MsXLabs

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Tarih (https://www.msxlabs.org/forum/tarih/)
-   -   Hindistan (İndia) ve Hindistan Tarihi (https://www.msxlabs.org/forum/tarih/12224-hindistan-india-ve-hindistan-tarihi.html)

GusinapsE 2 Ekim 2006 05:07

Hindistan (İndia) ve Hindistan Tarihi
 
3 ek

Hindistan


resmi adı HİNDİSTAN CUMHURİYETİ
Hintçe BHARAT VARSHA ya da BHARATA-VARSHA,
Asya’nın güneyinde dünyanın en büyük yedinci ve en kalabalık ikinci ülkesi.
Alıntıdaki Ek 53879

Kuzeybatıda Pakistan ve bu ülkeyle anlaşmazlık konusu olan Cemmu ve Keşmir, kuzeydoğuda Çin, Nepal ve Bhutan, doğuda Myanmar ve Bangladeş’le çevrilidir. Güneybatıda Umman Denizine, güneydoğuda da Bengal Körfezine bakar. Güneydoğu ucundaki kıyıların açığında, Mannar Körfezi ve Palk Boğazıyla ayrılan Sri Lanka uzanır. Cemmu ve Keşmir’in Pakistan ve Çin işgali altındaki toprakları (120.849 km2) dışında 3.166.414 km2’lik bir alanı kaplar. Kara sınırlarının uzunluğu 15.168 km’yi, kıyılarının uzunluğu ise 5.488 km’yi bulur. Topraklarının büyük bölümünü Hint Okyanusuna doğru bir üçgen biçiminde uzanan Hindistan Yarımadası oluşturur. Ayrıca Bengal Körfezindeki Andaman ve Nicobar ve Umman Denizindeki Lakshadvip (Sanskrit dilinde Laksha-dvipa: “Talih Adası”) adalarını kapsar. Doğal engeller nedeniyle Asya’nın büyük bölümünden kopuk bir yapı gösterir. Hinduizmle iç içe geçmiş çok eski ve özgün bir uygarlığın beşiği olan Hindistan, sayısız milliyet, din, dil ve kültürün dokuduğu renkli bir mozaiği andırır. Bir çelişkiler yumağı oluşturan karmaşık ve bölünmüş toplumsal yapısına, ekonomik alandaki yoksulluğuna ve düşük eğitim düzeyine karşın uzun yıllar bütünlüğünü korumuş, demokratik gelenekleri güçlü ve oldukça dinamik bir toplumu barındırır. Başkenti Yeni Delhi, 1981 tahmini nüfusu 871.158.000’dir.

DOĞAL YAPI


YÜZEY ŞEKİLLERİ.


Hindistan coğrafi özellikleri bakımından üç ana bölgeye ayrılır: Kuzeyde bir yarımay biçiminde kuzeybatı- güneydoğu doğrultusunda uzanan Himalayalar ve bu sisteme bağlı dağlar, İndus, Ganj ve Brahmaputra ırmaklarının alüvyonlu ovalarının birleşmesiyle oluşan İndus-Ganj Ovası ve bu ovadan dağlık bir kütleyle ayrılan Dekkan Platosu. Hindistan’ın jeolojik oluşumuna ilişkin olarak genel kabul gören açıklamaya göre, eski Gondvana kıtasının parçalanmasından sonra sürüklenen bir kütle Asya kara kütlesinin güney kıyılarıyla çarpışarak Himalayalar’ın yükselmesine yol açmış ve bu sıradağlardan inen akarsuların aşındırıcı etkisiyle İndus-Ganj Ovası oluşmuştur.

Dünyanın en yüksek ve en genç dağ sistemi olan Himalayalar, hemen hemen kesintisiz bir biçimde yaklaşık 2.400 km boyunca uzanır. Bir bölümü Nepal ve Tibet’e taşan Everest Dağı (8.848 m) dışında 10 doruğunun yüksekliği 7.500 m’yi geçer. Sıradağlar boyunca karla kaplı doruklar, çeşitli kollar oluşturarak yayılan buzullar, yüksek çavlanlar, derin boğazlar ve geniş vadiler sıralanır. Keşmir Vadisi düz yüzeyiyle bir ovayı andırır. Yüksek Ladakh Platosu bir başka ilginç yüzey şeklini oluşturur. Kutup bölgeleri dışında dünyanın kar ve buzullarla kaplı en geniş alanları Himalayalar bölgesindedir. Sistemin en yüksek sıradağları olan Büyük Himalayalar ile Karakurum Dağlarında buzulların beslediği birçok akarsu bulunur. Yüksekliğin genelde 300 m’nin altında olduğu İndus-Ganj Ovası ülkenin en yoğun ekim yapılan ve en sık nüfuslu kesimidir. Ganj Havzasının yaklaşık yüzde 80’inde yükseklik 150 m’yi geçmez; ırmak çığınnm büyük bölümünde yüzey eğimi km başına ancak 19 cm’yi bulur.

Ülkenin kuzeybatısında Pakistan sınırı boyunca uzanan Büyük Hint (Thar) Çölü hareketli kum tepelerinden oluşur. Daha güneyde batı kıyılarını dar bir ova şeridi izler. Güneydoğu kıyılan boyunca delta karakterli ovalar uzanır. Jeolojik bakımdan ülke topraklannın en yaşlı bölümü olan Dekkan Platosu çeşitli değişim aşamalarından geçmiş kristalli kay açlar dan oluşmuştur. Aralık 1967’de Bombay’ın 225 km kadar güneyinde meydana gelen deprem, bölgenin kararlı bir jeolojik yapısının olduğu yolundaki görüşü sarsmıştır. Kuzeyde platoyu kuşatan Vindhya Sıradağları dışındaki önemli yükseltiler Satpura Sıradağlan, Aravalli ve Maikala dağlan ile Ajanta Tepeleridir. Platonun iki yanında uzanan Doğu ve Batı Gatlar yarımadanın güneyinde Nilgiri Tepelerinde birleşir.

AKARSULAR VE GÖLLER.


Daha çok düzlük alanlarda bulunan yeraltı su havzaları, jeolojik yapının da elverişsizliği nedeniyle büyük miktarda su toplamaz. Himalaya eteklerinde, Satpura Sıradağlarının kuzeyindeki Narmada Vadisinin kenarlarında, Maharashtra’daki lav oluşumlu platoda ve Gucerat’ta artezyen sulan çıkar. Yeraltı sularının yüzeye çıkmasıyla oluşan kaynaklar Kumaun Himalayaları’nda, Bihar’ın güneyindeki alçak tepelerde, Batı Gatlar’ın Konkan bölgesindeki eteklerinde toplanmıştır. Bu kaynaklann küçük bir bölümü kaplıcadır. Hindistan’da, büyüklüğüne oranla az sayıda göl vardır. Himalayalar’daki göllerin çoğu, buzulların oyduğu ya da buzultaşlarm önünü kapattığı havzaların sonradan suyla dolmasıyla oluşmuştur. Dekkan Platosunda küçük krater gölleri bulunur. Racasthan’ın Ortadoğu kesimindeki Sambhar Gölü ülkenin en büyük tuz gölüdür.

Hindistan’ın akarsuları Himalaya, Dekkan, kıyı ve iç havza ırmakları biçiminde dört grupta toplanır. Başlıca su bölümü çizgileri Büyük Himalayalar, Vindhya ve Satpura sıradağlan ile Maikala Dağlan ve Batı Gatlar’dır. Kar ve yağmur sularıyla beslenen Himalaya ırmaklarının kesintisiz bir akışı vardır. Dekkan ırmaklannın taşıdığı su miktarı sıcak mevsimlerde büyük ölçüde azalır. Kıyı ırmakları genellikle kısadır. Hindistan’ın en büyük beş akarsuyu olan kuzeydeki Ganj, Brahmaputra ve İndus ile güneydeki Godavari ve Krişna ırmaklarının taşıdığı su miktarı, Amazon’un toplam su miktarının ancak dörtte birini bulur. Bu ırmakların su toplama alanlan Hindistan topraklarının yaklaşık yansına eşittir.

Su toplama sisteminin temelini oluşturan Ganj Irmağı, çevresindeki verimli topraklarla ülke ekonomisinin de can damarı sayılır. Irmak, Assam’ı boydan boya geçerek güneye inen Brahmaputra’yla delta bölgesinde birleşerek Bangladeş’te Bengal Körfezine dökülür. Güneybatı yönünde ilerleyerek Pakistan’a giren İndus Irmağı çığırının büyük bölümünde burada akar. Dekkan Platosunun Godavari ve Krişna dışındaki önemli ırmakları Mahanadi, Narmada ve Kaveri’dir. Ülke genelinde hemen hemen bütün toprak türlerine rastlanır.
Alıntıdaki Ek 53880
Alıntıdaki Ek 53881

İKLİM.


Hindistan’ın iklim koşullarını tropik muson rejimi belirler. Ülkede dört mevsim hüküm sürer: Soğuk mevsim (aralık-mart), sıcak mevsim (nisan-mayıs), yağışlı mevsim (haziran-eylül) ve güneybatı musonlarının çekildiği mevsim (ekim-kasım). Kuzeydoğu musonları aralık-şubat, güneybatı musonları haziran-eylül arasında eser. Yağış miktarı ve sıcaklık bölgelere göre büyük değişiklikler gösterir.

En çok yağış alan bölgeler Assam ile Batı Gatlar'rın etekleri boyunca uzanan kıyı şerididir. Meghalaya’daki Çherrapunci’de yıllık ortalama yağış miktarı 11.430 mm’yi bulur. Buna karşılık Büyük Hint Çölünde yılda ancak 100 mm yağış düşer. Ganj Havzasında 1.000-2.000 mm arasında değişen yıllık ortalama yağış miktarı, Pencap Ovasından başlayarak güneyde Karnataka Platosuna kadar uzanan kuşakta 750 mm’ye iner. Sıcaklık düzeyini genellikle yükseklik belirler. Yıllık ortalama sıcaklık Himalayalar’ın yüksek kesimlerinde 12°C-14°C, ülkenin öteki kesimlerinde 26°C-29°C arasında değişir.

BİTKİ ÖRTÜSÜ VE HAYVAN VARLIĞI.


Hindistan’ın yaklaşık dörtte biri ormanlarla kaplıdır. Değişken yüzey şekilleri ve iklim koşullan zengin bir bitki örtüsü yaratır. Dekkan’m kurak ve yüksek kesimlerinde değişik palmiye türleri yetişir. Batı Gatlar ile kıyı şeridini içine alan Malabar bölgesinde tropik bir bitki örtüsü görülür. Ormanlık alanlarda demirağacı ve tikağacı gibi sertodunlu ağaçlar bulunur. Pencap Ovası, Racasthan ve Gucerat’ın kuzey kesimini kapsayan İndus bölgesi özgün bitkiler bakımından son derece yoksul sayılır. Ganj bölgesinde başta salağacı olmak üzere çeşitli ağaç türlerinden oluşan ormanlar uzanır. Assam bölgesindeki Brahmaputra ve Surma vadileriyle aradaki tepeler yüksek otlar, geniş yapraklı ormanlar ve bambu kümeleriyle örtülüdür.

Himalayalar’ın doğu kesiminde 4 bin kadar çiçek açan bitki türü ve 20’ye yakın palmiye türü bulunur. En çok rastlanan ağaçlar defne, akçaağaç, kızılağaç, huşağacı, ardıç ve çeşitli ığneyapr aklilar dır. Ayrıca orman-gülleri, bodur söğütler ve bambular da bol miktarda bulunur. Himalayalar’m batı kesimi üç ayrı bitki örtüsü kuşağını kapsar. Alp kuşağında gümüşselvi, huşağacı ve ardıç yetişir. Ilıman kuşakta aralarında Doğu Hindistan’a özgü bir tür sedir olan deodar (Sanskrit dilinde devadaru: “tanrı ağacı”) ve ladin ağaçlarının da yer aldığı iğne yapraklı ormanlar bulunur. Alçak kuşak salağacı ormanları ve bazı palmiye türleriyle kaplıdır.

Büyük av hayvanlarının başında kedigiller gelir. Kaplan, başta ormanlar olmak üzere ülkenin çeşitli yerlerinde yaşar. Himalayalar’ın eteklerindeki orman şeridi gözde bir kaplan avı bölgesidir. Parslar ise ülkenin hemen her yanma yayılmıştır. Çitaların soyu hemen hemen tükenmiştir. Kuzey Hindistan’ın ünlü Asya aslanları günümüzde yalnızca Gucerat eyaletindeki Gir Ormanı Ulusal Parkı’nda bulunur. Yarımada ve Assam ormanlarında kalabalık fil sürüleri yaşar. Assam’daki gergedanlar koruma altına alınmıştır. Öteki memelilerden ayı, geyik, antilop, ceylan, çakal, sırtlan, kurt ve tilki oldukça yaygındır; bu hayvanların birçok değişik türüne rastlanır. Ayrıca yabanıl manda, boğa, yak ve dağkeçisi türleri vardır. Başlıca yılan türleri arasında kobra ve engerek sayılabilir. Ülkede bütün timsah türleri bulunur. Kara ve su kaplumbağası türlerinin sayısı 50’ye yaklaşır.

Zengin kuş varlığı 1.200 dolayında türü kapsar. Bunların yarısına yakını ötücü kuşlardır. Papağan, yalıçapkını ve balıkçıllar süslü tüyleriyle dikkati çeker. Bir sığırcık türü olan mina kuşu, papağan gibi konuşur. Başlıca yırtıcı kuşlar akbaba, şahin, doğan, atmaca ve balıkkartalıdır. Balık yiyen kuşlar arasında kutan, karabatak ve firkateynkuşu sayılabilir. Ördek, kaz, su çulluğu, sülün ve keklik sürüleri yaygındır. Öteki önemli av kuşları ormantavuğu, toy, bıldırcın ve güvercindir. Hindistan’ın simgesi sayılan parlak mavi tüylü Hint tavuskuşu koruma altına alınmıştır. Akarsularda bol miktarda alabalık, bıyıklı balık, sazan ve yayınbalığı bulunur. Çekirge sürüleri özellikle kuzeybatıda bazen büyük kayıplara yol açar.

YERLEŞME DOKUSU


Hindistan eyaletlerinin sınırlan büyük ölçüde geleneksel bölgelerle çakışır. Himalayalar tarihsel açıdan Âri ve Moğol uygarlıklarıyla Hinduizm ve Budacılık dinlerinin buluşma noktasıdır. Ülkenin en kuzeyinde yer alan yüksek ve çorak Ladakh Platosunda genellikle köylerde oturan Budacı Tibetliler yaşar. Cemmu ve Keşmir’in bir parçası olan bölgenin güneyinde Hindu Dogralar çoğunluğu oluşturur. Keşmir Vadisinde oturanların büyük bölümü Müslümandır. Himalayalar’ın doğusundaki Arunaçhal Pradesh, Hint-Moğol kökenli çeşitli kabileleri barındırır. Çetin doğa koşullarına alışkın olan bu kabileler geleneksel yaşam biçimlerini büyük ölçüde sürdürmektedir.

İndus-Ganj Övasında etnik, dinsel ve kültürel özelliklerle ayırt edilen çeşitli bölgeler bulunur. Pencap, Sihlerin ve Hinduların ağırlıkta olduğu iki eyalete ayrılmıştır. Pencap’ın batısında güneye doğru uzanan Racasthan, Hindu kültürünün ayakta kalmasında önemli rol oynayan Racputların yurdudur. Ganj Havzasının önemli bir bölümünü kaplayan Uttar Pradesh modern Hinduizmin beşiği sayılır. Bağımsızlık sonrasındaki siyasal yöneticilerin çoğu buradan çıkmıştır. Daha doğuda yer alan Batı Bengal’de çeşitli kabilelere ayrılmakla birlikte aynı dili konuşan Bengalliler yaşar; bölgenin düşünsel ve sanatsal yaşama büyük katkısı olmuştur.

Brahmaputra Vadisi ile Yukarı Myanmar arasındaki Nagaland, dağlık bir sınır bölgesidir. Nagalar karışık kökenli kabilelerden oluşmakla birlikte birçok ortak özellik gösterirler. Daha güneydeki Manipur ile Tripura’da Moğol kökenli halklar yaşar. Manipur kadınları toplumsal yaşamda önemli bir yer tutar.

Ülkenin batısındaki Gucerat’ta yaşayan Hindu, Müslüman ve Caynacı toplulukların büyük bölümü Gucerat dilini konuşur. Bölge halkı iş yaşamına yatkınlığıyla tanınır; düşünsel alanda Caynacı felsefenin köklü bir etkisi görülür. Hindistan Yarımadasının önemli bir bölümünü kaplayan Maharashtra’nın dağlık kesimlerinde yaşayan Marathalar, geçmişte dış istilalara büyük bir direniş göstermiştir. Marathalar arasında bölgeci eğilimler hâlâ güçlüdür. Geçmişte birçok bilgin, tarihçi ve hukukçu yetiştirmiş olan Brahmanlar eski ağırlıklarını yitirmişlerdir. Konkan kıyısındaki Goa Katolikleri, Portekiz kültürünün güçlü etkisini yansıtır.
Hindistan’ın güneyinde Dravid kökenli Tamil, Andhra, Kannada ve Malay ali halkları yaşar. Çok köklü bir kültürel geleneğe dayanan Tamiller, yarımadanın güneydoğusunda oturur.

Andhra Pradesh topraklarına çok eski tarihlerde yerleşmiş olan Andhralar, Dravid ve Âri karışımı bir kökenden gelir; sanat, mimarlık, müzik, dans ve edebiyatta kültürel mirasın derin izleri görülür. Genellikle Hindu olan Andhralar arasında Müslüman ve Hıristiyan topluluklar da bulunur. Karnataka (1973’e değin Mysore) eyaletinde oturan Kannadaların zengin kültürel birikimi İÖ 3. yüzyıla değin iner. Büyük ölçüde Ârilerle karışmış olan Dravid kökenli Kannadalar arasında egemen din Hinduizmdir; geçmişte yaygın olan Caynacılık ve Budacılık hâlâ canlıdır. Karnataka müziğinin özgün bir yapısı vardır. Ortak bir dil (Malayalam) temelinde birleşen Kerala eyaletindeki Malayaliler iki ayrı topluluktan oluşur: Hindu Nayarlar ve Hıristiyan Nasturiler. Eyaletin ilginç toplulukları arasında Koçin bölgesinin beyaz ve Siyah Yahudileri ile Arap tüccarların soyundan gelen Müslüman Moplahlar sayılabilir. Kerala’nın ilginç özelliklerinden biri de Malabar Kıyısındaki kadınların ülkenin öteki kesimlerine oranla çok geniş bir özgürlükten yararlanmasıdır.
Yarımadanın doğu kıyısında bulunan Pondiçeri uzun yıllar Fransız egemenliğinde kaldığından, Hindistan’ın bütününden çok farklı bir bölge görünümündedir.

kaynak: Ana Britannica


virtuecat 28 Ekim 2006 01:50

3 ek

NÜFUS


ETNİK VE DİLSEL TOPLULUKLAR.


Hindistan’ in çok sayıda değişik halkı barındırması tarihöncesi dönemlerden başlayarak ülkeyi altüst eden sürekli istilaların ürünüdür. Birbirini izleyen göç dalgaları çoğu kez Hindistan Yarımadasında kırıldığından ve gelen her halkla birlikte yeni karışımlar ortaya çıktığından, belirgin ırksal kategorilerden söz etmek güçleşmiştir. Günümüzde halklar arasındaki temel ayrım etnik kökenden çok, konuşulan dillere dayanmaktadır. Bununla birlikte karışma yoluyla ortaya çıkmış etnik bileşimlerin temelde beyazlardan, Moğol- lardan, AvustralyalIlardan ve Siyahlardan izler taşıdığı söylenebilir.

Hindistan’da değişik büyüklükte toplulukların konuştuğu 723 dil ve lehçe saptanmıştır. Bütün bu dil ve lehçeler dört dil ailesi altında toplanır: Hint-Âri dilleri, Dravid dilleri, Güneydoğu Asya dilleri ve Çin-Tibet dilleri. Uzun yıllar içinde görülen sözcük alışverişlerine karşın, bu dil toplulukları özgün yapılarını büyük ölçüde korumuşlardır. Bihar’da konuşulan Nahali lehçesi gibi belirli diller hiçbir dil öbeğine girmez.
Alıntıdaki Ek 53882

Anayasada resmen tanınmış olan diller
  • Hintçe (yüzde 28,1),
  • Telugu dili (yüzde 8,2),
  • Bengali (yüzde 8,1),
  • Marathi (yüzde 7,6),
  • Tamil dili (yüzde 6,9),
  • Urduca (yüzde 5,2),
  • Gucerat dili (yüzde 4,7),
  • Malayalam dili (yüzde 4,0),
  • Kannada dili (yüzde 3,9),
  • Oriya dili (yüzde 3,6),
  • Pencap dili (yüzde 2,5),
  • Assam dili (yüzde 1,6),
  • Keşmir dili, Sindhi ve Sanskrittir.
Hint-Avrupa dil ailesinin Hint-îran kolundan olan ve bugün Hindistan Yarımadasında konuşulan diller Hint-Âri dilleri olarak bilinir. İO 2000’lerden başlayarak Hindistan Yarımadasının kuzeybatı geçitlerinden ülkeye giren Âri toplulukların, din adamları tarafından işlenerek yetkinleştirilen lehçesine Sanskrit, öteki akraba dil ve lehçelere de Prakrit denmiştir. Hiçbir zaman bir halk dili olmayan Sanskrit, çeşitli topluluklardan din adamlarının kullandığı dua ve bilim dili olarak günümüze değin yaşatılmıştır. Prakrit kökenli diller ise bugünkü Hint-Âri dillerini oluşturmuştur. İS 10. yüzyıldan sonra özgün bir biçimlenme göstermeye başlayan Prakrit dilleri arasında ilk büyük gelişmeyi Pali dili gerçekleştirmiştir. Daha sonra Hintçe, Sindhi ve Maratha ile Pencap, Gucerat ve Keşmir dilleri biçimlenerek birer edebiyat ve kültür dili olma aşamasına gelmişlerdir. Bu dillere 13. yüzyıldan sonra Müslümanlığın etkisiyle Farsça ve Arapça sözcükler girmeye başlamıştır. 13. yüzyıldaki Müslüman akınlarınm ardından Farsçanın etkisiyle ortaya çıkan ve bir lingua franca olarak kullanılan Hindustani, edebiyat dilleri olan Hintçe ve Urducaya kaynaklık etmiştir. Dilbilgisi bakımından Urduca ve Hintçe arasında köklü bir fark yoktur. İki dil arasındaki en büyük fark Urducanın Arap alfabesiyle, Hintçenin Devanagari alfabesiyle yazılmasıdır.

Hindistan’ın kuzeyinde konuşulan bugünkü Hint-Âri dilleri, değişen ölçülerde Sanskritle bağlantılıdır. Kuzey ovalarının büyük bölümünde Hintçe ve bu dile bağlı lehçeler konuşulur. Daha doğuda yaygın olan Magadha dilleri Maithili, Magadhi ve Bengali ile Assam ye Oriya dillerini kapsar. Pencap dili doğu ve batı biçiminde iki dil bölgesine ayrılır. Racasthani dili bir dizi lehçeden oluşur. Himalayalar’da konuşulan dillerin bir bölümü Hint-Âri dillerine girer.

Dravid dillerinin etki alanı Hindistan’ın Orissa sınırları ile Komorin Burnu arasında kalan güney ve doğu kesimlerini kapsar. Bu dillerin en eskisi olan Tamil dili Tamil Nadu’da, Telugu Andhra Pradesh’te, yeni olmakla birlikte hızla gelişen Malayalam Kerala’da, Kannada ise Karnataka’da konuşulur.

Güneydoğu Asya dilleri Hindistan’ın orta ve doğu kesimindeki bazı dağ kabileleri arasmda varlığını sürdürmektedir. Çin-Tibet dilleri de kuzeydoğu sınırındaki bazı kabile lehçeleriyle sınırlıdır.
İngilizlerle birlikte Hindistan’a giren İngilizce, ayrı dilleri konuşan halkların anlaşmasını sağlayan ortak bir dil işlevini görür. Başlangıçta ikinci bir resmî dil olarak korunan İngilizcenin 1965’te yerini bütünüyle Hintçeye bırakması yolundaki karar, Dravid dillerini konuşan halkların muhalefeti nedeniyle uygulanamamıştır.

DİNLER.


Birçok dinin beşiği olan Hindistan, dışarıdan gelen çeşitli dinleri de benimsemiştir. En eski Hint dini olan animizm ıssız yörelerdeki kabileler arasmda hâlâ varlığını sürdürmektedir. Hindistan’ın geleneksel dini sayılan Hinduizm, Âri ve Dravid kültürleri arasında bir kaynaşmayı yansıtır. Değişik kökenli halkları birleştiren bir etken olmakla birlikte, dayandığı kast sistemi nedeniyle derin toplumsal bölünmeler de yaratmıştır. Günümüzde toplam nüfusun (1985) yüzde 82,64’ü Hindudur. İÖ 6. yüzyılda ortaya çıkan, şiddete başvurmama ve çilecilik ilkeleriyle Hindu düşüncesine damgasını vuran Caynacılığm etkisi Gucerat ve Racasthan’daki küçük topluluklarla sınırlı kalmıştır. Aynı dönemde gelişen Budacılık sonradan Hindistan’da Hinduizm karşısında sürekli gerilemesine karşın, Asya’ nın büyük bölümüne yayılmıştır.

Hindistan’a fetih yoluyla giren ve Hint- Türk İmparatorluğu’yla birlikte ülkenin büyük bölümüne egemen olan İslam, günümüzde toplam nüfusun yüzde 11,35’ini kapsamaktadır. İlk Hıristiyanların soyundan gelen küçük topluluklar Nasturiler olarak bilinir. Avrupalı sömürgecilerle birlikte yeni bir Hıristiyanlaştırma döneminin başlamasına karşın, batı kıyısında yoğunlaşan Hıristiyanların toplam nüfus içindeki oranı çok küçüktür.

DEMOGRAFİK ÖZELLİKLER.


Hindistan’ın nüfus yoğunluğu (1991) km2 başına 275,1 kişidir. En sık nüfuslu bölgeler Ganj Havzası ile kıyı ovalarıdır. Toplam nüfusun yüzde 74,3’ü kırsal kesimde yaşar. Belirli bölgelerde kentleşme büyük boyutlara ulaşmıştır. Kalabalık kentlerin başlıcalan Kalküta, Bombay, Delhi, Madras, Bangalore, Ahmedâbad ve Haydarâbad’dır. İç ve dış göçler nedeniyle toplumsal hareketlilik oldukça yüksektir.
Toplam nüfusun yaklaşık beşte ikisini 15 yaşın altındaki grup oluşturur. Bu durum sağlık hizmetleri, yeterli beslenme ve iş olanaklan açısından yönetim için büyük yük oluşturmaktadır. Birleşmiş Milletler Nüfus Faaliyetleri Fonu’nun (UNFPA) mali desteğiyle yoğun bir aile planlaması programı yürütülmektedir. Bununla birlikte doğum oranı (1989) binde 30,4 gibi yüksek sayılabilecek bir düzeydedir. Geçmişte çok daha yüksek olan ölüm oranı, binde 10,2’ye düşmüştür. Binde 20,2 olan doğal nüfus artış hızı, ekonomik büyüme hızının kaldırabileceği oranın üzerindedir.

EKONOMİ


Karma bir ekonominin yürürlükte olduğu Hindistan, düşük ekonomik büyüme hızına karşın, gelişmiş yönetsel yapısı, köklü bir birikime dayanan bürokrasisi, yetişmiş insan gücü kaynağı, geniş ulaşım ağı ve güçlü sanayi temeliyle gelişme yolundaki ülkelerin çoğunun ilerisindedir. Öte yandan dünyanın ilk 20 sanayi ülkesi içinde yer almasına karşın, dünya toplam ihracat hacmi içindeki payı yüzde 1’in altındadır. Gelir düzeyi farklılıkları da çok yüksektir; nüfusun büyük çoğunluğu normal geçim düzeyinin altında yaşar. Hindistan ekonomisinin en büyük sorunu yüksek nüfus artışı ve işsizlik oranıdır. 1989 verilerine göre ülke gayri safi milli hasılası (GSMH) 287 milyar ABD Doları, kişi başına düşen milli gelir ise 350 ABD Doları’dır.
Alıntıdaki Ek 53883

TARIM, HAYVANCILIK VE ORMANCILIK.


Toplam işgücünün beşte üçü gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) içindeki payı üçte bire yaklaşan tanm sektöründe çalışır. Ülke topraklarının yaklaşık yansını oluşturan ekime elverişli alanlann ancak dörtte birinde sulamadan yararlanılır. Tarımda hâlâ geleneksel yöntemler egemendir. Geçime dönük tarım son derece yaygındır; kırsal nüfusun çoğunluğu küçük çiftçidir. Arazi dağılımında büyük bir dengesizlik görülür. Tarıma yönelik destek ve krediler yetersizdir; yakın dönemde uygulanan tanm reformundan sınırlı sayıda köylü yararlanmıştır. Ekime elverişli alanlann büyük bölümü temel ürünler olan pirinç ve buğdaya ayrılmıştır; 1969’dan sonra üretim düzeyinde sağlanan hızlı artışa karşın, eyaletten eyalete önemli farklılıklar gösteren ürün rekoltesi genellikle iç gereksinimin gerisinde kalır. 1980’lerin ortasında Hindistan’ın dünya pirinç üretimindeki payı yüzde 20 dolayındaydı. Öteki önemli gıda ürünleri yerel adlan covar ve bacra olan iki dan türü ile arpadır. Ticari ürünlerin başında jüt, çay, şekerkamışı, pamuk, kahve, kauçuk, tütün ve yağlı tohumlar gelir. Hindistan Bangladeş’le birlikte dünya jüt üretiminin, Sri Lanka’yla birlikte dünya çay üretiminin büyük bölümünü karşılar. Yerfıstığı, manyok, hindistancevizi, mango, turunçgil ve baharat da ekonomiye katkıda bulunur.

Hindistan sığır, keçi ve manda varlığı bakımından dünyada birinci sırada, koyun varlığı bakımından ise ilk sıralarda yer alır. Bununla birlikte otlakların yetersizliği ve hayvan cinslerinin kalitesizliği nedeniyle süt üretim düzeyi düşüktür. Koyun başına elde edilen yün miktarı da dünya ortalamasının altındadır. Yüksek balıkçılık potansiyeli yeterli ölçüde değerlendirilememektedir.

Ülke çapında dengesiz bir dağılım gösteren ormanların yüzde 95’i devletin elindedir. Ormancılık pek gelişmemiştir. Tik, salağacı, bambu ve iğneyapraklılar ticari açıdan önem taşır.

MADENCİLİK, SANAYİ VE ENERJİ.


Yeraltı kaynakları bakımından oldukça zengin sayılan Hindistan kömür, demir cevheri, manganez ve bakır rezervleri bakımından dünyanın sayılı ülkeleri arasmda yer alır. Aynca dünya boksit rezervlerinin yaklaşık yüzde 5’ini barındırır. Kromit, kurşun, çinko ve tungsten yatakları da önemlidir. Demir dışı metaller, alüminyum dışında iç gereksinimi karşılamaya yetmez; yakın dönemde saptanmış yeni yataklar henüz işletilememektedir. Gucerat’taki sınırlı petrol alanları dışında kıyı açıklarında da petrol arama çalışmaları yürütülmektedir.

Kömür madenleri Bihar, Batı Bengal, Madhya Pradesh, Andhra Pradesh eyaletlerinde toplanmıştır. Tamil Nadu’daki zengin linyit yataklarından enerji, gübre ve briket elde edilir. En geniş demir cevheri yatakları Bihar, Orissa, Madhya Pradesh, Karnataka, Goa, Aridhra Pradesh ve Tamil Nadu’da bulunur. Çıkarılan demirin kalitesi genellikle yüksektir. Manganez üretiminin büyük bölümünü Madhya Pradesh ve Maharashtra sağlar.

Madencilik sektörü büyük ölçüde kamu kuruluşlarının elindedir. Oldukça gelişmiş olan alüminyum sanayisinin yanı sıra demir- çelik sanayisinin geleceği de parlak görünmektedir. Petrol üretimi iç gereksinimin dörtte üçünü karşılar; son yıllarda üretimi artırmak için yabancı şirketlerin petrol arama çalışmalarını özendirecek önlemler alınmıştır. Rafinerilerin işlediği ham petrolün bir bölümü ithal edilir.

Bağımsızlık sonrasında uygulanan ekonomik planlamayla değişik ürünlere dayanan geniş bir sanayi temeli oluşturulmuştur. Özellikle ağır sanayide yoğun yatırımlara girişmiş olan kamu sektörü, 800 kadar sanayi kuruluşunu işletmektedir. Daha çok tüketim malları sanayisinde etkinlik gösteren özel sektör üzerinde sıkı bir devlet denetimi vardır. Yabancı şirketlerin yüzde 40’ın üzerinde hisse sahibi olmasına yalnızca belirli sanayilerde izin verilmektedir. Özel sanayi kuruluşları az sayıda ailenin elindedir. Tüketim malları gereksinimi büyük ölçüde yerel üretimle karşılanır; bu alandaki başlıca sanayiler pamuk eğirme ve dokuma ile çay, şeker ve ilaç üretimidir. Yatırım malları sanayileri demiryolu donanımı ve motorlu araçlar alanında yoğunlaşmıştır. Öteki önemli sanayi ürünleri demir-çelik, makine ve ek parçalar, elektrikli aletler, taşıt, gemi, dizel motor, çimento, gübre, alüminyum eşya ve sentetik elyaftır.

Hindistan enerji kaynakları bakımından kendine yeterli bir konumdadır. Geçmişte en önemli yakıt olan kömür yerini giderek petrol türevlerine bırakmaktadır. 1990 verilerine göre 257 milyar kW-sa olan elektrik üretiminin büyük bölümü termik ve hidroelektrik enerji santrallarından elde edilir. Racasthan, Maharashtra ve Tamil Nadu eyaletlerinde üç nükleer enerji istasyonu kurulmuştur.

BANKACILIK VE TİCARET.


Hindistan’ın oldukça gelişmiş bir bankacılık ve finans sistemi vardır. Büyük ticari bankaların devletleştirilmesinden (1969) sonra kredi olanaklarının önemli bir bölümü tarıma ve küçük ölçekli sanayiye kaydırılmış ve banka şubeleri hızla yayılmıştır. Bununla birlikte kırsal kesimde tefecilik hâlâ güçlüdür. Sanayi kuruluşları kısa vadeli gereksinimlerini banka kredilerinin yanı sıra yüksek faizli kamu mevduatlarından karşılar. Orta ve uzun vadeli yatırımlar için merkezî yönetim ya da eyalet düzeyindeki çeşitli kamu sanayi finansmanı kuruluşlarına başvurulur. Bazı büyük kentlerde hisse senedi borsaları bulunmasına karşın sermaye piyasası yeterince gelişmemiştir.

Dış ticaretin GSMH içindeki payı çok düşüktür. Geçmişte jüt ürünleri, çay ve pamuklu dokumaya dayanan ihracat, 1950’lerden sonra ürün bileşimi bakımından hızlı bir değişim geçirmiştir. Günümüzde ihracat kalemleri içinde demir cevheri, demir-çelik, makine ve taşıt gibi ürünler önemli bir yer tutmaktadır. İthalatın büyük bölümü başta petrol ve demir dışı metaller olmak üzere hammadde, ara mallar ve yatırım mallarından oluşur. Gıda ürünlerinde dışa bağımlılık, 1970’lerdeki tarım reformunun sonucunda önemsiz bir düzeye inmiştir. Son yıllarda belirli ürünlerin ithali üzerindeki kısıtlamaların yumuşatılması ve dünyâ piyasalarında Hindistan’ın ihracat ürünlerine talebin düşmesi, öteden beri olumsuz bir seyir izleyen dış ödemeler dengesini daha da bozmuştur. Yurtdışında çalışan işçilerin gönderdiği dövizler bu açığı ancak bir ölçüde kapatır. Dış ticaret yapılan ülkelerin başında ABD, eski Sovyet cumhuriyetleri, Japonya, Suudi Arabistan ve İngiltere gelir.

EKONOMİNİN YÖNETİMİ.


Devlet büyük ölçekli sanayi kuruluşlarını fiyat ve kota denetimi, sermaye kaynakları ve çeşitli yasal düzenlemeler aracılığıyla yönlendirir. Bu denetim yolları tekelci uygulamaları kısıtlayıcı hükümler içeren ayrıntılı vergi yasalarıyla desteklenir. Ama bu önlemler ekonomik gücün belirli aile şirketlerinin elinde toplanmasını önleyememiştir. Devletin kâr hadlerine yönelik müdahaleleri iş çevreleriyle sık sık çatışmalara neden olur. Kilit ve temel sanayileri elinde tutmaya özen gösteren devlet, genelde orta ve küçük ölçekli özel kuruluşları destekleyici bir politika izler. Özel sektöre devletin sıkı denetimi altında zenginleşmiş olan sanayiciler egemendir. Devlet müdahaleciliğini kendi lehlerine kullanmayı öğrenmiş olan bu sanayiciler rekabete, ithalatın liberalleştirilmesine ve ruhsat sisteminin kaldırılmasına karşıdır. Gücünü denetim mekanizmalarından alan bürokrasi de değişime karşı koyan bir başka etkendir.

Kamu sektörünün ağırlığı özellikle demiryolu, deniz ve hava ulaşımı, enerji üretimi, bankacılık, sigortacılık, petrol ve demir- çelik sanayileri ile madencilik ve ağır makine yapımında belirgindir. Kârlılık düzeyinin ve kapasite kullanımının düşüklüğü nedeniyle bazı kamu kuruluşları bütçeden sağlanan mali desteklerle ayakta durmaktadır. Bu duruma yol açan başlıca etkenler yatırımların daha çok ağır sanayiye dönük olması, siyasal amaçlı müdahaleler, aşın istihdam ve bürokratik hantallıktır.
Milli gelir içinde vergi gelirlerinin oranı ancak yedide biri bulur. Doğrudan vergilendirmenin uygulanmadığı tarım sektöründe, girdilerden alınan vergiler de çok düşüktür. Tarım dışı gelirlerden alınan vergiler doğrudan merkezî yönetimin yetkisine girer. Dolaylı vergiler ise merkezî yönetim ve eyalet düzeyinde alınır. Doğrudan vergiler içinde en önemli yeri gelir vergisi ile kurumlar vergisi tutar. Dolaylı vergilerin büyük bölümünü petrol, tütün ve şeker gibi belirli ürünlerden alınan tüketim vergileri oluşturur. Gelir vergisi oranlarının yüksekliği nedeniyle vergi kaçakçılığı çok yaygındır. Uygulanan çeşitli destekler ve vergi iadesi politikaları, yüksek oranlı kurumlar vergisinin getirdiği yükü önemli ölçüde hafifletir.
Alıntıdaki Ek 53884

Çalışma yaşamıyla ilgili yasalar, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) öngördüğü ilkelere dayanır. Toplu pazarlık sistemi yaygın biçimde uygulanır. Bununla birlikte yüksek işsizlik oranı, küçük ölçekli sanayi kuruluşlarında işçi haklarının kısıtlanmasına yol açar.

Hindistan’da sendikacılık tarihi 1920’lere değin iner. Sektörlere göre büyük farklılıklar gösteren sendikalaşma oranı, özellikle kömür, tütün, pamuklu dokuma ve demir- çelik sanayileri ile bankacılık alanında yüksektir. Yasal düzenlemelerin elverişliliği nedeniyle ülke çapındaki sendika sayısı 7 bini bulur. Sendikalar beş federasyon altında toplanmıştır. Bunların en önemlileri yaklaşık 3 bin sendikanın üye olduğu Hindistan Ulusal Sendikalar Kongresi ile Hindistan Sendikalar Kongresi’dir. Sendikalar arasındaki siyasal çekişmeler nedeniyle birleşik bir işçi hareketi oluşturulamamıştır.

İşverenler genellikle bölgesel ve ulusal düzeydeki sanayi birliklerinde örgütlenmiştir. Bölgesel birlikler Merkezî Sanayi Örgü- tü’ne bağlıdır. Başlıca ulusal işveren örgütleri olan Hindistan İşverenler Federasyonu, Hindistan İşverenler Örgütü ve Kamu İşletmeleri Daimi Konferansı arasındaki eşgüdümü Hindistan İşverenler Konseyi sağlar. Devlet iş uyuşmazlıklarında çeşitli yasal düzenlemelerin yanı sıra uzlaştırma, hakemlik ve yargı yolu mekanizmaları aracılığıyla etkili bir rol oynar.

ULAŞIM.


Hindistan’da uzun yıllar demiryoluna ağırlık verilmesi nedeniyle, geniş kapsamlı karayolu yapımı ancak 1920’lerde başladı. İngiliz yönetimi sırasında daha çok stratejik ve ticari gereklere uygun bir karayolu politikası izlendi. 1943’te karayollarının toplam uzunluğu ancak 350.000 km’yi buluyordu. Bu tarihte hazırlanan Nagpur Planı, bağımsızlık sonrasında hızlanan karayolu yapımına temel oluşturdu. Plan uyarınca karayolları ulusal otoyollar, eyalet otoyolları, büyük il yolları, küçük il ve köy yolları biçiminde sınıflandırılmıştır. Ana ulaşım hatlarını oluşturan ulusal otoyolları eyalet merkezlerini, limanları ve önemli kentleri birbirine bağlar; savunma amaçlı stratejik yollar da bu kategoriye girer. Ulusal otoyollarla bağlantılı olan eyaıet otoyolları eyalet merkezi ile eyaletin büyük kentleri arasındaki ulaşımı sağlar. Her iki otoyol sistemiyle birleşen büyük il yolları il merkezlerini il içindeki önemli yerlere bağlar; bu yolların ilden geçen demiryolu hatlarıyla da bağlantısı vardır. Küçük il yolları kırsal ulaşım çerçevesi içinde yapılır. Toplam uzunluğu (1989) 2.000.000 km olan karayollarının yüzde 42’si kaplanmıştır.
Demiryolları Hindistan’ın bütünleşmesinde ve modernleşmesinde belirleyici bir rol oynamıştır. Ülkenin demiryolu ağının toplam uzunluğu 61.975 km’dir. Aynı zamanda ülkenin en büyük kamu girişimi olan demiryolu sistemi, doğrudan bu konuyla ilgili bir bakanlığın denetimindedir. Bakanlığa bağlı olan Demiryolu Kurumu günlük işlerle uğraşır.

Kara, demir ve iç suyolları genelde bütünsel bir ulaşım sistemi oluşturur. Batı Bengal ve Kerala gibi bazı eyaletlerde önemini bugün de korumakla birlikte büyük ölçüde gerilemiş olan suyollarının toplam uzunluğu 14.500 km’yi bulur. 1920’de deneysel temelde başlayan ve 1930-45 arasında hızla gelişen havayolu ulaşımında etkinlik gösteren 11 özel şirket 1953’te devleti eştirilerek In- dian Airlines (iç seferler) ve AirIndia’ya (uluslararası seferler) bağlanmıştır. 1981’de ıssız kuzeydoğu sınır bölgesiyle ulaşımı sağlamak amacıyla Vayudoot (Sanskrit Vayuduuta: “haberci rüzgâr”) adlı üçüncü bir havayolu şirketi kurulmuştur.

Denizyolu taşımacılığında Hint gemilerini koruyucu yasal önlemler alınmıştır. Bağımsızlık sonrasında ticari ve askeri nedenlerle gemi yapımına hız verilmiş ve çeşitli gemi filoları oluşturulmuştur. Başlıca limanlar doğu kıyısındaki Kalküta, Haldia, Paradip (Orissa), Vishakhapatnam, Madras ve Tutikorin ile batı kıyısındaki Kandla (Gucerat), Bombay, Mormugao (Goa), Yeni Mangalor ve Koçin’dir. Doğrudan merkezî yönetime bağlı olan Yeni Mangalor dışında bütün bu limanlar yasayla kurulmuş özerk idarelerce yönetilir. Hindistan kıyılarında ayrıca eyalet yönetimlerine bağlı ve işler durumda 180 kadar ara ve küçük liman vardır.

kaynak: Ana Britannica


virtuecat 28 Ocak 2007 02:11

2 ek

YÖNETSEL VE TOPLUMSAL KOŞULLAR


DEVLET YAPISI.


Anayasal çerçeve.


Yönetim biçimi demokratik federal cumhuriyet olan Hindistan 25 eyalet ve yedi birlik toprağından oluşur. Özel statülü bir eyalet olan Cemmu ve Keşmir, 1972’de Pakistan’la varılan anlaşma uyarınca Hindistan’ın denetimi altında kalan kesimi kapsar. Öteki eyaletler Andhra Pradesh, Arunaçhal Pradesh, Assam, Batı Bengal, Bihar, Goa, Gucerat, Haryana, Himaçhal Pradesh, Karnataka, Kerala, Madhya Pradesh, Maharashtra, Manipur, Meghalaya, Mizoram, Nagaland, Orissa, Pencap, Racasthan, Tamil Nadu, Sıkkım, Tripura ve Uttar Pradesh’tir. Doğrudan merkezî yönetime bağlı olan birlik toprakları ise Andaman ve Nicobar Adaları, Çhandigarh, Dadra-Nagar Haveli, Delhi, Daman-Diu, Lakshadvip ve Pondiçeri’dir.

İngiliz Uluslar Topluluğu’nun bir üyesi olan Hindistan’ın 26 Ocak 1950’de yürürlüğe giren anayasası, dünyanın en uzun yazılı anayasasıdır. Bölünmez ve tek bir devlet yapısı öngörmesine karşın, ikincil düzeyde federal özelliklere yer verdiğinden yarı federal bir sisteme dayanır. Bir başka özelliği de değişik hukuksal kaynaklardan yararlanılarak hazırlanmış olmasıdır. Temelde İngiliz parlamenter yönetim anlayışının ve ABD yönetim kurulularının etkisini taşır. Öte yandan yarı federal örgütlenme bakımından Kanada Anayasası’m, düzenleyici ilkeler bakımından İrlanda Anayasası’ndan örnek almıştır. Dayandığı genel çerçeveyi ise 1935’te İngiliz hükümetince çıkarılan ve daha çok yönetsel ayrıntılar içeren Hindistan Yönetimi Yasası oluşturur.

Savunma, dış ilişkiler, ulaşım, iletişim, maliye, para basma ve yüksek yargı yönetimi gibi konular merkezî yönetimin yetki alanı içine girer. Eyaletlerin yetki alanı ise kolluk işleri, genel sağlık, eğitim, ormanların bakımı ve benzeri yerel konuları kapsar. Anayasada yurttaşlara bütün temel hak ve özgürlükler tanınmıştır; yakın dönemde devletçilik doğrultusunda mülkiyet hakkına bazı sınırlamalar getirilmiştir. Siyasal haklar geniş bir güvence altına alınmıştır; silahlı kalkışma durumu dışında mahkeme kararı olmaksızın kişileri tutuklama yasaktır. Hindistan laik bir ülke olduğundan inanç ve vicdan özgürlüğü benimsenmiştir. Hinduizmin öngördüğü kast sistemi anayasayla kaldırılmış olmasına karşın, uygulamada hâlâ sürmektedir.

Merkezî yönetim düzeyinde yasama yetkisini Halk Meclisi’yle (Lok Sabha) ve Eyaletler Meclisi’nden (Raçya Sabha) oluşan parlamento kullanır. Üyeleri beş yılda bir doğrudan seçimle belirlenen Halk Meclisi’nde eyaletler en çok 525, birlik toprakları da en çok 20 sandalyeyle temsil edilir. Cumhurbaşkanı, İngiliz ve Hint melez topluluğun yeterince temsil edilmediği kanısına varırsa, bu topluluğu temsil etmek üzere iki üye atayabilir. Eyaletler Meclisi en çok 250 üyeden oluşur. Bu üyelerin 12’si cumhurbaşkanı tarafından atanır. Öteki üyeler ise anayasada yer verilen dolaylı bir seçim sistemiyle belirlenir; buna göre, herhangi bir eyalet için ayrılmış olan temsilciler o eyalet meclisinin seçimle göreve gelmiş üyeleri tarafından nispi temsil sistemine göre seçilir. Eyaletler Meclisi üyelerinin üçte biri iki yılda bir yenilenir.

Merkezî yönetim düzeyinde yürütme gücü cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı yardımcısı ve Bakanlar Kurulu’nun elindedir. Devletin başı konumunda bulunan cumhurbaşkanı, parlamentonun ve eyalet meclislerinin seçimle göreve gelmiş üyelerinden oluşan bir seçmenler kurulunca seçilir. Cumhurbaşkanının Hindistan yurttaşı olması, 35 yaşını geçmiş olması ve Halk Meclisi’ne seçilebilme koşullarına sahip olması gerekir. Görev süresi beş yıl olan cumhurbaşkanı yeniden seçilebilir. Cumhurbaşkanı yardımcısı parlamentonun ortak oturumunda seçilir. Başında, parlamentodaki çoğunluk partisinin ya da koalisyonun belirlediği başbakanın bulunduğu Bakanlar Kurulu asıl yürütme gücünü elinde tutar ve Halk Meclisi’ne karşı sorumlu sayılır. Bakanlar Kiırulu kabine üyesi bakanlar, kabine dışı devlet bakanlan ve bakan yardımcılarından oluşur. Bağımsızlık sonrasında 1970’lerin sonundaki kısa bir dönem dışında ülkenin egemen partisi Hindistan Ulusal Kongresi olmuştur; bu parti 1978’de aynı adı taşıyan ve liderlerinin adlarındaki baş harflerle ayırt edilen iki partiye bölünmüştür.

Eyaletlerin yönetim sistemi büyük ölçüde merkezî yönetime benzer; yürütme yetkisi cumhurbaşkanınca beş yıllık bir dönem için atanan bir vali ile bakanlar kurulunun, yasama yetkisi ise yasama meclisinin elindedir. Bihar, Cemmu ve Keşmir, Karnataka, Maharashtra, Tamil Nadu ve Uttar Pradesh’te ayrıca birer yasama konseyi bulunur. Her eyalette adli yönetimin başında bulunan bir üst mahkeme vardır.
Seçimler merkezî yönetime bağlı baş seçim görevlisinin gözetiminde yapılır. Seçmen kütüklerinin hazırlanmasının yanı sıra seçim işlerinin yürütülmesinden de sorumlu olan bu görevli, bağımsız bir makam oluşturur. Yüksek Mahkeme yargıçları için söz konusu olan gerekçeler dışında görevden alınamaz.

Siyasal partiler.


Birden fazla eyalette seçime giren ve bir genel seçimde ülke düzeyinde kullanılan oyların en az yüzde 4’ünü alan bir parti, bir sonraki seçime bütün eyaletler düzeyinde resmen tanınmış bir parti olarak katılır. Bu partilerin farklı eyaletlerde desteklediği adaylar, söz konusu parti için belirlenmiş olan özel simgeyi kullanır. Ülke genelinde etkinlik gösteren başlıca partiler arasında Hindistan Ulusal Kongresi-İndira, Halk Partisi, Canata Partisi, Hindistan Komünist Partisi-Marksist, Hindistan Ulusal Kongresi, Hindistan Komünist Partisi, Bhartiya Canata Partisi ve Raştriya Sancay Manç sayılabilir. Eyalet düzeyinde tanınmış partilerin en önemlileri Tamil Nadu’daki Dravid İlerici Federasyonu, Pencap’taki Akali Dinci Partisi, Cemmu ve Keşmir’deki Ulusal Konferans, Nagaland’daki Naga Ulusal Demokratik Partisi, Sıkkım’daki Sıkkını Camata Parişad ve Batı Bengal’deki Hindistan İlerleme Bloku’dur.

Yargı sistemi.


Adalet sisteminin başında Hindistan başyargıcı ile 17 üye yargıçtan oluşan Yüksek Mahkeme bulunur. Ortak bir üst mahkemeye bağlı olan Assam ve Nagaland ile Pencap ve Haryana dışında bütün eyaletlerin bir üst mahkemesi vardır. Üst mahkemeli tek birlik toprağı Delhi’dir. Cumhurbaşkanı üst mahkeme yargıçlarını Hindistan başyargıcına, ilgili eyaletin valisine ve eyalet üst mahkemesi başyargıcına, Yüksek Mahkeme yargıçlarını ise Yüksek Mahkeme başyargıcına danışarak atar. 65 yaşında emekli olan Yüksek Mahkeme yargıçları, bu dönem içinde ancak parlamentodan onay aldıktan sonra cumhurbaşkanının vereceği kararla görevden alınabilir.

Silahlı kuvvetler.


Cumhurbaşkanı bütün silahlı kuvvetlerin başkomutanı sayılır. Bununla birlikte fiili yönetim ve denetim savunma bakanı ile kara, deniz ve hava kuvvetleri komutanlıklarının elindedir. Bakanın asıl görevi üç birimin çalışmaları arasında eşgüdüm sağlamaktır. Genel politikalarla ilgili kararlar hükümetçe alındıktan sonra savunma bakanı aracılığıyla komutanlıklara bildirilerek uygulanır. Savunma giderleriyle ilgili kararlar parlamentonun denetimine bağlıdır. Her komutanlık kendi kurmay başkanmm komutasında görev yapar.
Üç birim arasında eşgüdümü sağlamak amacıyla çeşitli kademelerde bir dizi komite oluşturulmuştur. En üst kademede kabineye bağlı olan siyasal işler komitesi bulunur. Bütün önemli savunma politikaları başbakanın başında bulunduğu bu komitede belirlenir.
Alıntıdaki Ek 53885

EĞİTİM.


Eğitim hizmetleri temelde eyalet yönetimlerinin görev alanına girer. Merkezî yönetimin işlevi daha çok eğitim kuruluşları arasında eşgüdümü sağlama, yükseköğrenim için gerekli standartları belirleme, bilimsel ve teknik araştırmalara yönelik çalışmaları yürütme gibi işlerle sınırlıdır. Merkezî Eğitim Danışma Kurulu dört daimi komite aracılığıyla genel eğitim politikalarını belirler. Aligarh’daki Aligarh Müslüman Üniversitesi, Varanasi’deki Benares Hindu Üniversitesi, Şantiniketan’daki Vişva-Bharati Üniversitesi, Delhi’deki Cavaharlal Nehru Üniversitesi, Haydarâbad’daki Haydarâbad Üniversitesi doğrudan merkezî yönetime bağlıdır.

Bağımsızlık sonrasında eğitim düzeyini yükseltmede önemli adımlar atılmıştır. Okuryazarlık oranı (1990) yüzde 48,2 düzeyindedir; yetişkinlere yönelik halk eğitim programları yaygın biçimde yürütülmektedir. Eğitim zorunlu değildir. Beş yıllık ilköğrenim (6-11 yaş arası) bütün ülkede, üç yıllık ortaöğrenim (11-14 yaş arası) eyalet ve birlik topraklarının hemen hepsinde, üç yıllık lise öğrenimi (14-17 yaş arası) çoğu eyalet ve birlik toprağında parasızdır. İlkokullarda uygulamaya dayalı ve temel öğrenime yönelik bir ders programı izlenir. Orta düzeydeki okullarda dersler Hintçe, İngilizce ve bölgesel dilde verilir.

Hindistan bilim ve teknoloji alanında son derece çarpıcı gelişmeler sağlamıştır. Jet motoru, nükleer santral, bilgisayar, transformatör ve elektronik araç yapımında ulaşılan yüksek düzey bu gelişmeyi yansıtır.
Bombay yakınlarındaki Trombay’da kurulu atom araştırma merkezi, Yeni Delhi’deki bitki genetiği merkezi, Puna’daki hidrolojik araştırma istasyonu ve çeşitli tıp merkezleri oldukça ileri düzeyde çalışmalar yürütmektedir. Ülkede yayımlanan bilimsel dergilerin sayısı 600’ü bulur.

SAĞLIK VE SOSYAL YARDİM.


Halk sağlığı hizmetlerinden temelde eyalet yönetimleri sorumludur. Merkezî yönetim yaygın salgın hastalıkları denetim altına almaya yönelik programların yanı sıra halk sağlığını koruma, içme suyu ve beslenmeyle ilgili projelere mali yardımda bulunur. Veba, çiçek ve trahom gibi hastalıklar ortadan kaldırılmıştır. Kolera ve sıtmanın yol açtığı ölümler azalmış olmasına karşın bu hastalıklar yer yer etkili olmaktadır. Öteki yaygın hastalıklar verem, dizanteri ve paraziter hastalıklardır. Kırsal kesimde temiz içme suyu sıkıntısı yaygındır. Nüfusun büyük bölümü yoksulluk içinde yaşar. Beslenme yetersizliği önemli bir soründur; kişi başına ortalama günlük kalori miktarı 2 bin dolayındadır. Bebek ölüm oranı (1989) binde 91’dir. Ortalama ömür (1986-91) kadınlarda 59,1 yıl, erkeklerde 58,1 yıldır. Bir başka önemli sorun hem kırsal, hem kentsel alanlarda görülen konut açığıdır. Merkezî yönetim bu sorunu çözmek için mali yardıma ve arazi dağıtımına dayanan bir program yürütmektedir.

KOLLUK KUVVETLERİ.


Bütün eyaletlerde kolluk kuvveti eyalet içişleri bakanına bağlıdır. Merkezî yönetimin içişleri bakanı eşgüdümü sağlamanın yanı sıra bütün ülke düzeyinde etkinlik gösteren Merkezî Haber-alma Bürosu, Merkezî Soruşturma Bürosu, Merkezî Dedektif Eğitim Okulu, Merkezî Adli Tıp Laboratuvarı, Merkezî Parmak İzi Laboratuvarı ve Sardar Vallabhbhai Patel Ulusal Polis Akademisi gibi kuruluşları denetler. Polisler üniversite mezunları arasından eleme sınavıyla seçilir; bütün üst düzey polis şefleri polis örgütünden çıkar. Kalküta, Madras, Bombay, Delhi, Bangalore, Ahmedâbad, Nagpur ve Haydarâbad kentlerinin ayrı polis örgütleri vardır.

KÜLTÜREL YAŞAM


Hindistan’ın zengin kültürel geleneği, geniş kapsamlı felsefi araştırmaların dinsel ya da ideolojik kısıtlamalar altında olmadığı Veda metinleri döneminde (İÖ 1500-500) biçimlenmeye başladı. Gupta dönemi (İS 4-6. yy) içerik yerine biçimsel süslemeleri öne çıkaran yeni bir Sanskrit edebiyatı üslubuna yol açtı; şair ve oyun yazarı Kalidasa’nın yapıtları bu dönemin en tipik örnekleridir. 11. yüzyıldaki istilalardan önce başlayan İslam etkisi, 1200’lerde Delhi Sultanlığının yükselişiyle birlikte daha da artarak Hint-Türk İmparatorluğu döneminde (16-18. yy) doruğuna ulaştı. 18. yüzyılın sonuna gelindiğinde yüzyıllar boyunca süren yabancı yönetimlerin etkisiyle yerli Hint edebiyatlarının çoğu bir gerileme içine girmiş bulunuyordu. 1750’den sonra Ingiliz yönetiminin yayılmasıyla Avrupa kültürüyle bağlar kurulması, Hintli yazarların önüne yeni düşünceler, değerler ve biçimler çıkardı. Düzyazı önemli bir ifade aracına dönüşürken, edebiyata dindışı temalar girmeye başladı. Batı kaynaklı düşüncelere ve edebiyat ürünlerine verilen önem giderek arttı. Özellikle Kari Marx, Sigmund Freud ve Cari Jung’un yapıtları önemli bir etki yarattı.
Alıntıdaki Ek 53886

Geleneksel Hint görsel sanatları dinsel bir nitelik taşıyordu. Klasik sanatın ilk örnekleri İmparator Aşoka (ö. İÖ 3. yy) döneminde büyük kaya kütlelerini oyarak yapılan anıtsal sütunlardır. Hint heykelciliğinin en parlak dönemi İS 5-7. yüzyıllar arasındaki döneme rastlar; Ajanta heykellerinin ve duvar resimlerinin çoğu bu dönemden kalmadır. Hint-İslam mimarisi doruk noktasına 15-17. yüzyıllarda ulaştı. Agra’daki Tac Mahal ve Moti Mescid bu dönemde inşa edildi. Babür dönemi resimlerinde ilk kez tanrı figürleri yerine saray görevlilerinin görüntülerine yer verildi.

Hint klasik müziğinin armonik olmayan bir yapısı vardır; tekil ezgiler raga denen, makam ya da temayla bağlantılı kalıplara dayanır. 19. yüzyıl sonuna doğru unutulmaya yüz tutan, daha sonra milliyetçiliğin yükselmesiyle birlikte yeniden canlanan klasik danslar, günümüzde halk müziği ve halk dansları eşliğinde sahnelenmektedir. Genellikle filmler için bestelenen popüler müzik Batı ve Hint öğelerinin karışık bir bileşimini yansıtır.

Hint bilginleri gerek eski, gerek modern bilimlere önemli katkılarda bulunmuştur. Hindistan’da matematik ve dilbilgisinin gelişimi çok eski tarihlere dayanır. Veda metinleri döneminde ortaya çıkan geleneksel Hindu felsefesinden altı felsefi sistem (şaddarşana) doğmuştur. Eski Hindistan ve modern Avrupa gelenekleri arasında başarılı sentezlerin ilk örneklerini Mahatma Gandhi ile Rabindranath Tagore vermiştir. Bu düşünürlerin yapıtları yalın bir kavrayışı, çatışan bakış açılarını bağdaştırma yeteneğini ve güncelliğe dolaysız bir yaklaşımı yansıtır.

Hindistan’ın dünyanın en eski ve en zengin kültürlerinden birine dayanmasına karşın, bağımsızlığa değin bu birikim din ve siyaset adamlarından oluşan seçkin bir tabakanın tekelinde bulunuyordu. Bağımsızlık sonrasında kültürel mirasın birleştirici bir etken olarak taşıdığı önemi gören yönetim, kültürel girişimleri destekleyici bir politika izlemiştir. Ulusal Kültür Kurumu’ndan kapsamlı mali yardım gören çeşitli kuruluşlar bu politikanın ürünüdür.

Ulusal Güzel Sanatlar Akademisi çeşitli sanat ve el sanatları sergileri düzenlemenin yanı sıra her yıl başarılı sanatçılara ödüller verir. Müzik, Dans ve Tiyatro Akademisi gösteri ve araştırma merkezlerini destekleyerek çeşitli seminer ve şenlikler düzenler. Akademiye bağlı çeşitli kütüphaneler, bir müzik aleti, mask ve giysi müzesi, bir ses kayıt stüdyosu ve üç okul vardır. All-India Radio bu akademilerin çalışmalarını geniş kitlelere ulaştırdığı gibi çeşitli şenliklerle yeni yeteneklerin ortaya çıkmasını teşvik eder. Hint dillerinde ve İngilizce yazılmış kitapların kapsamlı bir bibliyografyasını çıkaran Ulusal Edebiyat Akademisi, bir dizi Hint ve yabancı klasiğini de çeşitli Hint dillerine çevirmiştir. Akademinin çıkardığı yayın organları on beş günlük Indian Literatüre (İngilizce), üç aylık San Kaleen Bharati- ya Sahitya (Hintçe) ve altı aylık Sanskrita Pratibha’dır (Sanskrit). Edebiyat ürünlerini desteklemek ve yaymak amacıyla oluşturulmuş olan Ulusal Kitap Kurumu, her iki yılda bir uluslararası kitap fuarı düzenler ve dış fuarlarda Hint edebiyatını tanıtır. Özerk bir kuruluş olan Hindistan Kültürel İlişkiler Konseyi, dış ülkelerle kültürel değişimi geliştirmeye çalışır.

Hindistan basını bağımsızlık sonrasında, olağanüstü halin yürürlükte olduğu 1975-77 arasındaki dönem dışında geniş bir özgürlükten yararlanmıştır. Başta Hintçe, İngilizce, Bengali ve Urduca olmak üzere çeşitli dillerde yayımlanan süreli yayınların sayısı 18 bini geçer; bununla birlikte düşük okuryazarlık oranı nedeniyle tirajlar genellikle yüksek değildir. En etkili kitle iletişim araçları olan radyo ve televizyon devlet tekelindedir.

Hindistan dünya film sanayisinde Japonya ve ABD ile birlikte ilk sıralarda yer alır. Sinemalar büyük köylere kadar yayılmıştır. Filmlerin yarıdan fazlasını Dravid dillerinde yapılanlar oluşturur. Ulusal film sanayisinin birikimini korumak amacıyla 1964’te Hindistan Ulusal Film Arşivi kurulmuştur. Ulusal Film Geliştirme Kuruluşu ve Film Şenlikleri Müdürlüğü resmî görüşleri yansıtan filmleri destekler. Hindistan Film Enstitüsü teknik eğitim ve araştırma hizmeti verir. Hint filmlerinde toplumsal içerikli konuların yanı sıra efsaneleri ve duygusal ilişkileri işleyen konular da önemli yer tutar. Belgesel film ve haber filmi yapımcılığı son derece gelişmiştir; bunların sinemalarda film aralarında gösterilmesi zorunlu kılınmıştır. Devlet film yapımcılarına geniş krediler sağlar. Hindistan sineması Asya, Afrika ve ABD’ nin yanı sıra eski Sovyet cumhuriyetleri ile bazı Doğu Avrupa ülkelerinde de pazar bulmuştur. Batı’da en çok tutulan film yapımcısı Satyacit Ray’dır. Bütün filmler, üyeleri hükümetçe atanan merkezî bir kuru lun sansüründen geçer.

kaynak: Ana Britannica


asla_asla_deme 28 Ekim 2008 13:19

4 ek

TARİH


ERKEN TARİHÖNCESİ DÖNEM.


Hindistan tarihinin ilk dönemlerine ilişkin bilgiler arkeolojik verilere dayanır. Bugüne değin bulunmuş en eski insan yerleşimi izleri ise Üst Paleolitik Çağdan kalmadır. Çeşitli arkeolojik alanlardan elde edilen bulgular, bu çağda taş aletler kullanan, birbirinden kopuk avcı ve toplayıcı toplulukların yaşadığını göstermektedir. Bugünkü Pakistan’ın da bir bölümünü içine alan İndus Vadisinin batısında İÖ 3500’lere doğru sınırlı ekimle uğraşan yarı göçebe çoban topluluklar ortaya çıktı. Daha sonra toprak ekiminin gelişmesiyle birlikte bakır alet kullanımı ve renkli çömlek yapımı başladı. İÖ 2500 dolaylarında yerleşik köy yaşamına geçildi. Bu sıralarda artan nüfusla birlikte batıdan İndus ovalarına doğru bir nüfus hareketinin başladığı sanılmaktadır. Arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan Amri, Kot Dici ve Kalibangan gibi sitler bu gelişimi yansıtır. İndus Vadisinin doğusundaki ilk çoban ve tarımcı toplulukların evrimi henüz aydınlatılmamıştır. Bununla birlikte çok sayıda taş baltanın bulunduğu Keşmir Vadisi, Karnataka, Andhra Pradesh, Assam ve Hindistan’ m orta kesimindeki sitler bazı sınırlı ipuçları vermektedir. Bu “Neolitik” kültürler bazı ortak özelliklere karşın teknik donanım ve ekonomik yaşam bakımından önemli farklılıklar göstermektedir.

İNDUS VADİSİ UYGARLIĞI (İÖ 2300-1750).


İndus Vadisi İÖ 2300 dolaylarında gelişmiş kentlere dayalı daha ileri bir uygarlığın yükselişine tanık oldu. Bölgenin en önemli arkeolojik alanlarından dolayı Harappa dönemi olarak da bilinen bu uygarlık, genelde yerel ve özgün bir yapı taşımaktadır. Yaygın ticaretin varlığı, ağırlık ve ölçü birimlerinin tekörnekliği, ortak piktografik (resimyazı) bir yazının kullanılması gibi özellikler, İndus uygarlığının merkezî bir siyasal ve ekonomik örgütlenmeye dayandığı kanısını güçlendirmededir. Bu yazı henüz tam olarak çözülememiştir. Çok geniş bir alana yayıldığı sanılan uygarlığın başlıca merkezleri Ha- rappa, Mohenco-daro, Kalibangan ve Lothal’dı. Surlarla çevrili bu kentlerdeki yapıların en önemli malzemesi pişirilmiş tuğla ve kerpiçti. Düzenli bir plana göre kurulan kentlerde evlerin yanı sıra tapmak, hamam, tahıl amban, dükkân ve atölye gibi yapılar bulunuyordu.
Bu dönemde İndus’un kolayca işlenen taşkın ovalarında buğday, arpa ve bir olasılıkla pirinç yetiştiriliyordu.

Öteki önemli ürünler hurma, kavun, susam ve çeşitli baklagillerdi. Ayrıca dokumacılıkta kullanılmak üzere pamuk ekiliyordu. Başlıca evcil hayvanlar hörgüçlü sığır, koyun, keçi, manda, deve ve eşekti. Kentler arasındaki ulaşımda hayvanların yanı sıra kağnılar da kullanılıyordu. Irmak ve denizde ulaşımı sağlayan tekneler vardı. Arkeolojik buluntular çok değişik el sanatlarının ve teknik becerilerin geliştiğini göstermektedir. Alet yapımında kullanılan başlıca metaller bakır ve tunçtu. Balta, keski, bıçak, mızrak, küçük testere ve ustura gibi aletler basit döküm, kesim ve dövme teknikleriyle yapılıyordu. Süs eşyası yapımında altın, gümüş ve kurşundan yararlanılıyordu. Öteki el sanatları arasında çinicilik, mühür yapımcılığı, kabuk ve fildişi işlemeciliği sayılabilir. Taş işçiliği de önemli bir uğraştı. Çömlekçilik seri üretim düzeyinde sürdürülüyordu. Eldeki az sayıdajörneğe karşın, pamuklu dokumacılığın da oldukça geliştiği sanılmaktadır.

Belirli hammaddeleri çevre bölgelerden sağlayan İndus uygarlığının Mezopotamya kentleriyle de ticari ilişkisi vardı. Denizyo- luyla yürütülen bu ticarette Lothal iskelesi kullanılıyordu. Mezopotamya ticari belgelerine ve resmî yazıtlarına göre, İndus kentleri gümüş, kalay, yünlü dokuma, tahıl ve öteki yiyecekler karşılığında bölgeye kereste, fildişi, laciverttaşı, altın ve süs eşyası gönderiyordu.
Alıntıdaki Ek 53887

Harappa yazısı çözülemediğinden henüz belirlenememiş olan Harappa dilinin Dravid dillerine yakın olduğu görüşü ağır basmaktadır. Eldeki bulgular İndus dininin bir büyük tanrı ile onun eşine dayandığını, aynca hayvan kültlerinin yaygın olduğunu göstermektedir.
İndus uygarlığının sona ermesine yol açan etkenler tam olarak saptanamamıştır. Bununla birlikte ortaya çıkan gerilemenin batıdan gelen Âri halkların akınlannı kolaylaştırdığı ve İndus uygarlığının zamanla yerini bir dizi bölgesel kültüre bıraktığı söylenebilir. Ama, bu uygarlığın Âri alanlarıyla yıkıldığı varsayımı kesinlik kazanmamıştır.

GANJ UYGARLIĞI (İÖ y. 1500-600).


İndus bölgesinin bir uygarlık merkezi olmaktan çıkmasından sonra Pencap’tan Ganj Vadisine yönelik göçlerle kent uygarlığına doğru yeni bir atılım başladı. Bu sırada Ganj Vadisinde toprak boyalı çömlekler ve bakır eşyalarla ayırt edilen iki kültür vardı. Arkeolojik bulgulardan bu kültürlerin zamanla yeni bir demir teknolojisini ve attan yararlanmayı öğrendikleri ve böylece kentleşme sürecine girdikleri anlaşılmaktadır. Hindistan’ın ilk kut: sal metinleri olan Vedalar ve bu belgelerde kullanılan Sanskritin Hint-Avrupa dilleriyle yakınlığı, bu geçişin Âri halkların IÖ 1500’de başlayan göç dalgalarıyla bağlantılı olduğunu göstermektedir. İran Ârilerinin kutsal kitabı Avesta ile Vedalar arasındaki yakın ilişkiden yola çıkarak İran Platosundan geldikleri sonucuna varılan bu halkların, Hindistan’ın kuzeyine, Kâbil Irmağı ile Yukarı Doab arasındaki Sapta Sindhu (Yedi Irmaklar) bölgesine yerleştikleri bilinmektedir.

En eski Veda metni Rigveda, Veda dininin gelişimini ve bir ölçüde de toplumsal ve siyasal örgütlenmeyi yansıtır. Bu dönemde göçebe hayvancılıktan yerleşik köy topluluklarına {grama) geçişle birlikte, çeşitli kabileler ortaya çıktı. Günlük ve dinsel işlerini bir dizi meclis aracılığıyla yürüten her kabilenin başında askeri lider olarak kabileyi koruma karşılığında vergi alan bir kral bulunuyordu. Sonraki Veda metinleri ve arkeolojik bulgular Sapta Sindhu bölgesindeki kabilelerin İÖ 1000’lerde Ganj-Yamuna ve çevresine göç ettiklerini göstermektedir. Burada çeşitli federasyonlar oluşturan Âri kabilelerin en güçlüsü Bharata soyundan gelen Kurular ile Pandullardı. Aryavarta olarak bilinen Âri topraklarının ötesinde düşman, yabana anlamında mleççha denen kabileler yaşıyordu. Âriler kendilerinden olmayan bütün kabilelere mleççha diyorlardı. Kabile kimliğinin zamanla yaşanan toprakla özdeşleşmesi, daha örgütlü siyasal sistemler doğurdu. Toprakların sahibi olarak daha güçlü bir konum elde eden kralların yanı sıra rahipler sınıfının ve aristokrasinin önemi de arttı. Tarım daha kararlı bir yapı kazanırken, kentlere dönüşen kalıcı yerleşmeler birer el sanatı ve ticaret merkezi durumuna geldi. Böylece Ganj Vadisi uygarlığının temelleri atıldı.

Aynı dönemde “kast” karşılığı kullanılan ve varna (renk) denen toplumsal tabakalar da biçimlenmeye başladı. İçten evlenme kuralıyla bağlantılı olan bu kast sistemi dört varna'ya dayanıyordu: Brahmanlar (kutsal bilgiye sahip rahipler), Kshatriya'lar (otorite sahipleri), Vaişya’lar a( ticaret ve tarımla uğraşanlar), Şudra'lar (Âri olmayan ve genellikle köleleştirilmiş olan hizmetçi ve çiftçiler).

Ganj uygarlığının yükseldiği dönemde Hindistan’ın öteki kesimlerinde, özellikle doğu ve güneyde Demir Çağına doğru evrim gösteren bir dizi Neolitik-Kalkolitik kültür bulunuyordu. Yarımadanın güney yarısında ise Âri etkisinin dışında kalan gelişmiş bir megalitik (büyük taş) kültür varlığını sürdürüyordu.

TARİHSEL DÖNEMİN BAŞLANGICI (İÖ 600- 150).


Ganj uygarlığının gelişmesiyle Veda metinlerinde sözü edilen Gandhara, Kamboca, Kuru-Pançala, Matsya, Kaşi ve Kosala gibi devletlerin yanı sıra Avanti, Aşvaka, Şurasena, Vatsa, Çedi, Malla, Vricci, Magadha ve Anğa gibi devletler ortaya çıktı. Bu devletlerin siyasal sistemi monarşik ya da oligarşik bir yapı taşıyordu. Ayrıca kabile demokrasisiyle yönetilen çeşitli küçük devletler de varlığını sürdürüyordu. Bu dönemde en yaygın yazı sistemi Brahmi, en çok konuşulan diller ise Prakrit dilleriydi. Ganj Irmağını izleyen başlıca ticaret yolları doğu kıyılarıyla deniz ulaşımını da sağlıyordu. Gümüş ve bakır sikke kullanımıyla gelişen ticaretle birlikte, tüccar ve zanaatçılar loncalarda örgütlenmeye başladı. Veda metinlerine katı bir biçimde bağlı olan Brahmancı inançlara tepki temelinde ortaya çıkan dinsel akımlardan Caynacılık ve Budacılık, varlıklı toprak sahiplerinden ve tüccarlardan destek görerek hızla gelişti. Bu dinlere bağlı keşişlerin kurduğu bazı manastırlar birer eğitim merkezi durumuna geldi. İÖ 6. yüzyılda Ganj Vadisinin denetimini ele geçirme girişimleri giderek yoğunlaştı.

Aşağı Ganj çevresindeki verimli ovaları, geniş ormanları ve zengin demir yataklarını elinde tutan Magadha Krallığı, Anğa topraklarını ele geçirerek Ganj Deltasına egemen olduktan sonra Kaşi, Kosala ve Vricci devletlerine de boyun eğdirdi. Birbirini izleyen hanedan değişikliklerine karşın, Magadha’nın güçlü bir ekonomi ve yönetim sistemine dayanan üstünlüğü uzun yıllar sarsılmadan sürdü. Şudra kökenli olduğu sanılan Mahapadma Nanda’nın İÖ 4. yüzyıl başlarında kurduğu Nanda hanedanı, Magadha topraklarını daha da genişletti. İran’daki Ahameniş topraklarını fetheden Büyük İskender İO 327’de Hindistan’ın kuzeybatısına girdiyse de, daha ileriye gitmeyi göze alamayarak geri çekildi. Hindistan açısından önemli siyasal sonuçlar doğurmayan bu sefer sırasında kurulan bazı Yunan kolonileri, Batı Asya ile ticaret ve haberleşmenin gelişmesine zemin hazırladı. Bu arada Yunan tarihçileri Hindistan’la ilgili çeşitli bilgiler derledi.

IÖ 325’te Nanda hanedanını yıkan Çandra Gupta (Maurya), Hindistan’ın orta ve kuzey kesimlerini denetim altına alarak İÖ 321’de imparator unvanını aldı. İÖ 305’te I. Selevkos’un (Nikator) ordularını bozguna uğrattı. Ardından güneye yönelerek Vindhya Sıradağlarının ötesine geçti. İkinci imparator Bindusara Dekkan’da giriştiği seferlerle Maurya egemenliğini bugünkü Karnataka sınırlarına kadar genişletti. Onun yerine geçen oğlu Aşoka (hd IÖ y. 265-238 ya da IÖ y. 273-232), doğu kıyısındaki Kalinga’yı çetin bir sefer sonunda ele geçirdikten (İÖ 260) sonra, Budacılığı benimseyerek ilkelerine dayalı barışçı ve hoşgörülü bir yönetim oluşturmaya çalıştı. Komşu devletlerle iyi ilişkiler kurdu. Fermanları ve vaaz gezileriyle toplumu eğitmeye büyük önem verdi. Bu arada Budacılığın yayılmasında da önemli rol oynadı. Aşoka’ nın ölümünden sonra dağılmaya başlayan Maurya İmparatorluğu Ganj Vadisinin bir bölümüne kadar geriledi ve İÖ 185’te yıkıldı.

Maurya İmparatorluğu’nun yarımadanın büyük bölümünü birleştirmesinin temelinde arazi vergisi ile ticaretten sağlanan yüksek gelir ve bu amaçla oluşturulan etkili yönetim mekanizması yatıyordu. Maurya toplumu filozoflar, çiftçiler, askerler, çobanlar, zanaatçılar, yargıçlar ve kamu görevlileri biçiminde çeşitli mesleki kastlara bölünmüştü. İmparatorun çevresinde örgütlenmiş olan merkezî bürokrasi çok sayıda görevliden oluşuyordu. Başında prenslerin bulunduğu dört eyalete ayrılan imparatorluk topraklarında yerel halk arasından seçilen memurlar görev yapıyordu. Temel yönetim birimi köydü. Kentler geniş yetkilerle donatılmış görevlilerin (nagaraka) yönetimindeydi. Maurya İmparatorluğu’nun yıkılmasına yol açan temel etken büyük olasılıkla tarımsal gelirlerin geniş bürokrasiyi ve orduyu beslemeye yetmemesiydi.

İÖ 150-İS 300.


Alıntıdaki Ek 53888
Maurya İmparatorluğu’nun dağılmasıyla bir dizi küçük krallık ortaya çıktı. Pencap ve Keşmir Orta Asya’nın etki alanına girerken, Aşağı İndus Vadisi kuzeyden batıya yönelik alanların geçiş noktası durumuna geldi. Ganj Vadisi kuzeybatıdan gelen tehditlere karşı koymakla birlikte pasif bir rol oynamaya başladı. Dekkan’ın kuzeyinde yükselen yeni krallıklar, kuzey ile güney arasında bir köprü işlevi üstlendi. Kalinga yeniden bağımsızlığını kazandı. Yarımadanın en güneyindeki Çera, Çola ve Pandya krallıklarının güçlü konumu kesintiye uğramadan sürdü. Siyasal parçalanmışlıkla belirlenen bu dönem, dış ticaretin sağladığı yeni gelir kaynaklarıyla hızlı bir ekonomik gelişmeye sahne oldu. Hint tüccarları Orta Asya, Çin, Doğu Akdeniz ve Güneydoğu Asya’ya kadar ulaştı.

Kuzeydeki küçük krallıklar.


Selevkosların Doğu Akdeniz’le uğraşmasından yararlanarak IÖ 250’lerde bağımsız bir krallığa dönüşen Baktriane, İÖ 2. yüzyıl ortalarında Pencap ve İndus Vadisine girerek Hindistan’ın kuzeybatısını denetim altına aldı. İÖ 1. yüzyılda Çinlilerin sürdüğü Orta Asya göçebe kabilelerinin baskısıyla yerlerinden olan İskitler (Hint kaynaklarında Şakalar olarak geçen Sakalar), Baktriane topraklarından geçerek Hindistan’ın batısına yerleştiler ve sonraki 200 yıl boyunca Dekkan’ın kuzeyindeki krallıklarla çatıştılar. İS 1. yüzyılda Hindistan’ın kuzeyini ele geçiren Yuejiler güçlü Kushan Krallığı’m kurdular. Bir dönem Orta Asya’dan Ganj Vadisine kadar uzanan Kushan nüfuz alanı İS 3. yüzyıl ortalarına doğru Gandhara ve Keşmir’le sınırlandı. Aynı yüzyılın sonlarında Kushan kralları İran’ın Sasani hükümdarlarına bağlandı.

İndus ve Ganj vadileri arasında bir dizi kabile devleti vardı. Büyük krallıkların gerilediği dönemlerde öne çıkan bu devletlerin en önemlileri Arcunayanalar, Malavalar, Yaudheyalar, Şibiler ve Abhiralardı. Pencap’tan göç ettikleri sanılan bu kabilelerin dışında Ayodhya ve Kuşambi ile dağınık Naga krallıkları gibi küçük monarşik devletler de bu bölgede varlıklarını sürdürüyordu. Mauryalarm yerini alan Şunga Krallığı’nm çekirdeğini, Magadha topraklan oluşturuyordu. Batıya doğru genişleyen Şunga hanedanı yüz yıla yakın bir egemenliğin ardından yerini Kanva hanedanına bıraktı. Yaklaşık 45 yıl başta kalan bu hanedanı Dekkan’a egemen olan Andhralar yıktı. İÖ 1. yüzyılda bölgede Kalinga Krallığı öne çıktı.

Dekkan’ın kuzeybatı kesimini ellerinde tutan Andhralar (Satavahanalar) (yüz arabalılar), İS 1. yüzyılda Şakaların baskısı altında daha doğuya yerleştiler. 2. yüzyılda Dekkan’a yeniden egemen olan Satavahana Krallığı, 3. yüzyılda gerileyerek hanedanın çeşitli kollarına bağlı küçük devletçiklere dönüştü.

Güney Hindistan uygarlıkları.


Kuzey Hindistan ile güneydeki Tamiller arasında ilk kapsamlı ilişkilerin kurulması Maurya dönemine rastlar. Bölgenin eski tarihine ilişkin başlıca kaynak çankam edebiyatıdır. Bu metinlerde doğu ve batı kıyıları arasında güneydeki Tirupati Tepesi ile kuzeydeki Kanniyakumari (Sanskrit “Kanyakumari”) arasında uzandığı belirtilen Tamillerin yurdu Tamilakan’da üç büyük krallık hüküm sürüyordu: Pandyalar (Madurai bölgesi), Çeralar (Malabar Kıyısı ve hinterlandı), Çolalar (Tancor ve Kaveri Vadisi). Pandyalara ilişkin yazıtların geçmişi İÖ 2. yüzyıla değin iner. Çera krallarından söz eden ilk yazıtlar İS 1. yüzyıldan kalmadır. İlk Çola krallarının en ünlüsü olan Karikalan (İS 2. yy sonlan) Çola kökenli birçok hanedanın atası sayılır. Birbirleriyle sık sık savaşan bu üç krallık Seylan ile de çatışma içindeydi. Kuzeyden gelerek üç krallığı sindiren Kalvarların (Kalabralar) egemenliği, 6. yüzyılda Çalukya ve Pallava hanedanlarının yükselişiyle yıkıldı.

Çankam edebiyatı yerli kültür geleneğinin yanı sıra Ari kültürünün de etkisini yansıtan izler taşır. Bu metinlerden, Tamiller arasında da kast benzeri bir toplumsal örgütlenmenin var olduğu ve köylerin yerel bir meclis aracılığıyla yönetildiği anlaşılmaktadır. Önceleri tarım ve hayvancılığa dayanan bölge ekonomisinde zamanla ticaret öne çıkmaya başladı.

Dış ilişkiler.


Hindistan’ın batı kıyıları ile Batı Asya arasındaki ticaretten söz eden kaynaklar İÖ 1000’lere değin uzanır. İbrani metinlerinde altın, baharat ve değerli taşlar alınan ve bugünkü Bombay’ın yakınlarında bulunan bir liman anlatılır. İÖ 7. ve 6. yüzyıllardaki Babil yapılarında Hindistan’ dan getirilen tikağacı ve sedir keresteleri kullanılıyordu. Babillilerin yerini alan Arap tüccarlar Hint mallarım Mısır’a ve Doğu Akdeniz’e kadar götürdüler. Bu işlevi daha sonra Yunanlı tüccarlar üstlendi. Roma’nın Doğu Akdeniz ve Batı Asya’yı birleştirmesinden sonra Romalı tüccarların kara ve deniz yoluyla yürüttüğü ticaret hızla gelişti. İS 1. ve 2. yüzyıllarda Hindistan kıyılarında çeşitli Roma ticaret kolonileri kuruldu. Hindistan’dan biber, inci, fildişi, ipek, değerli taşlar ve dokuma ürünleri alan Romalı tüccarlar Hindistan’a cam, bakır, kalay ve şarap satıyor, bazı ödemeleri de altın sikkeyle yapıyordu. Eldeki verilerden ticaret dengesinin Hindistan lehine olduğu anlaşılmaktadır.

Hint limanları Doğu Akdeniz’e Basra Körfezi ve Kızıldeniz yoluyla bağlanıyordu. Hint tüccarları zamanla Güneydoğu Asya kıyılarına da uğramaya başladı. Kuzey Hindistan’daki kara ticareti kıyı limanlarına bağlanan ırmak vadilerine ve Mauryalann inşa ettiği yollara dayanıyordu. Eski İpek Yolu üzerindeki vahalarda çeşitli Hint ticaret merkezleri vardı. Bu yoldan Hindistan’a büyük miktarda Çin mallan da giriyordu.

Toplum ve kültür.


Ticaretten sağlanan kazançlar kentlerin yaşam düzeyini büyük ölçüde geliştirdi. Ticareti ellerinde tutan loncalar Budacı ve Caynacı manastırlara yaptıkları büyük bağışlarla önemli bir siyasal konum da kazandılar. Para ekonomisinin genişlemesi mali işlemleri artmrken, tefecilik kurumsal bir yapı kazandı.

Batı Asya’yla yoğun ilişkiler özellikle Kuzey Hindistan’da Helenistik kültürün derin izler bırakmasını sağladı. Bu arada krallardan büyük destek gören Budacılığın etki alanı Hindistan dışına taştı. Caynacılık ise Hindistan’ın batı kesimiyle sınırlı kaldı. Her iki dinde de öğreti tartışmaları yeni okulların doğmasına yol açtı. Önemli değişimler geçiren Brahmancılıkta Vişnu ve Şiva gibi tanrıların önemi artarken, kendini tanrıya adamayı öne çıkaran bhakti anlayışı yaygınlaştı. Dinsel bir içerik katılan halk destanları şiir ve oyun temalarına da kaynaklık etti. Hukuksal kurallar ve Sanskrit dilbilgisi üzerine yapılan çalışmaların yanı sıra astronomi ve tıp alanında da önemli ilerlemeler sağlandı.

İS 300-750.


Kuzey Hindistan.


Magadha’nın küçük bir bölgesinde hüküm süren Gupta hanedanının üçüncü kralı I. Çandra Gupta, bir Liççhavi prensesiyle evlenerek topraklarını genişlettikten sonra 320’de maharacadhiraca (kralların kralı) unvanını aldı. Yerine geçen oğlu Samudra Gupta (hd y. 330 - y. 380), giriştiği seferlerle Hindistan’ın orta kesimindeki ve Ganj Vadisindeki küçük krallıkları ortadan kaldırdı. Doğu kıyıları boyunca güneyde ve batıda kazandığı zaferlerle nüfuzunu geniş bir alana yaydı. Daha sonra başa geçen oğlu II. Çandra Gupta (hd y. 380 - y. 415) Sakaları yenilgiye uğratarak Hindistan’ın batı kesimini egemenlik altına aldı ve evlilikler yoluyla Guptaların güneydeki konumunu güçlendirdi. Onu izleyen hükümdarlar daha çok kuzeybatıdan gelen Akhunlarm akınlarıyla uğraştı. İç bölünmelerle zayıflayan Guptalar 6. yüzyılın ortalarında küçük bir krallık durumuna geldi. Akhun yayılması Orta Asya ticaretinin bozulmasına ve yeni kabilelerin akutlarına yol açtı.

Guptaların yıkılmasıyla bir dizi yeni krallık ortaya çıktı. Puşpabhuti hanedanından Harsha’nm kurduğu Kanauc Krallığı, batıda giriştiği seferlerden bir sonuç alamamakla birilikte doğudaki krallıkları egemenlik altına alarak 8. yüzyıla değin Kuzey Hindistan’ın en güçlü devleti olarak kaldı. Batıda 7. yüzyıl sonlarında başlayan Arap istilası Sind bölgesinde durdurulduysa da, batı kıyılarında Arap tüccarların artan etkisi önemli bir tehdit oluşturmaya başladı.
Alıntıdaki Ek 53889

Dekkan.


Guptalarla yakın ilişkisi olan Vakataka hanedanına bağlı iki kolun Dek- kan’m kuzeyinde kurduğu egemenlik, 5. yüzyılda Malva ve Kosala saldırılarının ardından Çalukyalar tarafından yıkıldı. Sonraki yüzyıllarda bölgenin değişik kesimlerine Nala, Bhoca, Kalaçuri, Ananda, Vishnukundin, Ganga ve Mathara gibi hanedanlar egemen oldu. 6. yüzyılda Vatapi’de ortaya çıkan Çalukya hanedanı iki yüzyıl boyunca Dekkan’ın büyük bölümünü denetim altında tuttu. En güçlü Çalukya hükümdarı olan II. Pulakeşin (hd 610-642), bölgenin küçük devletlerine egemenliğini kabul ettirdikten sonra Kanaucları yenilgiye uğrattı. Vish- nukundin topraklarını ele geçirerek (y. 624) başa geçirdiği kardeşi aracılığıyla Doğu Çalukya hanedanını başlattı. Ardından Güney Hindistan’daki güçlü Pallavalara karşı giriştiği sefer, bu devletle uzun yıllar süren bir çatışmaya yol açtı. Çalukya-Pallava çatışmasının temelinde doğu ve batı kıyılarındaki ticareti denetim altına alma çabası yatıyordu. Sürekli savaşlar yüzünden zayıflayan Çalukya hanedanının yerine Rashtrakuta hanedanı geçti. Çatışmanın dışında kalan Doğu Çalukya hanedanı ise daha uzun süre ayakta kaldı.

Güney Hindistan.


Çeşitli krallıkların çekişmesine sahne olan yarımadanın güneyine 6. yüzyılda egemen olan Pallavalar, Çalukya hanedanıyla giriştikleri yıpratıcı savaşların ardından 8. yüzyıl sonlarında Ganga ve Pandya ittifakıyla karşı karşıya geldiler. Zamanla üstün duruma geçen Pandyalar 9. yüzyıl ortalarında bölgenin büyük bölümünü ele geçirdi. Daha sonra toparlanarak Pandyalan yenilgiye uğratan Pallavalar 9. yüzyıl sonlarına doğru önemli bir güç olmaktan çıktılar.

Toplum ve kültür.


Gupta dönemi genellikle Hindistan’ın klasik çağı olarak kabul edilir. Özellikle kentlerde artan maddi zenginlikle birlikte edebiyat, sanat, mimarlık ve felsefe alanında sonraki dönemlere temel oluşturan bir düzeye ulaşıldı. Hinduizmin yükselişi de bu dönemde başladı. Tapmak ve manastırların yayılmasına koşut olarak duvar resimleri ve heykelcilik büyük bir gelişme gösterdi. Tapınakların verdiği eğitimle Sanskrit yaygın bir dile dönüştü. Budacı ve Hindu filozoflar arasındaki tartışmalar düşünsel yaşama yeni bir canlılık getirdi. Klasik Sanskrit edebiyatı yeni yapıtlarla zenginleşti. Tamil dilinde de yeni yapıtlar ortaya çıktı. Loncaların desteğiyle teknik bilimlerde ve metal işlemeciliğinde önemli adımlar atıldı. Bu dönemde Hindistan özellikle matematik alanında dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen ileri bir düzeye ulaştı.

750 - y. 1200.


Kuzey Hindistan.


Bu dönemde Ganj Ovasına egemen olmak için Orta Ganj Vadisinin denetimini ele geçirme çabası, batıda yükselen Pratihara, Dekkan’da Çalukyaları devirerek Satavahana ve Vaka- taka topraklarım devralan Rashtrakuta ve doğuda Bengal’i elinde tutan Pala krallıklarını karşı karşıya getirdi. 10. yüzyıla değin süren bu üçlü çatışma, her üç krallığın değişik evrelerde sağladığı üstünlüğe karşın kesin bir sonuç vermedi. 10. yüzyıl sonlarından başlayarak bağımlı hanedanlar üzerindeki denetimini yitiren Pratiharalar 1027’de yıkıldı. Çeşitli iniş ve çıkışlar gösteren Pala egemenliği 1162’de sona erdi. Güneyde Doğu Çalukyalar ve Çolalarla uğraştıkları için kuzeydeki çatışmadan çekilmek zorunda kalan Rastrakutalar 10. yüzyılda hızla gerilemeye başladı. Bu boşluğu doldurarak Dekkan’ın batısına egemen olan ikinci Ça- lukya hanedanı, Çola saldırılarına uzun süre karşı koymakla birlikte, 1189’da yerini bağımlı hanedanlara bıraktı.

Üç büyük krallığın etki alanı dışında kalan topraklar küçük devletlerin çekişmelerine sahne oldu. 8. yüzyılda Tibet egemenliğinden kurtulan Nepal’de siyasal güç feodal kabile reislerinin eline geçti. Kamarupa’nın büyük bölümü bölgeye bugünkü adını (Assam) veren Şan kökenli Ahomların egemenliğine girdi. Keşmir 11. yüzyıla doğru rakip hanedanlar arasında bölündü. Himalaya eteklerindeki daha küçük devletler ovadaki savaşların dışında kalarak varlıklarını sürdürdüler.
Racasthan’da ve Hindistan’ın orta kesiminde de Racput kökenli bir dizi küçük krallık ortaya çıktı. Bu krallıkların en önemlileri Çaulukyalar (Gucerat), Paramaralar (Malava), Kalaçuriler (Tripuri), Çandellalar (Bundelkhand), Kaççhapaghatalar (Gopadri), Gahadavalalar (Varanasi), Guhilalar (Medapata), Yaduvamşalar (Şripatha), Tomaralar (Haryana) ve Çauhanlardı (Şakambhari çevresi). Birbirleriyle savaşarak zaman zaman topraklarını genişleten bu krallıklar, 12. yüzyıldan başlayarak değişik dönemlerde Türk akmları karşısında yıkıldı.

Türklerin Hindistan’da yayılması Pencap üzerinden başladı. Bu dönemde Pencap’ı Şahiler yönetiyordu. 977’de Gazne valiliğine atanan Sebüktigin, Şahilere saldırarak Peşaver’e kadar ilerledi. Onun yerine geçen (997) oğlu Gazneli Mahmud, Hindistan’ın kuzey ve batısında giriştiği sürekli akmlardan elde ettiği ganimetlerle Orta Asya’da güçlü bir devlet kurdu. Gazneliler Pencap’ı valiler aracılığıyla ellerinde tutmakla yetindi. Gaznelilerin yerini alan ve 12. yüzyılda Harezmşahların baskısı altında Hindistan’a giren Gurlular ise daha kalıcı bir yönetim oluşturmaya yöneldi.

Dekkan ve yarımadanın güneyi.


Dekkan’ın kuzeyinde ikinci Çalukya hanedanının gerilemesiyle öne çıkan Yadavalar geniş bir alana yayılmakla birlikte, kuzeyde Türklerin, güneyde ise Hoysalalarm baskısıyla baş edemeyerek 14. yüzyıl başlarında gerilemeye başladı. Dekkan’ın doğusundaki Kakatiya, Doğu Çalukya ve Doğu Ganga hanedanları da Türkler ve Çolalara direnemeyerek güçten düştü.
9. yüzyılda kuzeye doğru yayılmaya başlayan yarımadanın güneyindeki Çolalar, 10. yüzyılda Pallava topraklarının işgalini tamamladıktan sonra Rashtrakutalara yenilerek Nellor’da durdular. Bu arada güneyde de Pandya topraklarını ele geçirdiler. En ünlü Çola kralları I. Racaraca ve oğlu Racendra’nın döneminde Batı Ganga toprakları, Malabar Kıyısı, Seylan, Maldivler ve öteki bazı adalar Çola egemenliğine girdi. Çola orduları Ganj Irmağı ve Bengal’e kadar uzanan seferler düzenlerken, Güneydoğu Asya ticaretinde de büyük bir gelişme sağlandı. Çolaların 12. yüzyıldan sonra zayıflamasıyla Hoysalalar güçlenmeye başladı. Pandyalarm 13. yüzyılda üstünlüğü ele geçirdiği bölge çok geçmeden Türk ordularının saldırılarına uğradı.
Alıntıdaki Ek 53890

Toplum ve kültür.


Dönemin en belirgin toplumsal özelliği yönetimin ve vergi toplama sisteminin eski merkezî yapıdan uzaklaş- masıydı. Çola topraklarında vergi toplama ve sulama işlerine köy meclisleri bakıyordu. Hindistan’ın öteki kesimlerinde ise yerel yönetim belirli bir ücret karşılığında bir miktar arazi parçası verilen samanta'ların eline geçti. Bağlı oldukları hükümdara gelirlerinin küçük bir bölümünü ve belirli sayıda asker vermekle yükümlü olan samanta'lar, bağımsız davranacak ölçüde güçlendiklerinde mihrace unvanını alıyordu. Brahmanlar da arazi bağışından yararlanıyordu. Bu gelişmeler toprağa bağlı köylüler üzerindeki denetimi daha da sıkılaştırdı. Çola ve Pala toprakları dışında ülkenin genelinde ticarette bir gerileme baş gösterdi. Köylerde kendine yeterli bir ekonomi biçimi egemen olmaya başladı. Kast sisteminin sürmesine karşın, siyasal iktidar ve zenginlik toplumsal statü değişikliğine olanak veriyordu. Bu gelişmenin bir sonucu da yeni kastların ortaya çıkması oldu.

Dinsel alanda ana tanrıçalara önem veren doğurganlık kültleri ve Tantracılık hem Hindu, hem Budacı tapınmaya yenilikler getirdi. Bhakti akımları Brahmancı tutuculuğa karşı muhalefetin odağı durumuna geldi. Edebiyatta gerçekliğin doğası gibi metafizik sorunlar ve kurtuluşa ulaşmada bilgi ve inancın rolüne ilişkin dinsel tartışmalar öne çıktı; üslup düzeyinde ise gösterişçi ve taklitçi bir eğilim egemen oldu. Bu arada yerel diller de gelişmeye başladı. Taş ve metal heykeller tapmak mimarisinde bölgesel bir farklılaşmaya yol açtı.

kaynak: Ana Britannica


DERF_YORK 6 Mart 2009 22:46

3 ek

KUZEY HİNDİSTAN’DA MÜSLÜMAN EGEMENLİĞİ


(y. 1200-1526).


12. yüzyılın ikinci yarısında Gazne’ye egemen olan Gurlular, Harezmşahların baskısı karşısında 1175’ten sonra Kuzey Hindistan’a yöneldi. Sultan Gıyaseddin Muhammed’in kardeşi Muizzeddin Muhammed ve Memlûk komutanlarından Kutbeddin Aybeg’in öncülük ettiği ilk Gurlu akmları Racputların yenilgiye uğratılmasıyla sonuçlandı. Delhi’nin ele geçirilmesinden (1193) sonra yeni fetihler için bölgede bırakılan Kutbeddin Aybeg, Ganj Vadisinde yeni akınlara girişti. Bu arada İhtiyareddin Muhammed Bahtiyar Halaci komutasındaki paralı birlikler Bihar’ı ve Bengal’in bir bölümünü işgal etti. Muizzeddin’in ölüiîıü (1206) üzerine Lahor’da başa geçen Kutbeddin Aybeg, Delhi Sultanlığı’ nın ilk hükümdarı olarak Muizzi hanedanını başlattı. Gurlu tahtı üzerinde hak iddia eden Taceddin Yıldız’ı yendikten (1208) sonra Gazne’yi ele geçirdiyse de çok geçmeden Hindistan’a çekilmek zorunda kaldı. Yerine geçen damadı Şemseddin İltutmuş (hd 1211-36) Pencap’taki rakiplerini alt ederken, Cengiz Han’ın ordularıyla doğrudan bir çatışmaya girmekten kaçındı. Bengal’de baş gösteren ayaklanmayı bastırdı ve bazı önemli Racput merkezlerini ele geçirdi. Ölümünden sonra başlayan iç çekişmeler 1246’da Gıyaseddin Balaban’ın naipliği üstlenmesiyle sona erdi. 1266’da da sultan olan Balaban etkili bir yönetim sistemi kurdu. Moğol akınlarına karşı savunmada kalarak Hindistan’daki Müslüman egemenliğini pekiştirmeye öncelik verdi. Bu arada yönetimde ve orduda Hindistan doğumlu Müslümanlara da yer vermeye başladı.

Balaban’ın ölümünü izleyen karışıklık döneminde yeni soylulara dayanan II. Firuz Şah (hd 1290-96), darbeyle tahtı ele geçirerek Halaciler hanedanını kurdu. Dekkan’a yönelik başarılı seferden yüklü bir ganimetle döndükten sonra kayınpederi Firuz Şah’ı öldürerek başa geçen Alaeddin Halaci (hd 1296-1316), gelirleri artırmak amacıyla arazi ve vergi sistemini yeniden düzenleyerek sürekli bir ordu oluşturdu. Gucerat’ı ve Racasthan’ın önemli merkezlerini aldıktan sonra daha güneydeki Hindu krallıklarını da Delhi’ye bağladı. Bu arada kuzeyden gelen Moğol akınlarını durdurdu. Üçüncü Halaci sultanı Kutbeddin Mübarek Şah’ın (hd 1316-20) öldürülmesinden sonra taht Tuğluklular hanedanının kurucusu Gıyaseddin Tuğluk’un (Gazi Melik) eline geçti.

Gıyaseddin Tuğluk kısa yönetim döneminde (1320-25) sultanlığın otoritesini yeniden sağladı. Yerine geçen oğlu Muhammed bin Tuğluk (hd 1325-51) Dekkan’ı ve yarımadanın güneyini doğrudan Müslüman egemenliği altına almaya yöneldi. Ama güneydeki Devletâbad’ı ikinci bir başkent yapmaya çalışması ve kuzeyde askeri serüvenlere girişmesi, bir dizi ayaklanmaya ve denetimi yitirmesine yol açtı. Vicayanagar gibi yeni Hindu devletleri ortaya çıkarken, Dekkan’ m büyük bölümünde yönetim Behmenile- rin eline geçti (1347). Muhammed’den sonra sultan olan yeğeni III. Firuz Şah (hd 1351-88), Dekkan’la uğraşmaktan vazgeçerek genelde barışçı bir politika izledi. Soylulara ve din adamlarına verdiği ödünler, merkeziyetçi arazi ve vergi sisteminin bozulmasına yol açtı. Bununla birlikte bayandırlık ve sulama alanında önemli işler başardı.

Delhi Sultanlığı, Firuz Şah’ın her biri farklı soylu gruplarına dayanan oğulları arasındaki iç savaş ve tam bir yıkıma yol açan Timur ordularının istilası (1398-99) sonucunda Seyyidler hanedanının yönetimi (1414-51) altına girdi. Bu gelişme sultanlığı öteki Müslüman ve Hindu devletleriyle çekişen küçük bir hükümdarlık durumuna düşürdü. Kuzey Hindistan’ın çok sayıda küçük devlete bölünmesine karşın, ekonomik ve siyasal yaşam canlılığını bu dönemde de korudu. Pencap’ta egemen konuma geçtikten sonra Seyyidler hanedanının yerini alan ve Afgan kabilelerinin yardımıyla Delhi Sultanlığı’nı bir ölçüde eski gücüne kavuşturan Ludiler (Afgan) hanedanı (1451-1526), iç bölünmeler nedeniyle Babür’ün akınlarına direnemeyerek 1526’da yıkıldı. Afgan kökenli Surilerin Delhi’de kurduğu yeni sultanlık (1540-55) çok geçmeden Hindistan’a egemen olan Hint-Türk İmparatorlu- ğu’na (Babürlüler) bağlandı.

GÜNEY HİNDİSTAN’DAKİ MÜSLÜMAN DEVLETLER (y. 1350-1680)

Alıntıdaki Ek 53891

Behmeniler. Delhi sultanına karşı ayaklanan soyluların desteğiyle bağımsızlığını ilan eden (1347) ve Ahsenâbad’ı (Gulbarga) başkent edinen Alaeddin Behmen Şah, konumunu pekiştirmeye ağırlık vererek Dekkan Platosunun batı yarısını tam bir denetim altına aldı. Onun oğlu I. Muhammed Şah (hd 1358-75), Vicayanagar ve Telingana devletleriyle savaşarak Krişna ve Tungabhadra ırmakları arasındaki verimli ovaların bir bölümünü ele geçirdi. Bir karışıklık döneminden sonra başa geçen II. Muhammed (hd 1378-97) bazı toprak kayıplarına karşın düzeni yeniden sağladı. Bu arada Dekkanlı eski soylular ile dışarıdan gelen Arap, Türk ve Fars kökenli soylular arasındaki çekişme giderek öne çıkmaya başladı. Kültürel bir canlanmaya öncülük eden ve denge unsuru olarak Hintli soylulara önemli makamlar veren Taceddin Firuz (hd 1397-1422), Vicayanagar’a yönelik başarılı iki seferin ardından ağır bir yenilgiye uğrayınca yerini kardeşi I. Şahabeddin Ahmed’e (hd 1422-36) bırakmak zorunda kaldı.

Behmeni başkentini Muhammedâbad’a (Bidar) taşıyan Ahmed, yayılmacı bir politika izleyerek Telingana topraklarının büyük bölümünü ele geçirdi. Ayrıca kuzeydeki Müslüman Malva, Gucerat ve Faruki (Handeş) sultanlarıyla da çatışmalara girdi. Gu- cerat’a karşı girişilen seferler (1429-30) soyluların daha da şiddetlenen çekişmeleri yüzünden sonuçsuz kaldı. Zayıf bir hükümdar olan II. Ahmed (hd 1436-58) yeni soylulara dayanmaya yöneldi.

Başarılı bir yönetici olan Mahmud Gavan’ın vezirliği sırasında 1466-81) Behme- niler en geniş sınırlarına ulaştı. Mahmud Gavan’ın güçlü bir merkezî yönetim oluşturma çabaları, soyluların muhalefeti nedeniyle başarısızlığa uğradı. Küçük yaşta başa
feçen Şahabeddin Mahmud döneminde 1482-1518) Behmeni topraklarının parçalanmasıyla yerel hanedanlara dayanan bir dizi devlet ortaya çıktı.

Behmenilerin ardılları.


Sonradan Behme- nilerin yerini alan Beridşahiler hanedanı Bidar’a egemen olurken, öteki Behmeni topraklarında Bicapur, Berar, Ahmednagar ve Golkonda devletleri kuruldu. Bu devletlerin en büyükleri olan ve bir süre sonra Şiiliği benimseyen Ahmednagar, Bicapur ve Golkonda, 16. yüzyılda birbirlerine üstünlük sağlama mücadelesinde zaman zaman Vicayanagar’ı da içine alan ve sürekli değişen ittifaklara girdiler. Öteki iki küçük devlet bu ittifaklara dayanarak bağımsızlıklarını korumaya yöneldiler. Giderek güçlenen Vicayanagar’m 1565’te ortak bir seferle yenilgiye uğratılmasından sonra Bicapur ile Golkonda güney yönünde yayılmaya başladı. Bu arada Bicapur’la anlaşmaya vararak 1577’de Berar’ı topraklarına katan Ahmednagar’ın yükselişi, 1580’lerde iç bölünmelerin etkisiyle tersine döndü. Bu durumdan yararlanarak Ahmednagar’ın içişlerine karışan Babürlüler, 1595-97 arasındaki savaşlarla Berar, Handeş ve Ahmednagar topraklarının önemli bir bölümünü ele geçirdi.
Güneye çekilen Ahmednagar soylularının Bicapur ve Golkonda desteğinde yürüttüğü direniş hareketi, başlangıçta sağlanan başarılara karşın 1621’de kırıldı. Son Ahmednagar sultanı 1633’te Devletâbad’da teslim oldu. Babürlülerin üstünlüğünü kabul etmek zorunda kalan (1636) Bicapur ve Golkonda, bağımsız varlıklarını ancak 50 yıl daha sürdürebildiler. Güneyde Babürlülere karşı koyan tek güç olarak Hindu Marathalar kaldı.
Alıntıdaki Ek 53892

VİCAYANAGAR İMPARATORLUĞU (1336- 1646).


Delhi Sultanlığının Dekkan’dan çekilmesinden (1329) sonra çeşitli Hindu krallıkları ortaya çıktı. Bu arada daha önce Delhi Sultanlığının hizmetinde çalışan Ha- rihara ve Bukka adlı iki kardeş, yerel toprak sahiplerinin desteğini alarak önemli bir güç durumuna geldi. Vicayanagar’ı başkent edinerek bağımsızlığını ilan eden I. Harihara (hd 1336-56), güneydoğu kıyısındaki Nellor' dan batıdaki Badami’ye kadar uzanan topraklar üzerinde gevşek bir egemenlik kurdu. 1345’te Hoysala topraklarını ele geçirdikten sonra, yönetimini pekiştirmeye ağırlık verdi. Yerine geçen kardeşi I. Bukka (hd 1356-77) Behmenilerle giriştiği bir dizi savaşırı ardından Krişna Irmağını sınır olarak kabul etti. Onun oğlu II. Harihara (hd 1377-1404) kuzeydoğudaki Reddi Krallığından bazı topraklar aldı ve Behmeni baskısını kırdı. Ayrıca kıyı limanları aracılığıyla ticaret gelirlerini artırdı. Her üç kral döneminde de yerel yönetimin hanedan üyelerine bırakılması, merkezî bir yapı oluşturulmasını güçleştirdi. II. Harihara’nın ölümünü izleyen iç savaşın ardından başa geçen I. Devaraya’nın (hd 1406-22) Telingana’nın içişlerine karışması Orissa Krallığı’yla uzun süreli bir çekişmeyi başlattı. Bu dönemde orduyu yeniden düzenleme yolunda atılan adımlar, özellikle II. Devaraya’nın (ö. 1446) Orissa Krallığı’na ve Behmenilere karşı yürüttüğü savaşlarla ve merkezî yapıyı güçlendirmesiyle daha da ileriye götürüldü. 1450’lerde ve 1460’larda Orissa Krallığı, 1470’lerde de Behmeniler karşısında uğranan toprak kayıpları, yeni bir hanedanın başa geçmesine yol açtı.

Kabile şefliğinden yükselerek tahtı ele geçiren Narasimha Saluva (hd 1485-90), krallığa düzeni yeniden getirdi. Ondan sonra naip olarak yönetimi elinde tutan Narasa Nayaka (hd 1490-1503), Tamil ve Karnata- ka bölgelerini denetim altına alarak krallığı güneydeki eski sınırlarına ulaştırdı. Ardılı Vira Narasimha (hd 1503-09) tahta doğrudan el koyarak (1505) kendi hanedanını kurdu. Bölgenin denizaşırı ticaretini ele geçirmeye başlayan Portekizlilerden batı kıyısındaki Goa’yı geri almakla birlikte, Portekizlilerle ticari ilişkilerini geliştirmeye önem verdi. Yerine geçen kardeşi Krişna Deva Raya (hd 1509-29) yönetiminin ilk 10 yılında otoritesini pekiştirdikten sonra, Orissa kralını yenilgiye uğratarak kalıcı bir barış sağladı. Bicapur’a etkili akınlar düzenleyerek Müslüman devletler üzerinde üstünlük kurdu. Öte yandan Portekizlilerle ticari bağları daha da güçlendirdi. Ölümünden sonra baş gösteren iç ayaklanmaların ve dış saldırıların üstesinden gelemeyen Açyuta Deva Raya (hd 1529-42) bir süre sonra yönetimi baş saray görevlisi Rama Raya’yla paylaşmak zorunda kaldı. Sadaşiva döneminde (1542-76) yetkileri elinde toplayan Rama Raya, Müslüman devletler arasındaki çekişmelerden yararlanmaya yöneldi. Bu yoldan sağladığı kazançlar Müslüman devletlerin birleşmesi ve Rama Raya’yı ağır bir yenilgiye uğratması sonucunu doğurdu. Başkent Vicayanagar yağmalanarak yerle bir edildi.

Bu yenilgi krallığın yıkılması sonucunu doğurmamakla birlikte, merkezî denetimin zayıflamasına ve güneyde küçük bağımsız devletlerin ortaya çıkmasına yol açtı. Başkenti Penugonda’ya taşıyarak yeni bir ordu kuran Rama Raya’nm kardeşi Tirumala, 1570’te kendisini kral ilan ederek dördüncü ve son Vicayanagar hanedanını başlattı. Yerine geçen oğlu I. Şriranga (hd 1572-85), Bicapur saldırısını püskürtmek için dayandığı Golkonda’ya doğuda geniş topraklar vermek zorunda kaldı. Onun kardeşi I. Venkata (hd 1585-1614) bu toprakların bir bölümünü geri almanın yanı sıra güneydeki ayaklanmaları bastırarak krallığın dağılmasını bir süre için geciktirdi. Ama ölümünü izleyen iç savaş Vicayanagar’ı doğu kıyısına sıkışmış küçük bir güç durumuna düşürdü. Bu durumdan yararlanan Bicapur ve Golkonda, Babürlülerin desteğiyle 1652’de güneydeki toprakların işgalini tamamladı.

HİNT-TÜRK İMPARATORLUĞU (1526-1761).


Küçük devletlere bölünmüş Hindistan’ı tek bir imparatorluk altında birleştiren Babürlüler hanedanı, aynı zamanda siyasal, toplumsal ve kültürel alanda büyük bir ilerleme sağlayarak bu ülkeyi dünyanın en zengin ve güçlü devletlerinden biri durumuna getirdi. Bu arada Avrupah devletlerle ticari ilişkiler de giderek gelişti.

Kuruluş dönemi.


Çağatay Türklerine katılmış Moğol kökenli bir boydan gelen ve Fergana’da hüküm süren Babür, Semerkand’ı ele geçirme girişimlerinden sonuç alamayınca Kâbil’i merkez edinerek Hindistan’a yöneldi. Pencap’ı almak için giriştiği, başlangıcı 1519’a değin uzanan akınlarm ardından, Ludiler hanedanının iç çekişmelerinden yararlanarak Delhi üzerine yürüdü. Nisan 1526’da Panipat’ta üstün Ludi kuvvetlerini yenilgiye uğratarak Delhi ve Agra’yı aldı. Daha sonra Mevar hükümdarı Rana Sanga’nın öncülük ettiği Racputlar karşısında parlak bir zafer kazandı (Mart 1527). Afgan kabilelerle birleşerek doğuda saldırılara girişen Ludi ordusunu Ghaghara’nm Ganj’la birleştiği yerde dağıtarak (Mayıs 1529) son direniş odağını da kırdı. 1530’da öldüğünde oğlu Hümayun’a (hd 1530-56) İndus’tan Bihar’a ve Himalayalar’dan Gvalior ve Çhanderi kalelerine kadar uzanan, ama düzenli bir yönetimden yoksun geniş topraklar bıraktı.

Belirli bölgeleri kardeşlerine verdiği için etkili bir yönetim kuramayan ve Kalincar, Malva ve Gucerat’ı ele geçirme girişimleri sonuçsuz kalan Hümayun, Delhi tahtı üzerinde hak iddia eden Şîr Şah Sur’a yenilince (1539) kuzeybatıya çekilmek zorunda kaldı. 1543’te sığındığı Iran şahından sağladığı destekle Kabil’de yeniden egemenlik kurduktan sonra, İndus’u geçerek 1555’te Suriler hanedanına son verdi. Ertesi yıl bir kazada ölünce yerine Pencap valisi olan 14 yaşındaki oğlu Ekber geçti.

Ekber (hd 1556-1605).


Ekber’in naipliğini üstlenen Bayram Han, Suri veziri Hemu’nun yarattığı tehdidi ortadan kaldırdıktan sonra Kuzey Hindistan’ın büyük bölümünü yeniden Babürlü egemenliği altına almayı başardı. 1560’ta Bayram Han’ı uzaklaştırarak yönetimi eline alan Ekber, 1562’de Amer racasının kızıyla evlenerek egemenliğini tanıyan Racputlarla güçlü bir ittifak kurdu. Ardından giriştiği fetihlerle Codhpur, Bhatha (Reva), Gakkhar ve Gondvana’yı ele geçirdi. Bu arada Hindulardan alman vergileri kaldırarak dinsel ayrımcılığa son verdi. Racasthan’da Babürlü egemenliğine karşı koyan Mevar’ın başkenti Çhitor Kalesi’ni düşürdükten (1568) sonra Mevar’ın bir bölümü dışında bütün bölgede denetimi eline geçirdi (1570). Gucerat’ın fethiyle (1573) batıda denize ulaşarak Portekizlilerle ilişki kurdu. Ardından doğuya yönelerek Bihar ve Bengal’i topraklarına kattı (1574-76). Bunu Keşmir (1586), Sind (1591), Orissa (1592), Belucistan (1595) ve Kandehar’m (1595) fethi izledi. Sonraki yıllarda Dekkan’da girişilen seferlerle Handeş ve Berar’m yanı sıra Ahmed- nagar’m bir bölümü de imparatorluğa bağlandı.

Dinsel baskıları ortadan kaldırarak Dini İlahi adı altında hoşgörüye dayalı bir inancı yaymaya çalışan Ekber, etkili bir merkezî yönetim kurdu, Farsçayı tek resmî dil olarak tanıdı ve kültürel birliği sağladı. Ayrıca mimarlık, müzik, resim ve edebiyat alanlarında Hindu ve İslam öğelerinin kaynaştırıl- masına ön ayak oldu.

17. yüzyıldaki gelişmeler


Son yıllarında babasına karşı ayaklanmasına karşın tahtın vârisi ilan edilen Selim, başa geçtikten birkaç ay sonra Cihangir (hd 1605-27) adını aldı. Bir dizi başarısız seferin ardından 1614’te Mevar’a, 1620’de de Kangra’ya boyun eğdirdi. Dekkan’da Melik Amber’in öncülük ettiği direnişi kırarak (1621) Ahmednagar, Bicapur ve Golkonda’yı vergiye bağladı. Bu arada Cihangirin 1611’de evlendiği Mihrü’n-Nisa (Nur Cihan) akrabalarıyla birlikte saray yönetimine egemen oldu. Cihangir’in üçüncü oğlu Hürrem (sonradan Şah Cihan) başlangıçta bu hizip içinde yer almasma karşın, 1622’de Nur Cihan’la çatışmaya girerek ayaklandı. Öteki hiziplerin de katıldığı bu iç savaş sırasında gücünü artıran Mehabat Han adlı komutan Nur Cihan hizbini saf dışı ederek kısa bir süre yönetime ağırlığını koydu. Yönetimi boyunca babasının dinsel hoşgörü ve kültürel gelişmeleri destekleme politikalarını sürdüren Cihangir, aynı zamanda hukuk düzenini pekiştirici önlemler aldı.

Tahtın öteki vârislerini daha önce ortadan kaldırdığı için kolayca başa geçen Şah Cihan (hd 1628-58), yönetiminin ilk yıllarında Dekkan valisinin ve Bundelkhand’ın Hindu hükümdarının başlattığı ayaklanmalarla uğraştı. Dekkan’da Ahmednagar’m başkenti Devletâbad’ı ele geçirerek Bicapur ve Golkonda’yı egemenliğini tanımaya zorladı. Marathalarla ortaya çıkan sorunlara barışçıl bir çözüm getirdi. Babasının döneminde yitirilen Kandehar’ı geri almaya yönelik girişimleri İran’la ilişkilerin bozulmasına yol açtı. Semerkand’ı fethetme çabalan (1639- 46) İran’dan destek gören Özbeklerin direnişi yüzünden başansızhkla sonuçlandı.

1657’de ağır bir hastalığa tutulan Şah Cihan’ın en büyük oğlu Dara’yı vâris ilan etmesi öteki oğullarının ayaklanmasına yol açtı. Kardeşlerini alt eden Evrengzib, babasını göz hapsine alarak tahta geçti. 1666’da ölen Şah Cihan, hükümdarlığında Tac Mahal gibi görkemli yapıları yaptırmanın yanı sıra yönetim sistemini geliştirdi ve arazi vergisini üçte birden yarı yarıya çıkardı.
Başkenti Agra’dan Delhi’ye taşıyan Evrengzib (hd 1658-1707), İslam kurallarını katı bir biçimde uygulayarak Hindulara yönelik çeşitli baskı ve kısıtlamalara girişti. Babürlü topraklarına saldırılar düzenleyen Marathaları yenilgiye uğratarak dolaylı bir denetim kurdu Assam’a ve sınır bölgelerine karşı düzenlediği seferlerde bazı başarılar elde etmekle birlikte, devletin mali kaynaklarını önemli ölçüde tüketti. Bu arada izlediği politikalar Çatların (1669) ve Sihlerin (1675) ayaklanmasına yol açtı. Codhpur’u ilhak etme girişimine tepki gösteren Racputlar, 1681’de geniş çaplı bir ayaklanma başlattı. Üçüncü oğlu Ekber’in desteklediği Racputları yendiyse de Codhpur’un direnişi sürdü.

Yönetiminin son 25 yılını Dekkan’da geçiren Evrengzib, Bicapur (1686) ve Golkonda (1687) topraklarını imparatorluğa bağladı. Ardından egemenlik altına almaya çalıştığı Marathaların direnişi yıpratıcı bir gerilla savaşma dönüştü. Evrengzib’in geride bıraktığı ağır sorunlar imparatorluğun dağılması sürecini başlattı.

Gerileme.


İki kardeşini öldürterek 63 yaşında tahta geçen I. Bahadır Şah (hd 1707- 12) Racputlarla barış yaptıktan sonra Pencap’taki Sihleri dağlık bölgelere sürdü. Cihandar Şah’m bir yıllık yönetiminin ardından darbeyle imparator olan Ferruh Siyer (hd 1713-19), kendisine destek vermiş olan Abdullah ve Hüseyin Ali Seyyid kardeşler tarafından devrildi. Muhammed Şah döneminin (1719-48) başlarında bütün yetkileri ellerinde toplayan Seyyid kardeşleri yenilgiye uğratan Dekkan valisi Mir Kamereddin (Asaf Cah) fiilen bağımsız bir yönetim oluşturdu ve Haydarâbad Nizamlığı olarak bilinen bir hanedan kurdu. Bunu Ayodhya, Bengal, Bihar ve Orissa izledi. Marathalar da 1731’den sonra Kuzey Hindistan’a akınlar düzenlemeye başladı. İran hükümdarı Nadir Şah Kâbil’i alarak İndus’u geçtikten sonra Delhi’ye kadar ilerledi ve geniş çaplı bir yağma ve kıyıma girişti (1739). Bu istila yeni kopmalara yol açtı. Nadir Şah’m ölümü (1747) üzerine Kâbil’de bağımsızlığını ilan eden Ahmed Şah Dürrani, Pencap için sürekli bir tehdit kaynağı durumuna geldi.

Muhammed Şah’m oğlu Ahmed Şah döneminde (1748-54) yerel güçler arasındaki çekişmeden Marathaların desteğiyle üstün çıkarak vezirliği ele geçiren İmadü’l-Mülk, II. Alemgir’i (1754-59) başa geçirdi ve 1752’de Kâbil’e bırakılmış olan Pencap’ı geri aldı. Bunun üzerine yeni bir istilaya girişerek Delhi’yi kendisine bağlı bir vezire veren Ahmed Şah Dürrani, Maratha nüfuzunun sürmesi nedeniyle 1759’da Hindistan’a yönelik beşinci seferine başladı. II. Alemgir’i öldürterek III. Şah Cihan’ı tahta çıkaran İmadü’l-Mülk’e bağlı kuvvetler ile Marathaları Delhi yakınlarında bozguna uğrattı. Marathaların Kuzey Hindistan’ı ele geçirmek için gönderdiği yeni ordu Delhi’yi işgal etmekle birlikte yerel güçlerden umduğu desteği görmedi. Ocak 1761’de Panipat’ ta Afgan kuvvetleriyle giriştiği çarpışmada kesin bir yenilgi alarak dağıldı. Marathaların bütün Hindistan’ı birleştirme düşünü yıkan bu yenilgi Bengal, Bihar ve Orissa’yı denetim altında tutan İngilizlere Kuzey Hindistan’ın yolunu açtı. Ahmed Şah Dür- rani’nin Hindistan’dan çekilmesinden sonra, egemenlik alanı yalnızca Delhi ve çevresiyle sınırlanan Hint-Türk tahtı sembolik bir güç durumuna düştü.

MARATHALAR.

Alıntıdaki Ek 53893

Maratha Devleti’nin kuruluşu. Marathaların yurdu olan Maharashtra, 17. yüzyılda güneyde Bicapur ve Golkonda, kuzeyde Hint Türk İmparatorluğu, batıda da AvrupalIların kurduğu yerleşmelerle çevriliydi. Ünlü Maratha önderi Şivaci, 1647-53 arasında Sahyadri Sıradağlarındaki dağınık kabileleri birleştirerek Bhima ve Nira ırmakları arasında uzanan toprakları egemenliği altına aldı. Ardından batı kıyılarına ve komşu Müslüman topraklarına yönelerek sınırlarını sürekli genişletti. Bu arada konumunu pekiştirmek için bir dizi yeni kale inşa ettirdi. Bicapur ve Hint-Türk kuvvetlerinin kendisini sindirme girişimlerini boşa çıkardığı gibi batı kıyısında önemli bir liman olan Surat’ı yağmaladı (1664). Güneyde asıl kuvvetlerini Bicapur’u ele geçirmeye ayıran Evrengzib’in uzlaşma önerisini kabul ederek Hint-Türk egemenliğini tanıdı (1665). Evrengzib’le görüşmek için gittiği Agra’da tutuklandıysa da kaçmayı başardı.

Şivaci bir süre anlaşmaya uyarak çatışmadan kaçındıktan sonra, 1670’te Surat’ı ikinci kez yağmalayarak Hint-Türk topraklarına saldırdı. Baglana’nm ardından Handeş ve Berar’ı ele geçirdi. 1672’de bölgeye güçlü bir Hint-Türk ordusunun gönderilmesi üzerine, bu kez Bicapur’a yöneldi. 1674’te Raigadh’da krallık tacı giydi. Hint-Türk saldırılarına karşı, cephe gerisini güçlendirme düşüncesiyle, Golkonda ile ittifaka girerek Bicapur’un Kamataka topraklarını fethetmeye başladı. Bu sırada oğlu Sambhaci ile anlaşmazlığa düştü ve bu sorunu çözemeden öldü (1680). Şivaci geride, oturmuş bir yönetim sistemi, güçlü bir hazine ve disiplinli bir ordu bıraktı.

Babasının yerine geçen Sambhaci, Babürlülere karşı ayaklanan Racputlarla ittifak kurmaya çalıştı. Ama ayaklanmayı bastırdığı gibi, Dekkan’da Bicapur ve Golkonda devletlerine de son veren güçlü Babürlü ordularına yenilerek 1687’de öldürüldü. Bunun üzerine Marathalar işgale karşı etkili bir gerilla savaşı başlattılar. Evrengzib’in 20 yıldan fazla süren seferleri Marathaları sindiremediği gibi, Hindistan’daki Babürlü egemenliğinin sarsılmasına yol açtı. Sambhaci’nin oğlu Şahu’nun yönetimi altında birleşen Marathalar, Balad Visvanath’ın pişva' lığa getirilmesinden sonra Malva, Gucerat, Baglana ve Handeş’te bazı toprakları ele geçirdiler. Ardından Haydarâbad nizamıyla bağımsızlıklarını güvence altına alan bir anlaşmaya vardılar (1719). Balaci Visvanath’ın geliştirdiği vergi toplama sistemi fethedilen toprakların bir dizi Maratha şefinin eline geçmesi sonucunu doğurdu.

Pişva olarak babasının yerini alan Baci Rao, Karnataka’ya düzenlediği iki seferle (1725-26) bu bölgeyi Maratha egemenliği altına aldı. Maratha topraklarına saldıran Haydarâbad nizamını yenilgiye uğratarak barış yapmaya zorladı (1728). Daha sonra Babürlü egemenliğindeki Malva, Bundelkhand ve Gucerat’a yönelerek bir dizi savaştan sonra Yamuna ve Narmada arasındaki toprakların resmen Marathalara bırakılmasını sağladı (1737). Maratha kralı Şahu, Nadir Şah’m Kuzey Hindistan’ı istilasından (1739) sonra çöken Hint-Türk İmparatorluğu’nu ayakta tutarak dolaylı bir nüfuz kurma politikasını benimsedi. Bu arada batı kıyılarında Portekiz yayılmasının durdurulmasıyla Maratha Devleti gücünün doruğuna ulaştı.

Maratha Konfederasyonu.


Baci Rao’nun ölümünden (1740) sonra yerine 19 yaşındaki oğlu Balaci Rao (hd 1740-61) geçti. Maratha şefleri üzerindeki denetimin zayıfladığı bu dönem Sindhia, Holkar, Bhonsle ve Gaekvor adlı Maratha devletlerinin ortaya çıkışına sahne oldu. Marathalar aynı dönemde Kuzey Hindistan’da Afgan hükümdarı Ahmed Şah Dürrani’yle şiddetli nüfuz mücadelesine giriştiler. Başlangıçta sağlanan başarılara karşın, Panipat’ta (1761) alman yenilgi Maratha üstünlüğüne büyük darbe vurdu. Daha sonra pişva olan I. Madhav Rao, Marathalarm konumunu yeniden güçlendirerek Delhi’yi aldı ve kukla bir hükümdar olan Civan Baht’ı başa geçirdi (1771). Madhav Rao’nun ölümünden sonra Maratha Devleti, Puna’da oturan pişva'nın sembolik önderliği altında bir konfederasyon biçiminde örgütlendi. Bu sırada Kalküta ile Ganj Ovası arasında üstünlük kuran İngilizler Marathalara yeni bir rakip olarak ortaya çıktı.

İngilizlerin Karnataka, Konkan, Bundelkhand ve Gucerat’ta yayılma çabaları, Maratha Konfederasyonu’nun Haydarâbad nizamı ve Mysore hükümdarı Haydar Ali’yle ittifak kurmasına yol açtı (1780). İttifak içindeki zayıf bağlardan yararlanarak önemli ilerlemeler sağlayan İngilizler, etkili saldırılar yönelten Haydar Ali’nin baskısı karşısında 1782’de Marathalarla anlaşmaya vararak girdikleri topraklardan geri çekildiler (1782). Maratha önderlerinden Mahadaci Sindhia’nm uzun çabalardan sonra Delhi’de sağladığı üstünlüğe ve 1795’te Haydarâbad Nizamlığı’na karşı kazanılan zafere karşın, Marathalarm çöküşü daha da hızlandı.

Rakip Maratha devletlerinin etki altına almaya çalıştığı pişva II. Baci Rao, 1802’de İngilizlere sığınarak Puna’da İngiliz kuvvetlerinin bulundurulmasını ve dış ilişkilerde İngilizlere danışmayı öngören Bassein Antlaşmasını imzaladı. Ertesi yıl Sindhia ve Bhonsle devletlerini yenilgiye uğratarak barışa zorlayan İngilizler, kendilerini bir süre uğraştıran Holkar Devleti’ne de 1805’te boyun eğdirdiler. İngilizlerin yönetim sorumluluğu almadan kukla hükümdarlar aracılığıyla sağladığı üstünlük, çok geçmeden karışıklıklara yol açtı. Bunun üzerine düzeni sağlamak için Maratha devletlerine daha ağır antlaşmaların dayatılması, 1817’de yeni bir ayaklanma dalgasını başlattı. Ama güçlerin eşit olmadığı bu savaş, yerel nüfuz sahiplerinin desteğini kazanan İngilizlerin kesin üstünlüğüyle sona erdi (1818).

kaynak: Ana Britannica


bloom22 10 Ocak 2012 20:35

3 ek

AVRUPA SÖMÜRGECİLİĞİNİN BAŞLANGICI (1498 - y. 1760).


Doğu’ya karadan ulaşmayı sağlayan ticaret yollarının 15. yüzyılda giderek kapanması, Avrupa’nın denizci devletlerini yeni ticaret yolları aramaya yöneltti. Vasco da Gama’nın 1498’de Kalikut’a (bugün Kojikod) çıkmasıyla, uzun bir aradan sonra Avrupa ile Hindistan arasında ilk bağlantı kuruldu. Baharat ticaretini ele geçiren Portekizliler, Hint Okyanusundaki üstünlüklerini korumak için başka yerlerin yanı sıra Hindistan’ın batı kıyısındaki Goa’ yı alarak burada bir koloni oluşturdular (1510). Müstahkem ticaret merkezleriyle desteklenen bir donanmaya dayanan Portekiz egemenliğinin sürdüğü 16. yüzyılda Hıristiyanlaştırılan Goa, canlı ve gelişkin bir kent durumuna geldi. Ama Portekizlilerin dinsel bağnazlığı ve acımasız tutumları, Hindistan’da güçlü bir dayanak bulmalarını önledi. Portekiz’in İspanya tahtına bağlanmasından (1580) sonra İspanyol donanmasının uğradığı yenilgiler, baharat yolunun öteki ülkelere de açılmasına olanak verdi.

Çok geçmeden baharat ticareti üzerinde tekel kuran Felemenkliler, Hindistan kıyılarına daha çok ticari amaçlarla uğradılar. Doğu Hint Adalarında Felemenklilerin direnişiyle karşılaşan İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası, Babürlü hanedanından aldığı izinle Surat (1618) ve Bengal’deki Hugli’de (1641) ticaret merkezleri kurdu. 1611’de Masulipatam’da kurulan ticaret merkezi, sonradan Babürlü egemenliğine giren Madras’a taşındı (1640). 1661’de Portekiz’den İngiltere’ye geçen Bombay limanı da 1668’de kumpanyaya bırakıldı. Pamuklu eşya, indigo, ipek, şeker, güherçile ve afyona dayanan ve güven içinde yürütülen İngiliz ticareti kazançlı olmakla birlikte, ödemelerin gümüşle yapılması önemli bir sorun oluşturuyordu. Zamanla Hindistan’dan alınan afyon Çin’le yürütülen çay ticaretinin temeli durumuna geldi. Bu dönemde yeni pazarlara girmek için silaha başvurulması (1686-90), Babürlülerin sert tepkisi yüzünden hiçbir sonuç vermedi. Bunun üzerine İngilizler Bombay’ın yanı sıra Madras’ı tahkim ederek ve yeni ticaret merkezi Kalküta’ da Fort William’ı (William Kalesi) inşa ederek üç bağımsız üs oluşturma yoluna gittiler.

Bu arada Pondiçeri’ye yerleşme izni alan Fransızların 1720’den sonra ticaret alanlarını geliştirmeleri, İngilizler için bir tehdit oluşturmaya başlamıştı. Çok geçmeden Avrupa’daki İngiliz-Fransız çatışması Hindistan’a da sıçradı. Fransızlar 1746’da ele geçirdikleri Madras’ı iki yıl sonra geri verdilerse de, Dekkan’daki yerel çekişmelere karışarak Haydarâbad nizamı üzerinde güçlü bir konum edindiler. Bu durum İngilizlerin de yerel müttefikler kazanmasına zemin hazırladı. 1751’de bu ilişkilerden kaynaklanan çatışmadan güçlenerek çıkan İngilizler, Yedi Yıl Savaşı sırasında Fransız kuvvetlerini yenilgiye uğratarak 1761’de Pondiçeri’yi aldılar. Böylece Hindistan’daki Fransız tehdidi ortadan kalkmış oldu.

Fransızlarla Güney Hindistan’da yürütülen savaş sırasında Bengal nevab'mm ele geçirdiği Kalküta’nın geri alınmasını (1757) izleyen gelişmeler, İngilizlerin Hindistan politikasında önemli bir dönüm noktası oldu. İngiliz komutan Robert Clive, kumpanyanın ticari ayrıcalıklarını geliştirmek amacıyla Mürşidâbad’ı işgal ederek İngiliz yanlısı Mir Cafer’i nevab'lığa getirdi. Güdümlü bir yönetimin oluşturulması, kumpanya görevlilerinin bireysel ticaret ve nevab'dan arazi geliri bağışını da içeren armağanlar alma yoluyla büyük servet edinmesine yol açtı.

İNGİLİZ ETKİSİNİN YAYILMASI (1760-1856).

Alıntıdaki Ek 53894

Karışıklık dönemi (1760-72). Bengal’de gelişen yağmacılık giderek kumpanyanın denetiminden çıktı. Bu arada mali durumu sarsılan kumpanya, başa geçirdiği yeni nevab'ı zorlayarak gelirlerini artırmaya yöneldi. Bunun üzerine İngiliz yönetimine başkaldıran nevab, konumunu güçlendirdikten sonra vergi ayrıcalıklarını kaldırma talebinde bulundu. Ama giriştiği çarpışmalarda yenilgiye uğrayınca, Ayodhya’ya sığınmak zorunda kaldı (1763). Ertesi yıl Hint-Türk hükümdarı II. Şah Alem'le birlikte Bengal’e geri döndü. Bunu izleyen Baksar Çarpışması (Ekim 1764) İngilizlerin kesin üstünlüğüyle sonuçlandı. Ama derinleşen ekonomik sarsıntı ve otorite boşluğu, kumpanyayı bir çıkmazla karşı karşıya getirdi.

Kumpanyanın vali olarak geniş yetkilerle Bengal’e gönderdiği (1765) Clive, İngiliz etki alanını Bengal’le sınırlı tutarak II. Şah Alem’i ve Ayodhya’yı Marathalara karşı bir tampon güç olarak kullanma yoluna gitti. Bengal ve Bihar’da vergi toplama yetkisinin kumpanyaya, mali işlerin de kumpanyanın atayacağı bir nevab yardımcısına bırakılmasını sağladı. Ama kumpanya görevlilerini disiplin altında tutmaya yönelik önlemlerden etkili bir sonuç alamadı. 1767’de Kalküta’dan ayrılmasından sonra yolsuzluklar yeniden arttı.

Kumpanyanın denetim altına alınması.


1772’de Bengal valiliğine atanan Warren Hastings, öncelikle kumpanya görevlilerinin yürüttüğü bireysel ticarete sınırlamalar getirdi. Ardından vergi toplama işini bir kurula bağlı İngiliz görevlilerin eline verdi. Yargıçlar aracılığıyla denetlenen bu uygulama, gelirleri artırmakla birlikte yolsuzluklara bir çözüm getiremedi. Bu arada 1773’te İngiliz hükümetinin parlamentodan geçirdiği bir yasayla Bengal valisine Hindistan’daki bütün İngiliz yerleşmelerini denetleme yetkisi verildi. Ayrıca dört kişilik bir danışma kurulu atandı ve bir yüksek mahkeme oluşturuldu. Danışma kuruluyla ortaya çıkan yetki çatışması ve yüksek mahkemenin Hintlileri de yargılaması, Hastings döneminde yönetimin işleyişini büyük ölçüde bozdu.

Bu sorunlara çözüm getirmek için 1784’te çıkarılan Hindistan Yasası’yla ikili bir denetim sistemi oluşturuldu. Yasa uyarınca ticaret ve yönetimle ilgili işler kumpanyanın yönetim kuruluna bırakılırken, atamalarda söz sahibi olan denetim kurulu aracılığıyla hükümete siyasal müdahalelerde bulunma olanağı sağlandı. Ayrıca genel valiye danışma kurulunun kararlarını veto etme yetkisi tanındı ve kumpanya beratının yenilendiği her 20 yılda bir parlamentonun bir soruşturma yapması koşulu getirildi.

Hindistan Yasası


İngiliz hükümetine koruyuculuk yükümlülüğü altına girmeden kumpanyanın politikalarını yönlendirme olanağını sağladı. Karşılıklı ödünler temelinde kurulan denge sonraki yıllarda sürekli İngiliz hükümetinin lehine olarak değişti. 1813’te kumpanyanın Hindistan’la ticaret üzerindeki tekeli kaldırıldı. Bunu izleyen önlemler kumpanyayı İngiliz hükümeti adına görçv yapan bir kuruluşa dönüştürdü.

Yerel (devletlerle ilişkiler. İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası 1765’te birbirinden bağımsız üç ayrı güç odağına (Kalküta, Mad- ras, Bombay) dayanıyordu. Bu sırada Kuzey Hindistan’da Hint-Türk İmparatorluğu’nun parçalanmasıyla ortaya çıkan çeşitli küçük devletler varlıklarını sürdürmeye çalışıyordu. Dekkan’da ise Haydarâbad nizamı yayılmacı Marathalar ile başında Haydar Ali Han’ın bulunduğu Mysore’un tehdidi altında bulunuyordu. Büyük ölçüde kumpanyaya bağlı olan Mysore nevab'ından dolayı Madras’ın Güney Hindistan’daki gelişmelerle yakın bir ilişkisi vardı.

Marathaların 1771’de Delhi’yi ele geçirerek Kuzey Hindistan’da nüfuzunu artırması, Bengal valisi Hastings’i Ayodhya ile daha sıkı ilişkiler kurmaya yöneltti. İngilizlerden destek alan Ayodhya, Ganj ve Yamuna arasındaki bölgeyi denetim altına aldı. Bu sırada Madras ve Bombay’ın stratejik noktaları ele geçirmeye çalışması, İngilizleri Dekkan’da güçlü bir ittifakla çatışma içine soktu (1780). Bu ittifakı parçalayarak ağır bir yenilgiyi önleyen Hastings, Marathalar ve Mysore’la yaptığı anlaşmalarla kumpanyanın gücünü korumasını sağladı. Sonraki genel valiler İngiliz hükümetinin politikası doğrultusunda yayılmacı bir tutumdan kaçındılar. Bu dönemde İngilizler yalnızca Mysore’daki savaşa karıştılar.

1790’lardan sonra Hindistan’a yönelik Fransız tehdidinin yeniden ortaya çıkması ve kumpanyanın ticari çıkarları açısından Hindistan’ın bütününde denetimi sağlama gereksinimi, İngiliz politikasında köklü bir değişikliğe yol açtı. Lord Welleşley’nin genel valilik dönemi (1798-1805) İngiliz egemenliğinin yükselişinde belirleyici bir dönüm noktası oldu. Haydarâbad nizamını İngiliz korumasını kabul etmeye zorlayan Wellesley, 1799’da Mysore’a savaş açarak topraklarının yarısını kumpanyaya ve Haydarâbad’a bağladı. Kalan topraklarda ise kukla bir Hindu hükümdarını başa geçirdi. Bunu Tancor, Surat ve Mysore’un İngiliz denetimi altına girmesi izledi. 1801’de Ayodhya’nın yansı ilhak edildi. Bu devletlerde oluşturulan İngiliz koruma sistemi, belirli bir gelir ya da toprak karşılığında İngiliz garnizonlarının kurulmasına dayanıyordu.

Marathalar arasındaki çekişmeler Wellesley’ye yeni bir yayılma olanağı sağladı. 1802’de Maratha pişva’sının İngiliz egemenliğini kabul etmesiyle Maratha Konfederasyonu dağıldı. Öteki Maratha devletlerine de ağır darbeler indirildi. Ama Holkar’ın İngilizlere önemli kayıplar verdiren direnişi, yayılma yönündeki eğilimin geçici olarak gerilemesine neden oldu.
Fransız-Rus ittifakı (1807) nedeniyle dikkatlerini kuzeye yönelten İngilizler, Sih önderi Rancit Singh ile Amritsar Antlaşmasını imzalayarak güvenli bir sınır çizdiler. 1816’daki Katmandu Antlaşması’yla da İngiliz-Nepal ilişkileri düzenlendi. Ardından Pindariler olarak bilinen yağmacı çetelerin temizlenmesine girişildi. Bu harekât aynı zamanda Maratha devletleriyle Racputlara İngiliz korumasını kabul ettirmek için elverişli bir zemin hazırladı. Böylece İngiliz Hindistan İmparatorluğu’nu oluşturma süreci 1818’de büyük ölçüde tamamlanmış oldu.

Bu imparatorluk, doğrudan yönetim külfetine girmeden geniş bir ülkenin ekonomik potansiyelinden alabildiğince yararlanma amacıyla oluşturulmuştu. Sistem, Hindistan’ın hemen hemen yarısını, güçten düşmüş ve birleşme olanağı bulunmayan irili ufaklı Hint hükümdarlarının yönetimine bırakma esasına dayanıyordu. Bu toplu boyun eğişin temelinde ise, geçmişten beri birbiriyle çatışma içinde olan yerel güçlerin bir dış gücün üstünlüğünü rakiplerden birinin egemenliğine girmeye yeğ tutması yatıyordu.

İngiliz yönetim sistemi.


İngilizlerin egemenlik altına aldıkları bölgelerde başlangıçta uyguladıkları geçici düzenlemeler, 19. yüzyılın ilk yarısında geliştirilen kurumlarla sistemli bir nitelik kazanmaya başladı. Bu süreçte hareket noktası daha önce Bengal’de geliştirilen sistem oldu.

Bengal’deki yönetim yapısını yeniden düzenlemekle görevlendirilen Cormvallis, öncelikle kumpanya görevlilerinin bireysel ticaretle uğraşmasını yasaklayarak kumpanyanın işlerini maliye, yargı ve ticaret biçiminde üç bölüme ayırdı. Bu arada dolgun bir ücret çizelgesi oluşturarak yolsuzluk eğiliminin önünü aldı. Ardından önemli kamu görevlerine yalnızca İngilizlerin getirilmesi ilkesini koydu. Yeni bir yasa sistemi getirerek çeşitli düzeylerde mahkemeler oluşturdu. Yerel yönetimi vergi toplayıcılarına bırakarak kolluk görevini bunlara bağlı yeni polis kuvvetlerine verdi. Gelirlerin önemli bir bölümünü oluşturan arazi vergisini toplama işini geniş haklar tanınan zamindaY\mn eline bıraktı. Böylece İngiliz yönetiminin dayanağını oluşturan bir toprak sahibi zümrenin doğmasını sağladı.

Başlangıçta öteki bölgelerde de temel alınması tasarlanan Bengal sistemine yerel özelliklere göre önemli değişiklikler getirildi. Madras’ta küçük memurlar aracılığıyla doğrudan çiftçilerden vergi toplamaya dayanan bir sistem geliştirildi. Hindistan’ın batı kesiminde Maratha soylularının arazilerini ve ayrıcalıklarını büyük ölçüde korumalarına izin verildi; köy reisleri aracılığıyla alman vergilerin toplanmasında yerel yöneticiler kullanıldı. Kuzey Hindistan’da ise ortak mülkiyete ve ekime dayanan özerk köy yapılarını koruma yoluna gidildi.

Böylece temelde geleneksel yapıya dokunulmamasına karşın, toprak mülkiyeti kavramının yaygınlaşması büyük bir sınıfsal değişim yarattı. İngiliz mallarının Hindistan’a girmesi geleneksel el sanatlarını yıktı. İngilizlerin getirdiği hukuk sistemi toplumsal gereksinimleri karşılamaktan uzak kaldı. Bir süre sonra değişime kapalı ve hantal yönetim mekanizmasında ortaya çıkan tıkanmalar, yönetim sorumluluğunu üstlenme doğrultusunda bir yaklaşımı öne çıkardı. Bu süreçle birlikte Hintliler kamu görevlerine alınırken, Batı yaşam biçiminin etkileri de yayılmaya başladı.

İngiliz egemenliğinin tamamlanması.


1818 sonrasında İngiliz denetimini genişletme yönünde bazı yeni adımlar atıldı. Sıkkım ve Assam İngiliz koruması altına alındı. Assam’daki yayılma Birmanya (bugün Myanmar) ile bir dizi savaşa ve yeni ilhaklara yol açtı. Öte yandan Rus nüfuzunu önlemek amacıyla Afganistan’ın içişlerine karışılmasıyla Sind ve Pencap’ta denetimi sağlama sorunu gündeme geldi. Sind’de kazanılan ticari ve askeri ayrıcalıkları bölgenin ilhakı (1843) izledi. Böylece Sind Bombay’a bağlandı. Keşmir (1819) ve Peşaver’i (1834) topraklarına katmış olan Sih Krallığı, kanlı bir savaştan sonra 1846’da bir tampon devlete dönüştürüldü. Bu arada Keşmir ve bazı verimli topraklar Sihlerden alınarak Cemmu’ya verildi. İki yıl sonra patlak veren bir ayaklanmanın bastırılmasından sonra Sih toprakları ilhak edildi. Sih önderlerinin bütün ayrıcalıklarına son verilirken, çok sayıda Sih İngiliz ordusuna alındı. Pencap’ ta tarımı geliştirmeye yönelik yatırımlara karşın, yerel topluluklar arasında bir birlik kurulamadı. Bu arada Hindistan’ın öteki kesimlerinde özerk devletlerin varlığına son verildi. Geride doğal vâris bırakmayan hükümdarlara ait toprakların İngiliz yönetimine geçmesini öngören bir karara uygun olarak Satara (1848), Cihansi (1853) ve Nagpur (1853) ilhak edildi. Ayodhya, başta bulunan nevab'm kötü yönetim gösterdiği gerekçesiyle 1856’da İngiliz yönetimine bağlandı.

İngilizlerin Hindistan’daki örtülü egemenliği, önceki istilalara oranla çok daha kapsamlı değişiklikler getirdi. Modern silahlarla donanmış güçlü bir ordunun varlığı geleneksel hükümdarların gücünü temelden sarstı. Toprak sahipleri ve aracı tüccarlar dışında toplumun geniş bir kesimi yoksulluğa itildi. Çok geçmeden İngiltere’ye hammadde sağlayan ve İngiliz mallarına pazar oluşturan bir sömürge ekonomisi kuruldu. İngilizce resmî dil olurken, Batı kültürü de Hindistan toplumunda belirli bir yer edinmeye başladı.

Alıntıdaki Ek 53895

Hint Ayaklanması (1857-59).


İngilizlerin duruma bütünüyle egemen göründüğü bir dönemde Bengal ordusunda patlak veren bir isyanın (10 Mayıs 1857) kısa sürede genel bir başkaldırıya dönüşmesi, İngiliz Hindistam’m her bakımdan yeni bir dönemecin eşiğine getirdi. Çok sayıda Brahman ve Racputun bulunduğu Bengal ordusundaki isyanın görünürdeki nedeni, Hintli askerlerin gemilere kast kurallarına aykırı olarak bindirilmek istenmesi ve tüfeğe doldurmak için ısırılıp koparılması gereken mermi uçların domuz ve inek yağıyla sıvanmış olmasıydı. Bu uygulamalara karşı çıktıkları gerekçesiyle zincire vurulan arkadaşlarını kurtararak İngiliz subayları öldüren Mecrut’taki Hintli askerler, İngiliz askerlerinin bulunmadığı Delhi’ye yöneldi. Buradaki garnizonun da katılmasıyla kenti ele geçiren isyancılar, yalnızca sembolik bir konumu olan Babürlü hükümdarı II. Bahadır Şah’ı önderleri olarak ilan ettiler. Böylece isyan hareketi İngiliz egemenliğini yıkmayı hedef alan bir ayaklanma niteliğini kazandı.

İsyanın Hindistan’ın önemli bir bölümünü ayağa kaldırmasının temelinde İngiliz yönetiminin yarattığı derin hoşnutsuzluklar yatıyordu. Öte yandan 1840 sonrasında Ayodhya ve öteki bazı devletlere karşı izlenen ilhakçı politika, vergi sisteminin çok sayıda küçük toprak sahibini yıkıma sürüklemesi, geleneksel kurum ve değerlerin kaldırılmak istenmesi, Batı eğitim sisteminin getirilmesi gibi etkenler de ayaklanmanın geniş destek görmesine elverişli bir ortam hazırladı. Hareketin tutarlı bir program ve önderlikten yoksun olmasına ve daha çok geçmişe dönük bir bakış açısının ağır basmasına karşın, Hint Ayaklanması genellikle bağımsızlık yönünde ilk ciddi atılım olarak kabul edilir.

İsyancıların Delhi’den sonraki başlıca hedefleri Kanpur ve Lucknow oldu. Kanpur’un kısa sürede düşmesine karşın, Luck- now garnizonu kuşatmaya karşı direnmeyi başardı. Başlangıçta savunma konumunda kalan İngiliz kuvvetleri, Pencap’tan getirilen Sih askerlerin desteğiyle sonbaharda ayaklanmayı geriletmeye başladı. İsyancılar arasında baş gösteren bölünmeler Delhi’nin geri alınmasını sağladı. Lucknow’daki kuşatmaya son verme girişimleri sonuçsuz kaldıysa da, İngilizlere destek kuvvetlerin gelmesi için gerekli zamanı kazandırdı. Lucknow’un kurtarılmasının ardından girişilen seferle Ayodhya ve Rohilkhand denetim altına alındı. 1858’in ikinci yarısında başlayan ayaklanmayı sindirme harekâtı, Haziran 1859’da son ayaklanma önderlerinin de ele geçirilmesiyle noktalandı.

Ayaklanma sonrasında İngilizler arasında yükselen öç alma dalgası, çoğu yerde toplu kıyımlara yol açtı. Delhi halkının tümü kentten sürüldü; binlercesi hiç yargılanmadan öldürüldü. Yeniden düzenlenen orduda Hintli askerlerin İngiliz askerlere oranı yarıdan beşte bire indirildi. Hint topçu birlikleri dağıtıldı ve ordunun profesyonellik düzeyi yükseltildi.

İNGİLİZ İMPARATORLUK YÖNETİMİ (1858- 1920).


Sömürgeciliğin yükselişi. İngiliz kuvvetlerinin ayaklanmayı denetim altına almasından kısa bir süre sonra İngiliz Parlamentosunun kabul ettiği Hindistan Yönetimi Yasası’yla (2 Ağustos 1858) İngiliz Hindistanı tahta bağlandı. İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyasının elinde kalmış olan son yetkiler de Hindistan’dan sorumlu devlet bakanına verildi. Bakana özellikle mali konularda yardımcı olmak üzere, yedi üyesi eski kumpanya yöneticileri arasından seçilen, sekiz üyesi ise taht tarafından atanan bir Hindistan konseyi oluşturuldu. 19. yüzyılın ikinci yansında bakanlık görevine İngiltere’nin en etkili siyaset adamlarının getirilmesine karşın, Hindistan’ın yönetimi fiilen Kalküta ve Simla’daki genel valiler ile Hindistan Devlet Memurluğu İdaresi’ne (ICS) bağlı 1.500 kadar yerel görevlinin elinde kaldı. 1906-10 arasında bakanlık yapan John Morley’nin yetkilerini bütünüyle kullandığı dönemde bile, bürokrasinin hantal işleyişi direncini sürdürdü.

Yeni düzenlemeyle birlikte ayaklanma öncesindeki ilhakçı politikadan vazgeçilerek İngiliz yönetimiyle işbirliğine yatkın olan yerel hükümdarları ayakta tutma politikası benimsendi. Kraliçe Victoria’ya 1876’da Hindistan imparatoriçesi unvanının verilmesi de bu doğrultuda atılmış bir adımdı. İngilizlerin yeni bir ayaklanmadan duyduğu korku ve gelecekteki bir başkaldırı hareketine karşı “doğal bir dalgakıran” görevi görecek Hint devletlerini destekleme yönündeki kararlılığı, küçük birimler biçiminde ülkenin her yanma yayılmış 560’ı aşkın mihracenin varlığını sürdürmesi sonucunu doğurdu. Buna bağlı olarak geliştirilen dinsel inançlara karışmama politikası, uygulamada, geleneksel yapıyı kıracak toplumsal reformlardan kaçınma eğilimine dönüştü. 19. yüzyılın ikinci yarısında yalnızca evlilik yaşının düzenlenmesiyle ilgili ürkek adımlar atıldı. Kadınlar üzerinde kısıtlamaların kaldırılması ve dinsel bağnazlığın yıkılması yönündeki çabalar, daha çok Hintli reformcu aydınların mücadelesine dayandı.

Bu dönemde ilan edilen kamu hizmetine girmede fırsat eşitliği ilkesi yalnızca sözde kaldı. Ayaklanmanın en önemli sonuçlarından biri de İngiliz yöneticiler ile yerli halk arasında ortaya çıkan derin uçurumdu. Genellikle ırkçı bir küstahlık ve kabalıkla hareket eden İngilizler, kendilerini efendi olarak görüyor ve yerli halka olabildiğince “bulaşmama”ya çalışıyorlardı. AvrupalIların oturduğu konut alanları kentlerin dışına kurulan garnizonların hemen yanı başında bulunuyordu. Süveyş Kanalı’nın tamamlanmasından (1869) ve ulaşımın kolaylaşmasından sonra görevlilerin aileleriyle birlikte kalmaya başlamaları, kapalı yaşam biçimini daha da pekiştirdi. Böylece Hindistan toplumuyla bağlar her bakımdan zayıfladı. Daha önce Hint yaşam biçimine ve kültürüne gösterilen sempati ve anlayış yerini kayıtsızlık, kuşku ve korkuya bıraktı. Kâğıt üzerinde, İngiliz yurttaşı olarak Hintlilere de açık olan kamu hizmetine giriş sınavları Londra’ da yapılıyor ve başta yaş sınırlaması (17-22) olmak üzere çeşitli kısıtlamaları içeriyordu. Bu yüzden 1869’a gelindiğinde bütün engelleri aşarak memur olmayı başarmış yalnızca bir Hintli vardı.

1909’a değin son derece merkezî ve despotik bir yapıya dayanan Hindistan yönetimi, aynı zamanda dünyanın en kalabalık bürokratik mekanizmasını oluşturuyordu. 1861’de çıkarılan Hint Meclisleri Yasası’yla, daha önce genel valiye danışmanlık yapan kurul, Yürütme Konseyi adı altında makam sistemine dayalı küçük bir kabineye dönüştürüldü. Konseyin beş doğal üyesi içişleri, gelirler, askeri işler, maliye ve yargı işlerinden sorumlu kişilerden oluşuyordu. Başkomutanın da toplantılarına katıldığı bu meclise, 1874’te bayındırlık işlerinden (1904’ten sonra ticaret ve sanayi) sorumlu yeni bir üye eklendi. Dış ilişkileri doğrudan kendisi yürüten genel valinin gerekli gördüğünde meclisin kararlarını geçersiz sayma yetkisi vardı. Söz konusu yasa, yasamayla ilgili işlerde sayıları 6-12 arasında değişen danışman üyelerin de konsey toplantılarına katılmasına izin veriyordu. En az yarısı siviller arasından olmak üzere genel valice atanan danışman üyelerin, Yüksek Yasama Konseyi olarak bilinen bu organdan geçen yasaları veto etme yetkisi vardı. Meclis oturumları sınırlı sayıda dinleyiciye açıktı. Sivil danışmanların bir bölümü Hintli soylular ve toprak sahipleri arasından seçildiğinden, bu mekanizma kamuoyunun nabzını ölçmeye ve toplumdaki muhalefet belirtilerini önceden belirlemeye yönelik bir işlev de görüyordu. 1892’de çıkarılan bir yasayla danışman üyelerin sayısı 10’u sivil olmak üzere 16’ya çıkarıldı ve bu üyelere yönetime sorular yöneltme ve bütçeyi eleştirme yetkisi tanındı. Ama bu değişiklik temsili kurumlar doğrultusunda gelişen taleplerin oldukça gerisindeydi.

İngiliz tahtının en çok gelir getiren makamlarından biri olan Hindistan genel valiliği, kumpanyanın hizmetinde yetişmiş Sir John Lawrence (1864-69) dışında, 19. yüzyılın sonuna değin genellikle Hindistan deneyiminden yoksun olan ve küçük soylu çevrelerden gelen kişilere verildi. Lord Canning’in (1856-62) yerini alan Elgin 8. kontu James Bruce (1862-63) kalıcı hiçbir iş yapmadan 20 ay sonra Hindistan’da öldü. Daha önce Pencap’taki sorunları çözmesiyle etkili bir yönetici olarak ün yapmış olan Lord John Lavvrence, 1864’te yeniden genel vali olarak Kalküta’ya döndü. Pencap ve Ayodhya Toprak Kiracılığı Yasaları’yla (1868) köylülerin haklarını güvence altına alarak istikrarı sağlamasına ve Kuzey Hindistan’da tarımsal üretimi canlandırmasına karşın, görev döneminde Orissa ve Racputana’da büyük kıtlıklar oldu. İngiliz yönetimine karşı hoşnutsuzlukların şiddet hareketlerine yol açtığı bir dönemde göreve gelen Lord Mayo (1869-72) Bengal’deki Vahabi ayaklanmalarla Pencap’taki Kuka Sih akmlarıyla uğraştı ve Andaman Adalarında Afganlı bir tutsak tarafından öldürüldü.

Yerini alan Lord Northbrook (1872-76) tepkileri yumuşatarak olayları yatıştırmayı başardı. Lord Lytonn (1876-80) izlediği yayılmacı politikayla II. İngiliz-Afgan Savaşı’na (1878-80) yol açtı. İçeride de Lancashire pamuğunun Hindistan’a serbestçe girişini sağladı ve bu politikaya karşı çıkan yerel basını baskıyla susturmaya yöneldi. Liberal eğilimli Lord Rippon (1880-84) bu baskıcı önlemleri kaldırdı ve yerel yönetim düzeyinde temsili kurumların oluşturulması yönünde ilk resmî adımları attı. Ayrıca Hintli yargıçların İngilizlerle ilgili davalara da bakabilmesini öngören bir yasa tasarısı hazırlatarak resmî ırkçı politikaya önemli bir darbe vurdu. Beyaz topluluğun Bengal’de ayaklanma noktasına varan tepkileri yüzünden yasa büyük ölçüde budanmış olarak çıktıysa da, bir avuç insanın güçlü bir yönetimi kararından dönmeye zorlaması genç Hintlilere siyasal mücadele taktikleri açısından bir örnek oluşturdu.

19. yüzyılın ikinci yarısı ekonomik açıdan önemli gelişmelere yol açtı: Pazara dönük tarımsal üretim arttı, ticari ilişkiler genişledi, sanayi yönünde ilk ailımlar atıldı. Bu dönemde ülke ciddi kıtlıklara da sahne oldu. Hint Ayaklanmasının İngiliz yönetimine maliyeti yaklaşık 40 milyon sterlini bulmuştu; bu miktar hemen hemen ülkeden sağlanan bir yıllık gelire eşitti. İngiliz yönetimi sonraki dört yılda gelir kaynaklarını acımasızca zorlayarak bu kaybını gene Hindistan halkından çıkardı.
Bu dönemde İngiliz Hindistam’mn en önemli gelir kaynağı, oran olarak gelirlerin yarısını karşılayan arazi vergisiydi. Bu para ancak ordu için yapılan harcamalara yetiyordu. İkinci önemli gelir kaynağı Çin’e yasadışı yollardan sokulan afyon, üçüncüsü ise tuz vergisiydi. Bunların dışında ayaklanma giderlerini karşılama gerekçesiyle beş yıllık özel bir gelir vergisi kondu. Kentlerde düzenli gelir vergisi uygulamasına 1886’da geçildi. Ingiliz yönetimi genelde serbest ticaret ilkesine bağlı kalmakla birlikte 1860’ta yüzde 10 oranında bir gümrük vergisi getirdi. Bu oran 1864’te yüzde 7’ye, 1875’te de yüzde 5’e indirildi. 1879’da pamuktan alman ithalat vergisi kaldırıldı. Ama, gümüşün dünya piyasalarında hızla değer kaybetmesi üzerine, 1894’te Lancashire’dan gelen pamuklu mallan da kapsayacak biçimde yeniden kondu. Bu sırada 80’den fazla imalathanenin bulunduğu Bombay’ın dokuma sanayisi son derece gelişmişti.

Hintli sanayici Camsetci N. Tata’nın tam kapasiteyle çalışan Nagpur’daki dev imalathanesi geniş Hindistan pazarı için doğrudan Lancashire’la rekabet ediyordu. Çok geçmeden İngiliz pamuklu dokuma üreticileri Kalküta’ya baskı uygulayarak eşitliği sağlamak üzere Hindistan’da imal edilen bütün kumaşlara yüzde 5 satış vergisi konmasını sağladılar. Bu tutum Hintli kapitalistlerin milliyetçi harekete mali destek vermesinde önemli bir etken oldu.

İngiliz yönetiminin Hindistan ekonomisine yaptığı en önemli katkı, 1858’de başlatılan yaygın demiryolu yapımıydı. I. Dünya Savaşı’nın başlarında toplam uzunluğu 45 bin km’yi bulan demiryolları, kırsal kesimleri Bombay, Madras ve Kalküta limanlarına bağlayarak Hindistan’dan İngiltere’ye hammadde akışını büyük boyutlara ulaştırdı. Öte yandan yerel tüketime dönük gıda üretiminden ticari tarımsal üretime geçişi hızlandırmada da önemli bir rol oynadı. Bu dönemde köylülerin tahıl ekiminden vazgeçerek topraklarını ticari ürünlere açmaları için yoğun bir çaba gösterildi. Özellikle İngiltere’nin hammadde talebinin yüksek bir düzeye çıktığı Amerikan İç Savaşı sırasında tarımsal ürünlere yapılan ödemelerle kırsal kesime büyük miktarda gümüş girdi. İç Savaş sonrasında ABD’den Lancashire’a gelen pamuğun istikrar kazanmasıyla Hindistan pazarı çöktü. Milyonlarca Hintli köylü birdenbire kendisini dünya ekonomisinin cenderesinde buldu.

Bunalım yıllarında ticari ürünlerin elde kalmasıyla büyük bir gıda sıkıntısı başladı. Hindistan 1865’ten 1900’e değin tarihinin en uzun ve en ağır kıtlıklarını yaşadı. İlk sayımın yapıldığı 1872’de 200 milyon olan Hindistan nüfusunun 1920’de 300 milyona ulaşmasına karşın, 1895-1905 arasında nüfusta birkaç milyona varan bir düşüş oldu. Bu arada Ingiltere’den gemilerle gelen ve demiryollarıyla kasabalara ve oradan da köylere ulaşan ucuz mamul mallar, yerel el zanaatlarının çöküşünü daha da ileriye götürdü. İşsiz kalan zanaatçılar geçinmek için toprağa döndü. 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde Hindistan nüfusunun yaklaşık yüzde 90’ı doğrudan tarıma bağımlı duruma gelmişti; böylece ekime elverişli topraklar üzerindeki nüfus baskısı daha da arttı. Demiryolları aynı zamanda askeri birliklerin ülkenin her yanma kolayca ulaşmasını sağladı.

Bihar ve Orissa’daki zengin kömür yatakları da bu dönemde işletilmeye başladı. 1868’de 500 bin ton olan kömür üretimi 1900’de 6 milyon tona, 1920’de de 20 milyon tona fırladı. Elde edilen kömürün demir ergitmede kullanılması 1875’te başladı. İngiliz yönetiminden destek görmeden kurulan ve 1911 ’de üretime geçen Tata Demir ve Çelik Şirketi, Bihar’da yerli çelik sanayisinin temellerini attı. İskoçya’ya Rusya’dan gelen ham kenevirin Kırım Savaşı’yla (1853- 56) kesilmesi, Kalküta’dan Dundee’ye yoğun ham jüt ihracatını başlattı. Bu atılım Bengal’de jüt dokuma sanayisinin gelişmesine de zemin hazırladı. 1862’de yalnızca iki olan jüt imalathanesi sayısı 1882’de 20'ye, çalışan işçi sayısı da 20 bine çıktı. 1908’e gelindiğinde Ingiliz Hindistanfndaki jüt üretimi Dundee’deki düzeyi aşmış bulunuyordu.

Dönemin bir başka ekonomik gelişmesi çay, indigo (çivit) ve kahve plantasyonlarıyla sağlandı. Çay ekimi 1850’lerde önce Kuzey Hindistan’daki Assam Tepelerinde, 20 yıl kadar sonra da Güney Hindistan’daki Nilgiri Tepelerinde başladı. 1871’de yaklaşık 300 plantasyondan 3 bin tondan fazla çay elde ediliyordu. 1900’e gelindiğinde Hindistan’ın çay rekoltesi İngiltere’ye yaklaşık 70 bin tonluk ihracata elverecek bir düzeye ulaşarak Çin çayının İngiliz pazarlarındaki egemenliğine son verdi. Bu arada Çinlilerin çay yerine afyon ekmeye başlaması, Hindistan’ın bu alandaki pazarının kapanmasıyla sonuçlandı. Bengal ve Bihar’da gelişen indigo sanayisi, sentetik boyaların ortaya çıktığı 19. yüzyıl sonlarına değin Avrupa pazarlarına ihracatı sürdürdü. Güney Hindistan’daki kahve plantasyonları ise 1860-79 arasındaki gelişme döneminin ardından yıkıma yol açan bir bitki hastalığıyla gerileme içine girdi.
Alıntıdaki Ek 53896

19. yüzyılın son 10 ve 20. yüzyılın ilk 10 yılında kıtlık ve veba salgınıyla büyük ölçüde sarsılan Hindistan ekonomisi, ancak I. Dünya Savaşı’nda canlanarak sanayide yeni atılımlar gerçekleştirebildi.

Dış politika.


İngiliz Hindistam’mn tahta bağlanmasından sonra kuzeybatıdaki Patanların akınları ve Rusya’nın Orta Asya’daki yayılması, Hindistan’ın sınırlarını Hindukuş Dağlarının ötesine ve Afganistan’a kadar genişletme yönündeki emperyalist eğilimleri daha da güçlendirdi. Bununla birlikte iç sorunlarla uğraşan dönemin genel valileri, sınırdaki kabileleri zaman zaman sindirme ve 1868’de Afgan tahtına geçen Şir Ali Han’ la dostça ilişkiler kurma politikasıyla yetindiler. İngiliz hükümetinin müdahalecilik yönündeki tutumuyla uyum içinde olan Lytton ise, kendi elçilerini reddeden Şir Ali’nin bir Rus heyetiyle görüşmesini gerekçe göstererek II. İngiliz-Afgan Savaşı’nı (1878-80) başlattı. Kâbil’in işgal edilmesinden sonra imzalanan antlaşma uyarınca Afganistan dış ilişkilerde İngiliz himayesini kabul etti. Ama çok geçmeden işgale karşı sert bir direniş başladı. Lytton’dan sonra genel valiliğe getirilen Ripon, bir çıkmaza giren Afgan serüvenine son vererek İngiliz birliklerini geri çekti.

Rusya ile yürütülen görüşmeler sonunda 1887’de Afganistan’ın sınırları yeniden belirlendi. Ardından yeni genel vali Lord Landsdowne’un (1888-94) girişimiyle Durand hattı çizilerek bazı kabile toprakları Hindistan’a bağlandı. Onun yerini alan Elgin 9. kontu (1894-99) sık sık ayaklanan bu kabilelere karşı cezalandırma seferleri düzenlemekle uğraştı. Lord Curzon (1899- 1905) denetim altına almak istediği bu sorunlu bölgeyi Kuzeybatı Sınır Eyaleti olarak düzenledi (1901).

1907’de Rusya ile varılan anlaşmayla Afganistan, İngiliz nüfuz bölgesi içine alındı. Afgan emiri bu anlaşmayı tanımamakla birlikte çatışmaya girmekten kaçındı. Yeni emir Emanullah Han’ın 1919’da İngilizlere açtığı savaş yalnızca birkaç ay sürdü. 1921’de imzalanan antlaşmayla Afganistan’ iri bağımsızlığı tanındı.

İngiliz yönetiminin bu dönemde yayılma politikası izlediği bir başka bölge de kuzeydoğu sınırlarıydı. II. İngiliz-Birmanya Sava- şı’ndan (1852) sonra Yukarı Birmanya’ya çekilmiş olan Ava Kralhğı’nm Fransa ile ilişkilerini geliştirmesi üzerine, Lord Duffe- rin (1884-88) III. İngiliz-Birmanya Savaşı’na (1885) girişti. Bir hafta süren bu savaş sonunda, yüzölçümü bakımından İngiltere’ den daha büyük olan Birmanya, İngiliz Hindistam’na bağlandı (1 Ocak 1886). Çok geçmeden İngiliz işgal ordusuna karşı başlayan gerilla direnişi, 1890’da denetim altına alındıysa da bazı bölgelerde varlığını sürdürdü. Başlangıçta bir eyalet olarak düzenlenen Birmanya, 1897’den sonra bir genel vali yardımcısının yönetimine bırakıldı.

Hint milliyetçiliği ve İngilizlerin tepkisi.


Hint milliyetçiliği bir yandan İngiliz yönetiminin Hindistan toplumunda yarattığı yeni dinamiklerin, bir yandan da sömürgeci düzene duyulan tepkilerin ürünü olarak ortaya çıktı. Ama Hindistan’ın karmaşık toplumsal yapısının da etkisiyle bazı noktalarda birbirinden ayrılan değişik akımlar temelinde gelişti.

Başta 1857’de kurulan Bombay, Bengal ve Madras üniversiteleri olmak üzere Ingiliz eğitim kurumlanndan yetişen genç Hintlile: rin çoğu kamu hizmetine girerek ya da avukatlık, gazetecilik ve öğretmenlik gibi mesleklere yönelerek Batı’nın yaşam ve düşünce biçimini benimsediler. Başlangıçta İngilizlerin kurduğu mekanizma içinde bir yer edinerek ülke yönetiminde söz sahibi olmayı uman bu aydın çevreler, zamanla sömürgeci politikalara karşı ulusal talepler doğrultusunda gelişen muhalefetin odağı durumuna geldiler. Kalküta’da The Benga- lee gazetesini çıkaran S. Banercea’nın 1885’te Bengal’de topladığı Hindistan Ulusal Konferansı, ilk örgütlü kıpırdanmalardan biriydi. Bu arada Bombay’da da başını M. G. Ranade ve G. K. Gokhale gibi önderlerin çektiği reformcu hareketler biçimlenmeye başladı. Bir başka önder olan B. G. Tilak Hinduizmi ve Marathaların istilalara direnişini temel esin kaynağı olarak alan daha militan bir hareketin temellerini attı. Öte yandan Ripon gibi ılımlı genel valilerin desteğinde gelişen ve İngilizlerle işbirliği yaparak geleneksel yapıyı dönüştürmeyi amaçlayan reformcu eğilimler de Hint milliyetçiliğinin bir kanadı olarak belirdi. Aydın çevrelere ve bir ölçüde de orta sınıfa dayanan milliyetçi hareket çok geçmeden bir siyasal güç olarak sahneye çıktı.

Bu gelişmenin somut ifadesi olan Hindistan Ulusal Kongresi (INC; Kongre Partisi) 28 Aralık 1885’te Bombay’da toplandı. Yaklaşık beşte dördü Hindu olan delegeler içinde en kalabalık meslek grubunu oluşturan avukatları gazeteciler, işadamları, toprak sahipleri ve öğretim üyeleri izliyordu. Kongrenin son gününde kabul edilen kararlar arasında İngiliz Avam Kamarası’nın Hindistan’ın yönetiminde en yetkili organ olması, gerici Hindistan Konseyi’nin dağıtılması, Yüksek Yasama Konseyi ve yerel yönetim meclislerinde temsil sisteminin genişletilmesi, kamu hizmetine girişte gerçek fırsat eşitliğinin sağlanması, memurluk sınavlarının hem İngiltere, hem Hindistan’da aynı anda yapılması gibi talepler yer alıyordu. Ekonomik taleplerle ilgili kararlarda Hindistan üzerindeki mali yüklerin azaltılması isteniyor ve ülkedeki yoksulluğun yoğun hammadde ve kaynak sömürüsünün bir sonucu olduğu dile getiriliyordu. Öteki kararlar askeri harcamalarda indirim yapılmasını, Birmanya’daki savaşa son verilmesini, yönetimde tasarruf yapılmasını ve İngiliz mallarına yeniden ithalat vergisi konmasını içeriyordu. İngiliz sömürge yönetiminin küçük bir azınlık hareketi olarak pek ciddiye almadığı Kongre Partisi, her yıl delege sayısını daha da artırarak toplantılarını düzenli bir biçimde sürdürdü.

Lord Curzon’un sömürgeci yönetimi pekiştirmek için izlediği keyfi ve baskıcı politikalar, Kongre Partisi’nin bir aydın hareketi kimliğinden sıyrılarak geniş bir kitle temeli kazanmasında önemli rol oynadı. Kolluk kuvvetlerinden üniversitelere kadar etkili bir yönetim kurmaya çalışan Curzon, denetimin giderek güçleştiği Bengal ilini bölme yoluna gitti (1905). Plan uyarınca Müslümanların çoğunlukta olduğu Doğu Bengal ve Assam tek bir eyalet olarak birleştirilirken, Bihar ve Orissa’yı da içine alan Batı Bengal eyaletinde Bengalli Hindular azınlık durumuna düşürüldü. Bengal’de milliyetçi hareketi sindirmeye yönelik bir girişim olarak değerlendirilen bu plan, Kongre Partisi’ nin sert tepkisiyle karşılaştı. Parti önderlerinin plana karşı koyma çağrısı özellikle Bengalli Hindular arasında coşkulu bir destek buldu.

Milyonlarca Hintlinin milliyetçi harekete katılması, Bengal’de yaygın bir dalgalanma başlattı. Dilekçelerin, basın yoluyla yürütülen mücadelenin ve protesto gösterilerinin bir sonuç vermemesi üzerine kitle eylemleri İngiliz mallarını boykot ve svadeşi (yerli malı kullanma) hareketine dönüştü. Bengal sınırlarının dışına taşarak Puna, Bombay ve Madras’a da sıçrayan bu hareket, zamanla Kongre Partisi’nin en önemli ekonomik mücadele aracı durumuna geldi. Böylece Bengal’in bölünmesi, dolaylı olarak, kumaştan kibrite, cam ürünlerinden demir-çeliğe kadar yerli sanayilerin doğuşunu da hızlandırdı. Öte yandan bölünmeyle birlikte gelişen yerli dillerde eğitim hareketi, Bombay ve Bengal’in yanı sıra Benares’ te de bağımsız yükseköğrenim kurulularının oluşturulmasını sağladı. Milliyetçi hareketin daha radikal bir çizgiye yönelmesiyle, Kongre Partisi’nin 1906’daki toplantısında svarac (bağımsızlık) talebi gündeme geldi. Bu talep çok geçmeden ülke çapında yankı uyandırdı.

Kongre Partisi’nin Kalküta’da svarac çağrışım yaptığı sırada, Tüm Hindistan İslam Birliği de (Müslüman Birliği) Doğu Bengal’in yeni başkenti Dakka’da (Hintçe Dhaka) ilk toplantısını yapıyordu. Hindistan’daki Müslümanlar sömürgeci yönetime karşı ulusal taleplere sarılmada Hindu çoğunluğun gerisinde kalmakla birlikte, bir süreden beri bağımsız bir topluluk olarak çıkarlarını korumaya çalışmaktaydı. Eski kumpanya görevlisi Sir Seyyid Ahmed Han’ın 1875’te kurduğu İngiliz- IslamDpğu Yüksekokulu (bugün Aligarh Müslüman Üniversitesi), İngiliz eğitimi görmüş çok sayıda Müslüman aydm yetiştirmişti. Seyyid Ahmed Han ayrıca, Hint Ayaklanmasının sorumluluğunu daha çok Müslümanlara yükleyen resmî İngiliz görüşünü değiştirmek için büyük çaba göstermişti. Bu nedenle Müslüman çevrelerde İngiliz yönetimiyle işbirliği yapma eğilimi ağır basıyordu. III. Ağa Han’ın başkanlık ettiği Müslüman temsilciler 1906’da yeni genel vali Lord Minto’ ya (1906-10) başvurarak, Müslümanların ayrı bir topluluk olarak ele alınmasını istediler. Minto da yapılacak düzenlemelerde bu durumun göz önüne alınacağı konusunda güvence verdi. Bu görüşmenin ardından toplanan Müslüman Birliği, Hindistan’daki Müslümanların siyasal hak ve çıkarlarını koruyup geliştirmeyi temel hedef olarak belirledi. Ayrıca İngiliz yönetimine bağlılığını dile getirerek Bengal’in Bölünmesi’ni onayladığını ve boykot hareketine karşı olduğunu açıkladı.

1906’da İngiltere’de Liberal Parti’nin başa geçmesi, İngiliz Hindistanı açısından yeni bir reform dönemi açtı. Lord Minto’nun engelleyici çabalarına karşın, Hindistan’dan sorumlu devlet bakanı John Morley yönetim mekanizmasında bazı önemli değişiklikler gerçekleştirdi. Öncelikle Hindistan Konseyi’ne Müslüman ve Hindu iki üye seçildi. Bir süre sonra da S. P. Sinha ilk Hintli üye olarak Yürütme Konseyi’ne girdi. Bu uygulama bir teamül olarak sürekli bir nitelik kazandı. Minto ve Morley İkilisinin en önemli reform girişimi 1909’da çıkarılan Hint Meclisleri Yasası oldu. Yasayla, yerel yasama meclislerinde Hintli üyelerin seçimle belirlenmesi ilkesi getirildi. Öy verme hakkının mülkiyet ve eğitim düzeyine göre sınırlandırıldığı 1910 seçimleri sonunda Hindistan’ın çeşitli bölgelerindeki yasama meclislerine 135 Hintli temsilci girdi. Bu arada Müslümanlar için ayrı seçim bölgeleri oluşturuldu.

Hint Meclisleri Yasası’yla Yüksek Yasama Konseyi’ndeki danışman üyelerin sayısı da 16’dan 60’a çıkarıldı. Minto’nun kısıtlayıcı yönetmelikler hazırlayarak ve veto yetkisini kullanarak reformları sulandırma çabasına karşın, yeni düzenleme bir tür parlamenter yönetim sisteminin yolunu açtı. Seçimle gelen üyelere meclis görüşmelerine katılma ve yasa tasarıları sunma yetkisinin verilmesinden yararlanan Gokhale, 1910’da Yüksek Yasama Konseyi’ne parasız ve zorunlu ilköğretimle ilgili bir tasarı getirdi. Tasarının sürekli geri çevrilmesine karşın, bu girişim meclisleri ulusal talepler için bir platform olarak kullanma yolunda bir örnek oluşturdu. Yönetim sorumluluğunu paylaşarak “içeriden” etkili olma anlayışı, Kongre Partisi içinde daha yasanın çıkarılmasından önce Gokhale ve yandaşlarınca gündeme getirilmişti. Bu bakımdan liberal eğilimli İngilizlerle ılımlı Hint milliyetçileri arasındaki işbirliği, aynı zamanda Kongre Partisi içindeki bölünmenin bir sonucuydu.

Kongre Partisi’nin 1907’deki toplantıda iki kanada ayrılması başkanlık konusundaki anlaşmazlığın yanı sıra derin taktik ayrılıklardan kaynaklanmıştı. Tilak yanlısı devrimci kanat boykot hareketinin İngiliz yönetimini de içine alacak biçimde genişletilmesini savunurken, Gokhale yanlısı uzlaşmacı kanat bu çizgiyi “aşırılık”la suçluyordu. Devrimci kanat özellikle gençlerin desteğini kazandı ve İngiliz yönetiminin baskısı karşısında yeraltına geçerek şiddete dayalı mücadele çizgisini temel aldı. Özellikle Bengal’de etkili olan şiddet hareketleri 1908-10 arasında doruk noktasına ulaştı. Genel vali olarak Minto’nun yerini alan Lord Hardinge (1910- 16), Bengal’deki, olaylara yol açan düzenlemeye son verdi. Hindistan’ı ziyaret eden Kral V. George’un onuruna Delhi’de yapılan şenlikte (Aralık 1911) açıkladığı kararla Bengal yeniden birleştirildi ve Bihar ile Orissa ayn bir eyalete dönüştürüldü. Müslümanların tepkisini yumuşatmak amacıyla başkentin Kalküta’dan Delhi’ye taşınması, bu kez de Müslümanlar arasında militan bir hareketin gelişmesini önleyemedi.

I. Dünya Savaşı ve sonrası.


İngiltere’nin savaşa girmedi Hindistan’da köklü. değişikliklere yol açtı. Lord Hardinge’in, İngiltere’ nin yanında yer alması için yaptığı çağrı, yerel hükümdarlardan Tilak ve Gandhi gibi Kongre Partisi önderlerine kadar geniş bir kesimden destek gördü. Buna karşılık halife sıfatını taşıyan Osmanlı padişahına bağlılık duyan Müslümanlar kararsız bir tutum takındılar. Milliyetçi çevrelerin coşkulu desteği, aynı zamanda savaş sonrasında İngiltere’den siyasal ödünler alma hedefine de yönelikti.
Ağustos 1914’te Hindistan’dan çıkan birlikler doğrudan Fransa cephesindeki Belçika hattına gönderildi. Hint Kolordusu 1914- 15 kışındaki harekâtlarda ağır kayıplar verdi. Hintli askerler Doğu Afrika ve Mısır cephelerinde de çarpıştı. 1914 sonlarına gelindiğinde denizaşırı garnizonlara ve cephe hatlarına sevk edilen Hindistan’daki İngiliz ordusu askerlerinin sayısı 300 bine ulaşmıştı. 1915’te daha çok Hintli askerlerin kullanıldığı Mezopotamya seferinin kötü yönetilmesi yüzünden uğranan büyük kayıp, siyasal bir skandala yol açtı. Bunun üzerine Hindistan’dan sorumlu devlet bakanlığına getirilen Edwin Montagu ve yeni genel vali Lord Chelmsford (1916-21), Hindistan’ın imparatorlukla bağlarını güçlendirecek ve kademeli olarak sorumlu bir yönetime geçişi sağlayacak yeni bir düzenleme üzerinde çalışmaya başladı.

Savaşın hemen öncesinde İngiliz uyruğu olarak Kanada’ya yerleşmek isteyen bir Sih topluluğunun büyük sıkıntılar yaşadıktan sonra geri çevrilmesiyle Pencap’ta ortaya çıkan hoşnutsuzluklar, savaşla birlikte şiddet eylemlerine dönüştü. Bu arada Müslümanlar arasında yaygınlaşan savaş karşıtı kampanya, Bengal’de İngiliz hedeflerine yönelik saldırılan daha da artırdı. Bu arada Afganistan’a yönelik yoğun bir göç hareketi başladı.

Aralık 1916’da Lucknow’daki toplantıda iki kanadı arasında birliği sağlayan Kongre Partisi, aynı zamanda asgari ulusal talepler temelinde Tüm Hindistan İslam Birliği’yle de ittifak kurmayı başardı. Lucknow Paktı olarak bilinen bu uzlaşma, Kongre
Partisi’nin Müslümanlara daha önce verilmiş olan ayrı seçim bölgesi ayrıcalığını tanımasıyla sağlandı. Bu arada paktın gerçekleşmesinde önemli rol oynayan Muhammed Ali Cinnah da Müslümanlar arasında güçlü bir konum kazandı. Ama yönetsel özerklik programı konusunda ortaya çıkan anlaşmazlıklar, savaşın Osmanlılar aleyhine gelişmesinin Müslümanlar arasında yarattığı kaygılar ve Montagu’nun Hindistan’daki gezisi sırasında iki tarafı ayrı ayrı pazarlığa oturmaya yöneltmesi, iki parti arasındaki yakınlaşma havasının 1917’de dağılmasına neden oldu. Montagu İngiltere’ye dönüşünde bir rapor sunarak dış ilişkiler, maliye ve güvenlik konularının Ingiliz hükümetinin elinde kalmasına, öteki işlerin temsili organlara bırakılmasına dayanan ikili bir yönetim önerdi (1918).

Aynı yıl sona eren savaş Hindistan’a oldukça pahalıya mal olmuştu. Savaş boyunca cepheye sürülen bir milyon askerin 100 binden fazlası öldü ya da sakat olarak döndü. Savaş sırasında yüklü askeri harcamalar yapıldı, ayrıca büyük miktarlarda tarım ürünü ve hammadde İngiltere’ye aktı. Hindistan’ın sanayi potansiyelini geliştirmek için özellikle savaş sanayisi ve demir- çelik alanında yoğun yatırımlar yapıldı. Savaş dönemindeki enflasyonu izleyen çöküntünün ardından patlak veren öldürücü grip salgını, savaşın getirdiği yıkımdan daha büyük can ve mal kaybına yol açtı.

Savaş sonrasındaki siyasal gelişmeler de Hindistan halkının büyük beklentilerine ağır bir darbe vurdu. Savaş sırasında boşalan kamu görevlerini dolduran Hintliler çok geçmeden yerlerinden oldular. Savaş boyunca eşit muamele gören Hintli askerler, cepheden döner dönmez kendilerini eski “yerli” konumunda büldular. Bu ortamda savaş dönemindeki olağanüstü önlemleri sürdürmeyi amaçlayan Rowlatt Yasaları’nın (1919) çıkarılması, Hintlileri ayağa kaldırdı. Ülke siyasetinde büyük bir ağırlık kazanan Gandhi, halkı bu yasalara uymayarak pasif direnişe geçmeye çağırdı. Ülke çapında yankı uyandıran bu çağrı, özellikle Pencap’ ta kararlı bir kitle hareketini başlattı. Nisan 1919’da Pencap’ın Amritsar kentinde bir protesto gösterisi için toplanan halka ateş açılması sonucunda 379 kişi öldü, 1.200 kişi de yaralandı. Amritsar Katliamı olarak bilinen bu olay, geniş kitleleri harekete geçirmenin yanı sıra ılımlı milliyetçileri de Ingiliz yönetiminden uzaklaştırdı.

İngiliz Parlamentosu yükselen milliyetçi dalgayı kırmak için hemen Hindistan Yönetimi Yasası’m (Aralık 1919) çıkardı. Yasayla Yürütme Konseyi’ndeki Hintli üyelerin sayısı üçe çıkarılırken, Yüksek Yasama Konseyi, iki meclisli bir organa dönüştürüldü. Buna göre 140 üyeli Yasama Meclisi’nin 100 üyesi seçimle belirlenecek, kalan 40 üyenin de ancak 25’i resmî görevli olacaktı. İkinci meclis olan Devlet Konseyi’nin 60 üyesinden 40’ı daha dar bir seçmen kitlesince seçilecekti. Oy vermede mülkiyet ve eğitim düzeyi sınırlaması bütünüyle kaldırıl- mamakla birlikte, seçmen tabanı geçmişe göre daha da genişletiliyordu. Yerel yürütme meclislerinde eğitim, sağlık, bayındırlık işleri ve tarım gibi konular seçimle gelecek temsilcilere bırakılırken, arazi vergisi, adliye, kolluk kuvvetleri ve sulama gibi konularla ilgili dairelerin başında genel valinin atayacağı görevlilerin kalması öngörülüyordu. Üye sayısı artırılan yerel yasama meclislerinin en az yüzde 70’i seçilmiş temsilcilerden oluşacaktı.

Kongre Partisi 1920 başlarında bu yasa çerçevesinde İngiliz yönetimiyle işbirliği yapmayı reddetti. Aynı yılın ağustos ayında Gandhi ülke çapında satyagraha (şiddete başvurmaksızın direnme) hareketini başlattı. Bu hareket İngiliz mallarının, okullarının, mahkemelerinin, unvan ve makamlarının, seçimlerin ve gerekirse vergilerin boykot edilmesini kapsıyordu. Hindistan halkının desteğini çekmesiyle İngiliz yönetim mekanizmasının duracağını ve svarac hedefinin gerçekleşeceğini savunan Gandhi, Müslümanları da harekete katmak için büyük çaba gösterdi. Ama birlik sağlanamadı ve Muhammed Ali Cinnah Kongre Partisi’yle bağlaunı kopardı.

kaynak: Ana Britannica


Mavi Peri 23 Haziran 2012 13:53

1 ek

BAĞIMSIZLIĞA GEÇİŞ.


Sömürgeci yönetimin çöküş sürecine girdiği 1920 sonrasında, İngiltere’de uzun süreli ve hemen hemen kesintisiz bir Muhafazakâr egemenliğinin başlamasıyla, savaş öncesindeki reformcu eğilim yerini İngiliz çıkarlarını korumaya yönelik temkinli bir politikaya bıraktı. Sömürgeciliği tasfiye yolundaki adımlar ancak İşçi Partisi’nin iktidara geldiği 1945’te hız kazandı. Bütün bu dönem boyunca İngiliz- leri yönetimi devretmeye zorlamak için geniş kitleleri seferber etmeyi temel alan Kongre Partisi’nin çabaları, ulusal hareketi değişik yönlere çekmeye çalışan farklı kesimlerin yarattığı engellerle karşılaştı. İngiliz yönetimine karşı mücadelenin bir ölçüde bastırdığı bölünmeler, bağımsızlıkla birlikte yeniden baş gösterdi.

İkili yönetime karşı tutum.


Gokhale ve Tilak gibi önderlerin ölümüyle ortaya çıkan boşluğu dolduran Gandhi, 1919’daki düzenlemeyle öngörülen ikili yönetime karşı çıkarak Kongre Partisi’ni 1921’deki seçimleri boykot etmeye çağırdı. Ama partinin ılımlı kanadını temsil eden eski ve yeni bazı önderler, bu sistemi özyönetime geçiş için bir basamak olarak kullanmayı savunarak Hindistan Liberal Federasyonu adı altında seçimlere katıldılar. Bengal, Bombay ve Birleşik Eyaletler’de (bugün Üttar Pradesh) Liberallerin başında yer aldığı yerel yönetimler oluşturuldu. Ülkenin öteki kesimlerinde ise yerel siyasal güçler öne çıktı. Pencap’ta Kongre Partisi’nin kentlerdeki ağırlığına karşın, yerel yönetime Müslüman ve Sih toprak sahiplerinin kırsal kesimdeki gücüne dayanan Birlikçi Parti egemen oldu. Ayrıca Akalilerin giriştiği eylemlerle militan bir Sih hareketi doğdu. Kongre Partisi’nin öteden beri pek örgütlü olmadığı Madras’ta seçkin Brahman azınlığa karşı mücadelenin ürünü olarak ortaya çıkan Adalet Partisi, 1921’deki seçimleri kazanarak bu eyalette ikili yönetim sisteminin güçlü bir dayanağını oluşturdu.

Gandhi bu ortamda Müslümanlar arasında güçlenen Hilafet Komitesi gibi dinci örgütlerle ittifaka yöneldi. İngilizlerin Osmanlı Devleti’ni parçalama politikasına tepki göstererek daha radikal bir tutuma giren bu örgütler de Kongre Partisi’ne yakınlaşmaya başladı. Hintli Müslümanların İngiliz yönetimini yıkmayı hedef alan propaganda kampanyasıyla birlikte yürütülen Pasif Direniş Eylemi’nde svarac kavramı bağımsızlığı kapsayacak biçimde daha geniş bir anlam kazandı. Ama bu mücadele sırasında ortaya çıkan birlik havası çok geçmeden dağıldı. Güney Hindistan’daki Müslüman Moplahlar yer yer Hindulara yönelik saldırılara girişti. Birleşik Eyaletler’deki Hindu gösterileri şiddet eylemlerine dönüştü. Mücadelenin amacından saptığını görerek pasif direniş hareketini durduran Gandhi, Mart 1922’de tutuklanarak altı yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ama geçirdiği ciddi bir ameliyatın ardından Şubat 1924’te serbest bırakıldı.

Bu dönemde Kongre Partisi içinde orta kuşak yöneticilerin ağırlığı artmaya başlamıştı. Gandhi’nin çevresinde yer alan Motilal Nehru ile Bengal’deki harekete önderlik eden Ç. R. Das arasındaki yakınlaşma sonunda Eylül 1923’te yapılan özel bir toplantıda, Kongre Partisi’nin eyalet meclislerini boykot taktiğinden vazgeçtiği açıklandı. Hemen ardından yapılan seçimlerde birçok yerde Liberallere üstünlük sağlayan Kongre Partisi, gene de yerel yönetimlerde yer almaktan kaçındı. Pencap ve Madras’ta yerel partiler ayakta kalmayı başardı.

Hindistan’daki tepkileri göz önüne alan İngiliz hükümeti, yönetim yapısını gözden geçirmeyi iki yıl öne alarak 1927’de Simon Komisyonu’nu oluşturdu. Yalnızca İngiliz- lerin yer aldığı komisyon, Hindistan’daki çalışmaları sırasında Kongre Partisi’nin başını çektiği yaygın bir boykot kampanyasıyla karşılaştı. Motilal Nehru başkanlığında kurulan bir komite, dominyon statüsünü ve iki meclisli parlamenter bir merkezî yönetimi öngören bir taslak hazırladı. Bu taslaktan hoşnut kalmayan Müslümanlar, Ağa Han başkanlığında bir konferans düzenlediler. Cinnah konferansın ardından 14 madde altında topladığı önerilerini ortaya koydu. Cinnah’ın planı eyaletlere özerklik verilmesine dayalı gevşek bir federasyonu, Kuzeybatı Sınır Eyaleti, Sind ve Belucistan’ın öteki eyaletlere eşit bir statüye çıkarılmasını ve Müslümanların merkezî yasama meclisinde üçte bir oranında temsil edilmesini öngörüyordu.

Yuvarlak masa konferansları.


Çalışmalarını tamamlayan Simon Komisyonu hükümete sunduğu raporda parlamenterdir merkezî yönetim görüşüne karşı çıkarak yalnızca eyaletler düzeyinde temsili yönetime geçilmesini önerdi. Oysa bu sırada İngiltere’de, İşçi Partisi’nin iktidara gelmesiyle (1929) siyasal ortam değişmiş ve Muhafazakâr Parti’nin sağ kanadı dışında bütün partilerde dominyon statüsünü görüşme eğilimi güçlenmişti. Bunun sonucu olarak Londra’da düzenlenecek bir yuvarlak maşa konferansında Hintli toplulukların ve İpgiliz siyasi partilerinin temsilcilerini bir araya getirme kararına varıldı.

Bu dönemde Kongre Partisi’nde İngiliz taktiklerine karşı kuşkucu bir hava egemendi. Motilal Nehru’nun oğlu Cavaharlal Nehru ile Das’ın yardımcısı Subhas Çandra Bose gibi genç önderlerin etkisiyle partide yeniden radikal bir çizgi ağır basmaya başlamıştı. Bu yeni eğilimin bir sonucu olarak, Ocak 1930’da Lahor’da toplanan Kongre Partisi bağımsızlığı hedef alan bir karar tasarısını benimsedi.

Kongre Partisi’nin katılmadığı I. Yuvarlak Masa Konferansında (Kasım 1930-Ocak 1931) Hindistan’ı temsil eden delegeler tanınmış liberal siyaset adamlarından, Ağa Han ve Cinnah gibi Müslüman önderlerden ve yan özerk yapılarını hâlâ koruyan devlet ve devletçiklerin temsilcilerinden oluşuyordu. Başta Haydarâbad ve Keşmir olmak üzere genellikle otokratik yapılarını sürdüren bu geleneksel siyasal birimlerin dominyon statüsü içindeki yeri önemli bir sorun oluşturuyordu. Ama Ingiliz yönetiminin yakın bir işbirliğine girdiği bu devletler, federal bir yönetim biçimine katılmayı kabul ettiler. Böylece konferansın sonunda tarafların federasyona dayalı bir dominyon statüsü üzerinde ilke olarak anlaşmaya vardığı açıklandı.

Yeni bir pasif direniş hareketi başlatmış olan Kongre Partisi’nin de bu uzlaşmaya katılmasını sağlama yolundaki çabalar, Mart 1931’de olumlu sonuç verdi. Bütün siyasal tutuklularm serbest bırakılması karşılığında pasif direniş hareketini durdurmayı kabul eden Gandhi, sonbaharda Londra’ya giderek II. Yuvarlak Masa Konferansı’na katıldı. Bu sırada 1929 Büyük Bunalımı’n dan yeni çıkmış olan İngiltere’de Muhafazakâr Parti iktidara gelmişti. Gandhi’nin dominyon statüsünün özü olarak eksiksiz özyönetimde diretmesi karşısında, İngilizler öteki toplulukların taleplerini öne sürerek özyönetime bazı sınırlamalar ve koşullar getirmeye çalıştılar. Konferansın sonuçsuz kalması üzerine Hindistan’a dönerek pasif direnişi yeniden başlatan Gandhi, çok geçmeden öteki Kongre önderleriyle birlikte tutuklandı. Bu sırada ekonomik durumun düzelmesi ve siyasal baskıların yumuşamasıyla kitle hareketi bir düşüş içine girdi. Bazı Kongre Partisi yöneticileri liberallerin safına katılarak İngiliz yönetimiyle uzlaşmaya yöneldi. 1934’te Cavaharlal Nehru’nun çevresindeki genç aydınlar Kongre Partisi’ni sola çekmeyi amaçlayan Sosyalist Parti’yi oluşturdu.

Gandhi’nin İngiltere’den ayrılmasından sonra İngilizlerin ön ayak olduğu III. Yuvarlak Masa Konferansı, Hintli liberallerin dışında pek destek görmemişti. Bunun üzerine İngiliz hükümeti Ağustos 1932’de yayımladığı Genel Karar’la ikili yönetim sisteminin değiştirilmesi sırasında azınlıklar için ayrı seçim bölgeleri ilkesinin sürdürüleceğini açıkladı. Hindistan’daki bütün etnik, dinsel ve toplumsal gruplara uygulanacak ölçüde geniş tutulan bu ilke, “böl ve yönet” taktiğinin kaba bir örneği olarak yaygın bir tepkiyle karşılandı. Gandhi dokunulmazların^) önderi B. R. Ambedkar’la anlaşmaya vararak bu girişimi boşa çıkarmayı önemli ölçüde başardı.

1935 Hindistan Yönetimi Yasası.


Hindistan’ın yönetim yapısını belirlemek üzere Genel Karar doğrultusunda hazırlanan ayrıntılı ve uzun yasa tasarısı, Muhafazakâr Parti’nin sağ kanadının engellemeleri yüzünden İngiliz Parlamentosu’ndan ancak 1935’te geçebildi. Yasa uyarınca eyaletlerin yönetimi, daha geniş bir seçmen kitlesince belirlenecek temsil organlarına karşı sorumlu olacak hükümetlere bırakıldı. Ayrıca yan özerk devletlerin en az yarısının katılmasıyla yürürlüğe girecek bir federasyon oluşturuldu. Ortaya çıkabilecek anlaşmazlıkları çözmek üzere Hindistan Yüksek Mahkemesi gibi federal düzeyde görev yapacak bir dizi yeni kurum oluşturuldu. Tam özyönetime geçiş için bir basamak olarak öngörülen bu yasa, Nehru gibi radikal önderlerce bir “Kölelik Belgesi” olarak nitelendirildi.

Yeni yasa çerçevesindeki ilk seçimler 1936 sonunda yapıldı. Boykot ve seçime katılma taktikleri arasında kısa süreli bir duraksamanın ardından örgütsel bütünlük içinde, basit ve etkili bir programla seçime giren Kongre Partisi Birleşik Eyaletler, Merkez Eyaletler, Bihâr, Orissa ve Madras’ta mutlak bir çoğunluk elde etti. Bombay’da ise az farkla çoğunluğu kaçırdı. Örgütsel bakımdan hazırlıksız olduğu için Müslümanlara ayrılmış seçim bölgelerinin ancak üçte birinde seçime katılabilen Müslüman Birliği, bu seçim bölgelerindeki başarısına karşın, hiçbir eyalette çoğunluğu kazanamadı. Kongre Partisi, sayılan altı eyaletin yanı sıra bazı desteklerle Assam ve Kuzeybatı Sınır Eyaleti’nde de yerel hükümetler oluşturdu. Kongre Partisi’nin egemenlik alanı dışında yalnızca üç eyalet kaldı: Birlikçi Parti’nin ağırlığını koruduğu Pencap, yerel toprak aristokrasisinin yönetimindeki Sind ve kararsız bir koalisyonun başta bulunduğu Bengal.

II. Dünya Savaşı.


Kongre Partisi’nin ülke yönetimine katılmasının önemli bir sonucu, orta kademe yöneticilerin konumlarını güçlendirmesi oldu. Bu süreç II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle kesintiye uğradı. Genel valinin ulusal önderlerin desteğini almaya gerek görmeden Nazi Almanyası’na savaş açmasına tepki gösteren Kongre Partisi Yürütme Komitesi, partiye bağlı bütün eyalet hükümetlerini istifaya çağırdı. Yerel yöneticilerin isteksizliğine karşın, bu karar birkaç ay içinde uygulandı. Cinnah’ın önderlik ettiği Müslümanlar kararı büyük bir hoşnutlukla karşıladı. Mart 1940’ta Lahor’ da toplanan Müslüman Birliği, ayrı bir Müslüman devletinin kurulmasını gündeme getirdi. Böylece daha önce bir düş olarak nitelendirilen Pakistan (Pak İnsanların Ülkesi) tasarısı somut bir talebe dönüştü.

Savaşın başlarında Avrupa ve Kuzey Afrika’daki sorunlarla uğraşan İngiliz hükümeti, Hindistan’daki yönetsel tıkanmayı bir yana bıraktı. Ama 1942 başlarında Japonya’nın Güneydoğu Asya’daki hızlı ilerleyişinin giderek Hindistan’ı da tehdit etmeye başlaması, İngiliz hükümetini harekete geçirdi. Savaş Kabinesi’nin stratejik bölgelerden sorumlu komiteler oluşturma politikası çerçevesinde kurulan ve işçi Partisi lideri C. R. Attlee’nin başkanlık ettiği Hindistan Komitesi, savaşın bitiminde bağımsızlık koşullarını belirlemek üzere bir kurucu meclisin toplanmasını öngören bir plan hazırladı. Plana, yeni yönetim yapısı içinde yer almayı kabul etmeyecek eyaletlerin yürürlükteki düzenlemeyi sürdürebileceği hükmü de kondu. Bu plan çerçevesinde Hindistan’daki siyasal güçlerin desteğini kazanmak üzere Hindistan’a gönderilen S. Cripps, özellikle Kongre Partisi’yle yoğun görüşmelere girişti. Cripps’in yürüttüğü pazarlıklar, Kongre Partisi’nin öncelikle ulusal bir hükümet oluşturulması yolundaki koşulu nedeniyle çıkmaza girdi. Japonların Assam sınırına ulaştığı Mayıs 1942’de Gandhi, saldırıya barışçıl yöntemlerle karşı koymak amacıyla İngilizlerin Hindistan’dan çekilmesini istedi. Kongre Partisi “Hindistan’dan Elinizi Çekin” sloganı altında yaygınlaşan bu talebin karşılanmaması durumunda kitle hareketine başvuracağını açıkladı. İngiliz yönetimi buna Gandhi ve Yürütme Komitesi üyelerini tutuklayarak yanıt verdi. Parti önderliğini üstlenen genç kadroların bazı bölgelerde başlattığı silahlı ayaklanma altı hafta içinde bastırıldı. İngilizlerin Japon kuvvetlerini Assam sınırındaki ormanlık tepelerde tutmayı başardığı sonraki iki yıl içinde, İngiliz yönetimine karşı ciddi bir muhalefet gelişmedi.

Yönetimin devri.


Son iki yılda Kongre Partisi’ne yönelik baskılar, yerel hükümetlerde yer alan Müslüman Birliği’niıı gücünü artırmasını sağlamıştı. 1944’ten sonra kademeli olarak serbest bırakılan Kongre Partisi önderleri, Müslümanların ayrı bir devlet isteyip istemediğinin halkoylamasıyla saptanması formülünü ortaya attılar. Bir süre sonra Gandhi ve Cinnah’ın benzer bir formül için yaptıkları görüşme hiçbir sonuç vermedi. Haziran 1945’te önde gelen partilerin yer alacağı bir hükümet oluşturma konusunu görüşmek üzere Simla’da toplanan konferans da bir anlaşmaya varamadan dağıldı.

Bu sırada İngiltere’deki seçimler sonunda başa geçen İşçi Partisi hükümeti, Hindistan’a bağımsızlık sözü vererek öncelikle merkezî bir yasama organı ve eyalet meclisleri için seçime gidilmesini kararlaştırdı. 1946’da yapılan seçimlerden Kongre Partisi ve Müslüman Birliği ülkenin temel iki siyasal gücü olarak çıktı. Merkezî yasama organında Müslümanlara ayrılan sandalyelerin hepsini Müslüman Birliği kazandı; geri kalan sandalyeleri ise beş eksikle Kongre Partisi adayları elde etti. Eyalet seçimlerinde Kongre Partisi bütün öteki partileri saf dışı bırakarak sekiz eyalette yerel yönetimi ele geçirdi. Müslüman Birliği yüksek bir oy
oranına ulaşmakla birlikte yalnızca Sind ve Bengal’de yerel yönetimi oluşturabildi. Pencap’ta Birlikçi Parti az farkla başta kaldı.
Seçim sonuçlarının iki parti arasındaki uzlaşmazlığı artırmasına karşın, İngiliz hükümeti yeni anayasanın çerçevesini belirlemek üzere Delhi’ye bir heyet gönderdi. Taraflarla yürüttüğü görüşmelerde ortak bir çözüme varamayan heyet, eyaletlerin Hindu ve Müslüman çoğunluğa göre düzenlenmesini ve yönetimin her kademede paylaşılmasını öngören bir taslak hazırladı, iki taraf da taslağı kabul etmeye yanaşmadı. Müslüman Birliği’nin kararlılığını göstermek için 16 Ağustos 1946’da düzenlediği kitle gösterilerini büyük boyutlara varan çatışmalar izledi. Kalküta’da üç gün süren karışıklıklar sırasında 4 bin kişi öldürüldü. Bu kıyımın hemen ardından Hindistan genel valisi Wavell Hintli politikacılardan oluşan bir geçici hükümet kurdu. Sekiz Kongre Partisi üyesi ve dört bağımsızın yer aldığı hükümete sonradan Kongre Partisi’nden beş kişinin çekilmesiyle Müslüman Birliği üyeleri de alındı. Ama bu adım ilişkilerin düzelmesini sağlayamadı. Doğu Bengal’deki kitle kıyımlarının önü alınamadı. Nehru ve Gandhi’nin birliği koruma yönündeki çabalarına karşın, Kongre Partisi’nde ülkenin iç savaşa sürüklenmemesi için bu konuda ödün verme eğilimi güçlendi. Öte yandan İngiliz hükümeti de en geç Haziran 1948’de yönetimi devretmeye kararlı olduğunu açıklayarak Lord Mountbatten’ı genel valiliğe atadı (Şubat 1947).

Bölünme.


Mountbatten’ın Hindistan’a vardığı sırada, Birlikçi yerel hükümetin görevden çekildiği Pencap’ta da Müslüman, Sih ve Hindu toplulukları içine alan çatışmalar baş göstermiş bulunuyordu. Olayların büyümesini önlemek için hemen bir çözüme varmak gerektiğini anlayan Mountbatten, taraflara Hindu ve Müslüman toplulukların tercihine dayalı bir bölünme planını kabul ettirmeyi başardı. Plan uyarınca Kongre Partisi’nin yönetimde olduğu eyaletlerin birleşik Hindistan’ın içinde yer alması; Sind, Belucistan ve Kuzeybatı Sınır Eyaleti’nde Hindistan’a ya da yeni bir Müslüman devlete katılma konusunda halkoylamasına gidilmesi; daha karmaşık bir yapı gösteren Pen- cap ve Bengal’de de aşamalı bir oylama yapılması kararlaştırıldı.

Müslümanların büyük çoğunluğu oluşturduğu Sind, Belucistan ve Kuzeybatı Sınır Eyaleti beklendiği gibi Hindistan’dan ayrılma yönünde oy kullandı. Bengal ve Pencap eyalet meclislerinin aynı doğrultuda karar alması üzerine, Müslüman olmayanların çoğunlukta olduğu iller bu eyaletlerin bölünmesi yönünde bir tutum takındı. Böylece 15 Ağustos 1947’de Hindistan ve Pakistan iki ayrı devlet olarak ortaya çıktı.

Ana hatları saptanan bölünme planının uygulanması için maddi varlıkların paylaşılması, kamu hizmetlerinin ayrılması, özellikle Pencap ve Bengal’de sınırların çizilmesi ve sayıları 600’e varan yarı özerk devletlerin konumunun belirlenmesi gibi sorunların da aşılması gerekiyordu.

Maddi varlıkların paylaşılması işi bir bölünme komitesine bırakıldı. Bu paylaşımdan doğal kaynakların ve yatırımların büyük bölümünün yer aldığı Hindistan kazançlı çıktı. Dondurulan mali varlıklar konusunda ancak bağımsızlık sonrasında Gandhi’nin giriştiği açlık greviyle bir uzlaşmaya varılabildi. Kamu hizmetlerinin ayrılmasında bireysel tercih temel alındı. Hinduların, Müslümanların ve Sihlerin genellikle iç içe olduğu ordu birliklerinin ve polis kuvvetlerinin kaydırılması sırasında, süregiden düşmanlıklar nedeniyle sık sık çatışmalar yaşandı. Yeni sınırların çizilmesinde daha büyük güçlüklerle karşılaşıldı. Bağımsızlık sonrasında yürürlüğe konan sınır, her iki ülkeyi de, ama özellikle Pakistan’ı hoşnut etmedi.

Yerel hükümdarlıkların yeni devletlere bağlanmasında yer yer zora başvuruldu. Pakistan sınırına bitişik Bavahalpur ve Ka- lat gibi Müslüman hükümdarlıklar Pakistan’a katılırken, Mountbatten’ın ustalıklı diplomasisi çoğu Hindu hükümdarlığın da barışçıl yoldan Hindistan’a bağlanmasını sağladı. Güney Hindistan’ın orta kesiminde yer alan ve halkının çoğunluğu Hindu olan Hay- darâbad’ın başındaki Müslüman hanedanın bağımsız bir konum kazanma girişimi, Eylül 1948’deki askeri müdahaleyle boşa çıkarıldı. Hindu bir hükümdarın yönetiminde olmakla birlikte Müslümanların çoğunluğu oluşturduğu Keşmir, çok geçmeden Pakistan ve Hindistan arasında çekişmeye sahne oldu. Ocak 1949’da Birleşmiş Milletler’in araya girmesiyle belirlenen ateşkes hattı fiili bir sınıra dönüştüyse de iki tarafça da tanınmadı.

İki devletin, bölünmeyle birlikte karşılaştığı önemli bir bunalım da yoğun mülteci akınıyla ortaya çıktı. Her iki taraftan da sayıca 7-8 milyon kişiyi kapsayan bu toplu kaçış sırasında yaklaşık 200 bin kişi çıkan çatışmalarda öldü.

HİNDİSTAN CUMHURİYETİ.

Alıntıdaki Ek 53898

Nehru dönemi.


Bağımsızlıkla birlikte başbakanlığı üstlenen Nehru, 1964’e değin süren bû görevi sırasında ülke yaşamına damgasını vurdu. Öldüğünde geride parlamenter ve demokratik bir yönetim sistemi, merkezî planlamaya dayalı bir ekonomi, laikliğe ve sosyal adalete dönük bir toplum bırakmıştı.

Hindistan’ın güçlü bir merkezî yönetime dayanan federal anayasası 1950’de yürürlüğe girdi. Yeni anayasanın öngördüğü eşit ve genel oya dayalı genel seçimlerin ilki 1952’de yapıldı. Seçimlere bağımsızlık hareketinin öncüsü olarak giren Kongre Partisi’ nin arkasında geniş kırsal kitlelerin yanı sıra sağladığı maddi destekle örgütü ayakta tutan işadamları ve toprak sahipleri de vardı. Aynca azınlıklar da Kongre Partisi’ni güvenceleri olarak görüyordu. Gandhi’nin bir Hindu fanatik tarafından öldürülmesinden sonra dinci örgütlerin etkisi büyük ölçüde kırılmıştı. Kongre Partisi’nin karşısındaki başlıca siyasal güçler 1948’de ayrı bir programla ortaya çıkan Sosyalist Parti ile II. Dünya Savaşı’nda belirli bölgelerde güçlü örgütlenmeler kuran Hindistan Komünist Partisi’ydi. Bu ortamda yapılan 1952 seçimlerinde Kongre Partisi oyların yüzde 45’ini elde ederek Lok Sabha’dakı (Halk Meclisi) 489 sandalyenin 364’ünü kazandı. Komünistler 16 sandalyeyle ikinci, Sosyalistler de 12 sandalyeyle üçüncü parti oldu.

İlk seçimlerin ardından I. Beş Yıllık Plan’ da (1950-55) öngörülen kalkınma hedefleri gerçekleştirilerek ekonomide büyük bir atılım sağlandı ve daha büyük bir gelişmeyi amaçlayan II. Beş Yıllık Plan (1956-61) hazırlandı. 1957’deki ikinci genel seçimler halkın Nehru’nun önderliğini onaylamasıyla sonuçlandı. Kongre Partisi 494 üyeli Halk Meclisi’nde sandalye sayısını 371’e çıkarırken, Komünistler de belirli bir ilerleme sağlayarak 27 sandalyeye ulaştı. Sağcı Hindu Bharatiya Can Sangh Partisi meclise yalnızca dört üye sokabildi.

Nehru 1962’deki seçimlere hoşnutsuzlukların arttığı bir ortamda girdi. Çin’le sınır çatışmaları ve Portekiz yönetimindeki Goa’nın işgal edilmesi (Aralık 1961), dış politikada barışçı çizginin sonu anlamına geliyordu. Ekonomik alandaki ilerleme sürmekle birlikte, kalkınma hızı düşmeye başlamıştı. Dar bir danışman çevresine dayanmaya yönelen Nehru’nun önderliğinde kaçınılmaz aksamalar ortaya çıkmıştı. Kongre Partisi bu olumsuzluklara karşın yüzde 48 oy oranıyla konumunu korurken, muhalefet sağ ve sol kanatlara bölündü. Ana muhalefet konumunu sürdüren Komünistler 29 sandalye elde etti. Bharatiya Can Sangh Partisi 14, Svatantra Partisi 18 sandalyeyle gücünü artırdı.

Eyaletlerin yeniden düzenlenmesi.


Kongre Partisi’nin merkezî yönetim düzeyindeki kesin üstünlüğüne karşın, çok geçmeden eyaletlerin siyasal yaşamına yerel sorunlar egemen olmaya başladı. Özellikle Güney Hindistan’da Tamil dili ile Telugu, Kannada ve Malayalam dili konuşan topluluklar arasında sömürge yönetiminden kalma yönetsel sınırların değişmesi yönünde güçlü bir akım doğdu. Madras ve Haydarâbad eyaletlerine dağılmış olan Telugular için Andhra Pradesh eyaletinin oluşturulmasının (1953) ardından yeni bir yönetsel düzenlemeye gidildi (1956). Hindistan’ın haritasını bütünüyle değiştiren bu düzenleme sonunda dil bölgelerini temel alan 14 eyalet ve altı birlik toprağına dayalı yeni bir eyalet düzeni kuruldu. Sonraki yıllarda Marathalann protesto gösterilerine sahne olan Bombay, 1960’ta Maharashtra ve Gucerat eyaletlerine ayrıldı. Sihlerin Pencap’taki kitle gösterileri üzerine, bu eyalet de 1966’da Pencap ve Haryana eyaletleriyle Çhandigarh birlik toprağı biçiminde üç ayrı siyasal birime dönüştürüldü. (Pencap’ın sınırları 1985’te Sihlerin kesin bir çoğunluk oluşturmasını sağlayacak biçimde yeniden düzenlendi.)

Yeni eyalet sistemi yerel yönetimde bölgesel partilerin güç kazanması sonucunu doğurdu. Madras’ta (Tamil Nadu) Dravid ilerici Federasyonu (DMK) Kongre Partisi’nin egemenliğini sarsarken, Kerala eyalet yönetimi 1957 seçimleriyle Komünistlerin eline geçti.

Dış sorunlar.


Nehru Hindistan’ın dış politikasını bağlantısızlık ilkesine dayandırarak Hindistan’a Üçüncü Dünya’da saygın bir yer kazandırdı. Bununla birlikte Cemmu ve Keşmir ile Pencap sınırlan konusunda Pakistan’la süregiden sınır çatışmalan ve Çin’ le baş gösteren sınır uyuşmazlıkları, Hindistan’ın bu konumunu önemli ölçüde sarstı.

Ladakh ve Assam’daki Tibet sınırlarının belirsizliği öteden beri Çin’le bir uyuşmazlık konusu oluşturmasına karşın, 1954’te imzalanan antlaşmayla iki ülke arasında barışçı ilişkiler kurulmuştu. Tibet’in dinsel önderi Dalay Lama’nın 1959’da bazı yandaşlarıyla birlikte Hindistan’a kaçmasından sonra, Çin diplomatik yollardan yeni koşullara uygun bir sınırın çizilmesini gündeme getirdi. Bu girişimleri geri çeviren Hindistan, Çin’in Pakistan’la Keşmir sınırı konusunda anlaşmaya varmasından tedirgin oldu ve 1962 sonbaharında Çin sınırındaki tartışmalı bölgeye girerek kuvvet yığmaya başladı. Beklenmedik bir saldırıyla misillemeye geçen Çin, stratejik noktalan ele geçirerek Hindistan topraklarına kadar girdi. Nehru’nun ABD ve İngiltere’den askeri yardım istemesiyle büyüyen bunalım, Çin’in fiilen denetlediği sınıra çekilmesiyle sona erdi.

Hindistan’da büyük bir moral çöküntüye yol açan bu savaşın ardından ekonomik kalkınma atılımı da bir duraklama içine girdi. Nehru’nun ölümünden (Mayıs 1964) sonra başbakanlığa pek ağırlığı olmayan L. B. Shastri getirildi. Bu sırada içeride belirli bir istikrar sağlamış olan Pakistan yönetimi, durumu elverişli görerek 1965’te Keşmir sorununu yeniden gündeme getirdi. Pakistan’ın gerilla kuvvetleriyle Keşmir’e sızma girişiminin başarısızlığa uğramasının ardından, Hindistan ateşkes hattını geçerek bir askeri harekâta başladı. Çok geçmeden çarpışmalar Pencap sınırına kadar genişledi. Askeri bakımdan üstünlüğü ele geçiren Hindistan, Çin’in Sıkkım sınırına kuvvet yığmasından çekinerek büyük devletlerin ateşkes sağlamaya yönelik girişimlerini kabul etti.

Birleşmiş Milletler’de bu sorunla ilgili olarak yapılan görüşmelerde birçok Müslüman ülkeyi karşısında bulan Hindistan, SSCB’nin arabuluculuğuyla Taşkent’te Pakistan’la görüşmeye oturdu. Görüşmeler sonunda eski statükoya dönülmesini ve anlaşmazlıkların görüşme yoluyla çözülmesini öngören bir barış anlaşması imzalandı.

Taşkent’te bulunan Shastri’nin beklenmedik biçimde ölmesi, Kongre Partisi’ni yeni bir lider seçme sorunuyla karşı karşıya bıraktı. Gandhi’nin eski mücadele arkadaşlarından Morarci Desai’nin adaylığına karşın, partinin meclis grubu dörtte üçe yakın bir çoğunlukla Nehru’nun kızı İndira Gandhi’yi başbakanlığa getirdi.

Gandhi dönemi.


Ekonominin büyük ölçüde bozulduğu bir dönemde Gandhi’nin önderliğinde 1967 seçimlerine giren Kongre Partisi, Halk Meclisi’ndeki 520 sandalyenin ancak 283’ünü alabildi. Eyalet yönetimlerinin ise ancak yarısını elinde tutabildi. Halk Meclisi’nde 44 sandalye kazanan Svatantra ile 35 sandalye elde eden Bharatiya Can Sangh en büyük muhalefet partileri durumuna geldi. Komünistler iki kanada ayrıldıkları için geride kalırken, DMK Madras’ tâki bütün sandalyeleri (25) kazandı.

Seçimlerin ardından parti içindeki bölünmelere karşın toprak reformu ve bankaların devletleştirilmesi gibi radikal önlemleri başarıyla uygulayan Gandhi, Mart 1971’de erken seçime giderek kişisel bir zafer kazandı. 440 bölgede seçime giren Kongre Partisi, Halk Meclisi’ndeki 518 sandalyenin 352’sini elde etti. Kongre Partisi’nden ayrılan gruplar ve Bharatiya Can Sangh dışındaki sağcı partiler tam bir yenilgiye uğradı. DMK iki sandalye yitirdi. Moskova yanlısı olarak bilinen Komünistler sandalye sayısını 25’e, Pekin yanlısı olarak bilinen Hindistan Komünist Partisi ise 23’e çıkardı.

Hindistan aynı yıl içinde Pakistan’la artan sürtüşmeler üzerine SSCB ile bir barış, dostluk ve işbirliği antlaşması imzaladı (Ağustos 1971). Hindistan ve Pakistan’ın kasımda olağanüstü hal ilan etmelerine yol açan sınır çarpışmaları, çok geçmeden açık savaşa dönüştü. Doğu Pakistan’daki (Bangladeş) iç savaştan yararlanarak bu ülkeye müdahale eden Hint birlikleri Dakka’ya kadar ilerledi. Bağımsızlığını ilan eden Bangladeş’ten Mart 1972’de kuvvetlerini çeken Hindistan, bu yeni komşusuna geniş ekonomik yardımda bulunmaya başladı. Haziranda Gandhi ile Pakistan başbakanı Zülfikâr Ali Bhutto’nun yaptığı görüşmeler iki ülke arasındaki gergin ilişkilerin yumuşamasını sağladı.

Gandhi bu tarihten sonra halk arasındaki desteğini yitirmeye başladı. Eski sosyalistlerden G. P. Narayan’ın 1974’te Gandhi’nin baskıcı yönetimine karşı başlattığı kitle gösterileri giderek yaygınlaştı. Haziran 1975’te mahkeme kararıyla Halk Meclisi’ndeki sandalyesi iptal edilen Gandhi, bütün ülkede olağanüstü hal ilan ederek siyasal muhaliflerine karşı geniş kapsamlı tutuklamalara girişti. Basma sert bir sansür uygulayarak grevleri yasadışı ilan etti. Anayasada değişikliklere giderek konumunu güçlendirirken, elinde topladığı geniş yetkilerle enflasyonu durdurmayı ve kamu hizmetlerini düzene sokmayı başardı.
Ocak 1977’de altı hafta içinde seçime gidileceğini açıklayan Gandhi, siyasal baskıları yumuşatarak olağan bir seçim ortamı hazırladı. Gandhi’nin bu girişimi, yönetimde giderek etkili bir konum kazanan oğlu Sancay Gandhi’yi seçmen desteğiyle başa getirmeye yönelik bir manevra olarak değerlendirildi. Başlıca muhalefet grupları Canata Partisi olarak bilinen koalisyonda birleşirken Gandhi’nin en yakın destekçilerinden dokunulmazların önderi C. Ram Demokrasi İçin Kongre adıyla ayrı bir parti oluşturdu.

Canata Partisi hükümeti.


Seçimde yoğun bir kampanya yürüten Gandhi, ağır bir yenilgiye uğradığı gibi kendi bölgesinde de seçimi kaybetti. Canata’nın gösterdiği adaylar 295, Demokrasi İçin Kongre de 29 sandalye kazandı. Kongre Partisi büyük bölümü güney eyaletlerinden olmak üzere 153 sandalyede kaldı. Seçim sonuçlarının açıklanmasının hemen ardından başbakanlıktan istifa eden Gandhi, 2 Ocak 1978’de Kongre Partisi’nden ayrılarak, halk arasında Kongre-İndira olarak anılan Hindistan Ulusal Kongresi-İndira (INC-I) adlı yeni bir parti kurdu. Canata Partisi önderi M. Desai’nin kurduğu yeni hükümet, Gandhi’nin başbakanlık dönemiyle ilgili olarak açtırdığı soruşturmadan bir sonuç alamadı. Bu soruşturmayla halk arasındaki desteği güçlenen Gandhi’yi lider olarak kabul eaen Kongre Partisi (I), Şubat 1978’de Güney Hindistan’ da yapılan eyalet seçimlerinde büyük başarı göstererek Mysore ve Andhra Pradesh’te yönetimi ele geçirdi. Gandhi kasımda ara seçimle Halk Meclisi’ne döndüyse de bir ay sonra meclisten uzaklaştırıldı ve bir hafta hapiste tutuldu.

Canata Partisi içinde beliren görüş ayrılıkları yüzünden meclis çoğunluğu üzerinde denetimini yitiren Desai, Temmuz 1979’da istifa etmek zorunda kaldı. Yerine geçen Ç. Ç. Singh de anlaşmazlıkların üstesinden gelemeyince erken seçim kararı alındı.
Gandhi’nin dönüşü ve sonrası. Ülke genelindeki siyasal karışıklıkların ardından Ocak 1980’de yapılan seçimlerden Kongre Partisip) 525 sandalyeden 35Tini alarak çıktı. Hiçbir muhalefet partisi sandalyelerin yüzde 10’undan fazlasını kazanamadı. Bu zaferi aynı yıl içinde yapılan Eyaletler Meclisi (Racya Sabha) ve eyalet ara seçimlerindeki başarılar izledi. Gandhi, oğlu Sancay ve yardımcıları aleyhine açılmış olan bütün davalar geri çekildi. Ama Sancay’ın Haziran 1980’de bir uçak kazasında ölmesi, Gandhi’nin yeniden yükselişine önemli bir darbe vurdu.

Ülke yaşamına bir kez daha ağırlığını koyan Gandhi, 1980’lerin başında özerklik için mücadele eden Sihlerle uğraşmak zorunda kaldı. Ordu birliklerinin Haziran 1984’te Sihlerce kutsal sayılan Altın Tapınak’a (Harimandir) saldırması, gerginliği daha da tırmandırdı. Ekimde Gandhi’nin iki Sih muhafızı tarafından öldürülmesiyle, Sihlere yönelik saldırılar bütün ülkeye yayıldı.
Annesinin yerine başbakanlığa getirilen Raciv Gandhi, Pencap ve Assam’daki bölgesel sorunları yatıştırıcı bir politika izlemeye yöneldi. Ayrıca Hindistan’ın dış dünyadaki bağlantısızlık konumunu güçlendirmeye çalıştı. Kongre Partisi (İ) Kasım 1989’da yapılan genel seçimlerde çoğunluğu sağlayamayınca Raciv Gandhi görevden ayrıldı ve yerine Canata Partisi’nin lideri Vishva- nath Pratab Singh geçti. 1990’da eski bir caminin yerine bir tapınak inşa edilmesi girişimi nedeniyle militan Hindular ile Müs- lümanlar arasında çıkan çatışmalar Singh hükümetinin düşmesiyle sonuçlandı.

Singh hükümetinin yerini Çandra Shekhar başkanlığındaki yeni bir hükümet aldı. Kongre Partisi (İ)’nin hükümetten desteğini çekmesi üzerine Çandra Shekhar Mart 1991’de cumhurbaşkanına istifasını sundu. Bunun üzerine cumhurbaşkanı meclisi dağıtarak genel seçimlere gidilmesine karar verdi ve Shekhar hükümetinin seçimlere değin görevde kalmasını istedi. Seçim kampanyası sırasında Raciv Gandhi’nin öldürülmesi (Mayıs 1991) geniş yankılara yol açtı. Hiçbir partinin çoğunluğu sağlayamadığı seçimlerden Kongre Partisi birinci parti olarak çıktı. Raciv Gandhi’nin eşi Sonia Gandhi'nin görevi kabul etmemesi üzerine Kongre Partisi (İ)’nin başkanlığına seçilmiş olan P. V. Narasimha Rao hükümeti kurmakla görevlendirildi. Ayodhya kentindeki Babri Camisi’nin Aralık 1992’de Hindu militanlarca yıkılması bütün ülkede Müslümanlarla Hindular arasında yoğun çatışmalara yol açtı.

kaynak: Ana Britannica


bekirr 19 Ekim 2012 09:43

1 ek

Hindistan Botanik Bahçesi


eskiden KRA LÎYET BOTANİK BAHÇESİ.
Kalküta'da bambu, palmiye ve vidaağacı koleksiyonlarıyla ünlü botanik bahçesi.
Alıntıdaki Ek 53899

109 hektarlık bir alanda kurulmuştur. Yaklaşık 1.700 bitki türünün bulunduğu bahçe 1780’lerde, ticari değeri olan yeni bitkileri üretmek ve ticari amaçla baharat yetiştirmek üzere İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası’nca kuruldu. 1793’te bahçenin müdürlüğüne getirilen botanikçi William Roxburgh, köklü bir değişikliğe yönelerek Hindistan’ın her yanından bitkiler getirtti ve büyük bir herbaryum (kurutulmuş bitki koleksiyonu) kurdu. Sonunda bu herbaryum, 2,5 milyon bitki örneğini kapsayan Hindistan Botanik Araştırmaları Merkezî Ulusal Herbaryum’una dönüştü. Sonraki yıllarda bahçenin bazı bölümleri düzenlenerek halkın ziyaretine açıldı ve bilimsel araştırmalar için pek çok bitki çeşidi yetiştirildi. 1970’lerde bahçede, halkın yararlanması amacıyla besin olarak ve başka amaçlarla değerlendirilen ekonomik bitkilerin yetiştirilmesi için bir program başlatıldı. Yaklaşık 200 yaşında olduğu sanılan dev bir banyan ağacı bahçenin simgesi durumuna gelmiştir.

Hindistan Derneği,


Hindistan’ın İngiltere’nin sömürgesi olduğu dönemde özyönetimi savunan milliyetçi siyasal örgüt. Etkinlikleriyle, daha güçlü ve yaygın bir örgütlenmeye dayanan Hindistan Ulusal Kongresi’ nin (INC) kuruluşuna zemin hazırlamıştır.

Surendranath Banercea ve Ananda Mohan Bose tarafından 1876’da Bengal’de kuruldu. Kısa süre içinde bir yıl önce kurulmuş olan Hindistan Birliği’nin yerini alarak, gerici toprak sahipleriyle sanayicilerin yer aldığı İngiliz Hindistan Derneği’ne karşı mücadeleye başladı. Daha çok Bengalli meslek sahibi genç aydınlardan destek gördü. Zamanla Hindistan’ın öteki bölgelerinde de etkinlik göstermesine karşın, yeni şubelerini Bengalli göçmen toplulukların yaşadığı bölgelerde açtığından ağırlığını Bengallilerin oluşturduğu bir örgüt kimliğini aşamadı.

Hindistan Derneği memurluk sınavlarına kabul yaşının indirilmesi kararma (1877) Hintli adayların devlet memuru olma şansını daha da kısıtlayacağı gerekçesiyle sert bir tepki gösterdi. Ertesi yıl da Hint basınını yok etmek üzere çıkarılan Yerel Başın Yasası’na karşı bir kampanya başlattı. Özyönetimi savunan ve kiracı çiftçilerin haklarının korunması için mücadele eden dernek, 1885’te Bengal Toprak Kiracılığı Yasası’nın kabul edilmesinin ardından, çalışmalarının ağırlığını temsili hükümet talebi üzerinde yoğunlaştırdı. 1885’te Hindistan Ulusal Kongresi’nin kurulmasından sonra hızla tabanını yitirmeye başladı ve 1888’de etkinliklerine son verdi.

Hindistan edebiyatı,


Hindistan Yarımadasında Hintçe, Urduca, Sanskrit, Prakrit, Bengali, Bihari, Kannada, Malayalam, Ori- ya, Racasthan, Telugu, Gucerat, Keşmir, Pencap, Tamil ve Sindhi dillerinde ortaya konmuş edebiyat yapıtlarının tümü.

Hindistan’daki ilk edebiyat yapıtları Veda olarak bilinen Hindu kutsal metinleriydi. Sanskrit dilinde yazılmış bu metinlere Brahmana ve Upanishad gibi düzyazı yorumlar eklenmişti. Sanskrit edebiyatı 1Ö y. 1400’den İS y. 1200’e değin giderek gelişerek İS 1-7. yüzyıllar arasında doruğuna ulaştı. Kutsal ve felsefi metinlerin yanı sıra erotik bir edebiyat, ayrıca dinsel lirik şiir, saray şiiri, oyun ve halk öyküsü gibi türler ortaya çıktı.

Sanskrit dili Vedalar nedeniyle Brahman- cılıkla özdeşleştirildiğinden, Budacılık ve Caynacılık gibi reform hareketleri yazı dili olarak başka dilleri (Budacılar Pali, Caynacılar Ardhamagadhi dilini) benimsediler. Kuzey Hindistan’ın çağdaş dilleri bu dillerin ve bunlardan türeyen başka dillerin gelişmesiyle ortaya çıktı. Çağdaş edebiyat büyük ölçüde Hindistan’ın eski edebi geleneğine dayanır. Bu gelenek içinde, Sanskrit dilinde yazılmış Mahabharata (Bharata Hanedanının Büyük Destanı) ve Ramayana (Rama’nın Aşk Öyküsü) destanları Bhagavata-Purana’da (Tanrı’nın Eski Öyküleri) anlatılan Krişna öyküsü, öteki Pur ana (Eski Öyküler) metinlerinde işlenen efsaneler ve hayvan masallarını içeren derlemeler yer alır. Ayrıca Sanskrit felsefesi, daha sonra ortaya çıkan edebiyatlardaki felsefi yazılara kaynak oluşturmuştur. Sanskrit retorik okulları da, Hindistan’daki çağdaş edebiyatlarda saray şiirinin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Hindistan’ın güneyinde konuşulan Tamil dili, kendi klasik edebiyat geleneği olduğu için Sanskrit edebiyatından etkilenmemiştir. İslamın etkisinde kalan Urduca ve Sindhi dilindeki edebiyat da gene Sanskrit etkisinin dışında kalır.

19. yüzyıldan başlayarak Hindistan edebiyatı büyük ölçüde Ingiliz ve Batı edebiyatının etkisinde kaldı. Buna bağlı olarak yerel dillerdeki düzyazı edebiyatta büyük bir gelişme görüldü. Hintli yazarlar roman ve öykü gibi daha önceden bilinmeyen türlerde ürünler verdiler. Ayrıca yapıtlarında gerçekçi bir anlatım, toplumsal sorunlar ve psikolojik betimlemeler ağırlık kazandı.

Hindistan Sendikalar Kongresi


(All-India Trade Union Congress-AITUC), Hindistan Ulusal Sendikalar Kongresi’nden sonra, Hindistan’ın en büyük işçi sendikaları federasyonu. Bağımsızlık mücadelesine önderlik eden Hindistan Ulusal Kongresi (INC) adlı siyasal parti tarafından, Milletler Cemiyeti’ne (sonradan Birleşmiş Milletler) bağlı Uluslararası Çalışma Örgütü’nde (ILO) Hindistan’ı temsil etmek üzere 1920’de kuruldu. Hintli işçileri sendikallaştırmak için çalışan İngiliz komünistleri 1920’lerde federasyonun büyük bölümünün denetimini ele geçirdiler. Bunun üzerine çeşitli muhalif gruplar federasyondan ayrıldılar. Komünistler, Sovyetler Birliği’nin savaşa girmesinden sonra İngiltere’nin yanında savaşı destekleme politikasını benimseyince belli bir güç kaybına uğradılarsa da, II. Dünya Savaşı sırasında örgütü bütünüyle denetim altına aldılar. O tarihten beri reformist ve devrimci kanatlara bölünmüş durumda olan AITUC, Dünya İşçi Sendikaları Federasyonu’nun (WFTU) üyesidir.

Hindistan Ulusal Kongresi (İNC),


KONGRE PARTİSİ olarak da bilinir,
Hindistan’da 1885’te kurulan geniş tabanlı siyasal parti. İngiltere’ye karşı verilen bağımsızlık mücadelesine önderlik etmiş, 1947-77 ve 1980-89 dönemlerinde iktidarda kalmıştır.

İlk toplantısını Aralık 1885’te yapan Hindistan Ulusal Kongresi, sonraki yıllık toplantılarında, B. G. Tilak ve Annie Besant önderliğindeki yönetsel özerklik yanlısı “aşırı” kanadın yönetimi ele geçirdiği 1917’ye değin ılımlı reform kararlarıyla yetindi. 1920’lerde ve 1930’larda ise anayasa reformlarının yetersizliğini ve İngiliz yönetiminin bunları uygulama yöntemini protesto etmek amacıyla Mahatma Gandhi’nin önderliğinde, çeşitli pasif direniş eylemleri düzenledi. Hareketin yasal mücadele olanaklarını kullanma yanlısı kanadının kurduğu Svarac (Özerklik) Partisi 1923’te ve 1937’de seçimlere katıldı ve 1937 seçimlerinde önemli bir başarı kazandı. II. Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından İngiltere’ nin Hintli yöneticilere danışmadan Hindistan’ı Nazi Almanyası’na karşı savaşa sokması üzerine, Kongre Partisi Hindistan’a tam bağımsızlık tanınana değin savaşı desteklemeyeceğini açıkladı. 1942’de ise “Hindistan’ dan Elinizi Çekin” sloganı altında yaygınlaşan kitlesel pasif direniş eylemlerine önderlik etti. İngiliz Parlamentosu’nun 1947’de Hindistan’a bağımsızlık tanıyan yasayı kabul etmesinin ardından, Ocak 1950’de Hindistan’ın bağımsızlığını öngören anayasa yürürlüğe girdi.

1951-64 arasında Cavaharlal Nehru’nun önderlik ettiği Kongre Partisi 1951-52, 1957 ve 1962 seçimlerinde büyük zafer kazandı. Nehru’nun ölümü (1964) üzerine, partinin sağ ve sol kanatları arasında varılan uzlaşma sonucunda Lal Bahadur Shastri, 1966’da da Nehru’nun kızı İndira Gandhi parti başkanlığına ve başbakanlığa getirildi. 1967’den sonra sağ kanadın yoğun muhalefeti karşısında başbakanlık ve parti başkanlığı görevlerinde kalabilmek için sert bir mücadele yürütmek zorunda kalan İndira Gandhi, 1969’da “Birlik” grubu olarak adlandırılan bir grup yönetici tarafından partiden uzaklaştırıldı. Ama Gandhi’nin önderliğindeki “Yeni Kongre Partisi” 1971 seçimlerinde ezici bir zafer kazandı.
İndira Gandhi hükümetinin 1975’ten sonra uygulamaya koyduğu baskıcı önlemler muhalefet çevrelerindeki hoşnutsuzlukların daha da artmasına neden oldu. Mart 1977’de yapılan parlamento seçimlerinde, 295 sandalye kazanan muhalefetteki Canata Partisi yalnızca 153 milletvekili çıkarabilen Kongre Partisi karşısında ezici bir zafer kazandı. Seçimlerde Canata Partisi’nin adayı karşısında yenilgiye uğrayan Gandhi, 2 Ocak 1978’de yandaşlarıyla birlikte Kongre Partisinden ayrılarak “gerçek” Hindistan Ulusal Kongresi olarak adlandırılan, halk arasında ve basında ise Kongre-İndira (Kongre Partisi) olarak anılan yeni bir parti kurdu. Kasımda yeniden milletvekili seçilmeyi başararak 1980’de bir kez daha başbakan oldu. 1982’de partinin başkanlığına getirilen oğlu Raciv Gandhi, annesinin öldürülmesi (Ekim 1984) üzerine başbakanlığı da üstlendi. Kasım 1989’daki parlamento seçimlerinde Raciv Gandhi ve partisi yenilgiye uğradı. Mayıs 1991’de Gandhi’nin de öldürülmesinin ardından partinin geleceği tartışma konusu olmaya başladı.

Hindistan Ulusal Müzesi


Yeni Delhi’de, Hint sanatı tarihi ve ikonografisinin yanı sıra Budacılık konusundaki araştırmalara da yer veren müze. Ayrıca Asya Eski Yapıtlar Müzesi’yle birleştirildiğinden, Müzede Orta Asya sanatının ürünleri de bulunmaktadır. Koleksiyonları içinde sanat, arkeoloji, antropoloji, dekoratif sanatlar, yazıtbilim (epigrafi) ve dokumacılık örnekleri yer alır.

Resim sanatı Babürlü, Racput, Dekkan ve Pahari okullarına ait Hint minyatürlerinin yanı sıra daha önceki dönemlerden kalma örneklerle zengin biçimde temsil edilmektedir. Aralarında altın mürekkeple yazılıp tezhip edilmiş önemli bir Bhagavadgita’nın da yer aldığı çok güzel eski yazma örnekleri vardır. Öteki yapıtlar arasında tapmak duvarlarına asılan kumaşlar, zengin işlemeli sariler, değerli taşlarla bezeli silahlar ve boyalı çanak çömlek örnekleri bulunur. Sir Aurel Stein’ın Orta Asya’dan toplayarak müzeye bağışladığı eski yapıtlar Budacı tapmaklara ait duvar resimlerini içerir. Bunlar, yapıldıkları ülkelerin dışında bulunan Budacı duvar resimlerinin tek örneğidir.

Hindistan Ulusal Sendikalar Kongresi,


İngilizce İNDİAN NATİONAL TRADE UNİON CONGRESS (İNTUC), Hindistan’ın en büyük işçi sendikaları federasyonu. Hindistan Sendikalar Birliği karşısında etkinlik gösterecek ılımlı bir işçi sendikaları federasyonunun örgütlenmesini savunan Hindistan Ulusal Kongresi’nin desteğiyle 1947’de kurulmuştur. Antikomünist bir sendika olan İNTUC, Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonumun ICFTU üyesidir.

kaynak: Ana Britannica


Safi 12 Ağustos 2016 22:19

1 ek

HİNDİSTAN

Alıntıdaki Ek 53905
  • hindi dilinde Bharat,
  • Güney Asya'da devlet;
  • 3 287 000 km2;
  • 843 900 000nüf. (1991).
  • Başkenti Yeni Delhi.
  • B.'sında Umman denizi, D.'sunda Bengal körfezi, K.'inde Çin, Nepal ve Bhutan ve D.'sunda Bangladeş ve Birmanya vardır.
  • Resmi dilleri hindi ve İngilizce.

COĞRAFYA


doğal çevre


Hindistan'ın büyük bölümü, Hindistan yarımadasındaki üç doğal bölgeden oluşur: Himalaya; İndus-Ganj ovası; Dekkan. İklimi, ülke bütünüyle ele alındığında, tropikal muson iklimidir; ülkenin hemen her yeri en çok yağışı haziran-eylül arasında alır. Ama, özellikle yağmur dağılımının eşitsizliği nedeniyle, Hindistan'da birçok bölgesel iklim çeşidine rastlanır.

Bileşimi.


Hindistan'da insanların yoğun yaşadıkları bölgeler doğal bölgelerle çakışmamaktadır Oldukça bağdaşık bir uygarlık altında gerçekte çok değişik öğelerden oluşan bir nüfus vardır Nüfusun en eski kökü, koyu renk derili, düz saçlı, genellikle Kafkasyalılar’a özgü hatlı, melanezyalı-hintli adı verilen insanlara dayanır. Bunların en önemlisi, İsa'dan binlerce yıl önce yöreye göçmüş bir halk olan (ana dillerini yalnızca Dekkan'ın bir bölümünde koruyabilmişlerdir) Dravidler'dir; bunlara, bazı yerli kabilelerde az çok melezleşmiş olarak üyelerine rastlanan, çok daha eski halkları, Australoyitler'i ya da Veddalar’ı da eklemek gerekir. Beyaz halkın temeli, İ.Ö. II. ve I. bin’de kuzey -batı'dan gelerek sanskritçeye dayanan özel bir kültürü yöreye soten Hint-Ariler'dir. Hint uygarlığı, dravid ve hint-ari öğelerinin bireşiminden oluşmuştur. Daha sonraki istilalar, özellikle de müslüman istilaları, Ortadoğu'dan gelen bazı beyaz halkları Hindistan’a sokunca bu halklar özellikle kültür ortamını ve toplumsal yapıyı değiştirmişlerdir.

Günümüz insan coğrafyasında, beyaz ırk kuzey-batı bölgesini (Pencab, Haryana, Racastan) olduğu kadar Kuzey Hindistan’ın üstün kastlarını (brahman, ksatriya) da oluşturur Beyaz ırk, melezler aracılığıyla, kuzeydeki kastların ve başka bölgelerdeki halkların içine sızdığından, Hintlilerin temel özelliği olan çeşitli koyuluktaki esmer deri rengi ortaya çıkmıştır; ne var ki, üst sınıflarda açık ten rengi ağır basmaktadır. Melanezya-dravid ırkları Dekkan'da, özellikle de Giiney'de ağırlığını sürdürmektedir.

Dinler.


Dinler coğrafyasında, hinduculuk (nüfusun % 83’ü), ülkedeki yaygınlığıyla, ulusal bir kültürün varlığını vurgular, İslam dini (% 12) çok daha eşitsiz dağılmıştır. Müslümanların uzun süre siyasal iktidarı elinde tuttukları bölgelerde (örneğin Bihar ve Uttar Pradeş, Keşmir vadisi, ya da Assam ve Batı Bengal) müslümanların sayısı çoktur. Öbür eyaletlerin çoğunda müslümanların oranı % 10'un altındadır (Kerala dışında). Diğer dinsel topluluklar daha çok belli yerlerde sıkışıp kalmışlardır. Hıristiyanlar (% 4,2) Güney'de ve bazı kabilelere özgü bölgelerde daha kalabalıktır. Sihler Pencab'da toplanmıştır (% 1,9). Caynalar daha çok Gucerat'ta, Maharaştra'da, Madhya Pradeş'te bulunur. Bu çeşitlilik, Hindistan gibi çok kültürlü uluslarda genellikle bir uyum kazanırsa da müslümanlarla brahmanlar sürekli çatışmaktadır. Buddhacılarınsa özel bir durumu vardır: Hindistan'da yalnızca 600 000 buddhacı bulunmaktaydı; ne var ki, brahman toplu- munu benimseyen paryaların Maharaştra'da kitle halinde din değiştirmelerinden sonra sayıları 3 200 000'e ulaştı.

Kırsal kesim ve kentler.


Hindistan'da 1991 verilerine göre 600 000 köy vardır, ilke olarak nüfusları 5 000'den az olan bu köyler, varlıkları Yenitaş devrine kadar inen toplumsal bir çerçevedir. Geleneksel toplum, her biri özel sokaklarda ya da mahallelerde toplanan (köyün uzağındaki küçük köylerde yaşayan haricanlar dışında) kastlarıyla en iyi köylerde gözlenir. Hintliler'in büyük bölümü (% 66,5'i) doğrudan doğruya tarım ve hayvancılıkla geçinir. Ülke genelinde yaşama düzeyinin düşük olmasının birinci nedeni de budur. İşletme yöntemleri, bölgesel iklimlere bağlı olarak değişir; bununla birlikte, gene de, bütün ülkede görülebilen birkaç özellik bulunabilir. Asya' da gelenek haline gelmiş küçük işletmeler, genellikle sulanan bir fıa'lık alanı bulmaz; oysa verimli bir tarım işletmesi için en az sulanan 2 fıa'lık arazi gereklidir Giderek artan aşırı nüfus yükü, yalnızca toprakların daha da küçük parçalara ayrılmasını büyük oranda artırmaktan öte hiçbir işe yaramamıştır: köy toplumu, birkaç varlıklı toprak sahibinin yanı sıra, yoksul toprak sahiplerinden, ortakçılardan, topraksız köylü kitlelerinden oluşur. Düşük eğitim düzeyinin daha da kötüye götürdüğü yoksulluk, tarım teknolojisini, zaman kayıplarına ve düşük verime yol açan geleneksel bir çağdışılığa iter.

Geleneksel köyde toprak, Antikçağ’dan bu yana, başkasına devredilemezliğini korumaktadır. Ne var ki, sömürge rejiminin baskısıyla toprak alınıp satılmaya başlamıştır: günümüzde toprak ipotek edilebilmekte ve satılabilmektedir. Bunun sonucunda, borçlu köylülerin toprakları giderek tefeci ve tüccar sınıfının eline geçmektedir Öte yandan, bütün köy iktisadı, işveren ile işçiyi kalıtsal olarak birbirine bağlayan hizmetleri ûcretlendirme sistemi olan cacmani tarafından düzenleniyordu. Ne var ki modern iktisadın yarattığı şok, cacmaninin gerilemesine ve burjuva sınıfıyla işçi sınıfları arasındaki ilişkilerin cacmaninin yerini almasına yol açtı. Böylece, köy yaşamının geleneksel çerçevesi giderek daha çok parçalanmaya başladı.

Kentler (nüfusu en az 5 000 olan yerleşmeler) Hindistan nüfusunun yalnızca % 28’ini kapsamaktadır, 1921'den önce kent nüfusu, toplam nüfusun ancak % 9'uydu, 1921 den bu yana kent nüfusunda görülen artış gerçekleşen nüfus patlamasının ve sanayi etkinlikleriyle hizmet kesiminin giderek ülke iktisadında ağırlık kazanmasının sonucudur. Ne var ki bu artış oldukça yavaştır. Bugün Hindistan'da, nüfusu milyonu geçen yalnızca on iki yerleşme vardır. Ayrıca, kırsal kesimin sürekli kanayan yarası olan açlıktan kaçan insanların kente akınıyla kentte yaşayanların sayısı her geçen gün artmaktadır. Denetlenemeyecek boyutlara ulaşan göçler, en büyük kentlerin coğrafi ve toplumsal görünümlerinde büyük değişiklikler yaratmaktadır.

Geleneksel kent görüntüsü, birçok küçük kentte ve değerli mimari kalıtlarıyla, işporta tezgâhlarıyla, dar dükkânlı pazarlarıyla, hâlâ ineklerin, öküz arabalarının, insanların çektiği arabaların dolaştığı ve yalnızca bir tek tip malın satıldığı sokaklarıyla Delhi, Benares, Haydarabad, Madras gibi büyük kentlerin eski merkezlerinde bugün bile sürmektedir. Ne var ki, az katlı yapıların yeğlenmesi nedeniyle bütün yerleşmeler ölçüsüz biçimde geniştir. Bu nedenle, geniş alanlara yapılan çok sayıda dağınık mahalleye rastlanır: bahçelerin yeşilliği içinde, villalarıyla batı üslubunda mahalleler; yoksul mahalleleri ve sanayi mahalleleri; gecekondu mahalleleri; ve hatta, hiçbir barınağı olmayan, “kaldırımlarda yaşayanların geceledikleri yerler. Barınaksız insanlarla gecekondularda yaşayanların (ülke genelinde kentli nüfusun % 70'i) sayısının, Kalküta’da 3, Büyük Bombay’da 1,5 milyona, Madras'ta 900 000'e ve Delhi'de 80C 000'e yükseldiği sanılmaktadır. Nüfusur farklı mahallelerde toplanması gelir düzeyinden çok kast sisteminin sonucudur Kentlerde, en gösterişli zenginliklerle er derin sefalet yan yanadır ve bu durum önemli toplumsal sorunlar doğurmaktadır: işsizlik, suç işleme, yetersiz beslenme, hastalıklılık ve bütün bunlara eklenen altyapı sorunları (su getirme ve akaçlama, elektrik, ulaşım).

Kaynak: Büyük Larousse


Safi 12 Ağustos 2016 22:27

1 ek
Alıntıdaki Ek 53907

Nüfus yapısı.


Ülke ekonomisinin temeli hâlâ tarıma dayalı olduğundan nüfus sıklığı, yağışlara ve sulamaya bağlı kalır. En aşırı kalabalık eyaletler, Batı Bengal ve Kerala gibi (kırsal kesimlerinin nüfus sıklığı km2’ye 1 000 kişiyi aşar) en çok suyu olan eyaletlerdir. Kuru tarımın egemen olduğu Maharaştra ve Racastan gibi eyaletlerin birincisinde nüfus' sıklığı km2’de 150, İkincisinde 75'tir. Bu durum nüfus fazlalığına çare bulmayı güçleştirmektedir. Oysa, yılda %o 33’lük bir doğum oranıyla %o 11’lik ölüm oranının yarattığı % 2’lik bir nüfus artışı yüzünden Hindistan’ın nüfusu 1961-1971 arasında 108 milyon, 1971-1981 arasında 136 milyon, 1981-1991 arasında 158 milyon arttı. Çocuk ölümleri oranı %o 96’ya düştü.

Günümüzde, siyasal yöneticiler nüfus tehlikesinin bilincine varmışlardır: çünkü 1901’de 283 milyona yükselen Hindistan nüfusu, 1951'de 436 milyona, 1991’de 844 milyona yükselmiştir ve 2000 yılında büyük olasılıkla 1 milyara ulaşacaktır. Doğumları denetim altına alabilmek için, birçok beş yıllık plan uygulaması sırasında, gebeliği önleyici teknikler, özellikle de erkekleri kısırlaştırma uygulaması başlatılmıştır. Ne var ki çeşitli etkenler (ülkenin çok büyük ve sağlık personelinin yetersiz olması, geleneksel aileye bağlılık, uygulamadaki beceriksizlik) yüzünden başarı sağlanamamıştır.

Denetim altına alınamayan bu nüfus artışı, tarım üretimindeki gelişmeye karşın, nüfusun büyük bölümünün yetersiz beslenmesine yol açmaktadır. Nüfus artışı, okuma yazma bilmeyenlerin sayısındaki artışın da sorumlusudur: Son yıllarda yoğunlaşan çocukları okula gönderme çabasına ve okuma yazma bilen oranının artmasına karşın, okuma yazma bilmeyenlerin sayısı 1971-1991 arasında 386 milyondan 437 milyona yükselmiştir. Hâlâ nüfusun % 51,8'i okuma yazma bilmemektedir. Ayrıca istihdamla işsiz sayısı arasında derin uçurumlar bulunan bu toplumdaki işsizliğin ve eksik istihdamın başlıca nedeni çok hızlı nüfus artışıdır.

ekonomi


Tarım, hayvancılık ve balıkçılık.


Çok büyük bir nüfusu beslemek zorunda olan tarım, birçok bölgelerde pirince (74 Mt), Kuzey-batı topraklarıyla merkezi Ganj bölgesinde daha çok buğdaya (49 Mt) dayanan bir beslenme tarımı niteliği taşır. En yoksul bölgeler (Racastan, Dekkan’ın içerileri) sorgho, küçük darı, hint pirinci ve daha başka darı türleri üretirler. Mısır ve manyok ancak yerel bir değer taşır. Bu tahıl üretimi protein sağlayan baklagiller (mercimek, nohut, vb.) ve birçok meyve (mangao, muz, hindistancevizi, turunçgiller) üretimiyle tanımlanır. Pek çok köylü ailesi kendine yeterli üretim yapma geleneğini sürdürmekte olduğundan, temel besin üretiminin bir kısmı ticaret dışı kalır. Bunun için, gelir sağlayan ekimler, temel besin üretiminden ayrı ve genellikle bölgelere özgü ekimlerdir (1989-1990 değerleriyle): pamuk (1,9 Mt), Batı Bengal’de ve Assam’da jüt (7,1 Mt), kenevir, yağlı bitkiler, en başta yerfıstığı (6 Mt), şekerkamışı (200 Mt), tütün (0,43 Mt). Ayrıca plantasyonlar da vardır. Genellikle köylü tarımından sayılmayan bu plantasyonlar, dağlık yerlerdeki toprakları tarıma açmış olan kökeni sömürgecilik dönemine uzanan büyük kapitalist işletmelerdir. En önemli ürün çaydır (0,7 Mt); Batı Bengal ve Assam’ı çevreleyen Himalaya’lar şeridinde ve Güney’de batı Gat dağlarında yetiştirilir. Hevea, areka (bir tür hurma), kahve, okaliptüs, Güney’de Batı Gat dağlarının farklı yüksekliklerinde yetiştirilir. Plantasyon tarımı, Hindistan’ın zenginliklerinden birini oluşturur. Özellikle çayda, Hindistan dünya üretiminde birinci sırayı alır.

Hayvancılık genellikle geneleksel tarıma bağlıdır. Hörgüçlü zebu öküz ve inekleri ile rutubetli bölgelere daha uyumlu olan mahdalar hayvanfcılığın temelini oluşturur: bunlar, Tarıhöncesi’nden beri Hintliler'in yaşam biçimine bağlı uygarlık olgularıdır. Bu bakımdan ekonomiye katkıları, modern ekonomi açısından oldukça kuşkuludur; kaldı ki, sayıları (180 milyon zebu, 73,f milyon manda) verimleriyle orantılı olmaktan uzaktır: gördükleri iş, yani özellikle karasabana koşulmak, iyi beslenmertıeleri ve arkaik koşum sistemi (boyunduruk) yüzünden etkili değildir: üstelik, çok sıkışık olan çiftliklerde tam randımanla kullanılmazlar. Süt üretimi çok düşüktür (inek başına yılda 658 litre). Sığır eti hindularca yenilmez. Ama, sığır derisini kullanan önemli bir sanayi vardır. Dışkıları1 da evlerde yakacak olarak kullanılır.

Hayvancılığın diğer türleri daha kârlıdır, ancak özensiz yapılır. Kümes hayvanlarının beslenmesiyle ilgilenilmez; ve bunlar, brahmancılığın etkili olduğu Ku- zey'de oldukça ender görülür. Domuz, özellikle aşağı kastlar tarafından yetiştirilen bir hayvandır ve eti hindularca küçümsenir. Buna karşılık, koyunculuk (53,5 milyon baş), kurak bölgelerde, bazı kabilelerin çiftçilik-çobanlık karışımı ekonomisine bağlı olarak iyi durumdadır. Tarımın modernleştirilmesi, 1970'lerden bu yana, "Yeşil devrim" adıyla sürdürülmüştür. "Yeşil devrim”, toprakların sulanması ve gûbrelenmesi işinin sistemli bir biçimde geliştirilmesine, tohum türlerinin seleksiyonuna ve yüksek verimli hubabat (Filipin pirinci ve Meksika buğdayı) kullanılmasına dayanıyordu. Bu girişim göreli bir başarıya ulaştı. Üretim, Hindistan'ın gittikçe artan nüfusunu besleyebilecek duruma geldi, ama tam bir besin doygunluğu sağlayamadı. Musonun elverişli olduğu bazı yıllarda Hindistan tahıl dışsatımı yapan bir ülke oldu: 132 Mt yiyeceklik tahılla rekor bir üretim düzeyine ulaşan 1970 yılında olduğu gibi. Ne var ki, tarımdaki ilerleme, daha çok, elinde mali olanaklar bulunan ve elverişli faiz oranlarıyla krediler alabilen refah düzeyi yüksek bir mülk sahipleri sınıfını zenginleştirmekle kaldı; küçük toprak sahipleri ile tarım işçilerinin kaderinde ise hissedilir hiçbir iyileşme olmadı.

Ülke İçindeki tatlısularla deniz kıyılarında, genellike bu işte uzmanlaşmış kastlar tarafından yapılan balıkçılık, son derece eski yöntemlere dayanan bir zanaat etkinliği olarak kalmıştır. Balık çoğu kez kurutulduktan sonra pazarda satılır, iç bölgelerde hemen de sıfır olan yıllık balık üretimi Tamil-Nadu’da kişi başına 6 kg’ı, Kerala’nın güneyinde 10 kg’ı bulur. 1989- 1990 sezonunda ülkede 3,152 Mt balık avlanmıştır. Norveç'in yardımıyla donatım ve yöntemlerin modernleştirilmesi, bütün az gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, avlanan balıkları modern teknolojinin gerektirdiği fiyatlarla eritemeyen yoksul piyasanın engeliyle karşılaşmaktadır.

Sanayi.


Hindistan, geçmişinden çok önemli bir zanaat kesimi devralmıştır. Kentlerde ve köylerde milyonlarca emekçinin geçimini sağlayan bu kesimin sermaye yoğunluğu düşüktür ve çok büyük bir ucuz işgücü teketicisidir. Odun kömürüyle çalışan maden sanayisi ile çıkrık iplikçiliği, büyük sanayinin rekabetiyle ortadan kalkmıştır. Gene de birçok zanaat varlığını sürdürür. Bunlar, besin maddeleri (bitkisel yağlar, esriler şeker), dokuma (kendi renginde ve emprime pamuklular, ipekliler), metalürji (kuyumculuk,/ sıcak maden işçiliği) ile ilgili zanaatlerdir. XIX. yy.’dan beri, bidi denilen küçük sigara imalatı gelişmiş, eski dericilik yeniden canlanmıştır.

Ingiliz egemenliği sırasında birkaç merkezde toplanan modern sanayi, bağımsızlıktan bu yana özel yatırımlar, bir kamu sanayi kesimi kurulması ve teknoloji transferleri nedeniyle büyük ölçüde gelişmiştir. Hindistan’ın tarımsal hammaddeleri yanında madensel hammaddeleri de vardır (demir [25 Mt maden rezervi], çinko [127,4 Mt], boksit [4,4 Mt], tuz, mika, kalker, bakır, manganez [1,3 Mt], vd.).

Hidrokarbürlerden yana yoksul olan Hindistan (11 Gm3 doğal gaz ve 34 Mt ham petrol), kömür (199,5 Mt maden kömürü) ve beyaz kömürden yana çok zengindir. Ülkenin toplam elektrik üretimi 230 milyar KVVsa’tir. Özel sanayi kesimi, özellikle kolay sürüm ve çabuk kâryon bisiklet, 1,8 milyon radyo alıcısı, ama DEKKAN İN 100 000’den az otomobil üretilmektedir. KUZEY-DOGU’SU Tüketim sanayisi çok büyük bir çeşitlilik gösterir ve ülke piyasasını (gerçekte, tüketicilerin yoksulluğu nedeniyle, gereksinimleri sınırlı bir piyasadır bu) tümüyle kaplar. Hint sanayisinin göreli başarısı, onun eksikliğini çektiği şeyleri gözlerden saklayamaz: sermaye kıtlığı, donanım yetersizliği ya da köhneliği, ulaşım yetersizliğinden doğan darboğazlar, enerji ya da hammadde akımındaki düzensizlik, kötü beslenme ve hastalıklar yüzünden işgücünün verim düşüklüğü. Hint sanayisinin rekabet gücü genellikle bu işgücüne verilen çok düşük ücretlerden kaynaklanır.

Dış ticaret.


Ham ya da işlenmiş tekstil ürünleri (pamuk, jüt) ile ağır maden sanayisi ürünleri ve çay dışsatımın başlıca kalemlerini oluşturursa da özellikle hidrokar- bürler ve donanım malları dışalımı nedeniyle, dış ticaret büyük ölçüde açık verir.
Hindistan ın ticaret yaptığı ülkelerin başında Amerika Birleşik Devletleri ve Rus olanağı sağlayan tüketim maddeleri sanayilerinden oluşur. Bazı çok güçlü işletmelere rastlanırsa da bu kesim daha çok mikro-işletmelerden oluşmuş bir kesimdir ve bu işletmeler çoğu kez anonim şirket biçimi altında bir aile kuruluşunu gizlerler. Kamu kesimi ise, tersine, özel sanayi için pek çekici olmayan üst sanayi işletmelerinden oluşmuştur: büyük barajlar, ağır maden sanayisi, demiryolu donatımı, nükleer sanayi.
Dışsatıma yönelik bir sanayi olan dokuma sanayisi, jüt (Kalküta), yün (Kanpur, Âgrâ, Amritsar), ipek (Kançipuram, Bangalor, Şrinagar, Kalküta) ve özellikle pamuk ve sentetik elyaf (Bombay, Ahmedabad, Madurai, Koimbatur, Madras) ile hint sanayisinin en önemli kesimini oluşturur; 1 Mt pamuk ipliği üretir. Kimya sanayisi yapay gübre üretimini artırmıştır (2 Mt nitratlı, 850 0001 fosfatlı gübre). Ağır metalürji (13,5 Mt çelik) Dekkan’ın kuzeydoğusundaki büyük maden yataklarının yakınında (Batı Bengal, Bihar, Orissa) gelişmiştir.
Makine sanayisi dalında, yılda 6,6 milyar gelir. Bu iki ülkeyi, hâlâ önemli bir piyasa olma niteliğini korumakta olan Büyük Britanya ile Almanya ve Japonya yakından izler

Sorunlar


Az gelişmiş ülkeler arasında, Hindistan her türlü yeniliğe ve ilerlemeye kapalı, eski bir uygarlığın, uyum yeteneğinden yoksun sosyo-ekonomik yapılarıyla hareketli bir dünyaya girmek gibi çok özel bir sorunla karşı karşıyadır. İngiliz sömürgeciliği, brahmanların kültür tekeline son vererek modern bir aydınlar katmanının doğmasına yol açmıştır. Ancak kültür ve üretim donanımında ekonomiden götürdüklerini karşılayacak biçimde bir modernleşme getirmiştir Ve asıl önemlisi, sömürgecilik Hindistan'a çok korkunç bir armağan bıraktı: ölüm oranında, doğum oranıyle aynı ölçüde olmayan bir düşüş. Günümüzde Hindistan’ın, belki XVIII. yy. Avrupası'nınkiyle karşılaştırılabilir olan yoksulluğu, nüfusun, aynı oranda bir ekonomik gelişmeyle birlikte gitmeyen artışından kaynaklanmaktadır. Bu yoksulluk çeşitli rakamlarla belirtilebilir.

Örneğin GSMH’nın düşüklüğü (kişi başına yılda yaklaşık 350 dolar), açlık (bir hintli günde ortalama 2 000 kalorilik besin maddesi tüketmektedir), sağlık personelinin yetersizliği (3 400 kişiye Batı'da yetişmiş 1 hekim ve 1 350 kişiye ülke içinde yetişmiş 1 pratisyen hekim düşer) ile ilgili rakamlar. Kültürel (okuma yazma bilmezlik) ve ekonomik türden çeşitli ölçütler de bu yoksulluğa tanıklık eder. Bağımsızlıktan bu yana uygulanan beşer yıllık planlar, tartışılmaz bir ilerleme olanağı sağlamıştır. Bu planlar, özellikle, ülkenin tahıl konusunda kendi kendine yeter duruma gelmesini olanaklı kılmış, ama varlıklı sınıfla varlıksızlar arasındaki aykırılığı da kesinleştirmiştir. Sanayileşme, işsizler kitlesine iş sağlamayı başaramamıştır. Ulaşım, hissedilir bir kötüleşme gösteren demiryollarıyla, modern bir ekonominin işleyişi için yetersiz kalmıştır. Modern bir kesim ile tefeci bir kesim arasında bölüşülen kredi, büyük bölümüyle gelişme için yetersizdir. Rüşvet ve suiistimal, ülke ekonomisini kemiren yayılıcı bir kangren gibidir. Onlarca yıldan beri gerçekleştirilen iktisadi ilerlemelerin, halkın yaşam düzeyini iyi kötü korumaktan başka bir şey yapmamış olduğu, nüfus artışının dizginlenemediği sürece, maddi yaşam koşullarında hiçbir temelli iyileşme gerçekleştirmeyeceği söylenebilir.

Besin maddeleri üretimindeki artışa karşın dış ticaret açığı, Hindistan’ın donatım, silah ve etrol gereksinimi nedeniyle gittikçe büyümektedir. Bir milyonu aşkın kişiden oluşan bir ordu, bütçenin % 22'sini ve GSMH'nın % 4’ünü tüketmektedir. Bununla birlikte, döviz rezervleri oldukça önemli ve ödenecek dış borç faizleri görece hafiftir. Ancak dış yardım vazgeçilmez bir gereksinim olarak kalmaktadır.

Kaynak: Büyük Larousse


Safi 12 Ağustos 2016 22:37

1 ek

TARİH


tarihöncesi ve öntarih


Hindistan altkıtası, yani bugünkü Hindistan, Pakistan ve Bangladeş, tarihöncesi kalıntılar bakımından son derece zengindir. Bu geniş toprakların hemen her yerine dağılmış birçok yerleşmeden çıkarılan buluntular hâlâ yeterince kesin bir şekilde tarihlenemediği için, yalnızca taş aletleri sınıflamakla yetinildi; ilk insanların ve onlardan sonra gelenlerin faaliyetlerinin tek kalıntıları olan bu aletler, Yontmataş çağının birbirini izleyen üç dönemine göre üç büyük grupta toplandı; bu dönemler, insanın evrimi bakımından, archanthropus'tan ne- antropiyen’e, yani yaklaşık —35 000 ile —15 000 arasında ortaya çıktığı sanılan bugünkü insana geçiş süreciyle çakışmaktadır. Bu durumda mikrolitik endüstriler bütünüyle neantropiyen’in eseri olarak belirmektedir, çünkü bu endüstrilere Hindistan'da Holosen çağından önce rastlanmaz (yaklş. —10 000) Günümüzde ilk insansıgillerin bölgeye, kimilerinin düşündüğü gibi kuzey-batı’dan mı geldikleri, bu evrimin bizzat Hindistan’da mı gerçekleştiği, yoksa yarımadaya, çok eski zamanlarda denizaşırı yerlerden gelmiş toplulukların mı yerleştiği kesin olarak bilinmiyor.
Alıntıdaki Ek 53908

Eski Dünya’da ilk kez Ortadoğu'daki Bereketli Hilal’de (İ.Ö. IX.-VII. binyıllar arasında) görülen ve üretim ekonomisiyle belirgin olan "yenitaş devrimi", Pakistan'da, Hindistan altkıtasındaki kadar eski yerleşmelerin bulunmasıyla ortaya çıktı (Mehrgarh gibi), indus havzasına hâkim olan Belucistan'ın bu kesiminde, daha o tarihlerde köylerin bulunuşu, “indus’" ya da “Harappa” adı verilen ilk hint uygarlığının, altkıtanın bu bölgesinde doğmuş olabileceğini düşündürmektedir: oysa aynı tarihlerde Hindistan'ın geri kalan tüm bölgelerinde, insan toplulukları çok daha geri bir uygarlık aşamasındaydılar.

İ.Ö. IV. binyıl'da gelişmeye başladığı sanılan indus uygarlığıyla birlikte, Tunç çağı, yani Hindistan’ın öntarihi başlar. Yaklaşık İ.Ö. 2500-1750 arasında en yüksek düzeyine ulaşan bu uygarlık yazıyı biliyordu. Ancak harappa yazısı ve dili henüz çözülemediğinden maddi özellikleri bakımından oldukça iyi tanınmakla birlikte, bu uygarlık bizim için hâlâ bir bilmecedir.

İndus uygarlığının parlak dönemini izleyen ve asıl tarih dönemlerinin başlangıcına (geleneksel olarak İ.Ö. VI. yy., yani Buddha dönemi) dek uzanan binyıl da bilinmezliğini koruyor. Bu binyılın aydınlatılması bütünüyle ünlü “Ariler” sorununa bağlıdır. Bir yandan, en eski hint edebiyat derlemesi olan Rigveda ile onu izleyen çeşitli derlemelerin İ.Ö. II. binyıl’ın ikinci yarısından sonra Kuzey-Batı Hindistan’dan kaynaklandığı sanılmaktadır; bunlar bir hint-avrupa dili olan sanskritçeyle yazılmıştır. Öte yandan arkeologlar, bugüne dek bu dönemde ve bu bölgelerde, belirgin göç hareketi izlerine rastlamadılar. Pencab'ın hem Pakistan hem de Hindistan kesiminde sadece geç harapça kültürlerinin kalıntıları bulundu; bunları, birkaç yüzyıl sürdüğü sanılan bir duraklama döneminin ardından, başka seramik tipleriyle (özellikle boyalı ve gri hamurlu çömlekler) belirgin olan ve daha çok Doab’da (Ganj ve Yamuna ırmakları arasında) ve yukarı Ganj vadisinde gelişen yeni bir kültürün kalıntıları izledi. İ.Ö. I binyıl'ın başlarında geliştiği tahmin edilen bu kültürden sonra, bu kez kesintisiz bir şekilde, merkezi Orta Ganj vadisi olan daha gelişmiş bir kültür ortaya çıktı (gri hamurlu çömlekler bakımından da daha ileri teknikler kullanılmıştı). Bu kültür, İ.Ö. I. binyıl’ın ikinci yarısında da devam ettiği için tarih dönemine aittir. Eldeki veriler çerçevesinde, göçebe oldukları anlaşılan ve göç hareketlerini iyi bilmediğimiz kabilelerin hint -avrupa dili ve ideolojisini taşıdıkları bir dönemde, Ariler’in Hindistan’a dilleri ve uygarlıklarıyla girmiş oldukları öne sürülebilir. Hint-avrupa kültürünün Hindistan’a girmesi sorununu da, harapça dilinin yapısıyla ilgili büyük varsayımlardan biri doğruysa (yani bu dil o tarihlerde bir hint-avrupa diliyse), yeniden incelemek gerekecektir.

Eski Hindistan


Eski Hindistan tarihi genellikle, kronolojik açıdan Buddha dönemi ile İ.S. 1206'da Delhi'de ilk müslüman iktidarın kurulduğu dönem arası olarak düşünülür. Bu tercih, her şeyden önce şu gerçeğe dayanmaktadır: ne zaman yeni bir din doğsa, onunla birlikte ülkenin tarihini aydınlatmak için yararlanılan edebi kaynaklar da değişmektedir; yoksa siyasal ya da toplumsal köklü bir değişim sözkonusu değildir: Hindistan’da buddhacılığın ve islamiyetin rolü önemli olmakla birlikte, Hindistan'ın çoğunluğu dün olduğu gibi bugün de hindudur. Burada sözkonusu olan tek şey kaynakların tarihsel olaylara uygunluğu sorunudur. Buddha kaynakları, gelişmesini İ.Ö. I. binyıl’ın ortasında tamamladığı sanılan veda edebiyat kaynaklarından daha açıktır. Öte yandan, bir inceleme konusu olarak tarih, Hindistan’a yaklaşık 2 000 yıl sonra, islamiyetle birlikte girmiştir.

Bu noktada, Eski Hindistan tarihçilerinin karşılaştığı en ciddi sorunlardan birine değinmek gerekiyor. Başlıca kaynaklar olarak kalan edebi metinler, ister budd- hacılığa isterse caynaya ya da brahmancılığa ait olsunlar-brahmancılığın kaynakları en önemlileridir geniş anlamda dini ya da sadece edebi yapıtlardır. Bu yüzden, Eski Hindistan'ın, dünyanın en büyük uygarlıklarından biri olarak geliştiği dönemlerdeki tarihi, çok daha güvenilir bir ideolojiler tarihi karşısında son derece şematik kalmaktadır ve bugüne kadar bu iki tarihi birleştirmek mümkün olmamıştır. Başka bir deyişle en eski zamanlar için güçlükle, sonraları paralar ve özellikle yazıtlar sayesinde daha kolayca hazırlanmış bir kronoloji, bize başlıca etkinlikleri saldırmak ve savunmak olan kralların listelerinden başka bir şey vermezken, toplumsal tarih de, toplumun en önünde yer almak isteyen brahmanların çizdiği donmuş ve büyük ölçüde ülküleştirilmiş bir görüntüye indirgenmiştir.

Bununla birlikte daha Guptalar döneminin sonunda (yaklaşık İ.S. 550’den sonra) başladığı sanılan bir gelişme, daha sonraki yüzyıllarda, yanlış olarak hint ortaçağı denilen bir döneme kadar sürdü: hint ortaçağı, kralın o zamana dek sadece brahmanlara, çeşitli dini topluluklara ya da tapınaklara yaptığı, dinsel bir anlamı olan toprak bağışlarından başka, çevresindekilere de, hizmetlerinin karşılığında toprak bağışında bulunmasıyla başlar Yavaş yavaş, bu bağışlar, hükümdarın hizmetine verilerek askeri birliklerin gereksinimlerini sağlama zorunluluğunu getirdi; ayrıca, önceleri zamanla sınırlı olan bağışlar, sonraları babadan oğula geçmeye başlayınca bir tür derebeylik soyluluğu oluştu. Pek çok hint krallığının tarihi, bağımsız olabilmek için bu toprak bağışlarından yararlanmasını bilen hanedanların tarihidir; bu hanedanlar zayıflayınca yerlerini başkaları almıştır. Bazen metbu, bazen vasal olarak yüzyıllarca devam eden hanedanların sayısının bu kadar çok oluşu bundan kaynaklanmaktadır.

Eski Hindistan: kronolojik bakış.


Cayna dininin kurucusu Mahavira'nın yaşadığı dönemle çakışan Buddha döneminde (İ.Ö. 560’a doğr. - İ.Ö. 480), yerli ya da “arileşmiş” çeşitli kabile toplulukları varlıklarını hâlâ sürdürüyorlardı. Bu tür topluluklar uzun süre ayakta kaldılar: bugün bile bunlara rastlamak mümkündür; hatta yüzyıl öncesine kadar Yenitaş çağının yaşam biçimlerini koruyan topluluklar vardı. Sözgelimi Buddha, Şakyalar kabilesinden (Şakyamuni, “Şakyalar’ın bilgesi" adını buradan almıştır) yönetici bir ailenin çocuğuydu. Ama daha önceleri Ganj vadisinde krallıklar kurulmuştu. İ.Ö. I. binyıl' ın ilk yarısından itibaren demir endüstrisi sayesinde bu vadinin değerlendirilmeye başlanması, aynı binyılın ortasına doğru ırmak boyunda ilk kentlerin kurulmasına olanak verdi. Buddhacı kaynaklarda, tümü de altkıtanın kuzey yarısında kurulmuş bazı krallıkların adı anılmaktadır Altkıtanın güney yarısındaysa tarihöncesi çok daha uzun sürdü, hatta İ.Ö. 1500'e kadar geldi; güney halklarından ilk kez Aşoka’nın saltanat döneminde söz edilir. (İ.Ö. 269'a doğr. - İ.Ö. 232). Bu krallıklardan biri olan Magadha krallığı (bilinen ilk kralı Bimbisara Buddha'nın çağdaşıydı) önem kazandı ve iki yüzyıl sonra Maurya hanedanı döneminde ilk Hint imparatorluğu’nun merkezi haline geldi. Magadha (bugünkü Bihar'ın güneyi), büyük bir olasılıkla çok zengin bakır ve demir yatakları sayesinde gelişti. Başkent önce bu yatakların yakınındaki Racagriha, sonra Ganj kıyısındaki Pataliputra'ydı (bugün Patna).

İ.Ö. 327 - İ.Ö. 325 arasında İskender, Hindistan’ın kuzey-batı sınırlarına ulaştı, indus ırmağını geçti, ama Hyphasis'i (bugünkü Bias, Pencab’ın beş büyük ırmağından biri) aşamadı. Hint kaynaklarında bu sefere ilişkin hiç bir kayıt yoktur; ama klasik kaynaklar, İskender’in gelmesinden çok kısa bir süre sonra iktidarın İ.Ö. 320'ye doğru, belki bu seferin de yardımıyla, ilk Maurya hükümdarı Candragupta'nın eline geçtiğini gösterir.

Eski Hindistan tarihinin en ünlü hükümdarı bu hanedandandır. Takma adı Aşoka olan Piyadasi, sütunların ve kayaların üzerine, İran Ahemenileri gibi fermanlar kazdırdı; Hindistan tarihinde benzeri olmayan bu fermanlar ilk hint yazıtlarıdır Bu yazıtlarda Aşoka’nın imparatorluğunun genişliği ve siyaseti üzerine bilgiler verilir; dhamma (sanskr. dharma) adıyla bilinen bu siyaset, en geniş anlamda "yasa" ya, yani dini düzende ve bu düzenin teminatı olan siyasal düzende kendini gösteren evrensel yasaya uymayı önerir. Kendisi de buddhacı olan imparatorun hoşgörü siyaseti kısmen, buddhacılığın olduğu kadar brahmancılığın da temelini oluşturan bir kavrama dayanır.

Ama imparatorluğun birliği, Aşoka’nın ölümünden sonra çok kısa bir süre devam etti. Çöküş dönemi tam olarak bilinmiyor; Mauryalar'dan sonra, İ.Ö. I. yy. ortasına doğru kesinlikle bilinmese de, giderek küçüldüğü sanılan bir krallığın başına geçen Şungalar ve Kanvalar’ın iktidar dönemleri de henüz aydınlığa çıkarılamamıştır. Aşoka, Eski Hindistan’ın, yaşadığı kesinlikle bilinen tek hükümdarıdır İ.Ö. 606-647 arasında Kanauc (Doab’da) kentinde hüküm süren ve sanskritçe yazılmış (ama tamamlanmamış) ender romanlardan biri olan Harsacarita sayesinde tanınan Pus- yabhuti hanedanı hükümdarı Harsa dışında, Eski Hindistan’ın öbür hükümdarları sadece adlarıyla bilinir.
Eski Hindistan’ın, kalıntıları hâlâ ayakta olan yapıtlar bırakmış hanedanları ve krallıkları, ayrı olarak ele alınacaktır. (ÇOLA, GUPTALAR, GURCARA-PRAHİTARA, HARSA, KANVA, KERALA, KUŞANA, MAURVA, PALA, PANDUA.)

ilk müslüman iktidarlar (1206-1526)


Asıl Hindistan’ın bir bölümünün bir İslam ordusu tarafından fethi, Irak valisi Haccac’ın yeğeni ve damadı Muhammet bin el-Kasım’ın 712’de Sind’i ele geçirmesiyle başlar Ama İslamiyet Hindistan'a beş yüz yıl kadar sonra, 1206'da sultan Gurlu Muhammet'in köle komutanı Kutbettin Aybek'in Delhi sultanlığfnı kurduğu sırada, Afganistan'a yerleşmiş Türkler tarafından yayıldı. Gurlu Muhammet’in fetihlerini (1186'da Lahor, 1193’te Delhi, 1202'de Bengal), 1000-1027 arasında türk sultanı Gazneli Mahmut'un Kuzey Hindistan'ın en büyük kentlerine karşı düzenlediği akınlar izledi. Delhi sultanlığı, kısa sürede Kuzey Hindistan’ın en büyük devleti haline geldi ve hindu krallıklarını yıkarak genişleyen bu sultanlıktan, kendisine benzeyen devletler doğdu. 1526'da Delhi sultanlığı' nın yıkıntıları üzerinde Hint-Türk imparatorluğu kurulmaya başladı.

Sonuncusu dışında, en azından kökeni bakımından hepsi türk olan beş hanedan, 1206-1526 arasında Delhi'de hüküm sürdüler; Memluk sultanlar hanedanı (1206-1290), Halaciler hanedanı (1290 -1320), Tuğluklar hanedanı (1320-1414), Seyitler hanedanı (1414-1450) ve nihayet, Hindistan'a yerleşmiş bir afgan aşiretinden gelen Ludiler hanedanı (1451-1526). iltutmuş (1211-1236) ve Balaban (1265 -1286), sultanlığı sağlam temellere oturttular; Alaettin Halaci (1296-1315), bir süre için, komutanı Melik Kâfûr'un Dekkan ve güneydeki son büyük hint krallıklarını fethetmesi sayesinde sultanlığı bir imparatorluk haline getirdi (bu krallıklardan Devagiri’de Yadava 1307’de, Dvarasamudra’ dan Maysor'a dek Hoysala 1310’da, Varangal’dan Telingana’ya dek Kakatiyalar 1309'da, iyice güneyde Madura'da Pandya 1311'de) fethedildi. Öncelleri gibi Alaettin’de, Kuzey-batı’yı sürekli tehdit eden Moğollar'ı durdurdu.

Muhammet Tuğluk’un saltanat döneminde (1325-1351) bazı eyaletler bağımsızlıklarını ilan ettiler: Delhi sultanlığından, başka güçlü sultanlıklar, hatta bir hindu krallığı doğdu. Celalettin Ahsen Şah, Madura sultanlığı'nı (1335), Harihara I de eski Hoysala krallığı’nın toprakları üzerinde Vicayanagar krallığı’nı (çok geçmeden imparatorluk haline geldi) kurdular; Haşan Gangu kendini Dekkan sultanı ilan etti ve Behmeniler hanedanını kurdu (1347); 1338’de Melik Hacı ilyas da, Lakhnavati'de (Bengal) ilyas Şah hanedanını kurdu.

Firuz Şah Tuğluk (1351-1388), kendisine kalan toprakları korumayı başarmakla birlikte Delhi’nin son büyük sultanı oldu. 1398’de Timur kenti ele geçirdi ve yağmaladı. Bu yenilgi sultanlığın parçalanmasını hızlandırdı: Malva 1401'de, Gucerat 1403'te bağımsız sultanlıklar haline geldiler ve Ludiler'in son hükümdarı İbrahim (1517-1526) Panipat’ta Babur'la yaptığı savaşta ölene dek çeşitli isyanları bastırmakla uğraştı.

Avrupalılar'ın gelişi (1498-1669)


1494’te denizlerin egemenliğini ispanyollar'la paylaşan (Tordesillas antlaşması) Portekizliler, Hindistan'a ulaşan ve burada ticaret üsleri kuran ilk AvrupalIlardı. Vasco ela Gama, 1498'de Kaliküt’e vardı; Pedro Alvarez Cabral, 1500’den itibaren burada ticaret yapmaya başladı. Barışçı amaçlar gütmeyen Portekizliler, Albuquerque’in Goa’yı Bicapur sultanlığından alması (1510) üzerine ülkeye kesin olarak yerleştiler. Albuquerque'in müttefiki ve işbirlikçisi olan Vicayanagar imparatorluğu ayakta kaldığı sürece (1565'e dek) portekiz ticareti çok gelişti. Portekizliler, hemen hemen tüm XVI. yy. boyunca Hint okyanusu'nun gerçek hâkimleri oldular.

Yenilmez Armada'nın bozguna uğraması (1588), o zamana dek gizli tutulan portekiz haritalarının HollandalIlar tarafından ele geçirilmesini (1595) ve böylelikle Protestan güçlerin Hindistan yolunu kullanabilmelerini sağladı. İngiliz ve Hollanda Doğu Hindistan şirketleri, sırasıyla 1600 ve 1602'de kuruldu, ingilizler, 1608’de Hint-Türk imparatorluğu'nun başlıca limanı olan Surat'a çıktılar. Uzun görüşmelerden sonra ilk ticaret acentalarını burada kurdular (1612).
1623’te Güney-Doğu Asya’da Hollandalılarla şiddetli çatışmalarda gerileyen ingilizler'in ticaret acentaları, bu tarihten sonra Hindistan'da gelişme gösterdi. Bunun üzerine İngiliz şirketi Hindistan'a doğru geri çekildi ve burada rakiplerini geçmişte alabildiğine zenginleştirmiş olan “üçgen" ticaretinden yararlanabilmek için Ooromandel kıyısına yerleşti: daha sonra Madras yakınında, Saint George adı verilen bir kale inşa ettirdi (1639). Şirket 1658'de Ganj’ın başlıca kolu olan Hooghly'nin kıyısında, Bengal körfezinin 160 km kuzeyindeki eski bir portekiz ticaret acentasını işgal etti. Üçüncü merkez üssü de, 1668’de İngiliz krallığı'ndan kiraladığı Bombay'dı (Bombay, o tarihte Catherine of Braganza'nın çeyiziydi). Bunun üzerine Surat terk edilerek Bombay 1669’da tahkim edildi. İngiltere'de, Charles I döneminde iflasın eşiğindeyken Cromvvell tarafından kurtarılan Şirket (1657 yasası), gitgide daha büyük ayrıcalıklar elde etti.

XVII. yy.’ın ikinci yarısında Fransa da, Hindistan'a yerleşti. Colbert, 1664'te Fransız Doğu Hindistan şirketi'ni kurdu. Fransızlar önce San-Thomö'yi (Madras) işgal ettiler (1670-1672), sonra François Martin, Bicapur sultanından Pondiçeri'ye yerleşme hakkını aldı (1674). Augsburg Birliği savaşı sırasında HollandalIlar tarafından ele geçirilen bu ticaret bölgesi, Ryswick antlaşması’nın imzalanmasından (1697) sonra, 1699'da Fransa'ya geri verildi. Öbür transız ticaret acentalarıysa XVIII. yy.'da kuruldu (Masulipatam, Kaliküt, Mahe ve Yanaon [1721-1723] ile 1739'da Karikal).

Kaynak: Büyük Larousse


Safi 12 Ağustos 2016 22:48

1 ek

Hint-Türk İmparatorluğu


Hindistan'da Hint-Türk imparatorluğu’nun kurulması, Timurlular'dan Babur'un eseridir. Orta Asya’yı fetih tasarısı XVI. yy.'ın başlarında Özbekler'in güçlenmesiyle engellenince, Babur Kâbil’e yöneldi ve Delhi sultanlığının çöküşünden yararlanmayı bildi. 1526’da Panipat’da Ludiler’in son hükümdarı İbrahim'e karşı, 1527’de Hanua’da bir racput konfederasyonuna karşı ve 1529’da Gogra yakınında bir afgan koalisyonuna karşı kazandığı zaferlerle Kuzey Hindistan’ı egemenliği altına aldı. Hint topraklarında 1526'da kurulan Hint-Türk imparatorluğu'nun tarihi, yaklaşık iki yüzyıl boyunca, Evrengzib'in 1707’ de ölmesine dek, her şeyden önce hanedanını ayakta kalmasını ve bütünlüğünü sağlayan mücadeleler ve savaşların, her seferinde uğrunda acımasızca dövüşülen taht mücadelelerinin ve bunlar sona erince başlayan fetih ya da yeniden fetih savaşlarının tarihidir. Çağatay Türkleri’nde kesin bir veraset hukukunun oluşmamasından kaynaklanan bir tür doğal ayıklanma, son derece yetenekli ve korkusuz fatihlerin tahta çıkmasına olanak verdi. Babur’un oğlu Hümayun (1530-1556), hükümdarlığını kendi soyundan gelenlere ancak 10 yıl içinde kabul ettirebildi. 1540’ta krallığını, birçok bakımdan daha yetenekli olan afganlı Şir Şah’a kaptırdı; ama Şir Şah’ın soyundan gelenler iktidarı koruya- madılar Bunun üzerine Hümayun, ölümünden birkaç ay önce yeniden tahta çıktı.
Alıntıdaki Ek 53909

Ekber (1556-1605)


hem askeri hem idari alanlardaki olağanüstü yetenekleriyle ve güçlü kişiliğiyle babası Hümayun’un iyice zayıflamış krallığından sağlam ve tam anlamıyla hintli bir imparatorluk kurdu. Afganistan'dan Bengal'e ve Himalayalar’dan Dekkan'ın kuzeyine dek çeşitli güçler ve bölgeler, birbiri ardından Ekber'e boyun eğdiler ve birçok idari özelliğiyle İngiliz egemenliğinin en azından ilk zamanlarına dek süren bir imparatorluk yapısı içinde bütünleştiler. İmparatorun en önemli yeteneklerinden biri de halkının farklı unsurlardan oluştuğunu bilmesi ve yönetirken de bu olguyu dikkate almasıdır. Müslüman hükümdarlarca müslüman olmayanlara uygulanan kafa uçurma cezasının kaldırılması ve hinduların en üst düzeye dek yönetime katılması bu anlayışla alınmış önlemlerdi. Siyasal kaygılarının ötesinde, gizemciliğe büyük bir eğilimi olması ve sık sık farklı dinlerin temsilcileriyle görüşmesi, tebaasının ruhani önderi olmak isteyen Ekber'i bir tür dinsel bağdaştırmacılığa yöneltti. Yeni imparatorlukta sanat, özellikle mimarlık, aynı açık fikirliliği yansıtıyordu.

1605-1627 arasında Cihangir’in, 1628 -1658 arasında da Şah Cihan'ın saltanat dönemleri, en azından saray çevresinde (önce Âgrâ’da, 1648’den itibaren de Delhi’de) ve başlıca taşra kentlerinde, ihtişamın doruğa ulaştığı dönemlerdi. Cihangir’in ve daha çok karısı İran prensesi Nur Cihan’ın hükümdarlığı sırasında, İsfahan' ın iki katı büyüklüğe ulaşan Âgrâ, safevi zerafetinin simgesi oldu. Şah Cihan ise, Hindistan'ın o tarihe dek gördüğü en muhteşem yapıları inşa ettiren hükümdar olarak kaldı. Her ikisi de Âgrâ’da olan Tac Mahal ve inci camisi ile yedinci Delhi kenti olan Şah Cihanabad onun eseridir.

Ama, onun zamanında bile Ekber ve Cihangir’in hoşgörü anlayışının yerini, bazı müslüman çevrelerin, Evrengzib döneminde (1658-1707) bağnazlığa varan tepkisi aldı; bu yüzden Ekber zamanından beri tahta bağlı olan Racputlar'ın desteği yitirilince, imparatorluğun çöküşü hızlandı. Daha önce Şah Cihan’ı tehdit etmiş olan tuzağa Evrengzib düşmekten kurtulamadı. Tuzak Dekkan, özellikle de Bicapur ve Golconda sultanlıklarındaydı. Bu iki krallığı ilhak etmek için yapılan ve pahalıya mal olan yıkıcı seferler 1631’de başladı ve Evrengzib'i 1681 'de ölene dek uğraştırdı.

Taht uğruna, Dekkan’a karşı ya da başka nedenlerle girişilen savaşlar geniş bölgeleri kasıp kavurdu. Hint-Türk imparatorluğu hiçbir zaman, Evrengzib’in hükümdarlığının son yıllarındaki kadar genişlememişti, ama Hindistan Ekber zamanından daha büyük bir yoksulluk içindeydi. XVII. yy.’ın ikinci yarısındaki ayaklanmalar, imparatorun bağnazlığı yüzünden dini bir nitelik kazandı. Başlıca ayaklanmaları Pencab Sihleri, Racastan Racputları ve özellikle Dekkan Marataları başlattı [Şivaci 1647'de harekete geçti ve 1674'te Marata krallığı'nı kurdu]).

XVIII. yüzyıl


Hint-Türk imparatorluğu'nun gerilemesi, Marata krallığı’nın güçlenmesi, ingilizler’in Hindistan’ın iç işlerine karışmaya başlaması ve Fransızlar’ın Güney Hindistan’da ingilizler'e yenilmesi bu yüzyılın en önemli olaylarıdır.

Hint-Türk imparatorluğu, saray kavgaları, valilerin bağımsızlık istekleri, İran'ın (1739) ardından Afganistan’ın (1747’den 1761’e dek beş kez) saldırılarına rağmen Panipat savaşı’na dek (1761), yani Evrengzib'in ölümünden sonra elli yılı aşkın bir süre, Hindistan’ın en büyük gücü olarak kaldı. Panipat bozgununun başlıca sorumlusu Marata ordusunun Ahmet Şah’ın komutasındaki Afganlar’a yenilmesinin yanı sıra, imparatorluğun veziri imadülmülk'tü. 1753-1761 arasındaki kötü yönetimi Delhi'nin zayıflamasına, 1757'de dördüncü, 1759’da da beşinci afgan müdahalesine yol açtı, bunun üzerine vezir Maratalar'ı bir kez daha yardımına çağırmak zorunda kaldı. Panipat bozgunundan sonra Hint-Türk imparatorluğu Delhi sultanlığıyla sınırlanmış bir krallık haline geldi; önce afgan hükümdarının temsilcisinin (1761-1772), sonra son hint-türk hükümdarlarının en yeteneklisi olan Şah Alem (1772'de yeniden tahta çıktı) adına Necef Han’ın yönetimleri (1772-1782) döneminde bağımsız kalmayı başardı. Hanın yerini alabilecek kimsenin olmaması yüzünden, Marata generali Mahadaci Sindhia’ ya 1785'te imparatorluk naibi unvanı yerilince bağımsızlık yitirildi. Daha sonra ingilizler, Sindhia'ya karşı düzenledikleri seferler sırasında Delhi’yi işgal ettiler (1803). Hint-Türk imparatorluğu, 1857 ayaklanmasından (sipahi isyanı) sonra ingilizler’in son hükümdar Bahadır Şah’ı Birmanya’ ya sürmeleri ve şahın orada ölmesi üzerine kesin olarak ortadan kalktı.

Hint-Türk imparatorluğu'nun gerilemesi üzerine, XVIII. yy.’ın en büyük hint devleti, Poona Marataları’nın kurduğu devlet oldu. Peşvalar (vezirler), kendileriyle birlikte bir tür konfederasyon oluşturan dört büyük aileyi iktidardan uzak tuttukları sürece (1714’ten 1772'ye) Maratalar, Bengal dışında tüm Hindistan'da doğrudan ya da dolaylı bir şekilde hüküm sürdüler. Ama, ingilizler'in Bengal'de ve Hindistan’ın güneyinde Maratalar’ın nüfuzunu kırmaya başlamaları Maratalar'ın yok olması ve Hindistan imparatorluğu'nun ingilizler'e bırakılmasıyla sonuçlanan üç savaşa (1775-1782,1803-1805,1817-18) yol açtı.

Ingiliz ve Fransız Doğu Hindistan şirketleri arasındaki mücadele Avusturya Veraset savaşlarından kaynaklandı. Mücadele alanı, 1746’da Güney Hindistan ve özellikle Karnatik’ti. Aachen antlaşması (1748) Dupleix ve Mahe de La Bourdonnais’nin askeri başarılarını (aynı yıl Madras’ın alınışı) boşa çıkardı. Bunun üzerine Dupleix, Haydarabad ve Karnatik krallıklarının içişlerine müdahale siyaseti izlemeye başladı. Haydarabad'a karşı başarılı oldu, ama Karnatik'te İngilizlerle çatıştı (1751-1754). ingilizler, Dupleix'in politikasını çok çabuk kavradılar. Dupleix, şirketi tarafından görevden alındı, sonra Yedi Yıl savaşı, iki Avrupa devleti arasındaki ihtilafları yeniden alevlendirdi (1758-1761). Kont Lally'nin komutasındaki transız birlikleri, ocak 1760'ta Vandavaçi'de(Vandivaş) sir Eyre Coote komutasındaki İngiliz kuvvetlerine yenildi. Pondiçeri bir yıl sonra teslim oldu; 1763'te barış sağlanınca bölge parçalanmış olarak yeniden Fransa'ya verildiyse de, bu tarihten sonra Fransızlar, Hindistan’da ingilizler için hiçbir zaman ciddi bir tehlike oluşturamadılar.

İngiliz yayılması


1756’da Bengal’in genç nababı Siracüddevle’nin, haklarını korumak isteyen bir ticaret şirketine karşı düzenlediği saldırılar, yayılma sürecini başlatan ilk kıvılcım oldu; nabab’a karşı Robert Clive'in komutasında Plassey’in topa tutulmasıyla başlayan bu süreç (haziran 1757), ekim 1764’te, hint-türk imparatorunun da yer aldığı bir hint koalisyonuna karşı Buxar zaferinin kazanılmasıyla devam etti. Plassey'in topa tutulması, Bengal'da İngiliz yayılmasını başlattı, Buxar zaferiyse bu yayılmanın başarıya ulaşmasını sağladı. Kalküta, Madras ve Bombay'dan başlayarak tüm Hindistan’ı kapsayan İngiliz yayılması, o tarihtan itibaren geri döndürülmesi olanaksız bir harekete (bu, önceden kararlaştırılmış bir siyaset değildi, uzun süre de bu özelliğini korudu) dönüştü; gelirlerini artırmak, bazen de yalnızca güçlü hint devletleri karşısında varlığını sürdürmek isteyen Şirket, kendini bu hareketin içinde buldu, ingilizler’in durumu, Clive'den sonra Warren Hastings döneminde de (1772-1785) pek sağlam değildi. Bu nedenle Warren Hastings, bir kurtarıcı gibi görüldü. Daha sonraları, ingilizler, ticaret yapmak için yavaş yavaş ülkeyi yönetmek zorunda kaldılar; böylece batı dünyasının hızla geliştiği bir çağda birbirinden çok farklı siyasal sistemlerin bir arada yaşayabilmesinin olanaksızlığı da ortaya çıkacaktı.

Warren Hastings’in, Hindistan’ın hem kuzeyinde hem de güneyinde elde ettiği askeri ve diplomatik başarılar Şirket'e biraz soluk aldırdı. Ardılı general lord Corn- vvallis (1786-1793), sadece, Güney'de, Maysor sultanı Tipu Sahib'e karşı bir sefer düzenledi (üçüncü Maysor savaşı, 1790-1792). Cornwallis, her şeyden önce idari düzenlemeler yaptı. Wellesley zamanında (1798-1805) Tipu Sahib yenildi ve 1799’da öldürüldü. Topraklarının büyük bölümü ilhak edildi. Wellesley’in politikası Şirket yönetimini tedirgin edince lord Minto hükümeti (1807-1813), fetih hareketine ara verdi. Daha sonra yayılma süreci yeniden başladı. Lord Hastings döneminde (1813-1823), Nepal Gurhaları (1816), ardından da Maratalar (1818) yenildiler ve topraklarının bir bölümünü ingilizler'e bırakmak zorunda kaldılar. Amherst zamanında (1823-1828) Birmanya, kıyı kesiminin en büyük bölümünü yitirdi. Lord William Bentinck yönetiminde (1828-1835) yedi yıllık bir barış döneminden sonra lord Auckland (1836-1842), felaketle sonuçlanan Afganistan seferini destekledi. Seferin amacı, rus tehlikesi karşısında bu ülkeyi ele geçirmekti. 1841’de Macnaughten komutasındaki İngiliz ordusu bütünüyle yok edildi.

Lord Ellenborough (1842 -1844), kanlı bir şekilde Sind’i fethederek bu bozgunun intikamını aldı (1842). Lord Hardinge (1844-1848), son bağımsız hint devleti olan ve hükümdarı Rancit Singh’ in ölümünden (1839) beri karışıklıklar içinde bulunan Pencab sih krallığı’na saldırdı. Birinci Sih savaşı (1846), Keşmir de içinde olmak üzere krallık topraklarının ilhakıyla sona erdi; Keşmir, ailesi Hindistan’ın bağımsızlığına dek (1947) hüküm süren Racput Gulab Singh'e verildi. Lord Dalhousie (1848-1856), öncelinin başlattığı işleri tamamladı, ikinci Sih savaşı (1849) Pencab'ın ilhakıyla sonuçlandı. 1850’de Hindistan İngiliz imparatorluğu Bengal'den indus’a, Keşmir'den Kanya Kumari burnuna dek uzanıyordu. Birmanya’ya (1852 ve 1885) ve Afganistan'a (1878-1880) düzenlenen son seferler de 1841'dekinden daha başarılı olmadı. Fethedilen toprakların büyük bölümü doğrudan yönetilirken, yüzlerce özerk devlet, yani aslında antlaşmayla İngiltere’ye bağlı, mihracelerin yönetimindeki protektoralarsa, 1947’ye dek varlıklarını sürdürdüler. Bunların en büyükleri Haydarabad devleti ve Keşmir'di.

İngiliz yayılmacılığı, yeni imparatorluğun


yönetilebilmesi için, Hindistan şirketi’nin statüsünü de etkileyen önlemler alınmasına yol açtı. Kalküta’da merkezi bir yönetim kurulurken, Şirket de yavaş yavaş Londra hükümetinin denetimine girdi. Bu gelişmeyi belgeleyen ilk yasa 1773 tarihli Regulating Act'tı. Daha sonra 1813 tarihli Charter Act'la Şirket ticari tekelini yitirdi. Hindistan özel teşebbüse açıldı. 1833 tarihli yasayla da Şirket, ticaretten men edilerek bir hükümet kurumuna dönüştü ve Bengal genel valisi Hindistan genel valisi oldu; 1858’de de feshedildi. Genel vali, kral temsilcisi olunca Londra ülkeyi doğrudan yönetmeye başladı.

Bu dönemde birçok idari önlem alındı. Bunlar arasında, İngiliz otoritesinin nasıl yürütüleceğini belirleyen Cornvvallis'in 1793’te çıkardığı yasaları anmak gerekir. Bu yasaların en ünlüsü Bengal'de toprak vergisini toplama biçimlerini belirleyen ve zamindarlar’ı köylülerle yönetim arasında aracı mülk sahibi yapan Permanent Zamindari Settlementtı. Güney’de bu verginin tahsil biçimi farklıydı. 1820-1827 arasında Madras valisi olan Thomas Munro’nun yürürlüğe koyduğu Ryotv/ari Settlement uyarınca, yönetim vergiyi köylülerden doğrudan talep ediyordu. İngiltere, Permanent Zamindari Settlement ile eski Hint-Türk imparatorluğu'nun soylu sınıfının yerine bir tür "gentry" koymaya çalıştı; Ryotvvari Settlement ile de köylüleri, ektikleri toprağın tek sahibi yapmak, yani geleneksel toplumsal yapıları değiştirmek istedi.

Genel olarak, ingilizler’in XIX. yy.’ın ilk yarısında aldıkları tüm önlemler, hint toplumunda kısmi dönüşümlere yol açtı. Sözgelimi misyonerlere etkinliklerini Hindistan'da sürdürme yasağının kaldırılması (1833), aynı tarihe doğru İngiliz eğitim sisteminin ülkeye girmesi, ilk olarak “hindu rönesansı”yla ortaya çıkan bir ingiliz-hint kültürünün doğmasına yol açtı, ingilizler, toplumsal reformlar yapmaya çalıştılar (sözgelimi 1829'da, dul kadınların intihar etmelerinin yasaklanması), iktisadi alanda da, Şirket’in ticaret tekelinin kaldırılması Hindistan’ı dışarıya (yani İngiltere'ye) bağımlı hale getirdi. Ama bu önlem aynı zamanda hint kapitalizminin doğmasına yol açtı.

"isyan"


Dalhousie'nin yaptıkları, XIX. yy.’ın ilk yarısında İngiltere'nin Hindistan’a zorla kabul ettirdiği büyük değişiklikleri oldukça iyi özetlemektedir: demiryolu ağıyla telgraf ve tekbiçimli bir posta şebekesinin kurulmasıyla ortaya çıkan teknik değişiklikler; doğrudan vârisin olmaması durumunda bir krallığın, metbusuna, bu durumda Şirket'e bağlanmasını öngören “boşluk” (lapse) öğretisinin uygulanmasından doğan siyasal değişiklikler. Evlat edinme yoluyla miras hakkını tanıyan hindu ve müslüman yasalarıyla çelişen bu öğreti, Dalhousie'ye savaş yapmadan ilhak etme ve çok büyük tasarrufta bulunma olanağı verdi, çünkü aynı ilke ödeneklere de uygulanıyordu.

Bu emperyalist siyaset, 1856'da Audh' un ilhakıyla doruk noktasına ulaştı: bölge, hükümdarın vârisi olmadığı için değil, kötü yönetildiği bahanesiyle ilhak edilmişti. Audh, aslında Hindistan'ın en zengin bölgelerinden biriydi. Sözkonusu ilhak bir hataydı ve buna Hindistan genel valisi ve ilk kral temsilcisi lord Canning'in (1856-1862) yaptığı başka hatalar eklendi.

9 mayıs 1857’de Mirut'da (Delhi'nin yaklaşık 50 km kuzeyinde), ingilizler'in "isyan" dedikleri, ama gerçekte askerlerin basit bir başkaldırısını aşan, ortak yönetimden ve ideallerden yoksun olduğu için de ülke çapında bir başkaldırıya dönüşemeyen bir ayaklanma patlak verdi. Bu hiç kuşkusuz, bazı kesimleri yabancı bir gücün sömürüsüne ve şiddetli baskılarına tahammül edemeyen "umutsuz bir düzenin son çırpınışı”ydı. 1857 yazında ingilizler'in Ganj vadisinin orta kesiminin denetimini yitirmelerine yol açan bu ayaklanma, hızla ve çoğu kez acımasız bir şekilde bastırıldı. "İsyan" (ya da sipahi ayaklanması) çeşitli sonuçlar doğurdu. O tarihten itibaren iki toplum arasında bir güvensizlik duvarı oluştu; kendini eğitici ve uygarlaştırıcı sanan İngiltere, dini ve göreneklere ilişkin alanlarda bir daha yasa ve kural koymaya girişmedi. XX. yy.'da Hindistan'daki gelişmeleri, daha çok, hem öncü, hem ortak, hem de rakip durumundaki sömürgeci gücün ülkeye yükleyeceği iktisadi rol ve Hintlilerin kendi kimliklerinin bilincine varması belirleyecektir.

sömürge Hindistanı


Hindistan hükümeti.


Bu fetih ye ilhak politikasının sonucunda doğan İngiliz Hindistan’ı zamanla, doğrudan İngiliz yönetimindeki bölgeler ve dolaylı yönetim rejimine bağlı, prenslerin idaresindeki özerk, ama gerçekte bağımsız olmayan bölgeler (XX. yy.'ın başında 600’den çok) olmak üzere, bünyesinde iki tip bölge barındıran çok geniş bir imparatorluğa dönüştü.

imparatorluk, İngiliz hükümetince atanan ve Hindistan’dan sorumlu bakana (Londra hükümetinin üyesi) bağlı bir kral temsilcisi (1858'den itibaren genel valinin yerini aldı) tarafından Kalküta'dan (1911'den sonra Delhi’den) yönetiliyordu. Kral temsilcisine, önceleri Londra tarafından atanan ve sadece bir danışma mercii olan altı üyeli bir Yürütme konseyi yardımcı oluyordu. Yasama konseyi, Yürütme konseyi’nin üyeleri ile kral temsilcisinin kendisinin atadığı on altı üyeden oluşuyordu. Konseylerin yardımcı olduğu eyalet valileri, kendilerini atayan kral temsilcisinin delegesi olmaktan öteye geçmedikleri için imparatorluk yönetimi tam anlamıyla merkeziyetçiydi. Bu otoriter merkeziyetçilik işlerin çok yavaş yürümesine yol açarak zaman içinde dar ve tutucu bir bürokratik mekanizmaya dönüştü.

Günlük idari işlerden hemen hemen bütünüyle bölge tahsildarı sorumluydu; önceleri halkla doğrudan ilişkide olan ve her işe koşan bu tahsildar hem yürütme hem yargıyla ilgili sorumluluklar taşıyordu. Daha sonraları, sorumlulukları durmadan artınca tahsildar, yerli bir yönetimin başında denetleme görevi yapan bir bürokrat haline geldi.
İngiliz yöneticiler, İCS’den (indian Civil Service) geliyordu; giriş sınavı 1922'ye dek İngiltere’de yapıldığı için Hintliler’ in uzun süre giremedikleri İCS, kuruma egemen olan Victoria zihniyetiyle ün yapmış ve bu nedenle de çağdışı kalmış, kendisini yenileyememişti. Milliyetçiliğin yükselmesi ve dünyayı sarsan büyük olayların (iki dünya savaşı, 1929 bunalımı) zorlamasıyla başlatılan girişimler her zaman Londra’dan geldi ve sömürge görevlilerinin tutuculuğuyla karşılaştı.

Hindistan'da kırsal kesim


ingilizler'in imparatorluk kurdukları Hindistan, birbirinden kopuk köylerden (1901 'de 730 000) oluşan kırsal bir ülkeydi (kent nüfusunun oranı 1901’de yüzde 10, 1941’de de ancak yüzde 13'tü); köyleı; çok uzun bir geçmişin miras bıraktığı toplumsal yapılarıyla neredeyse kendi kendilerine yetiyorlardı. Köy toplumu hiyerarşik kastlara bölünmüştü ve bu yapı, kırsal yaşamın tüm özelliklerini belirliyordu. Hindistan’ın tümündeki kastların sayılamayacak kadar çok olmasına karşın, iktisadi bakımdan aynı köy içinde üç grup tanımlanabilir. Hiyerarşinin tepesindeki egemen kast, işleme zorunluluğunda olmaksızın toprak üzerindeki hakların büyük bölümüne sahipti. Onun altında ve büyük ölçüde ona bağlı olan küçük toprak sahipleri, işleticiler ve köy zanaatkârları yer alıyordu; bu düzeydeki işletmeler asgari geçimi ancak sağlayabilecek, bazen buna yetmeyecek kadar küçüktü. En altta da, en yoksullar ve en çok aşağılananlar, topraksız köylüler ve pis işlerde çalışan kastlar, genellikle dokunulmazlar bulunuyordu. Özgür olmayan, borçlarından kurtulma olanağı bulunmaksızın borçlanan köylüler, bu proletarya içinde yer alıyordu.

ingilizler'in ülkeye getirdikleri bir dizi yenilik, tarımsal yapılarda doğrudan ya da dolaylı olarak değişikliğe yol açtı. Her şeyden önce, toprağa ilişkin yeni sistemler (1793’ten sonra), mülkiyet hakkını getirerek toprak üzerindeki geleneksel hakların tümüyle değişmesine ve böylece köy ekonomisinin dengesinin bozulmasına neden oldu. Daha sonra, sanayi bitkilerinin yetiştirilmesi ve tarım ekonomisinin hızla ticarete açılması, mülkiyet hakkının getirilmesiyle birlikte toprakların az sayıda insanın elinde toplanması, tarımsal üretimin dengesini bozmaya ve dünya piyasalarındaki hareketlere bağlı kılmaya başladı. Nihayet, toplumda dengesizliğe yol açan etkenlere 1921'den sonra nüfus etkeni de eklendi. Gerçekten de bu tarihten başlayarak ölüm oranı sürekli bir şekilde düşerken (1921'den önce binde 40-50'yken 1941'de binde 31,2), doğum oranı binde 45 civarında kaldı.

Sömürge döneminde sanayi.


Hint ekonomisinin kapitalist tipteki modern kesimi, öncelikle, yatırım ve işyeri kurma tekeline sahip İngiliz iş adamlarının elindeydi. Bu tekel, yönetimde vekillik sistemiyle (managing agency system) yürütülüyordu. Hindistan koşullarını bilmeyen Londra şirketleri, sermayelerinin yönetimini, uzun süredir Hindistan'a yerleşmiş eski firmalara bırakıyorlardı. iktisadi gücü birkaç kişinin elinde toplayarak ele geçiren bu acentalar, 1920’li yıllara dek serpildiler. Daha sonra, İngiliz modelini örnek alan ve belli toplulukların (öncelikle, geçen yüzyılda, pamuk ve haşhaş ticaretinde aracılık eden [kompradorlar] parsiler) yarattığı yerli kapitalizm gelişmeye başladı. Bu gelişme, özellikle hint sanayisinin bazı mallarda gümrükle korunması, İngiltere'de sanayinin 1930’lu yıllarda karşılaştığı güçlükler ve hint milliyetçiliğinin elde ettiği başarılar sayesinde gerçekleşti, iki dünya savaşı sırasında Hindistan’ın savaşın uzağında kalması ve İngiltere’nin daha çok mal satın-almak istemesi hint sanayisinin gelişmesini hızlandırdı.

Bununla birlikte, bağımsızlığını kazandığı sırada Hindistan sanayisinin durumu ülkenin gereksinmelerini karşılamaktan çok uzaktı. Bunun başlıca nedeni, hint sanayisinin uzun süre sömürge sanayisi olarak kalması, yani dengeli gelişmeden yoksun olmasıydı. Sadece bazı sektörler gelişmişti: çay imalatı, Batı Hindistan’da pamuk, Bengal'de kenevir sanayisi, Bihar ve Orissa’da kömür işletmeleri; buna karşılık, hükümetin yardım etmediği, üstelik sınırları İngiliz mallarına açtığı bir ortamda temel sanayileri gelişemedi. Bu siyasetin doğurduğu sonuçlardan biri, dağınık ve ilkel geniş bir sektörün varlığını uzun süre sürdürmesiydi. Limanların çevresinde yoğunlaşan sömürge sanayisinin de ülkenin geri kalan kesiminin gelişimi üzerinde hiçbir katkısı olmadı.

Kaynak: Büyük Larousse


Safi 12 Ağustos 2016 23:15

1 ek

bağımsızlığın kazanılması


XIX. yy.'ın ikinci yarısında Hindistan’da milliyetçi bir hareket doğdu. Hareket önce, İngiliz eğitiminden yararlanabilen en üst kastlarda ortaya çıktı. Başlangıçta, İngiliz liberal geleneğinden etkilenmekle birlikte, bu hareket daha başından Hindistan’a özgüydü. Bu aydın kesim (başlangıçta büyük bölümü bengalliydi) kendi öz geleneğini reddetmedi. Hareket genişleyip çeşitli bölgelerde geliştikçe hindu niteliği öylesine pekişti ki yüzyılın sonunda, bazıları daha radikal, hatta yabancı düşmanı eğilimler ortaya çıktı. Ama milliyetçi hareket bölünmedi. 1885'te kurulan ve oturumlarını her yıl başka bir kentte toplayan Kongre partisi, hareketi parçalanmaktan kurtardı ve hareketin başına geçti.
Milliyetçi hareketin hepsi liberal olan kurucular kuşağı, yerini 1900’e doğru Maharaştra'da dinsel kökenli bir yabancı düşmanlığından yararlanan B. G. Tilak’ın temsil ettiği daha radikal bir kuşağa bıraktı.
Alıntıdaki Ek 53910

Bengal'in, 1898-1905 arasında kral temsilciliği yapan lord Curzon tarafından paylaştırılması milliyetçi kamuoyu için bardağı taşıran damla oldu. Bengal'de terör eylemleri başladı. Kongre partisi içinde ılımlılar ve aşırılar çatıştılar. Ilımlılar üstünlük sağladılar ve Kongre partisi, birkaç yıl siyasal bakımdan hiçbir varlık gösteremedi; buna karşın aşırılar partiyi terk etmediler. Öte yandan ilk kez, İngiltere’den ithal edilen malları boykot etme düşüncesi (svadeşi hareketi) doğdu. Böylece milliyetçi hareket ilk kez kitleleri harekete geçirme sorunuyla karşılaştı. Bengal'in paylaşılmasının doğurduğu başka bir sonuç da müslümanların üçüncü güç olarak ortaya çıkmasıydı. Müslüman birliği, aralık 1906’da Dakka'da, daha çok hindu milliyetçi akımları dengelemek üzere kuruldu.
Lord Minto (1905-1910), karışıklığı bastırdı; sonra liberal bakan Morley'in 1909’da Hindistan sömürge yönetimi için hazırladığı yasayla, kral temsilcisine bağlı Yürütme konseyi'nde ve özellikle eyalet yasama konseylerinde yerlilerin de seçilerek temsil edilmesi mümkün oldu. Lord Hardinge (1910-1916), Bengal’i 1911'de birleştirdi, ama başkenti Delhi'ye nakletti.

Birkaç yıl aradan sonra milliyetçi hareket, Birinci Dünya savaşı sırasında, hapisten çıkan Tilak ve 1893’ten beri Hindistan’da Teozofi derneği için çalışan Annie Besant'ın yönetiminde yeniden güçlendi. Annie'nin çabaları sayesinde Tilak ve radikaller Kongre partisi'ne kabul edildiler (1915), ama ılımlılar 1916'da Panhint Özerklik birliği’ni kuran Annie Besant'ın özerklik için eylem programını benimsemediler; bu arada Tilak da Hint Özerklik birliği'ni kurdu. Bu birliklerin eylemlerine karşı girişilen baskılar, radikallerle ılımlıları birbirine yaklaştırdı. Ayrıca, padişahı aynı zamanda halife olan Osmanlı devletinin Almanya’nın yanında savaşa girmesi, müslümanlarla hinduların ingilizler’e karşı birleşmesini sağladı (Luknov paktı, 1916).

Ama kaçınılmaz gibi görünen çatışma, Montagu beyannamesi (1917), ardından da Montagu-Chelmsford raporuyla (1918) durduruldu; bu rapor Hindistan’ın yönetiminde hükümet sorumluluklarının paylaşılması (“dyarchy”) ilkesini getirirken bazı iller, büyük ölçüde genişletildi ve üyelerinin çoğu seçimle iş başına gelen eyalet yürütme konseylerine bırakıldı. A. Be- sant, Kongre partisi içindeki belirsiz konumu nedeniyle ılımlıların ve radikallerin desteğini yitirdi. Tilak ise İngiltere'ye gitti.

M. K. Gandhi böyle bir ortamda ortaya çıktı.


Siyasal eylemi manevi bir anlayışla ele alan Gandhi (özerklik önce kendine hâkim olmak demektir, siyasal özerklik ikinci planda kalır) tek başına harekete geçti ve önceleri sınırlı (1917-18) üç satyagraha' ya (hakikatin üstünlüğünü sağlamak için şiddete başvurmayan, örnek ve cesur eylemler) girişti; elde ettiği başarılar üzerine 6 nisan 1919'da, oruç ve dualarla desteklenen bir genel grev niteliğinde ulusal bir satyagraha başlattı. Gandhi terörizme karşı savaş zamanı yöntemlerini kullanan Rowlatt yasalarıyla mücadele etti. Ama şiddetin büyük boyutlara ulaşması üzerine (Amritsar’da Caliyanvalabagh katliamları, 13 nisan) Gandhi eylemini askıya almak zorunda kaldı.

Gandhi'nin siyasal eyleminin ikinci evresi 1920-1922 arasını kapsar; Gandhi, şiddet eylemlerinin artması üzerine şubat 1922'de bir kez daha eylemini askıya almak zorunda kaldı. Ama satyagrahalartyla halkın büyük sevgisini kazandığı için de milliyetçi hareketin başına geçti ve tüm Hindistan'ı kapsayan eylem programı toplumsal bir itaatsizliğe dönüştü. Milliyetçi hareket, onun sayesinde ülke çapında bir kitle hareketi haline geldi. Buna bağlı olarak Kongre partisi'nde de Nagpur oturumu sırasında (1920) yapısal bir değişikliğe gidildi. Baskılar devam ediyordu. Mart 1922'de tutuklanan Gandhi altı yıl hapis cezasına çarptırıldı.
1922-1927 arasında kitleler eylemden uzaklaşırken, halifeliğin kaldırılmasından (1924) sonra varlık nedeni kalmayan müslüman-hindu birliği, giderek şiddetlenen bir karşıtlığa dönüştü. Kongre partisi ise, iç bölünmeler nedeniyle kıpırdayamaz hale geldi. Ocak 1924'te serbest bırakılan Gandhi, kitlelerin siyasal ve manevi eğitimiyle uğraşmak amacıyla bu mücadelelerin dışında kaldı. 1929’a dek tüm Hindistan'ı dolaştı.

Tam bağımsızlık isteyen ve Kongre partisi'ni tehlikeye sokan C. Nehru ve S. C. Bose’un yönetimindeki genç bir radikaller kuşağının talepleri Gandhi’nin yeniden etkin bir siyasal rol oynamasına yol açtı.

1 ocak 1930'da ülkesi için talep ettiği dominyon statüsünü elde edemeyen Gandhi bu kez ikinci bir toplumsal itaatsizlik kampanyasını başlattı. Hükümetin tuz üzerindeki tekelini protesto etmek üzere 6 nisanda ünlü denize yürüyüş eylemine girişti. Şiddet, ardından da baskı her yerde patlak verdi. Anayasa reformu için yapılan ve İkincisine Gandhi’nin de katıldığı iki yuvarlak masa konferansı (kasım 1930 ve eylül-aralık 1931) hiçbir sonuç getirmedi.

itaatsizlik hareketi bir kez daha dağıldı, ama bağımsızlık düşüncesi iyice belirginleşti ve siyasal güçler radikalleşti. Bunun üzerine müslümanlar kendileri için ayrı bir devlet istediler (Pakistan adı 1933'te ortaya atıldı). Buna karşılık İngiltere tek başına, Anayasada reform yaptı. 1935 tarihli Government of india Act "dyarchy" sistemine son verdi, eyaletlere gerçek bir özerklik tanıdı, oy hakkını genişletti (çeşitli toplumlar için milletvekilliği kontenjanı ilkesi o tarihte uygulamaya kondu). Kongre partisi 1937 seçimlerine katıldı ve on bir eyaletten yedisinde hükümet kurdu ve başarısının verdiği güçle Cinnah’ın koalisyon hükümetleri kurma önerisini reddetti: müslüman ayrılıkçılık o tarihten itibaren geriye döndürülemez bir biçim aldı.

Hintli milliyetçiler, ikinci Dünya savaşı'n- dan yararlanarak ülkelerini bağımsızlığa kavuşturmaya çalıştılar. İngiltere, çeşitli nedenlerle bu sorunu erteledi. Bunun üzerine Gandhi, "Quit india" "Hindistan'ı terk edin" sloganıyla ayaklanma çağrısında bulundu (1942).
Ayaklanma, kısa sürede ve sert biçimde bastırıldı, ama, savaş sona erdiğinde bağımsızlık konusu artık birkaç ay içinde çözülecek hale gelmişti.
İngiltere, Hindistan’ın bölünmesini önlemek için, Attlee misyonunun önerilerini sunarak (mayıs 1946) son bir girişimde bulundu, ama Nehru’nun açıklaması (temmuz) bu umutları suya düşürdü. Bölünmeyi önlemek artık mümkün değildi; "komün hareketi”nin yayılması karşısında kral temsilcisi lord Wavell (1943-1947) Kongre partisi'ni Nehru’nun başkanlığında geçici bir hükümet kurmakla görevlendirdi (eylül). 1945 seçimleri sonucunda oluşan Kurucu Meclis aralıkta toplandı. Her iki organın da müslümanlar tarafından işleyemez hale getirilmesi üzerine Attlee, yetkilerin devrini en kısa sürede gerçekleştirmek için lord Mountbatten’ı gönderdi. Bağımsızlık 15 ağustos 1947'de ilan edildi. 14 ağustos'ta Cinnah, Pakistan dominyonunun genel valisi oldu. Gandhi, önce Kalküta’da, sonra Delhi’de dini barışı sağlamayı başardı. Pencab’daysa, tersine, acımasız bir iç savaş patlak verdi. 20 ocak 1948'de Gandhi öldürüldü.

bağımsızlıktan sonra


Bağımsızlığını kazanan Hindistan'ın önündeki sorunlar çok geniş kapsamlıydı. Bu yöndeki çalışmalar 1950'ye dek Nehru ve serdar Patel, daha sonra 1964'te ölümüne dek hem Kongre partisi’nin hem de hükümetin başında bulunan Nehru tarafından tek başına yürütüldü. Ülkenin inşası Anayasa'nın ilanı (ocak 1950) ve genel oyla ilk parlamentonun seçilmesiyle (1952) başladı; seçimler Kongre partisi’nin üstünlüğüyle sonuçlandı. Demokrasi, laiklik, kast sisteminin ve paryalığın kaldırılması bu anayasanın üç temel ilkesiydi. Cumhuriyet kurumlan, büyük bölümüyle 1935 tarihli Government of İndia Act esas alınarak kuruldu. 554 prensliğin ulusal devletle bütünleşmesi Patel’in eseridir; en büyük güçlüğü Cammu ve Keşmir çıkardı. Bu devletlerin hint birliğine bağlanmalarından sonra uzun bir siyasal ve idari bütünleşme süreci başladı. Sözkonusu süreç, Hindistan'ı dil farklılıklarına göre 14 eyalete ve doğrudan yönetilen altı bölgeye ayıran 1956 tarihli States Reorganization Acf'la tamamlandı. Ama çeşitli baskılar sonucunda başka eyaletler de kuruldu. O zamandan beri Hint Birliği, 22 eyalet ve doğrudan yönetilen 9 bölgeden oluşmaktadır.

Nehru zamanında Hindistan önceleri etkin ve özgün bir dış siyaset izledi, ilk kez 1954’te Tibet'le ilgili Çin-Hindistan antlaşması sırasında açıklanan barış içinde bir arada yaşama siyaseti, soğuk savaş döneminde amerikan ve sovyet bloklarının nüfuz alanları karşısında bir barış ve yansızlık bölgesi oluşturmaya çalışan “bağlantısızlık” öğretisini getirdi. Nehru' nun görüşleri, bağımsızlığını yeni kazanmış bazı Asya ve Afrika ülkelerince benimsendi. Daha sonra, 1960’lı yıllarda Hindistan, komşularıyla ortaya çıkan gerginlikler ve patlak veren çatışmalar nedeniyle dış siyasette geri çekilmek ve daha yararcı bir tutum içine girmek zorunda kaldı. 1962’de, Assam ve Ladak sınırlarında Çin ile Hindistan arasında bir sınır savaşı çıktı; savaş, 1959’da Tibet'in Çin tarafından istila edilmesi üzerine patlak vermişti. Hindistan yenildi, ama saldırgan olmakla suçlanan Çin, Ladak dışında, 1959 kasımındaki mevzilerine çekildi. Bu bozgun, Nehru için onur kırıcıydı. Himalaya sınırı Bhutan'a ve 1949’da Hindistan tarafından işgal edilen, 1950’de de bir antlaşmayla himaye altına alınan Sıkkım’a yardım ve uzman sağlayan ve ayrıca yansız bir ülke durumundaki Nepal'! iktisadi egemenliği altına alan Hindistan için bir huzursuzluk kaynağı olmaya devam etti. Bağımsızlıktan sonra Pakistan ile Hindistan arasındaki ikinci çatışma 1965’te, Lal Bahadur Şastri’nin Nehru’nun yerine başbakan olduğu sırada patlak verdi. 10 ocak 1966 tarihli Taşkent antlaşması, iki komşu arasında statükoyu yeniden kurdu.

Sosyalist olan Nehru'nun iktisadi ve toplumsal siyaseti temkinliydi. Oysa, 1955-56’daki sola kayma eğilimine karşın, karma, katı olmayan planlı bir iktisat siyaseti izlendi. Nehru'nun kızı indira Gandhi de bu siyaseti devam ettirdi. Çalışmalar önceleri altyapının oluşturulması konusunda yoğunlaştırıldı ve Hindistan, bu alanilerlemeler kaydetti. Buna karşılık, 1952’de ülke çapında bir kalkınma siyasetiyle başlatılan, 1956'da “demokratik bir yerinden yönetme" uygulaması, yani kalkınma için yerel yönetim sistemiyle (Pancayati Rac) sürdürülen tarım reformu, başlangıçta sadece zengin köylülerin işine yaradı. Yalnızca geçmişin en çarpıcı mirası olan büyük aracılar yıkıma uğradı, ama küçük köylüler için kredi olanaklarını geliştirmeye ve toprağı işleyenleri himaye etmeye yönelik önlemler umulan sonucu vermedi.

1966'dan sonra Hindistan


İç siyaset.


1959’dan beri Kongre partisi başkanı olan indiraGandhi, ocak 1966’da Lal Bahadur Şastri’nin yerine başbakan oldu. Sosyalist ve bağlantısız bir siyaset izledi, ama içte çeşitli topluluklar ve dil gruplarından gelen özerklik isteklerinin yanı sıra, iktisadi güçlüklerle baş etmek zorunda kaldı. Ağustos 1969'da, kendi siyasetini destekleyen Varahagiri Venkata Giri’nin cumhurbaşkanı seçilmesini sağladı, aralık 1970’te de Halk meclisi'ni dağıtarak Kongre partisi'nin yeni bir zaferiyle sonuçlanan (515 sandalyeden 350'si) genel seçimleri düzenledi. Mart 1972’de yerel meclis seçimleriyle pekişen bu başarıdan aldığı güçle indira Gandhi, o tarihe dek eski prenslere tanınan ayrıcalıkların kaldırılmasına ilişkin Anayasa değişikliğinin onaylanmasıyla iktidarını sağlamlaştırdı.

Bununla birlikte toplumsal huzursuzluk arttı. 1974’te GuceraLta, sonra Bihar’da hayat pahalılığına ve Kongre partisi'nden parlamenterlerin suiistimallerine karşı ayaklanmalar patlak verdi. Gucerat, iki yıl kuraklığa maruz kalmış ve enflasyon yılda yüzde 30’a çıkmıştı. Gucerat, şubat 1974 te doğrudan yönetime dahil edildi. Cayprakaş Narayan, nisanda, “topyekûn devrim" önerisiyle “demokrasiyi kurtarma" hareketini başlattı. Morarci Desai'nin onunla birleşmesi sonucunda daha sonra Canata Party adını alan Canata Morça ("Halk Cephesi") kuruldu. 1975’te sağcılar, maocular ve sol sosyalistler de bu cepheye katıldılar.

Mayıs 1974’te demiryollarında ülke çapında grevler patlak verdi; ocak 1975’te bakan Lalit Naragan Mişra, Bihar'da Samastipur garında öldürüldü. Siyasal tırmanma, başkan Acit Nath Ray'e karşı Delhi'de düzenlenen bir suikastla devam etti. Haziranda Allahâbad Yüksek mahkemesi üyesi yargıç Cag Mohan Lal Sinha, indira Gandhi’yi, 1971 kampanyası sırasında seçimlere hile karıştırmakla suçladı. Çok geçmeden, Canata Morça, cumhurbaşkanını istifaya davet eden bir gösteri düzenledi ve ona karşı şiddetli bir kampanya başlattı, indira Gandhi sovyet yanlısı komünistler dışında tüm siyasi liderleri tutuklatarak karşı saldırıya geçti. Olağanüstü durum ilan edildi. Binlerce kişi hapsedildi. Başbakan 1 temmuzda, öbür önlemlerin yanı sıra tarım reformu bonded labour'ın (köylülerin [çoğu kez yaşam boyu] borçlanmasıyla oluşan kölelik) kaldırılması, vergi kaçakçılığının ve suiistimallerin bastırılması vaatlerini içeren programını açıkladı.

Bu yöndeki uygulamaların doğurduğu bazı olumlu sonuçlar kendini duyurmakta gecikmedi: karaborsa azaldı, fiyatlar düştü. O tarihlerde elverişli olan iklim koşulları (1975’te iyi bir mahsûl alındı), enflasyona karşı etkili bir mücadele yürütülmesini sağladı. Bunu izleyen aylarda, olağanüstü durumu zaman içinde genişletmeye ve başbakanı mahkemelerin yargılama yetkisi dışında bırakmaya yönelik yasama önlemleri alındı. Böylece tüm Hindistan indira Gandhi yandaşları tarafından yönetilmeye başlandı. Basına katı bir sansür uygulandı.

indira Gandhi, ocak 1977’de, yeni bir meşruluk kazanmak amacıyla mart ayında erken seçimlere gitmeyi kararlaştırdı. Bu nedenle Morarci Desai'yi serbest bıraktı (19 ocak) [Narayan, verilen söz üzerine kasım 1975’te serbest bırakılmıştı], Lok Sabha'yı dağıttı ve özgür bir seçim kampanyası için gerekli özgürlükleri yeniden sağladı. Zaman yitirmeden ayın 20’sinde kurulan Canata Party’nin başına, Morarci Desai’nin yönettiği ulusal bir komite geçti. Kampanya kısa sürdü; eski paryaların siyasal lideri Cagcivan Ram’ın İndira Gandhi'yi terk ederek Demokrasi için kongre partisi’ni kurması üzerine, Hindistan tarihinde ilk kez Kongre partisi’nin düşme olasılığı belirdi. Bu ayrılmayı, çok geçmeden başkaları izledi. Muhalefet gücünü korudu ve görülmemiş bir biçimde, Delhi müftüsü müslümanları muhalefete oy vermeye çağırdı. Böylece Canata, Lok Sabha’da 542 sandalye kazandı. Morarci Desai, mart 1977’de başbakan oldu.

Önceleri iyimser bir hava egemendi ve iktidardaki koalisyon durumunu korudu. Ama ertesi yıldan itibaren iyimserliğin yerini düş kırıklığı aldı; bunun nedeni Canata'nın olumlu bir platform oluşturamama- sıydı, oysa indira Gandhi halk tarafından hâlâ seviliyordu. 1978 yılında toplumsal gerginlikler yeniden ortaya çıktı; dini topluluklar arasında isyanlar patlak verdi; grevler çoğaldı. 15 temmuz 1979’da Morarci Desai'nin istifası ve bunu izleyen mücadeleler bir siyasal bunalıma yol açtı. Çaran Singh, ocak 1980’de yapılması öngörülen seçimlere dek geçici olarak Desai’nin yerini aldı. Bu seçimler, indira Gandhi yanlısı ayrılıkçıların oluşturduğu Kongre ’T' in büyük zaferiyle sonuçlandı; bu parti, oyların yüzde 43’ünü alarak Meclis üyeliklerinin üçte ikisini kazandı, indira Gandhi yeniden başbakan oldu ve aynı zamanda savunma bakanlığını da üstlendi. Şubat 1980’de yeni hükümet muhalefet partilerinin iktidarda olduğu dokuz eyalette meclislerin dağıtılmasını kararlaştırdı; 22 eylülde, bazı eyaletleri, özellikle Assam’ı saran sürekli karışıklıklar ve Hindu lar’la müslümanlar arasındaki çatışmalarla mücadele etmek üzere olağanüstü yetkilerle donandı. Bununla birlikte iktisadi ve toplumsal durum, yavaş yavaş düzeldi. Sihler, Halistan adıyla Pencab’da bağımsız bir devlet kurmak amacıyla eylemlerini yoğunlaştırdılar. Hindular’la aralarında yer yer çatışmalar çıktı. Pencab’da olağanüstü durum (President's Rule) ilan edildi (ekim 1983). Ordu birlikleri Sihler’ in direniş merkezleri olarak belirlenen tapınakları sardı. Amritsar’daki en önemli kutsal merkezleri olan Altın Tapınak, askeri birliklerin saldırısına uğradı, sih militanlar tutuklandı.

Kutsal tapınaklarının saldırıya uğraması, Sihler'i daha sert eylemlere itti. Hindular'a saldırılar, toplu öldürmeler arttı. Başbakan indira Gandhi, muhafız birliğinde görevli iki sih asker tarafından öldürüldü (31 ekim 1984). Kongre partisi, oğlu Raciv Gandhi’yi başbakanlığa seçti. Aralık 1984’te yapılan seçimlerde Kongre partisi, o güne dek kazandığı en çok oyla (% 49), iktidarını sürdürdü. Temmuz 1987’de yapılan cumhurbaşkanlığı seçimini Kongre partisi’nin adayı Ramas Vami Venkataraman kazandı. Başbakan R, Gandhi aynı yıl Sri Lanka ile bir anlaşma yaparak Sri Lanka’daki ayrılıkçı Tamil gerillalarına yapılan yardımı kesti. Ertesi yıl Çin'i ve Pakistan’ı ziyaret ederek bölgede siyasal yumuşamanın ilk adımını attı. 1989 genel seçimlerinde Kongre partisi parlamentoda çoğunluğu kaybetti. R. Gandhi istifa etti. Muhalefet lideri Vishvanath Pratap Singh başbakan oldu. Bu hükümet döneminde (1989- 1990) siyasal istikrarsızlık giderek arttı. Sri Lanka'daki “Hint barış gücü" (6 000 asker) 1990’da tamamen geri çekildi. Siyasi istikrarsızlığa bir de iktisadi bunalım eklenince V. P. Singh istifa etti, yerini Çandra Şekhar’a bıraktı (kasım 1990). Erken seçim için karar alındı. Haziran 1991 de yapılacak seçimler için geziye çıkan R. Gandhi, Madras'ta bir suikastta öldürüldü (mayıs 1991). Seçimlerde çoğunluğu Kongre partisi kazandı. Partinin yeni başkanı P. V. Narasimha Rao’yu hükümeti kurmakla görevlendirdi.

Öteden beri bağnaz cemaatlar arasında zaman zaman kıyımlara sahne olan ülkede, Sihlerin ve Hinduların bir türlü dinmeyen taşkınlıklarına yenileri eklendi. Sih militanları Pencap’da suçsuz insanları kurşunladılar, 1990’dan beri yeri ve yıkımı tartışma konusu olan Ayotha camisi, 1992 aralığında Hinduların saldırısına uğradı (Ayotha, Delhi’nin 550 km güneydoğusundaki Faizabad kenti [Uttar- Pradeş] yakınlarında küçük bir şehirdir ve Hinduların yedi kutsal kentinden biridir). Hindular, yerine bir Rama tapınağı yapmak üzere camiyi yıktılar. Hükümet, tapınak cami dışında bir yere yapılsın, cami de yeniden inşa edilsin diye karar verdi. Bunun üzerine çıkan çatışmalarda bir ay içinde yaklaşık üç yüz kişi yaşamını yitirdi (aralık 1992 - ocak 1993).

Kaynak: Büyük Larousse


Safi 12 Ağustos 2016 23:20

1 ek

Dış siyaset.


Hindistan, bağımsızlığından vazgeçmeden büyük devletlerle anlaşmalar yaparak bağlantısız ülke statüsünü bozmamaya çalıştı. SSCB'yle imzalanan bir bilimsel işbirliği antlaşması (şubat 1968), 9 ağustos t971'de Yeni Delhi'de bir barış ve saldırmazlık antlaşmasının imzalanmasıyla pekiştirildi. Çin-hint ilişkilerinde gerginlik devam ediyordu: Çin hükümetinin, bazı maocu (naksalitler) ve özerklikçi (mizo ya da naga isyancıları) hareketleri teşvik ettiğinden kuşkulanıldı; buna karşın kasım 1972'de hint hükümeti, Çin' in Tibet üzerindeki egemenliğini tanıdı.
Alıntıdaki Ek 53911

Mart 1971’de Doğu Pakistan, Bangladeş adıyla bağımsızlığını ilan etti ve Hindistan parlamentosu'nun iki meclisi, bildiriler yayımlayarak bu yeni devleti desteklediklerini açıkladılar. Hindistan, bengalli mültecilere kapılarını açtı, ordusunu seferber etti ve hava sahasını Pakistan uçaklarına kapattı. 3 aralıkta Pakistan, Hindistan’a savaş açtı. 6 aralıkta Hindistan Bangladeş Cumhuriyeti’ni tanıdı. Savaş, ayın 16’sında pakistanlı general Niyazi’nin teslim olmasıyla sona erdi. 10 milyon bengalli mülteci, sonraki üç ay içinde yurtlarına döndüler Hindistan, olanakları bakımından Asya kıtasının en büyük gücü haline geldi: Bangladeş ile iktisadi bir antlaşma (ocak 1972) ve bir barış antlaşması (mart 1972) imzaladı. Ayrıca indira Gandhi’nin Simla'da Pakistan devlet başkanı Ali Bhutto ile görüşmesi (haziran 1972) Hindistan-Pakistan ihtilafının sona ermesini sağladı. Nisan 1974'te, Yeni Delhi’de yapılan iki anlaşma uyarınca bu iki ülke, yeniden normal ilişkiler (ilişkiler 1971’de kesilmişti) kurmayı kararlaştırdılar. Mayıs 1974'te Hindistan ilk yeraltı atom bombasını patlattı. Sıkkım, eylül 1974’te Hint Birliği'ne bağlı bir eyalet, nisan 1975'te de birliğin 22. eyaleti oldu. 1974 aralığının sonunda Yeni Delhi’de imzalanan Hindistan-Portekiz uzlaşma antlaşması'yla Hindistan'ın Goa, Daman ve Diu üzerindeki egemenliği tanındı ve Portekiz ile Hindistan arasında diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması sağlandı.

Hindistan, askeri ve sıyası güç olarak eski dostu SSCB’nin yerini alan Rusya ile ilişkilerini canlandırmaya özen gösterdi. Bu ilişkiler SSCB'nin dağılma sürecine girmesi üzerine 1989'dan itibaren durgunlaşmış». 27 şubat 1993'te Hindistan’ı ziyaret eden Rusya cumhurbaşkanı Bo- ris Yeltsin ile başbakan Narasimha Rao arasında bu amaçla görüşmeler yapıldı.

ASKERİ TARİH


Hint Cumhuriyeti silahlı kuvvetleri'nin tarihi, Dupleix’in 1730’da topladığı ve daha sonraları İngiliz Hindistan şirketi’ nin doğrudan hizmetine giren sipahi birliklerine kadar uzanır. 1857’deki sipahi ayaklanmasını bu birlikler (190 000 kişi) başlattı. Bunun üzerine, artık india Ol fice'e bağlı olan yeni bir ordu kuruldu. XIX. yy.'da bu ordu, beş kolorduya bölünmüş 220 000 kişiyle (73 000’i avrupa lı) bunlara eklenen yerli prenslere bağlı yaklaşık 400 000 kişiden oluşuyordu. Birinci Dünya savaşı sırasında, Fransa ve Ortadoğu’da savaşmak üzere Hindistan’da 770 000 kişi askere alındı (100 bini öldü); Hindistan savaş boyunca Fransa’da 2, Ortadoğu'da da 8 tümen bulundurdu. 1919’dan sonra büyük ölçüde değişikliğe uğratılan hint ordusunun 1939’daki gücü şöyleydi: düzenli ordu’nun (193 000 kişi) piyade sınıfında her 3 nıntli tabur için bir avrupalı tabur bulunuyordu ve düzenli ordu 4 piyade tümeni, 5 süvari tugayı ve 6 uçak filosundan kurulu bir savaş gücü oluşturuyordu; yedek ordu, yılda 64-80 saat arasında hizmet gören avrupalı gönüllülere (35 bin kişi) dayanıyordu; hint milisi, yılda 38 gün hizmet görüyordu (20 000 kişi); prenslerin orduları ve askeri polisi, hükümdarlar tarafından toplanıyor ve ingilizler’in denetimine bırakılıyordu. Bu çeşitli kuruluşlardan oluşan birlikler, ikinci Dünya savaşı’nda tüm cephelerde savaştı. imparatorluğun iki dominyona ayrılması (1947), silahlı kuvvetlerin bölünmesine yol açtı; bu kuvvetlerin üçte biri Pakistan’a (müslüman birlikler), üçte ikisi de Hindistan'a verilmişti.

Hindistan, Çin (1962) ve Pakistan (1965-1971) ile çıkan çatışmalardan sonra silahlı kuvvetlerini büyük ölçüde geliştirmek zorunda kaldı; aynı zamanda nükleer silah yapımına girişti (ilk hint atom bombası 16 mayıs 1974'te patlatıldı). 1981 savunma bütçesi, GSMH’nın yaklaşık yüzde 3,3'ü oranındaydı. Bu bütçe, gönüllülük esasına dayalı, İngiliz modeline göre örgütlenmiş, ama Hindistan’ın gün geçtikçe artan bir hızla kendi silah sanayisini geliştirmesine karşın hâlâ çoğu eski sovyet malzemesiyle donatılan önemli bir askeri kuvvet bulundurulmasına olanak vermektedir.
  • Kara kuvvetleri (t 100 000 kişi) 1989- 1990'da 2’si zırhlı 31 tümen, 5'i zırhlı ve 1 ’i paraşütçü 30 tugaydan oluşmaktadır. Bu birlikler, en eskileri rus T54/55 tipi olan 3 100 tankla donatılmıştır; bunlar yavaş yavaş İngiliz Vickers tankının kopyası olan hint yapımı Vicayanta tankıyla değiştirilmektedir.
  • Hava kuvvetlerinde (110 000 kişi), otuz filoya dağıtılmış 620 savaş uçağı görev yapmaktadır. Uçaklar rus (MİG 23). fransız (Mirage), amerikan (Hunter) ve İngiliz (Canberra) malıdır.
  • Deniz kuvvetleri (55 000 kişi), 2 uçak gemisi, bazıları hint yapımı 21 firkateyn, 5 destroyer ve 17 denizaltıdan oluşmaktadır; 35 uçaklık (İngiliz Sea Hawk ve fransız Alize) bir hava-deniz kuvvetine sahiptir.

KURUMLAR


Hindistan ya da Hint Birliği, anglosakson tipi parlamenter bir rejimle yönetilen federal bir devlettir. Yasama yetkisi iki meclise verilmiştir: doğrudan genel oyla ve tek turlu çoğunluk sistemine göre seçilen Halk meclisi (Lok Sabha), ve eyalet yasama meclislerince altı yıl için seçilen ve üçte biri iki yılda bir yenilenen Eyaletler konseyi (Racya Sabha).
Yürütme yetkisi, eyalet meclisleri ve Federal parlamento tarafından beş yıl için seçilen cumhurbaşkanı ile başkan yardımcısı, bir de cumhurbaşkanı tarafından seçilen ama aslında çoğunluk partisinin lideri olan ve iktidarı fiilen elinde bulunduran başbakandadır; başbakan ve Bakanlar kurulu Parlamento'ya karşı sorumludur.
Bir yüksek mahkeme, yasaların anayasaya uygunluğunu denetler. Eyaletlerin örgütlenmesi de parlamenter yapıdadır (bir vali, bir kabine, bir parlamento).

AİLLER


Hindistan’daki diller dört büyük aileye ayrılır: hint-ari, dravid, çin-tibet ve güney asya. Hint-ari dillerini nüfusun °/o 73,3'ü konuşur; dravid dillerini konuşanlar (başlıcaları, tamul, malayalam, kannara, telugu) nüfusun % 24,47'sini oluştururken, güney asya öbeği (munda dilleri), % 1,5 ve çin-tibet öbeği % 0,73 oranındadır. Böylece, 1 652 anadili ve çeşitli düzeylerde 67 öğretim dili saptanmıştır (1961 ve 1971 sayımları).

Hint-Türk imparatorluğu dönemi, hem kimi bölgesel dillerin edebiyat dilleri düzeyine gelmesini, hem de ortak bir büyük dilin, hindustani ya da hindi'nin oluşumunu kolaylaştırdı. XIII. yy.'dan başlayarak hint-ari ailesinin coğrafi alanı içinde önce sözlü, sonra da yazılı büyük bir edebiyat gelişti. Böylelikle bengali, maithili, avadhi, braj, racastani, marathi, birer edebiyat dili düzeyine geldi. Hindi, en parlak dönemini XVIII. yy'da Delhi ve Luknov'da yaşayan, fars esinli bir edebiyatı dile getirir ve urdu, kimi zaman da "rekhta” (karışık) adını alır. Arap harfleriyle yazılır.

Daha XIX. yy.’ın başında, İngiliz yönetimi köklü bir biçimde Bengal’e yerleşti, ingilizler’in, hindistan edebiyatlarıyla ilişkisi önce bengali, sanskritçe ve hindustani aracılığıyla oldu. Arapça-farsça sözcükler içermeyen metinleri hindustaninin dilsel yapısını bozmadan devanagari harfleriyle yazma düşüncesini ilk ortaya atanlar da Ingilizler olsa gerektir. Bu hindustani ya da urdu dilinde yazılmış metinlerin karşılaştırılması aynı dilin söz konusu olduğunu kanıtlar.
Hindu ve müslüman topluluklar arasındaki çekişmeler bu dönemde yoğunlaştı: dil ve yazı bu çekişmenin bir simgesi oldu. Hindular, öncelikli olarak devanagari alfabesini kullanmak ve arapça-farsça sözcükleri sanskritçeden aktarmalarla değiştirmek istediler. 1850'den sonra düzyazı, kimi kez “hindi” terimiyle belirtilen ve eskiyi canlandırmak amacı güden ulusçu eğilimlere bağlanan kimi hindu yazarların yetenek ve inancıyla desteklenen bu dille gelişti.

28 Aralık 1885’te Ulusal Hint kongre


sinin kurulmasının ardından, çoğunluğun anlayabileceği ulusal bir dil bulmak sözkonusu oldu. Kongre partisi’nin neredeyse tüm önderleri bu dilin hindustani ya da hindi, bir başka deyişle "Hindistan'ın kuzeyinde hem Hindular'ın, hem de müslümanların konuştuğu ve ayrımsız bir biçimde devanagari ya da arap-fars harfleriyle yazılabilen dil” (M. K. Gandhi) olmasında uzlaştılar. Buna pra- car hindi movement (Hindiyi yayma hareketi) denir; bu harekete göre, İngilizce bir süre için yükseköğretim dili olarak kalırken, hindi, ilk ve orta okullarda eğitim dili olan bölgesel dillere dokunmadan ortak dil durumuna gelmelidir.
1950'de onaylanan Anayasa’nin 343 maddesi, “Hint Birliği'nin resmi dilinin, devanagariyle yazılan hindi olacağını' belirtir. VIII. Ek, 14 resmi dili şöyle sıralar: assam dili, bengali, gucarati, hindi, kannara, keşmiri, malayalam, marathi, oriya, pencabi, sanskritçe, tamul, telugu, urdu. Daha sonra bu listeye sindhı de eklendi. Hindiyi resmi dil yapmada gösterilen aşırı çaba. Güney Eyaletlerinde ve Bengal’de kimi direnişlere yol açtı. Ayrıca, 1958’de resmi dilden sorumlu bir Parlamento komitesi, yasaların uygulanmasında aşırı bir esneklik gösterdi ve hindinin yanı sıra, İngilizcenin de, 1965'e değin resmi dil olarak sürdürülmesini önerdi.

Günümüzde, yönetimde ikidillilik resmi nitelik kazanmıştır. Altı eyalette (Uttar Pradeş, Madhya Pradeş, Haryana, Hi- maçal Pradeş, Bihar, Racastan) ve bir bölgede (Delhi) resmi dil, hindidir. Ortaöğretimde üçdilli bir çözüm benimsenmiştir: bölgesel dil, hindi ya da hindiyi kullananan eyaletlerdeki bir başka hint dili ve İngilizce ya da başka avrupa dili. Resmi kuruluşlar dilleri standartlaştırmak ve düzenlemekle yükümlüdür. Hindinin sanskritçeleştirilmesi ve İngilizceden kalkılarak yeni sözcük ve öyküntülerin oluşturulması, günlük dilin çok uzağında, uzun sözcüklerle, zor söyleyişlerle dolu ve hintçe olmayan bir bağlama gönderme yapan bir dil ortaya çıkarmaktadır. Bu iki olgu, düşünsel gelişimi engelleyen bir ikidillilik durumuna yol açmaktadır.

Düzenleyicilerin kararlarına pek boyun eğmeyen bölgesel diller (bölgesel hindi de içinde olmak üzere) daha uyumlu bir biçimde gelişmektedir. Basın ve radyo, modern günlük bir terminolojinin yaygınlaşmasına katkıda bulunmaktadır. Hindi her yerde yayılım göstermekteyse de (Güney Eyaletleri'nde bile) İngilizcenin gerilediği söylenemez. Hatta ayrıcalıklı bir dil, seçkinlerin dili, yabancılarla ilişkiyi sağlayan ve en iyi mesleklerin elde edilmesinde yardımcı olan bir dil olarak kalmaktadır.

Yaşam biçiminin batılılaştığı kentlerde, İngilizce sözcük dağarcığı, maddi, toplumsal ve ruhsal bağlamın daha çok batı nitelikli olduğu tüm durumlarda sıkça kullanılmaktadır. Bir dilden ötekine, kimi kez iki ayrı kod karıştırılarak geçilir. Hindi yazarların çoğu İngilizce ve kimi kez de öteki batı dillerini bilmekte ve kendi anadillerinde yazdıklarında bile düşünce ve anlatım biçimleri bunlardan etkilenmektedir. Bu iç dinamik nedeniyle, hindistan dilleri, günümüzde sözlüksel ve hatta sözdizimsel dönüşüm içindedir.

MATEMATİK


İ.Ö. 800’den, İ.S. 200’e dek uzanan dönemin geometrisi iyi bilinmektedir. Şulvasutra'ların (“Kirişler üstüne özdeyişler”) kimi bölümleri, kare, daire ya da yarıdaire gibi uyulması zorunlu biçimleri ve aynı alanı olması gereken sunakların yapımını düzenler Bu yapıtta, Pythagoras teoremi, alan ve hacim konusunda deneysel kurallar, daireyi kareleştirme problemlerinden doğan DirKaç yaklaştırım gibi geometrik sonuçlar üstüne önermeler yer alır. Klasik dönem (200-1200) matematiğinde, Heron formülü ve Ptolemaios teoremi gibi İskenderiyeli Yunanlılar'ın elde ettiği geometrik sonuçlar yeniden ele alındı; trigonometriye, ilk sinüs tablosu, farklı bir birim sistemiyle Ptolemaios kirişlerinin yeni bir hesabı gibi yenilikler getirildi. Yapıtlar özellikle gökbilim kitaplarıdır ve elde edilen önemli sonuçlar işlenmemiş olsa bile, aritmetik ve oebir alanında zengin bir etkinliğe tanıklık eder (matematiğe, hint dilinde ganita denir: hesap bilimi). Aritmetikte, eski dönemde de kullanılan brahmi sayılama simgeleri ve ondalık sistemin konum gösterimi kesin olarak benimsendi; bu sistemi Batı uygarlığı'na Araplar yaydı. Aritmetik işlemleri Batı dünyası’nın işlemlerine benziyor, hesaplarda oransal, oran dışı ve negatif sayılardan yararlanılıyordu; negatif sayıları ilk kez 628’e doğru Brahmagupta borçları göstermek için kullandı ve negatif sayılar pozitif bir sayının ikinci kare kökü olarak kabul edildi; dolayısıyla, px2 + qx + r = 0 genel denkleminin (p,q ve r pozitif ya da negatif olabilir) çözümleri biçiminde cebire girdi.

Kimi takımyıldızların dönüşüne ilişkin kestirimlerin araştırılması, belirsiz denklemlerin çözümüne ve tam çözümlerin araştırılmasına yol açtı. Brahmagupta, daha önce Aryabhata'nın hazırladığı sürekli kesirler yöntemiyle, ax + by = c denkleminin genel çözümünü verdi, cy2 = ax2 + b ikilenik denkleminin çözümünde temel tip olan y2 = ax2 + 1 denkleminin önemi kabul edildi. Birkaç sakınıma rağmen sayıların yapısı konusunda mantıksal zorluklar ortadan kalkmamıştı, ama, problemlerle çözümlerinin gösteriminde, bunların ticarete ve gökbilime uygulanmasında, cebirsel bir simgecilik egemendi. Hint matematiğinin önde gelen adları 476’da doğan Aryabhata, 598'e doğru doğan Brahmagupta, Lalla (VIII. yy.), Mahavira (IX. yy.), Muncala (X. yy.), Şripati (XI. yy.) ve 1114’te (ya da 1115) doğan Bhaskara’dır.
Kaynak: Büyük Larousse


Safi 12 Ağustos 2016 23:31

1 ek

SANAT VE ARKEOLOIİ

Alıntıdaki Ek 53912

Tarihöncesi.


İlkel yontmataş dönemi'nin izlerine (yontulmuş çakıllar, çiftyüzlü aletler ve önemi giderek artan yonga endüstrisi) daha çok Yukarı indus havzasında (Soan [Soan kültürü] ve Beas vadileri), Madras bölgesinde (Madras kültürü), Madhya Pradeş'te (Narbada vadisi) ve Maharaştra'da (Bombay bölgesi, Godavari ırmağının yukarı kesimi) rastlandı. Orta yontmataş dönemi de (daha yaygın ve çok çeşitli yonga endüstrisi) aşağı yukarı aynı bölgelerde (indus'un yuları kesimi: Sanghao mağarası; Madras, Narbada ve Bombay bölgeleri merkezlerine yakın yerleşimler) ve ayrıca Dekkan'da (Yukarı Krişna havzası) görüldü. Pleyistosen sonrasında yer alan ve çoğu kez 'brtataş" olarak tanımlanan geç yontmataş dönemi'nde ileri teknik düzeyde yonga endüstrileri ve lamlar (bunlar uzun süre üretilmiş mikrolitlerdir) görüldü. Bu dönemin izlerine birçok yerde rastlandı (Gucerat, Orta Ganj havzası, Bengal, Dekkan, yarımadanın Sri Lanka'ya kadşp uzanan en güney ucu). Sayıları oldukça kabarık olan kaya resimleri (özellikle Madhya Pradeş'te), bazı hayvanları evcilleştirmiş olan bu avcı-toplayıcı kültürüne mal edilir. Yenitaş dönemi'nde, eşzamanlılık daha enderdir. Dekkan’ın güneyinde ve Belucistan'da varlığı saptanan, tarımın başlangıcının izlenebildiği “gerçek" bir yenitaş dönemi, kentleşmiş yerleşik Harappa öncesi ve Harappa kültürleriyle çağdaştır. Ayrıca, Belucistan’da çok erken ortaya çıkmış olan bakır ve tunç madenciliği, II. binyıl'da giderek önemli bir rol oynamış, öte yandan tarım, hayvancılık ve dokumacılık gelişmiş, cenaze töreleri görülmeye başlanmıştır (Brahma- giri. alt katlar). Buna karşılık, Güney’de, tarihsel dönemin başına kadar madenlere pek az rastlanmıştır. Bu görüşlerin ve coğrafya verilerinin ışığında, bölgelere göre I.Ö. 1100-500 yıllarına kadar sürmüş olan beş yerıitaş-bakırtaş kültürü grubu saptanabilmiştir. Bu kültür grupları taş (cilalı ve yontma), kemik, metal ve pişmiş toprak aletlerle birbirlerinden iyice farklılaşırlar.

Indus'uygarlığı ve öncesi.


IV. binyıl'ın sonuna doğru Belucistan’da (özellikle kuzey ve orta kesimlerinde) kentleşme biçimleri (Güney-doğu Afganistan etkisi: Mundigek) ve çokrenkli boyalı çanak-çömleğiyle (Nal, Külli, vb.) belirginleşen yerleşmeler ortaya çıktı. Bu kültür tipi Indus ovasına yayıldı (Sind [Amri, Kot Dici), Pencab [Harappa], Kuzey Racastan’ daki [Kalibangan] Harappa öncesi yerleşmeler) ve İ.Ö. 2300-1750 dolaylarında indus uygarlığı (ya da ilk incelenen yerleşimin adından Harappa uygarlığı) bu yörede gelişti, indus ovasının birçok önemli kentinde rastlanan (Harappa, Mohenco-Daro) indus uygarlığı, batıya (Mekran kıyısı: Sutkagen Dor), doğuya (Doab’ın kuzeyi: Alamgirpur), özellikle de güney- doğu'ya doğru (Kathıavar ve Cam bay körfezi: Rangpur, Lothal, vb.) yayıldı. Bu uygarlığı güney-doğu’da, yerel kültürlerle az çok karışmış Harappa sonrası bir evre izledi (İ.Ö. 1800-1100’e doğr.). Diğer yerlerde ise, indus uygarlığı ekonomik değişimlerin ve Ari akınlarının etkisiyle yok olmaya yüz tuttu; yerini, konutları ilkel düzeyde olan ve çanak-çömleği yerel özellikler taşıyan bakırtaş kültürlerime bıraktı. Bunların en özgünü, üstün nitelikli biçim ve yapımlarıyla dikkat çeken bakır eşya buluntularıyla ve gri boyalı çanak-çömleğiyle bilinen Doab kültürü (Ganj-Cumna), bölgede kent yaşamının başlamasından az önce ortaya çıkmıştır.

Demir çağı


edebi kaynaklara göre veda dönemine rastlar ve giderek ağır basar (İ.Ö. 1100-500’e doğr.). Demir çağı, Dekkan’da ve Güney bölgesinde genellikle karmaşık cenaze töreleri uygulayan megalitik kültürler’le ilişkilidir: çeşitli tiplerde (ayaklı, hayvan biçiminde) pişmiş toprak küpler, urnalar, lahitler; yuvarlak çukurlar (Maski), büyük boy levhalardan yapılma, kimi kez delikli cistalar (Brahmagiri). Bunlar Güney’de hıristiyanlık döneminin başına kadar kullanılmıştır (Suttukeni). Kerala'daki ilginç hypogeumlar için de aynı durum sözkonusudur (Koçin bölgesi, yaklş. İ.Ö. III. yy.-İ.S. I. yy.).

I. binyıl'ın ilk yarısında Doab’da, özellikle savunmaya yönelik bir kentleşme düzeni (Hastinapura, Ahicçatra) ile yeni alet ve çömlek türleri ortaya çıktı. Yaklaşık İ.Ö. 500 yıllarından başlayarak, Buddha ve Ci- na zamanında, kentleşmenin geliştiği (Ka- uşambi) ve damgalı (bakır ve gümüş) sikkelerin kullanıldığı gözlenir. Birkaç simgesel figürün, insan siluetleri ve taşoyması kursların (ana tanrıça tapınması) dışında, sanatın tam anlamıyla gelişmesi, ancak Maurya hanedanının hüküm sürmeye başlamasından sonra gerçekleşti. İ.Ö. VI. yy.'ın sonundaki pers istilalarının ve İskender'in seferinin, bu gelişime doğrudan hiçbir etkisi olmadı.

Hint sanatının temel nitelikleri.


İ.Ö. III. yy.’dan başlayarak ağırlığını koyan ve doruğuna klasik dönemde ulaşan (İ.S. IV. yy. ve sonrası) hint sanatı, öz olarak dinsel bir sanattır. Bu bakımdan da, veda biliminden kaynaklanan incelemelerden (şilpa-şastra) derlenmiş bir dizi kurala sürekli olarak uymak zorunda kalmıştır.

Mimarlık.


Ahşap kullanımının sürekli olarak önemli bir rol oynadığı kesindir (Pataliputra, İ.Ö. 320'ye doğr.); doğrama tekniklerinin taklidi, kaya içine oyulmuş ya da doğrudan inşa edilmiş yapılarda çok kez açıkça görülür. Buddhacılığın ve caynacılığın örnek.anıt tipinin İ.Ö. V. yy.’dan başlayarak stupa (tümülüs ya da kutsal kalıntı muhafazası) olduğu kuşku götürmez. Yüzyıllar boyunca gelişip güzelleşen stupa, özellikle kutsal yerleri (caitya') belirten basit anıtlarla (dikilitaş, bir ağacı çevreleyen çit) bağdaşır. Bu mimarlığın günümüze ulaşmış en eski örnekleri kaya mimarlığı türündendir. Başlangıçta din adamlarının basit hücreleri örnek alınmasına karşın (Barabar: Lomaşa Risi, İ.Ö. III. yy.) giderek, Hindistan’daki çeşitli dinlere yönelik, daha iddialı programlar uygulanmıştır (Acanta’daki mağaralar topluluğu, İ.Ö. II. yy. - VII. yy. başları). Bu mimarlığın en son ve en ilginç örneği, monolit bir tapınakla onun, kaya içine oyulmuş ek yapılarından oluşan Ellora’daki Kailasa'dır. Dayanıklı malzemelerin (tuğla ve özellikle kesmetaş) kullanıldığı tapınaklar V. yy.’dan önce görülmez. Önceleri çok sade olan tapınakların (cella'ya yalnızca din görevlileri girebilirdi) boyutları yüzyıllar boyunca giderek büyüdü; simgesel içerikleri yoğunlaştı, plan ve görünüşü etkileyen, Örtaçağ sanatının belirgin özelliği olan okullararası farklılaşma önem kazandı.

Heykel sanatı


her zaman dinsel ve simgesel içeriklidir. Ana tanrıça geleneğine dayanan ilk insan figürleri, koruyucu yerel tanrıça tasvirleridir (yaksa‘). Buddha, Cina ve brahmancılığın büyük tanrıları ise ancak İ.S. I. - II. yy.’a doğr. ortaya çıkarak ilk simgesel imgelerin yerini aldılar. Bu heykellerde çok özgün estetik kurallara uyuldu ve eski yunan anlayışının aksine, sıradan insanların çok üzerindeki varlıkların imgelendiği vurgulandı. Tantracılık kısa sürede, karma yaratık imgelerini yaygınlaştırdı ve simgesel nitelikli zengin bir teratolojinin ortaya çıkmasına neden oldu. Heykelciler, tunç sanatının dışında, gerçek anlamda tamoymaya yanaşmayıp yüksekkabartmadan esinlenen teknikleri yeğ tutmuşsalar da, her dönemde, alçakkabartma sahneler düzenlemekte tartışılmaz bir ustalık göstermişlerdir. Tunç idollerin yapımında, boyutlar ne olursa olsun, her zaman kayıp balmumu yöntemiyle döküm tekniği kullanılmıştır. Az sayıda tahta heykel bugüne kadar korunabilmiştir. Buna karşın, fildişinin sürekli kullanılmış bir malzeme olmasına dikkati çekmek gerekir.

Resim sanatı


çok erken ortaya çıktı (yenitaş dönemiyle birlikte son derece anlatıya dayalı kaya resimleri ve seramikler); İ.S. I - II. yy.'da Acanta'da mağara resimleri yapılmaya başlandı (IX ve X no’lu mağaralar). Bir tür tutkal boya ile yapılan bu resimler açık seçik çizgilere sahiptirler ve kesin kompozisyon kurallarına uyarlar. Resim sanatı doruğuna VI. yy.’a doğr. ulaştı (Acanta, I, II, XVII... no’lu mağaralar) ve giderek kuralcı bir nitelik kazandı (Ellora, IX. yy.’a doğr.). XIV. yy.’ın sonlarından başlayarak, Güney (Vicayanagar), daha anlatıcı, daha renkli, süsleme yönü yadsınamaz bir biçimde ağır basan bir resim anlayışına yöneldi (Lepaksi, XVI. yy.). Taşınabilir nitelikte olan resim türü artık yalnızca, en eskileri XI. yy.'dan öteye gitmeyen dinsel konulu, figürlü elyazmalarıyla temsil ediliyordu. Genellikle halk anlatımına dayanan, renkli bir dilin kullanıldığı bu elyazmaları, sonraları, İslam etkisine giren okulların karşısında ikonografi geleneklerinin (Cayna elyazmaları) koruyucusu durumuna girdiler. Dinsel resimler (XVIII. yy. ve sonrası), kimi kez halk sanatından, kimi kez de oldukça avrupalaşmış “Saint-Sulpice” üslubunda bir sanat anlayışından esinlendi. Takı ve tekstil sanatlarında ise daha özgün gelenekler varlıklarını sürdürebildiler.

Hint sanatı tarihi, siyasal gelişmelere az çok bağlı dört dönemde incelenebilir:

Mauryalar'dan Kaniska'nın hükümdarlığına (İ.Ö. 320’ye doğr. - İ.S. I.-II. yy.).


Pataliputra sarayı kalıntılarında, hatta Aşoka dönemi (273-236’ya doğr.) heykelciliğinde pers etkisi izlenebilse de, hint sanatını niteleyen temel eğilimlerin, Aşo- ka’nın hükümdarlığı sırasında yerleştiği söylenebilir. O dönemde sayıları çok yüksek olan stupalardan geriye pek bir şey kalmamıştır. Kayaların içinde oyulmuş yapılar da pek görülmez. Buna karşılık, monolitik ayaklarda (Sarnath'daki aslanlı ayak), aynı dönemin heykellerinde (yaksa, yaksini) rastlanan Hindistan’a özgü bir simge anlayışı ve bir yapım güzelliği görülür. Hanedanın sonuna doğru ortaya çıkan ve giderek pers etkisinden sıyrılan zengin oymalı süsler (Sarnath sütun başlığı), şunga ve kanva sanatlarının (İ.Ö. Il.-I. yy.) habercisidir. Aynı döneme doğru, Baktria’daki hint-yunan hükümdarlarının zoruyla yerleşen hellenistik etkiler (250-130’a doğr.), K.-B. bölgelerinin sınırlarını aşmaz (Oxus’un uç kesimleri: Surh Kotel, Ay-Hanum). Şungalar ve Kanvalar döneminde Magadha'da, daha sonra, Satavahanalar döneminde Dekkan’ın batısında, dekoratif temalarını özümlediği yabancılardan sanatın artık alacağı hiçbir şey kalmamıştı. Mimarlıkta hızlı gelişmeler kaydedildi (büyük stupalar: Bharhut, Sanci; Maharaştra'daki kayaya oyulmuş anıtlar), yapıtlar zengin^ heykelcilik örnekleriyle donatıldı. Önçeleri biraz acemice olan bu heykeller (Bharhut), kısa sürede olgunlaşıp gelişti (Sanci). Kaya mimarlığı İ.S. II. yy.'ın başlarına doğru olgunluk dönemine ulaştı (Karlı); o sırada, duvar resimleri de klasik nitelikler taşımaya başlamışlardı (Acanta IX, X no'lu mağaralar). Sıra artık Buddha, Cina ve büyük tanrıların heykellerine gelmişti.

Kaniska'nın hükümdarlığından Guptalar'a (İ.S. 320).


Klasik sanatın oluştuğu bu dönemde görülen en büyük ilerleme insan görünümlü dinsel imgelerin ortaya çıkması ve bunların korunduğu tapınakların yapılmasıdır. Bu alanda üç büyük okul sayılabilir: Kuzey ve Kuzey-batı Hindistan’da, Kuşana egemenliği altında, Gandhara ve Mathura okulları; Güney -Doğu’da andhra (ya da Amaravati) okulu. Çoğu kez “yunan-buddha" okulu da denilen Gandhara okulu, Hindistan ile Batı Asya, Orta ve Uzak Asya'nın buluşma noktasında, (başkenti Taksila'nın öneminden anlaşılacağı gibi) buddhacılığın en büyük merkezlerinden birine dönüşen bir bölgede gelişti. Bu buluşma sonucunda, I.- II. yy.'a doğru, hellenistik estetik anlayışından büyük ölçüde etkilenmesine karşın buddha metinlerine sadık kalan zengin bir heykelcilik sanatı (taş ve yalancı mermer) ortaya çıktı. Heykelciliği, kullanım amacıyla iyi uyuşan bir mimarlıkla birlikte yürüten bu okul, varlığını gupta dönemi sonrasında sürdürdü ve Hindistan dışında önemli ölçüde etkili oldu. Batı katkılarını ve Gandhara öğretisini yadsımamakla birlikte Mathura okulu Hindistan’a daha bağlı kaldı. Büyük hint dinlerinin beşiğinde doğan bu okul, gupta klasikçilğinin tohumlarını taşır. Güney’de eski buddhacıhğa daha bağlı kalan andhra okulu, imgeleri daha güç benimsedi ve bunları sonradan Güney-Doğu Asya'ya yaydı. Yapılar yıkılmış olduğundan, bu okulun mimarlığı hakkında ancak kazılardan ve üstün nitelikli alçakkabartmalardan (Amaravati, Nagarcunakonda, vb.) bilgi edinilmiştir.

Guptalar'dan Harsa’nın ölümüne (320 -647).


imparatorlukta Guptalar tarafından gerçekleştirilen ve Harsa'nın ölümüne dek süren birliğin hint kültürünün gelişmesinde katkısı oldu. Mimarlık alanında dikkate değer bir gelişme görüldü. Kayalara oyulmuş yapıların yeniden önem kazanması: eski (Acanta’daki en güzel mağaralar) ve yeni (Evrengabad, Bagh) sitler, brahman yapı toplulukları (Ellora. Elephanta); taş ya da tuğla kullanılarak inşa edilen yapıların gelişmesi: gösterişsiz örneklerin ardından (IV. yy: Sanci no. 17, Tigava), Ortaçağ’ın görkemli yapılarının habercisi olan büyük tapınakların inşa edilmesi (tuğla: Bhitargon; taş: Deogarh). Heykelcilik alanında, ısmarlanan yapıt ne olursa olsun, aynı klasik güzellik ve denge kaygısı görülür (Sarnath buddha okulu); heykel grupları (kaya içine oyulmuş ya da taş ve tuğla kullanılarak inşa edilmiş tapınaklarda), kompozisyon ve duruşların güzelliği açısından dikkati çeker. Duvar resimleri, yalnızca kayalara oyulmuş anıtlarda korunabilmiştir. (Acanta: V. yy.'dan kalma XVI ve XVII no’lu mağaralar; VII. yy. başlarından kalma I ve II no’lu mağaralar). Bu resimler de heykellerde görülen klasik ideali taşır.

Harsa'nın ölümünden Vicayanagar kralltğı'nın sonuna (1565).


Harşa'nın ölümüyle imparatorluğun birliğinin bozulması klasik dönemin sona ermesine yol açmadı, Ortaçağ döneminin özelliği olan yerel üslupların gelişmesine olanak verdi. Gupta egemenliğinden sıyrılan Güney ve Dekkan bölgelerindeki krallıklar, VI. yy.’dan başlayarak, sanat alanında önem kazandı. VIII. yy. - XII. yy.’ın sonu arasında, islamiyetin ilerleyişi kayda değer bir etki bırakmazken kimi kez birbirlerine düşman hanedanların dinsel alanda gayretleri ve rekabetleri, yerel okulların gelişmesine yol açtı. Hint incelemelerinde, Kuzey’in nagara üslubundaki tapınakları ile Güney’in dravida üslubundaki tapınakları arasında bir ayrım yapılır. Çoğu kez şikhara ve vimana türündeki tapınaklar arasında kolaycı bir karşıtlığa indirgenen bu ayrım, okulların çeşitliliğinin ve özgünlüğünün gözden kaçmasına neden olmamalıdır. Çoğu kez yok olmuş mimarlık örneklerinden (Nalanda) çok, oldukça donuk bir klasikçiliği yansıtan heykelleriyle tanınan pala sanatı (Bengal ve Bihar), gupta dönemi sonrası sanatını dolaysız bir biçimde sürdürdü. Orissa (Bhubanesvar, VIII.-XIII. yy.; Konarak, XIII. yy.) ya da Bundelkhand’da (Khacuraho, X.-XI. yy.), şikhara olağanüstü önem kazandı ve yapıları süsleyen heykeller zaman zaman eşsiz bir güzelliğe ulaştı. Batı'da (Gucerat Kathiavar Racastan) özellikle cina siparişlerinde (Abu dağı) iç yüzleri oymalarla bezeli, bindirme tekniğiyle inşa edilmiş yalancı kubbeler dikkati çeker. Güney’de (dravida sanatı), önceleri gösterişsiz tapınaklar (Mahabalipuram, VII.-VIII. yy.) gerçekleştiren pallava’ sanatı'nı giderek yükseklik kazanan tapınaklarıyla (vimana türü, Tancavur, XI. yy.) çola sanatı, daha sonra da, daha küçük boyutta olmalarına karşın dev gopura"’ surlarla çevrilmiş tapınaklarıyla (Tiruvannamalai, 1300'e doğr.) pandya sanatı izledi. Heykelcilikte, Kuzey'e göre daha ağırbaşlı bir anlayış egemendi. Daha çok brahmancı bir karakter taşıyan tunç heykeller ise (örn. Şiva Nataraca) üstün teknikleriyle dikkati çeker. Dekkan'da, mimarlıkta Kuzey ve Güney üsluplarının (Aihole; Ellora'daki Kailasa, kaya içine oyularak gerçekleştirilen mimarlığın doruğudur, 750’ye doğr.) özgün bir uzlaşması olan Çalukya" sanatı'nı (VI.-XII. yy.), daha özgün bir mimarlığa sahip olan ve heykelcilikte ince bir maniyerizme yer veren, aşırı süslemeli hoysala sanatı (Halebid, Belur, vb.) izledi. Başkenti (bugün Hampi) 1565'te yakılıp yıkılan Vicayanagar" krallığı'nın 1336’da kurulması, islamiyetin Dekkan'da ağır basmasının bir göstergesidir. Bu krallığın zengin ve kesiksiz sanatı (henüz az incelenmiştir) varlığını, hanedanın son kralları döneminde 1646'ya kadar, Güney'de de Nayaklar' la (Madura) XVIII. yy.'a kadar sürdürdü. Bu dönemde, heykelcilik, dravida sanatının yetkinliğini artık taşımamasına karşın, mimarlık doruğuna ulaştı (saraylar, "1 000 sütunlu” mandapa).

Kaynak: Büyük Larousse


Safi 12 Ağustos 2016 23:42

1 ek

İslam sanatı


Sind’in Araplar tarafından işgaline tanıklık eden hiçbir veri bulunmadığından, İslam sanatının Hindistan'a XII. yy.’ın sonuna doğru girdiğini kabul etmek gerekir. Delhi kısa sürede Hindistan’daki İslam sanatının merkezi olarak kendini kabul ettirdi. Ardından, yavaş yavaş, önce Pencab ve Bengal’de, sonra Gucerat’ta (XIII. yy. sonu), daha sonra da Dekkan’ da Caunpur, Malva ve Keşmir’de yerel okullar ortaya çıktı; bunlar varlıklarını hint-türk egemenliğine kadar sürdürdüler. Delhi’de, Afganistan’dan gelen istilacılar devşirme malzemelerle yapılar inşa ettiler. Kutb Minar ise ilk özgün mimarlık yapıtıdır. Böylece mimarlığın temel niteliği vakit geçirmeksizin belirlenmiş oldu: hint ve İran geleneklerinin başarılı bir sentezi. Buna karşın, yerel yaratıcılığın İslam örneğini benimsemiş olması, bu mimarlığı tümüyle İslam sanatına bağımlı kıldı. Bu dönem hint mimarlığının süsleme ve renklere olan tutkusu da İslam sanatından kaynaklanır. Bu tutku kimi çini (Pencab) ya da resimlerde (Keşmir), daha sık olarak da beyaz mermer ile kırmızı kumtaşının almaşık bir biçimde kullanılmasında (Hint-Türk imparatorluğu) görülür.
Alıntıdaki Ek 53913

Ancak hiçbir şekilde yapılar süsleme uğruna ihmal edilmedi, güçlerini ve görkemlerini her zaman korudular. Camiler, özellikle imparatorluğun kurulmasından sonra (XVI. yy.) kesin biçimlerini kazandılar (avlu ve revakların ana şahına göre ağır basması); bunlar, mimarlık yapıtları içinde önemli bir yer tutuyorlardı. Buna karşılık, türbelere de aynı ölçüde önem verileli. Türbeler tek başlarına Seyyit ve Lodi gibi okulların belirleyici özelliği haline geldiler; sonunda, çok geniş boyutlar kazanarak (Bicapur’da Gul Gumbaz, 1627-1656; Sasaram'da Şir Şah'ın türbesi) bahçe içinde yer alan mezar saraylara dönüştüler (Delhi'de Hümayun’un türbesi, Âgrâ’da Tac Mahal). Hint-Türk imparatorluğu döneminin çok sayıdaki sarayları, güçlü sur duvarlarıyla çevrili bir dizi köşkten oluşuyordu (Delhi’de Kırmızı Kale, Agrâ kalesi). Hindistan ile İran arasındaki bu uzlaşmaya, Racastan’da parlayan minyatür dalında (XVII. yy.), özellikle hint-türk imparatorları döneminde rastlanır. El sanatlarında ise müslüman Hindistan, halı, takı (kameolar) ve özellikle silah yapımının (bazen at başı biçiminde ince oymalı yeşim, billur ya da fildişi kabzalı hançerler) dışında pek varlık göstermemiştir.

MÜZİK


Özü bakımından bir doğaçlama müziği olan hint müziğinde betimleme ve duygular büyük önem taşır. Katı, karmaşık ve değişmez kurallar, bu müziğin öğretilebilir tek yanını oluşturur. Eski yunan, arap ve türk müzikleriyle akraba olan hint müziği, aslında Mundalar, Dravidler, Ariler... gibi birçok kavmin farklı sistemlerinden de beslenmiştir. Ama müslüman egemenliğinden sonra, müziği iki temel sistem belirledi: Kuzey ve Güney sistemleri.

Kuzey Hindistan’ın kültürlü kesime özgü müziğinde kullanılan nota, bilinen en eski müzik yazılarındandır. Bir müzik parçasının solfej yoluyla deşifre edilmesini sağlayan, seslerin çeşitli hecelerle (sa, ri, ga, ma, pa, dha, ni) belirtilmesi yöntemini Hintliler buldular, Araplar da Avrupa’ya götürdüler. Kuzey hint müziğinde nota, yalnızca makamları ve ezgilerin basitleştirilmiş biçimlerini göstermeye yarar. Simgeler, süslemeleri ve en çetrefil ritim kalıplarının kâğıda geçirilmesini sağlar. Ama bunlar yalnızca öğretimde kullanılır. Ezgileri, yazmaya yarayan notanın yanı sıra, çeşitli hecelerden oluşan ve ritimlerin solfejini sağlayan bir sistem daha vardır. Bu sistemdeki heceler, çeşitli ritim vuruşlarının niteliğini (uzun / kısa, kuvvetli / zayıf) belirtir ve en karmaşık ritimlerin kâğıda geçirilmesini ve öğretilmesini olanaklı kılar.

Hint müziği makamsaldır; her sesin, müziksel anlatım içindeki yeri, sık sık duyurulan ya da bir pedal ses olarak uzatılan değişmez bir durak (tonik) tarafından belirlenir. Bir hint makamı, yalnızca bir ses dizisi değildir. Bir makamın oluşabilmesi için belli aralıkların (şruti) ve süslemelerin (gamaka) kullanılması ve seslerin, anlatım ve üslup açısından bir bütün oluşturması için belli bir tarzda çıkarılması da gerekir, işte bu makam, raga (ruh durumu) adını alır. Hint müziğinde binlerce makam vardır.

Makamlar, ya temel ve türemiş makamlar diye, ya üç temel ıskalaya (grama) [bu ıskalalarda, durak sesinin yeri, iki de tamamlayıcı sesin eklendiği 7 seslik gam içinde değiştirilerek murçhana denilen 21 ana makam elde edilir] ya da, Hindistan'ın güneyinde hâlâ yaşayan 7 seslik 72 ıskala (meiakarta) sistemine göre sınıflanır. Bu ıskalaların durak dışındaki her sesinin iki durumu vardır: na- türel ya da, duruma göre, diyez ya da bemol.

Bir oktav, 22 aralığa (şruti) bölünmüştür. Kullanılan aralıklar, anlatım açısından gösterdiği özelliğe göre, cati denilen kategorilere ayrılmıştır.
Hint müziğinin ritim yönü çok gelişmiştir. Dünyada, ritmin bir ölçüde geliştiği pek az müzik vardır. Tala denilen ritimlerin tümü de çift zamanlıdır. Her zamanın, kendi içinde küçük parçalara bölünmesi, kontratempolar, vuruşların zamanlardan birazcık daha erken ya da geç duyulması, ritmik örgüye olağanüstü ince ve karmaşık bir yapı kazandırır.

Çalgılar dört sınıfta toplanır: telli çalgılar (lata), havalı çalgılar (suşira), gergin derili çalgılar ya da davullar (avanaddha) ve vurmalılar (ghana): çanlar, gonglar, litofonlar vb. Telli çalgıların en’eskisi vina’ dır. Başlangıçta bir bambudan ve küre biçiminde bir ya da iki rezonatörden yapılan vina'nın yedi teli vardır ve parmaklarla ya da tırnaklarla çalınır. Ayrıca sitar, sarangi, sarod, tambura (tampura) gibi telli çalgıları, vamşa, murali, bansuri adlı flüt türlerini, Kuzey’de sahnai, Güney'de nagesvaram denilen ve en ince nüanslara olanak veren, zurnaya benzer çalgıyı anmak gerekir. Davul türlerinin en önemlisi, iki elle çalınan silindir biçimli mridangam ve birbirine bağlanmış küçük bir davulla bir nakkareden oluşan fabla’dır. Büyük savaş davulları, artık halk müziğinde kullanılmaktadır. Tala, hint gongunun adıdır.

XIX. yy.'da hint müziği okulları açıldıktan ve kuramsal kitaplar yayımlandıktan sonra, kuramcılar (Vişnu Digambar Paluskar [1872-1931] ve Omkarnath Thakur [1897-1968]) bir müzik yazısı geliştirdiler ve ragaların yapılarını sabitleştirdiler. Bu sayede, geleneksel, ustadan-çırağa öğretim yöntemine gereksinim duyulmaz oldu. Ama geleneği sürdüren değerli müzikçiler de vardır: Nasrettin Dağar ile oğulları Muinetttin ve Eminettin Dağar, Abdülkerim Han, Feyyaz Han (1886 -1950), Alaettin Han (öl. 1973) ile oğlu Ali Ekber Han (doğm. 1922) ve tüm dünyanın tanıdığı Ravi Şankar (doğm. 1920). Batı müziği öğretimi veren kurumlar ve okulların kurulduğu yıllarda, O. Messiaen, J. Charpentier ve John Mayer (doğm. 1930) gibi batılı besteciler de geleneksel hint müziğini inceledi ve yapıtlarına bu müzikten öğeler kattılar.

SİNEMA


7 temmuz 1896'da, Bombay’da, Lumiöre sinematografının ilk film gösterisi gerçekleşti. Üç yıl sonra, H. S. Bhatvadekar ilk hint filmini çevirdi. Böylece, giderek dünyanın en büyük film üreticisi durumuna gelen (yılda 800 kadar film) hint sineması doğmuş oldu. D. G. Phalke'nin yönettiği ilk öykülü hint filmi Raca Harişçandra (1913) bir türün öncelik kazanmasına yol açtı. Bu, kaynaklarını Ramayana ve Mahabharata adlı iki ulusal destandan alan mitolojik film türüdür ve bugün de çok tutulmaktadır. Bunun yanı sıra sessiz sinema döneminde başka türler de ortaya çıktı. Bu dönemde Dhiren Ganguli, Debaki Bose ve Çandulal C. Şah gibi sinemacılar tarafından tarihsel ve toplumsal nitelikli 1 280 film çevrildi.

1931'de sesli filmin başlaması, hint sinemasının görünümünü değiştirdi. Ardeşir Irani'nin Atam Ara adlı filmi, belli sayıda şarkı içeren “talkie” (sesli) türde ilk yapıt oldu. Filmlere şarkı ve dansın girmesi, şarkılı halk dramı geleneğiyle bağlar kurulmasını sağladı. Bunun tersine, ülkedeki dil ve lehçe çeşitliliği yüzünden ses öğesi, hint sinemasını parçalayan temel neden oldu. Üç büyük yapım merkezi kuruldu: batıda Bombay (marathi, gucarati, pencabi dillerinde filmler), doğuda Kalküta (bengali, assam, oriya dillerinde filmler), güneyde Madras (tamul, telugu, malayalam, kannara dillerinde filmler). Ancak hindi dili, aşağı yukarı herkes tarafından anlaşılan tek dil olarak kaldı ve “Ali india FilnT’in elinde tuttuğu pazarı Bombay ele geçirdi (yılda 150 film).

Otuzlu yıllar sırasında üç büyük yapımevinin uyumlu siyaseti sayesinde, filmler belli bir düzeyi korudu. 1930'da Kalküta'da, Birendra Nath Sircar ile doğan New Theaters Ltd, Dhiren Ganguli (Excuse me Sir), Debaki Bose (Sita, 1934) ve R C. Barua (Devdas, 1935) gibi yönetmenlerin çabalarıyla bengali sinemasının gelişmesine katkıda bulundu. Bombay kesiminde, V. Şantaram tarafından kurulan Prabhat Film Company, özellikle mitolojik ve toplumsal nitelikli filmler yaptı (örneğin Şantaram’ın yönettiği Amar-Cyoti [1936] ve Duniya Na Mane [1937]). 1934'te Himansu Rai ve Devika Rani tarafından kurulan Bombay Talkie yapımevi, Rac Kapoor, Dilip Kumar ve K. A. Abbas gibi sanatçıları ortaya çıkardı. Bu kuruluşun çevirdiği filmler hint siyasal yaşamının sorunlarını yansıttı.

Kırklı yıllar boyunca çok sayıda bağımsız yapımcının ortaya çıkışı, bu üç büyük yapımevinin göreceli gücünü sarsmaya başladı. Kâr ve öne geçme kaygıları, filmlerinin niteliğine zarar vermeye başladı. Bu dönemin sonunda çevrilen film sayısının yüksekliği, gelecek on yıla damgasını vuran nitelik zayıflığını maskeledi.
Ellili yıllarda hindi dilinde filmlerin merkezi olan Bombay, kendi kâr kurallarını kabul ettirdi: bir yıldız oyuncu, altı şarkı, üç dans. Özgün senaryo eksikliği, halk tarafından sevilen yıldız oyuncular ve Hollywood kalıplarının taklidiyle örtbas edilmeye çalışıldı. Bu yapı içinde yer alan birkaç yönetmen, yine de nitelikli bir sinema yapmaya çalıştı. K. A. Abbas, danssız ve şarkısız ilk film olan Munna (1954) ile dikkati çekti. Avare (Avara) [1951] ile Rac Kapoor, Do Bigha Zamin (1953; 1954 Cannes şenliği'nde ödüllendirildi) ile Bimal Roy ve Guru Dutt da aynı çizgide çalışmalar verdi.

Hint sinemasının gerçek özgüllüğü 1955'te Satyacit Ray'ın Pather Pancali filmiyle ortaya çıktı. Ray, 1956'da Cannes' da ödüllendirilen bu yapıtında, geleneksel melodram kalıplarını bir yana bırakıyor ve gündelik gerçekliği şiirsel, coşkulu bir dille yansıtıyordu. Tapan Sinha ve özellikle de Acaantrik (1958) ve Meghe Dakha Tara (1960) adlı iki filmiyle Ritvik Ghatak da, Ray gibi, bir "yaratıcı sinema” oluşturmaya çalıştı. Ancak çalışmaları sınırlı kaldı.

Bununla birlikte, 1961'de Film institute of india’nın kurulması, nitelikli bir seyirci kesiminin oluşmasını sağladı (sinema kulüpleri). Öte yandan Film Finance Cor poration (1960'ta kuruldu) 1968'de genç yönetmenlere yönelik bir yardım siyaseti ni benimsedi ve bir "yeni dalga’’nın doğmasını destekledi, işlenen türler çeşitlilik kazandı ve filmlerdeki toplumsal eleştiri yoğunlaştı. Bu dönemde Mrinal Sen (Bhuvan Şome, 1969), Şyam Benegal (Ankur; 1973), Mani Kaul (Uski Roti, 1970) gibi yönetmenler dikkati geçti.

Yetmişli yıllarda ve özellikle 80'lerin başlarında yaratıcı sinema” ya da "koşut sinema"nın belirli bir atılım yaptığı gözlendi. Çeşitli güçlüklere ve ticari sinemanın büyük rekabetine rağmen, “yaratıcı sinema" M. S. Sathyu, Pattabhi Rama Reddy, Giriş Karnad, B. V. Karanth, Adoor Gopalakrişnan, Aravindan, Said Akhtar Mirza, Giriş Kasaravalli, Govind Nihalani gibi yeni yetenekli yönetmenler çıkarmaktan geri kalmadı. Özellikle güney eyaletlerinde sinema büyük bir gelişme gösterdi.
Hint sineması, günümüzde, gelişimini, dünyada eşine rastlanmayan bir canlılık la sürdürmektedir. Çünkü sinema, televizyonun seçkin kesime yönelik kaldığı ülkede tek ucuz eğlence aracıdır. Devlet, sinemaya başlangıcından beri getirdiği kısıtlamalara (ağır vergiler, acımasız bir sansür) rağmen, "yaratıcı sinema”yı ve nitelikli filmleri destekleyen olumlu kurumların yaratılmasına yardımcı olmaktadır: 1948'de kurulan Film Division (belgeseller ve haber filmleri); 1955'te kurulan Children's Film Society; Film institute of india (eğitim ve sinematek etkinlikleri); Film Finance Corporation ve sonraki adıyla National Film Development Corporation.

Hindistan Fransız şirketi (Batı),


Colbert'in özendirmesiyle 28 mayıs 1664'te Louis XIV tarafından kurulan ayrıcalıklı ortaklık. Merkezi Le Havre'da bulunan bu şirket kraldan, kırk yıllık bir süre için Afrika ve Amerika'nın Atlas okyanusu kıyılarında bulunan transız sömürgelerinin mülkiyet hakkını ve Amerika’yla ticaret tekelini elde etti. Şirket, altı milyon franklık sermayeyle öncelikle, tropikal ürünler, özellikle Colbert'in Nantes, Saint-Mola ve Bordeaux'da işlemeyi tasarladığı şeker açısından zengin adaları (Antiller) sömürmek için kurulmuştu. Ama bakan (Colbert) tekelci sisteme karşı olan kolonlarca desteklenen güçlü hollanda kaçakçılığına engel olamamıştı. Ûte yandan şirket Kanada'yı yönetecek ve burada bir topluluk oluşturacak güçte görünmemiş ve kral 1665’te bu ülkeye Jean Talon adında bir yönetici göndermek zorunda kalmıştı. Kötü yönetilen, fransız limanlarının tüccarları tarafından yeterince desteklenmeyen ve HollandalIların sürekli saldırılarına uğrayarak hileli iflasa zorlanan şirket, 1674'te dağıldı.

Hindistan Fransız şirketi (Doğu),


Colbert'in ısrarıyla ağustos 1664’te Louis XIV tarafından kurulan ayrıcalıklı ortaklık. 15 milyon frank sermayesi olan ve merkezi Lorient'da bulunan bu şirket kraldan, elli yıllık bir süre için, Hint okyanusu ve Büyük Okyanus'taki (Ümit burnundan Ma- cellan boğazına kadar) denizcilik ve ticaret tekeliyle varlığını sürdürdüğü sürece geçerli olmak üzere Madagaskar ve ele geçireceği tüm ada, toprak ve alanların mülkiyet hakkını elde etmişti. Birçok mali ayrıcalığı bulunan şirket, Madagaskarda bir sömürge topluluğu oluşturmakla ve Hindistanda acentalar kurmakla görevlendirilmişti. Madagaskardaki sömürgeleştirme girişimi Montdevergue markisinin (1677) çabalarına karşın başarısızlığa uğradı ve 1674'te adayı terk etmek zorunda kaldı. Buna karşılık, Hindistan'da, Surat (1668), Masulipatam (1669), Çandernagor (1686) ve transız kuruluşlarının merkezi haline dönüşen Pondiçeride (1674) acentalar kuran görevlilerinin becerileriyle transız etkinliğini yaygınlaştırdı. Ancak Hollanda savaşı, özel sermayelerden yeterince destek görmeyen şirketin etkinliklerinin bilançosunda önemli bir açığa neden oldu. Hissedarlarına çok düşük paylar dağıtan şirket 1682de kralın (bundan böyle, mallarını şirket gemileriyle taşımaları ve şirketin mağazalarında satmaları koşuluyla) tüm transız tüccarlarına Hindistanda ticaret yapma yetkisi vermesi üzerine elindeki tekeli de yitirdi. Ayrıca Çin denizi ticaretini, 1698de kurulan Çin şirketi’ne bırakmak zorunda kaldı. Doğu Hindistan transız şirketi 1719da Law'ın Hindistan şirketi’nin bünyesinde eridi.

Hindistan Hollanda şirketi (Doğu),


25 mart 1602de kurulmuş ayrıcalıklı ortaklık. Portekiz'in hint denizlerindeki tekelini kırmaya yönelik tÇım güçleri birleştirme arzusunda olan Etats gönöraux'nun önerisi üzerine sekiz şirketin birleşmesiyle oluştu. 19 yıl için verilmiş olan, daha sonra yenilenen bu tekel şirkete, XVII. yy.'da, karabiber, (Cava ve Sulavesi'ten gelen) pirinç, Banda'dan gelen küçük hindistancevizi, Ambon'dan gelen karanfil, Seylan'dan gelen tarçın ticareti yaparak °/o 700 oranında kâr elde etme olanağını vermişti. Şirketin yönetiminden Batavia’da, kendisine bağlı bir sekreter ve bir Hindistan meclisi (16 üye) bulunan bir genel yönetici sorumluydu. (Hollanda Sömürge imparatorluğu.) 1650'den sonra şirketin ticari yapısı yenilenirken (pamuk, ipek, lak, porselen, pirinç, şeker, kahve), zorbaca davranılan Çinliler ve yerlilerle olan sorunlar çoğalıyordu. Askeri çabalarla birlikte masrafların artmasına karşın, yöneticiler kâr düzeyini korumak istiyorlardı. Şirketin girdiği bunalım genel valilerin sık sık değiştirilmeleri ve görevlilerin kişisel ticarete girişmeleriyle su yüzüne çıktı.
Hollanda-ingiltere savaşı (1780-1784) şirketi yok olma aşamasına getirdi ve devlet borçlarını üstlenerek şirketi feshetti (1798).

Hindistan Hollanda şirketi (Batı),


1612-1792 arasında Amerika'nın, Newfoundland ve Macellan boğazı arasındaki doğu kıyılarıyla Afrika'nın Yengeç dönencesinin güneyinde kalan batı kıyılarındaki ticaret tekelini elinde bulunduran ayrıcalıklı ortaklık. Şirket 1641'de gücünün doruk noktasına ulaştı. Ancak kısa ömürlü bir Hollanda Brezilyası ve Kuzey Amerika'da (Yeni Amsterdam) Yeni Hollanda'nın kurulması sonucu elinde yalnızca, İspanyol topraklarında gerçekleştirilen kârlı kaçak ticaretle İspanyol ve portekiz sömürgelerinde yapılan sürekli yağmaların merkezleri durumundaki Surinam, Curaçao ve Sint Eustatius kaldı.
Şirket 1674’te feshedildi. Bunu, tekel hakkı Antiller ve Afrika ile sınırlandırılmış, 1675-1792 arası etkinlik gösteren ve başlıca etkinliği zenci ticareti olan ikinci bir şirket izledi.
Hindistan İmparatorluğu, 1858 de feshedilen Doğu Hindistan İngiliz şirketi' nin eski sömürgeleri ile Hindistan yarımadasındaki prensliklerin oluşturduğu topraklar bütünü. İngiltere krallığı’nın prestijini yükseltmek için eski Moğol imparator- luğu’nu güçlendiren Disraeli, kraliçe Victoria'yı 1876’da Hindistan imparatoriçesi ilan etti. İngiltere hükümdarları Hindistan imparatoru unvanını bu ülkenin 15 ağustos 1947’de bağımsızlığını ilan etmesine kadar korudular.

Hindistan İngiliz şirketi (Doğu)


ing. East indla Company, londralı tüccarlar ortaklığı. Kraliçe Elizabeth l'in 31 aralık 1600’de, 15 yıllık bir süre için, Hindistan ile yapılan her türlü ticaret tekelini verdiği bu ortaklık, Hindistan'ın ingilizler tarafında ele geçirilmesinde temel araç oldu. Hindistan ile ilk ilişkisi 24 ağustos 1608'de, kaptan W. Havvkins'in Hector adlı gemisiyle Moğol imparatorluğu'nun önde gelen limanı Surat önünde demir atmasıyla başladı. Daha sonra şirket, en önemlileri Madras, Bombay ve Kalküta'dakilerin oluşturduğu acentaları aracılığıyla etkinliklerini yaygınlaştırdı. Şirketin tarihi önce İngiltere’de ayrıcalıkları için, sonra Portekizliler, HollandalIlar, Fransız- lar.gibi öteki sömürgeci güçler karşısında durumunu sağlamlaştırmak için, en son olarak da hintli prensler karşısında imparatorluğunu genişletmek için yaptığı savaşımlarla doludur. Ayrıcalıklarına yönelik olanlar O. Cromvvell (1657 fermanı) yardımıyla (şirket Charles II döneminde askeri ve sivil yetkiler elde etti), sömürgeci güçlere yönelik olanlar Fransızların Hindistan'daki umutlarına kesin bir son veren (Vandivaş savaşı, 22 ocak 1670) sir Eyre Coote’un yardımıyla olmak üzere bütün bu savaşımlar başarıyla sonuçlandı. Uzun bir ilhak siyasetinin sonucu şirket genişledi. Bu genişlemenin belirleyici aşamaları R. Clive'in Plassey’ de (23 haziran 1755) Bengal nababı Sirac el-Devle'ye karşı kazandığı zafer ve 1858’de sona eren "ayaklanma"nın bastırılmasıdır. Ama, ayaklanmanın sona ermesiyle birlikte şirketin yetkileri İngiltere krallığı’na geçti, bu durum 2 ağustos 1858 tarihli Government of indla Act'ta onaylandı. Bu da şirketin nerdeyse yok olmasına yol açtı.

Hindistan İsveç şirketi (Doğu)


1731'de kurulan ve 1813'e kadar etkinlik gösteren ayrıcalıklı şirket. Ümit burnunun D.'sunda kalan ülkelerle ticaret yapma tekelini aldı ve krala, taşınan bir ton yük başına 100 taler verme karşılığında çeşitli mali ayrıcalıklar sağladı.
Hindistan’da giriştiği sömürgeleştirme hareketinin başarısızlığına karşın, İsveç şirketi, Çin’deki acentalarının desteğiyle büyük kârlar elde etti.

Hindistan şirketi porseleni,


XII. ve XIX. yy.'larda Çin ve Japonya’da Avrupa' ya ihracat edilmek için üretilen Batı denizcilik şirketlerince taşınan porselenlere verilen ad.
Hindistan ticaret yolu, Hindistan ve G.-D. Asya adalarında üretilen değerli malların (özellikle baharat, ipekli kumaşlar, kıymetli taşlar) Avrupa ülkelerine ulaştırıldığı yol. Ortaçağ'da bu mallar arap gemicileri ve tacirleri tarafından Basra körfezi ve Kızıldeniz üzerinden denizyoluyla, kısmen de Arabistan üzerinden karayoluyla D. Akdeniz limanlarına getirilir ve burada özellikle Venedikli ve Cenevizli tacirlere satılmak suretiyle Avrupa’ya pazarlanırdı. Bu çok kârlı ticareti ele geçirmek isteyen ve o sırada güçlü bir deniz devleti olan Portekiz, malların üretildiği ülkelere doğrudan ulaşan bir deniz yolu bulmak amacı ile XV. yy. sonlarında (1497), Vasco de Gama'nın komutasında bir sefer heyeti düzenlendi. V. da Gama, D. Afrika'dan aldığı bir kılavuzun da yardımı ile 1498’de Hindistan'ın Malabar kıyılarına ulaştı; onu 1500’de Cabral izledi. Portekizliler XVI. yy.’da Hint okyanusu'na ve G.-D. Asya denizlerine hâkim oldular; hint ticaret yolunun güzergâhı değişerek onların eline geçti. Bu durum birçok ülkenin önemli gelir kaybetmesine ve savaşlara yol açtı.

Kaynak: Büyük Larousse


Safi 12 Ağustos 2016 23:44

Hindistan


(Hintçe : Bharat, Fr.: Inde, İng.: İndia), Güney Asya'da devlet; Hindistan Birliği. Büyük bölümü, batıda Umman Denizi ile doğuda Bengal Körfezi arasında yer alan kuzeyden güneye incelerek uzanan Dekkan Yarımadası'nda kalır. Kara sınırlarının uzunluğu 15.180, kıyılarınki 6.083 km.dir. Batıda Pakistan, kuzeyde Çin (Sinkiang), Nepal, Butan; doğuda Bangladeş ve Birmanya ile sınırlanır.

Fizikî coğrafya bakımından üç farklı bölge vardır. Bunlardan ilki olan Yarımada Hindistanı'nda yer alan Dekkan, doğu ve batı kıyıları boyunca uzanan Gat Dağları hariç, 400-800 m. yükseklikte bir platodur. Akarsularla parçalanmış bir seri platodan meydana gelir. Narbada Çukuru, Dekkan'ın kuzey sınırı kabul edilir. Yarımada buradan doğuya doğru eğimlidir. İkinci bölge, Ganj Ovası'dır. Güneyde Dekkan ile kuzeyde Himalaya Dağları arasında kalan bir alüvyonlaşma ve dolma alanıdır. Ganj Ovası, dünyanın en geniş alüvyon ovalarından biridirBrahmaputra'nın ortak deltası Bangladeş ile Hindistan arasında paylaşılmıştır. Batıda Ganj Ovası'ndan dağlık bir bölge (Arawalli Dağları) ve eşikle ayrılan Tar Çölü bölgesi yer alır ve daha batıda bulunan İndus Vadisi, Pakistan'da kalır. İndus-Ganj Vadisi güneyde Dekkan'a doğru yükselen dağlık bir kitle ile çevrilir (Vindiya Dağları).

Kuzeyde yer alan üçüncü bölgede, dünyanın en yüksek doruklarını taşıyan, doğu-batı yönünde sürekli bir sıra oluşturan Himalaya Dağları uzanır. Hindistan, büyük kısmıyla muson ikliminin çok tipik bir alanıdır. İklim bakımından az çok farklı bölgelere ayrılır. Çin'den sonra dünyanın en kalabalık ülkesi olan Hindistan, din ve özellikle dil bakımından çok karışık bir toplumdan oluşur. Bazı yerlerde sadece 100.000 kişilik küçük gruplar tarafından konuşulan 723 kadar dil ve lehçe kullanılır.

Anayasada resmen tanınmış olan diller Hintçe % 28.1, Telagu % 8.2, Bengali % 8.1, Marathi % 7.6, Tamil dili % 6.9, Urduca % 5.2, Gucerat % 4.7, Malayalam % 4, Kannada % 3.9, Oriya % 3.6, Pencap dili % 2.5, Assam dili % 1.6, Keşmir dili, Sindhi ve Sanskritçedir. Din bakımından en kalabalık grup Hindulardır. Hintliler, okyanus aşırı ve komşu ülkelere çok sayıda göç etmiş bir ulustur. Nüfus dağılışı bölgeden bölgeye büyük ayrılıklar taşır.

Hindistan'ın nüfus yoğunluğu km2 başına 247 kişidir (1987). En sık nüfuslu bölgeler Ganj havzası ile kıyı ovalarıdır. Birçok kalabalık kentin bulunmasına karşın, halkın çoğunluğu yine de kırsal bölgelerde ya da küçük yerleşim bölgelerinde yaşar ve tarımla uğraşır. 4.884.234 (1981) nüfuslu başkent dışında en önemli kentler; Bombay, Kalküta, Madras, Baydarabad, Bangalore, Ahmedabad, Kampur, Nagpur, Poona, Lucknow, Agra, Jaipur, Varanasi, İndore, Madurai, Jabalpur, Allahabad'dır. Bazı maddelerin üretiminin ulaştığı oldukça büyük sayılara karşın, ülkenin aşırı kalabalıklığı nedeniyle Hindistan ekonomi bakımından az gelişmiş bir ülkedir.

Ekonomi daha çok tarıma dayanır. Başlıcasektörlerin millî gelirdeki payları oran olarak şöyledir: Tarım %43, madencilik ve endüstri %23, ticaret-ulaştırma %16, diğer sektörler %18. Yetiştirilen ürünler çok çeşitlidir ve bazılarında dünya ülkeleri arasında birinci sırayı alır. Tarımdaki randıman genellikle düşüktür, çünkü tarım ilkel yöntemlerle yapılır ve gübre tüketimi azdır. Bununla beraber iklim koşulları yılda iki hatta daha fazla ürün almaya elverişlidir. Başlıca ürünler; pirinç, buğday, darı, mısır, patates, pamuk, jüt, muz, yerfıstığı ve ketentohumudur. Ayrıca baharat (özellikle karabiber), susam, şekerkamışı, tütün, kahve, kauçuk, orman ürünleri (özellikle bambu) vardır. Madencilik ve endüstri kesimindeki başlıca kollar; madenkömürü, petrol, demir cevheri, linyit, çelik, dökme demir, çimento, şeker, jütlü ve pamuklu dokuma (endüstrinin ve dış ticaretin en önemli kolu) ve elektriktir.

Karayollarının uzunluğu 1.772.000 km. olup bunun ancak % 47'si kaplanmıştır (1984-1985). Demiryolları ağı ise 61.478 km.dir. Deniz ulaşımında daha geridir. Haberleşme yetersizdir. Hindistan'ın başlıca ihraç malları; pamuk, jüt dokumalar, çay, şeker, kahve, maden cevherleri ve bazı yarı işlenmiş metal eşyalardır. İthalatının başında ise fabrikada yapılmış çeşitli eşyalar gelir. 1947'de bağımsız bir devlet olan Hindistan, 1949 Anayasası'na göre yeniden örgütlendi ve bugünkü statüsüne kavuştu. Sayıları 600'ü geçen mihracelikler kaldırıldı ve federal bir cumhuriyet hâline getirilen Hindistan Birliği içinde yerlerini aldılar. Hindistan Birliği bugün 22 eyalet, 9 araziden meydana gelir.

Bu eyaletlerin yüzölçümleri ve başlıca kentleri şunlardır: Andhra Pradesh (275.282 km2, Haydarabad, Uluru), Assam (100.730 km2, Dispur, Ganhati), Batı Bengale (88.563 km2, Kalküta, Urgapur), Bihar (174.038 km2, Patna, Bhagalpur), Gücerat (187.091 km2, Ahmedabad, Barodo), Haryana (44.056 km2, Chandigarh), Himachal Pradesh (55.673 km2, Simla), Cammu-Keşmir (222.236 km2, Srinagar, Cammu), Karnataka (191.791 km2, Bangalore, Bhadravati), Kerala (38.855 km2, Trivandruk, Kozikhode), Madhya Pradesh (443.552 km2, Bhopal, Jabalpur), Maharaschtra (307.762 km2, Bombay, Nagpur), Manipur (22.346 km2 Imphal), Maghalaya (22.445 km2), Nagaland (16.488 km2, Kohima), Orissa (155.825 km2, Bhubaneswar, Rurkela), Pencap (50.376 km2, Chandigarh, Jullundur), Rajasthan (342.274 km2, Jaipur, Udaipur), Tamil Nadu (130.357 km2, Madras, Madurai), Tripura (10.453 km2, Agartala), Uttar Pradesh (294.366 km2, Lucknow, Varanasi). Araziler ise Arumachal Pradesh, Andaman ve Nikobar Adaları, Dadra ve Nagar Heveli, Delhi, Chandigarh, Goa Daman Diu, Laktiv-Minicoy ve Mizoram ve Ponhichery'dir.

MsXLabs.org & MORPA Genel Kültür Ansiklopedisi


Safi 12 Ağustos 2016 23:48

HİNDİSTAN


Çin'den sonra dünyanın en kalabalık ülkesidir. Hindistan, Pakistan, Ban­gladeş ve Bhutan ile Nepal devletleri Hindis­tan Yarımadası'ndadır. Üçgen biçimindeki bu kara parçası kuzeyde Himalaya Dağlan'ndan güneyde Komorin Burnu'na kadar 3.000 km uzunluğundadır. Dağların kuzeyinde, Çin'e bağlı bir eyalet olan Tibet yer alır. Hindistan Yarımadası'nın batısında Afganistan ve İran, doğusunda Birmanya bulunmaktadır. Yarım­adanın Hint Okyanusu'na giren bölümünün batısı Umman Denizi, doğusu ise Bengal Körfezi ile çevrilidir. En güney ucunda Sri Lanka (Seylan) Adası vardır.

HİNDİSTAN'A İLİŞKİN BİLGİLER


  • YÜZÖLÇÜMÜ: 3.287.800 km2.
  • NÜFUS: 783.044.000 (1987).
  • YÖNETİM BİÇİMİ: Bağımsız cumhuriyet, ingiliz Uluslar Topluluğu üyesi.
  • BAŞKENT: Yeni Delhi.
  • DOĞAL YAPI: Ülkenin büyük bir bölümünü Ganj Irmağı ve kollarının suladığı geniş bir ova kaplar. Güneyde, 600-700 metre yükseklikteki Dekkan Yaylası yer alır. Kuzey ve kuzeydoğu sınırında Himalaya Dağları yük­selir.
  • BAŞLICA ÜRÜNLER: Buğday, arpa, mısır, darı, pirinç, şeker, patates, yerfıstığı, çiğit, çay, tütün, pamuk ipli­ği, jüt, kereste, kömür, demir, manganez, bakır.
  • BAŞLICA SANAYİLER: Pamuk, jüt ve ipek dokumacılığı, şeker, mühendislik, demir-çelik.
  • DIŞARIYA SATILAN ÖNEMLİ ÜRÜNLER: Dokuma ürün­leri, çay, ham jüt ve pamuk, deri, manganez ve de­mir, fındık, çuval ve çantalar.
  • ÖNEMLİ KENTLER: Bombay, Kalküta, Madras, Haydara-bat, Ahmetabat, Kanpur, Delhi, Puna, Luknov, Nag-pur, Varanasi, Haura, Agra, Madurai, Caypur, indur, Allahabat, Amritsar, Patna.
  • EĞİTİM: Tüm eyaletlerde eğitim zorunludur. Okuma yazma oranı yüzde 40'tır.
Hindistan İngiliz Uluslar Topluluğu'na bağ­lı bir cumhuriyettir. Tarihin en eski ülkelerin­den biri olmakla birlikte çok genç bir devlet­tir. Kültürü ve gelenekleri 4.000 yıl öncesine dayanır, oysa bağımsızlığını ancak 1947'de ka­zanabilmiş ve devlet olabilmiştir. Yüzölçümü bakımından dünyanın yedinci büyük ülkesidir.
1947'ye kadar Pakistan ve Hindistan tek bir ülkeydi. Hindu çoğunluk ile Müslüman azın­lık arasındaki dinsel anlaşmazlıklar, iki ayrı ülkenin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu ayrılma Hindistan'ın İngiltere'den bağımsızlığını ka­zandığı tarihte gerçekleşti. Hindistan'ın Müs­lüman bölgeleri Pakistan'a bağlandı.
Bağımsızlıktan önce Hindistan'ın 500 yerel hükümeti doğrudan doğruya İngiltere tarafın­dan yönetiliyordu. 1947'den sonra Keşmir'in dışındaki bütün eyaletler Hindistan ya da Pakistan'a bağlandı.
Ülke nüfusunun yarıdan fazlası kuzeydoğu Hindistan'da yer alan Ganj ve Brahmaputra ırmaklarının deltasında yaşar. Hindistan baş­lıca üç bölüme ayrılır: Kuzeyde, Himalaya­lar'ın etekleri ve bazı tepeleri yer alır. Ondan sonra İndus, Ganj ve Brahmaputra'nın sula­dığı geniş ovalar gelir. Üçüncü bölüm ise güneydeki yaylalardır.

Himalayalar.


Dünyanın en yüksek dağları olan Himalayalar Hindistan'ın kuzey sınırın­da büyük bir yay çizer (bak. himalaya dağla­rı). Daha alçak sıraları kuzeybatıdan güneye doğru uzanarak Umman Denizi'ne kavuşur. Kuzeydoğuda ise Bengal Körfezi'ne varır. Dağlar geçit vermediği için komşu ülkelere karayoluyla varmak çok zordur. Arada geçit­ler varsa da, bunlardan bazıları Alpler'den daha yüksektir ve yalnızca yazları geçilebilir. Buna karşın Hindistan ile Tibet arasında yüzyıllardır ticaret yapılmaktadır. Mallar ge­nellikle katır ve sığır, bazen de koyun sırtında taşınır. Kuzeybatı Hindistan ile Pakistan ara­sındaki geçitler ise ulaşıma daha elverişlidir. Yüzyıllar önce, Büyük İskender başta olmak üzere, istilacılar hep bu yoldan Hindistan'a saldırmışlardır.
Bu dağlık yörede halk yiyeceğini kendi yetiştirir. Dışarıya en çok satılan ürün çaydır. Kuzeydoğuda, Darciling'de ve Assam'da çok nitelikli çay üretilir. Ormanlar kereste için yetiştirilir.

İndus, Ganj ve Brahmaputra Ovaları.


Hin­distan'ın kuzeyindeki ve Pakistan'daki büyük ovalar doğuda Bengal Körfezi'nden, batıda Umman Denizi'ne kadar yayılır. Himalaya­lar'ın eriyen karlarından oluşan dereler, bü­yük ırmaklara dönüşerek ovaları sular. Bu ırmaklar ovalarda yaşayan milyonlarca köylü ve çiftçi için yaşamsal önem taşır, çünkü yağmur yok denecek kadar az düşer.

Irmaklar başlıca üç gruba ayrılır: Batıda Jhelum, Çinap, Ravi, Beas ve Satleç gibi kollarıyla İndus bulunmaktadır. Beş kolun birden aktığı yere "beş ırmak diyarı" anlamı­na gelen Pencap denir. 1960'ta Hindistan ile Pakistan İndus ve kollarının sularından ortaklaşa yararlanmak için bir anlaşma yaptılar. Hindistan dünyanın en büyük barajlarına sahiptir. Ayrıca yaygın bir sulama şebekesi bulunmaktadır. Barajlarda toplanan sular, kanallarla tarlalara taşınır. Büyük Mangla, Sukkur, Tarbela ve Çeruthoni en önemli barajlarıdır. İndus vadisindeki ovalarda buğ­day, darı ve pamuk yetiştirilir. Büyükbaş hayvanlar ve koyun beslenir. Ganj, Hindistan'ın ikinci büyük ır­mağıdır. Kollarıyla birlikte Himalayalar'dan doğar. Ayrıca güneydeki yaylalardan çıkan kollarla da birleşir. Yukarı Ganj'ın geçtiği topraklar İndus vadisindeki gibi kanallarla sulanır. Çünkü burada da yağış azdır. Vadinin aşağı kesiminde her yıl bir kuru, bir de yağışlı mevsime rastlanır. Yağışlı mevsime muson rüzgârları neden olmaktadır (bak. MUSON). Muson rüzgârlarının getirdiği bol yağış pirinç, şekerkamışı ve jüt için çok elverişlidir. Büyük ovaları sulayan ırmakların en doğuda kalanı Bengal Körfezi'ne dökülen Brahmaputra'dır. Tibet Yaylası'ndan çıkan Brahmaputra'ya orada Can-Po denir. Aşağı Brahmaputra va­disinde iklim ve yetişen ürünler Aşağı Ganj' dakinin aynıdır. Her iki ırmak da denize dökülürken sayısız kola ayrılır .

Güney Yaylalar.


Tümü yüksek olan bu yaylalar, ovaların bitiminden, yarımadanın ucuna kadar üçgen biçiminde uzanır. Kuzey­de yaylalar Vindiya Dağları ile başlar; doğuda ve batıdaki yükseltiler Doğu Gatları ve Batı Gatları adını alır. (Gat merdiven demektir.) Batı Gatları doğudan daha sarp ve yüksektir. Yayla bu yüzden doğuya doğru eğimlidir ve ırmaklar batıdan doğuya doğru akar. Goda-vari, Krişna ve Koveri ırmakları batı kıyısın­dan çıkmalarına karşın, yaylayı ortadan kese­rek doğuda denize dökülürler.

Yaylanın güneyinde Nilgiri Sıradağları yer alır. Güney Hindistan'ın başlıca ürünleri kah­ve, çay, kauçuk, pirinç, darı, biber, baharat, portakal, guava (jöle yapılan sarı etli bir meyve), hindistancevizi ve mangodur. Or­manlık dağlarda tikağacı, Hint ağacı (mobilya yapımında kullanılan sert odunlu bir ağaç), abanoz ve bambu vardır. Dekkan'ın kuzeyin­de pamuk, güneydeki tepelerin eteklerinde kahve, çay ve kauçuk yetişir. En bereketli pirinç tarlaları doğu kıyılarındadır. Öteki yerlerde başlıca besin darıdır. Meyvenin en bol olduğu yer orta kesimlerdir. Çok yağmur yağmamasına karşın ırmaklar sayesinde sula­ma yapılabilmektedir.
Hindistan'da pek çok yabanıl hayvan yaşar. Himalayalar'ın eteklerinde ve Ganj deltasın­da kaplanlara rastlanır. Pars, kurt, yaban domuzundan başka, sayıları birkaç yüzü geç­meyen aslan vardır. Bu aslanlar Gucerat eyaletinin Gir Ormanı'nda koruma altında yaşamaktadır. Himalayalar'ın eteklerinde ve yaylanın ıssız kesimlerinde yaşayan filler ev-cilleştirilerek iş gördürülür. Öbür yabanıl hayvanlar Kuzey Amerika'dakinden daha kü­çük olan kara ayı, çakal, yaban köpeği, çizgili sırtlan, yabankeçisi, yaban öküzü ve çeşitli geyiklerdir. Öyle çok maymun vardır ki, bunlar her yıl tonlarca yiyeceği silip süpür-dükleri için insanların başının derdidir. Sıtma taşıyan sivrisinekler de her yıl 1 milyon insanın ölümüne neden olur. Hindistan'da yılan oynatıcılarının gösteri hayvanı olarak kullandığı zehirli yılanların en korkuncu kob­ralar ile engereklerdir.

Tarım ve Kırsal Yaşam


Hindistan, birbirinden değişik diller konuşan çeşitli insanların yaşadığı bir ülkedir. Uzun geçmişi boyunca sayısız saldırılara uğramış, gelenlerin Yerli halktan insanlarla evlenmesi sonucu böyle bir çeşitlilik doğmuştur. Oysa dinlerde fazla çeşitlilik yoktur. Büyük çoğun­luk Hindu'dur. Ayrıca Müslümanlar, Sihler, Budacılar ve Zerdüştler bulunmaktadır. Zerdüştler İS 8. yüzyılda İran'dan Hindistan'a göç etmiştir. Simgesi ateş olan bir tanrıya taparlar. (Hindistan'daki halklar, dinler ve dillerle ilgili daha geniş bilgiyi BUDA VE BUDACILIK; HİNDULAR VE HİNDU DİNİ; İSLAM; SİHLER maddelerinde bula­bilirsiniz.) Nüfusun yüzde 80'i köylerde yaşar. Her köyün marangozu, bakkalı, dokumacısı ve çömlekçisi vardır. Büyük köylerde ise bisiklet, otomobil ve öteki motorlu taşıtları onaracak bir tamirci bulunur. 50 yıl öncesine kadar, çiftçiler ancak kendi köylerinin gerek­sinmesini karşılayacak kadar ürün yetiştirebi-liyorlardı. Oysa artık para getirecek pamuk, jüt gibi ürünler de yetiştiriyorlar. Yeni üretim yöntemleri sayesinde köye gerekenden fazla­sını üreterek, satıyorlar. Sulamanın yaygınlaş­masının bu değişimde büyük rolü olmuştur.

Üst üste yığılmış kerpiç evleri, dar patika­larda başlarının üzerinde testi taşıyarak yürü­yen alımlı kadınlarıyla, köylerin görünümün­de yüzyıllardır hiçbir değişiklik olmadığı sanı-labilir. Eşyaları başlarında taşımaya alışmış olan bu kadınların yürüyüşleri son derece ahenklidir. Kadın erkek tarlalarda çalışan Hint köylüleri Avrupalılar gibi her mevsim düzenli olarak çalışamazlar. Bunun nedenle­rinden biri üretim için muson yağmurlarına bel bağlanan tarlalarda, çiftçilerin kuru mev­simlerde hiçbir iş yapamamasıdır. Örneğin, pirinci ancak yağmurdan sonra, tarlaları su basınca ekebilirler. Sulama yapılan tarlalarda ise su ürüne gerekli olduğu zaman verilir. Bunun dışında toprak kaskatı ve kupkuru olduğu için sürmek ya da ekime hazırlamak türünden çabalar işe yaramaz.

Geliştirilmiş tohumlar kullanılarak daha iyi ürün elde etmenin artık mümkün olduğu Hindistan'da kimyasal gübre, gelişkin sulama yöntemleri ve zararlılara karşı etkili öldürücü ilaçlar kullanılmaktadır. Ne var ki, sel ve kuraklık gibi doğal felaketler sık sık ürünleri yok etmekte ve insanları açlığa sürüklemekte­dir. Toprak reformları, kira ile çiftlik işleten köylülerin üründen daha fazla pay almalarını sağlarken, hükümetler de köylere uzmanlar göndererek, çağdaş tarım yöntemlerini köylü­lere öğretiyor. Bütün bunlar olurken, hâlâ öküz ve mandaların çektiği karasabanla sürü­len topraklar çoğunluktadır. Traktör türün­den yeni tarım araçları çok pahalı olduğu için hükümetler köylüye kredi vererek bu araçları almaya özendiriyor. Yalnızca sulama için değil aynı zamanda evlere, okullara, fabrika­lara elektrik sağlamak için de büyük baraj projeleri gerçekleştiriliyor.

Yaklaşık 10 çocuktan 8'inin ilkokula gittiği Hindistan'da ortaöğrenime ve üniversi­teye devam edenlerin sayısında belirgin bir yükselme gözleniyor. Yetişkinler okuma yaz­ma kurslarına giderken, zanaatkarlar da yeni teknolojiye ayak uydurabilmek için eğitiliyor­lar. Uzak köylerdeki çocukların öğrenimi için ise televizyon aracılığıyla eğitim yapılıyor.

MsxLabs & TemelBritannica


Safi 12 Ağustos 2016 23:50

Kentler ve Ulaşım


Hindistan'da çok eski ve büyük kentler var­dır. Başkent Yeni Delhi'dir. Pamuklu bez fabrikaları ile Bombay, çeşitli sanayi kuruluş­ları ve demiryolu atölyeleriyle Lahor, jüt fabrikaları ile Kalküta büyük sanayi merkez­leri olmanın yanı sıra, eyalet ya da bölge başkentleridir. Başlıca limanlar Bombay, Kalküta ve Madras'tır. (Bu kentlere ilişkin ayrıntılı bilgiyi kendi maddelerinde bulabilir­siniz.) Hindistan'ın büyük kentlerini süsleyen eski ve yeni yapılar, çepeçevre yoksul gece­kondularla kuşatılmıştır. Köylerin çoğunlukta olmasına karşın, yeni kentler modern fabrika­ları ve yeni yerleşme birimleriyle hızla büyü­mektedir.
Sanayinin oldukça büyük bir hızla geliştiği Hindistan'da demir-çelik, kimyasal gübre, petrol üretim tesisleri, elektrik santralları, motorlu araç, uçak ve taşıt yapan fabrikalar vardır. Ayrıca mekanik aletler, çimento, do­kuma, kimyasal maddeler, elektronik aletler de üretilmektedir. Oysa eskiden bunların çoğu başka ülkelerden satın alınırdı.

Hindistan'da yaygın bir demiryolu ağı var­dır. Kuzeybatı Hindistan'dan güneyde Banga-lor'a gitmek dört gün sürer. Asya'nın en uzun ve en çok kullanılan demiryolları bu ülkede­dir. Karayolları taşımacılığa elverişli olmadığı için, yük trenleri ile taşıma yapılır. Bu trenler olağanüstü mühendislik başarılarıdır. En şaşı­lası olan ise, kuzeybatıdaki Hayber ve Bolan geçitlerinden Nilgiri ve Himalayalar'daki yer­leşme yerlerine tırmanan demiryoludur. Yı­lan gibi kıvrılan raylar, sayısız tünellerden geçerek sarp dağlar boyunca uzanır.
Bu uçsuz bucaksız topraklarda hava trafiği de hızlı bir gelişme içindedir. Başlıca kentler arasında uçaklar işler. Uluslararası havayolla­rı ise Bombay, Delhi, Kalküta ve Madras gibi büyük kentleri dünyanın öteki kentlerine bağlar.

Yeni yollar


19. yüzyılda yapılmaya başlan­dı. Bunlardan biri Kalküta'dan bugün Pakis­tan'da kalan Peşaver'e giden büyük karayo­ludur. Yollarda, yaklaşık 30 km ara ile yolcuların geceyi geçirebilecekleri dinlenme yerleri vardır. Karayolları ve demiryolları yapılmadan önce insanlar Kalküta'dan batıya, Camna (Yamuna) ve Ganj ırmakları yoluyla erişirlerdi.

Hint Halkı


Hintliler'in büyük çoğunluğu Hindu'dur. Yaklaşık 80 milyon Müslüman, 18 milyonun üstünde Hıristiyan, 13 milyon kadar Sih, 5 milyon Budacı, Hindu dininin bir kolu olan 3 milyon Cayna ve sayıları az olan çeşitli dinlere bağlı insanlar vardır.
Hindu dini yalnızca bir din değil, insanları kast adı verilen, toplumsal sınıflara ayıran bir sistemdir. Her kastın kendine öz­gü kuralları vardır. Dört temel kastın dışında, Hindular'ın sahip olduğu hakların hiçbirine sahip olmayan ve onlarla birlikte bulunmala­rına izin verilmeyen bir de kast dışı paryalar vardı. Ne var ki, 1950 Anayasası ile paryalara karşı bu türden davranışlar yasadışı ilan edil­di. Kast sisteminin ise giderek eski etkisini yitirdiği görülüyor.
Sığır eti yemeyen Hindular'ın başlıca besini pirinçtir. Yoksul aileler ise daha ucuz olduğu için darı yer. Yemeklerde çoğunlukla un ve su ile yoğrularak fırında pişirilen bazlama türün­den çapatti yenir. Çapatti genellikle merci­mek çorbası ve bol baharatlı güveçle iyi gider. Hintliler'in çok kullandıkları köri denen ba­harat pilava, ete, balığa, tavuğa ve sebzelere konur.

Hintli kadınların geleneksel giysileri sarV dir. Uzun bir kumaş vücuda sarılarak, kalan ucu omuzlara alınır. Bazen sarinin ucu başa örtülür. Sarinin altına kısa kollu, dar bir bluz giyilir. Sarinin sarılma biçimi yöreden yöreye değişir. Kuzeybatıda kadınlar daha değişik gi­yinir. Bol bir şalvarın üstüne, gene bolca bir bluz giyerler. Köylü erkeklerin çoğu hâlâ pa­muklu kumaştan yapılma ve bacaklar arasın­dan geçerek bele sarılan kısa, beyaz, şorta benzer bir şey giyer, buna dhoti denir. Bu giy­si sıcakta giymeye çok elverişlidir. Ne var ki, artık çoğunlukla batı tipi giysiler giyilmek­tedir.
Hintliler'in yaşamında dinsel törenler ve şenlikler büyük önem taşır. İlkbaharda yapı­lan Holi şenliğini özellikle çocuklar çok sever. Holi sırasında herkes yüzünü renkli pudralar ve boyalarla boyar. Divaü, ışık şenliğidir. Kı­şa girerken kutlanır. Her köyde yüzlerce mum yanar, okullar tatil olur.

Hindistan'da pek çok insan kutsal bilinen yerleri ziyaret eder. Her yıl uzak demeden, pek çok Hintli aile Ganj'ın kutsal sularında yıkanmaya gider. Ganj kıyısındaki Varanasi (Benares) ise özel bir öneme sahip olduğun­dan, her Hintli öldükten sonra küllerinin Va-ranasi'den Ganj'a serpileceği umudunu taşır.
Bu kutsal'yerlerin yanı sıra, Hindistan bü­yük sanayi merkezlerine ve modern limanlara sahiptir. Bombay, Kalküta ve Madras'ta 19. yüzyılda kurulmuş, Hindistan'ın en eski üni­versiteleri bulunmaktadır. Bunlardan başka, ülkede 80'in üstünde üniversite vardır. Ne var ki, binlerce genç üniversiteye giderken, hâlâ okuma yazma bilmeyen milyonlarca da insan bulunmaktadır. Yaklaşık 800 milyon nüfuslu bu ülkede devletin nüfus planlama çabalarına karşın, doğum oranı çok yüksektir. Yoksul kesimden gelen çocuklar, devletin yeni okul yapma ve eğitime özendirme çabalarına ve eğitimin zorunlu olmasına karşın, okula gidememektedir.
Hindistan'daki çeşitli halklar değişik diller konuşur. Başlıca 15 dil ve bunlardan daha çok sayıda lehçe vardır. İngilizce hâlâ yaygın olarak kullanılır ve okullarda öğretilir. 1965'ten beri resmi dil Hindi'dir.

Tarih


Çin'den başka hiçbir ülkenin, Hindistan halkı gibi kesintisiz bir tarih yaşadığı söylenemez. Ne var ki, bu tarih barış içinde değil, dışarı­dan gelenlerin sürekli saldırısı altında yaşan­mıştır. En eskiden yerleşmiş olanların nasıl geldikleri pek aydınlık değildir. Bunların Vindiya Dağları'nın ulaşılmaz yörelerinde yaşa­yan ilkel insanlara benzedikleri düşünülmek­tedir. Sonra İÖ 2500 yıllarında Hindistan'a tenleri çok koyu renkli olan Dravidler geldi. Yakın zamanda, arkeologlar onlara ait iki kent ortaya çıkardılar: İndus vadisinde Ha-rappa ve Mohenco-daro. Bu buluntular Dra-vidler'in gelişkin bir uygarlığa sahip oldukları­nı gösteriyordu. Yazı yazmasını biliyorlardı.

Çok iyi planlanmış kentleri ve içlerinde günümüzdekine benzer banyoları bulunan geniş odalı evleri vardı. Ne var ki, İÖ 1500 yılların­da kendilerine Ariler ya da soylular diyen da­ha açık tenli insanları, Hayber Geçidi'nden ovalara indiler. Dravidler gibi uygar değiller­di, ama dövüşmekte ustaydılar ve onları yenil­giye uğrattılar. Ariler çok geçmeden kast sis­temini yürürlüğe koydu. Böylece tutsak ettik­leri halkla aralarına bir set çekmiş oldular. Ariler Hindu dinini de geliştirdi. Bu dinde, tanrıların nasıl hoşnut edileceğini yalnızca Brahman adı verilen rahipler bildiği için, on­lara büyük ayrıcalıklar ve yetkiler tanını­yordu.

İÖ 6. yüzyılda büyük din reformcusu Buda, yeni bir inanç geliştirdi. Ona göre, ruhun ölümsüzlüğünü karmaşık dinsel törenler ve kurbanlarla sağlamak mümkün değildi. Tek yol, karşılık beklemeden iyilik etmek, temiz yürekli olmak ve maddi tutkulardan uzak dur­maktı. Budacılık, Hindistan'da hızla yayıldı; birçok bey ve kral tarafından benimsendi. Bunlardan en önemlisi, Patna'yı İÖ 274-232 yılları arasında yöneten Kral Aşoka'ydı. Orissa'yı işgal ederken insanlara verdiği acıdan duyduğu vicdan azabından dolayı Budacı ol­du. Dağa taşa Budacıhk'ı öven yazılar yazdır­dı; krallığındaki herkesi Budacı yapmaya ça­lıştı. Budacılık Hindistan'ın güneyinde tutu­namadı. İS 4. yüzyılda kuzeydeki etkisini de yitirdi. Sri Lanka (Seylan), Birmanya, Tay­land (eski Siyam), Tibet ve Çin'e ise misyo­nerler aracılığıyla yayıldı.

Eski Hint uygarlığı İS 320'den 5. yüzyıla kadar egemen olan Gupta kralları zamanında doruğuna ulaştı. Bu dönemde Hindistan'a git­miş olan Çinli gezginler, Gupta krallarının yö­netimdeki başarılarını anlatan belgeler bırak­mışlardır. Krallar yazarlara ve ozanlara des­tek olmuş, tiyatroya önem vermişlerdi. Mü­zikte büyük bir gelişme gözlendi. Manastırla­rın duvarları taş üstüne yapılmış resimlerle bezendi.

6. yüzyılda Hindistan, Orta Asya'dan gelen Hunlar'ın saldırısına uğradı. Bir süre her şey altüst oldu. Bu kargaşa içinde kendine Rac-put adını veren "kralların oğulları" yönetimi ele geçirdiler. O gün bu gün, onların yöneti­minde olan Batı Hindistan, Racastan olarak bilinir. Nereden geldiklerine ilişkin bir bilgi yoktur. Sanata ve edebiyata önem verdiler, altın ve gümüşten tanrı heykelleri ve çok de­ğerli taşlarla bezeli tapınaklar, büyük sa­raylar ve kaleler yaptırdılar.
Ne var ki, Racputlar kendi aralarında sü­rekli kavga ediyorlardı. Bu yüzden Kuzey Hindistan dışarıdan gelen saldırılara karşı kendini koruyamadı. Bu kez Müslümanlar ge­lerek Hayber'in kuzeyine yerleştiler. 10. yüz­yılın ikinci yarısında Gazneli (Afganistan) Müslüman Kral Sebüktigin Hindistan'ın ku­zeyine girdi. Oğlu Mahmud, batıda Ganj Irmağı'ndan güneyde Racputana'ya kadar iler­leyerek bir imparatorluk kurdu. Delhi'yi baş­kent yapan Müslümanlar, giderek nere­deyse Hindistan'ın tamamını ele geçirdiler.

Afgan krallarının egemenliği 1526'ya Babür Şah'ın Hindistan'a gelişine kadar sürdü. Babür Şah, Delhi Sultanı İbrahim'i yenerek, Delhi'yi işgal etti. Daha sonra Kandehar'dan Bengal sınırına kadar olan toprakları ele ge­çirdi. Böylece Hindistan'da Moğol egemenliği başlamış oldu. Moğol imparatorlarının en ün­lüsü Ekber'dir. Uyruğundaki halkları Müslü­man, Hindu demeden kaynaştırmaya çalıştı. Müslümanlar'ın geçmişten kalma ayrıcalıkla­rını ve haklarını kaldırdı . Toru­nu Cihan Şah zamanında, Agra'da Tac Mahal ve İncili Cami'den başka Delhi'de de eşsiz gü­zellikte saraylar ve camiler yapıldı. Ne var ki, Moğol imparatorlarının hiçbiri Ekber çapında değildi. Hindular ile Müslümanlar arasındaki karşıtlıklar sürüp gitti ve sonunda imparator­luk parçalandı.

Hindistan'ın Sömürgeleştirilmesi


Tam bu sıralarda, 15. yüzyılın sonlarına doğ­ru, baharatın çekiciliğine kapılan Avrupalı tüccarlar, Afrika'nın güneyinden dolaşarak Hindistan'a vardılar. İlk gelenler Portekizliler ve Hollandalılar'dı. 17. yüzyılın başlarında Hindistan pazarını kapmak için asıl mücadele ise Fransızlar ile İngilizler arasında oldu. Her iki taraf da Hindistan'daki Müslümanlar ile Hindular arasındaki çatışmalardan yararlan­dı. Hindistan siyasetine etkin biçimde katılan İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası sonunda gerek Fransız tüccarlarını, gerek Moğol İmparatorluğu'nu yenilgiye uğratmayı başardı.

Fransızlar 1954'e kadar bazı limanları ellerin­de tuttular. Portekizliler ise işgal ettikleri yer­lerden en son 1961'de çıktılar.
17. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar İngiliz Do­ğu Hindistan Kumpanyası Hindistan'da bü­yük güç kazandı. Kumpanya Hindistan'ı İngil­tere'deki fabrikalar için bir hammadde depo­su durumuna getirdi .i Ayrıca Hindistan, İngi­liz mallarının serbestçe satıldığı bir pazara dö­nüştü. Kumpanya bu yoldan büyük paralar kazandı. Ne var ki, Hintli zanaatkarlar için bu bir yıkım oldu. Çiftçi ve köylülerin ürünü ise hiçbir zaman değerini bulamadı.

1857'de Hint askerleri ve mihraceleri (feo­dal prensler) Hindistan'ın büyük bir bölümü­ne egemen olan İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası'nı devirmek için eyleme geçtiler. Hin­distan'da bu başkaldırı Bağımsızlık Savaşı olarak nitelendirilir. Bu başkaldırının Hindis­tan'ın yoğun bir biçimde sömürülmesinin yanı sıra başka nedenleri de vardı: Hindistan'ı yö­netmek üzere İngiltere'den atanan genel vali­ler halkın dinsel inançlarına saygı göstermiyor ve Hindular'ın tapınmalarını engelliyorlardı. İngiliz misyonerlerinin Hıristiyanlık'ı yayma çabaları ise gerek Müslümanlar'ı, gerek Hin-dular'ı tedirgin ediyordu. Ayrıca genel valile­rin halkın geleneklerini değiştirme çabaları da hoşnutsuzluk yaratıyordu.

İlk isyan 1857 Nisan'ında Hindistan'ın ku­zeyinde, Mirut'ta başladı. Delhi, Kanpur ve Luknov'a yayılarak ı Avrupalılar'ın yaşadığı yerlerin ateşe verilmesiyle tırmandı. Karşılıklı kıyım aylarca sürdükten sonra, İngilizler'in Nepal'den getirdikleri Gurkha (bak. gurkha-lar) ordusunun yardımıyla başkaldırı 1858 Mart'ında bastırıldı. Bundan sonra egemenlik İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyasından İn­giliz kralına geçti.
Hindistan İngiltere'nin en önemli ve en çok gelir getiren sömürgesiydi. Hindistan'ı, İngiliz hükümetince beş yıllığına atanan bir genel va­li yönetiyordu. Ülke, valinin yönetimindeki bölgelere ve mihracelerin yönetimindeki eya­letlere ayrılmıştı. Köylüler ağır vergiler altın­da ezilirken, bir taraftan da mihracelerce sömürülüyordu.

Batı üniversitelerinde okuyan Hintli genç­ler, sömürü altındaki ülkelerine özgürlük ve demokrasi düşüncelerini getirdiler. Bu aydın­lar 1885'te bağımsızlık hareketini başlattı ve Hindistan Ulusal Kongresi'ni (Kongre Parti­si) kurdular. Bundan sonraki 50 yıl bağımsız­lık mücadelesiyle geçti. 1906'da Hindu ege­menliğinden kaygılanan Müslümanlar, Müs­lüman Birliği'ni oluşturdu. Amaçları Hindu-lar'dan ayrı, bağımsız bir devlet kurmaktı.

I. Dünya Savaşı sırasında Hindistan birlikleri İngiltere'ye bağlı olarak çarpıştı. Bu savaşta Hindistan'ın insan gücü, hammadde ve yiyecek kaynakları İngiliz ordusunun gereksinmelerini karşılamak üzere sonuna kadar kullanıldı. Savaş sonrasında kıtlık ve salgınhastalıklar baş gösterdi.Hindistan geri bıraktırılmış bir tarım ülke­siydi. Sömürgelere özgü çarpık sanayileşme yüzünden ağır sanayi kurulamıyordu. Ülkede yoksulluk ve işsizlik artan bir huzursuzluk ya­ratmaktaydı.
Bu sırada bağımsızlık hareketinin önderi olarak ortaya çıkan Gandhi'nin Mohandas Karamçand) düşünceleri ve yön­temleri Kongre Partisi'nce benimsendi. Gandhi, İngiliz boyunduruğuna karşı pasif di­reniş yöntemiyle ülkenin bağımsızlığını kaza­nabileceğine inanıyordu. Ulusal Kongre'nin tüm Hindistan'da uyguladığı pasif direniş kampanyası devlet dairelerinin, okulların ve mağazaların kapatılmasını öngörüyordu. Kampanya milyonlarca insanı harekete geçir­di. İngilizler ulusal kurtuluş hareketini benze­ri görülmemiş bir acımasızlıkla bastırmaya kalkıştılar ve çok geçmeden direnişin önünü aldılar. Ne var ki, artık Hint halkı bağımsızlığı için savaşmak üzere tümüyle uyanmıştı.
Protestolar ve grevler artan bir hızla yayılı­yordu. 1930'da Lahor'da toplanan Kongre Partisi Cavaharlal Nehru'yu başkanlığa getirdi. Kongre, ama­cının tam bağımsızlık olduğunu ilan etti. Gandhi yönetimindeki pasif direniş eylemleriy­le bağımsızlığa kavuşulacaktı. 26 Ocak 1930 Bağımsızlık Günü ilan edildi.
1935'te İngiltere ekonomi, savunma ve dışişlerini denetiminde tutma koşuluyla bir özerklik önerisi getirdi. Hindistan Ulusal Kongresi bu öneriyi reddetti.

II. Dünya Savaşı başladığında Kongre Partisi'nin, Hindular ve çeşitli dinsel toplulukların temsilcileri de içinde olmak üzere, çok sa­yıda üyesi vardı. Hindistan II. Dünya Sava-şı'na resmen girmemişti. Ne var ki, Müttefik­ler Hindistan'ı üs olarak kullandı. 2 milyon Hintli asker İngilizlerTe birlikte savaştı. İngi­lizler, 1942'de Hindistan'a, savaş bitinceye kadar Hindistan ordusunun denetimini elle­rinde tutmak koşuluyla, dominyon statüsü vermeyi önerdiler. Kongre Partisi bunu da kabul etmedi. Bunun üzerine İngilizler, Kong­re Partisi'ni yasadışı ilan ederek önderlerini tutukladılar.
1945'te savaş sona erince tutuklular özgür­lüklerine kavuştu. Hindu ve Müslüman ön­derler bir anayasa hazırlamak için bir araya geldiler. Bu aşamada Müslümanlar ayrı bir devlet konusunda ısrar ederken, Hindu ön­derler Hindistan'ın parçalanmaması konusun­da ısrarlıydılar. Müslümanlar ile Hindular arasındaki uyuşmazlık bir kıyıma dönüşme eğilimi gösteriyordu.

Bağımsızlık Sonrası


15 Ağustos 1947'de iki ayrı devlet ortaya çık­tı. Biri Hindistan adını korurken, öbürüne Pakistan dendi . Sınırlar, nü­fusun dinsel eğilimine göre çizilmişti. Hindis­tan Hindu çoğunluğun, Pakistan ise Müslü­man çoğunluğun yaşadığı yöreleri içine alıyor­du. Pencap'ta sınır Sihler'in yaşama alanını ortadan ikiye bölmüştü . Pakis­tan sınırı içinde kalan Sihler Müslümanlar'la anlaşamıyordu. Çok geçmeden sınırın her iki yakasında bir göçmen trafiği başladı. Sihler ile Hindular, Pakistan'dan Hindistan'a, Hin­distan'daki Müslümanlar da Pakistan'a geç­meye çalışıyorlardı. 7-8 milyon kişiyi kapsa­yan bu göçmen akımı sırasında çıkan çatışma­larda 200 bin kişi yaşamını yitirdi.

Hindistan'ın önünde üstesinden gelinmesi gereken güç işler vardı. Örneğin, ordunun ye­niden kurulması gerekiyordu. Hindular yeni Hint ordusuna katılırken, Müslümanlar da Pakistan ordusunda yerlerini aldılar. Bir baş­ka sorun da Hindistan'daki racahklardı. 15 Ağustos 1947'ye kadar Hindistan, İngiliz İm-paratorluğu'na bağlı İngiliz Hindistan'ı ile racalıklardan oluşmaktaydı. İngiliz Hindistan'ı dört büyük bölgeye ayrılmıştı: Bengal, Bom­bay, Madras ve kuzeybatı bölgesi. Bunlar ye­rel meclisler ve valilerce yönetilmekteydi. Hindistan hiçbir askeri bloka bağlı olmayan "Bağlantısız Ülkeler" arasındadır. Pakistan'la anlaşmazlık, ayrıldıktan sonra da, İndus Irmağı'nın sularından ortaklaşa yararlanma ka­rarına karşın, sona ermedi. 1971'de Hindis­tan, Doğu Pakistan'da baş gösteren ayaklan­mada, hükümet karşıtlarının yanını tuttu. Pa­kistan'da iç savaş Bangladeş'in kurulmasıyla sonuçlandı . Bu yüzden Pa­kistan ile Hindistan arasında savaş çıktı ve Pa­kistan yenildi. Günümüzde iki ülke arasında­ki ilişkiler eskisine göre daha iyi gitmektedir. Hindistan'ın komşusu Çin'le de dağlık kuzey kesiminde sık sık sınır anlaşmazlıkları çık­maktadır. 1980'lerin başında özerklik için mü­cadele eden Sihler'in kutsal tapınağı olan Al­tın Tapınak'a ordu birliklerinin saldırması Sihler'le hükümet arasındaki gerginliğin do­ruğa çıkmasına yol açtı. İndira Gandhi'nin iki Sih muhafızı tarafından öldürülmesi Sihler'e yönelik saldırıların bütün ülkeye yayılmasına neden oldu. Sihler'le olan anlaşmazlık hâlâ sürüyor. 1987'de Hindistan'da yüzyılın en bü­yük kuraklığı yaşandı. 1988'de musonların ge­tirdiği yağmurlarla kıtlık konusundaki kaygı­lar azaldı.

MsxLabs & TemelBritannica


Safi 12 Ağustos 2016 23:53

Hindistan Tarihi


Hindistan’ın tarihi hakkında bilgiler, Aryalardan başlamaktadır. Bundan önceki dönemler içindeki olaylar hakkında çok çeşitli ve kesin olmayan bilgiler mevcuttur. Dravitleri yenerek Hindistan’a yerleşen Aryalar, Yunan istilaları, İskender’in saldırıları, Asoka dönemi, Mouryo İmparatorluğu, Gupta Devri, Hunlar, Harşalar, Kuzey ve Güney Sülaleler Dönemi, Türk-Moğol Hakimiyeti, Arapların, Gaznelilerin, Babür Devletinin fetihleri, Avrupalıların yerleşmeleri ve bugünkü Hindistan’ın kurulması safhaları takib eder.

M.Ö. 2000 yıllarında Himalayaları aşarak gelen Aryalılar, Hindistan’da asırlarca sürecek bir hayat tarzının temelini attılar. Daha sonraları Maurya İmparatorluğu Hindistan’a hakim oldu. Bu imparatorluğun yıkılmasından sonra hakim olan Guptaların ülkedeki hakimiyetine Hun saldırıları son verdi. Bundan sonrası, ülkede kurulan prenslikler dönemi ve aralarında yaptıkları savaşlarla geçti.

Müslümanlar, Hindistan’a ilk olarak sekizinci asırda geldiler. 712 yılında Muhammed bin Kasım’ın ordusu Hindistan’a girdi. Bunu müteakiben ülkede Müslüman Arap ordularının ve Gaznelilerin fetihleri görüldü. Gaznelilerin Sultan Mahmud zamanında başlattıkları seferleri, Muhammed Guri Han zamanında Hindistan’ın tamamının fethedilmesiyle sonuçlandı. Bundan sonra 1206-1290 yıllarında Memlukler, 1290-1320 yıllarında Halaciler, 1320-1413 yıllarında Tuğluklar ve 1526 yılına kadar da Ludiler Hindistan yönetimini ellerinde tuttular.

On beşinci asır başlarında bir ara Timur Han ordusuyla Hindistan’ın büyük bir kısmını topraklarına kattı. Böylece Hindistan’da Türk-Hind İmparatorluğu başladı. Timur Hanın soyundan Babür Şah, bütün Hindistan’ı fethederek Gürganiye (Babür İmparatorluğu) Devletini kurdu. Bu devlet, İngilizlerin Hindistan’ı işgaline kadar bölgede 342 sene hükümranlığını sürdürdü.

Babür İmparatorluğu zamanında Hindistan’da yüzlerce büyük İslam alimi yetişip insanlara doğru yolu gösterdiler, ilim öğrettiler. İslam dinine sokulmak istenen bid’atleri yok ettiler. Bu büyük alimler arasında en meşhurlarından bazıları, İmam-ı Rabbani, Muhammed Ma’sum Faruki, Ubeydullah-ı Ahrar, Muhammed Zahid, Derviş Muhammed, Muhammed Baki-billah, Nur Muhammed Bedevani, Mazhar-ı Can-ı Canan, Senaullah-ı Dehlevi, Abdullah-ı Dehlevi, Abdülhak Dehlevi, Abdülaziz Dehlevi, Muinüddin Çeşti’dir.

Avrupalıların Ümit Burnunu dolaşarak Hindistan’a ulaşmaları, 16. yüzyılda burada ilk ticaret merkezinin kurulmasına yol açtı. İngilizler, Hindistan’ı işgal ettikten sonra, Müslüman halka çok eziyet ettiler. 1906 yılında Svaraç (kendi kendini yönetme) sloganı ile bağımsızlık savaşı başlatıldı. Bu arada Hindistan Müslüman Birliği kurulmuştu.

1919 yılında Gandhi ile birlikte Hindistan’da pasif direnme ve protesto hareketlerine başlandı. 1935’te ilk anayasa kabul edilerek parlamenter düzen kuruldu. 18 Temmuz 1947’de tam bağımsızlığını kazanarak, dünya devletleri tarafından tanındı. 26 Ocak 1950’de Hindistan Birliği olan devletin ismi Hindistan Cumhuriyeti olarak değiştirildi. Bugün de bu isimle anılmaktadır.

Ülke yönetim yönünden eyaletlere bölündü. Ekonominin büyük ölçüde bozulduğu bir dönemde yapılan seçimleri İndra Gandhi’nin başkanlığındaki Kongre Partisi kazandı. Radikal tedbirleri başarıyla alan İndra Gandhi, 1971’de erken seçime giderek büyük bir zafer kazandı. Aynı sene Hindistan ile Pakistan arasında savaş çıktı. Bu savaş neticesinde Doğu Pakistan yani Bangladeş bağımsızlığını ilan etti. Baskı rejimi uygulayan İndra Gandhi, 1974’den itibaren halk desteğini kaybetti.

1977’de yapılan seçimleri Canata Partisi kazandı. Canata Partisi yönetimde başarılı olamayınca, 1980’de yapılan seçimleri tekrar Kongre Partisi kazandı. Aynı sene özerklik için mücadele eden Sihler, büyük bir mücadeleye başladılar.

1984 Ekimde iki Sih muhafızı İndra Gandhi’yi bir suikast neticesinde öldürdü. Bunun üzerine başbakanlığa Raciv Gandhi getirildi. İç çatışmalar hala devam etmekte olup, Hindularla-Müslümanlar arasında çatışmalar büyük hız kazandı. Başbakan Raciv Gandhi 22 Mayıs 1991’de uğradığı bombalı suikast sonucunda öldü.

Hindistan'da Bilim


Hindistan'daki bilimsel etkinliklerin başlangıcını M.Ö. 5000'lere kadar geriye götürmek mümkündür; ancak bilim gibi düzenli bir bilgi topluluğunun oluşumu için yaklaşık M.Ö. 2500'leri beklemek gerekmiştir. Erken dönemlere ilişkin bilgileri Vedik metinlerden ve nispeten daha geç tarihli olan Siddhantalardan edinmek olanaklıdır.

Hindistan'da kullanılan sayı sistemi, on tabanlı (yani desimal) olup, erken tarihlerden itibaren konumsal rakamlandırma yönteminin benimsendiği görülmektedir. Sıfırı ilk defa Hintli matematikçiler kullanmıştır. Sayı sistemindeki bu erken tarihli gelişme, aritmetiğin gelişim hızını büyük ölçüde etkilemiştir.
Daha sonra Pythagorasçılara mal edilecek olan Pythagoras Teoremi'nin çözümü ile ilgili erken çözüm örneklerine Hintlilerin geometrik metinlerinde rastlamak mümkündür.

Cebir alanında birinci ve ikinci derece denklem çözümleriyle ilgilenmişler ve trigonometri alanında ise, sinüs ve kosinüs fonksiyonlarını kullanmışlardır.
Daha sonra Hintlilerin aritmetik, cebir ve trigonometri konusundaki bilgileri Sanskrit dilinden Arapça'ya yapılan çeviriler yoluyla İslâm Dünyası'na aktarılacak ve buradaki bilimsel uyanışta önemli bir rol oynayacaktır; on ikinci yüzyıldan itibaren Arapça'dan Latince'ye yapılan çeviriler sonucunda ise, Hıristiyan Dünyası bu bilgilerle tanışacaktır.

Hintlilerin evreni Yer merkezlidir ve astronomiden söz eden metinlerde Ay ve Güneş'in hareketleri ve tutulmaları, Yer, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn'ün hareketleri, Yer ve Güneş'in birbirlerine uzaklıkları hakkında ayrıntılı bilgiler verilmiştir. M. S. beşinci ve on ikinci yüzyıllar arasında konuyla ilgili yapmış oldukları çalışmalarda ise, trigonometrik oranları da dikkate almak suretiyle, Güneş-Yer, Ay-Yer uzaklıklarını, Güneş, Ay ve diğer gezegenlerin konumlarını ve dolanım periyotlarını hesaplamaya çalışmışlar ve bunlarla ilgili sayısal değerleri içeren eserler bırakmışlardır. Bunlardan Aryabhata adındaki bir astronom ilk defa Yer'in kendi etrafındaki hareketinden söz etmiştir.

Hint tıbbı, başlangıcından itibaren Hint felsefesi ve kozmolojisiyle iç içe gelişmiştir. Onlara göre, canlı varlıklar evrenin küçük bir modelidir ve doğadaki diğer varlıklar gibi, toprak, su, hava, ateş ve eterden meydana gelmiştir. M.Ö. üçüncü yüzyıldan itibaren gelişen tıpla ilgili sistemler konuya yeni bakış açıları getirmiştir. Bunlardan Yoga Okulu, sağlıklı olabilmek için beden disiplinin yanı sıra, zihin disiplinini de şart koşarken, yine aynı dönemlerde ortaya atılan bir başka görüş, beden yapısının temelde kimyasal esaslara dayandığını, dolayısıyla tedavinin de aynı esaslara dayanması gerektiği tezini savunmuştur.
Hint uygarlığındaki bilimsel uğraşlar, bilimin gelişimi üzerinde oldukça etkili olmuştur. Bu etki ilk dönemlerde tacirlerin, seyyahların ve askerlerin yardımlarıyla gerçekleşirken, daha sonraki dönemlerde, doğrudan doğruya bilginler ve çevirmenler yoluyla gerçekleşmiştir.


Safi 12 Ağustos 2016 23:56

7 ek

Milli Marş:


JANA-GANA-MANA-ADHINAYAKA, JAYA HE
BHARATA-BHAGYA-VIDHATA
PUNJAB-SINDHU-GUJARATA-MARATHA-
DRAVIDA-UTKALA-BANGA
VINDHYA-HIMACHALA-YAMUNA-GANGA
UCCHHALA-JALADHI TARANGA
TAVA SUBHA NAME JAGE
TAVA SUBHA ASHISHA MAGE
GAHE TAVA JAYA GATHA.
JANA-GANA-MANGALA DAYAKA, JAYA HE
BHARATA-BHAGYA-VIDHATA,
JAYA HE, JAYA HE, JAYA HE,
JAYA JAYA JAYA, JAYA HE

Marşın Türkçe Çevirisi:

Sen tüm insanların zihinlerinin hükümdarı, Hindistan’ın kaderini çizensin. İsim Punjab, Sind, Gujarat ve Maratha’nın, Dravid, Orissa ve Bengal’in kalplerini canlandırır; Vindhya ve Himalaya tepelerinde yankılanır, Yamuna ve Ganga müziklerine karışır ve Hint denizin dalgalarınca şarkı gibi söylenir. Senin rahmetin için dua eder ve seni övmek için şarkı söylerler.
Tüm inanarın kurtuluşu senin elindedir, sen Hindistan’ın kaderini çizen.Zafer, Zafer, Zafer Senin olsun.

Milli Amblem:


Alıntıdaki Ek 53914
emblem medHindistan’ın milli amblemi Uttar Pradesh’te Varanasi yakınındaki Sarnath Aslanı’nın bir heykelidir. Heykel 3. milattan önce 3. yüzyılda İmparator Ashoka tarafından Buda’nın huzur ve kurtuluş kitabını tüm dünyaya ilk kez duyurduğu noktayı işaretlemek amacıyla dikilmiştir. Milli amblem bu yüzden çağdaş Hindistan’ın eski çağlardan gelen dünya barışı ve huzuru konusundaki kararlılığının bir sembolüdür.
Gücü, cesareti ve güveni temsil eden dört aslan (biri görünmüyor) dairesel bir sütun başlığı üzerinde durur. Sütun başını dört küçük hayvan sarmıştır – dört yönün bekçileri: kuzeyin aslanı, doğunun fili, güneyin atı, ve batının boğası. Başlık tamamen açmış hayatın ve yartacı ilhamın asıl kaynağını temsil eden bir lotüsün üzerindedir. Amblemin altında Devanagari yazısıyla “sadece gerçek zafere erer” anlamında “Satyameva Jayate” sloganı kazılıdır.

Milli Bayrak:


Alıntıdaki Ek 53915
flag Hint bayrağı özgürlük sembolü olarak tasarlanmıştır. Merhum Başbakan Nehru bayrağı sadece Hindistan için değil tüm insanlar için özgürlüğün sembolü olarak nitelendirmiştir.
Bayrak eşit ölçülerde yatık üç renkten oluşur. Üstte safran rengi, ortada beyaz ve altta koyu yeşil. Bayrağın genişliğinin uzunluğuna oranı 2/3’tür. Beyaz şeritin ortasında Sarnath Aslan Sütunu’ndaki hukuk tekerleği Dharma Chakra’yı simgeleyen deniz mavisi bir tekerlek vardır. Tekerleğin çapı beyaz şeritin genişliği kadardır ve üzerinde 24 tel vardır. Safran rengi cesareti, fedakarlığı ve feragat ruhunu; beyaz saflığı ve gerçeği; yeşil ise inancı ve bereketi temsil eder.

Milli Hayvan :


Alıntıdaki Ek 53916
Panthera Tigris, büyük Asya etçili, kedigillerden, dört ayaklı, yelesiz, siyaha yakın çapraz çizgilere ve beyaz karına sahip, sarımtırak kahve rengindedir. Gücü ve ihtişamı ile deyimlere konu olmuştur.
Bugün dünyamızda çok az aslan kalmıştır. Hindistan’daki kaplan popülasyonu on sene önce bir kaç yüze kadar düşmüştür. Hindistan Hükümeti Kaplan Projesi programıyla kaplan popülasyonunun korunması için büyük bir girişim başlatmıştır. Bugün bu proje sayesinde Hindistan’da bulunan kaplan sayısında önemli bir artış sağlanmıştır.

Milli Kuş :


Alıntıdaki Ek 53917
P. cristatus türünün erkeği, Hindistan’a özgüdür. Göz kamaştırıcı tüyleri ve yelpaze şeklinde açılan açıp gösterişli rengarenk kuyruğu vardır. Tavus kuşları sülünlere benzerler.
Hindistan’da yabani olarak yaşayan (bazı köylerde evcilleştirilen) tavus kuşları su yakınlarındaki ağaçlık bölgelerde yaşarlar. Eskiden eti içi beslenen Tavus kuşlarının avlanması yasaklanmıştır.
Dişisi tüyleri farklıdır. Bu kuşlar güzel görünüşlü olmalarına rağmen sesleri çirkindir.

Milli Çiçek :


Alıntıdaki Ek 53918
Lotüs, sığ sularda yetişen geniş yapraklı ve kokulu parlak çiçek açan bir bitkidir. Yaprakları ve çiçekleri suda yüzer ve içinde hava bulunduran uzun sapları vardır. Büyük çekici çiçekleri birbiri üzerine simetrik şekiller oluşturacak şekilde yatan taç yapraklarına sahiptir.
Rahatlatıcı güzelikleriyle bilinen lotüsleri bir havuzda çiçek açmış bir şekilde seyretmek son derece zevklidir. Hindistan’da kutsal lotüs efsanevidir ve hakkında geliştirilmiş çok halka ait ve dini mitoloji vardır

Milli Ağaç :


Alıntıdaki Ek 53920
Banyan
Banyan, dalları geniş bir araziye yeni bir ağaç gibi yayılan Hint incir ağacı, Ficus bengalensisdir. Kökleri daha sonra yeni gövdeler ve dallar oluşturur. Bu özelliği ve uzun ömürlülüğünden dolayı ağaç ölümsüz kabul edilir ve Hindistan mitleri ve efsanelerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bugün bile Banyan Ağacı köy hayatında önemli bir yere sahiptir ve gölgesinde köy toplantıları yapılır.

Milli Meyve :


Alıntıdaki Ek 53921
Mango
Olgunken yenen, etli, olmamışı turşu için kullanılabilien Mangifera indica ağacında yetişen mango tropik iklimlerin en önemli ve en çok yetiştirilen meyvelerinden biridir. Bu sulu meyve ayrıca zengin bir A, C ve D vitaminleri kaynağıdır. Hindistan’da çeşitli büyüklük, renk ve şekle sahip yüzden fazla mango türü vardır. Mangolar Hindistan’da çok eskiden beri yetiştirilmektedir. İsmi şair Kalidasa’nın şiirlerinde geçer. Çinli hacı Hieun gibi İskender’de bu meyveyi tatmışlardır. Akbar Lakhi Bağı diye bilinen Darbhanga’da 100,000 mango ağacı dikmiştir.
  • Başkent: Yeni Delhi
  • Dinler: Hindu %80, Müslüman %14, Hıristiyan %2.4, Sih %2, Budist %0.7, diğerleri %9
  • Milli Günler: 15 Ağustos Bağımsızlık Günü, 26 Ocak Cumhuriyet Günü
  • İklim : Kuzeydeki Himalaya Sıradağları tüm ülke için mükemmel bir meteorolojik bariyer oluşturmaktadır. Ülkenin büyüklüğüne ve farklı kabartısına rağmen musonları mevsimsel etkisi tüm ülkede belirgindir. Kuzey Hindistan’ın büyük bir bölümü tropikal bölgeninin dışında kalsa da tüm ülkede yüksek sıcaklık ve kuru kışın hakim olduğu tropikal iklim etkilidir.
  • Nüfus : 1.02 milyar (yaklaşık 2004 de)
  • Etnik gruplar: Hint-Ari %72, Dravidyen %25, Moğol and ve diğerleri %3
  • Resmi Dil: Hintçe. İngilizce yaygına kullanılmakta ve anlaşılmaktadır.
  • Yüzölçümü: toplam: 3,287,590 km2 toprak: 2,973,190 km2 su: 314,400 km2
  • Kara sınırları: toplam:: 14,103 km
  • Komşu ülke sınırları: Bangladeş 4,053 km, Butan 605 km, Burma 1,463 km, Çin 3,380 km, Nepal 1,690 km, Pakistan 2,912 km
  • Kıyı uzunluğu : 7,000 km
  • Zaman: Hindistan Standart Zamanı (Griniç Meridyeni + 5 buçuk saat)
  • Para : 1 Rupi = 100 Paise1 US$ = 43 Rupi (yaklaşık Aralık 2004 de)1 Rupi = 32325 TL (yaklaşık Aralık 2004)


Safi 12 Ağustos 2016 23:59

Hindistan


  • Para Birimi: Hindistan Rupisi.
  • Konuşulan Diller: Resmi dil Hintçe'dir. Otellerde İngilizce anlaşabilmek mümkün.
  • Uçuş Süresi: Dubai aktarmalı 7 saat.
  • Saat Farkı: 3.5 saat ileri.shim
  • İklim-Sıcaklık: Hindistan'ın iklim ve mevsim alanı inanılmazdır. Kuzey' deki Himalaya Vadilerinde dört mevsim ılıman bir iklim yaşayabilirken, ülkenin diğer bir ucu olan Deccan'da tropikal bir iklim vardır.
  • Giyim: Yazlık ve baharlık giysiler tavsiye edilir. Yağmurluk ve şemsiye bulundurmakta fayda vardır.
  • Sağlık ile ilgili detaylar: Oteller haricinde yemek yenmesi ve musluklardan hiçbir şekilde su shimiçilmemesi ve pet şişe tabir edilen kapalı içecekler tavsiye olunur. Ayrıca Malarya (sıtma) aşısı shimyaptırılması tavsiye edilmektedir. Ülkenin baharatlı yemeklerine bünye alışık olmadığı için mide shimve bağırsak problemleri yaşanabiliyor. Seyahat süresince gerekli olacak ilaçların yanınızda bulundurulması tavsiye edilir.
  • Türk Konsolosluğu: 50 N. Niaya Marg Chanakyapur New Delhi 110021 Tel: (11) 601701
  • Ülke Kodu: 91
  • Indira Havalimanı: 11 391351
  • Türkiye'ye Telefon Nasıl Açılır?: 00+90+alan kodu+telefon numarası Cep telefonlar çalışmamaktadır (Cep telefonu sistemleri ülkemizdeki standartlardan farklı olduğu için). Ancak isteyenler cep telefonu kiralayabilir. Sadece büyük şehirlerde çalışmaktadır.shim
  • Bankalar: Hafta içi her gün 10:00 -14:00.
  • Müzeler: 10:00-15:00. Çoğu hafta sonları kapalıdır.
  • Dükkanlar: Pazar hariç 09:00-01.00 / 16:00-19:00.
  • Voltaj Düzeyi: 110/220 Volt.
  • KDV: Vergi iadesi yoktur.
  • Bahşiş:% 5 ile % 10 arasında Bahşiş uygundur.
Hindistan, dünyanın en gelişmiş uygarlıklarından birinin beşiğidir. Büyük imparatorlukların ve uygarlıkların kurulması ve sona ermesi bu kıtada Avrupa’dan çok daha önce gerçekleşmiştir. Hindistan, bir ülke olarak birlik ve bütünlük içinde olmaktan çok, değişik ırk, kültür ve dinlerin birarada yaşamaya çalıştığı mozayik bir görüntü içindedir. Tarihî özellikleri yanında Hindistan’ı önemli kılan bir başka etken de Hinduizm ve Budizm gibi iki büyük dinin bu topraklarda doğarak gelişmiş olmasıdır.
Eski çağlarda Mısırlılar ve Romalılar, deniz yoluyla Güney Hindistan’a gelmişler ve daha da ilerleyerek Güney Doğu Asya’ya kadar ulaşabilmişlerdir. Günümüzde Hindistan, Endonezya adalarında bile anayurt olarak kabul edilmektedir. En ünlü Hint Destanları’ndan biri olan Ramayana Destanı Güneydoğu Asya Adalarındaki halk tarafından bugün bile söylenmektedir.

M.S. 52 yılında Apostle Saint Thomas, Güney Hindistan’daki Kerala bölgesine gelmiş ve burada ilk Hristiyan faaliyetlerini başlatmıştı. Sonraki yüzyıllarda güney Hindistan’da Hindu krallıkları kurulmuş, kuzeyde ise yükselişe geçen Budizm giderek etkinliğini kaybetmiştir. M.S. 630 yılında Sind ve Gujarat eyaletlerinde başlayan ilk İslamî faaliyetler bu dinin de yayılmasını sağlamıştır.

İslam güçleri bölgede ilk etkilerini Gazneli Sultan Mahmut’un seferleriyle göstermiştir. Bugün Afganistan’da Kabil ile Kandahar arasında bulunan Gazne şehri 1001 yılında Hindistan’dan getirilen bir çok ganimetle zenginleşmekteydi. Çünkü Mahmut’un orduları ele geçirdikleri şehirlerde değerli ve taşınabilir ne varsa söküp götürmekteydiler. 1033 yılında Mahmut’un ölümünden sonra yerine geçen kral, yüzlerce kilometre uzaklıktaki Benares’i bile işgal edebilmişti. Ancak, Gazne şehrinin 1038 yılında Selçuk Türkleri’nin eline geçmesinden sonra Hindistan’a yapılan akınlar bir süre için durdu.
Sonraları, bu tür geçici akınlar yerini kalıcı işgallere bıraktı. 1192 yılında Muhammed Ghori, ordusunu Pencab’tan geçirerek Hindistan’a girmiş ve Ajmer’i almıştı. Ertesi yıl Ghori’nin Generali Kutub-id Din, Benares’i ve Delhi’yi ele geçirmiştir. Muhammed Ghori’nin öldürülmesiyle Kutub-id Din Delhi’nin ilk Sultanı olmuştur. Kutub-id Din ve kendisinden sonra gelen diğer Müslüman sultanların buradaki hakimiyetleri zaman zaman küçülüp erimiş; zaman zaman da kuvvetlenip gelişmiştir. Bunda sultanların kişiliklerinin ve kişisel başarılarının rolü olduğuna hiç kuşku yoktur. 1398 yılında Timur’un ordularını Semerkand üzerinden Delhi’ye doğru yürüyüşe geçirmesine kadar Delhi’de değişik bir çok Sultanlık kurulmuştur. 1500 yıllarına kadar bölgeyi elinde tutan Timur, daha sonra Babür Şah yönetimindeki ordulara yenilince Hindistan’da Moğol dönemi başlamıştır.

Böcek kaçar diye!..


Hindistan gerçekten çok ilginç bir ülke...
Gazetelere verilen evlenme ilânlarına bir göz atıvermek bile yeterli olabilir bu ilginçliğin ne düzeylerde seyrettiğini kavrayabilmek için:
"Şu kastın evlenme yaşına gelmiş olan kız ve erkekleri şu kapalı salonda, şu gün toplansınlar".
Dört ana kastın bölünmüş olduğu yaklaşık üç bin alt-kasttan birinin, evlilik çağına gelmiş binlerce üyesi bu gazete ilânıyla birlikte bir kapalı salonda toplaşıp birbirlerinin dest-i izdivacına talip oluveriyorlar.
Sihizm, Hinduların işte bu kast sistemine bir tepki olarak ortaya çıkmış ve bundan beş asır önce Hinduizm ve İslam dinlerinin en iyi özelliklerini bir araya getirme fikrinden doğmuş.
Sihlerde kast yok, dul kadınların yakılması, içki ve tütün kullanılması ise kesinlikle yasak. Sihler makas ve jilet kullanmıyorlar, sakallarını örüyorlar, saçlarını da kesmiyorlar.
Sokakta yürürken ağızlarını bir bezle kapatan insanlara rastlıyoruz zaman zaman. Bunların Jainler olduğunu öğreniyoruz.
Budizme çok benzeyen bu dinin taraftarları yaşayan canlılara zarar vermekten müthiş korkuyor ve kesinlikle et yemiyor. Hatta bazı keşişler kazara bir böcek kaçar korkusuyla ağızlarını sürekli bir parça bezle kapatıyorlar. Bunların içinde, maddi şeylere değer vermemenin bir belirtisi olarak çıplak gezenlere de rastlanıyor.

Delhi'de "açık çamaşırhane"


İlk durağımız Delhi.
Bir zamanlar "İngiliz tacındaki elmas" olarak adlandırılan Delhi, bugün dünyanın en kalabalık demokrasisine başkentlik ediyor.
Kentin her yerinde kollektif bir çamaşır yıkama ve kurutma harekâtı gözümüze çarpıyor. Meydanlarda, parkların çevresindeki demir parmaklıklarda dur durak demeksizin, yıkanmış çamaşırlar kurutuluyor.
İnsanlar o kadar beyaz giyiyorlar ki doğal karşılamak gerek herhalde bu "açık çamaşırhane" görünümündeki kenti. Kentin her yanı yemyeşil. Oyuncakmış izlenimi veren üstü sarı, dışı siyah mini mini sevimli taksiler dolaşıyor yollarda.
Büyük caddelerden birine K.Atatürk adının verilmiş olması dikkatimizi çekiyor. Bir zamanlar Hint-Türk imparatorlarının fil sırtında gezindikleri Delhi sokaklarında şimdi binlerce motosiklet inanılmayacak gürültüler çıkararak fır dönüyor.
Dört kişilik bir ailenin motosiklet yolculuğunu izliyoruz merakla. O denli rahat ve sereserpe oturmuşlar ki sanki limozinde gidiyor gibiler!

Kuş Hastanesi
İlkin, sokaklardaki insan seline bakıp bakıp,
"Delhi, Hindistan'ın en kalabalık kenti olsa gerek!.."
diye düşünmüştüm.
Oysa Delhi, nüfus yoğunluğunda ancak üçüncü geliyormuş. Bunu öğrendikten sonra diğer iki kentin caddelerini düşünmek bile istemiyor insan!
Ülkede, sokakta yatanların sayısı inanılmayacak boyutlara ulaşmış. Ancak, tüm yoksulluğa karşın, hırsızlık ender görülen olaylardan Hindistan'da.
Sokaklardaki sefalet görüntüleri yanısıra sadece kuşlar için yapılmış bir hastane de bulunuyor Delhi'de.
Kuş Hastanesi'nin hemen yanında bu hastaneyi kuran dini tarikatın mabedini görüyoruz. Hastanede onbinlerce kuş ameliyat ediliyor, tedavi görüyor. Kuşlara süper ihtimam gösterilirken bu hastanenin bahçesine giren meraklı çocukları ise bakıcı sopayla kovalıyor! Ne mutlu Hintli kuşlara! Darısı da tüm insanların ve diğer hayvanların başına!..

Yeşil sahalarda kriket oynayan insanlar görüyoruz sürekli. Caddeler inanılmayacak derecede hareketli ve her şey doğal seyri içinde akıp gidiyor sanki.
Ve öylesine doğal karşılanıyor ki her şey, yolun kenarına motosikletini park edip ana caddeyi genel tuvalet gibi kullanan insanlar bizim dışımızda kimsenin ilgisini çekmiyor. Süper lüks apartmanların hemen dibinde, naylon torbalardan yapılmış birkaç metrekarelik mezar gibi evlerin önünde çaresiz görünümlü insanlar görüyoruz zaman zaman.

Her yerde karşımıza çıkan ve son derece özenle yapılmış dev boyutlardaki yağlıboya sinema afişleri ise bu ülkede sinema endüstrisinin gücünü kanıtlıyor sanki.
Zaman zaman, Hintlilerin doğuştan birer profesyonel fotomodel olduğunu düşünüyorum...
Minicik çocuklar, ya da yaşlı amcalar fotoğraflarının çekildiğini anladıkları zaman inanılmayacak kadar ustaca poz veriyorlar.
Sonra da "fotorupi, fotorupi" diye fotoğraf çekenin peşinden koşturup Hint parası rupilerden istiyorlar.
Çocuklardan birine verince de bunu gören diğerleri akın akın "fotorupi" diye diye geliyorlar. Yılan oynatan adamın uzaktan fotoğrafını çekiyoruz "rupi, rupi" diye işaret ediyor ta oradan!..


perlina 20 Kasım 2016 01:38

Pasif Direniş Eylemi

, İngiliz hükümetini Hindistan’a özerklik ( svarac) vermeye zorlamak için Mohandas Gandhi önderliğinde yürütülen barışçıl hareket (Eylül 1920- Şubat 1922). İngilizlerin yaklaşık 400 Hintliyi öldürdüğü Nisan 1919’daki Amritsar Katliamı’na ve sömürge yöneticilerinin olayın sorumlularına karşı gerekli tutumu almamasına duyulan tepkinin geniş kitleleri harekete geçirmesiyle ortaya çıktı. Gandhi’nin aynı dönemde, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasına karşı Müslümanların başlattığı kampanyayı şiddete başvurmama koşuluyla desteklemesi, harekete daha güçlü bir temel kazandırdı.

Pasif Direniş Eylemi’nin İngiliz mallarının unvan ve makamlarını, okullarını, mahkemelerini, kamu hizmetlerini, seçimleri ve gerekirse vergileri boykot etmeye dayanan programı, Hindistan Ulusal Kongresi’nin Eylül 1920’de Kalküta’da düzenlediği toplantıda kabul edildi. Eylem planı ise aynı yılın aralık ayında uygulamaya kondu. 1921’de ilk kez Hindistan halkının oluşturduğu birleşik bir cepheyle karşı karşıya gelen İngiliz sömürge yönetimi büyük bir sarsıntıya uğradı. Ama Ağustos 1921’de Kerala’daki Müslüman Moplahların ayak-pasif direnme ile ayaklanması ve bir dizi şiddet olayı ılımlı çevrelerin hareketten çekilmesine yol açtı. Çauri Çaura’da öfkeli bir grubun polis memurlarını öldürmesi üzerine Şubat 1922’de eylemi durdurma çağrısında bulunan Gandhi, bir ay sonra somut bir gerekçe gösterilmeden bozgunculuktan tutuklandı.

Pasif Direniş Eylemi Hint milliyetçiliğinin tabanının orta sınıfla sınırlı olmaktan çıkarak kitlelere yayılmasında bir dönüm noktası sayılır.

Kaynak :Ana Britannica



Saat: 15:32

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık