını önemsedikleri, yazarlarına kulak verdikleri ölçüde zekileşir, zenginleşir ve yükselirler, ve hepimizin bildiği gibi, kitap yakmalar, yazarları aşağılamalar milletler için karanlık ve akılsız zamanların habercisidir. Ama edebiyat hiçbir zaman yalnızca milli bir konu değildir. Kitaplarıyla bir odaya kapanan ve önce kendi içinde bir yolculuğa çıkan yazar, orada yıllar içinde iyi edebiyatın vazgeçilmez kuralını da keşfedecektir: Kendi hikâyemizden başkalarının hikâyeleri gibi ve başkalarının hikâyelerinden kendi hikâyemizmiş gibi bahsedebilme hüneridir edebiyat. Bunu yapabilmek için yola başkalarının hikâyelerinden ve kitaplarından çıkarız.

İçimde bir yandan her şeye karşı durdurulmaz bir merak ve aşırı iyimser bir okuyup öğrenme açlığı vardı; bir yandan da hayatımın bir şekilde “eksik” bir hayat olacağını, başkaları gibi yaşayamayacağımı hissediyordum.

Babamın bir yazara fazlasıyla yetecek bin beş yüz kitaplık iyi bir kütüphanesi vardı. Yirmi iki yaşımdayken, bu kütüphanedeki kitapların hepsini okumamıştım belki, ama bütün kitapları tek tek tanır, hangisinin önemli, hangisinin hafif ama kolay okunur, hangisinin klasik, hangisinin dünyanın vazgeçilmez bir parçası, hangisinin yerel tarihin unutulacak ama eğlenceli bir tanığı, hangisinin de babamın çok önem verdiği bir Fransız yazarın kitabı olduğunu bilirdim. Bazen bu kütüphaneye uzaktan bakar, kendimin de bir gün ayrı bir evde böyle bir kütüphanemin, hatta daha iyisinin olacağını, kitaplardan kendime bir dünya kuracağımı düşlerdim. Uzaktan baktığımda bazen babamın kütüphanesi bana bütün alemin küçük bir resmiymiş gibi gelirdi. Ama bizim köşemizden, İstanbul’dan baktığımız bir dünyaydı bu. Kütüphane de bunu gösteriyordu. Babam bu kütüphaneyi yurtdışı yolculuklarından, özellikle Paris’ten ve Amerika’dan aldığı kitaplarla, gençliğinde İstanbul’da 1940’larda ve 50’lerdeki yabancı dilde kitap satan dükkanlardan aldıklarıyla ve her birini benim de tanıdığım İstanbul’un eski ve yeni kitapçılarından edindikleriyle yapmıştı. Yerel, milli bir dünya ile Batı dünyasının karışımıdır benim dünyam. 1970’lerden başlayarak ben de iddialı bir şekilde kendime bir kütüphane kurmaya başladım. Daha yazar olmaya tam karar vermemiştim, ‘İstanbul’ adlı kitabımda anlattığım gibi, artık ressam olmayacağımı sezmiştim ama hayatımın ne yola gireceğini tam bilemiyordum. İçimde bir yandan her şeye karşı durdurulmaz bir merak ve aşırı iyimser bir okuyup öğrenme açlığı vardı; bir yandan da hayatımın bir şekilde “eksik” bir hayat olacağını, başkaları gibi yaşayamayacağımı hissediyordum. Bu duygumun bir kısmı, tıpkı babamın kütüphanesine bakarken hissettiğim gibi, merkezden uzak olma fikriyle, İstanbul’un o yıllarda hepimize hissettirdiği gibi, taşrada yaşadığımız duygusuyla ilgiliydi. Bir başka eksik yaşam endişesi de tabii ister resim yapmak olsun, ister edebiyat olsun, sanatçısına fazla ilgi göstermeyen ve umut da vermeyen bir ülkede yaşadığımı fazlasıyla bilmemdi. 1970’lerde, sanki hayatımdaki bu eksiklikleri gidermek ister gibi aşırı bir hırsla İstanbul’un eski kitapçılarından babamın verdiği parayla solmuş, okunmuş, tozlu kitaplar satın alırken bu sahaf dükkanlarının, yol kenarlarında, cami avlularında, yıkık duvarların eşiklerinde yerleşmiş kitapçıların yoksul, dağınık ve çoğu zaman da insana umutsuzluk verecek kadar perişan halleri beni okuyacağım kitaplar kadar etkilerdi.

Bu duygumun bir kısmı, tıpkı babamın kütüphanesine bakarken hissettiğim gibi, merkezden uzak olma fikriyle, İstanbul’un o yıllarda hepimize hissettirdiği gibi, taşrada yaşadığımız duygusuyla ilgiliydi. Bir başka eksik yaşam endişesi de tabii ister resim yapmak olsun, ister edebiyat olsun, sanatçısına fazla ilgi göstermeyen ve umut da vermeyen bir ülkede yaşadığımı fazlasıyla bilmemdi.

Alemdeki yerim konusunda, hayatta olduğu gibi edebiyatta da o zamanlar taşıdığım temel duygu bu “merkezde olmama” duygusuydu. Dünyanın merkezinde, bizim yaşadığımızdan daha zengin ve çekici bir hayat vardı ve ben bütün İstanbullular ve bütün Türkiye ile birlikte bunun dışındaydım. Bu duyguyu dünyanın büyük çoğunluğu ile paylaştığımı bugün düşünüyorum. Aynı şekilde, bir dünya edebiyatı vardı ve onun benden çok uzak bir merkezi vardı. Aslında düşündüğüm Batı edebiyatıydı, dünya edebiyatı değil, ve biz Türkler bunun da dışındaydık. Babamın kütüphanesi de bunu doğruluyordu. Bir yanda bizim, pek çok ayrıntısını sevdiğim, sevmekten vazgeçemediğim yerel dünyamız, İstanbul’un kitapları ve edebiyatı vardı, bir de ona hiç benzemeyen, benzememesi bize hem acı hem de umut veren Batı dünyasının kitapları. Yazmak, okumak sanki bir dünyadan çıkıp ötekinin başkalığı, tuhaflığı ve harika halleriyle teselli bulmaktı. Babamın da bazen, tıpkı benim sonraları yaptığım gibi, kendi yaşadığı hayattan Batı’ya kaçmak için roman okuduğunu hissederdim. Ya da bana o zamanlar kitaplar bu çeşit bir kültürel eksiklik duygusunu gidermek için başvurduğumuz şeylermiş gibi gelirdi. Yalnız okumak değil, yazmak da İstanbul’daki hayatımızdan Batı’ya gidip gelmek gibi bir şeydi. Babam bavulundaki defterlerinden çoğunu doldurabilmek için Paris’e gitmiş, kendini otel odalarına kapatmış, sonra yazdıklarını Türkiye’ye geri getirmişti. Bunun da beni huzursuz ettiğini, babamın bavuluna bakarken hissederdim. Yirmi beş yıl Türkiye’de yazar olarak ayakta kalabilmek için kendimi bir odaya kapattıktan sonra, yazarlığın içimizden geldiği gibi yazmanın, toplumdan, devletten, milletten gizlice yapılması gereken bir iş olmasına, babamın bavuluna bakarken artık isyan ediyordum. Belki de en çok bu yüzden babama yazarlığı benim kadar ciddiye almadığı için kızıyordum.

Bir yanda bizim, pek çok ayrıntısını sevdiğim, sevmekten vazgeçemediğim yerel dünyamız, İstanbul’un kitapları ve edebiyatı vardı, bir de ona hiç benzemeyen, benzememesi bize hem acı hem de umut veren Batı dünyasının kitapları.

Aslında babama benim gibi bir hayat yaşamadığı, hiçbir şey için küçük bir çatışmayı bile göze almadan toplumun içinde, arkadaşları ve sevdikleriyle gülüşerek mutlulukla yaşadığı için kızıyordum. Ama ‘kızıyordum’ yerine ‘kıskanıyordum’ diyebileceğimi, belki de bunun daha doğru bir kelime olacağını da aklımın bir yanıyla biliyor, huzursuz oluyordum.

https://www.msxlabs.org/forum/254792.jpg

Aslında babama benim gibi bir hayat yaşamadığı, hiçbir şey için küçük bir çatışmayı bile göze almadan toplumun içinde, arkadaşları ve sevdikleriyle gülüşerek mutlulukla yaşadığı için kızıyordum. Ama ‘kızıyordum’ yerine ‘kıskanıyordum’ diyebileceğimi, belki de bunun daha doğru bir kelime olacağını da aklımın bir yanıyla biliyor, huzursuz oluyordum.

O zaman her zamanki takıntılı, öfkeli sesimle kendi kendime “mutluluk nedir?” diye soruyordum. Tek başına bir odada derin bir hayat yaşadığını sanmak mıdır mutluluk? Yoksa cemaatle, herkesle aynı şeylere inanarak, inanıyormuş gibi yaparak rahat bir hayat yaşamak mı? Herkesle uyum içinde yaşar gibi gözükürken, bir yandan da kimsenin görmediği bir yerde, gizlice yazı yazmak mutluluk mudur aslında, mutsuzluk mu? Ama bunlar fazla hırçın, öfkeli sorulardı. Üstelik iyi bir hayatın ölçüsünün mutluluk olduğunu nereden çıkarmıştım ki? İnsanlar, gazeteler, herkes hep en önemli hayat ölçüsü mutlulukmuş gibi davranıyordu. Yalnızca bu bile, tam tersinin doğru olduğunu araştırmaya değer bir konu haline getirmiyor muydu? Zaten bizlerden, aileden hep kaçmış olan babamı ne kadar tanıyor, onun huzursuzluklarını ne kadar görebiliyordum ki?

Babamın yazarken babam olamaması gibi huzursuz edici bir şeyden daha ağır bir korku vardı burada: İçimdeki hakiki olamama korkusu, babamın yazılarını iyi bulamama, hatta babamın başka yazarlardan fazla etkilendiğini görme endişemi aşmış, özellikle gençliğimde olduğu gibi, bütün varlığımı, hayatımı, yazma isteğimi ve kendi yazdıklarımı bana sorgulatan bir hakikilik buhranına dönüşüyordu.

Babamın bavulunu işte bu dürtülerle açtım ilk. Babamın hayatında bilmediğim bir mutsuzluk, ancak yazıya dökerek dayanabileceği bir sır olabilir miydi? Bavulu açar açmaz seyahat çantası kokusunu hatırladım, bazı defterleri tanıdığımı, babamın üstünde öyle fazla durmadan onları bana yıllarca önce göstermiş olduğunu fark ettim. Tek tek elleyip karıştırdığım defterlerin çoğu babamın bizi bırakıp Paris’e gittiği gençlik yıllarında tutulmuştu. Oysa ben, tıpkı biyografilerini okuduğum, sevdiğim yazarlar gibi, babamın benim yaşımdayken ne yazdığını, ne düşündüğünü öğrenmek istiyordum. Kısa zaman içinde böyle bir şeyle karşılaşmayacağımı da anladım. Üstelik bu arada babamın defterlerinin orasında burasında karşılaştığım yazar sesinden huzursuz olmuştum. Bu ses babamın sesi değil diye düşünüyordum; hakiki değildi, ya da benim hakiki babam diye bildiğim kişiye ait değildi bu ses. Babamın yazarken babam olamaması gibi huzursuz edici bir şeyden daha ağır bir korku vardı burada: İçimdeki hakiki olamama korkusu, babamın yazılarını iyi bulamama, hatta babamın başka yazarlardan fazla etkilendiğini görme endişemi aşmış, özellikle gençliğimde olduğu gibi, bütün varlığımı, hayatımı, yazma isteğimi ve kendi yazdıklarımı bana sorgulatan bir hakikilik buhranına dönüşüyordu. Roman yazmaya başladığım ilk on yılda bu korkuyu daha derinden hisseder, ona karşı koymakta zorlanır, tıpkı resim yapmaktan vazgeçtiğim gibi, bir gün yenilgiye uğrayıp roman yazmayı da bu endişeyle bırakmaktan bazen korkardım.

Kapayıp kaldırdığım bavulun bende kısa sürede uyandırdığı iki temel duygudan hemen söz ettim: Taşrada olma duygusu ve hakiki olabilme endişesi.

Kapayıp kaldırdığım bavulun bende kısa sürede uyandırdığı iki temel duygudan hemen söz ettim: Taşrada olma duygusu ve hakiki olabilme endişesi. Benim bu huzursuz edici duyguları derinlemesine ilk yaşayışım değildi elbette bu. Bu duyguları, bütün genişlikleri, yan sonuçları, sinir başları, iç düğümleri ve çeşit çeşit renkleriyle ben yıllar boyunca okuyup yazarak, kendim masa başında araştırmış, keşfetmiş, derinleştirmiştim. Elbette onları belli belirsiz acılar, keyif kaçırıcı hassasiyetler ve ikide bir hayattan ve kitaplardan bana bulaşan akıl karışıklıkları olarak özellikle gençliğimde pek çok kereler yaşamıştım. Ama taşrada olma duygusunu ve hakikilik endişesini ancak onlar hakkında romanlar, kitaplar yazarak (mesela taşralılık için ‘Kar’, ‘İstanbul’; hakikilik endişesi için ‘Benim Adım Kırmızı’ ya da ‘Kara Kitap’) bütünüyle tanıyabilmiştim. Benim için yazar olmak demek, içimizde taşıdığımız, en fazla taşıdığımızı biraz bildiğimiz gizli yaralarımızın üzerinde durmak, onları sabırla keşfetmek, tanımak, iyice ortaya çıkarmak ve bu yaraları ve acıları yazımızın ve kimliğimizin bilinçle sahiplendiğimiz bir parçası haline getirmektir.

Herkesin bildiği ama bildiğini bilmediği şeylerden söz etmektir yazarlık.

Herkesin bildiği ama bildiğini bilmediği şeylerden söz etmektir yazarlık. Bu bilginin keşfi ve onun geliştirilip paylaşılması okura çok tanıdığı bir dünyada hayret ederek gezinmenin zevklerini verir. Bu zevkleri, bildiğimiz şeylerin bütün gerçekliğiyle yazıya dökülmesindeki hünerden de alırız elbette. Bir odaya kapanıp yıllarca hünerini geliştiren, bir alem kurmaya çalışan yazar işe kendi gizli yaralarından başlarken bilerek ya da bilmeden insanoğluna derin bir güven de göstermiş olur. Başkalarının da bu yaraların bir benzerini taşıdığına, bu yüzden anlaşılacağına, insanların birbirlerine benzediğine duyulan bu güveni hep taşıdım. Bütün gerçek edebiyat, insanların birbirine benzediğine ilişkin çocuksu ve iyimser bir güvene dayanır. Kapanıp yıllarca yazan biri işte böyle bir insanlığa ve merkezi olmayan bir dünyaya seslenmek ister.

Bütün gerçek edebiyat, insanların birbirine benzediğine ilişkin çocuksu ve iyimser bir güvene dayanır. Kapanıp yıllarca yazan biri işte böyle bir insanlığa ve merkezi olmayan bir dünyaya seslenmek ister.

Ama babamın bavulundan ve tabii İstanbul’da yaşadığımız hayatın solgun renklerinden anlaşılabileceği gibi, dünyanın bizden uzakta bir merkezi vardı. Bu temel gerçeği yaşamanın verdiği Çehovcu taşra duygusundan, bir diğer yan sonuç olan hakikilik endişesinden kitaplarımda çok söz ettim. Dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun bu duygularla yaşadığını, hatta daha ağırları olan eziklik, kendine güvensizlik ve aşağılanma korkularıyla boğuşarak yaşadığını kendimden biliyorum. Evet, insanoğlunun birinci derdi hâlâ, mülksüzlük, yiyeceksizlik, evsizlik… Ama artık televizyonlar, gazeteler bu temel dertleri edebiyattan çok daha çabuk ve kolay bir şekilde anlatıyor bize. Bugün edebiyatın asıl anlatması ve araştırması gereken şey, insanoğlunun temel derdi ise, dışarıda kalmak ve kendini önemsiz hissetme korkuları, bunlara bağlı değersizlik duyguları, bir cemaat olarak yaşanan gurur kırıklıkları, kırılganlıklar, küçümsenme endişeleri, çeşit çeşit öfkeler, alınganlıklar, bitip tükenmeyen aşağılanma hayalleri ve bunların kardeşi milli övünmeler, şişinmeler… Çoğu zaman akıldışı ve aşırı duygusal bir dille dışa vurulan bu hayalleri kendi içimdeki karanlığa her bakışımda anlayabiliyorum. Kendimi kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı-dışı dünyada büyük kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin aşağılanma endişeleri ve alınganlıkları yüzünden zaman zaman aptallığa varan korkulara kapıldıklarına tanık oluyoruz. Kendimi aynı kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı dünyasında da Rönesansı, Aydınlanmayı, Modernliği keşfetmiş olmanın ve zenginliğin aşırı gururuyla milletlerin, devletlerin zaman zaman benzer bir aptallığa yaklaşan bir kendini beğenmişliğe kapıldıklarını da biliyorum.

Demek ki, yalnızca babam değil, hepimiz dünyanın bir merkezi olduğu düşüncesini çok fazla önemsiyoruz. Oysa, yazı yazmak için bizi yıllarca bir odaya kapatan şey tam tersi bir güvendir; bir gün yazdıklarımızın okunup anlaşılacağına, çünkü insanların dünyanın her yerinde birbirlerine benzediklerine ilişkin bir inançtır bu.

Demek ki, yalnızca babam değil, hepimiz dünyanın bir merkezi olduğu düşüncesini çok fazla önemsiyoruz. Oysa, yazı yazmak için bizi yıllarca bir odaya kapatan şey tam tersi bir güvendir; bir gün yazdıklarımızın okunup anlaşılacağına, çünkü insanların dünyanın her yerinde birbirlerine benzediklerine ilişkin bir inançtır bu. Ama bu, kendimden ve babamın yazdıklarından biliyorum, kenarda olmanın, dışarıda kalmanın öfkesiyle yaralı, dertli bir iyimserliktir. Dostoyevski’nin bütün hayatı boyunca Batı’ya karşı hissettiği aşk ve nefret duygularını pek çok kereler kendi içimde de hissettim. Ama ondan asıl öğrendiğim şey, asıl iyimserlik kaynağı, bu büyük yazarın Batı ile aşk ve nefret ilişkisinden yola çıkıp, onların ötesinde kurduğu bambaşka bir alem oldu.

Dostoyevski’nin bütün hayatı boyunca Batı’ya karşı hissettiği aşk ve nefret duygularını pek çok kereler kendi içimde de hissettim.

Bu işe hayatını vermiş bütün yazarlar şu gerçeği bilir: masaya oturup yazma nedenlerimizle, yıllarca umutla yaza yaza kurduğumuz dünya, sonunda apayrı yerlere yerleşir. Kederle ya da öfkeyle oturduğumuz masadan o kederin ve öfkenin ötesinde bambaşka bir aleme ulaşırız. Babam da böyle bir aleme ulaşmış olamaz mıydı? Uzun yolculuktan sonra o varılan alem, tıpkı uzun bir deniz yolculuğundan sonra sis aralanırken bütün renkleriyle karşımızda yavaş yavaş beliren bir ada gibi bize bir mucize duygusu verir. Ya da Batılı gezginlerin güneyden gemiyle yaklaştıkları İstanbul’u sabah sisi aralanırken gördüklerinde hissettikleri şeylere benzer bu. Umutla, merakla çıkılan uzun yolculuğun sonunda, orada camileri, minareleri, tek tek evleri, sokakları, tepeleri, köprüleri, yokuşları ile birlikte bütün bir şehir, bütün bir alem vardır. İnsan, tıpkı iyi bir okurun bir kitabın sayfaları içinde kaybolması gibi, karşısına çıkıveren bu yeni alemin içine hemen girip kaybolmak ister. Kenarda, taşrada, dışarıda, öfkeli ya da düpedüz hüzünlü olduğumuz için masaya oturmuş ve bu duyguları unutturan yepyeni bir alem keşfetmişizdir.

Bir noktadan sonra, hayal ettiğim bu dünya da benim elimden çıkar ve kafamın içinde yaşadığım şehirden daha da gerçek olur. O zaman, bütün o insanlar ve sokaklar, eşyalar ve binalar sanki hep birlikte aralarında konuşmaya, sanki kendi aralarında benim önceden hissedemediğim ilişkiler kurmaya, sanki benim hayalimde ve kitaplarımda değil, kendi kendilerine yaşamaya başlarlar.

Çocukluğumda, gençliğimde hissettiğimin tam tersine benim için artık dünyanın merkezi İstanbul’dur. Neredeyse bütün hayatımı orada geçirdiğim için değil yalnızca, otuz üç yıldır tek tek sokaklarını, köprülerini, insanlarını, köpeklerini, evlerini, camilerini, çeşmelerini, tuhaf kahramanlarını, dükkanlarını, tanıdık kişilerini, karanlık noktalarını, gecelerini ve gündüzlerini kendimi onların hepsiyle özdeşleştirerek anlattığım için. Bir noktadan sonra, hayal ettiğim bu dünya da benim elimden çıkar ve kafamın içinde yaşadığım şehirden daha da gerçek olur. O zaman, bütün o insanlar ve sokaklar, eşyalar ve binalar sanki hep birlikte aralarında konuşmaya, sanki kendi aralarında benim önceden hissedemediğim ilişkiler kurmaya, sanki benim hayalimde ve kitaplarımda değil, kendi kendilerine yaşamaya başlarlar. İğneyle kuyu kazar gibi sabırla hayal ederek kurduğum bu alem bana o zaman her şeyden daha gerçekmiş gibi gelir.

Baba korkusu bilmediğim için hayal gücümün zaman zaman özgürce ya da çocukça çalışabildiğine bazen inanmış, bazen da babam gençliğinde yazar olmak istediği için yazar olabildiğimi içtenlikle düşünmüştüm.

Babam da, belki, yıllarını bu işe vermiş yazarların bu cins mutluluklarını keşfetmiştir, ona önyargılı olmayayım diyordum bavuluna bakarken. Ayrıca, emreden, yasaklayan, ezen, cezalandıran sıradan bir baba olmadığı, beni her zaman özgür bırakıp, bana her zaman aşırı saygı gösterdiği için de ona müteşekkirdim. Pek çok çocukluk ve gençlik arkadaşımın aksine, baba korkusu bilmediğim için hayal gücümün zaman zaman özgürce ya da çocukça çalışabildiğine bazen inanmış, bazen da babam gençliğinde yazar olmak istediği için yazar olabildiğimi içtenlikle düşünmüştüm. Onu hoşgörüyle okumalı, otel odalarında yazdıklarını anlamalıydım.

Çocukluğumda annem ile babam bir kavganın eşiğine geldiklerinde, yani o ölümcül sessizliklerden biri başladığında babam havayı değiştirmek için hemen radyoyu açar, müzik bize olup biteni daha çabuk unuttururdu.

Babamın bıraktığı yerde günlerdir hâlâ duran bavulu bu iyimser düşüncelerle açtım ve bazı defterleri, bazı sayfaları bütün irademi kullanarak okudum. Babam ne mi yazmıştı? Paris otellerinden görüntüler hatırlıyorum, bazı şiirler, bazı paradokslar, akıl yürütmeler… Bir trafik kazasından sonra başından geçenleri zar zor hatırlayan, zorlansa da fazlasını hatırlamak istemeyen biri gibi hissediyorum kendimi şimdi. Çocukluğumda annem ile babam bir kavganın eşiğine geldiklerinde, yani o ölümcül sessizliklerden biri başladığında babam havayı değiştirmek için hemen radyoyu açar, müzik bize olup biteni daha çabuk unuttururdu.

Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum.

Ben de benzeri bir müzik işlevi görecek ve sevilecek bir-iki söz ile konuyu değiştireyim! Bildiğiniz gibi, biz yazarlara en çok sorulan, en çok sevilen soru şudur: neden yazıyorsunuz? İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya -tıpkı bir rüyadaki gibi- bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.

Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya -tıpkı bir rüyadaki gibi- bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.

Yazıhaneme gelip bavulu bırakışından bir hafta sonra, babam, her zamanki gibi elinde bir paket çikolata (kırk sekiz yaşında olduğumu unutuyordu) beni gene ziyaret etti. Her zamanki gibi gene hayattan, siyasetten ve aile dedikodularından söz edip gülüştük. Bir ara babamın gözü bavulu bıraktığı köşeye takıldı ve onu oradan alıp kaldırdığımı anladı. Göz göze geldik. Sıkıcı, utandırıcı bir sessizlik oldu. Ona bavulu açıp içindekileri okumaya çalıştığımı söylemedim, gözlerimi kaçırdım. Ama o anladı. Ben de onun anladığını anladım. O da benim onun anladığını anladığımı anladı. Bu anlayışlar da birkaç saniye içinde ne kadar uzarsa ancak o kadar uzadı. Çünkü babam kendine güvenen, rahat ve mutlu bir insandı: her zamanki gibi gülüverdi. Ve evden çıkıp giderken bana her zaman söylediği tatlı ve yüreklendirici sözleri bir baba gibi yine tekrarladı.

Her zamanki gibi babamın mutluluğunu, dertsiz, tasasız halini kıskanarak arkasından baktım. Ama o gün içimde utanç verici bir mutluluk kıpırtısı da dolaşmıştı, hatırlıyorum. Belki onun kadar rahat değilim, onun gibi tasasız ve mutlu bir hayat sürmedim, ama yazının hakkını verdim duygusu, anladınız… Bunu babama karşı duyduğum için utanıyordum. Üstelik babam, benim hayatımın ezici merkezi de olmamış, beni özgür bırakmıştı. Bütün bunlar bize yazmanın ve edebiyatın, hayatımızın merkezindeki bir eksiklik ile, mutluluk ve suçluluk duygularıyla derinden bağlı olduğunu hatırlatmalı.

Babam, bana ya da ilk kitabıma olan güvenini aşırı heyecanlı ve abartılı bir dille ifade etti ve bugün büyük bir mutlulukla kabul ettiğim bu ödülü bir gün alacağımı öylesine söyleyiverdi.

Ama hikâyemin bana daha da derin bir suçluluk duydurtan bir simetrisi, o gün hemen hatırladığım bir diğer yarısı var. Babamın bavulunu bana bırakmasından yirmi üç yıl önce, yirmi iki yaşımdayken her şeyi bırakıp romancı olmaya karar vermiş, kendimi bir odaya kapatmış, dört yıl sonra ilk romanım ‘Cevdet Bey ve Oğulları’nı bitirmiş ve henüz yayımlanmamış kitabın daktilo edilmiş bir kopyasını okusun ve bana düşüncesini söylesin diye titreyen ellerle babama vermiştim. Yalnız zevkine ve zekasına güvendiğim için değil, annemin aksine, babam yazar olmama karşı çıkmadığı için de onun onayını almak benim için önemliydi. O sırada babam bizimle değildi, uzaktaydı. Dönüşünü sabırsızlıkla bekledim. İki hafta sonra gelince kapıyı ona koşarak açtım. Babam hiçbir şey söylemedi, ama bana hemen öyle bir sarıldı ki kitabımı çok sevdiğini anladım. Bir süre, aşırı duygusallık anlarında ortaya çıkan bir çeşit beceriksizlik ve sessizlik buhranına kapıldık. Sonra biraz rahatlayıp konuşmaya başlayınca, babam, bana ya da ilk kitabıma olan güvenini aşırı heyecanlı ve abartılı bir dille ifade etti ve bugün büyük bir mutlulukla kabul ettiğim bu ödülü bir gün alacağımı öylesine söyleyiverdi.

Bu sözü ona inanmaktan ya da bu ödülü bir hedef olarak göstermekten çok, oğlunu desteklemek, yüreklendirmek için ona “bir gün paşa olacaksın!” diyen bir Türk babası gibi söylemişti. Yıllarca da beni her görüşünde cesaretlendirmek için bu sözü tekrarladı durdu.

Babam 2002 yılı Aralık ayında öldü.

İsveç Akademisi’nin bana bu büyük ödülü, bu şerefi veren değerli üyeleri, değerli konuklar, bugün babam aramızda olsun çok isterdim.



evo 11 Aralık 2006 09:30

YAĞIŞLI HAVA GELİYOR...

http://www.aa.com.tr/images/stories/KATEGORILER/Turkiye/2009/yagisli_hava_16.jpg

ANKARA - Yurdun kuzeybatı kesimlerinin bugün öğle saatlerinden itibaren yağışlı havanın etkisine girmesinin beklendiği bildirildi.
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü'nden yapılan açıklamaya göre, kuzeybatı kesimlerinde başlayacak olan yağış akşam saatlerinde iç bölgeleri etkisi altına alacak. Yarın ve Çarşamba günü bazı bölgelerde kar ve karla karışık yağmur şeklinde görülmesi beklenen yağışla birlikte hava sıcaklığının 2-4 derece azalması bekleniyor. Önümüzdeki üç güne ilişkin hava tahmini şöyle: Pazartesi, öğle saatlerinden itibaren Marmara ve Kuzey Ege'de başlaması beklenen yağmur ve sağanak şeklindeki yağışların, akşam saatlerinden itibaren iç bölgelere doğru hareket ederek, Marmara, Ege, Göller yöresi, İç Anadolu'nun batısı ve Batı Karadeniz bölgelerini etkisi altına alacağı tahmin ediliyor. Salı, Marmara'nın doğusu, Ege, Akdeniz ve İç Anadolu'nun güney ve batısı ile Batı Karadeniz bölgelerinde aralıklarla devam etmesi beklenen yağışların genellikle yağmur, Akdeniz ve Güney Ege kıyılarında sağanak; Batı Karadeniz'in iç kesimleri, iç Ege, Göller yöresi, İç Anadolu'nun batısı ve Bilecik çevrelerinde özellikle sabah ilk saatlerde ve gece karla karışık yağmur ve yüksek kesimlerinde kar şeklinde olması bekleniyor. Çarşamba, Kuzey bölgelere doğru çekilerek, Orta ve Doğu Karadeniz kıyıları ile sabah saatlerinde Batı Karadeniz ve Eskişehir çevrelerinde aralıklarla görülecek yağışların kıyılarda yağmur, iç kesimlerde karla karışık yağmur ve yüksek kesimlerde kar şeklinde olacağı tahmin ediliyor.
Etkisini hafta ortasından itibaren kaybetmesi beklenen yağışlı havanın, Perşembe günü Orta ve Doğu Karadeniz; Cuma günü ise Doğu Karadeniz kıyılarında aralıklarla yağmur şeklinde görülmesinden sonra yurdu terk etmesi bekleniyor.


Misafir 11 Aralık 2006 10:28

Dokunulmazlık kavgası
Ruhat Mengi’nin STAR’da yayınlanan ’Her Açıdan’ isimli programında Meclis’teki 4 partinin milletvekilleri dokunulmazlık tartışmasında birbirine girdi

http://www.vatanim.com.tr/pics/clear_pixel.gif
11.12.2006

CHP Milletvekili Atilla Kart, DYP Milletvekili Ümmet Kandoğan, ANAP Milletvekili Süleyman Sarıbaş partilerinin milletvekili dokunulmazlığını kaldırmaya hazır olduğunu ancak AKP’nin buna engel olduğunu bildirdi. Dokunulmazlıkların daha önce de kaldırılmadığını tekrarlayan TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı AKP’li Burhan Kuzu, ’dokunulmazlıkların bu Meclis döneminde kaldırılmayacağının kesin olduğunu’ ilk kez resmen açıkladı.


AriThmetiCs 11 Aralık 2006 16:01

Merak etmeyin yine siyaset konuşacağım

Nobel konuşmasından kızı ve babası ile diyaloguna kadar pek çok konuyu Balçiçek Pamir'e anlatan Orhan Pamuk: Siyasi konularda yine konuşacağım ama bugün değil.

Konuşmanızdan sonra gözleri dolanlar arasında ben de vardım. Nobel'i kazandığınızda aklınızda bu konuşmayı yapmak var mıydı?
-Aslında inanır mısınız hiç yoktu. Hatta Nobel ödül töreninde "Ne yapacağım, ne konuşacağım, yazıyı yazmam lazım? Ne yazacağım, ne yazacağım" diye sancılar içindeydim. Sonra kızım ile New York'ta konuşma yapacağım gün giyeceğimiz şeyleri almak için alışverişe çıktık. Takside giderken "Babamın bavulu hakkında yazacağım" dedim. Hatta kızıma da tembih ettim. "Bak bunu yazacağım. Tamam buldum konuyu, sakın bana unutturma" diye.


* Açıkçası kimse sizden bu kadar duygulu bir konuşma beklemiyordu.
-Konuşmayı daha önceden yakınlarıma, tanıdıklarıma okumuştum. Hepsinin gözleri nemlendi. Onların halini görünce acaba fazla mı duygulu bir konuşma oldu diye düşündüm. Konuşmanın sonuna doğru tanıdıklarıma göz attım "Ne yapıyorlar" diye. Biraz da suçluluk hissettim. "Fazla kişisel bir hikâye mi yazdım acaba" diye.


BABAM ÖZGÜR BIRAKTI

* Babanızdan bahsederken hep hoş bahsettiniz ama aslında hikayenizde terk edişler var. "Kızgın olduğum için yazıyorum" dediniz. Babanız sizi terk ettiği için mi kızgınsınız?
-Kızgınlığımın nedenini bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum zaten. Ama bazen bütün dünyaya karşı müthiş öfkeli oluyorum. Babamın sık sık bizi bırakıp gittiği doğru. Ama ben bu terk edişler için ona kızmadım. Baba insan hayatındaki tabulardan biridir. Hiç kimse babası hakkında ne hissettiğini gerçekte söyleyemez. Ben hissedip de söyleyemediğimiz şeyleri söyleme gücünü kullanmak için yazar oldum.


* Babanız çekip gittiğinde ne hissederdiniz?
-Bana müthiş bir özgürlük verdi. Zaten özgürdüm ama daha özgür hissederdim. Bazı babalar vardır, kuvvetli, hani bina direği gibi. Benim babam onlardan olmadı. Ama bina direği bazen öyle kuvvetlidir ki sizi ezebilir. İstekleri, bir kaşının havaya kalkması sizi huzursuz edebilir.


BEN DE BİR BABAYIM

* Çoğu erkek babasının hayallerine göre yaşar.
-Kesinlikle. Babaların gizli ajandalarına göre hayatlarını düzenlerler. Bunu farkında olmadan yaparlar. Benim babamınhiçbir zaman gizli bir ajandası yoktu, o yüzden özgürdüm ben.


* Nasıl bir babaydı peki?
-Hayal eden bir babaydı. Sorumsuz bir çocuk gibiydi. Geleneklere baş kaldırırdı. Duvarlarda fotoğraflarını gördüğümüz devlet büyükleriyle bile dalga geçebilen bir yapısı vardı. Aman ha yanlış anlaşılmasın (Gülüyor). Hayatla ve üzerine yüklenen değerlerle dalga geçebiliyordu. Kurulu düzenin sembollerine güvenmemeyi öğretti bana. Ama bunu emrederek değil, her şeyi hafife alarak yaptı. Konuşma bittikten sonra konuşma metnini imzalatanlar ve röportaj yaptığımız tüm gazetecilerin ortak cümlesi baba ile ilgiliydi. "Biliyor musunuz benim de babamın bir bavulu vardı" gibi cümleler kuruldu. Herkesin hesaplaşmadığı bir baba konusu var galiba.


* Siz de bir babasınız bu arada.
-Tabii ben de öyle diyorum. "Unutmayın ki ben de bir babayım" diyorum.


* Kızınızla ilişkileriniz nasıl?
-Çok iyi. Bunu da fazla dillendirmek istemiyorum çünkü iş doğal akışında devam etsin istiyorum. Kızımla çok güzel vakit geçiriyoruz. İyi anlaşıyoruz.


BAŞKA YERE ÇEKİLİR

* Sizinle röportaj yapmak isteyenlere önceden "Siyasi hiçbir soruya cevap vermem, kalkar giderim " diye uyarılarda bulunuyorsunuz. Neden?
-Korktuğum için ya da Türkiye'de düşünce özgürlüğü yok diye değil. Hiçbir siyasi sorudan korkmam. Ama 32 yıldır çalışıyorum ve çok gururlandığım bir ödül kazandım. Birtakım kişiler sadece erkek kıskançlığından ötürü beni başka tartışmaların içine çekmeye çalışıyorlar. Bugünlerde söylediğim en küçük siyasi yorum başka yerlere çekilebilir. Bu yüzden siyasi konularda konuşmayı uygun görmüyorum. Nobel keyfini bununla gölgelemek isteyen çok ve ben buna fırsat vermeyeceğim.


* İyi ama size sorulacak çok siyasi soru var. Ayrıca bir yazar siyasetten bu kadar uzak durmalı mı?
-Uzak duracağım dedim mi? Tam tersine siyasi açıklamalar yapacağım, siyaset hakkında ve bazı konularda ne düşündüğümü söyleyeceğim. Kesinlikle düşüncemi belli edeceğim ama Nobel'de değil. Kimse merak etmesin ben yine siyasi konularda konuşacağım (gülüyor).


>>Sabah


lionhead 11 Aralık 2006 19:47

KENDİSİNE SÖZDE HASTA ADAM LAKABININ TAKILDIĞI BİR DEVLETİN YİNE SÖZDE KIZIL SULTAN LAKAPLI HÜKÜMDARININ O ZAMANKİ İLERİ GÖRÜŞLÜLÜĞÜ VE UFUK GENİŞLİLİĞİ İLE YAPTIRDIĞI VE GELECEĞİN DÜNYASINI OKUMA ADINA MÜTHİŞ TAKDİR EDİLECEK BİR FAALİYETİ.

NEDEN HALA ORTADOĞU BU HALDE VE BİZ NEDEN BU HALDEYİZ?DÜŞÜNELİM VE ŞANLI ECDADIMIZI BİR KERE DAHA HAYIRLA YADEDEREK ELLERİNDEN ÖPELİM.

YETİŞTİRECEĞİMİZ NESİLLERLE ONLARA ÖRNEK OLALIM VE AYNI HATALARI TEKRARLAMAYALIM.
FUAT ÖZÇELEBİ


Sultan Abdülhamid'in, hazırlattığı bir harita ile Güneydoğu'nun neredeyse tamamındaki yüksek ölçekteki petrol rezervini saptadığı belirlendi. Başmühendisin notu çarpıcı:http://www.aktifhaber.com/images/news/abdulhamitikinci.jpg Haftalık haber dergisi Aksiyon'un bu haftaki sayısında yer alan habere göre Sultan II. Abdülhamid özellikle 1800'ün son çeyreğinde tüm dünyada gündeme gelen ve stratejik bir maden olduğu kabul edilen petrol için büyük çaba harcadı. Yetişmiş jeoloji ve maden mühendisi olmaması Devlet-i Aliye'nin elini kolunu bağlıyordu. Ancak uğruna savaşların çıkartılacağı, yeni bir dünya düzeninin oluşturulacağı petrolün ehemmiyetini anlayan Abdülhamid sıkıntıları kendi fedakarlıkları ile aştı.
Hazine-i Hassa'dan, yani padişahın şahsi malından ödenek çıkartılarak geniş kapsamlı bir petrol rezervi çalışmasına girildi. Sultan'ın kendi parasıyla yaptırdığı çalışmada yabancı ve yerli mühendisler yer aldı. Musul ve Bağdat havalisinde, Dicle ve Fırat nehirleri havzasında petrol taraması yapıldı. Alman maden mühendisi Paul Groskoph ve Habip Necip Efendi yönetimindeki araştırma ekibi çalışmalarını 22 Ekim 1901'de Sultan II. Abdülhamid'e sundular.
http://www.samanyoluhaber.com/images/resim/petrol_haritasi.jpg
Bu zamana kadar söylenen ancak mahiyeti hakkında bir bilginin bulunmadığı "Sultan'ın petrol haritası" sadece Güneydoğu'da değil, Hakkâri ve Bitlis gibi illerde de petrol bulunabileceğini öngörüyor. Haritayı hazırlayan heyet, Bitlis Suyu denilen çayın kıyısı boyunca önemli petrol rezervleri tespit etmiş. Heyetin başkanı Paul Groskoph, petrol noktalarını tek tek tespit ettiklerini aktarırken, takip ettikleri güzergâhı da detaylı bir biçimde anlatıyor. Petrol havzasını dolaşan Paul, Siirt tarafında ve Dicle Nehri kıyısında zengin petrol rezervlerinin bulunduğunu belirtiyor. Dicle Nehri kıyısındaki noktalarda yeterli araştırmayı yükselen sulardan dolayı yapamadıklarını da raporuna ilave eden Paul, nehrin kıyısı dışında, Dicle'nin kıyı şeridi boyunca uzayıp giden yüksek dağlarda da petrol bulunduğunu kaydetmiş. Yine de o dönemin teknik imkanları açısından 900 metre yükseklikteki bu dağlardan petrolün çıkarılması ve nakliyatının zor olacağını eklemeyi unutmamış raporuna.
Güneydoğu Anadolu'nun neredeyse tamamı ve Doğu Anadolu'nun bir kısmını kapsayan petrol haritasında Diyarbakır, Mardin, Bismil, Hazro Çayı etrafı, Sinan, Batman Çayı etrafı, Dicle bölgesi, Midyat, Bedran, Tulan, Siirt, Botan Çayı etrafı, Habur, Fındık, Cizre, Habur Çayı etrafı, Bitlis Çayı kıyısı ve Hakkâri (Çölemerik)'de önemli petrol yataklarının bulunduğu kaydediliyor.
HARİTA İLK KEZ YAYIMLANIYOR
Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da çalışmalarını tamamlayan heyet daha sonra bugün Irak sınırları içinde kalan merkezlerde petrol taramasına devam ediyor. Kerkük, Babagürgür, Zaho, Süleymaniye, Bağdat, Musul ve Altınköprü'deki petrol noktaları kilometre ve yerleşim yerlerine göre yön tayini yapılarak kayıt altına alınıyor. Raporda Kerkük ve şehre 15 kilometre uzaklıktaki Babagürgür bölgesinde yoğun miktarda petrol rezervinin bulunduğu belirtiliyor. Babagürgür bölgesinin II. Abdülhamid'in şahsî malı olduğu, ve bu topraklarda Türkiye'deki Nefçi ve Doğramacı ailesinin pay sahibi olduğu biliniyor. Ekip yaptığı tetkikler sonucunda en kaliteli petrolün Bağdat yakınlarındaki El-Kayra ile Mendel'de olduğu sonucuna da varıyor.
Ulaşımın Dicle'de sal üstünde, karada da at ve eşek sırtında yapıldığı bir dönemde aylarca süren bir çalışma sonunda Başmühendis Paul Groskoph, ince detayların yer aldığı raporun sonuna iki önemli noktayı da ilave etmeyi unutmuyor: "Dicle ve Fırat nehirleri havzasında zengin ve mühim petroller bulunuyor. Bunların işletilmesi ve pazarlanması için Bağdat'a uzanan bir tren yolu lâzım. 1889'da inşaatına başlanan ve 1902'de biten demiryolu petrolün Anadolu'ya taşınmasını sağlayacaktır. Bunun için ana hatta sadece birkaç ilave ek hattın yapılması yeterlidir."
Başmühendisin ikinci notu ise iyi değerlendirilmesi durumunda bu petrol coğrafyasının gelecekte dünyanın en önemli merkezlerinden biri olacağı şeklinde.
Kısa bir zamanda bu kadar noktada tarama yaptırarak günün kıt imkânlarına rağmen petrol tespitini belgelendiren Sultan II. Abdülhamid'in saltanat ömrü petrol çıkartmaya yetmedi.
'Sultan'ın petrol haritası' Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan ve önümüzdeki günlerde kamuoyuna sunulacak olan "Osmanlı Döneminde Irak" isimli kitapta yer alacak. Devlet Arşivleri Genel Müdür Yardımcısı Doç. Dr. Mustafa Budak, bu çalışmayla Irak'taki Osmanlı'yı kamuoyuna sunacaklarını belirtiyor. Kitabın editörlüğünü yapan Cevat Ekici de kitaptaki birçok belge ve çizimin, özellikle de petrol bölümündeki haritaların halen üzerinde çalışılmaya değer belgeler olduğunun altını çiziyor.


evo 12 Aralık 2006 14:06

BUZULLAR 35 YIL SONRA TAMAMEN YOK OLABİLİR

http://www.aa.com.tr/images/stories/KATEGORILER/Bilim_Cevre_Saglik/2009/buzullar_2.jpg

ANKARA - Kuzey Kutbu'ndaki buzulların küresel ısınma yüzünden 35 yıl sonra tamamen yok olabileceği bildirildi.
Amerika Milli Atmosfer Araştırması Merkezi, Washington ve McGill üniversiteleri tarafından yapılan yeni bir araştırmada, buzulların 2040 yılının yaz aylarında neredeyse tamamen erimiş olabileceği belirtildi.
Bilim adamları, 10 yıl içinde eylül ayında buzulların 5,9 milyon kilometre kareden 1,9 milyon kilometre kareye ineceği, bunun da 35 yıl sonra Grönland ile Kanada'nın kuzey sahillerinde çok az buz kalacağı anlamına geldiği tahmininde bulundular.
Kuzey Kutbu havzasının büyük bölümündeyse eylül ayında ve hatta kışın buzulların tamamen ortadan kalkabileceği kaydedildi.
Bilim adamları, buzulların güneş ısısını göğe yansıttığını hatırlatarak, buzulların giderek azalmasıyla ışınların su tarafından emileceğini, bunun da ısınma eğilimini daha da artıracağını belirttiler.


AriThmetiCs 13 Aralık 2006 02:27

PasFotomac Yazarı İLker ATEŞ'in Bir Yazısını PayLaşmak İstiyorum sizinLe...

Buyrun>>

Orhan Pamuk

Nobel, dünyada alınabilecek ödüllerin en büyüğü. "Türkiye'nin Dünya Kupası'nı kazanmasını mı istersin, yoksa bir Türk'ün Nobel almasını mı" diye sorsalar bir süre düşünürüm. Duygularım ağır basarsa "Dünya Kupası" derim. Mantığıma danışırsam yanıtım kesinlikle "NOBEL" olur. Bir Türk'ün ilk kez Nobel aldığı töreni "Bir milyon + 30 bin" söylemini rafa kaldırarak izlemeye çalıştım. Orhan Pamuk'un, "Babamın bavulu" başlıklı konuşmasını hayranlıkla dinledim. Nobel'e elinin değdiği an gözlerim yaşardı. Sonra tekrar "Bir milyon + 30 bin" sözleri aklıma geldi. Dengem bozuldu. Asla kanıtlayamayacağı bu "Antipatik" çıkışı niye yaptı, hala anlamış değilim. Nobel'li yazarımızı yazık ki Yeşilköy'de 100 binler karşılamayacak. Sayın Pamuk bu bizim suçumuz değil!



ahmetseydi 14 Aralık 2006 14:31

' Türkiye baharda Kuzey Irak'a Girebilir.. '

Economist dergisi, bu bahar Türk askerinin karlar eridikten sonra Kuzey Irak’a girebileceğini, Amerika’nın da Türkiye Irak’ın içlerine çok ilerlemediği sürece bu müdahaleye izin verebileceğini öne sürdü.



-Dergi, Temmuz ayında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, ABD Başkanı George Bush’u birkaç kez arayarak kendisinin Türkiye’deki şahin generalleri durduramayabileceği uyarısında bulunduğunu yazdı.


Economist dergisi son sayısında Türkiye ile ilgili iki önemli iddia ortaya attı. Türk askerinin Kuzey Irak’a girme şansının arttığı öne sürülen haberde, Başbakan Erdoğan’ın da Temmuz ayında George Bush’u arayarak şahin generalleri durduramayabileceği uyarısında bulunduğu iddia edildi.


Economist, Türk Hükümeti’yle Türkiye’deki ve Irak’taki Kürtler arasındaki tansiyonun yükseldiğini, Amerika’nın ise bir çıkmazda olduğu değerlendirmesinde bulundu. Türkiye’nin de Iraklı Kürtlerin de ABD’nin müttefiki olduğu kaydedilen haberde, ancak bugünlerde Irak’taki Kürtlerin, Baker raporu nedeniyle huzursuz olduğu, Türkiye’nin de artan terörist saldırılar nedeniyle her geçen gün daha da kızdığı belirtildi. Haberde Türkiye’nin Irak’ta özerk bir Kürdistan bölgesi kurulması fikrinden de rahatsız olduğu ifade edildi.


“TÜRKLER BAHARDA IRAK’A GİREBİLİR”

Türkiye’nin terör örgütü PKK üyelerinin Kuzey Irak’ta özgürce dolaşması nedeniyle bu bölgeye girme şansının arttığı belirtilen haberde, Türkiye’nin baharda karlar eridiğinde Irak’a müdahale edebileceği yazıldı. Dergi, bu durumda ABD’nin ne yapacağının ise net olmadığını belirtti.

Haberde Iraklı Kürtlerin en büyük korkusunun da ABD’nin bu konuda kararlı bir tutum sergileyememesi nedeniyle Türkiye’nin Irak’a girme sürecinin hızlanması olduğu kaydedildi.

Türklerin amaçlarını, sınıra yakın dağlarda bulunan 4 ila 5 bin arasındaki teröristi “nakavt etmek” olarak açıklayabileceği belirtilen haberde, Kürtlerin ise Türkiye’nin asıl amacının kendilerinin Irak’ta kurduğu düzenin Türkiye’nin kendi Kürtlerini etkilememesi olmasından endişe ettiği ifade edildi.

Haberde, Iraklı Kürtlerin eskiden PKK ile mücadele konusunda Türkiye’ye destek verdiği ancak şimdi hem bu desteği kestiği hem de Türkiye’deki “kuzenlerine” Kuzey Irak’ta iş ve burs teklifleri getirdiği belirtildi.


“ERDOĞAN BUSH’U UYARDI”

Economist, Amerika’nın şimdiye kadar, PKK’nın provokasyonlarına rağmen Türkiye’ye Irak’tan uzak durması telkininde bulunduğunu yazdı. Türkiye’nin Amerika’dan bir adım atma beklentisi ile bugüne kadar bu telkine uyduğu ifade edilen haberde, ancak Temmuz ayında, bir haftada 15 Türk askerinin ölmesi ardından Başbakan Erdoğan’ın George Bush’u birkaç kez aradığı ve şahin generallerin Irak’a girmesine engel olamayabileceği uyarısında bulunduğunun söylendiği kaydedildi.


“WASHINGTON MÜDAHALEYE GÖZ YUMABİLİR”

Aynı dönem Türk ordusunun sınıra 250 bin asker yığdığı belirtilen haberde bu gelişme üzerine Amerika’nın da General Joseph Raltson’u Terörle Mücadele Koordinatörü olarak atadığı belirtildi.

Washington’da ibrenin Türkler lehine dönmeye başladığı ifade edilen haberde, ABD’nin Türkiye’ye Irak’ın çok içlerine girmediği sürece kısıtlı bir operasyon için göz yumabileceği ve Iraklı Kürtlere “olduğun yerde kal” diyebileceği ifade edildi.


*****************************************************


' ANNAN'dan Altın Gol ': ANNAN, KKTC İZOLASYONUNUN KALKMASI İÇİN DEVREDE..


BM Genel Sekreteri Annan görevden ayrılmasına kısa süre kala, KKTC’ye izolasyonların kaldırılmasını içeren bir raporu Güvenlik Konseyi’ne sundu.


Rumların daha önce Rusya’ya veto ettirdiği bu konu Annan’ın bir manevrasıyla başka bir rapora dahil edildi. Veto imkanı bulunmadığı için Rum ve Yunanlılar Annan’a ateş püskürüyor.



AB’nin limanlar krizini engellemek için Türkiye’den istediği ’Altın Gol’ü, BM Genel Sekreteri Kofi Annan, görev süresinin tamamlanmasına günler kala Rumların kalesine attı. Genel Sekreter, Rumların BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi Rusya’ya veto ettirdiği KKTC’ye izolasyonların kaldırılmasını talep ettiği raporunu, veto ihtimaline yer bırakmadan, BM Barış Gücü’nün görev süresiyle ilgili rapor içinde Güvenlik Konseyi’nin önüne getirdi.

Annan, Kıbrıs’taki referandumun ardından BM Güvenlik Konseyi’ne Kıbrıs raporu hazırlamış ve KKTC’ye izolasyonların kaldırılmasını talep etmişti. Ancak Yunanistan ve Rum Yönetimi, Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi Rusya’ya raporu veto ettirmişti. Türkiye, ABD ve İngiltere’nin raporun yeniden gündeme gelmesi için yaptığı tüm girişimler, yine Rusya engeline çarpmıştı.

Kofi Annan, her 6 ayda bir adadaki BM Barış Gücü’nün (UNFICYP) görev süresinin uzatılması talebiyle Güvenlik Konseyi’ne rapor hazırlıyor. Ve rapor otomatik bir halde onaylanarak yürürlüğe giriyor. Ancak Annan, yarın (15 Aralık) 6 aylık görev süresi tamamlanan BM Barış Gücü’yle ilgili son raporda Rumlara büyük bir sürpriz yaptı.


VETO OLURSA BM GİDER

Görev süresinin uzatılmasını öngören rutin raporda KKTC’ye izolasyonların kaldırılması talebine de yer verdi. Bu raporu veto etmek neredeyse imkansız olduğu için, Güvenlik Konseyi’nin geçici üyesi Yunanistan küplere bindi. Rumlar ve Atina’nın talebiyle Rusya ya da Fransa’nın raporu veto etmesi halinde, Kıbrıs’taki BM Barış Gücü’nün görev süresi uzatılmamış olacak. Böyle bir durumda adada görev yapan 859’u asker, 69’u sivil polis ve 143’ü sivil memur, toplam 1071 mevcutlu BM Barış Gücü’nün adayı 3 ay içinde terk etmesi gerekecek. BM’nin adadan çekilmesi halinde Rum ordusu, Türk askeri ile boşalacak ara bölgede yüz yüze kalmış olacak.

Onay aşamasına gelen raporda değişiklik yaptıramayan Yunanistan’ın Güvenlik Konseyi’ndeki Büyükelçisi Adamantios Vasilakis, "Annan’ın raporu yakışık almayan münasebetsiz terimler içeriyor. Kıbrıslı Türklerin izolasyonlardan kurtarılmasını istiyor. Kıbrıslı Türkler, ’izolasyonlar’ adı altında tanınma peşinde koşuyor" dedi.

BM Genel Sekreter Yardımcısı İbrahim Gambari’nin bir süre önce Kıbrıs’ta taraflara yaptığı "Mart 2007’ye kadar resmi kapsamlı çözüm görüşmelerine başlayın" çağrısı ile Annan’ın son raporunda "BM askerinin görev tanımı ve büyüklüğü Mart 2007’ye kadar yeniden belirlensin" çağrısında tarihlerin kesişmesi Rumları paniğe soktu.
Rumlar, BM’nin üstü kapalı bir şekilde, "Masaya oturmazsanız, adadan BM askeri çekilebilir ve Türk askeri ile başbaşa kalırsınız" tehdidinde bulunduğunu savundu.


*****************************************************


' ÖSS Takvimi Belli Oldu '

2007-Öğrenci Seçme Sınavı 17 Haziran 2007 Pazar günü yapılacak. Yabancı Dil Sınavı ise 24 Haziran da gerçekleştirilecek

Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan, yaptığı açıklamada, ÖSS takvimine ilişkin taslağı belirlediklerini söyledi.

Yarımağan, ÖSS'nin 17 Haziran, Yabancı Dil Sınavı'nın da (YDS) 24 Haziran 2007 Pazar günü yapılmasını öngördüklerini belirtti.

Başvuru tarihlerinin henüz kesinleşmediğini kaydeden Yarımağan, başvuruların şubat-mart aylarında alınmasının planlandığını ifade etti.

Yarımağan, ÖSS kılavuzunun YÖK Genel Kurulunda onaylandıktan sonra basılmaya başlanacağını kaydetti.


MEB'İN ÇALIŞMA TAKVİMİ

Bu arada, Milli Eğitim Bakanlığının (MEB) çalışma takvimine göre, 2006-2007 eğitim-öğretim yılının ilk yarısı 26 Ocak 2007 tarihinde sona erecek. İkinci dönem 12 Şubatta başlayacak ve 19 Haziran Salı günü sona erecek.

Yarımağan, okulların 19 Haziranda tatile girmesinin ÖSS takvimini etkilemeyeceğini, sınav tarihinde değişiklik yapılmasının söz konusu olmadığını söyledi. Yarımağan, “Bizim, Anadolu Üniversitesinin ve Milli Eğitim Bakanlığının sınavları var. Bunların da belli bir takvime göre olması lazım. Bu nedenle haftaları da paylaşıyoruz” diye konuştu.


NervouS 16 Aralık 2006 20:31

Japonlar Suya Yazı Yazdı
 
Japonya'da, Akishima Laboratories'de suyun üzerine yazı yazabilmek için bir teknoloji geliştirmişler. Dalga yaratmak için 50 adet parça içeren bu alet aynı anda yaratılan dalgaların üstüste binen oluşumları sayesinde su üstünde harf ya da resim oluşturabiliyor. Tabii ki bunun için güçlü bir bilgisayar Bessel Fonksyionlarını kullanarak bir sürü hesap kitap yapıyor. Alet aynı görüntüyü üç saniyede bir oluşturabiliyor.

http://img209.imageshack.us/img209/2861/watersurfaceprintingkc5ht2.jpg


songulcrazy 16 Aralık 2006 20:41

çok güzel olmuş japonlar biliyorlar işi


AreX 20 Aralık 2006 11:38

15 Aralık 2006

SOSYAL GÜVENLİK YASASI'NA KISMİ İPTAL

ANKARA - Anayasa Mahkemesi, 1 Ocak 2007 tarihinde yürürlüğe girecek, 5510 sayılı ''Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu''nun bazı hükümlerini iptal etti.

AA-Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile CHP'nin ayrı ayrı yaptığı iptal başvurularını birleştirerek görüşen Anayasa Mahkemesi, bugün kararını oluşturdu.
Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Haşim Kılıç, yaptığı açıklamada, iptali ve yürürlüklerinin durdurulması istenen toplam 23 maddeden bazılarının iptal edildiğini bildirdi.

Kılıç'ın verdiği bilgiye göre, Kanun'un 28. maddesinin 2. fıkrasının, kadınlar için 58, erkekler için 60 yaşını doldurmuş olmaları ve en az 9000 gün pirimi bildirilmiş olması şartıyla yaşlılık aylığının bağlanacağına ilişkin hükmü ''kamu görevlileri'' yönünden iptal edildi.

Bu hükmün iptali istemi, ''kamu dışında çalışanlar'' yönünden ise reddedildi.
Kanun'un 29. maddesindeki aylık bağlama oranlarının düşürülmesi ve yaşlılık aylığının hesaplanmasında değişiklik öngören hükümleri de iptal edildi


chatlac41 21 Aralık 2006 02:06

Ellerinize saglık arkadaslar


kambis 21 Aralık 2006 21:58

Zanlı serbest Rize öfkeli (21 Aralık 2006)


Muhammet KAÇAR/GÜNEYSU (Rize) (DHA)

Rize’nin Güneysu İlçesi'nde, evlerinin çatı katında öldürülen Ensar Öksüz (35) ile kız kardeşi Melek Karali (26) bugün gözyaşları arasında toprağa verildi. Ölenlerin yakınları, katil zanlısının serbest bırakılmasına tepki gösterdi.


Olay Güneysu İlçesi'ne bağlı Ballıdere köyünde önceki gün meydana geldi. 2 çocuk babası Ensar Öksüz ile kız kardeşi 3 çocuk annesi Melek Karali, evlerinin odunluk olarak kullanılan çatı katında, başlarından birer kurşunla vurulmuş olarak bulundu. Olayla ilgili, Melek Karali’ye cinsel tacizde bulunduğu ileri sürülen Rize Ticaret Borsası Meclis Başkanı Mevlana Karali’nin babası 80 yaşındaki Muhammet Karali katil zanlısı olarak gözaltına alındı. Muhammet Karali, çıkarıldığı mahkemece, delil yetersizliği nedeniyle serbest bırakıldı.

Cinayete kurban giden iki kardeş için bugün Adacami Köyü camiinde cenaze töreni düzenlendi. Törene, Güneysu Kaymakamı Murat Dikbaş, Belediye Başkanı Ahmet Minder, AKP Güneysu İlçe Başkanı Abdurrahman Erdoğan ile ölenlerin yakınları katıldı. Cinayetin tek görgü tanığı Melek Karali'nin 5 yaşındaki oğlu Alihan da babası Harun Karali'yle birlikte geldi.

Tabutun başında göz yaşlarına boğulan acılı eş Harun Karali, katil zanlısının serbest bırakılmasına tepki gösterdi. Harun Karali, “Bir evde 3, öbüründe 2 çocuk yetim kaldı. Ne istediler bizden? Olayı öğrenip eve geldim, oğlum ‘dede vurdu’ dedi. Karakolda yüzleştirince de, ‘Bu dede yaptı’ dedi, Muhammet Karali’yi görünce korkup ağlamaya başladı. Ortada iki ceset, bu kadar delil, bu kadar tanık, boş kovan varken, olay belliyken şahıs nasıl serbest kalıyor? Nerede bizim devletimiz, nerede adaletimiz? Her yeri bağladılar. Bu tabutun içine o da girecek. Şart ediyorum girecek. Ne istedi benim gibi garibandan? Hiç mi vicdanı sızlamadı?” dedi. Bu sırada babasının kucağında olan Alihan da ağlamaya başladı.

Cenazeye katılan yakınları da Harun Karali'ye destek vererek, zanlının serbest bırakılmasına tepki gösterdi.

Harun Karali, Kaymakam Murat Dikbaş’a da tepki göstererek, “İki tane cenazemiz var. Çocuklarım eve geleni gördü. Bütün bunlara rağmen şahsı serbest bıraktılar. Bunu bana açıklayacak iki kişi var. Biri Muhammet Karali’nin oğlu Mevlana Karali, diğeri de Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’dır. Bir insan iki cinayet işliyor, elini kolunu sallıya sallaya çıkıyor” dedi. Kaymakam Murat Dikbaş ise, olayın adli mercilere intikal ettirildiğini söylemekle yetindi.

ALİHAN ANNESİ İÇİN DUA ETTİ

Cenaze töreninde ellerini acıp annesi için dua eden cinayetin tek görgü tanığı küçük Alihan ise, “Anneni kim vurdu?” şeklindeki soruyu, “Dede vurdu” diyerek yanıtladı.
İki kardeşin cenazeleri daha sonra gözyaşları arasında toprağa verildi.

DELİL YETERSİZLİĞİNDEN SERBEST

Öte yandan, olay sonrası göz altına alınan Muhammet Karali jandarmadaki sorgusunun ardından dün gece savcılıkca tutuklanması istemiyle nöbetçi mahkemeye sevk edildi. Ancak silahın bulunmaması, yeterli delil olmaması, eldeki bazı delillerin kriminal laboratuvarında incelenmeye gönderilmesi ve sonuçlarının henüz gelmemesi nedeniyle tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

SAVCILIKTAN AÇIKLAMA

Rize Cumhuriyet Başsavcısı İsmet Özkorul, olayla ilgili açıklama yaptı. Açıklamada, “Bu olayla ilgili olarak Cumhuriyet Başsavcılığımızca, suç faili ve faillerinin bulunarak cezalandırılması için gerekli soruşturma büyük bir titizlikle yapılmaktadır. Türkiye Cumhuriyet Anayasasının 38'inci madddesinin 4'üncü fıkrası ile Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinin 6'ncı maddesinin 2'nci bendine göre, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz. Meydana gelen ve hepimizi büyük bir üzüntüye sevk eden müessif olayla ilgili kamu oyunda ve vatandaşlarımızda oluşan infial nedeniyle yukarıdaki açıklamanın yapılması zorunlu görülmüştür. Büyük bir titizlikle yapılmakta olan soruşturmanın sonucunda suç faili ve faillerinin yakalanarak gerekli cezaya çarptırılacaklarından kimsenin şüphesi olmasın” denildi.

Hürriyet


evo 22 Aralık 2006 07:45

TÜRKMENBAŞI ÖLDÜ


AŞKABAT - Türkmenistan Devlet Başkanı Saparmurat Türkmenbaşı, dün sabaha karşı öldü.
Bir hükümet kaynağı, kendini ömür boyu ''Türkmen Lideri'' ilan eden 66 yaşındaki Tükmenbaşı'nın sabaha karşı hayatını kaybettiğini belirtti. Türkmenistan, "ömür boyu lideri" Saparmurat Türkmenbaşı'nı kaybetmesinin şokunu yaşıyor. Bir hükümet kaynağı, "Hepimiz şoktayız" dedi.

CENAZE TÖRENİ 24 ARALIKTA
Türkmenbaşı, 24 Aralıkta toprağa verilecek. Cenaze töreni, Devlet Başkan Yardımcısı ve Sağlık Bakanı Gurbangeldi Berdimuhammetov başkanlığında kurulacak bir komisyon tarafından düzenlenecek.
Ülkede cenaze töreninin yapılacağı güne kadar yas ilan edildi. 1940 doğumlu Türkmenbaşı'nın ölümü nedeniyle ülke çapında bütün bayraklar yarıya indirildi.
Devlet Başkanı Türkmenbaşı toprağa verilene kadar, Türkmenlerin, adetleri gereği, yemekler vereceği ve sadakalar dağıtacağı belirtiliyor.
Türkmenbaşı'nın vefatıyla ilgili detaylı açıklama, dün sabah yerel saatle 11.00'de televizyon aracılığıyla halka duyuruldu. Duyuruda, Türkmenbaşı'nın yerel saatle 01.10'da öldüğü kaydedildi.

VEKALETEN BERDİMUHAMMETOV GÖREVDE
Türkmenistan Devlet Başkanlığı görevine vekaleten Yardımcısı Gurbanguli Berdimuhammetov getirildi.
Hükümetten bir kaynak, Türkmenbaşı'nın cenazesiyle ilgili işleri yürüten komisyonun da başkanı olan Berdimuhammetov'un devlet başkanlığını vekaleten yürüteceğini açıkladı.
Kaynak ayrıca, Halk Maslahatı'nın Türkmenbaşı'nın yerine kimin geleceği konusunu görüşmek üzere 26 Aralıkta acil toplantıya çağrıldığını açıkladı.

SÜRGÜNDEKİ MUHALEFET DÖNÜYOR
Sürgündeki Türkmen muhalefeti, Saparmurat Türkmenbaşı'nın ölüm haberi üzerine ülkeye dönüş hazırlıklarına başladı.
Cumhuriyet Partisi lideri Nurmuhammet Hamanov, Rus Ria-Novosti ajansına verdiği demeçte, "Birkaç gün içinde uçakla ülkelerine döneceklerini" söyledi.
Ankara'da Türkmenistan büyükelçiliği görevinde de bulunmuş olan Hamanov, "Anlaşmazlıklara ihtiyaç yok. Ülkemizde anarşi ve çatışma çıkmaması için birlik olmak zorundayız" dedi.

"YETKİN BİR DEVLET ADAMIYDI"

ANKARA - Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Türkmenistan Cumhurbaşkanı Saparmurat Türkmenbaşı'nın, ''dost ve kardeş Türkmenistan'ın bağımsızlığına, kalkınmasına ve istikrarlı bir ülke olarak uluslararası alanda yerini almasına büyük katkıları olan yetkin bir devlet adamı olarak anımsanacağını'' kaydetti.
TBMM Başkanı Bülent Arınç da ''Türkmenistan'ın istikrarı ve kalkınması için büyük hizmet veren Türkmenbaşı'nın vefatı, Türk dünyası açısından da önemli bir kayıptır'' dedi.
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ise ''Tüm Türk dünyasının üzüntüsü büyüktür" açıklamasını yaptı, Türkmenbaşı'nın cenaze törenine Başbakan Erdoğan ve kendisinin de katılacağını bildirdi.


evo 22 Aralık 2006 08:18

HAVA KİRLİLİĞİ YAĞIŞLARLA AZALACAK ANCAK...

http://www.aa.com.tr/images/stories/KATEGORILER/Bilim_Cevre_Saglik/2006/hava_kirliligi_6.jpg

KONYA - Zafer Akpınar - Son haftalarda Türkiye'nin birçok yerinde ciddi boyutlara ulaşan hava kirliliğinin yağışlarla azalacağı ancak, yağmura yapışıp inecek zararlı maddelerin su ve toprağa karışarak insan sağlığını etkileyeceği bildirildi.
Konya Meteoroloji Bölge Müdürü Ertuğrul Şen, hava kirliliğinde kalitesiz yakıt kullanımının yanı sıra meteorolojik faktörlerin de etkili olduğunu söyledi. Türkiye'nin bir süredir yüksek basınç etkisi altında olduğunu ifade eden Şen, yağışsızlığın da etkisiyle hava kirliliğinde artışlar yaşanabildiğini kaydetti.
Selçuk Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Şükrü Dursun ise yükselmeyle akış meydana gelmediği için alçak kesimlerde birikme meydana geldiğini ve hava kirliliğinin ciddi tehlike oluşturduğunu bildirdi.
Dursun, ''Havada kükürtdioksit, karbonmonoksit, azotoksitler, hidrokarbon bileşikleri, partikül madde ve bir miktar ozon olabiliyor. Bu maddeler solunum yolunun yanı sıra göz ve cilde de zarar veriyor. Yağışla inen bu maddeler toprak ve suyla dolaylı yoldan yine vücuda girebiliyor. Bu kirlilik tarihi eserlerin zamanla yıprınmasına yol açabiliyor ve hatta otomobil boyalarını bile etkileyebiliyor''dedi.
Dursun, yeraltı suyuna kadar ulaşan, sürekli doğrudan ve dolaylı yoldan insan sağlığını etkileyen bu kirliliğin ortadan kaldırılması için daha sıkı tedbirlerin alınması gerektiğini belirterek, kalitesiz yakıt kullanımının önlenmesi, özellikle kış aylarında toplu ulaşıma ağrılık verilmesini önerdi.

***************************************************


evo 24 Aralık 2006 06:59

Başkent'te su sorunu...
"YAĞMUR YAĞMAZSA SU KISINTISINA GİDEBİLİRİZ"

http://www.aa.com.tr/images/stories/KATEGORILER/Bilim_Cevre_Saglik/2009/melih-gokcek.jpg

ANKARA - Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, şu anda Ankara'nın kullanılabilir su rezervinin 191 milyon metreküp olduğunu belirterek, ''Bu da yaklaşık olarak Ankara'nın 200 günlük suyu var demek'' dedi.
Gökçek, düzenlediği sabın toplantısında, yağmur yağmazsa Ankara'yı ciddi bir su sıkıntısının beklediğini ifade etti.
Gökçek, şunları kaydetti:
''Yılbaşına kadar yağmur, kar yağmazsa önümüzdeki günlerde su kısıntısına gidip gitmeyeceğimize karar vereceğiz. Su kısıntısı konusunda anketle Ankaralıların kanaatini de almayı düşünüyoruz. Bayram dolayısıyla Ankaralı bayanlardan halı yıkamamalarını bu bayram halılarını süpürmelerini ve suyu dikkatli kullanmalarını rica ediyorum.''


evo 25 Aralık 2006 08:04

SEÇMEN LİSTELERİ ASKIYA ÇIKIYOR

http://www.aa.com.tr/images/stories/KATEGORILER/Turkiye/2009/secmen-listesi.jpg

ANKARA - Yüksek Seçim Kurulunun (YSK), TC Kimlik Numarası esasına göre oy kullanılmasını içeren yeni sistemi uyarınca, seçmen listeleri, bilgi güncelleme amacıyla bugün muhtarlıklarda askıya çıkarılacak. Listeler, 1 Mart 2007 tarihine kadar askıda kalacak.
Bundan sonraki seçimlerde mükerrer oy, seçmen kaydırma gibi sorunların önüne geçmek, parmak boyama işlemine son vermek amacıyla Bilgisayar Destekli Seçmen Kütüğü oluşturan YSK, seçim hazırlıklarına da erken başladı.
28 Mart 2004 yerel seçimlerinde kesinleşen sandık seçmen listeleri, ''muhtarlık bölgesi askı listesi'' olarak askıya çıkarılacak. Seçmen kayıtlarındaki düzeltmeler, yeni hazırlanan ''yeni kayıt ve değişiklik formu''na yazılacak. Seçmen kimlik ve ikametgah bilgileri, Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası altında toplanacak ve seçimle ilgili işlemler kimlik numarası esas alınarak yapılacak.
Son yerel seçimlerde ya da daha sonra yapılan seçimlerde listelere yazılmayanlar, 1 Mart 2007 tarihi itibariyle 18 yaşını dolduranlar, başka listede yazılı olmasına karşın, sürekli oturmak amacıyla listenin çıkarıldığı seçim bölgesine taşınanlar, TC Kimlik Numarası bulunmayanlar, bilgilerinde yanlışlık ya da eksiklik bulunanlar, askerlikten terhis olanlardan listelerde kaydı olmayanlar, bu süre içinde muhtarlıklara başvuracak.
Genel seçimlerin süresinde yapılması halinde resmi seçim takvimi 20 Temmuzda başlayacak.


evo 26 Aralık 2006 10:14

IRAK'TA ÖLEN ABD'Lİ ASKER SAYISI 2 BİN 974

http://www.aa.com.tr/images/stories/KATEGORILER/Dunya/2009/irak_amerikan_askerleri_3.jpg

BAĞDAT - ABD ordusunun Irak'ta verdiği asker kaybı, ABD'de 11 Eylül 2001 tarihinde düzenlenen terör saldırılarında ölenlerin sayısını geçti.
Associated Press ajansının hesaplamasına göre Irak'ta Amerikan ordusunda ölenlerin sayısı 2 bin 974'e ulaştı. Bu rakamın, ABD'de 11 Eylül saldırılarında ölenlerin sayısından bir kişi fazla olduğu belirtiliyor. 11 Eylül saldırılarında New York, Washington ve Pennsylvania'da 2 bin 973 kişi hayatını kaybetmişti.
ABD ordusu, dün Bağdat'ta bir bombanın patlaması sonucu 2 askerin öldüğünü duyurmuştu. Bu ölümler ile 2003 yılının mart ayında Irak savaşının başlamasından bu yana ölen askerlerin sayısını 2 bin 974'e yükseldiği ifade ediliyor.


AreX 26 Aralık 2006 12:42

ASGARİ ÜCRET BELİRLENDİ (2) -BAŞESGİOĞLU, ASGARİ ÜCRETİN, 16 YAŞINDAN BÜYÜKLER İÇİN, 2007'NİN İLK ALTI AYINDA, YÜZDE 6 ORANINDA ARTIRILARAK NET 403.03 YTL'YE, İKİNCİ ALTI AYDA İSE YÜZDE 4 ARTIRILARAK NET 419.15 YTL'YE YÜKSELTİLDİĞİNİ AÇIKLADI

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu, asgari ücretin, 2007 yılının ilk altı ayında, yüzde 6 oranında artırılarak, net 403.03 YTL'ye, yılın ikinci altı ayda da yüzde 4 oranında artırılarak net 419.15 YTL'ye yükseltildiğini bildirdi.

Başesgioğlu, Asgari Ücret Tespit Komisyonu toplantısının ardından, gelecek yıl uygulanacak asgari ücret miktarlarını açıkladı.

Murat Başesgioğlu'nun verdiği bilgilere göre, asgari ücret, 16 yaşından büyükler için, gelecek yılın Ocak- Haziran aylarında yüzde 6 oranında artırılarak, brüt 562.50 YTL, net 403.03 YTL olarak belirlendi.

Asgari ücret, yine 16 yaşından büyükler için, 2007 yılının Temmuz-Aralık ayları arasında, yüzde 4 oranında artırılarak, brüt 585 YTL, net 419.15 YTL olarak uygulanacak.

Asgari ücret, halen, 16 yaşından büyükler için brüt 531, net 380.46 YTL olarak uygulanıyor.



Misafir 26 Aralık 2006 12:55

KURTLAR VADİSİ G.DOĞU SHOW TV'DE
Kurtlar Vadisi'nin yeni bölümleri G.Doğu'da geçecek. Bölücü terörü konu alacak olan yeni Kurtlar Vadisi'nin terörle birlikte bölgenin sorunlarını da ekrana taşıyacak.
Kurtlar Vadisi yuvaya döndü! Daha önce milyon dolarlık fiyatlarla gündeme gelen pazarlık sonunda anlaşmayla sonuçlandı. Vadi ekibi bu akşam Show Ana Haber'e çıktılar.

Kurtlar Vadisi'nin yapımcısı Pana Film ile Show TV yönetimi anlaştı.Kurtlar Vadisi ekibi bu akşam Show Ana Haber'de artık yuvaya döndüklerini açıkladılar.

Kurtlar Vadisi yeni bölümleriyle her perşembe yine Show TV'De olacak!

Kurtlar Vadisi'nin yeni bölümleri G.Doğu'da geçecek. Bölücü terörü konu alacak olan yeni Kurtlar Vadisi'nin terörle birlikte bölgenin sorunlarını da ekrana taşıyacak.Dizinin yapımcıları Show TV'deki canlı yayında Türkiye'nin terörden çok çektiğini belirterek, "Biz bu konuya duyarsız kalamazdık.Uzun bir süredir bölgeye gidip geliyor ve bilgi topluyoruz. Gerçekten çok şaşırtıcı rakamlara ve olaylara ulaştık.Yeni Kurtlar Vadisi bu bilgiler ışığında nefesler tutularak izlenecek" dedi.
JULİDE ATEŞ TGRT'DEN ATILDI!..
TGRT'de başlayan ve bugün operasyon haber spikerlerine de sıçradı..
TGRT'de Ankara'da başlayan işten çıkarma operasyonu haber spikerlerine de sıçradı.

Uzun yıllardır kanalda görev yapan Jülide Ateş ile Seçil Erus'un görevlerine son verildi.

Reytingler'de ilk yüze girmekte zorlanan TGRT Ana haberi, uzun yılllardır sunan Jülide Ateş, TGRT Haber'e geçme önerisini kabul etmeyerek Amerikalıların TGRT'sinde kalmıştı. Yıllardır birlikte olduğu ekibinden ayrılan Jülide Ateş, hiç beklemediği bir kararla karşılaştı. Evine gönderilen bir tebligatla işine son verildi.


Ayrıca yine aynı ekipten TGRT'nin başarılı muhabirlerinden Faysal Atıl, Hikmet Atansoy ile birlikte Dursun Aylin, Banu Şahin ve Ayşe Ulaş Altıok'un görevlerine son verildi...

Hafta sonu, Ankara'da çalışan 2 kameramanın dışında haber müdürü ve bütün muhabirler toptan işte atılmıştı.

SOUL MÜZİĞİN BABASI HAYATINI KAYBETTİ
Geçtiğimiz yaz İstanbul'da konser veren soul müziğin babası James Brown, 73 yaşında yaşamını yitirdi.
Geçtiğimiz yaz İstanbul'da konser veren soul müziğin babası James Brown, 73 yaşında yaşamını yitirdi.
Brown'un çalıştığı müzik ajansı ünlü şarkıcının hayatını kaybettiğini açıkladı.
James Brown, geçen hafta sonu zatürree teşhisiyle ABD'nin Atlanta kentindeki Emory Crawford Long Hastanesi'ne kaldırılmıştı.



lionhead 26 Aralık 2006 16:26

Öcalanın yakalanmasıyla ilgili şok Mossad bilgileri (1)
Bölücü terör örgütü PKK'nın elebaşısı Abdullah Öcalan'ın yakalanmasına ilişkin bugüne kadar çok şey yazıldı, çizildi, ancak operasyonla ilgili birçok konu karanlıkta kaldı. JÖNTÜRK, büyük bir gazetecilik başarısına imza atarak bu konuları gün ışığına çıkaran "çok gizli" Mossad bilgilerine ulaştı. İşte bir döneme ışık tutacak ve Türkiye'de olay yaratacak şok bilgilerin ilk bölümü:
(NOT: Sözkonusu bilgiler, Mossad'ın 2001 yılında hazırlanan "çok gizli" kayıtlı bir belgesinden alınarak, aynen tercüme edilmiştir. Arada parantezlerle verilen notlar, JÖNTÜRK'ün hatırlatmalarıdır. )
"Öcalan, 12 yıldan fazla bir süredir Türkiye'de eğitim ve yayın hakları bile verilmeyen (İsrail'in her zamanki görüşü) 12 milyon Kürde, otonomi verilmesi için gerilla savaşı başlatmıştı ve Türkiye tarafından 30 bin kişinin katili olarak aranıyordu.
İsrail'in bölgedeki çıkarlarının Türkiye ile iyi ilişkiler kurulmasına dayalı olduğu görüşünden yola çıkılarak, Öcalan'ın yakalanmasına yardım konusunda yönetimde tam bir görüşbirliği mevcuttu.
Kasım 1998'de (Öcalan, bir ay önce Suriye'den çıktıktan sonra Yunanistan ve Moskova üzerinden İtalya'ya gitmişti) Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit, İsrailli meslekdaşı Benjamin Netanyahu'yu arayarak, İtalya'da olan Öcalan'ın Türkiye'ye getirilmesi konusunda Mossad'ın yardımcı olup olmayacağını sordu.
Bu görüşmenin ardından Netanyahu, Mossad'ın Başkanı Efraim Halevy'ye (1998 Mart ayında göreve gelmişti) gerekenin yapılması talimatını verdi.
Halevy için zor bir karar anıydı. Çünkü, Mossad'ın çok sayıda ajanı, Kuzey Irak'ta Kürtlerle birlikte Saddam'ın devrilmesine yönelik çalışıyordu ve Mossad'ın yeni patronu, Öcalan olayının Kuzey Iraklı Kürtler'le ilişkileri etkilemesinden çekiniyordu.
İşte bu arada Mossad Başkanı'nın CIA ile çok yakın ilişkileri olan yardımcısı Amiram Levine (Emekli general) devreye girdi ve Halevy'e, ABD'nin Öcalan'ı "terörist" olarak gördüğünü ve kısa sürede yakalanmasını istediğini anlattı ve bu işlemin çabuklaştırılması konusunda onu ikna etmeyi başardı.
Fakat, Mossad'ın çiçeği burnunda Başkanı'nın bir çekincesi daha vardı. Mossad, bugüne kadar bu tür olayları "kara operasyon" adı verilen bir yöntemle çözmeye çalışıyordu. Bu yöntemde, İsrail'in hiç bir biçimde (operasyonun olumlu ya da olumsuz sonuçlanması durumlarında) adının geçmeyeceği taktikler uygulanıyordu.
Halevy, Öcalan'ın İtalya'da "paketlenmesi" ve Türkiye'ye verilmesiyle ilgili uygulanacak "kara operasyon" yönteminin başarılı olması durumunda işin kaymağını işbirliği yapacakları Türk istihbarat birimlerinin yemesinden çekiniyordu (İsrail'in adı geçmeyecek ya).
Mossad Başkanı kısa süre içinde kararını verdi ve Aralık 1998'de iki haberlşme uzmanı ve bir kadın ajanın da aralarında bulunduğu 6 kişilik Mossad ekibini İtalya'ya gönderdi...
Operasyona "Watchful" (Tetikte) adı verildi ve Öcalan'ın yakalanması için düğmeye basıldı

Türkmenbaşı’nın Oğuzhan yemini!Türkmenistan Devlet Başkanı Saparmurat Türkmenbaşı vefat etti. Allah rahmet eylesin; Türkmen halkının başı sağolsun.
Türkmenistan’a ilk defa 1992 yılında gitmiştim. Başkent Aşkabat, üzerine kül dökülmüş bir şehir gibiydi! Birkaç yıl sonra yeniden gittiğimde ise şehrin çehresinin sihirli bir el değmişçesine değiştiğini gördüm. Son gidişimde ise Aşkabat’ın dünyanın en güzel şehirlerinden biri haline geldiğine tanık oldum.

Bu gelişme, ülkenin doğalgaz servetinin akıllı kullanılması ile sağlanabildi. Türkmenbaşı, doğalgaz gelirlerini, atalarına yakışır şekilde Türkmen mimarisi ile Aşkabat’ı güzelleştirmek ve ülkesini kalkındırmak için harcadı. Anıtların ve turkuaz kubbeleriyle Türk çadırını hatırlatan modern binaların süslediği Aşkabat bir masal şehri oldu. Şehirde bütün binaların cephesi beyaz mermerle kaplandı.
Türkmenbaşı, elektriği, doğalgazı, suyu, şehir içi telefonu halka bedava sundu. Konut bedava denecek kadar ucuz. Süper benzinin 50 litresi 1 dolar. Türkmenbaşı, Allah’ın lütfu olan doğal zenginlikleri halkının kullanımına tahsis etti.
Türkmenbaşı, “Biz Sovyet zamanında Türkmenistan olarak yılda 20 milyar dolarlık doğalgaz ve petrol veriyor, karşılığında hiçbir şey alamıyorduk. 90 milyar metreküp doğalgazın karşılığı geri gelmiyordu. Yine kültürümüzü, tarihimizi, kimliğimizi çocuklarımıza öğretmemize izin vermiyorlardı. 1922’de buraya Türkiye’den öğretmen kardeşlerimiz gelmişti. ‘Milliyetçidir’diye onları da geri gönderdiler. Şimdi Türkler geliyor. Ahmet Çalık başta olmak üzere Türk işadamları burada başarılı işler yapıyor” diyordu.

***

Türkmenbaşı, soyadını “Atatürk modeli” nden esinlenerek almıştı. Asıl soyadı Niyazov idi. Fakat o, dünyadaki bütün Türkmenlerin bir araya gelmesini istiyor, buna yönelik çalışmalar yapıyordu. Tabii Türkiye halkının da çok büyük ölçüde aynı soydan geldiğini biliyordu.
Türkmenbaşı, Türkmenistan’da bir ulus ve vatandaşlık bilinci oluşturmak için Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken uyguladığı politikaları takip ediyor, yeni yaptırdığı parkları, meydanları, başta Oğuzhan, Korkut Ata ve Alparslan olmak üzere Türk büyüklerinin heykelleri ile donatıyor, üniversitelerin açılışında gençlere “Oğuzhan yemini” ettiriyordu! Yemin “Türkmenistan’a Oğuzhan ruhu ile hizmet edeceğime” diye başlıyordu.
Türkmenbaşı’nın 3 yıllık çalışmayla kaleme aldığı “Ruhname” isimli eseri, 2001’de yayımlandı. Kitap hakkında Türkiye’de bir sürü tezvirat yapıldı ama bu bir Türkmen tarihiydi ve halka milli ve dini bilinç vermek için yazılmıştı.

***

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından kısa bir zaman sonra Rusya Federasyonu, Slav Birliği kurmak istedi. Bunun üzerine Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev’in önerisiyle Aşkabat’ta Türk Cumhuriyetleri liderler zirvesi düzenlendi. Zirvede Türkmenbaşı, “Biz de Türk Birliği’ni kuralım” önerisinde bulundu. Ancak diğer liderler buna yanaşmayınca Türkmenbaşı, bir süre Türkiye’yi izledi.
“Türk Dili Konuşan Ülkeler 7. Devlet Başkanları Zirvesi” nde Türkmenbaşı, “Türk devletlerinin birliğini sağlamamız gerekiyor” dedi. Fakat bu yönde Türkiye’den de bir girişim göremeyince Birleşmiş Milletler’e başvurarak “tarafsız devlet” statüsünü aldı.
Türkmenbaşı’nın, “Türkmen doğalgazının Türkiye’ye doğrudan gelmemesi benim seçimim değil! Sizin bazı siyasilerinizin Avrupa’ya veya başka yere bakması yüzünden böyle oldu. Bunu hiç anlamış değilim” eleştirileri de Türk devlet ve toplulukları arasındaki ilişkilerin neden ilerlemediği konusunda yeteri kadar fikir vermektedir.
***
Türkmenbaşı’nın TBMM eski başkanı Ömer İzgi ile görüştüğü anda ben de oradaydım. Sesi hala kulaklarımda çınlıyor:
“Türkiye dünyanın merkezidir. Dünyanın yarısını 700 yıl idare eden Osmanlı hepimizin kültürüdür. Osmanlı dünya medeni değerlerine katkı yaptı. Belki Avrupa’da, şurada burada düşmanlıklar hâlâ vardır. Ama Türkler, Türkmenler kimseye zulmetmemiştir. Biz tarihi geçmişimizden utanmıyoruz, onunla övünüyoruz.”


Misafir 26 Aralık 2006 16:56

Kravat indirimi
http://www.vatanim.com.tr/pics/news/99935000.jpg
http://www.vatanim.com.tr/pics/clear_pixel.gifGamze Özçelik’e tecavüz ederken çektiği görüntüleri internete veren basketçi Gökhan Demirkol 7 yıl hapse mahkum oldu ama cezası iyi halden 5 yıl 10 ay indirildi

http://www.vatanim.com.tr/pics/clear_pixel.gif
26.12.2006

Tecavüz davasının karar duruşması, dün Antalya Adliyesi 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşmaya Gamze Özçelik katılmadı. Özçelik’i avukatları Fatih Volkan ile Makbule Tanış temsil etti. Sabah erken saatlerde avukatları Ömer Yeşilyurt, Cihan Aydın ve Rıdvan Yıldız ile gelen Gökhan Demirkol, heyecanlıydı; duruşma salonunda ayaklarını sürekli yere vurdu ve Gamze Özçelik’in avukatı Fatih Volkan ile sürekli göz göze geldi.

Özçelik’in avukatı Volkan, sanığın 7- 24 yıl arasında hapis cezasına çarptırılması yönündeki istemini yineledi. Demirkol’un avukatı Yeşilyurt, Özçelik’in Kadıköy Adliyesi’ne 9 Eylül 2005’te verdiği ilk ifadede, olayın sanığın anne ve babasının yatak odasında gerçekleştiğini söylediğini, çelişkili ifadeler verdiğini hatırlattı.

‘GIDIĞINDAN ÖPTÜ’
Olay görüntülerin 1 Temmuz 2004 günü sabah 06.10’da çekildiğini öne süren Yeşilyurt, tecavüze uğrayan birinin aynı gün Gökhan Demirkol’u defalarca telefonla aradığını belirterek, “Hani tecavüze uğramıştın. Sabah kalkıyor arıyorsun” dedi. Yeşilyurt, medyanın Gamze Özçelik’in doğal avukatı olduğunu öne sürdü. Yeşilyurt, disko görüntülerinde Özçelik’in Demirkol’u gıdığından öpmesinin bile ’tahrik’sayılması gerektiğini, ancak buna savunmasında yer vermediğini vurgulayıp, beraat istedi.

Mahkeme başkanı Mustafa Şahin son olarak sanık Gökhan Demirkol’a ’Son savunması’için söz verdi. Demirkol, “Ailesinin yanında nasıl bir ilaç içirdiysem her yere geliyor. Böyle bir şeyin imkanı var mı?” dedi. Sözü edilen kişinin Gamze Özçelik olduğunu anlatan Demirkol şöyle konuştu: “Biz cahilce özel hayatımıza teknolojiyi soktuk. 25 yaşındayım. Üniversite öğrencisiyim. Hayatımdan bir beklentim olmasa böyle şeyleri kovalarım. Benim bir hayatım var ve ‘tecavüzcü’ damgası yedim. Bu yaşadıklarım teknoloji ile haşır neşir olanlara ders olsun. Gamze Özçelik gibi herkesin tanıdığı, imza isterken titrediği bir kadını, annesi ve kızıyla beraber yattığı bir yatağa atabilir misin? Gamze, Ayşe, Fatma değil ki? Benim mülküm yok ama adalete güveniyorum.”

Şahin, Demirkol’un önce TCK’nın 416/1 maddesi uyarınca 7 yıla çarptırıldığını, duruşmalardaki iyi hali nedeniyle bu cezanın 5 yıl 10 ay hapse indirildiğini açıkladı. Mahkeme, Demirkol’un, ömür boyu kamu hizmetlerinden de yoksun kalmasına karar verdi. Kararın, Yargıtay tarafından onanması halinde, Demirkol, tutuklu kaldığı sürelerde gözönüne alınıp yaklaşık 19 ay hapis yatacak.

Demirkol, Gamze Özçelik’in görüntülerini internette yayınladığı iddiasıyla İstanbul 1’inci Asliye Ceza Mahkemesi’nde ’Özel hayatın gizliliğini ihlal’suçundan 6.5 yıla kadar hapis istemiyle yargılanıyor. Özçelik’in ailesinin de 40 bin YTL tazminat istemiyle açtığı dava da devam ediyor.

Olay nasıl ortaya çıktı?

* Geçen yaz, Gamze Özçelik’e ait olduğu belirtilen cinsel ilişki görüntülerinin internette dolaşmaya başlamasıyla patlak verdi. Özçelik, görüntülerdeki kişinin kendisi olmadığını, sadece çok benzediğini savundu.

* Daha sonra, “O kişi benim. Ayrıldığım sevgilim Gökhan beni ilaçla uyutup tecavüz etti ve bu görüntüleri çekti” dedi.

* Demirkol ise, “Filmi seyretmedim. Arkadaşlarımın söylediğine göre görüntüdeki erkek göbekli ve kıllı biri. Sporcuyum, hiç göbeğim olmadı” diyerek kendini savundu.

* Olayın, Kemer’deki bir otelde gerçekleştiği anlaşıldı. Soruşturma başlatan Antalya Cumhuriyet Savcılığı; Gökhan Demirkol hakkında dava açtı.

Kravatın kerameti
Türk Ceza Kanunu’nun 62. maddesi ’takdiri indirim nedenleri’ni düzenliyor. Bu maddeye göre, hakim sanığın cezasından 6’da 1 oranında indirim yapabiliyor

Demirkol’a, manken Gamze Özçelik’e tecavüz ettiği gerekçesiyle verilen 7 yıl hapis cezasının, mahkeme tarafından “duruşmalardaki saygılı tavrı” nedeniyle 5 yıl 10 ay hapse indirilmesi tartışılıyor.

TCK’nın 62. maddesi “takdiri indirim nedenleri” ni düzenliyor. Bu maddeye göre hakim, sanığın cezasından 6’da 1 oranında indirim yapabiliyor. Yasaya göre bu indirim yapılırken “failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri” gibi hususlar göz önünde bulundurulabiliyor. Ancak hakim gerekçesini göstererek başka nedenlerle de kendine verilmiş bu yetkiyi kullanabiliyor.

GİYİM-KUŞAM ETKİLİ
Sanığın duruşma düzenini bozmaması, suçunu itiraf etmesi, ifadeleriyle mahkemeye yardımcı olması, giyimi kuşamı gibi etkenler “iyi halli sayılmasını” sağlayabiliyor. İyi hal cezadan 6’da 1 oranında indirim sağlıyor. Ancak mahkeme, sanık iyi halli olsa bile, suçun ağırlığına ve işleniş şekline göre indirim yapmayabiliyor. Örneğin toplumda infial uyandıran, canice bir suç işleyen sanık iyi halli olsa bile mahkeme indirim uygulamayabiliyor.

Bu indirimin yerinde uygulanıp uygulanmadığı da Yargıtay denetimine tabi. Yani Yargıtay yerinde bulmadığı indirimleri bozabiliyor.

* Türkiye’nin ilk seri katili olan ve üç marangozu öldüren Seyit Ahmet Demirci, 3 kez idam cezasıyla yargılandığı davada duruşmalardaki “efendi” görünümünün karşılığını aldığı idam cezasının müebbet hapse dönüşmesiyle aldı. Cezaevinde yatma süresi 16 yıl 2 gündü. Ancak Rahşan Affı’na göre idam mahkumları aftan yararlanmıyordu ama müebbet mahkumları af kapsamındaydı. Demirci af kapsamına girdi ve yatacağı süre 6 yıl hapse düştü. Ve geçen Şubat ayında özgürlüğüne kavuştu.

* Erol Evcil de Malki cinayeti davasında seri katil Demirci gibi her duruşmaya kravatlı gelip hakime saygıda kusur etmeyince ömür boyu hapis cezası önce 20 yıla sonra 6 yıla indi. Evcil’e iyi hal indirimi yapılmamış olsaydı cezaevinde yatacağı süre 30 yıl hapis olacaktı.

‘İYİ HAL’ PİYANGOSU

* Alaattin Çakıcı’nın, boşandığı eşi Uğur Kılıç’ı öldürttüğü iddiasıyla yargılandığı davada 19 yıl 4 ay hapis cezası almasına rağmen bu suçtan tek bir gün bile cezaevinde kalmamasını da ‘haksız tahrik’ indirimi ile birlikte ‘iyi hal indirimi’ sağladı. Çakıcı’nın cezasından ‘haksız tahrik’ ve ‘iyi hal’ indirimi yapmasaydı bir başka suçtan halen cezaevinde Çakıcı bu suçtan 6 yıl yatacaktı.

Yargıtay ne diyor?

Yargıtay’ın takdiri indirimin uygulanmasına yönelik kararlarından bazı örnekler ise şöyle:

* Takdir hakkı kullanılırken gösterilen gerekçenin makul olması, hukuk kuralla\-rını zedelemeyecek, yasaların maksat ve amacına aykırı düşmeyecek, vicdanları rahatsız etmeyecek bir nitelik taşıması gerekir.

* Suçtan oluşan zararın azlığı, sanığın ikrarı, duruşmadaki iyi hal, suç yerin\-den kaçmamak takdiri azaltıcı nedenler olabilirler.

* Sanığın susma hakkını kullanması iyi hal indirimi yapılmasına engel olmaz.

* Suçun ispat edilmesi, sanığın bunu kabul etmesine bağlı olduğundan, sanık lehine takdiri indirim yapılmalıdır.
Haber: Kemal GÖKTAŞ


evo 27 Aralık 2006 13:41

Mehmet Akif Ersoy'un vefatının 70. yıl dönümü
"SİYASET, YENİ AKİFLER ÇIKARMALI"

http://www.aa.com.tr/images/stories/KATEGORILER/Turkiye/2009/mehmet_akif_ersoy.jpg

ANKARA - TBMM Başkanı Bülent Arınç, Mehmet Akif Ersoy'un şair kimliğinin yanı sıra Meclis'in ilk döneminde Burdur milletvekili olarak görev yaptığını hatırlatarak, "Siyaset, yeni Akifler çıkarmalıdır" diye konuştu.
Mehmet Akif Ersoy'un ölümünün 70. yıl dönümü nedeniyle Hacettepe Üniversitesi kampüsünde Türkiye Yazarlar Birliği'nce Tacettin Dergahı'nın bulunduğu alanda düzenlenen anma toplantısına katılan Arınç, törende yaptığı konuşmada, "İstiklal Marşı'nı yazmasa da Safahat gibi eserler bırakacak siyasetçilere ihtiyacımız var. Onların bilgeliğine, yol göstericiliğine ve derinliğine ihtiyacımız var" dedi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise yayımladığı mesajda, vatan şairi Mehmet Akif Ersoy'un, milli mücadele ruhunun canlanmasında, istiklal meşalesinin Anadolu sathında yayılmasında, güçlü şiiriyle, etkili hitabetiyle, inanmış kişiliği ve adanmış hayat biçimiyle önemli bir rol oynadığını bildirdi. Erdoğan, "Vatan şairimiz Mehmet Akif Ersoy, azimle, inançla ve büyük fedakarlıklarla kazanılan İstiklal Mücadelemizi muhteşem mısralarıyla ebedileştirmiştir" ifadesini kullandı.


evo 28 Aralık 2006 11:01

BAYRAMDA UZUN YOLA ÇIKACAKLAR DİKKAT

http://www.aa.com.tr/images/stories/KATEGORILER/Turkiye/2009/suruculer.jpg

ANKARA - Sağlık Bakanlığı, yarın mesai saatinin bitimiyle başlayacak Kurban Bayramı ve yılbaşı tatili dolayısıyla sürücüleri uykusuz yola çıkmamaları ve sık sık mola vererek dinlenmeleri konusunda uyardı.
Sürücülerin uzun süre aç kalması durumunda dikkatlerinin daha çabuk dağılabildiği, baş ağrısı ve yorgunluk oluşabildiğini belirten bakanlık yetkilileri, uzun yolculuklarda sindirim sistemi rahatsızlıklarına ve gıda zehirlenmelerine maruz kalınmaması için güvenilir yerlerin tercih edilmesi ve açıkta satılan yiyeceklerin tüketilmemesini önerdi.
Yolculuk sırasında beslenme konusunda şunlara dikkat edilmesi gerekiyor:
Karbonhidrattan zengin besinler gevşemeye neden olduğu için şeker yerine kuru üzüm, erik ya da A ve C vitaminleri yönünden zengin taze meyve ve sebzeler tercih edilmeli,
Uyanık kalmayı sağlayan et, yumurta, fındık, fıstık ve ceviz gibi gıdalar tüketilmeli,
Suyun yanı sıra taze sıkılmış meyve suyu içmek sıvı ihtiyacını karşıladığı ve konsantrasyonu artırdığı, kafein içeren yiyecekler ise adrenalinin serbest kalmasına, böylece stres düzeyinin artmasına neden olduğu için molalarda çay, kahve ve kolalı içecekler yerine süt, meyve suyu, ıhlamur, kuşburnu gibi bitki çayları tercih edilmeli.
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hamit Hancı da uykusu bozulmuş veya yorgun sürücüler, mola vermeden uzun süre araç kullananlar, gece, öğleden sonra veya uyuduğu saatlerde araç kullananlar, uyku yapan ilaç veya alkol alanlar, tek başına araç kullananlar, uzun, kırsal ve sıkıcı yollarda araç kullananlarla sık yolculuk edenlerin risk altında olduğunu bildirdi.


kompetankedi 1 Ocak 2007 17:11

http://images.habervitrini.com/haber_resim/e_mail.jpg

E-MAİL İLE VİRÜS GÖNDERDİKLERİ 3.5 MİLYON KİŞİYİ SOYUP SOĞANA ÇEVİRDİLER


İstanbul'da, 5 lisan bilen ve çevresinde Rus Ali olarak tanınan bir korsanın yönettiği 10 kişilik şebeke, internet ortamında bugüne kadar yapılan en büyük soygunu gerçekleştirdi. Çete, soygunu milyonlarca adrese gönderdiği virüslü e-mail'lerle yaptı.
3 milyon 450 bin adrese e-mail ile virüs gönderdiler Ele geçirdikleri şifreleri kullanıp trilyonlar götürdüler

İstanbul'da, 5 lisan bilen ve çevresinde Rus Ali olarak tanınan bir korsanın yönettiği 10 kişilik şebeke, internet ortamında bugüne kadar yapılan en büyük soygunu gerçekleştirdi. Çete, soygunu milyonlarca adrese gönderdiği virüslü e-mail'lerle yaptı.
ŞEYTANİ BİR ZEKA
Gönderilen virüslü e-mail'ler, internet ortamında bankacılık yapan 10 bin 500 kişinin tüm kişisel bilgileri ve şifreleriyle şeytani zekaya sahip Rus Ali'ye döndü. Bu bilgileri sahte kartlara koplayan Rus Ali ve ekibi, tek tek hesapları boşaltmaya başladı.
İstanbul'da, 3 milyon 450 bin elektronik posta adresine virüs göndererek çeşitli bankalara ait 10 bin 580 interaktif hesabın bilgilerini elde ettikten sonra müşteri hesaplarını boşalttıkları öne sürülen 2'si kadın 10 kişi yakalandı.



Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünden yapılan açıklamaya göre, savcılık ve emniyet birimlerine yapılan interaktif banka dolandırıcılığı konusundaki şikayetlerin artması üzerine çalışma başlatıldı.

Beyoğlu, Bakırköy, Fatih, Bahçelievler, Büyükçekmece, Avcılar ve Güngören'de belirlenen adreslere eş zamanlı düzenlenen operasyonda, aralarında suç örgütü elebaşı konumunda olan Ali A'nın da bulunduğu 2'si kadın 10 kişi gözaltına alındı.

Bu kişilerin ev ve iş yerlerinde yapılan aramalarda, 1 adet dizüstü bilgisayar, 34 adet CD, 4 adet hard disk, 18 adet çeşitli bankalara ait hesap cüzdanı, 6 adet kart, sahte olarak düzenlenen tapu senedi, ustalık belgesi ile savcı, polis, asker ve SSK'ya ait sahte kimlik ile belgeler ele geçirildi.

3.5 MİLYON ADRESE VİRÜS


Poliste sorgulanan bu kişilerin, internet üzerinden bağlantı kurdukları kişilerden 150 YTL karşılığında satın aldıkları veya çeşitli yollardan elde ettikleri 3 milyon 450 bin elektronik posta adresine virüs göndererek bazı bankalara ait 10 bin 580 interaktif hesabın bilgilerini elde ettikleri, daha sonra da bu bilgileri kullanarak müşterilerin hesaplarını boşalttıkları anlaşıldı.

Bu kişilerin elde ettikleri eletronik posta adresleri arasında medya mensupları, üniversiteler, öğretim görevlileri, belediyeler, holdingler ve çok sayıda iş adamının da adresinin bulunduğu belirtildi.

POLİS BANKA MÜFETTİŞLERİYLE İŞBİRLİĞİ YAPTI


Polisin, vurgunun boyutunun belirlenmesi için bankalar birliği, kredi kartları merkezi ve dolandırıcılık yapılan bankaların müfettişleriyle birlikte çalışmalarını sürdürdüğü ifade edildi.

ELEBAŞI 5 DİL BİLİYOR


Yakalanan kişiler arasında bulunan ve Almanya doğumlu olan Ali Y'nin, İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü'nden mezun olduğu ve 5 yabancı dil bildiği öğrenildi.

Polis yetkilileri, internet kullanıcılarından elektronik postalarına gelen şüphelendikleri mesajları açmamaları ve interaktif banka dolandırıcılığına karşı dikkatli olmalarını istedi.

Polisteki işlemleri tamamlanan 10 kişi, daha sonra Beyoğlu Adliyesine gönderildi.



******

http://images.habervitrini.com/haber_resim/turk_telekom_logosu.jpg

TELEKOM'DAN 'BORÇLARI ÖDEYİN' KAMPANYASI


Türk Telekom’un borcundan dolayı telefonları kapanmış abonelerine "tatlıya bağlayalım" kampanyası ile borç faizi indirimi uygulayacağı bildirildi.
Türk Telekom’un borcundan dolayı telefonları kapanmış abonelerine "tatlıya bağlayalım" kampanyası ile borç faizi indirimi uygulayacağı bildirildi.
Konuya ilişkin yapılan yazılı açıklamada, borçlarını ödeme zorluğu içine girmiş ve bu yüzden telefonları kapanmış 2 milyona yakın aboneye borç faizi indirimi uygulanacağı, kullanıcıların 8 Ocak-28 Şubat 2007 tarihleri arasında birikmiş faizlerini yüzde 90’a varan indirimlerle ödeyerek borçlarından kurtulacağı ve tekrar Türk Telekom hizmetlerinden yararlanabileceği kaydedildi.
Açıklamada, kulanıcılar için büyük bir yük haline gelen borçların hem alacaklı Türk Telekom hem de telefon sahipleri için çözüme kavuşturulması için, yeni yılın ilk günlerinden itibaren başlatılacak kampanya ile geçmişten bugüne artarak gelen telekomünikasyon hizmetleri borç faizlerinin yüzde 90’a varan kısmının affedilmesi, 2007 yılına kadar ortaya çıkmış adli ve icrai takibin sonucu olan masrafların da yine Türk Telekom tarafından karşılanması kararının alındığı bildirildi.
Türk Telekom abonelerinin 8 Ocak-28 Şubat 2007 tarihleri arasında Türk Telekom merkezlerine başvurmaları halinde borç faizi indiriminden faydalanabilecekleri belirtilen açıklamada, borçların faiz indirimlerinin ödeme planına göre farklılaştığı ifade edildi.
Buna göre, borcunu tek seferde kapatmak isteyen kullanıcıların birikmiş faizin yüzde 90’ı, borcunu iki taksitte ödeyecekler birikmiş faizin yüzde 70’i, borcunu 3-4 taksitte ödeyecek olanların ise birikmiş fazin yüzde 60’ı kadar indirimden faydalanabileceği bildirildi.


*****

http://images.habervitrini.com/haber_resim/phoneweb.jpg

SABİT ÜCRETLE SINIRSIZ ŞEHİRLERARASI GÖRÜŞME


Amerika ve Avrupa’daki birçok ülkede görülen sınırsız görüşme hizmetleri ilk defa İkon Telekom tarafından Türk tüketicisine sunuluyor.

İkon Telekomünikasyon’un piyasaya Aralık ayı içinde sunduğu yeni ürünü İkonVoIP ADSL kullanıcılarına yurtdışında çok yaygın kullanılan VoIP (Sesin İnternet üzerinden taşınması) teknolojisi sayesinde sabit ücretle sınırsız şehirlerarası görüşme yapma imkanı veriyor.

İkonVoIP kullanıcıları evleri ve işyerlerinde bulunan genişbant İnternet erişimleri (ADSL, Kablonet, kiralık hat) sayesinde sabit fiyat ile şehirlerarası sınırsız telefon görüşmesi yapabilecekler. Amerika ve Avrupa’daki birçok ülkede görülen sınırsız görüşme hizmetleri ilk defa İkon Telekom tarafından Türk tüketicisine sunuluyor.

3 senedir lisanslı olarak Türkiye de faaliyet gösteren İkon Telekom geliştirdiği teknolojisi ve bilgi birikimi ile artık sınırsız görüşme rahatlığını Türkiye pazarına sunmanın zamanının geldiğine inanarak İkonVoIP ürünü ile aylık 34.90 YTL ye sınırsız şehirlerarası hizmeti vermeye başlıyor. Tüketiciler ADSL bağlantılarına takacakları bir telefon adaptörü ile bütün dünya ile görüşme imkanına sahip olabilecekler. Kullanıcılar, kişisel ve kurumsal olmak üzere toplam 9 ayrı fiyat seçeneğinden birini seçerek ister sınırsız olarak şehirlerarası görüşme yapabilecekler isterlerse başka bir paket seçerek Amerika ve bir çok Avrupa ülkesini de sınırsız arayabilecekler.

İkonVoIP Ürün ve Hizmet konseptine en uygun ürün olarak Cisco‘nun Linksys ürünlerini gören İkon Telekom, büyük bir kullanıcı kitlesine hitap etmesi planlanan ürün ve hizmetlerde geniş bir ürün yelpazesine sahip Linksys’in diğer ürünlerini de kullanmayı planlıyor.



Saat: 21:38

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık