Cevap Yaz Yazdır
Gösterim: 48.740|Cevap: 21|Güncelleme: 12 Ağustos 2016

Hindistan (India) ve Hindistan Tarihi

2 Ekim 2006 05:07   |   Mesaj #1   |   
Avatarı yok
Ziyaretçi

Hindistan


resmi adı HİNDİSTAN CUMHURİYETİ
Hintçe BHARAT VARSHA ya da BHARATA-VARSHA,
Sponsorlu Bağlantılar
Asya’nın güneyinde dünyanın en büyük yedinci ve en kalabalık ikinci ülkesi.
Ad:  indiya1.JPG
Gösterim: 85
Boyut:  54.5 KB

Kuzeybatıda Pakistan ve bu ülkeyle anlaşmazlık konusu olan Cemmu ve Keşmir, kuzeydoğuda Çin, Nepal ve Bhutan, doğuda Myanmar ve Bangladeş’le çevrilidir. Güneybatıda Umman Denizine, güneydoğuda da Bengal Körfezine bakar. Güneydoğu ucundaki kıyıların açığında, Mannar Körfezi ve Palk Boğazıyla ayrılan Sri Lanka uzanır. Cemmu ve Keşmir’in Pakistan ve Çin işgali altındaki toprakları (120.849 km2) dışında 3.166.414 km2’lik bir alanı kaplar. Kara sınırlarının uzunluğu 15.168 km’yi, kıyılarının uzunluğu ise 5.488 km’yi bulur. Topraklarının büyük bölümünü Hint Okyanusuna doğru bir üçgen biçiminde uzanan Hindistan Yarımadası oluşturur. Ayrıca Bengal Körfezindeki Andaman ve Nicobar ve Umman Denizindeki Lakshadvip (Sanskrit dilinde Laksha-dvipa: “Talih Adası”) adalarını kapsar. Doğal engeller nedeniyle Asya’nın büyük bölümünden kopuk bir yapı gösterir. Hinduizmle iç içe geçmiş çok eski ve özgün bir uygarlığın beşiği olan Hindistan, sayısız milliyet, din, dil ve kültürün dokuduğu renkli bir mozaiği andırır. Bir çelişkiler yumağı oluşturan karmaşık ve bölünmüş toplumsal yapısına, ekonomik alandaki yoksulluğuna ve düşük eğitim düzeyine karşın uzun yıllar bütünlüğünü korumuş, demokratik gelenekleri güçlü ve oldukça dinamik bir toplumu barındırır. Başkenti Yeni Delhi, 1981 tahmini nüfusu 871.158.000’dir.

DOĞAL YAPI


YÜZEY ŞEKİLLERİ.


Hindistan coğrafi özellikleri bakımından üç ana bölgeye ayrılır: Kuzeyde bir yarımay biçiminde kuzeybatı- güneydoğu doğrultusunda uzanan Himalayalar ve bu sisteme bağlı dağlar, İndus, Ganj ve Brahmaputra ırmaklarının alüvyonlu ovalarının birleşmesiyle oluşan İndus-Ganj Ovası ve bu ovadan dağlık bir kütleyle ayrılan Dekkan Platosu. Hindistan’ın jeolojik oluşumuna ilişkin olarak genel kabul gören açıklamaya göre, eski Gondvana kıtasının parçalanmasından sonra sürüklenen bir kütle Asya kara kütlesinin güney kıyılarıyla çarpışarak Himalayalar’ın yükselmesine yol açmış ve bu sıradağlardan inen akarsuların aşındırıcı etkisiyle İndus-Ganj Ovası oluşmuştur.

Dünyanın en yüksek ve en genç dağ sistemi olan Himalayalar, hemen hemen kesintisiz bir biçimde yaklaşık 2.400 km boyunca uzanır. Bir bölümü Nepal ve Tibet’e taşan Everest Dağı (8.848 m) dışında 10 doruğunun yüksekliği 7.500 m’yi geçer. Sıradağlar boyunca karla kaplı doruklar, çeşitli kollar oluşturarak yayılan buzullar, yüksek çavlanlar, derin boğazlar ve geniş vadiler sıralanır. Keşmir Vadisi düz yüzeyiyle bir ovayı andırır. Yüksek Ladakh Platosu bir başka ilginç yüzey şeklini oluşturur. Kutup bölgeleri dışında dünyanın kar ve buzullarla kaplı en geniş alanları Himalayalar bölgesindedir. Sistemin en yüksek sıradağları olan Büyük Himalayalar ile Karakurum Dağlarında buzulların beslediği birçok akarsu bulunur. Yüksekliğin genelde 300 m’nin altında olduğu İndus-Ganj Ovası ülkenin en yoğun ekim yapılan ve en sık nüfuslu kesimidir. Ganj Havzasının yaklaşık yüzde 80’inde yükseklik 150 m’yi geçmez; ırmak çığınnm büyük bölümünde yüzey eğimi km başına ancak 19 cm’yi bulur.

Ülkenin kuzeybatısında Pakistan sınırı boyunca uzanan Büyük Hint (Thar) Çölü hareketli kum tepelerinden oluşur. Daha güneyde batı kıyılarını dar bir ova şeridi izler. Güneydoğu kıyılan boyunca delta karakterli ovalar uzanır. Jeolojik bakımdan ülke topraklannın en yaşlı bölümü olan Dekkan Platosu çeşitli değişim aşamalarından geçmiş kristalli kay açlar dan oluşmuştur. Aralık 1967’de Bombay’ın 225 km kadar güneyinde meydana gelen deprem, bölgenin kararlı bir jeolojik yapısının olduğu yolundaki görüşü sarsmıştır. Kuzeyde platoyu kuşatan Vindhya Sıradağları dışındaki önemli yükseltiler Satpura Sıradağlan, Aravalli ve Maikala dağlan ile Ajanta Tepeleridir. Platonun iki yanında uzanan Doğu ve Batı Gatlar yarımadanın güneyinde Nilgiri Tepelerinde birleşir.

AKARSULAR VE GÖLLER.


Daha çok düzlük alanlarda bulunan yeraltı su havzaları, jeolojik yapının da elverişsizliği nedeniyle büyük miktarda su toplamaz. Himalaya eteklerinde, Satpura Sıradağlarının kuzeyindeki Narmada Vadisinin kenarlarında, Maharashtra’daki lav oluşumlu platoda ve Gucerat’ta artezyen sulan çıkar. Yeraltı sularının yüzeye çıkmasıyla oluşan kaynaklar Kumaun Himalayaları’nda, Bihar’ın güneyindeki alçak tepelerde, Batı Gatlar’ın Konkan bölgesindeki eteklerinde toplanmıştır. Bu kaynaklann küçük bir bölümü kaplıcadır. Hindistan’da, büyüklüğüne oranla az sayıda göl vardır. Himalayalar’daki göllerin çoğu, buzulların oyduğu ya da buzultaşlarm önünü kapattığı havzalann sonradan suyla dolmasıyla oluşmuştur. Dekkan Platosunda küçük krater gölleri bulunur. Racasthan’ın Ortadoğu kesimindeki Sambhar Gölü ülkenin en büyük tuz gölüdür.

Hindistan’ın akarsuları Himalaya, Dekkan, kıyı ve iç havza ırmakları biçiminde dört grupta toplanır. Başlıca su bölümü çizgileri Büyük Himalayalar, Vindhya ve Satpura sıradağlan ile Maikala Dağlan ve Batı Gatlar’dır. Kar ve yağmur sularıyla beslenen Himalaya ırmaklarının kesintisiz bir akışı vardır. Dekkan ırmaklannın taşıdığı su miktarı sıcak mevsimlerde büyük ölçüde azalır. Kıyı ırmakları genellikle kısadır. Hindistan’ın en büyük beş akarsuyu olan kuzeydeki Ganj, Brahmaputra ve İndus ile güneydeki Godavari ve Krişna ırmaklarının taşıdığı su miktarı, Amazon’un toplam su miktarının ancak dörtte birini bulur. Bu ırmakların su toplama alanlan Hindistan topraklarının yaklaşık yansına eşittir.

Su toplama sisteminin temelini oluşturan Ganj Irmağı, çevresindeki verimli topraklarla ülke ekonomisinin de can damarı sayılır. Irmak, Assam’ı boydan boya geçerek güneye inen Brahmaputra’yla delta bölgesinde birleşerek Bangladeş’te Bengal Körfezine dökülür. Güneybatı yönünde ilerleyerek Pakistan’a giren İndus Irmağı çığırının büyük bölümünde burada akar. Dekkan Platosunun Godavari ve Krişna dışındaki önemli ırmakları Mahanadi, Narmada ve Kaveri’dir. Ülke genelinde hemen hemen bütün toprak türlerine rastlanır.
Ad:  india5.JPG
Gösterim: 109
Boyut:  200.1 KB
Ad:  india6.JPG
Gösterim: 107
Boyut:  106.5 KB

İKLİM.


Hindistan’ın iklim koşullarını tropik muson rejimi belirler. Ülkede dört mevsim hüküm sürer: Soğuk mevsim (aralık-mart), sıcak mevsim (nisan-mayıs), yağışlı mevsim (haziran-eylül) ve güneybatı musonlarının çekildiği mevsim (ekim-kasım). Kuzeydoğu musonları aralık-şubat, güneybatı musonları haziran-eylül arasında eser. Yağış miktarı ve sıcaklık bölgelere göre büyük değişiklikler gösterir.

En çok yağış alan bölgeler Assam ile Batı Gatlar’m etekleri boyunca uzanan kıyı şerididir. Meghalaya’daki Çherrapunci’de yıllık ortalama yağış miktarı 11.430 mm’yi bulur. Buna karşılık Büyük Hint Çölünde yılda ancak 100 mm yağış düşer. Ganj Havzasında 1.000-2.000 mm arasında değişen yıllık ortalama yağış miktarı, Pencap Ovasından başlayarak güneyde Karnataka Platosuna kadar uzanan kuşakta 750 mm’ye iner. Sıcaklık düzeyini genellikle yükseklik belirler. Yıllık ortalama sıcaklık Himalayalar’ın yüksek kesimlerinde 12°C-14°C, ülkenin öteki kesimlerinde 26°C-29°C arasında değişir.

BİTKİ ÖRTÜSÜ VE HAYVAN VARLIĞI.


Hindistan’ın yaklaşık dörtte biri ormanlarla kaplıdır. Değişken yüzey şekilleri ve iklim koşullan zengin bir bitki örtüsü yaratır. Dekkan’m kurak ve yüksek kesimlerinde değişik palmiye türleri yetişir. Batı Gatlar ile kıyı şeridini içine alan Malabar bölgesinde tropik bir bitki örtüsü görülür. Ormanlık alanlarda demirağacı ve tikağacı gibi sertodunlu ağaçlar bulunur. Pencap Ovası, Racasthan ve Gucerat’ın kuzey kesimini kapsayan İndus bölgesi özgün bitkiler bakımından son derece yoksul sayılır. Ganj bölgesinde başta salağacı olmak üzere çeşitli ağaç türlerinden oluşan ormanlar uzanır. Assam bölgesindeki Brahmaputra ve Surma vadileriyle aradaki tepeler yüksek otlar, genişyap- raklı ormanlar ve bambu kümeleriyle örtülüdür.

Himalayalar’ın doğu kesiminde 4 bin kadar çiçek açan bitki türü ve 20’ye yakın palmiye türü bulunur. En çok rastlanan ağaçlar defne, akçaağaç, kızılağaç, huşağacı, ardıç ve çeşitli ığneyapr aklilar dır. Ayrıca orman-gülleri, bodur söğütler ve bambular da bol miktarda bulunur. Himalayalar’m batı kesimi üç ayrı bitki örtüsü kuşağını kapsar. Alp kuşağında gümüşselvi, huşağacı ve ardıç yetişir. Ilıman kuşakta aralarında Doğu Hindistan’a özgü bir tür sedir olan deodar (Sanskrit dilinde devadaru: “tanrı ağacı”) ve ladin ağaçlarının da yer aldığı iğneyap- raklı ormanlar bulunur. Alçak kuşak salağacı ormanları ve bazı palmiye türleriyle kaplıdır.

Büyük av hayvanlarının başında kedigiller gelir. Kaplan, başta ormanlar olmak üzere ülkenin çeşitli yerlerinde yaşar. Himalayalar’ın eteklerindeki orman şeridi gözde bir kaplan avı bölgesidir. Parslar ise ülkenin hemen her yanma yayılmıştır. Çitaların soyu hemen hemen tükenmiştir. Kuzey Hindistan’ın ünlü Asya aslanları günümüzde yalnızca Gucerat eyaletindeki Gir Ormanı Ulusal Parkı’nda bulunur. Yarımada ve Assam ormanlarında kalabalık fil sürüleri yaşar. Assam’daki gergedanlar koruma altına alınmıştır. Öteki memelilerden ayı, geyik, antilop, ceylan, çakal, sırtlan, kurt ve tilki oldukça yaygındır; bu hayvanların birçok değişik türüne rastlanır. Ayrıca yabanıl manda, boğa, yak ve dağkeçisi türleri vardır. Başlıca yılan türleri arasında kobra ve engerek sayılabilir. Ülkede bütün timsah türleri bulunur. Kara ve su kaplumbağası türlerinin sayısı 50’ye yaklaşır.

Zengin kuş varlığı 1.200 dolayında türü kapsar. Bunların yarısına yakını ötücü kuşlardır. Papağan, yalıçapkını ve balıkçıllar süslü tüyleriyle dikkati çeker. Bir sığırcık türü olan mina kuşu, papağan gibi konuşur. Başlıca yırtıcı kuşlar akbaba, şahin, doğan, atmaca ve balıkkartalıdır. Balık yiyen kuşlar arasında kutan, karabatak ve firkateynkuşu sayılabilir. Ördek, kaz, su çulluğu, sülün ve keklik sürüleri yaygındır. Öteki önemli av kuşları ormantavuğu, toy, bıldırcın ve güvercindir. Hindistan’ın simgesi sayılan parlak mavi tüylü Hint tavuskuşu koruma altına alınmıştır. Akarsularda bol miktarda alabalık, bıyıklı balık, sazan ve yayınbalığı bulunur. Çekirge sürüleri özellikle kuzeybatıda bazen büyük kayıplara yol açar.

YERLEŞME DOKUSU


Hindistan eyaletlerinin sınırlan büyük ölçüde geleneksel bölgelerle çakışır. Himalayalar tarihsel açıdan Âri ve Moğol uygarlıklarıyla Hinduizm ve Budacılık dinlerinin buluşma noktasıdır. Ülkenin en kuzeyinde yer alan yüksek ve çorak Ladakh Platosunda genellikle köylerde oturan Budacı Tibetliler yaşar. Cemmu ve Keşmir’in bir parçası olan bölgenin güneyinde Hindu Dogralar çoğunluğu oluşturur. Keşmir Vadisinde oturanların büyük bölümü Müslümandır. Himalayalar’ın doğusundaki Arunaçhal Pradesh, Hint-Moğol kökenli çeşitli kabileleri barındırır. Çetin doğa koşullarına alışkın olan bu kabileler geleneksel yaşam biçimlerini büyük ölçüde sürdürmektedir.

İndus-Ganj Övasında etnik, dinsel ve kültürel özelliklerle ayırt edilen çeşitli bölgeler bulunur. Pencap, Sihlerin ve Hinduların ağırlıkta olduğu iki eyalete ayrılmıştır. Pencap’ın batısında güneye doğru uzanan Racasthan, Hindu kültürünün ayakta kalmasında önemli rol oynayan Racputların yurdudur. Ganj Havzasının önemli bir bölümünü kaplayan Uttar Pradesh modern Hinduizmin beşiği sayılır. Bağımsızlık sonrasındaki siyasal yöneticilerin çoğu buradan çıkmıştır. Daha doğuda yer alan Batı Bengal’de çeşitli kabilelere ayrılmakla birlikte aynı dili konuşan Bengalliler yaşar; bölgenin düşünsel ve sanatsal yaşama büyük katkısı olmuştur.

Brahmaputra Vadisi ile Yukarı Myanmar arasındaki Nagaland, dağlık bir sınır bölgesidir. Nagalar karışık kökenli kabilelerden oluşmakla birlikte birçok ortak özellik gösterirler. Daha güneydeki Manipur ile Tripura’da Moğol kökenli halklar yaşar. Manipur kadınları toplumsal yaşamda önemli bir yer tutar.

Ülkenin batısındaki Gucerat’ta yaşayan Hindu, Müslüman ve Caynacı toplulukların büyük bölümü Gucerat dilini konuşur. Bölge halkı iş yaşamına yatkınlığıyla tanınır; düşünsel alanda Caynacı felsefenin köklü bir etkisi görülür. Hindistan Yarımadasının önemli bir bölümünü kaplayan Maharashtra’nın dağlık kesimlerinde yaşayan Marathalar, geçmişte dış istilalara büyük bir direniş göstermiştir. Marathalar arasında bölgeci eğilimler hâlâ güçlüdür. Geçmişte birçok bilgin, tarihçi ve hukukçu yetiştirmiş olan Brahmanlar eski ağırlıklarını yitirmişlerdir. Konkan kıyısındaki Goa Katolikleri, Portekiz kültürünün güçlü etkisini yansıtır.
Hindistan’ın güneyinde Dravid kökenli Tamil, Andhra, Kannada ve Malay ali halkları yaşar. Çok köklü bir kültürel geleneğe dayanan Tamiller, yarımadanın güneydoğusunda oturur.

Andhra Pradesh topraklarına çok eski tarihlerde yerleşmiş olan Andhralar, Dravid ve Âri karışımı bir kökenden gelir; sanat, mimarlık, müzik, dans ve edebiyatta kültürel mirasın derin izleri görülür. Genellikle Hindu olan Andhralar arasında Müslüman ve Hıristiyan topluluklar da bulunur. Karnataka (1973’e değin Mysore) eyaletinde oturan Kannadaların zengin kültürel birikimi İÖ 3. yüzyıla değin iner. Büyük ölçüde Ârilerle karışmış olan Dravid kökenli Kannadalar arasında egemen din Hinduizmdir; geçmişte yaygın olan Caynacılık ve Budacılık hâlâ canlıdır. Karnataka müziğinin özgün bir yapısı vardır. Ortak bir dil (Malayalam) temelinde birleşen Kerala eyaletindeki Malayaliler iki ayrı topluluktan oluşur: Hindu Nayarlar ve Hıristiyan Nasturiler. Eyaletin ilginç toplulukları arasında Koçin bölgesinin beyaz ve Siyah Yahudileri ile Arap tüccarların soyundan gelen Müslüman Moplahlar sayılabilir. Kerala’nın ilginç özelliklerinden biri de Malabar Kıyısındaki kadınların ülkenin öteki kesimlerine oranla çok geniş bir özgürlükten yararlanmasıdır.
Yarımadanın doğu kıyısında bulunan Pondiçeri uzun yıllar Fransız egemenliğinde kaldığından, Hindistan’ın bütününden çok farklı bir bölge görünümündedir.

kaynak: Ana Britannica

Son düzenleyen Safi; 12 Ağustos 2016 20:46
virtuecat
28 Ekim 2006 01:50   |   Mesaj #2   |   
Avatarı yok
Ziyaretçi

NÜFUS


ETNİK VE DİLSEL TOPLULUKLAR.


Hindistan’ in çok sayıda değişik halkı barındırması tarihöncesi dönemlerden başlayarak ülkeyi altüst eden sürekli istilaların ürünüdür. Birbirini izleyen göç dalgaları çoğu kez Hindistan Yarımadasında kırıldığından ve gelen her halkla birlikte yeni karışımlar ortaya çıktığından, belirgin ırksal kategorilerden söz etmek güçleşmiştir. Günümüzde halklar arasındaki temel ayrım etnik kökenden çok, konuşulan dillere dayanmaktadır. Bununla birlikte karışma yoluyla ortaya çıkmış etnik bileşimlerin temelde beyazlardan, Moğol- lardan, AvustralyalIlardan ve Siyahlardan izler taşıdığı söylenebilir.

Hindistan’da değişik büyüklükte toplulukların konuştuğu 723 dil ve lehçe saptanmıştır. Bütün bu dil ve lehçeler dört dil ailesi altında toplanır: Hint-Âri dilleri, Dravid dilleri, Güneydoğu Asya dilleri ve Çin-Tibet dilleri. Uzun yıllar içinde görülen sözcük alışverişlerine karşın, bu dil toplulukları özgün yapılarını büyük ölçüde korumuşlardır. Bihar’da konuşulan Nahali lehçesi gibi belirli diller hiçbir dil öbeğine girmez.
Ad:  hin.JPG
Gösterim: 177
Boyut:  82.0 KB

Anayasada resmen tanınmış olan diller
  • Hintçe (yüzde 28,1),
  • Telugu dili (yüzde 8,2),
  • Bengali (yüzde 8,1),
  • Marathi (yüzde 7,6),
  • Tamil dili (yüzde 6,9),
  • Urduca (yüzde 5,2),
  • Gucerat dili (yüzde 4,7),
  • Malayalam dili (yüzde 4,0),
  • Kannada dili (yüzde 3,9),
  • Oriya dili (yüzde 3,6),
  • Pencap dili (yüzde 2,5),
  • Assam dili (yüzde 1,6),
  • Keşmir dili, Sindhi ve Sanskrittir.
Hint-Avrupa dil ailesinin Hint-îran kolundan olan ve bugün Hindistan Yarımadasında konuşulan diller Hint-Âri dilleri olarak bilinir. İO 2000’lerden başlayarak Hindistan Yarımadasının kuzeybatı geçitlerinden ülkeye giren Âri toplulukların, din adamları tarafından işlenerek yetkinleştirilen lehçesine Sanskrit, öteki akraba dil ve lehçelere de Prakrit denmiştir. Hiçbir zaman bir halk dili olmayan Sanskrit, çeşitli topluluklardan din adamlarının kullandığı dua ve bilim dili olarak günümüze değin yaşatılmıştır. Prakrit kökenli diller ise bugünkü Hint-Âri dillerini oluşturmuştur. İS 10. yüzyıldan sonra özgün bir biçimlenme göstermeye başlayan Prakrit dilleri arasında ilk büyük gelişmeyi Pali dili gerçekleştirmiştir. Daha sonra Hintçe, Sindhi ve Maratha ile Pencap, Gucerat ve Keşmir dilleri biçimlenerek birer edebiyat ve kültür dili olma aşamasına gelmişlerdir. Bu dillere 13. yüzyıldan sonra Müslümanlığın etkisiyle Farsça ve Arapça sözcükler girmeye başlamıştır. 13. yüzyıldaki Müslüman akınlarınm ardından Farsçanın etkisiyle ortaya çıkan ve bir lingua franca olarak kullanılan Hindustani, edebiyat dilleri olan Hintçe ve Urducaya kaynaklık etmiştir. Dilbilgisi bakımından Urduca ve Hintçe arasında köklü bir fark yoktur. İki dil arasındaki en büyük fark Urducanın Arap alfabesiyle, Hintçenin Devanagari alfabesiyle yazılmasıdır.

Hindistan’ın kuzeyinde konuşulan bugünkü Hint-Âri dilleri, değişen ölçülerde Sanskritle bağlantılıdır. Kuzey ovalarının büyük bölümünde Hintçe ve bu dile bağlı lehçeler konuşulur. Daha doğuda yaygın olan Magadha dilleri Maithili, Magadhi ve Bengali ile Assam ye Oriya dillerini kapsar. Pencap dili doğu ve batı biçiminde iki dil bölgesine ayrılır. Racasthani dili bir dizi lehçeden oluşur. Himalayalar’da konuşulan dillerin bir bölümü Hint-Âri dillerine girer.

Dravid dillerinin etki alanı Hindistan’ın Orissa sınırları ile Komorin Burnu arasında kalan güney ve doğu kesimlerini kapsar. Bu dillerin en eskisi olan Tamil dili Tamil Nadu’da, Telugu Andhra Pradesh’te, yeni olmakla birlikte hızla gelişen Malayalam Kerala’da, Kannada ise Karnataka’da konuşulur.

Güneydoğu Asya dilleri Hindistan’ın orta ve doğu kesimindeki bazı dağ kabileleri arasmda varlığını sürdürmektedir. Çin-Tibet dilleri de kuzeydoğu sınırındaki bazı kabile lehçeleriyle sınırlıdır.
İngilizlerle birlikte Hindistan’a giren İngilizce, ayrı dilleri konuşan halkların anlaşmasını sağlayan ortak bir dil işlevini görür. Başlangıçta ikinci bir resmî dil olarak korunan İngilizcenin 1965’te yerini bütünüyle Hintçeye bırakması yolundaki karar, Dravid dillerini konuşan halkların muhalefeti nedeniyle uygulanamamıştır.

DİNLER.


Birçok dinin beşiği olan Hindistan, dışarıdan gelen çeşitli dinleri de benimsemiştir. En eski Hint dini olan animizm ıssız yörelerdeki kabileler arasmda hâlâ varlığını sürdürmektedir. Hindistan’ın geleneksel dini sayılan Hinduizm, Âri ve Dravid kültürleri arasında bir kaynaşmayı yansıtır. Değişik kökenli halkları birleştiren bir etken olmakla birlikte, dayandığı kast sistemi nedeniyle derin toplumsal bölünmeler de yaratmıştır. Günümüzde toplam nüfusun (1985) yüzde 82,64’ü Hindudur. İÖ 6. yüzyılda ortaya çıkan, şiddete başvurmama ve çilecilik ilkeleriyle Hindu düşüncesine damgasını vuran Caynacılığm etkisi Gucerat ve Racasthan’daki küçük topluluklarla sınırlı kalmıştır. Aynı dönemde gelişen Budacılık sonradan Hindistan’da Hinduizm karşısında sürekli gerilemesine karşın, Asya’ nın büyük bölümüne yayılmıştır.

Hindistan’a fetih yoluyla giren ve Hint- Türk İmparatorluğu’yla birlikte ülkenin büyük bölümüne egemen olan İslam, günümüzde toplam nüfusun yüzde 11,35’ini kapsamaktadır. İlk Hıristiyanların soyundan gelen küçük topluluklar Nasturiler olarak bilinir. Avrupalı sömürgecilerle birlikte yeni bir Hıristiyanlaştırma döneminin başlamasına karşın, batı kıyısında yoğunlaşan Hıristiyanların toplam nüfus içindeki oranı çok küçüktür.

DEMOGRAFİK ÖZELLİKLER.


Hindistan’ın nüfus yoğunluğu (1991) km2 başına 275,1 kişidir. En sık nüfuslu bölgeler Ganj Havzası ile kıyı ovalarıdır. Toplam nüfusun yüzde 74,3’ü kırsal kesimde yaşar. Belirli bölgelerde kentleşme büyük boyutlara ulaşmıştır. Kalabalık kentlerin başlıcalan Kalküta, Bombay, Delhi, Madras, Bangalore, Ahmedâbad ve Haydarâbad’dır. İç ve dış göçler nedeniyle toplumsal hareketlilik oldukça yüksektir.
Toplam nüfusun yaklaşık beşte ikisini 15 yaşın altındaki grup oluşturur. Bu durum sağlık hizmetleri, yeterli beslenme ve iş olanaklan açısından yönetim için büyük yük oluşturmaktadır. Birleşmiş Milletler Nüfus Faaliyetleri Fonu’nun (UNFPA) mali desteğiyle yoğun bir aile planlaması programı yürütülmektedir. Bununla birlikte doğum oranı (1989) binde 30,4 gibi yüksek sayılabilecek bir düzeydedir. Geçmişte çok daha yüksek olan ölüm oranı, binde 10,2’ye düşmüştür. Binde 20,2 olan doğal nüfus artış hızı, ekonomik büyüme hızının kaldırabileceği oranın üzerindedir.

EKONOMİ


Karma bir ekonominin yürürlükte olduğu Hindistan, düşük ekonomik büyüme hızına karşın, gelişmiş yönetsel yapısı, köklü bir birikime dayanan bürokrasisi, yetişmiş insan gücü kaynağı, geniş ulaşım ağı ve güçlü sanayi temeliyle gelişme yolundaki ülkelerin çoğunun ilerisindedir. Öte yandan dünyanın ilk 20 sanayi ülkesi içinde yer almasına karşın, dünya toplam ihracat hacmi içindeki payı yüzde 1’in altındadır. Gelir düzeyi farklılıkları da çok yüksektir; nüfusun büyük çoğunluğu normal geçim düzeyinin altında yaşar. Hindistan ekonomisinin en büyük sorunu yüksek nüfus artışı ve işsizlik oranıdır. 1989 verilerine göre ülke gayri safi milli hasılası (GSMH) 287 milyar ABD Doları, kişi başına düşen milli gelir ise 350 ABD Doları’dır.
Ad:  hind1.JPG
Gösterim: 52
Boyut:  59.9 KB

TARIM, HAYVANCILIK VE ORMANCILIK.


Toplam işgücünün beşte üçü gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) içindeki payı üçte bire yaklaşan tanm sektöründe çalışır. Ülke topraklarının yaklaşık yansını oluşturan ekime elverişli alanlann ancak dörtte birinde sulamadan yararlanılır. Tarımda hâlâ geleneksel yöntemler egemendir. Geçime dönük tarım son derece yaygındır; kırsal nüfusun çoğunluğu küçük çiftçidir. Arazi dağılımında büyük bir dengesizlik görülür. Tarıma yönelik destek ve krediler yetersizdir; yakın dönemde uygulanan tanm reformundan sınırlı sayıda köylü yararlanmıştır. Ekime elverişli alanlann büyük bölümü temel ürünler olan pirinç ve buğdaya ayrılmıştır; 1969’dan sonra üretim düzeyinde sağlanan hızlı artışa karşın, eyaletten eyalete önemli farklılıklar gösteren ürün rekoltesi genellikle iç gereksinimin gerisinde kalır. 1980’lerin ortasında Hindistan’ın dünya pirinç üretimindeki payı yüzde 20 dolayındaydı. Öteki önemli gıda ürünleri yerel adlan covar ve bacra olan iki dan türü ile arpadır. Ticari ürünlerin başında jüt, çay, şekerkamışı, pamuk, kahve, kauçuk, tütün ve yağlı tohumlar gelir. Hindistan Bangladeş’le birlikte dünya jüt üretiminin, Sri Lanka’yla birlikte dünya çay üretiminin büyük bölümünü karşılar. Yerfıstığı, manyok, hindistancevizi, mango, turunçgil ve baharat da ekonomiye katkıda bulunur.

Hindistan sığır, keçi ve manda varlığı bakımından dünyada birinci sırada, koyun varlığı bakımından ise ilk sıralarda yer alır. Bununla birlikte otlakların yetersizliği ve hayvan cinslerinin kalitesizliği nedeniyle süt üretim düzeyi düşüktür. Koyun başına elde edilen yün miktarı da dünya ortalamasının altındadır. Yüksek balıkçılık potansiyeli yeterli ölçüde değerlendirilememektedir.

Ülke çapında dengesiz bir dağılım gösteren ormanların yüzde 95’i devletin elindedir. Ormancılık pek gelişmemiştir. Tik, salağacı, bambu ve iğneyapraklılar ticari açıdan önem taşır.

MADENCİLİK, SANAYİ VE ENERJİ.


Yeraltı kaynakları bakımından oldukça zengin sayılan Hindistan kömür, demir cevheri, manganez ve bakır rezervleri bakımından dünyanın sayılı ülkeleri arasmda yer alır. Aynca dünya boksit rezervlerinin yaklaşık yüzde 5’ini barındırır. Kromit, kurşun, çinko ve tungsten yatakları da önemlidir. Demir dışı metaller, alüminyum dışında iç gereksinimi karşılamaya yetmez; yakın dönemde saptanmış yeni yataklar henüz işletilememektedir. Gucerat’taki sınırlı petrol alanları dışında kıyı açıklarında da petrol arama çalışmaları yürütülmektedir.

Kömür madenleri Bihar, Batı Bengal, Madhya Pradesh, Andhra Pradesh eyaletlerinde toplanmıştır. Tamil Nadu’daki zengin linyit yataklarından enerji, gübre ve briket elde edilir. En geniş demir cevheri yatakları Bihar, Orissa, Madhya Pradesh, Karnataka, Goa, Aridhra Pradesh ve Tamil Nadu’da bulunur. Çıkarılan demirin kalitesi genellikle yüksektir. Manganez üretiminin büyük bölümünü Madhya Pradesh ve Maharashtra sağlar.

Madencilik sektörü büyük ölçüde kamu kuruluşlarının elindedir. Oldukça gelişmiş olan alüminyum sanayisinin yanı sıra demir- çelik sanayisinin geleceği de parlak görünmektedir. Petrol üretimi iç gereksinimin dörtte üçünü karşılar; son yıllarda üretimi artırmak için yabancı şirketlerin petrol arama çalışmalarını özendirecek önlemler alınmıştır. Rafinerilerin işlediği ham petrolün bir bölümü ithal edilir.

Bağımsızlık sonrasında uygulanan ekonomik planlamayla değişik ürünlere dayanan geniş bir sanayi temeli oluşturulmuştur. Özellikle ağır sanayide yoğun yatırımlara girişmiş olan kamu sektörü, 800 kadar sanayi kuruluşunu işletmektedir. Daha çok tüketim malları sanayisinde etkinlik gösteren özel sektör üzerinde sıkı bir devlet denetimi vardır. Yabancı şirketlerin yüzde 40’ın üzerinde hisse sahibi olmasına yalnızca belirli sanayilerde izin verilmektedir. Özel sanayi kuruluşları az sayıda ailenin elindedir. Tüketim malları gereksinimi büyük ölçüde yerel üretimle karşılanır; bu alandaki başlıca sanayiler pamuk eğirme ve dokuma ile çay, şeker ve ilaç üretimidir. Yatırım malları sanayileri demiryolu donanımı ve motorlu araçlar alanında yoğunlaşmıştır. Öteki önemli sanayi ürünleri demir-çelik, makine ve ek parçalar, elektrikli aletler, taşıt, gemi, dizel motor, çimento, gübre, alüminyum eşya ve sentetik elyaftır.

Hindistan enerji kaynakları bakımından kendine yeterli bir konumdadır. Geçmişte en önemli yakıt olan kömür yerini giderek petrol türevlerine bırakmaktadır. 1990 verilerine göre 257 milyar kW-sa olan elektrik üretiminin büyük bölümü termik ve hidroelektrik enerji santrallarından elde edilir. Racasthan, Maharashtra ve Tamil Nadu eyaletlerinde üç nükleer enerji istasyonu kurulmuştur.

BANKACILIK VE TİCARET.


Hindistan’ın oldukça gelişmiş bir bankacılık ve finans sistemi vardır. Büyük ticari bankaların devletleştirilmesinden (1969) sonra kredi olanaklarının önemli bir bölümü tarıma ve küçük ölçekli sanayiye kaydırılmış ve banka şubeleri hızla yayılmıştır. Bununla birlikte kırsal kesimde tefecilik hâlâ güçlüdür. Sanayi kuruluşları kısa vadeli gereksinimlerini banka kredilerinin yanı sıra yüksek faizli kamu mevduatlarından karşılar. Orta ve uzun vadeli yatırımlar için merkezî yönetim ya da eyalet düzeyindeki çeşitli kamu sanayi finansmanı kuruluşlarına başvurulur. Bazı büyük kentlerde hisse senedi borsaları bulunmasına karşın sermaye piyasası yeterince gelişmemiştir.

Dış ticaretin GSMH içindeki payı çok düşüktür. Geçmişte jüt ürünleri, çay ve pamuklu dokumaya dayanan ihracat, 1950’lerden sonra ürün bileşimi bakımından hızlı bir değişim geçirmiştir. Günümüzde ihracat kalemleri içinde demir cevheri, demir-çelik, makine ve taşıt gibi ürünler önemli bir yer tutmaktadır. İthalatın büyük bölümü başta petrol ve demir dışı metaller olmak üzere hammadde, ara mallar ve yatırım mallarından oluşur. Gıda ürünlerinde dışa bağımlılık, 1970’lerdeki tarım reformunun sonucunda önemsiz bir düzeye inmiştir. Son yıllarda belirli ürünlerin ithali üzerindeki kısıtlamaların yumuşatılması ve dünyâ piyasalarında Hindistan’ın ihracat ürünlerine talebin düşmesi, öteden beri olumsuz bir seyir izleyen dış ödemeler dengesini daha da bozmuştur. Yurtdışında çalışan işçilerin gönderdiği dövizler bu açığı ancak bir ölçüde kapatır. Dış ticaret yapılan ülkelerin başında ABD, eski Sovyet cumhuriyetleri, Japonya, Suudi Arabistan ve İngiltere gelir.

EKONOMİNİN YÖNETİMİ.


Devlet büyük ölçekli sanayi kuruluşlarını fiyat ve kota denetimi, sermaye kaynakları ve çeşitli yasal düzenlemeler aracılığıyla yönlendirir. Bu denetim yolları tekelci uygulamaları kısıtlayıcı hükümler içeren ayrıntılı vergi yasalarıyla desteklenir. Ama bu önlemler ekonomik gücün belirli aile şirketlerinin elinde toplanmasını önleyememiştir. Devletin kâr hadlerine yönelik müdahaleleri iş çevreleriyle sık sık çatışmalara neden olur. Kilit ve temel sanayileri elinde tutmaya özen gösteren devlet, genelde orta ve küçük ölçekli özel kuruluşları destekleyici bir politika izler. Özel sektöre devletin sıkı denetimi altında zenginleşmiş olan sanayiciler egemendir. Devlet müdahaleciliğini kendi lehlerine kullanmayı öğrenmiş olan bu sanayiciler rekabete, ithalatın liberalleştirilmesine ve ruhsat sisteminin kaldırılmasına karşıdır. Gücünü denetim mekanizmalarından alan bürokrasi de değişime karşı koyan bir başka etkendir.

Kamu sektörünün ağırlığı özellikle demiryolu, deniz ve hava ulaşımı, enerji üretimi, bankacılık, sigortacılık, petrol ve demir- çelik sanayileri ile madencilik ve ağır makine yapımında belirgindir. Kârlılık düzeyinin ve kapasite kullanımının düşüklüğü nedeniyle bazı kamu kuruluşları bütçeden sağlanan mali desteklerle ayakta durmaktadır. Bu duruma yol açan başlıca etkenler yatırımların daha çok ağır sanayiye dönük olması, siyasal amaçlı müdahaleler, aşın istihdam ve bürokratik hantallıktır.
Milli gelir içinde vergi gelirlerinin oranı ancak yedide biri bulur. Doğrudan vergilendirmenin uygulanmadığı tarım sektöründe, girdilerden alınan vergiler de çok düşüktür. Tarım dışı gelirlerden alınan vergiler doğrudan merkezî yönetimin yetkisine girer. Dolaylı vergiler ise merkezî yönetim ve eyalet düzeyinde alınır. Doğrudan vergiler içinde en önemli yeri gelir vergisi ile kurumlar vergisi tutar. Dolaylı vergilerin büyük bölümünü petrol, tütün ve şeker gibi belirli ürünlerden alınan tüketim vergileri oluşturur. Gelir vergisi oranlarının yüksekliği nedeniyle vergi kaçakçılığı çok yaygındır. Uygulanan çeşitli destekler ve vergi iadesi politikaları, yüksek oranlı kurumlar vergisinin getirdiği yükü önemli ölçüde hafifletir.
Ad:  hind2.JPG
Gösterim: 52
Boyut:  35.5 KB

Çalışma yaşamıyla ilgili yasalar, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) öngördüğü ilkelere dayanır. Toplu pazarlık sistemi yaygın biçimde uygulanır. Bununla birlikte yüksek işsizlik oranı, küçük ölçekli sanayi kuruluşlarında işçi haklarının kısıtlanmasına yol açar.

Hindistan’da sendikacılık tarihi 1920’lere değin iner. Sektörlere göre büyük farklılıklar gösteren sendikalaşma oranı, özellikle kömür, tütün, pamuklu dokuma ve demir- çelik sanayileri ile bankacılık alanında yüksektir. Yasal düzenlemelerin elverişliliği nedeniyle ülke çapındaki sendika sayısı 7 bini bulur. Sendikalar beş federasyon altında toplanmıştır. Bunların en önemlileri yaklaşık 3 bin sendikanın üye olduğu Hindistan Ulusal Sendikalar Kongresi ile Hindistan Sendikalar Kongresi’dir. Sendikalar arasındaki siyasal çekişmeler nedeniyle birleşik bir işçi hareketi oluşturulamamıştır.

İşverenler genellikle bölgesel ve ulusal düzeydeki sanayi birliklerinde örgütlenmiştir. Bölgesel birlikler Merkezî Sanayi Örgü- tü’ne bağlıdır. Başlıca ulusal işveren örgütleri olan Hindistan İşverenler Federasyonu, Hindistan İşverenler Örgütü ve Kamu İşletmeleri Daimi Konferansı arasındaki eşgüdümü Hindistan İşverenler Konseyi sağlar. Devlet iş uyuşmazlıklarında çeşitli yasal düzenlemelerin yanı sıra uzlaştırma, hakemlik ve yargı yolu mekanizmaları aracılığıyla etkili bir rol oynar.

ULAŞIM.


Hindistan’da uzun yıllar demiryoluna ağırlık verilmesi nedeniyle, geniş kapsamlı karayolu yapımı ancak 1920’lerde başladı. İngiliz yönetimi sırasında daha çok stratejik ve ticari gereklere uygun bir karayolu politikası izlendi. 1943’te karayollarının toplam uzunluğu ancak 350.000 km’yi buluyordu. Bu tarihte hazırlanan Nagpur Planı, bağımsızlık sonrasında hızlanan karayolu yapımına temel oluşturdu. Plan uyarınca karayolları ulusal otoyollar, eyalet otoyolları, büyük il yolları, küçük il ve köy yolları biçiminde sınıflandırılmıştır. Ana ulaşım hatlarını oluşturan ulusal otoyolları eyalet merkezlerini, limanları ve önemli kentleri birbirine bağlar; savunma amaçlı stratejik yollar da bu kategoriye girer. Ulusal otoyollarla bağlantılı olan eyaıet otoyolları eyalet merkezi ile eyaletin büyük kentleri arasındaki ulaşımı sağlar. Her iki otoyol sistemiyle birleşen büyük il yolları il merkezlerini il içindeki önemli yerlere bağlar; bu yolların ilden geçen demiryolu hatlarıyla da bağlantısı vardır. Küçük il yolları kırsal ulaşım çerçevesi içinde yapılır. Toplam uzunluğu (1989) 2.000.000 km olan karayollarının yüzde 42’si kaplanmıştır.
Demiryolları Hindistan’ın bütünleşmesinde ve modernleşmesinde belirleyici bir rol oynamıştır. Ülkenin demiryolu ağının toplam uzunluğu 61.975 km’dir. Aynı zamanda ülkenin en büyük kamu girişimi olan demiryolu sistemi, doğrudan bu konuyla ilgili bir bakanlığın denetimindedir. Bakanlığa bağlı olan Demiryolu Kurumu günlük işlerle uğraşır.

Kara, demir ve iç suyolları genelde bütünsel bir ulaşım sistemi oluşturur. Batı Bengal ve Kerala gibi bazı eyaletlerde önemini bugün de korumakla birlikte büyük ölçüde gerilemiş olan suyollarının toplam uzunluğu 14.500 km’yi bulur. 1920’de deneysel temelde başlayan ve 1930-45 arasında hızla gelişen havayolu ulaşımında etkinlik gösteren 11 özel şirket 1953’te devleti eştirilerek In- dian Airlines (iç seferler) ve AirIndia’ya (uluslararası seferler) bağlanmıştır. 1981’de ıssız kuzeydoğu sınır bölgesiyle ulaşımı sağlamak amacıyla Vayudoot (Sanskrit Vayuduuta: “haberci rüzgâr”) adlı üçüncü bir havayolu şirketi kurulmuştur.

Denizyolu taşımacılığında Hint gemilerini koruyucu yasal önlemler alınmıştır. Bağımsızlık sonrasında ticari ve askeri nedenlerle gemi yapımına hız verilmiş ve çeşitli gemi filoları oluşturulmuştur. Başlıca limanlar doğu kıyısındaki Kalküta, Haldia, Paradip (Orissa), Vishakhapatnam, Madras ve Tutikorin ile batı kıyısındaki Kandla (Gucerat), Bombay, Mormugao (Goa), Yeni Mangalor ve Koçin’dir. Doğrudan merkezî yönetime bağlı olan Yeni Mangalor dışında bütün bu limanlar yasayla kurulmuş özerk idarelerce yönetilir. Hindistan kıyılarında ayrıca eyalet yönetimlerine bağlı ve işler durumda 180 kadar ara ve küçük liman vardır.

kaynak: Ana Britannica
Son düzenleyen Safi; 12 Ağustos 2016 20:50
virtuecat
28 Ocak 2007 02:11   |   Mesaj #3   |   
Avatarı yok
Ziyaretçi

YÖNETSEL VE TOPLUMSAL KOŞULLAR


DEVLET YAPISI.


Anayasal çerçeve.


Yönetim biçimi demokratik federal cumhuriyet olan Hindistan 25 eyalet ve yedi birlik toprağından oluşur. Özel statülü bir eyalet olan Cemmu ve Keşmir, 1972’de Pakistan’la varılan anlaşma uyarınca Hindistan’ın denetimi altında kalan kesimi kapsar. Öteki eyaletler Andhra Pradesh, Arunaçhal Pradesh, Assam, Batı Bengal, Bihar, Goa, Gucerat, Haryana, Himaçhal Pradesh, Karnataka, Kerala, Madhya Pradesh, Maharashtra, Manipur, Meghalaya, Mizoram, Nagaland, Orissa, Pencap, Racasthan, Tamil Nadu, Sıkkım, Tripura ve Uttar Pradesh’tir. Doğrudan merkezî yönetime bağlı olan birlik toprakları ise Andaman ve Nicobar Adaları, Çhandigarh, Dadra-Nagar Haveli, Delhi, Daman-Diu, Lakshadvip ve Pondiçeri’dir.

İngiliz Uluslar Topluluğu’nun bir üyesi olan Hindistan’ın 26 Ocak 1950’de yürürlüğe giren anayasası, dünyanın en uzun yazılı anayasasıdır. Bölünmez ve tek bir devlet yapısı öngörmesine karşın, ikincil düzeyde federal özelliklere yer verdiğinden yarı federal bir sisteme dayanır. Bir başka özelliği de değişik hukuksal kaynaklardan yararlanılarak hazırlanmış olmasıdır. Temelde İngiliz parlamenter yönetim anlayışının ve ABD yönetim kurulularının etkisini taşır. Öte yandan yarı federal örgütlenme bakımından Kanada Anayasası’m, düzenleyici ilkeler bakımından İrlanda Anayasası’ndan örnek almıştır. Dayandığı genel çerçeveyi ise 1935’te İngiliz hükümetince çıkarılan ve daha çok yönetsel ayrıntılar içeren Hindistan Yönetimi Yasası oluşturur.

Savunma, dış ilişkiler, ulaşım, iletişim, maliye, para basma ve yüksek yargı yönetimi gibi konular merkezî yönetimin yetki alanı içine girer. Eyaletlerin yetki alanı ise kolluk işleri, genel sağlık, eğitim, ormanların bakımı ve benzeri yerel konuları kapsar. Anayasada yurttaşlara bütün temel hak ve özgürlükler tanınmıştır; yakın dönemde devletçilik doğrultusunda mülkiyet hakkına bazı sınırlamalar getirilmiştir. Siyasal haklar geniş bir güvence altına alınmıştır; silahlı kalkışma durumu dışında mahkeme kararı olmaksızın kişileri tutuklama yasaktır. Hindistan laik bir ülke olduğundan inanç ve vicdan özgürlüğü benimsenmiştir. Hinduizmin öngördüğü kast sistemi anayasayla kaldırılmış olmasına karşın, uygulamada hâlâ sürmektedir.

Merkezî yönetim düzeyinde yasama yetkisini Halk Meclisi’yle (Lok Sabha) ve Eyaletler Meclisi’nden (Raçya Sabha) oluşan parlamento kullanır. Üyeleri beş yılda bir doğrudan seçimle belirlenen Halk Meclisi’nde eyaletler en çok 525, birlik toprakları da en çok 20 sandalyeyle temsil edilir. Cumhurbaşkanı, İngiliz ve Hint melez topluluğun yeterince temsil edilmediği kanısına varırsa, bu topluluğu temsil etmek üzere iki üye atayabilir. Eyaletler Meclisi en çok 250 üyeden oluşur. Bu üyelerin 12’si cumhurbaşkanı tarafından atanır. Öteki üyeler ise anayasada yer verilen dolaylı bir seçim sistemiyle belirlenir; buna göre, herhangi bir eyalet için ayrılmış olan temsilciler o eyalet meclisinin seçimle göreve gelmiş üyeleri tarafından nispi temsil sistemine göre seçilir. Eyaletler Meclisi üyelerinin üçte biri iki yılda bir yenilenir.

Merkezî yönetim düzeyinde yürütme gücü cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı yardımcısı ve Bakanlar Kurulu’nun elindedir. Devletin başı konumunda bulunan cumhurbaşkanı, parlamentonun ve eyalet meclislerinin seçimle göreve gelmiş üyelerinden oluşan bir seçmenler kurulunca seçilir. Cumhurbaşkanının Hindistan yurttaşı olması, 35 yaşını geçmiş olması ve Halk Meclisi’ne seçilebilme koşullarına sahip olması gerekir. Görev süresi beş yıl olan cumhurbaşkanı yeniden seçilebilir. Cumhurbaşkanı yardımcısı parlamentonun ortak oturumunda seçilir. Başında, parlamentodaki çoğunluk partisinin ya da koalisyonun belirlediği başbakanın bulunduğu Bakanlar Kurulu asıl yürütme gücünü elinde tutar ve Halk Meclisi’ne karşı sorumlu sayılır. Bakanlar Kiırulu kabine üyesi bakanlar, kabine dışı devlet bakanlan ve bakan yardımcılarından oluşur. Bağımsızlık sonrasında 1970’lerin sonundaki kısa bir dönem dışında ülkenin egemen partisi Hindistan Ulusal Kongresi olmuştur; bu parti 1978’de aynı adı taşıyan ve liderlerinin adlarındaki baş harflerle ayırt edilen iki partiye bölünmüştür.

Eyaletlerin yönetim sistemi büyük ölçüde merkezî yönetime benzer; yürütme yetkisi cumhurbaşkanınca beş yıllık bir dönem için atanan bir vali ile bakanlar kurulunun, yasama yetkisi ise yasama meclisinin elindedir. Bihar, Cemmu ve Keşmir, Karnataka, Maharashtra, Tamil Nadu ve Uttar Pradesh’te ayrıca birer yasama konseyi bulunur. Her eyalette adli yönetimin başında bulunan bir üst mahkeme vardır.
Seçimler merkezî yönetime bağlı baş seçim görevlisinin gözetiminde yapılır. Seçmen kütüklerinin hazırlanmasının yanı sıra seçim işlerinin yürütülmesinden de sorumlu olan bu görevli, bağımsız bir makam oluşturur. Yüksek Mahkeme yargıçları için söz konusu olan gerekçeler dışında görevden alınamaz.

Siyasal partiler.


Birden fazla eyalette seçime giren ve bir genel seçimde ülke düzeyinde kullanılan oyların en az yüzde 4’ünü alan bir parti, bir sonraki seçime bütün eyaletler düzeyinde resmen tanınmış bir parti olarak katılır. Bu partilerin farklı eyaletlerde desteklediği adaylar, söz konusu parti için belirlenmiş olan özel simgeyi kullanır. Ülke genelinde etkinlik gösteren başlıca partiler arasında Hindistan Ulusal Kongresi-İndira, Halk Partisi, Canata Partisi, Hindistan Komünist Partisi-Marksist, Hindistan Ulusal Kongresi, Hindistan Komünist Partisi, Bhartiya Canata Partisi ve Raştriya Sancay Manç sayılabilir. Eyalet düzeyinde tanınmış partilerin en önemlileri Tamil Nadu’daki Dravid İlerici Federasyonu, Pencap’taki Akali Dinci Partisi, Cemmu ve Keşmir’deki Ulusal Konferans, Nagaland’daki Naga Ulusal Demokratik Partisi, Sıkkım’daki Sıkkını Camata Parişad ve Batı Bengal’deki Hindistan İlerleme Bloku’dur.

Yargı sistemi.


Adalet sisteminin başında Hindistan başyargıcı ile 17 üye yargıçtan oluşan Yüksek Mahkeme bulunur. Ortak bir üst mahkemeye bağlı olan Assam ve Nagaland ile Pencap ve Haryana dışında bütün eyaletlerin bir üst mahkemesi vardır. Üst mahkemeli tek birlik toprağı Delhi’dir. Cumhurbaşkanı üst mahkeme yargıçlarını Hindistan başyargıcına, ilgili eyaletin valisine ve eyalet üst mahkemesi başyargıcına, Yüksek Mahkeme yargıçlarını ise Yüksek Mahkeme başyargıcına danışarak atar. 65 yaşında emekli olan Yüksek Mahkeme yargıçları, bu dönem içinde ancak parlamentodan onay aldıktan sonra cumhurbaşkanının vereceği kararla görevden alınabilir.

Silahlı kuvvetler.


Cumhurbaşkanı bütün silahlı kuvvetlerin başkomutanı sayılır. Bununla birlikte fiili yönetim ve denetim savunma bakanı ile kara, deniz ve hava kuvvetleri komutanlıklarının elindedir. Bakanın asıl görevi üç birimin çalışmaları arasında eşgüdüm sağlamaktır. Genel politikalarla ilgili kararlar hükümetçe alındıktan sonra savunma bakanı aracılığıyla komutanlıklara bildirilerek uygulanır. Savunma giderleriyle ilgili kararlar parlamentonun denetimine bağlıdır. Her komutanlık kendi kurmay başkanmm komutasında görev yapar.
Üç birim arasında eşgüdümü sağlamak amacıyla çeşitli kademelerde bir dizi komite oluşturulmuştur. En üst kademede kabineye bağlı olan siyasal işler komitesi bulunur. Bütün önemli savunma politikaları başbakanın başında bulunduğu bu komitede belirlenir.
Ad:  1.JPG
Gösterim: 50
Boyut:  26.4 KB

EĞİTİM.


Eğitim hizmetleri temelde eyalet yönetimlerinin görev alanına girer. Merkezî yönetimin işlevi daha çok eğitim kuruluşları arasında eşgüdümü sağlama, yükseköğrenim için gerekli standartları belirleme, bilimsel ve teknik araştırmalara yönelik çalışmaları yürütme gibi işlerle sınırlıdır. Merkezî Eğitim Danışma Kurulu dört daimi komite aracılığıyla genel eğitim politikalarını belirler. Aligarh’daki Aligarh Müslüman Üniversitesi, Varanasi’deki Benares Hindu Üniversitesi, Şantiniketan’daki Vişva-Bharati Üniversitesi, Delhi’deki Cavaharlal Nehru Üniversitesi, Haydarâbad’daki Haydarâbad Üniversitesi doğrudan merkezî yönetime bağlıdır.

Bağımsızlık sonrasında eğitim düzeyini yükseltmede önemli adımlar atılmıştır. Okuryazarlık oranı (1990) yüzde 48,2 düzeyindedir; yetişkinlere yönelik halk eğitim programları yaygın biçimde yürütülmektedir. Eğitim zorunlu değildir. Beş yıllık ilköğrenim (6-11 yaş arası) bütün ülkede, üç yıllık ortaöğrenim (11-14 yaş arası) eyalet ve birlik topraklarının hemen hepsinde, üç yıllık lise öğrenimi (14-17 yaş arası) çoğu eyalet ve birlik toprağında parasızdır. İlkokullarda uygulamaya dayalı ve temel öğrenime yönelik bir ders programı izlenir. Orta düzeydeki okullarda dersler Hintçe, İngilizce ve bölgesel dilde verilir.

Hindistan bilim ve teknoloji alanında son derece çarpıcı gelişmeler sağlamıştır. Jet motoru, nükleer santral, bilgisayar, transformatör ve elektronik araç yapımında ulaşılan yüksek düzey bu gelişmeyi yansıtır.
Bombay yakınlarındaki Trombay’da kurulu atom araştırma merkezi, Yeni Delhi’deki bitki genetiği merkezi, Puna’daki hidrolojik araştırma istasyonu ve çeşitli tıp merkezleri oldukça ileri düzeyde çalışmalar yürütmektedir. Ülkede yayımlanan bilimsel dergilerin sayısı 600’ü bulur.

SAĞLIK VE SOSYAL YARDİM.


Halk sağlığı hizmetlerinden temelde eyalet yönetimleri sorumludur. Merkezî yönetim yaygın salgın hastalıkları denetim altına almaya yönelik programların yanı sıra halk sağlığını koruma, içme suyu ve beslenmeyle ilgili projelere mali yardımda bulunur. Veba, çiçek ve trahom gibi hastalıklar ortadan kaldırılmıştır. Kolera ve sıtmanın yol açtığı ölümler azalmış olmasına karşın bu hastalıklar yer yer etkili olmaktadır. Öteki yaygın hastalıklar verem, dizanteri ve paraziter hastalıklardır. Kırsal kesimde temiz içme suyu sıkıntısı yaygındır. Nüfusun büyük bölümü yoksulluk içinde yaşar. Beslenme yetersizliği önemli bir soründur; kişi başına ortalama günlük kalori miktarı 2 bin dolayındadır. Bebek ölüm oranı (1989) binde 91’dir. Ortalama ömür (1986-91) kadınlarda 59,1 yıl, erkeklerde 58,1 yıldır. Bir başka önemli sorun hem kırsal, hem kentsel alanlarda görülen konut açığıdır. Merkezî yönetim bu sorunu çözmek için mali yardıma ve arazi dağıtımına dayanan bir program yürütmektedir.

KOLLUK KUVVETLERİ.


Bütün eyaletlerde kolluk kuvveti eyalet içişleri bakanına bağlıdır. Merkezî yönetimin içişleri bakanı eşgüdümü sağlamanın yanı sıra bütün ülke düzeyinde etkinlik gösteren Merkezî Haber-alma Bürosu, Merkezî Soruşturma Bürosu, Merkezî Dedektif Eğitim Okulu, Merkezî Adli Tıp Laboratuvarı, Merkezî Parmak İzi Laboratuvarı ve Sardar Vallabhbhai Patel Ulusal Polis Akademisi gibi kuruluşları denetler. Polisler üniversite mezunları arasından eleme sınavıyla seçilir; bütün üst düzey polis şefleri polis örgütünden çıkar. Kalküta, Madras, Bombay, Delhi, Bangalore, Ahmedâbad, Nagpur ve Haydarâbad kentlerinin ayrı polis örgütleri vardır.

KÜLTÜREL YAŞAM


Hindistan’ın zengin kültürel geleneği, geniş kapsamlı felsefi araştırmaların dinsel ya da ideolojik kısıtlamalar altında olmadığı Veda metinleri döneminde (İÖ 1500-500) biçimlenmeye başladı. Gupta dönemi (İS 4-6. yy) içerik yerine biçimsel süslemeleri öne çıkaran yeni bir Sanskrit edebiyatı üslubuna yol açtı; şair ve oyun yazarı Kalidasa’nın yapıtları bu dönemin en tipik örnekleridir. 11. yüzyıldaki istilalardan önce başlayan İslam etkisi, 1200’lerde Delhi Sultanlığının yükselişiyle birlikte daha da artarak Hint-Türk İmparatorluğu döneminde (16-18. yy) doruğuna ulaştı. 18. yüzyılın sonuna gelindiğinde yüzyıllar boyunca süren yabancı yönetimlerin etkisiyle yerli Hint edebiyatlarının çoğu bir gerileme içine girmiş bulunuyordu. 1750’den sonra Ingiliz yönetiminin yayılmasıyla Avrupa kültürüyle bağlar kurulması, Hintli yazarların önüne yeni düşünceler, değerler ve biçimler çıkardı. Düzyazı önemli bir ifade aracına dönüşürken, edebiyata dindışı temalar girmeye başladı. Batı kaynaklı düşüncelere ve edebiyat ürünlerine verilen önem giderek arttı. Özellikle Kari Marx, Sigmund Freud ve Cari Jung’un yapıtları önemli bir etki yarattı.
Ad:  2.JPG
Gösterim: 106
Boyut:  78.1 KB

Geleneksel Hint görsel sanatları dinsel bir nitelik taşıyordu. Klasik sanatın ilk örnekleri İmparator Aşoka (ö. İÖ 3. yy) döneminde büyük kaya kütlelerini oyarak yapılan anıtsal sütunlardır. Hint heykelciliğinin en parlak dönemi İS 5-7. yüzyıllar arasındaki döneme rastlar; Ajanta heykellerinin ve duvar resimlerinin çoğu bu dönemden kalmadır. Hint-İslam mimarisi doruk noktasına 15-17. yüzyıllarda ulaştı. Agra’daki Tac Mahal ve Moti Mescid bu dönemde inşa edildi. Babür dönemi resimlerinde ilk kez tanrı figürleri yerine saray görevlilerinin görüntülerine yer verildi.

Hint klasik müziğinin armonik olmayan bir yapısı vardır; tekil ezgiler raga denen, makam ya da temayla bağlantılı kalıplara dayanır. 19. yüzyıl sonuna doğru unutulmaya yüz tutan, daha sonra milliyetçiliğin yükselmesiyle birlikte yeniden canlanan klasik danslar, günümüzde halk müziği ve halk dansları eşliğinde sahnelenmektedir. Genellikle filmler için bestelenen popüler müzik Batı ve Hint öğelerinin karışık bir bileşimini yansıtır.

Hint bilginleri gerek eski, gerek modern bilimlere önemli katkılarda bulunmuştur. Hindistan’da matematik ve dilbilgisinin gelişimi çok eski tarihlere dayanır. Veda metinleri döneminde ortaya çıkan geleneksel Hindu felsefesinden altı felsefi sistem (şaddarşana) doğmuştur. Eski Hindistan ve modern Avrupa gelenekleri arasında başarılı sentezlerin ilk örneklerini Mahatma Gandhi ile Rabindranath Tagore vermiştir. Bu düşünürlerin yapıtları yalın bir kavrayışı, çatışan bakış açılarını bağdaştırma yeteneğini ve güncelliğe dolaysız bir yaklaşımı yansıtır.

Hindistan’ın dünyanın en eski ve en zengin kültürlerinden birine dayanmasına karşın, bağımsızlığa değin bu birikim din ve siyaset adamlarından oluşan seçkin bir tabakanın tekelinde bulunuyordu. Bağımsızlık sonrasında kültürel mirasın birleştirici bir etken olarak taşıdığı önemi gören yönetim, kültürel girişimleri destekleyici bir politika izlemiştir. Ulusal Kültür Kurumu’ndan kapsamlı mali yardım gören çeşitli kuruluşlar bu politikanın ürünüdür.

Ulusal Güzel Sanatlar Akademisi çeşitli sanat ve el sanatları sergileri düzenlemenin yanı sıra her yıl başarılı sanatçılara ödüller verir. Müzik, Dans ve Tiyatro Akademisi gösteri ve araştırma merkezlerini destekleyerek çeşitli seminer ve şenlikler düzenler. Akademiye bağlı çeşitli kütüphaneler, bir müzik aleti, mask ve giysi müzesi, bir ses kayıt stüdyosu ve üç okul vardır. All-India Radio bu akademilerin çalışmalarını geniş kitlelere ulaştırdığı gibi çeşitli şenliklerle yeni yeteneklerin ortaya çıkmasını teşvik eder. Hint dillerinde ve İngilizce yazılmış kitapların kapsamlı bir bibliyografyasını çıkaran Ulusal Edebiyat Akademisi, bir dizi Hint ve yabancı klasiğini de çeşitli Hint dillerine çevirmiştir. Akademinin çıkardığı yayın organları on beş günlük Indian Literatüre (İngilizce), üç aylık San Kaleen Bharati- ya Sahitya (Hintçe) ve altı aylık Sanskrita Pratibha’dır (Sanskrit). Edebiyat ürünlerini desteklemek ve yaymak amacıyla oluşturulmuş olan Ulusal Kitap Kurumu, her iki yılda bir uluslararası kitap fuarı düzenler ve dış fuarlarda Hint edebiyatını tanıtır. Özerk bir kuruluş olan Hindistan Kültürel İlişkiler Konseyi, dış ülkelerle kültürel değişimi geliştirmeye çalışır.

Hindistan basını bağımsızlık sonrasında, olağanüstü halin yürürlükte olduğu 1975-77 arasındaki dönem dışında geniş bir özgürlükten yararlanmıştır. Başta Hintçe, İngilizce, Bengali ve Urduca olmak üzere çeşitli dillerde yayımlanan süreli yayınların sayısı 18 bini geçer; bununla birlikte düşük okuryazarlık oranı nedeniyle tirajlar genellikle yüksek değildir. En etkili kitle iletişim araçları olan radyo ve televizyon devlet tekelindedir.

Hindistan dünya film sanayisinde Japonya ve ABD ile birlikte ilk sıralarda yer alır. Sinemalar büyük köylere kadar yayılmıştır. Filmlerin yarıdan fazlasını Dravid dillerinde yapılanlar oluşturur. Ulusal film sanayisinin birikimini korumak amacıyla 1964’te Hindistan Ulusal Film Arşivi kurulmuştur. Ulusal Film Geliştirme Kuruluşu ve Film Şenlikleri Müdürlüğü resmî görüşleri yansıtan filmleri destekler. Hindistan Film Enstitüsü teknik eğitim ve araştırma hizmeti verir. Hint filmlerinde toplumsal içerikli konuların yanı sıra efsaneleri ve duygusal ilişkileri işleyen konular da önemli yer tutar. Belgesel film ve haber filmi yapımcılığı son derece gelişmiştir; bunların sinemalarda film aralarında gösterilmesi zorunlu kılınmıştır. Devlet film yapımcılarına geniş krediler sağlar. Hindistan sineması Asya, Afrika ve ABD’ nin yanı sıra eski Sovyet cumhuriyetleri ile bazı Doğu Avrupa ülkelerinde de pazar bulmuştur. Batı’da en çok tutulan film yapımcısı Satyacit Ray’dır. Bütün filmler, üyeleri hükümetçe atanan merkezî bir kuru lun sansüründen geçer.

kaynak: Ana Britannica
Son düzenleyen Safi; 12 Ağustos 2016 20:54
28 Ekim 2008 13:19   |   Mesaj #4   |   
asla_asla_deme - avatarı
VIP Never Say Never Agaın

TARİH


ERKEN TARİHÖNCESİ DÖNEM.


Hindistan tarihinin ilk dönemlerine ilişkin bilgiler arkeolojik verilere dayanır. Bugüne değin bulunmuş en eski insan yerleşimi izleri ise Üst Paleolitik Çağdan kalmadır. Çeşitli arkeolojik alanlardan elde edilen bulgular, bu çağda taş aletler kullanan, birbirinden kopuk avcı ve toplayıcı toplulukların yaşadığını göstermektedir. Bugünkü Pakistan’ın da bir bölümünü içine alan İndus Vadisinin batısında İÖ 3500’lere doğru sınırlı ekimle uğraşan yarı göçebe çoban topluluklar ortaya çıktı. Daha sonra toprak ekiminin gelişmesiyle birlikte bakır alet kullanımı ve renkli çömlek yapımı başladı. İÖ 2500 dolaylarında yerleşik köy yaşamına geçildi. Bu sıralarda artan nüfusla birlikte batıdan İndus ovalarına doğru bir nüfus hareketinin başladığı sanılmaktadır. Arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan Amri, Kot Dici ve Kalibangan gibi sitler bu gelişimi yansıtır. İndus Vadisinin doğusundaki ilk çoban ve tarımcı toplulukların evrimi henüz aydınlatılmamıştır. Bununla birlikte çok sayıda taş baltanın bulunduğu Keşmir Vadisi, Karnataka, Andhra Pradesh, Assam ve Hindistan’ m orta kesimindeki sitler bazı sınırlı ipuçları vermektedir. Bu “Neolitik” kültürler bazı ortak özelliklere karşın teknik donanım ve ekonomik yaşam bakımından önemli farklılıklar göstermektedir.

İNDUS VADİSİ UYGARLIĞI (İÖ 2300-1750).


İndus Vadisi İÖ 2300 dolaylarında gelişmiş kentlere dayalı daha ileri bir uygarlığın yükselişine tanık oldu. Bölgenin en önemli arkeolojik alanlarından dolayı Harappa dönemi olarak da bilinen bu uygarlık, genelde yerel ve özgün bir yapı taşımaktadır. Yaygın ticaretin varlığı, ağırlık ve ölçü birimlerinin tekörnekliği, ortak piktografik (resimyazı) bir yazının kullanılması gibi özellikler, İndus uygarlığının merkezî bir siyasal ve ekonomik örgütlenmeye dayandığı kanısını güçlendirmededir. Bu yazı henüz tam olarak çözülememiştir. Çok geniş bir alana yayıldığı sanılan uygarlığın başlıca merkezleri Ha- rappa, Mohenco-daro, Kalibangan ve Lothal’dı. Surlarla çevrili bu kentlerdeki yapıların en önemli malzemesi pişirilmiş tuğla ve kerpiçti. Düzenli bir plana göre kurulan kentlerde evlerin yanı sıra tapmak, hamam, tahıl amban, dükkân ve atölye gibi yapılar bulunuyordu.
Bu dönemde İndus’un kolayca işlenen taşkın ovalarında buğday, arpa ve bir olasılıkla pirinç yetiştiriliyordu.

Öteki önemli ürünler hurma, kavun, susam ve çeşitli baklagillerdi. Ayrıca dokumacılıkta kullanılmak üzere pamuk ekiliyordu. Başlıca evcil hayvanlar hörgüçlü sığır, koyun, keçi, manda, deve ve eşekti. Kentler arasındaki ulaşımda hayvanların yanı sıra kağnılar da kullanılıyordu. Irmak ve denizde ulaşımı sağlayan tekneler vardı. Arkeolojik buluntular çok değişik el sanatlarının ve teknik becerilerin geliştiğini göstermektedir. Alet yapımında kullanılan başlıca metaller bakır ve tunçtu. Balta, keski, bıçak, mızrak, küçük testere ve ustura gibi aletler basit döküm, kesim ve dövme teknikleriyle yapılıyordu. Süs eşyası yapımında altın, gümüş ve kurşundan yararlanılıyordu. Öteki el sanatları arasında çinicilik, mühür yapımcılığı, kabuk ve fildişi işlemeciliği sayılabilir. Taş işçiliği de önemli bir uğraştı. Çömlekçilik seri üretim düzeyinde sürdürülüyordu. Eldeki az sayıdajörneğe karşın, pamuklu dokumacılığın da oldukça geliştiği sanılmaktadır.

Belirli hammaddeleri çevre bölgelerden sağlayan İndus uygarlığının Mezopotamya kentleriyle de ticari ilişkisi vardı. Denizyo- luyla yürütülen bu ticarette Lothal iskelesi kullanılıyordu. Mezopotamya ticari belgelerine ve resmî yazıtlarına göre, İndus kentleri gümüş, kalay, yünlü dokuma, tahıl ve öteki yiyecekler karşılığında bölgeye kereste, fildişi, laciverttaşı, altın ve süs eşyası gönderiyordu.
Ad:  3.JPG
Gösterim: 53
Boyut:  46.2 KB

Harappa yazısı çözülemediğinden henüz belirlenememiş olan Harappa dilinin Dravid dillerine yakın olduğu görüşü ağır basmaktadır. Eldeki bulgular İndus dininin bir büyük tanrı ile onun eşine dayandığını, aynca hayvan kültlerinin yaygın olduğunu göstermektedir.
İndus uygarlığının sona ermesine yol açan etkenler tam olarak saptanamamıştır. Bununla birlikte ortaya çıkan gerilemenin batıdan gelen Âri halkların akınlannı kolaylaştırdığı ve İndus uygarlığının zamanla yerini bir dizi bölgesel kültüre bıraktığı söylenebilir. Ama, bu uygarlığın Âri alanlarıyla yıkıldığı varsayımı kesinlik kazanmamıştır.

GANJ UYGARLIĞI (İÖ y. 1500-600).


İndus bölgesinin bir uygarlık merkezi olmaktan çıkmasından sonra Pencap’tan Ganj Vadisine yönelik göçlerle kent uygarlığına doğru yeni bir atılım başladı. Bu sırada Ganj Vadisinde toprak boyalı çömlekler ve bakır eşyalarla ayırt edilen iki kültür vardı. Arkeolojik bulgulardan bu kültürlerin zamanla yeni bir demir teknolojisini ve attan yararlanmayı öğrendikleri ve böylece kentleşme sürecine girdikleri anlaşılmaktadır. Hindistan’ın ilk kut: sal metinleri olan Vedalar ve bu belgelerde kullanılan Sanskritin Hint-Avrupa dilleriyle yakınlığı, bu geçişin Âri halkların IÖ 1500’de başlayan göç dalgalarıyla bağlantılı olduğunu göstermektedir. İran Ârilerinin kutsal kitabı Avesta ile Vedalar arasındaki yakın ilişkiden yola çıkarak İran Platosundan geldikleri sonucuna varılan bu halkların, Hindistan’ın kuzeyine, Kâbil Irmağı ile Yukarı Doab arasındaki Sapta Sindhu (Yedi Irmaklar) bölgesine yerleştikleri bilinmektedir.

En eski Veda metni Rigveda, Veda dininin gelişimini ve bir ölçüde de toplumsal ve siyasal örgütlenmeyi yansıtır. Bu dönemde göçebe hayvancılıktan yerleşik köy topluluklarına {grama) geçişle birlikte, çeşitli kabileler ortaya çıktı. Günlük ve dinsel işlerini bir dizi meclis aracılığıyla yürüten her kabilenin başında askeri lider olarak kabileyi koruma karşılığında vergi alan bir kral bulunuyordu. Sonraki Veda metinleri ve arkeolojik bulgular Sapta Sindhu bölgesindeki kabilelerin İÖ 1000’lerde Ganj-Yamuna ve çevresine göç ettiklerini göstermektedir. Burada çeşitli federasyonlar oluşturan Âri kabilelerin en güçlüsü Bharata soyundan gelen Kurular ile Pandullardı. Aryavarta olarak bilinen Âri topraklarının ötesinde düşman, yabana anlamında mleççha denen kabileler yaşıyordu. Âriler kendilerinden olmayan bütün kabilelere mleççha diyorlardı. Kabile kimliğinin zamanla yaşanan toprakla özdeşleşmesi, daha örgütlü siyasal sistemler doğurdu. Toprakların sahibi olarak daha güçlü bir konum elde eden kralların yanı sıra rahipler sınıfının ve aristokrasinin önemi de arttı. Tarım daha kararlı bir yapı kazanırken, kentlere dönüşen kalıcı yerleşmeler birer el sanatı ve ticaret merkezi durumuna geldi. Böylece Ganj Vadisi uygarlığının temelleri atıldı.

Aynı dönemde “kast” karşılığı kullanılan ve varna (renk) denen toplumsal tabakalar da biçimlenmeye başladı. İçten evlenme kuralıyla bağlantılı olan bu kast sistemi dört varna'ya dayanıyordu: Brahmanlar (kutsal bilgiye sahip rahipler), Kshatriya'lar (otorite sahipleri), Vaişya’lar a( ticaret ve tarımla uğraşanlar), Şudra'lar (Âri olmayan ve genellikle köleleştirilmiş olan hizmetçi ve çiftçiler).

Ganj uygarlığının yükseldiği dönemde Hindistan’ın öteki kesimlerinde, özellikle doğu ve güneyde Demir Çağına doğru evrim gösteren bir dizi Neolitik-Kalkolitik kültür bulunuyordu. Yarımadanın güney yarısında ise Âri etkisinin dışında kalan gelişmiş bir megalitik (büyük taş) kültür varlığını sürdürüyordu.

TARİHSEL DÖNEMİN BAŞLANGICI (İÖ 600- 150).


Ganj uygarlığının gelişmesiyle Veda metinlerinde sözü edilen Gandhara, Kamboca, Kuru-Pançala, Matsya, Kaşi ve Kosala gibi devletlerin yanı sıra Avanti, Aşvaka, Şurasena, Vatsa, Çedi, Malla, Vricci, Magadha ve Anğa gibi devletler ortaya çıktı. Bu devletlerin siyasal sistemi monarşik ya da oligarşik bir yapı taşıyordu. Ayrıca kabile demokrasisiyle yönetilen çeşitli küçük devletler de varlığını sürdürüyordu. Bu dönemde en yaygın yazı sistemi Brahmi, en çok konuşulan diller ise Prakrit dilleriydi. Ganj Irmağını izleyen başlıca ticaret yolları doğu kıyılarıyla deniz ulaşımını da sağlıyordu. Gümüş ve bakır sikke kullanımıyla gelişen ticaretle birlikte, tüccar ve zanaatçılar loncalarda örgütlenmeye başladı. Veda metinlerine katı bir biçimde bağlı olan Brahmancı inançlara tepki temelinde ortaya çıkan dinsel akımlardan Caynacılık ve Budacılık, varlıklı toprak sahiplerinden ve tüccarlardan destek görerek hızla gelişti. Bu dinlere bağlı keşişlerin kurduğu bazı manastırlar birer eğitim merkezi durumuna geldi. İÖ 6. yüzyılda Ganj Vadisinin denetimini ele geçirme girişimleri giderek yoğunlaştı.

Aşağı Ganj çevresindeki verimli ovaları, geniş ormanları ve zengin demir yataklarını elinde tutan Magadha Krallığı, Anğa topraklarını ele geçirerek Ganj Deltasına egemen olduktan sonra Kaşi, Kosala ve Vricci devletlerine de boyun eğdirdi. Birbirini izleyen hanedan değişikliklerine karşın, Magadha’nın güçlü bir ekonomi ve yönetim sistemine dayanan üstünlüğü uzun yıllar sarsılmadan sürdü. Şudra kökenli olduğu sanılan Mahapadma Nanda’nın İÖ 4. yüzyıl başlarında kurduğu Nanda hanedanı, Magadha topraklarını daha da genişletti. İran’daki Ahameniş topraklarını fetheden Büyük İskender İO 327’de Hindistan’ın kuzeybatısına girdiyse de, daha ileriye gitmeyi göze alamayarak geri çekildi. Hindistan açısından önemli siyasal sonuçlar doğurmayan bu sefer sırasında kurulan bazı Yunan kolonileri, Batı Asya ile ticaret ve haberleşmenin gelişmesine zemin hazırladı. Bu arada Yunan tarihçileri Hindistan’la ilgili çeşitli bilgiler derledi.

IÖ 325’te Nanda hanedanını yıkan Çandra Gupta (Maurya), Hindistan’ın orta ve kuzey kesimlerini denetim altına alarak İÖ 321’de imparator unvanını aldı. İÖ 305’te I. Selevkos’un (Nikator) ordularını bozguna uğrattı. Ardından güneye yönelerek Vindhya Sıradağlarının ötesine geçti. İkinci imparator Bindusara Dekkan’da giriştiği seferlerle Maurya egemenliğini bugünkü Karnataka sınırlarına kadar genişletti. Onun yerine geçen oğlu Aşoka (hd IÖ y. 265-238 ya da IÖ y. 273-232), doğu kıyısındaki Kalinga’yı çetin bir sefer sonunda ele geçirdikten (İÖ 260) sonra, Budacılığı benimseyerek ilkelerine dayalı barışçı ve hoşgörülü bir yönetim oluşturmaya çalıştı. Komşu devletlerle iyi ilişkiler kurdu. Fermanları ve vaaz gezileriyle toplumu eğitmeye büyük önem verdi. Bu arada Budacılığın yayılmasında da önemli rol oynadı. Aşoka’ nın ölümünden sonra dağılmaya başlayan Maurya İmparatorluğu Ganj Vadisinin bir bölümüne kadar geriledi ve İÖ 185’te yıkıldı.

Maurya İmparatorluğu’nun yarımadanın büyük bölümünü birleştirmesinin temelinde arazi vergisi ile ticaretten sağlanan yüksek gelir ve bu amaçla oluşturulan etkili yönetim mekanizması yatıyordu. Maurya toplumu filozoflar, çiftçiler, askerler, çobanlar, zanaatçılar, yargıçlar ve kamu görevlileri biçiminde çeşitli mesleki kastlara bölünmüştü. İmparatorun çevresinde örgütlenmiş olan merkezî bürokrasi çok sayıda görevliden oluşuyordu. Başında prenslerin bulunduğu dört eyalete ayrılan imparatorluk topraklarında yerel halk arasından seçilen memurlar görev yapıyordu. Temel yönetim birimi köydü. Kentler geniş yetkilerle donatılmış görevlilerin (nagaraka) yönetimindeydi. Maurya İmparatorluğu’nun yıkılmasına yol açan temel etken büyük olasılıkla tarımsal gelirlerin geniş bürokrasiyi ve orduyu beslemeye yetmemesiydi.

İÖ 150-İS 300.


Ad:  4.JPG
Gösterim: 103
Boyut:  88.8 KB
Maurya İmparatorluğu’nun dağılmasıyla bir dizi küçük krallık ortaya çıktı. Pencap ve Keşmir Orta Asya’nın etki alanına girerken, Aşağı İndus Vadisi kuzeyden batıya yönelik alanların geçiş noktası durumuna geldi. Ganj Vadisi kuzeybatıdan gelen tehditlere karşı koymakla birlikte pasif bir rol oynamaya başladı. Dekkan’ın kuzeyinde yükselen yeni krallıklar, kuzey ile güney arasında bir köprü işlevi üstlendi. Kalinga yeniden bağımsızlığını kazandı. Yarımadanın en güneyindeki Çera, Çola ve Pandya krallıklarının güçlü konumu kesintiye uğramadan sürdü. Siyasal parçalanmışlıkla belirlenen bu dönem, dış ticaretin sağladığı yeni gelir kaynaklarıyla hızlı bir ekonomik gelişmeye sahne oldu. Hint tüccarları Orta Asya, Çin, Doğu Akdeniz ve Güneydoğu Asya’ya kadar ulaştı.

Kuzeydeki küçük krallıklar.


Selevkosların Doğu Akdeniz’le uğraşmasından yararlanarak IÖ 250’lerde bağımsız bir krallığa dönüşen Baktriane, İÖ 2. yüzyıl ortalarında Pencap ve İndus Vadisine girerek Hindistan’ın kuzeybatısını denetim altına aldı. İÖ 1. yüzyılda Çinlilerin sürdüğü Orta Asya göçebe kabilelerinin baskısıyla yerlerinden olan İskitler (Hint kaynaklarında Şakalar olarak geçen Sakalar), Baktriane topraklarından geçerek Hindistan’ın batısına yerleştiler ve sonraki 200 yıl boyunca Dekkan’ın kuzeyindeki krallıklarla çatıştılar. İS 1. yüzyılda Hindistan’ın kuzeyini ele geçiren Yuejiler güçlü Kushan Krallığı’m kurdular. Bir dönem Orta Asya’dan Ganj Vadisine kadar uzanan Kushan nüfuz alanı İS 3. yüzyıl ortalarına doğru Gandhara ve Keşmir’le sınırlandı. Aynı yüzyılın sonlarında Kushan kralları İran’ın Sasani hükümdarlarına bağlandı.

İndus ve Ganj vadileri arasında bir dizi kabile devleti vardı. Büyük krallıkların gerilediği dönemlerde öne çıkan bu devletlerin en önemlileri Arcunayanalar, Malavalar, Yaudheyalar, Şibiler ve Abhiralardı. Pencap’tan göç ettikleri sanılan bu kabilelerin dışında Ayodhya ve Kuşambi ile dağınık Naga krallıkları gibi küçük monarşik devletler de bu bölgede varlıklarını sürdürüyordu. Mauryalarm yerini alan Şunga Krallığı’nm çekirdeğini, Magadha topraklan oluşturuyordu. Batıya doğru genişleyen Şunga hanedanı yüz yıla yakın bir egemenliğin ardından yerini Kanva hanedanına bıraktı. Yaklaşık 45 yıl başta kalan bu hanedanı Dekkan’a egemen olan Andhralar yıktı. İÖ 1. yüzyılda bölgede Kalinga Krallığı öne çıktı.

Dekkan’ın kuzeybatı kesimini ellerinde tutan Andhralar (Satavahanalar) (yüz arabalılar), İS 1. yüzyılda Şakaların baskısı altında daha doğuya yerleştiler. 2. yüzyılda Dekkan’a yeniden egemen olan Satavahana Krallığı, 3. yüzyılda gerileyerek hanedanın çeşitli kollarına bağlı küçük devletçiklere dönüştü.

Güney Hindistan uygarlıkları.


Kuzey Hindistan ile güneydeki Tamiller arasında ilk kapsamlı ilişkilerin kurulması Maurya dönemine rastlar. Bölgenin eski tarihine ilişkin başlıca kaynak çankam edebiyatıdır. Bu metinlerde doğu ve batı kıyıları arasında güneydeki Tirupati Tepesi ile kuzeydeki Kanniyakumari (Sanskrit “Kanyakumari”) arasında uzandığı belirtilen Tamillerin yurdu Tamilakan’da üç büyük krallık hüküm sürüyordu: Pandyalar (Madurai bölgesi), Çeralar (Malabar Kıyısı ve hinterlandı), Çolalar (Tancor ve Kaveri Vadisi). Pandyalara ilişkin yazıtların geçmişi İÖ 2. yüzyıla değin iner. Çera krallarından söz eden ilk yazıtlar İS 1. yüzyıldan kalmadır. İlk Çola krallarının en ünlüsü olan Karikalan (İS 2. yy sonlan) Çola kökenli birçok hanedanın atası sayılır. Birbirleriyle sık sık savaşan bu üç krallık Seylan ile de çatışma içindeydi. Kuzeyden gelerek üç krallığı sindiren Kalvarların (Kalabralar) egemenliği, 6. yüzyılda Çalukya ve Pallava hanedanlarının yükselişiyle yıkıldı.

Çankam edebiyatı yerli kültür geleneğinin yanı sıra Ari kültürünün de etkisini yansıtan izler taşır. Bu metinlerden, Tamiller arasında da kast benzeri bir toplumsal örgütlenmenin var olduğu ve köylerin yerel bir meclis aracılığıyla yönetildiği anlaşılmaktadır. Önceleri tarım ve hayvancılığa dayanan bölge ekonomisinde zamanla ticaret öne çıkmaya başladı.

Dış ilişkiler.


Hindistan’ın batı kıyıları ile Batı Asya arasındaki ticaretten söz eden kaynaklar İÖ 1000’lere değin uzanır. İbrani metinlerinde altın, baharat ve değerli taşlar alınan ve bugünkü Bombay’ın yakınlarında bulunan bir liman anlatılır. İÖ 7. ve 6. yüzyıllardaki Babil yapılarında Hindistan’ dan getirilen tikağacı ve sedir keresteleri kullanılıyordu. Babillilerin yerini alan Arap tüccarlar Hint mallarım Mısır’a ve Doğu Akdeniz’e kadar götürdüler. Bu işlevi daha sonra Yunanlı tüccarlar üstlendi. Roma’nın Doğu Akdeniz ve Batı Asya’yı birleştirmesinden sonra Romalı tüccarların kara ve deniz yoluyla yürüttüğü ticaret hızla gelişti. İS 1. ve 2. yüzyıllarda Hindistan kıyılarında çeşitli Roma ticaret kolonileri kuruldu. Hindistan’dan biber, inci, fildişi, ipek, değerli taşlar ve dokuma ürünleri alan Romalı tüccarlar Hindistan’a cam, bakır, kalay ve şarap satıyor, bazı ödemeleri de altın sikkeyle yapıyordu. Eldeki verilerden ticaret dengesinin Hindistan lehine olduğu anlaşılmaktadır.

Hint limanları Doğu Akdeniz’e Basra Körfezi ve Kızıldeniz yoluyla bağlanıyordu. Hint tüccarları zamanla Güneydoğu Asya kıyılarına da uğramaya başladı. Kuzey Hindistan’daki kara ticareti kıyı limanlarına bağlanan ırmak vadilerine ve Mauryalann inşa ettiği yollara dayanıyordu. Eski İpek Yolu üzerindeki vahalarda çeşitli Hint ticaret merkezleri vardı. Bu yoldan Hindistan’a büyük miktarda Çin mallan da giriyordu.

Toplum ve kültür.


Ticaretten sağlanan kazançlar kentlerin yaşam düzeyini büyük ölçüde geliştirdi. Ticareti ellerinde tutan loncalar Budacı ve Caynacı manastırlara yaptıkları büyük bağışlarla önemli bir siyasal konum da kazandılar. Para ekonomisinin genişlemesi mali işlemleri artmrken, tefecilik kurumsal bir yapı kazandı.

Batı Asya’yla yoğun ilişkiler özellikle Kuzey Hindistan’da Helenistik kültürün derin izler bırakmasını sağladı. Bu arada krallardan büyük destek gören Budacılığın etki alanı Hindistan dışına taştı. Caynacılık ise Hindistan’ın batı kesimiyle sınırlı kaldı. Her iki dinde de öğreti tartışmaları yeni okulların doğmasına yol açtı. Önemli değişimler geçiren Brahmancılıkta Vişnu ve Şiva gibi tanrıların önemi artarken, kendini tanrıya adamayı öne çıkaran bhakti anlayışı yaygınlaştı. Dinsel bir içerik katılan halk destanları şiir ve oyun temalarına da kaynaklık etti. Hukuksal kurallar ve Sanskrit dilbilgisi üzerine yapılan çalışmaların yanı sıra astronomi ve tıp alanında da önemli ilerlemeler sağlandı.

İS 300-750.


Kuzey Hindistan.


Magadha’nın küçük bir bölgesinde hüküm süren Gupta hanedanının üçüncü kralı I. Çandra Gupta, bir Liççhavi prensesiyle evlenerek topraklarını genişlettikten sonra 320’de maharacadhiraca (kralların kralı) unvanını aldı. Yerine geçen oğlu Samudra Gupta (hd y. 330 - y. 380), giriştiği seferlerle Hindistan’ın orta kesimindeki ve Ganj Vadisindeki küçük krallıkları ortadan kaldırdı. Doğu kıyıları boyunca güneyde ve batıda kazandığı zaferlerle nüfuzunu geniş bir alana yaydı. Daha sonra başa geçen oğlu II. Çandra Gupta (hd y. 380 - y. 415) Sakaları yenilgiye uğratarak Hindistan’ın batı kesimini egemenlik altına aldı ve evlilikler yoluyla Guptaların güneydeki konumunu güçlendirdi. Onu izleyen hükümdarlar daha çok kuzeybatıdan gelen Akhunlarm akınlarıyla uğraştı. İç bölünmelerle zayıflayan Guptalar 6. yüzyılın ortalarında küçük bir krallık durumuna geldi. Akhun yayılması Orta Asya ticaretinin bozulmasına ve yeni kabilelerin akutlarına yol açtı.

Guptaların yıkılmasıyla bir dizi yeni krallık ortaya çıktı. Puşpabhuti hanedanından Harsha’nm kurduğu Kanauc Krallığı, batıda giriştiği seferlerden bir sonuç alamamakla birilikte doğudaki krallıkları egemenlik altına alarak 8. yüzyıla değin Kuzey Hindistan’ın en güçlü devleti olarak kaldı. Batıda 7. yüzyıl sonlarında başlayan Arap istilası Sind bölgesinde durdurulduysa da, batı kıyılarında Arap tüccarların artan etkisi önemli bir tehdit oluşturmaya başladı.
Ad:  5.JPG
Gösterim: 43
Boyut:  37.5 KB

Dekkan.


Guptalarla yakın ilişkisi olan Vakataka hanedanına bağlı iki kolun Dek- kan’m kuzeyinde kurduğu egemenlik, 5. yüzyılda Malva ve Kosala saldırılarının ardından Çalukyalar tarafından yıkıldı. Sonraki yüzyıllarda bölgenin değişik kesimlerine Nala, Bhoca, Kalaçuri, Ananda, Vishnukundin, Ganga ve Mathara gibi hanedanlar egemen oldu. 6. yüzyılda Vatapi’de ortaya çıkan Çalukya hanedanı iki yüzyıl boyunca Dekkan’ın büyük bölümünü denetim altında tuttu. En güçlü Çalukya hükümdarı olan II. Pulakeşin (hd 610-642), bölgenin küçük devletlerine egemenliğini kabul ettirdikten sonra Kanaucları yenilgiye uğrattı. Vish- nukundin topraklarını ele geçirerek (y. 624) başa geçirdiği kardeşi aracılığıyla Doğu Çalukya hanedanını başlattı. Ardından Güney Hindistan’daki güçlü Pallavalara karşı giriştiği sefer, bu devletle uzun yıllar süren bir çatışmaya yol açtı. Çalukya-Pallava çatışmasının temelinde doğu ve batı kıyılarındaki ticareti denetim altına alma çabası yatıyordu. Sürekli savaşlar yüzünden zayıflayan Çalukya hanedanının yerine Rashtrakuta hanedanı geçti. Çatışmanın dışında kalan Doğu Çalukya hanedanı ise daha uzun süre ayakta kaldı.

Güney Hindistan.


Çeşitli krallıkların çekişmesine sahne olan yarımadanın güneyine 6. yüzyılda egemen olan Pallavalar, Çalukya hanedanıyla giriştikleri yıpratıcı savaşların ardından 8. yüzyıl sonlarında Ganga ve Pandya ittifakıyla karşı karşıya geldiler. Zamanla üstün duruma geçen Pandyalar 9. yüzyıl ortalarında bölgenin büyük bölümünü ele geçirdi. Daha sonra toparlanarak Pandyalan yenilgiye uğratan Pallavalar 9. yüzyıl sonlarına doğru önemli bir güç olmaktan çıktılar.

Toplum ve kültür.


Gupta dönemi genellikle Hindistan’ın klasik çağı olarak kabul edilir. Özellikle kentlerde artan maddi zenginlikle birlikte edebiyat, sanat, mimarlık ve felsefe alanında sonraki dönemlere temel oluşturan bir düzeye ulaşıldı. Hinduizmin yükselişi de bu dönemde başladı. Tapmak ve manastırların yayılmasına koşut olarak duvar resimleri ve heykelcilik büyük bir gelişme gösterdi. Tapınakların verdiği eğitimle Sanskrit yaygın bir dile dönüştü. Budacı ve Hindu filozoflar arasındaki tartışmalar düşünsel yaşama yeni bir canlılık getirdi. Klasik Sanskrit edebiyatı yeni yapıtlarla zenginleşti. Tamil dilinde de yeni yapıtlar ortaya çıktı. Loncaların desteğiyle teknik bilimlerde ve metal işlemeciliğinde önemli adımlar atıldı. Bu dönemde Hindistan özellikle matematik alanında dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen ileri bir düzeye ulaştı.

750 - y. 1200.


Kuzey Hindistan.


Bu dönemde Ganj Ovasına egemen olmak için Orta Ganj Vadisinin denetimini ele geçirme çabası, batıda yükselen Pratihara, Dekkan’da Çalukyaları devirerek Satavahana ve Vaka- taka topraklarım devralan Rashtrakuta ve doğuda Bengal’i elinde tutan Pala krallıklarını karşı karşıya getirdi. 10. yüzyıla değin süren bu üçlü çatışma, her üç krallığın değişik evrelerde sağladığı üstünlüğe karşın kesin bir sonuç vermedi. 10. yüzyıl sonlarından başlayarak bağımlı hanedanlar üzerindeki denetimini yitiren Pratiharalar 1027’de yıkıldı. Çeşitli iniş ve çıkışlar gösteren Pala egemenliği 1162’de sona erdi. Güneyde Doğu Çalukyalar ve Çolalarla uğraştıkları için kuzeydeki çatışmadan çekilmek zorunda kalan Rastrakutalar 10. yüzyılda hızla gerilemeye başladı. Bu boşluğu doldurarak Dekkan’ın batısına egemen olan ikinci Ça- lukya hanedanı, Çola saldırılarına uzun süre karşı koymakla birlikte, 1189’da yerini bağımlı hanedanlara bıraktı.

Üç büyük krallığın etki alanı dışında kalan topraklar küçük devletlerin çekişmelerine sahne oldu. 8. yüzyılda Tibet egemenliğinden kurtulan Nepal’de siyasal güç feodal kabile reislerinin eline geçti. Kamarupa’nın büyük bölümü bölgeye bugünkü adını (Assam) veren Şan kökenli Ahomların egemenliğine girdi. Keşmir 11. yüzyıla doğru rakip hanedanlar arasında bölündü. Himalaya eteklerindeki daha küçük devletler ovadaki savaşların dışında kalarak varlıklarını sürdürdüler.
Racasthan’da ve Hindistan’ın orta kesiminde de Racput kökenli bir dizi küçük krallık ortaya çıktı. Bu krallıkların en önemlileri Çaulukyalar (Gucerat), Paramaralar (Malava), Kalaçuriler (Tripuri), Çandellalar (Bundelkhand), Kaççhapaghatalar (Gopadri), Gahadavalalar (Varanasi), Guhilalar (Medapata), Yaduvamşalar (Şripatha), Tomaralar (Haryana) ve Çauhanlardı (Şakambhari çevresi). Birbirleriyle savaşarak zaman zaman topraklarını genişleten bu krallıklar, 12. yüzyıldan başlayarak değişik dönemlerde Türk akmları karşısında yıkıldı.

Türklerin Hindistan’da yayılması Pencap üzerinden başladı. Bu dönemde Pencap’ı Şahiler yönetiyordu. 977’de Gazne valiliğine atanan Sebüktigin, Şahilere saldırarak Peşaver’e kadar ilerledi. Onun yerine geçen (997) oğlu Gazneli Mahmud, Hindistan’ın kuzey ve batısında giriştiği sürekli akmlardan elde ettiği ganimetlerle Orta Asya’da güçlü bir devlet kurdu. Gazneliler Pencap’ı valiler aracılığıyla ellerinde tutmakla yetindi. Gaznelilerin yerini alan ve 12. yüzyılda Harezmşahların baskısı altında Hindistan’a giren Gurlular ise daha kalıcı bir yönetim oluşturmaya yöneldi.

Dekkan ve yarımadanın güneyi.


Dekkan’ın kuzeyinde ikinci Çalukya hanedanının gerilemesiyle öne çıkan Yadavalar geniş bir alana yayılmakla birlikte, kuzeyde Türklerin, güneyde ise Hoysalalarm baskısıyla baş edemeyerek 14. yüzyıl başlarında gerilemeye başladı. Dekkan’ın doğusundaki Kakatiya, Doğu Çalukya ve Doğu Ganga hanedanları da Türkler ve Çolalara direnemeyerek güçten düştü.
9. yüzyılda kuzeye doğru yayılmaya başlayan yarımadanın güneyindeki Çolalar, 10. yüzyılda Pallava topraklarının işgalini tamamladıktan sonra Rashtrakutalara yenilerek Nellor’da durdular. Bu arada güneyde de Pandya topraklarını ele geçirdiler. En ünlü Çola kralları I. Racaraca ve oğlu Racendra’nın döneminde Batı Ganga toprakları, Malabar Kıyısı, Seylan, Maldivler ve öteki bazı adalar Çola egemenliğine girdi. Çola orduları Ganj Irmağı ve Bengal’e kadar uzanan seferler düzenlerken, Güneydoğu Asya ticaretinde de büyük bir gelişme sağlandı. Çolaların 12. yüzyıldan sonra zayıflamasıyla Hoysalalar güçlenmeye başladı. Pandyalarm 13. yüzyılda üstünlüğü ele geçirdiği bölge çok geçmeden Türk ordularının saldırılarına uğradı.
Ad:  6.JPG
Gösterim: 44
Boyut:  33.5 KB

Toplum ve kültür.


Dönemin en belirgin toplumsal özelliği yönetimin ve vergi toplama sisteminin eski merkezî yapıdan uzaklaş- masıydı. Çola topraklarında vergi toplama ve sulama işlerine köy meclisleri bakıyordu. Hindistan’ın öteki kesimlerinde ise yerel yönetim belirli bir ücret karşılığında bir miktar arazi parçası verilen samanta'ların eline geçti. Bağlı oldukları hükümdara gelirlerinin küçük bir bölümünü ve belirli sayıda asker vermekle yükümlü olan samanta'lar, bağımsız davranacak ölçüde güçlendiklerinde mihrace unvanını alıyordu. Brahmanlar da arazi bağışından yararlanıyordu. Bu gelişmeler toprağa bağlı köylüler üzerindeki denetimi daha da sıkılaştırdı. Çola ve Pala toprakları dışında ülkenin genelinde ticarette bir gerileme baş gösterdi. Köylerde kendine yeterli bir ekonomi biçimi egemen olmaya başladı. Kast sisteminin sürmesine karşın, siyasal iktidar ve zenginlik toplumsal statü değişikliğine olanak veriyordu. Bu gelişmenin bir sonucu da yeni kastların ortaya çıkması oldu.

Dinsel alanda ana tanrıçalara önem veren doğurganlık kültleri ve Tantracılık hem Hindu, hem Budacı tapınmaya yenilikler getirdi. Bhakti akımları Brahmancı tutuculuğa karşı muhalefetin odağı durumuna geldi. Edebiyatta gerçekliğin doğası gibi metafizik sorunlar ve kurtuluşa ulaşmada bilgi ve inancın rolüne ilişkin dinsel tartışmalar öne çıktı; üslup düzeyinde ise gösterişçi ve taklitçi bir eğilim egemen oldu. Bu arada yerel diller de gelişmeye başladı. Taş ve metal heykeller tapmak mimarisinde bölgesel bir farklılaşmaya yol açtı.

kaynak: Ana Britannica
Son düzenleyen Safi; 12 Ağustos 2016 21:00
6 Mart 2009 22:46   |   Mesaj #5   |   
DERF_YORK - avatarı
Üye

KUZEY HİNDİSTAN’DA MÜSLÜMAN EGEMENLİĞİ


(y. 1200-1526).


12. yüzyılın ikinci yarısında Gazne’ye egemen olan Gurlular, Harezmşahların baskısı karşısında 1175’ten sonra Kuzey Hindistan’a yöneldi. Sultan Gıyaseddin Muhammed’in kardeşi Muizzeddin Muhammed ve Memlûk komutanlarından Kutbeddin Aybeg’in öncülük ettiği ilk Gurlu akmları Racputların yenilgiye uğratılmasıyla sonuçlandı. Delhi’nin ele geçirilmesinden (1193) sonra yeni fetihler için bölgede bırakılan Kutbeddin Aybeg, Ganj Vadisinde yeni akınlara girişti. Bu arada İhtiyareddin Muhammed Bahtiyar Halaci komutasındaki paralı birlikler Bihar’ı ve Bengal’in bir bölümünü işgal etti. Muizzeddin’in ölüiîıü (1206) üzerine Lahor’da başa geçen Kutbeddin Aybeg, Delhi Sultanlığı’ nın ilk hükümdarı olarak Muizzi hanedanını başlattı. Gurlu tahtı üzerinde hak iddia eden Taceddin Yıldız’ı yendikten (1208) sonra Gazne’yi ele geçirdiyse de çok geçmeden Hindistan’a çekilmek zorunda kaldı. Yerine geçen damadı Şemseddin İltutmuş (hd 1211-36) Pencap’taki rakiplerini alt ederken, Cengiz Han’ın ordularıyla doğrudan bir çatışmaya girmekten kaçındı. Bengal’de baş gösteren ayaklanmayı bastırdı ve bazı önemli Racput merkezlerini ele geçirdi. Ölümünden sonra başlayan iç çekişmeler 1246’da Gıyaseddin Balaban’ın naipliği üstlenmesiyle sona erdi. 1266’da da sultan olan Balaban etkili bir yönetim sistemi kurdu. Moğol akınlarına karşı savunmada kalarak Hindistan’daki Müslüman egemenliğini pekiştirmeye öncelik verdi. Bu arada yönetimde ve orduda Hindistan doğumlu Müslümanlara da yer vermeye başladı.
Sponsorlu Bağlantılar

Balaban’ın ölümünü izleyen karışıklık döneminde yeni soylulara dayanan II. Firuz Şah (hd 1290-96), darbeyle tahtı ele geçirerek Halaciler hanedanını kurdu. Dekkan’a yönelik başarılı seferden yüklü bir ganimetle döndükten sonra kayınpederi Firuz Şah’ı öldürerek başa geçen Alaeddin Halaci (hd 1296-1316), gelirleri artırmak amacıyla arazi ve vergi sistemini yeniden düzenleyerek sürekli bir ordu oluşturdu. Gucerat’ı ve Racasthan’ın önemli merkezlerini aldıktan sonra daha güneydeki Hindu krallıklarını da Delhi’ye bağladı. Bu arada kuzeyden gelen Moğol akınlarını durdurdu. Üçüncü Halaci sultanı Kutbeddin Mübarek Şah’ın (hd 1316-20) öldürülmesinden sonra taht Tuğluklular hanedanının kurucusu Gıyaseddin Tuğluk’un (Gazi Melik) eline geçti.

Gıyaseddin Tuğluk kısa yönetim döneminde (1320-25) sultanlığın otoritesini yeniden sağladı. Yerine geçen oğlu Muhammed bin Tuğluk (hd 1325-51) Dekkan’ı ve yarımadanın güneyini doğrudan Müslüman egemenliği altına almaya yöneldi. Ama güneydeki Devletâbad’ı ikinci bir başkent yapmaya çalışması ve kuzeyde askeri serüvenlere girişmesi, bir dizi ayaklanmaya ve denetimi yitirmesine yol açtı. Vicayanagar gibi yeni Hindu devletleri ortaya çıkarken, Dekkan’ m büyük bölümünde yönetim Behmenile- rin eline geçti (1347). Muhammed’den sonra sultan olan yeğeni III. Firuz Şah (hd 1351-88), Dekkan’la uğraşmaktan vazgeçerek genelde barışçı bir politika izledi. Soylulara ve din adamlarına verdiği ödünler, merkeziyetçi arazi ve vergi sisteminin bozulmasına yol açtı. Bununla birlikte bayandırlık ve sulama alanında önemli işler başardı.

Delhi Sultanlığı, Firuz Şah’ın her biri farklı soylu gruplarına dayanan oğulları arasındaki iç savaş ve tam bir yıkıma yol açan Timur ordularının istilası (1398-99) sonucunda Seyyidler hanedanının yönetimi (1414-51) altına girdi. Bu gelişme sultanlığı öteki Müslüman ve Hindu devletleriyle çekişen küçük bir hükümdarlık durumuna düşürdü. Kuzey Hindistan’ın çok sayıda küçük devlete bölünmesine karşın, ekonomik ve siyasal yaşam canlılığını bu dönemde de korudu. Pencap’ta egemen konuma geçtikten sonra Seyyidler hanedanının yerini alan ve Afgan kabilelerinin yardımıyla Delhi Sultanlığı’nı bir ölçüde eski gücüne kavuşturan Ludiler (Afgan) hanedanı (1451-1526), iç bölünmeler nedeniyle Babür’ün akınlarına direnemeyerek 1526’da yıkıldı. Afgan kökenli Surilerin Delhi’de kurduğu yeni sultanlık (1540-55) çok geçmeden Hindistan’a egemen olan Hint-Türk İmparatorlu- ğu’na (Babürlüler) bağlandı.

GÜNEY HİNDİSTAN’DAKİ MÜSLÜMAN DEVLETLER (y. 1350-1680)

Ad:  7.JPG
Gösterim: 55
Boyut:  60.3 KB

Behmeniler. Delhi sultanına karşı ayaklanan soyluların desteğiyle bağımsızlığını ilan eden (1347) ve Ahsenâbad’ı (Gulbarga) başkent edinen Alaeddin Behmen Şah, konumunu pekiştirmeye ağırlık vererek Dekkan Platosunun batı yarısını tam bir denetim altına aldı. Onun oğlu I. Muhammed Şah (hd 1358-75), Vicayanagar ve Telingana devletleriyle savaşarak Krişna ve Tungabhadra ırmakları arasındaki verimli ovaların bir bölümünü ele geçirdi. Bir karışıklık döneminden sonra başa geçen II. Muhammed (hd 1378-97) bazı toprak kayıplarına karşın düzeni yeniden sağladı. Bu arada Dekkanlı eski soylular ile dışarıdan gelen Arap, Türk ve Fars kökenli soylular arasındaki çekişme giderek öne çıkmaya başladı. Kültürel bir canlanmaya öncülük eden ve denge unsuru olarak Hintli soylulara önemli makamlar veren Taceddin Firuz (hd 1397-1422), Vicayanagar’a yönelik başarılı iki seferin ardından ağır bir yenilgiye uğrayınca yerini kardeşi I. Şahabeddin Ahmed’e (hd 1422-36) bırakmak zorunda kaldı.

Behmeni başkentini Muhammedâbad’a (Bidar) taşıyan Ahmed, yayılmacı bir politika izleyerek Telingana topraklarının büyük bölümünü ele geçirdi. Ayrıca kuzeydeki Müslüman Malva, Gucerat ve Faruki (Handeş) sultanlarıyla da çatışmalara girdi. Gu- cerat’a karşı girişilen seferler (1429-30) soyluların daha da şiddetlenen çekişmeleri yüzünden sonuçsuz kaldı. Zayıf bir hükümdar olan II. Ahmed (hd 1436-58) yeni soylulara dayanmaya yöneldi.

Başarılı bir yönetici olan Mahmud Gavan’ın vezirliği sırasında 1466-81) Behme- niler en geniş sınırlarına ulaştı. Mahmud Gavan’ın güçlü bir merkezî yönetim oluşturma çabaları, soyluların muhalefeti nedeniyle başarısızlığa uğradı. Küçük yaşta başa
feçen Şahabeddin Mahmud döneminde 1482-1518) Behmeni topraklarının parçalanmasıyla yerel hanedanlara dayanan bir dizi devlet ortaya çıktı.

Behmenilerin ardılları.


Sonradan Behme- nilerin yerini alan Beridşahiler hanedanı Bidar’a egemen olurken, öteki Behmeni topraklarında Bicapur, Berar, Ahmednagar ve Golkonda devletleri kuruldu. Bu devletlerin en büyükleri olan ve bir süre sonra Şiiliği benimseyen Ahmednagar, Bicapur ve Golkonda, 16. yüzyılda birbirlerine üstünlük sağlama mücadelesinde zaman zaman Vicayanagar’ı da içine alan ve sürekli değişen ittifaklara girdiler. Öteki iki küçük devlet bu ittifaklara dayanarak bağımsızlıklarını korumaya yöneldiler. Giderek güçlenen Vicayanagar’m 1565’te ortak bir seferle yenilgiye uğratılmasından sonra Bicapur ile Golkonda güney yönünde yayılmaya başladı. Bu arada Bicapur’la anlaşmaya vararak 1577’de Berar’ı topraklarına katan Ahmednagar’ın yükselişi, 1580’lerde iç bölünmelerin etkisiyle tersine döndü. Bu durumdan yararlanarak Ahmednagar’ın içişlerine karışan Babürlüler, 1595-97 arasındaki savaşlarla Berar, Handeş ve Ahmednagar topraklarının önemli bir bölümünü ele geçirdi.
Güneye çekilen Ahmednagar soylularının Bicapur ve Golkonda desteğinde yürüttüğü direniş hareketi, başlangıçta sağlanan başarılara karşın 1621’de kırıldı. Son Ahmednagar sultanı 1633’te Devletâbad’da teslim oldu. Babürlülerin üstünlüğünü kabul etmek zorunda kalan (1636) Bicapur ve Golkonda, bağımsız varlıklarını ancak 50 yıl daha sürdürebildiler. Güneyde Babürlülere karşı koyan tek güç olarak Hindu Marathalar kaldı.
Ad:  8.JPG
Gösterim: 41
Boyut:  34.4 KB

VİCAYANAGAR İMPARATORLUĞU (1336- 1646).


Delhi Sultanlığının Dekkan’dan çekilmesinden (1329) sonra çeşitli Hindu krallıkları ortaya çıktı. Bu arada daha önce Delhi Sultanlığının hizmetinde çalışan Ha- rihara ve Bukka adlı iki kardeş, yerel toprak sahiplerinin desteğini alarak önemli bir güç durumuna geldi. Vicayanagar’ı başkent edinerek bağımsızlığını ilan eden I. Harihara (hd 1336-56), güneydoğu kıyısındaki Nellor' dan batıdaki Badami’ye kadar uzanan topraklar üzerinde gevşek bir egemenlik kurdu. 1345’te Hoysala topraklarını ele geçirdikten sonra, yönetimini pekiştirmeye ağırlık verdi. Yerine geçen kardeşi I. Bukka (hd 1356-77) Behmenilerle giriştiği bir dizi savaşırı ardından Krişna Irmağını sınır olarak kabul etti. Onun oğlu II. Harihara (hd 1377-1404) kuzeydoğudaki Reddi Krallığından bazı topraklar aldı ve Behmeni baskısını kırdı. Ayrıca kıyı limanları aracılığıyla ticaret gelirlerini artırdı. Her üç kral döneminde de yerel yönetimin hanedan üyelerine bırakılması, merkezî bir yapı oluşturulmasını güçleştirdi. II. Harihara’nın ölümünü izleyen iç savaşın ardından başa geçen I. Devaraya’nın (hd 1406-22) Telingana’nın içişlerine karışması Orissa Krallığı’yla uzun süreli bir çekişmeyi başlattı. Bu dönemde orduyu yeniden düzenleme yolunda atılan adımlar, özellikle II. Devaraya’nın (ö. 1446) Orissa Krallığı’na ve Behmenilere karşı yürüttüğü savaşlarla ve merkezî yapıyı güçlendirmesiyle daha da ileriye götürüldü. 1450’lerde ve 1460’larda Orissa Krallığı, 1470’lerde de Behmeniler karşısında uğranan toprak kayıpları, yeni bir hanedanın başa geçmesine yol açtı.

Kabile şefliğinden yükselerek tahtı ele geçiren Narasimha Saluva (hd 1485-90), krallığa düzeni yeniden getirdi. Ondan sonra naip olarak yönetimi elinde tutan Narasa Nayaka (hd 1490-1503), Tamil ve Karnata- ka bölgelerini denetim altına alarak krallığı güneydeki eski sınırlarına ulaştırdı. Ardılı Vira Narasimha (hd 1503-09) tahta doğrudan el koyarak (1505) kendi hanedanını kurdu. Bölgenin denizaşırı ticaretini ele geçirmeye başlayan Portekizlilerden batı kıyısındaki Goa’yı geri almakla birlikte, Portekizlilerle ticari ilişkilerini geliştirmeye önem verdi. Yerine geçen kardeşi Krişna Deva Raya (hd 1509-29) yönetiminin ilk 10 yılında otoritesini pekiştirdikten sonra, Orissa kralını yenilgiye uğratarak kalıcı bir barış sağladı. Bicapur’a etkili akınlar düzenleyerek Müslüman devletler üzerinde üstünlük kurdu. Öte yandan Portekizlilerle ticari bağları daha da güçlendirdi. Ölümünden sonra baş gösteren iç ayaklanmaların ve dış saldırıların üstesinden gelemeyen Açyuta Deva Raya (hd 1529-42) bir süre sonra yönetimi baş saray görevlisi Rama Raya’yla paylaşmak zorunda kaldı. Sadaşiva döneminde (1542-76) yetkileri elinde toplayan Rama Raya, Müslüman devletler arasındaki çekişmelerden yararlanmaya yöneldi. Bu yoldan sağladığı kazançlar Müslüman devletlerin birleşmesi ve Rama Raya’yı ağır bir yenilgiye uğratması sonucunu doğurdu. Başkent Vicayanagar yağmalanarak yerle bir edildi.

Bu yenilgi krallığın yıkılması sonucunu doğurmamakla birlikte, merkezî denetimin zayıflamasına ve güneyde küçük bağımsız devletlerin ortaya çıkmasına yol açtı. Başkenti Penugonda’ya taşıyarak yeni bir ordu kuran Rama Raya’nm kardeşi Tirumala, 1570’te kendisini kral ilan ederek dördüncü ve son Vicayanagar hanedanını başlattı. Yerine geçen oğlu I. Şriranga (hd 1572-85), Bicapur saldırısını püskürtmek için dayandığı Golkonda’ya doğuda geniş topraklar vermek zorunda kaldı. Onun kardeşi I. Venkata (hd 1585-1614) bu toprakların bir bölümünü geri almanın yanı sıra güneydeki ayaklanmaları bastırarak krallığın dağılmasını bir süre için geciktirdi. Ama ölümünü izleyen iç savaş Vicayanagar’ı doğu kıyısına sıkışmış küçük bir güç durumuna düşürdü. Bu durumdan yararlanan Bicapur ve Golkonda, Babürlülerin desteğiyle 1652’de güneydeki toprakların işgalini tamamladı.

HİNT-TÜRK İMPARATORLUĞU (1526-1761).


Küçük devletlere bölünmüş Hindistan’ı tek bir imparatorluk altında birleştiren Babürlüler hanedanı, aynı zamanda siyasal, toplumsal ve kültürel alanda büyük bir ilerleme sağlayarak bu ülkeyi dünyanın en zengin ve güçlü devletlerinden biri durumuna getirdi. Bu arada Avrupah devletlerle ticari ilişkiler de giderek gelişti.

Kuruluş dönemi.


Çağatay Türklerine katılmış Moğol kökenli bir boydan gelen ve Fergana’da hüküm süren Babür, Semerkand’ı ele geçirme girişimlerinden sonuç alamayınca Kâbil’i merkez edinerek Hindistan’a yöneldi. Pencap’ı almak için giriştiği, başlangıcı 1519’a değin uzanan akınlarm ardından, Ludiler hanedanının iç çekişmelerinden yararlanarak Delhi üzerine yürüdü. Nisan 1526’da Panipat’ta üstün Ludi kuvvetlerini yenilgiye uğratarak Delhi ve Agra’yı aldı. Daha sonra Mevar hükümdarı Rana Sanga’nın öncülük ettiği Racputlar karşısında parlak bir zafer kazandı (Mart 1527). Afgan kabilelerle birleşerek doğuda saldırılara girişen Ludi ordusunu Ghaghara’nm Ganj’la birleştiği yerde dağıtarak (Mayıs 1529) son direniş odağını da kırdı. 1530’da öldüğünde oğlu Hümayun’a (hd 1530-56) İndus’tan Bihar’a ve Himalayalar’dan Gvalior ve Çhanderi kalelerine kadar uzanan, ama düzenli bir yönetimden yoksun geniş topraklar bıraktı.

Belirli bölgeleri kardeşlerine verdiği için etkili bir yönetim kuramayan ve Kalincar, Malva ve Gucerat’ı ele geçirme girişimleri sonuçsuz kalan Hümayun, Delhi tahtı üzerinde hak iddia eden Şîr Şah Sur’a yenilince (1539) kuzeybatıya çekilmek zorunda kaldı. 1543’te sığındığı Iran şahından sağladığı destekle Kabil’de yeniden egemenlik kurduktan sonra, İndus’u geçerek 1555’te Suriler hanedanına son verdi. Ertesi yıl bir kazada ölünce yerine Pencap valisi olan 14 yaşındaki oğlu Ekber geçti.

Ekber (hd 1556-1605).


Ekber’in naipliğini üstlenen Bayram Han, Suri veziri Hemu’nun yarattığı tehdidi ortadan kaldırdıktan sonra Kuzey Hindistan’ın büyük bölümünü yeniden Babürlü egemenliği altına almayı başardı. 1560’ta Bayram Han’ı uzaklaştırarak yönetimi eline alan Ekber, 1562’de Amer racasının kızıyla evlenerek egemenliğini tanıyan Racputlarla güçlü bir ittifak kurdu. Ardından giriştiği fetihlerle Codhpur, Bhatha (Reva), Gakkhar ve Gondvana’yı ele geçirdi. Bu arada Hindulardan alman vergileri kaldırarak dinsel ayrımcılığa son verdi. Racasthan’da Babürlü egemenliğine karşı koyan Mevar’ın başkenti Çhitor Kalesi’ni düşürdükten (1568) sonra Mevar’ın bir bölümü dışında bütün bölgede denetimi eline geçirdi (1570). Gucerat’ın fethiyle (1573) batıda denize ulaşarak Portekizlilerle ilişki kurdu. Ardından doğuya yönelerek Bihar ve Bengal’i topraklarına kattı (1574-76). Bunu Keşmir (1586), Sind (1591), Orissa (1592), Belucistan (1595) ve Kandehar’m (1595) fethi izledi. Sonraki yıllarda Dekkan’da girişilen seferlerle Handeş ve Berar’m yanı sıra Ahmed- nagar’m bir bölümü de imparatorluğa bağlandı.

Dinsel baskıları ortadan kaldırarak Dini İlahi adı altında hoşgörüye dayalı bir inancı yaymaya çalışan Ekber, etkili bir merkezî yönetim kurdu, Farsçayı tek resmî dil olarak tanıdı ve kültürel birliği sağladı. Ayrıca mimarlık, müzik, resim ve edebiyat alanlarında Hindu ve İslam öğelerinin kaynaştırıl- masına ön ayak oldu.

17. yüzyıldaki gelişmeler


Son yıllarında babasına karşı ayaklanmasına karşın tahtın vârisi ilan edilen Selim, başa geçtikten birkaç ay sonra Cihangir (hd 1605-27) adını aldı. Bir dizi başarısız seferin ardından 1614’te Mevar’a, 1620’de de Kangra’ya boyun eğdirdi. Dekkan’da Melik Amber’in öncülük ettiği direnişi kırarak (1621) Ahmednagar, Bicapur ve Golkonda’yı vergiye bağladı. Bu arada Cihangirin 1611’de evlendiği Mihrü’n-Nisa (Nur Cihan) akrabalarıyla birlikte saray yönetimine egemen oldu. Cihangir’in üçüncü oğlu Hürrem (sonradan Şah Cihan) başlangıçta bu hizip içinde yer almasma karşın, 1622’de Nur Cihan’la çatışmaya girerek ayaklandı. Öteki hiziplerin de katıldığı bu iç savaş sırasında gücünü artıran Mehabat Han adlı komutan Nur Cihan hizbini saf dışı ederek kısa bir süre yönetime ağırlığını koydu. Yönetimi boyunca babasının dinsel hoşgörü ve kültürel gelişmeleri destekleme politikalarını sürdüren Cihangir, aynı zamanda hukuk düzenini pekiştirici önlemler aldı.

Tahtın öteki vârislerini daha önce ortadan kaldırdığı için kolayca başa geçen Şah Cihan (hd 1628-58), yönetiminin ilk yıllarında Dekkan valisinin ve Bundelkhand’ın Hindu hükümdarının başlattığı ayaklanmalarla uğraştı. Dekkan’da Ahmednagar’m başkenti Devletâbad’ı ele geçirerek Bicapur ve Golkonda’yı egemenliğini tanımaya zorladı. Marathalarla ortaya çıkan sorunlara barışçıl bir çözüm getirdi. Babasının döneminde yitirilen Kandehar’ı geri almaya yönelik girişimleri İran’la ilişkilerin bozulmasına yol açtı. Semerkand’ı fethetme çabalan (1639- 46) İran’dan destek gören Özbeklerin direnişi yüzünden başansızhkla sonuçlandı.

1657’de ağır bir hastalığa tutulan Şah Cihan’ın en büyük oğlu Dara’yı vâris ilan etmesi öteki oğullarının ayaklanmasına yol açtı. Kardeşlerini alt eden Evrengzib, babasını göz hapsine alarak tahta geçti. 1666’da ölen Şah Cihan, hükümdarlığında Tac Mahal gibi görkemli yapıları yaptırmanın yanı sıra yönetim sistemini geliştirdi ve arazi vergisini üçte birden yarı yarıya çıkardı.
Başkenti Agra’dan Delhi’ye taşıyan Evrengzib (hd 1658-1707), İslam kurallarını katı bir biçimde uygulayarak Hindulara yönelik çeşitli baskı ve kısıtlamalara girişti. Babürlü topraklarına saldırılar düzenleyen Marathaları yenilgiye uğratarak dolaylı bir denetim kurdu Assam’a ve sınır bölgelerine karşı düzenlediği seferlerde bazı başarılar elde etmekle birlikte, devletin mali kaynaklarını önemli ölçüde tüketti. Bu arada izlediği politikalar Çatların (1669) ve Sihlerin (1675) ayaklanmasına yol açtı. Codhpur’u ilhak etme girişimine tepki gösteren Racputlar, 1681’de geniş çaplı bir ayaklanma başlattı. Üçüncü oğlu Ekber’in desteklediği Racputları yendiyse de Codhpur’un direnişi sürdü.

Yönetiminin son 25 yılını Dekkan’da geçiren Evrengzib, Bicapur (1686) ve Golkonda (1687) topraklarını imparatorluğa bağladı. Ardından egemenlik altına almaya çalıştığı Marathaların direnişi yıpratıcı bir gerilla savaşma dönüştü. Evrengzib’in geride bıraktığı ağır sorunlar imparatorluğun dağılması sürecini başlattı.

Gerileme.


İki kardeşini öldürterek 63 yaşında tahta geçen I. Bahadır Şah (hd 1707- 12) Racputlarla barış yaptıktan sonra Pencap’taki Sihleri dağlık bölgelere sürdü. Cihandar Şah’m bir yıllık yönetiminin ardından darbeyle imparator olan Ferruh Siyer (hd 1713-19), kendisine destek vermiş olan Abdullah ve Hüseyin Ali Seyyid kardeşler tarafından devrildi. Muhammed Şah döneminin (1719-48) başlarında bütün yetkileri ellerinde toplayan Seyyid kardeşleri yenilgiye uğratan Dekkan valisi Mir Kamereddin (Asaf Cah) fiilen bağımsız bir yönetim oluşturdu ve Haydarâbad Nizamlığı olarak bilinen bir hanedan kurdu. Bunu Ayodhya, Bengal, Bihar ve Orissa izledi. Marathalar da 1731’den sonra Kuzey Hindistan’a akınlar düzenlemeye başladı. İran hükümdarı Nadir Şah Kâbil’i alarak İndus’u geçtikten sonra Delhi’ye kadar ilerledi ve geniş çaplı bir yağma ve kıyıma girişti (1739). Bu istila yeni kopmalara yol açtı. Nadir Şah’m ölümü (1747) üzerine Kâbil’de bağımsızlığını ilan eden Ahmed Şah Dürrani, Pencap için sürekli bir tehdit kaynağı durumuna geldi.

Muhammed Şah’m oğlu Ahmed Şah döneminde (1748-54) yerel güçler arasındaki çekişmeden Marathaların desteğiyle üstün çıkarak vezirliği ele geçiren İmadü’l-Mülk, II. Alemgir’i (1754-59) başa geçirdi ve 1752’de Kâbil’e bırakılmış olan Pencap’ı geri aldı. Bunun üzerine yeni bir istilaya girişerek Delhi’yi kendisine bağlı bir vezire veren Ahmed Şah Dürrani, Maratha nüfuzunun sürmesi nedeniyle 1759’da Hindistan’a yönelik beşinci seferine başladı. II. Alemgir’i öldürterek III. Şah Cihan’ı tahta çıkaran İmadü’l-Mülk’e bağlı kuvvetler ile Marathaları Delhi yakınlarında bozguna uğrattı. Marathaların Kuzey Hindistan’ı ele geçirmek için gönderdiği yeni ordu Delhi’yi işgal etmekle birlikte yerel güçlerden umduğu desteği görmedi. Ocak 1761’de Panipat’ ta Afgan kuvvetleriyle giriştiği çarpışmada kesin bir yenilgi alarak dağıldı. Marathaların bütün Hindistan’ı birleştirme düşünü yıkan bu yenilgi Bengal, Bihar ve Orissa’yı denetim altında tutan İngilizlere Kuzey Hindistan’ın yolunu açtı. Ahmed Şah Dür- rani’nin Hindistan’dan çekilmesinden sonra, egemenlik alanı yalnızca Delhi ve çevresiyle sınırlanan Hint-Türk tahtı sembolik bir güç durumuna düştü.

MARATHALAR.

Ad:  9.JPG
Gösterim: 44
Boyut:  52.4 KB

Maratha Devleti’nin kuruluşu. Marathaların yurdu olan Maharashtra, 17. yüzyılda güneyde Bicapur ve Golkonda, kuzeyde Hint Türk İmparatorluğu, batıda da AvrupalIların kurduğu yerleşmelerle çevriliydi. Ünlü Maratha önderi Şivaci, 1647-53 arasında Sahyadri Sıradağlarındaki dağınık kabileleri birleştirerek Bhima ve Nira ırmakları arasında uzanan toprakları egemenliği altına aldı. Ardından batı kıyılarına ve komşu Müslüman topraklarına yönelerek sınırlarını sürekli genişletti. Bu arada konumunu pekiştirmek için bir dizi yeni kale inşa ettirdi. Bicapur ve Hint-Türk kuvvetlerinin kendisini sindirme girişimlerini boşa çıkardığı gibi batı kıyısında önemli bir liman olan Surat’ı yağmaladı (1664). Güneyde asıl kuvvetlerini Bicapur’u ele geçirmeye ayıran Evrengzib’in uzlaşma önerisini kabul ederek Hint-Türk egemenliğini tanıdı (1665). Evrengzib’le görüşmek için gittiği Agra’da tutuklandıysa da kaçmayı başardı.

Şivaci bir süre anlaşmaya uyarak çatışmadan kaçındıktan sonra, 1670’te Surat’ı ikinci kez yağmalayarak Hint-Türk topraklarına saldırdı. Baglana’nm ardından Handeş ve Berar’ı ele geçirdi. 1672’de bölgeye güçlü bir Hint-Türk ordusunun gönderilmesi üzerine, bu kez Bicapur’a yöneldi. 1674’te Raigadh’da krallık tacı giydi. Hint-Türk saldırılarına karşı, cephe gerisini güçlendirme düşüncesiyle, Golkonda ile ittifaka girerek Bicapur’un Kamataka topraklarını fethetmeye başladı. Bu sırada oğlu Sambhaci ile anlaşmazlığa düştü ve bu sorunu çözemeden öldü (1680). Şivaci geride, oturmuş bir yönetim sistemi, güçlü bir hazine ve disiplinli bir ordu bıraktı.

Babasının yerine geçen Sambhaci, Babürlülere karşı ayaklanan Racputlarla ittifak kurmaya çalıştı. Ama ayaklanmayı bastırdığı gibi, Dekkan’da Bicapur ve Golkonda devletlerine de son veren güçlü Babürlü ordularına yenilerek 1687’de öldürüldü. Bunun üzerine Marathalar işgale karşı etkili bir gerilla savaşı başlattılar. Evrengzib’in 20 yıldan fazla süren seferleri Marathaları sindiremediği gibi, Hindistan’daki Babürlü egemenliğinin sarsılmasına yol açtı. Sambhaci’nin oğlu Şahu’nun yönetimi altında birleşen Marathalar, Balad Visvanath’ın pişva' lığa getirilmesinden sonra Malva, Gucerat, Baglana ve Handeş’te bazı toprakları ele geçirdiler. Ardından Haydarâbad nizamıyla bağımsızlıklarını güvence altına alan bir anlaşmaya vardılar (1719). Balaci Visvanath’ın geliştirdiği vergi toplama sistemi fethedilen toprakların bir dizi Maratha şefinin eline geçmesi sonucunu doğurdu.

Pişva olarak babasının yerini alan Baci Rao, Karnataka’ya düzenlediği iki seferle (1725-26) bu bölgeyi Maratha egemenliği altına aldı. Maratha topraklarına saldıran Haydarâbad nizamını yenilgiye uğratarak barış yapmaya zorladı (1728). Daha sonra Babürlü egemenliğindeki Malva, Bundelkhand ve Gucerat’a yönelerek bir dizi savaştan sonra Yamuna ve Narmada arasındaki toprakların resmen Marathalara bırakılmasını sağladı (1737). Maratha kralı Şahu, Nadir Şah’m Kuzey Hindistan’ı istilasından (1739) sonra çöken Hint-Türk İmparatorluğu’nu ayakta tutarak dolaylı bir nüfuz kurma politikasını benimsedi. Bu arada batı kıyılarında Portekiz yayılmasının durdurulmasıyla Maratha Devleti gücünün doruğuna ulaştı.

Maratha Konfederasyonu.


Baci Rao’nun ölümünden (1740) sonra yerine 19 yaşındaki oğlu Balaci Rao (hd 1740-61) geçti. Maratha şefleri üzerindeki denetimin zayıfladığı bu dönem Sindhia, Holkar, Bhonsle ve Gaekvor adlı Maratha devletlerinin ortaya çıkışına sahne oldu. Marathalar aynı dönemde Kuzey Hindistan’da Afgan hükümdarı Ahmed Şah Dürrani’yle şiddetli nüfuz mücadelesine giriştiler. Başlangıçta sağlanan başarılara karşın, Panipat’ta (1761) alman yenilgi Maratha üstünlüğüne büyük darbe vurdu. Daha sonra pişva olan I. Madhav Rao, Marathalarm konumunu yeniden güçlendirerek Delhi’yi aldı ve kukla bir hükümdar olan Civan Baht’ı başa geçirdi (1771). Madhav Rao’nun ölümünden sonra Maratha Devleti, Puna’da oturan pişva'nın sembolik önderliği altında bir konfederasyon biçiminde örgütlendi. Bu sırada Kalküta ile Ganj Ovası arasında üstünlük kuran İngilizler Marathalara yeni bir rakip olarak ortaya çıktı.

İngilizlerin Karnataka, Konkan, Bundelkhand ve Gucerat’ta yayılma çabaları, Maratha Konfederasyonu’nun Haydarâbad nizamı ve Mysore hükümdarı Haydar Ali’yle ittifak kurmasına yol açtı (1780). İttifak içindeki zayıf bağlardan yararlanarak önemli ilerlemeler sağlayan İngilizler, etkili saldırılar yönelten Haydar Ali’nin baskısı karşısında 1782’de Marathalarla anlaşmaya vararak girdikleri topraklardan geri çekildiler (1782). Maratha önderlerinden Mahadaci Sindhia’nm uzun çabalardan sonra Delhi’de sağladığı üstünlüğe ve 1795’te Haydarâbad Nizamlığı’na karşı kazanılan zafere karşın, Marathalarm çöküşü daha da hızlandı.

Rakip Maratha devletlerinin etki altına almaya çalıştığı pişva II. Baci Rao, 1802’de İngilizlere sığınarak Puna’da İngiliz kuvvetlerinin bulundurulmasını ve dış ilişkilerde İngilizlere danışmayı öngören Bassein Antlaşmasını imzaladı. Ertesi yıl Sindhia ve Bhonsle devletlerini yenilgiye uğratarak barışa zorlayan İngilizler, kendilerini bir süre uğraştıran Holkar Devleti’ne de 1805’te boyun eğdirdiler. İngilizlerin yönetim sorumluluğu almadan kukla hükümdarlar aracılığıyla sağladığı üstünlük, çok geçmeden karışıklıklara yol açtı. Bunun üzerine düzeni sağlamak için Maratha devletlerine daha ağır antlaşmaların dayatılması, 1817’de yeni bir ayaklanma dalgasını başlattı. Ama güçlerin eşit olmadığı bu savaş, yerel nüfuz sahiplerinin desteğini kazanan İngilizlerin kesin üstünlüğüyle sona erdi (1818).

kaynak: Ana Britannica

Son düzenleyen Safi; 12 Ağustos 2016 21:18
10 Ocak 2012 20:35   |   Mesaj #6   |   
bloom22 - avatarı
Üye

AVRUPA SÖMÜRGECİLİĞİNİN BAŞLANGICI (1498 - y. 1760).


Doğu’ya karadan ulaşmayı sağlayan ticaret yollarının 15. yüzyılda giderek kapanması, Avrupa’nın denizci devletlerini yeni ticaret yolları aramaya yöneltti. Vasco da Gama’nın 1498’de Kalikut’a (bugün Kojikod) çıkmasıyla, uzun bir aradan sonra Avrupa ile Hindistan arasında ilk bağlantı kuruldu. Baharat ticaretini ele geçiren Portekizliler, Hint Okyanusundaki üstünlüklerini korumak için başka yerlerin yanı sıra Hindistan’ın batı kıyısındaki Goa’ yı alarak burada bir koloni oluşturdular (1510). Müstahkem ticaret merkezleriyle desteklenen bir donanmaya dayanan Portekiz egemenliğinin sürdüğü 16. yüzyılda Hıristiyanlaştırılan Goa, canlı ve gelişkin bir kent durumuna geldi. Ama Portekizlilerin dinsel bağnazlığı ve acımasız tutumları, Hindistan’da güçlü bir dayanak bulmalarını önledi. Portekiz’in İspanya tahtına bağlanmasından (1580) sonra İspanyol donanmasının uğradığı yenilgiler, baharat yolunun öteki ülkelere de açılmasına olanak verdi.

Çok geçmeden baharat ticareti üzerinde tekel kuran Felemenkliler, Hindistan kıyılarına daha çok ticari amaçlarla uğradılar. Doğu Hint Adalarında Felemenklilerin direnişiyle karşılaşan İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası, Babürlü hanedanından aldığı izinle Surat (1618) ve Bengal’deki Hugli’de (1641) ticaret merkezleri kurdu. 1611’de Masulipatam’da kurulan ticaret merkezi, sonradan Babürlü egemenliğine giren Madras’a taşındı (1640). 1661’de Portekiz’den İngiltere’ye geçen Bombay limanı da 1668’de kumpanyaya bırakıldı. Pamuklu eşya, indigo, ipek, şeker, güherçile ve afyona dayanan ve güven içinde yürütülen İngiliz ticareti kazançlı olmakla birlikte, ödemelerin gümüşle yapılması önemli bir sorun oluşturuyordu. Zamanla Hindistan’dan alınan afyon Çin’le yürütülen çay ticaretinin temeli durumuna geldi. Bu dönemde yeni pazarlara girmek için silaha başvurulması (1686-90), Babürlülerin sert tepkisi yüzünden hiçbir sonuç vermedi. Bunun üzerine İngilizler Bombay’ın yanı sıra Madras’ı tahkim ederek ve yeni ticaret merkezi Kalküta’ da Fort William’ı (William Kalesi) inşa ederek üç bağımsız üs oluşturma yoluna gittiler.

Bu arada Pondiçeri’ye yerleşme izni alan Fransızların 1720’den sonra ticaret alanlarını geliştirmeleri, İngilizler için bir tehdit oluşturmaya başlamıştı. Çok geçmeden Avrupa’daki İngiliz-Fransız çatışması Hindistan’a da sıçradı. Fransızlar 1746’da ele geçirdikleri Madras’ı iki yıl sonra geri verdilerse de, Dekkan’daki yerel çekişmelere karışarak Haydarâbad nizamı üzerinde güçlü bir konum edindiler. Bu durum İngilizlerin de yerel müttefikler kazanmasına zemin hazırladı. 1751’de bu ilişkilerden kaynaklanan çatışmadan güçlenerek çıkan İngilizler, Yedi Yıl Savaşı sırasında Fransız kuvvetlerini yenilgiye uğratarak 1761’de Pondiçeri’yi aldılar. Böylece Hindistan’daki Fransız tehdidi ortadan kalkmış oldu.

Fransızlarla Güney Hindistan’da yürütülen savaş sırasında Bengal nevab'mm ele geçirdiği Kalküta’nın geri alınmasını (1757) izleyen gelişmeler, İngilizlerin Hindistan politikasında önemli bir dönüm noktası oldu. İngiliz komutan Robert Clive, kumpanyanın ticari ayrıcalıklarını geliştirmek amacıyla Mürşidâbad’ı işgal ederek İngiliz yanlısı Mir Cafer’i nevab'lığa getirdi. Güdümlü bir yönetimin oluşturulması, kumpanya görevlilerinin bireysel ticaret ve nevab'dan arazi geliri bağışını da içeren armağanlar alma yoluyla büyük servet edinmesine yol açtı.

İNGİLİZ ETKİSİNİN YAYILMASI (1760-1856).

Ad:  10.JPG
Gösterim: 38
Boyut:  76.8 KB

Karışıklık dönemi (1760-72). Bengal’de gelişen yağmacılık giderek kumpanyanın denetiminden çıktı. Bu arada mali durumu sarsılan kumpanya, başa geçirdiği yeni nevab'ı zorlayarak gelirlerini artırmaya yöneldi. Bunun üzerine İngiliz yönetimine başkaldıran nevab, konumunu güçlendirdikten sonra vergi ayrıcalıklarını kaldırma talebinde bulundu. Ama giriştiği çarpışmalarda yenilgiye uğrayınca, Ayodhya’ya sığınmak zorunda kaldı (1763). Ertesi yıl Hint-Türk hükümdarı II. Şah Alem'le birlikte Bengal’e geri döndü. Bunu izleyen Baksar Çarpışması (Ekim 1764) İngilizlerin kesin üstünlüğüyle sonuçlandı. Ama derinleşen ekonomik sarsıntı ve otorite boşluğu, kumpanyayı bir çıkmazla karşı karşıya getirdi.

Kumpanyanın vali olarak geniş yetkilerle Bengal’e gönderdiği (1765) Clive, İngiliz etki alanını Bengal’le sınırlı tutarak II. Şah Alem’i ve Ayodhya’yı Marathalara karşı bir tampon güç olarak kullanma yoluna gitti. Bengal ve Bihar’da vergi toplama yetkisinin kumpanyaya, mali işlerin de kumpanyanın atayacağı bir nevab yardımcısına bırakılmasını sağladı. Ama kumpanya görevlilerini disiplin altında tutmaya yönelik önlemlerden etkili bir sonuç alamadı. 1767’de Kalküta’dan ayrılmasından sonra yolsuzluklar yeniden arttı.

Kumpanyanın denetim altına alınması.


1772’de Bengal valiliğine atanan Warren Hastings, öncelikle kumpanya görevlilerinin yürüttüğü bireysel ticarete sınırlamalar getirdi. Ardından vergi toplama işini bir kurula bağlı İngiliz görevlilerin eline verdi. Yargıçlar aracılığıyla denetlenen bu uygulama, gelirleri artırmakla birlikte yolsuzluklara bir çözüm getiremedi. Bu arada 1773’te İngiliz hükümetinin parlamentodan geçirdiği bir yasayla Bengal valisine Hindistan’daki bütün İngiliz yerleşmelerini denetleme yetkisi verildi. Ayrıca dört kişilik bir danışma kurulu atandı ve bir yüksek mahkeme oluşturuldu. Danışma kuruluyla ortaya çıkan yetki çatışması ve yüksek mahkemenin Hintlileri de yargılaması, Hastings döneminde yönetimin işleyişini büyük ölçüde bozdu.

Bu sorunlara çözüm getirmek için 1784’te çıkarılan Hindistan Yasası’yla ikili bir denetim sistemi oluşturuldu. Yasa uyarınca ticaret ve yönetimle ilgili işler kumpanyanın yönetim kuruluna bırakılırken, atamalarda söz sahibi olan denetim kurulu aracılığıyla hükümete siyasal müdahalelerde bulunma olanağı sağlandı. Ayrıca genel valiye danışma kurulunun kararlarını veto etme yetkisi tanındı ve kumpanya beratının yenilendiği her 20 yılda bir parlamentonun bir soruşturma yapması koşulu getirildi.

Hindistan Yasası


İngiliz hükümetine koruyuculuk yükümlülüğü altına girmeden kumpanyanın politikalarını yönlendirme olanağını sağladı. Karşılıklı ödünler temelinde kurulan denge sonraki yıllarda sürekli İngiliz hükümetinin lehine olarak değişti. 1813’te kumpanyanın Hindistan’la ticaret üzerindeki tekeli kaldırıldı. Bunu izleyen önlemler kumpanyayı İngiliz hükümeti adına görçv yapan bir kuruluşa dönüştürdü.

Yerel (devletlerle ilişkiler. İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası 1765’te birbirinden bağımsız üç ayrı güç odağına (Kalküta, Mad- ras, Bombay) dayanıyordu. Bu sırada Kuzey Hindistan’da Hint-Türk İmparatorluğu’nun parçalanmasıyla ortaya çıkan çeşitli küçük devletler varlıklarını sürdürmeye çalışıyordu. Dekkan’da ise Haydarâbad nizamı yayılmacı Marathalar ile başında Haydar Ali Han’ın bulunduğu Mysore’un tehdidi altında bulunuyordu. Büyük ölçüde kumpanyaya bağlı olan Mysore nevab'ından dolayı Madras’ın Güney Hindistan’daki gelişmelerle yakın bir ilişkisi vardı.

Marathaların 1771’de Delhi’yi ele geçirerek Kuzey Hindistan’da nüfuzunu artırması, Bengal valisi Hastings’i Ayodhya ile daha sıkı ilişkiler kurmaya yöneltti. İngilizlerden destek alan Ayodhya, Ganj ve Yamuna arasındaki bölgeyi denetim altına aldı. Bu sırada Madras ve Bombay’ın stratejik noktaları ele geçirmeye çalışması, İngilizleri Dekkan’da güçlü bir ittifakla çatışma içine soktu (1780). Bu ittifakı parçalayarak ağır bir yenilgiyi önleyen Hastings, Marathalar ve Mysore’la yaptığı anlaşmalarla kumpanyanın gücünü korumasını sağladı. Sonraki genel valiler İngiliz hükümetinin politikası doğrultusunda yayılmacı bir tutumdan kaçındılar. Bu dönemde İngilizler yalnızca Mysore’daki savaşa karıştılar.

1790’lardan sonra Hindistan’a yönelik Fransız tehdidinin yeniden ortaya çıkması ve kumpanyanın ticari çıkarları açısından Hindistan’ın bütününde denetimi sağlama gereksinimi, İngiliz politikasında köklü bir değişikliğe yol açtı. Lord Welleşley’nin genel valilik dönemi (1798-1805) İngiliz egemenliğinin yükselişinde belirleyici bir dönüm noktası oldu. Haydarâbad nizamını İngiliz korumasını kabul etmeye zorlayan Wellesley, 1799’da Mysore’a savaş açarak topraklarının yarısını kumpanyaya ve Haydarâbad’a bağladı. Kalan topraklarda ise kukla bir Hindu hükümdarını başa geçirdi. Bunu Tancor, Surat ve Mysore’un İngiliz denetimi altına girmesi izledi. 1801’de Ayodhya’nın yansı ilhak edildi. Bu devletlerde oluşturulan İngiliz koruma sistemi, belirli bir gelir ya da toprak karşılığında İngiliz garnizonlarının kurulmasına dayanıyordu.

Marathalar arasındaki çekişmeler Wellesley’ye yeni bir yayılma olanağı sağladı. 1802’de Maratha pişva’sının İngiliz egemenliğini kabul etmesiyle Maratha Konfederasyonu dağıldı. Öteki Maratha devletlerine de ağır darbeler indirildi. Ama Holkar’ın İngilizlere önemli kayıplar verdiren direnişi, yayılma yönündeki eğilimin geçici olarak gerilemesine neden oldu.
Fransız-Rus ittifakı (1807) nedeniyle dikkatlerini kuzeye yönelten İngilizler, Sih önderi Rancit Singh ile Amritsar Antlaşmasını imzalayarak güvenli bir sınır çizdiler. 1816’daki Katmandu Antlaşması’yla da İngiliz-Nepal ilişkileri düzenlendi. Ardından Pindariler olarak bilinen yağmacı çetelerin temizlenmesine girişildi. Bu harekât aynı zamanda Maratha devletleriyle Racputlara İngiliz korumasını kabul ettirmek için elverişli bir zemin hazırladı. Böylece İngiliz Hindistan İmparatorluğu’nu oluşturma süreci 1818’de büyük ölçüde tamamlanmış oldu.

Bu imparatorluk, doğrudan yönetim külfetine girmeden geniş bir ülkenin ekonomik potansiyelinden alabildiğince yararlanma amacıyla oluşturulmuştu. Sistem, Hindistan’ın hemen hemen yarısını, güçten düşmüş ve birleşme olanağı bulunmayan irili ufaklı Hint hükümdarlarının yönetimine bırakma esasına dayanıyordu. Bu toplu boyun eğişin temelinde ise, geçmişten beri birbiriyle çatışma içinde olan yerel güçlerin bir dış gücün üstünlüğünü rakiplerden birinin egemenliğine girmeye yeğ tutması yatıyordu.

İngiliz yönetim sistemi.


İngilizlerin egemenlik altına aldıkları bölgelerde başlangıçta uyguladıkları geçici düzenlemeler, 19. yüzyılın ilk yarısında geliştirilen kurumlarla sistemli bir nitelik kazanmaya başladı. Bu süreçte hareket noktası daha önce Bengal’de geliştirilen sistem oldu.

Bengal’deki yönetim yapısını yeniden düzenlemekle görevlendirilen Cormvallis, öncelikle kumpanya görevlilerinin bireysel ticaretle uğraşmasını yasaklayarak kumpanyanın işlerini maliye, yargı ve ticaret biçiminde üç bölüme ayırdı. Bu arada dolgun bir ücret çizelgesi oluşturarak yolsuzluk eğiliminin önünü aldı. Ardından önemli kamu görevlerine yalnızca İngilizlerin getirilmesi ilkesini koydu. Yeni bir yasa sistemi getirerek çeşitli düzeylerde mahkemeler oluşturdu. Yerel yönetimi vergi toplayıcılarına bırakarak kolluk görevini bunlara bağlı yeni polis kuvvetlerine verdi. Gelirlerin önemli bir bölümünü oluşturan arazi vergisini toplama işini geniş haklar tanınan zamindaY\mn eline bıraktı. Böylece İngiliz yönetiminin dayanağını oluşturan bir toprak sahibi zümrenin doğmasını sağladı.

Başlangıçta öteki bölgelerde de temel alınması tasarlanan Bengal sistemine yerel özelliklere göre önemli değişiklikler getirildi. Madras’ta küçük memurlar aracılığıyla doğrudan çiftçilerden vergi toplamaya dayanan bir sistem geliştirildi. Hindistan’ın batı kesiminde Maratha soylularının arazilerini ve ayrıcalıklarını büyük ölçüde korumalarına izin verildi; köy reisleri aracılığıyla alman vergilerin toplanmasında yerel yöneticiler kullanıldı. Kuzey Hindistan’da ise ortak mülkiyete ve ekime dayanan özerk köy yapılarını koruma yoluna gidildi.

Böylece temelde geleneksel yapıya dokunulmamasına karşın, toprak mülkiyeti kavramının yaygınlaşması büyük bir sınıfsal değişim yarattı. İngiliz mallarının Hindistan’a girmesi geleneksel el sanatlarını yıktı. İngilizlerin getirdiği hukuk sistemi toplumsal gereksinimleri karşılamaktan uzak kaldı. Bir süre sonra değişime kapalı ve hantal yönetim mekanizmasında ortaya çıkan tıkanmalar, yönetim sorumluluğunu üstlenme doğrultusunda bir yaklaşımı öne çıkardı. Bu süreçle birlikte Hintliler kamu görevlerine alınırken, Batı yaşam biçiminin etkileri de yayılmaya başladı.

İngiliz egemenliğinin tamamlanması.


1818 sonrasında İngiliz denetimini genişletme yönünde bazı yeni adımlar atıldı. Sıkkım ve Assam İngiliz koruması altına alındı. Assam’daki yayılma Birmanya (bugün Myanmar) ile bir dizi savaşa ve yeni ilhaklara yol açtı. Öte yandan Rus nüfuzunu önlemek amacıyla Afganistan’ın içişlerine karışılmasıyla Sind ve Pencap’ta denetimi sağlama sorunu gündeme geldi. Sind’de kazanılan ticari ve askeri ayrıcalıkları bölgenin ilhakı (1843) izledi. Böylece Sind Bombay’a bağlandı. Keşmir (1819) ve Peşaver’i (1834) topraklarına katmış olan Sih Krallığı, kanlı bir savaştan sonra 1846’da bir tampon devlete dönüştürüldü. Bu arada Keşmir ve bazı verimli topraklar Sihlerden alınarak Cemmu’ya verildi. İki yıl sonra patlak veren bir ayaklanmanın bastırılmasından sonra Sih toprakları ilhak edildi. Sih önderlerinin bütün ayrıcalıklarına son verilirken, çok sayıda Sih İngiliz ordusuna alındı. Pencap’ ta tarımı geliştirmeye yönelik yatırımlara karşın, yerel topluluklar arasında bir birlik kurulamadı. Bu arada Hindistan’ın öteki kesimlerinde özerk devletlerin varlığına son verildi. Geride doğal vâris bırakmayan hükümdarlara ait toprakların İngiliz yönetimine geçmesini öngören bir karara uygun olarak Satara (1848), Cihansi (1853) ve Nagpur (1853) ilhak edildi. Ayodhya, başta bulunan nevab'm kötü yönetim gösterdiği gerekçesiyle 1856’da İngiliz yönetimine bağlandı.

İngilizlerin Hindistan’daki örtülü egemenliği, önceki istilalara oranla çok daha kapsamlı değişiklikler getirdi. Modern silahlarla donanmış güçlü bir ordunun varlığı geleneksel hükümdarların gücünü temelden sarstı. Toprak sahipleri ve aracı tüccarlar dışında toplumun geniş bir kesimi yoksulluğa itildi. Çok geçmeden İngiltere’ye hammadde sağlayan ve İngiliz mallarına pazar oluşturan bir sömürge ekonomisi kuruldu. İngilizce resmî dil olurken, Batı kültürü de Hindistan toplumunda belirli bir yer edinmeye başladı.

Ad:  11.JPG
Gösterim: 34
Boyut:  82.2 KB

Hint Ayaklanması (1857-59).


İngilizlerin duruma bütünüyle egemen göründüğü bir dönemde Bengal ordusunda patlak veren bir isyanın (10 Mayıs 1857) kısa sürede genel bir başkaldırıya dönüşmesi, İngiliz Hindistam’m her bakımdan yeni bir dönemecin eşiğine getirdi. Çok sayıda Brahman ve Racputun bulunduğu Bengal ordusundaki isyanın görünürdeki nedeni, Hintli askerlerin gemilere kast kurallarına aykırı olarak bindirilmek istenmesi ve tüfeğe doldurmak için ısırılıp koparılması gereken mermi uçların domuz ve inek yağıyla sıvanmış olmasıydı. Bu uygulamalara karşı çıktıkları gerekçesiyle zincire vurulan arkadaşlarını kurtararak İngiliz subayları öldüren Mecrut’taki Hintli askerler, İngiliz askerlerinin bulunmadığı Delhi’ye yöneldi. Buradaki garnizonun da katılmasıyla kenti ele geçiren isyancılar, yalnızca sembolik bir konumu olan Babürlü hükümdarı II. Bahadır Şah’ı önderleri olarak ilan ettiler. Böylece isyan hareketi İngiliz egemenliğini yıkmayı hedef alan bir ayaklanma niteliğini kazandı.

İsyanın Hindistan’ın önemli bir bölümünü ayağa kaldırmasının temelinde İngiliz yönetiminin yarattığı derin hoşnutsuzluklar yatıyordu. Öte yandan 1840 sonrasında Ayodhya ve öteki bazı devletlere karşı izlenen ilhakçı politika, vergi sisteminin çok sayıda küçük toprak sahibini yıkıma sürüklemesi, geleneksel kurum ve değerlerin kaldırılmak istenmesi, Batı eğitim sisteminin getirilmesi gibi etkenler de ayaklanmanın geniş destek görmesine elverişli bir ortam hazırladı. Hareketin tutarlı bir program ve önderlikten yoksun olmasına ve daha çok geçmişe dönük bir bakış açısının ağır basmasına karşın, Hint Ayaklanması genellikle bağımsızlık yönünde ilk ciddi atılım olarak kabul edilir.

İsyancıların Delhi’den sonraki başlıca hedefleri Kanpur ve Lucknow oldu. Kanpur’un kısa sürede düşmesine karşın, Luck- now garnizonu kuşatmaya karşı direnmeyi başardı. Başlangıçta savunma konumunda kalan İngiliz kuvvetleri, Pencap’tan getirilen Sih askerlerin desteğiyle sonbaharda ayaklanmayı geriletmeye başladı. İsyancılar arasında baş gösteren bölünmeler Delhi’nin geri alınmasını sağladı. Lucknow’daki kuşatmaya son verme girişimleri sonuçsuz kaldıysa da, İngilizlere destek kuvvetlerin gelmesi için gerekli zamanı kazandırdı. Lucknow’un kurtarılmasının ardından girişilen seferle Ayodhya ve Rohilkhand denetim altına alındı. 1858’in ikinci yarısında başlayan ayaklanmayı sindirme harekâtı, Haziran 1859’da son ayaklanma önderlerinin de ele geçirilmesiyle noktalandı.

Ayaklanma sonrasında İngilizler arasında yükselen öç alma dalgası, çoğu yerde toplu kıyımlara yol açtı. Delhi halkının tümü kentten sürüldü; binlercesi hiç yargılanmadan öldürüldü. Yeniden düzenlenen orduda Hintli askerlerin İngiliz askerlere oranı yarıdan beşte bire indirildi. Hint topçu birlikleri dağıtıldı ve ordunun profesyonellik düzeyi yükseltildi.

İNGİLİZ İMPARATORLUK YÖNETİMİ (1858- 1920).


Sömürgeciliğin yükselişi. İngiliz kuvvetlerinin ayaklanmayı denetim altına almasından kısa bir süre sonra İngiliz Parlamentosunun kabul ettiği Hindistan Yönetimi Yasası’yla (2 Ağustos 1858) İngiliz Hindistanı tahta bağlandı. İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyasının elinde kalmış olan son yetkiler de Hindistan’dan sorumlu devlet bakanına verildi. Bakana özellikle mali konularda yardımcı olmak üzere, yedi üyesi eski kumpanya yöneticileri arasından seçilen, sekiz üyesi ise taht tarafından atanan bir Hindistan konseyi oluşturuldu. 19. yüzyılın ikinci yansında bakanlık görevine İngiltere’nin en etkili siyaset adamlarının getirilmesine karşın, Hindistan’ın yönetimi fiilen Kalküta ve Simla’daki genel valiler ile Hindistan Devlet Memurluğu İdaresi’ne (ICS) bağlı 1.500 kadar yerel görevlinin elinde kaldı. 1906-10 arasında bakanlık yapan John Morley’nin yetkilerini bütünüyle kullandığı dönemde bile, bürokrasinin hantal işleyişi direncini sürdürdü.

Yeni düzenlemeyle birlikte ayaklanma öncesindeki ilhakçı politikadan vazgeçilerek İngiliz yönetimiyle işbirliğine yatkın olan yerel hükümdarları ayakta tutma politikası benimsendi. Kraliçe Victoria’ya 1876’da Hindistan imparatoriçesi unvanının verilmesi de bu doğrultuda atılmış bir adımdı. İngilizlerin yeni bir ayaklanmadan duyduğu korku ve gelecekteki bir başkaldırı hareketine karşı “doğal bir dalgakıran” görevi görecek Hint devletlerini destekleme yönündeki kararlılığı, küçük birimler biçiminde ülkenin her yanma yayılmış 560’ı aşkın mihracenin varlığını sürdürmesi sonucunu doğurdu. Buna bağlı olarak geliştirilen dinsel inançlara karışmama politikası, uygulamada, geleneksel yapıyı kıracak toplumsal reformlardan kaçınma eğilimine dönüştü. 19. yüzyılın ikinci yarısında yalnızca evlilik yaşının düzenlenmesiyle ilgili ürkek adımlar atıldı. Kadınlar üzerinde kısıtlamaların kaldırılması ve dinsel bağnazlığın yıkılması yönündeki çabalar, daha çok Hintli reformcu aydınların mücadelesine dayandı.

Bu dönemde ilan edilen kamu hizmetine girmede fırsat eşitliği ilkesi yalnızca sözde kaldı. Ayaklanmanın en önemli sonuçlarından biri de İngiliz yöneticiler ile yerli halk arasında ortaya çıkan derin uçurumdu. Genellikle ırkçı bir küstahlık ve kabalıkla hareket eden İngilizler, kendilerini efendi olarak görüyor ve yerli halka olabildiğince “bulaşmama”ya çalışıyorlardı. AvrupalIların oturduğu konut alanları kentlerin dışına kurulan garnizonların hemen yanı başında bulunuyordu. Süveyş Kanalı’nın tamamlanmasından (1869) ve ulaşımın kolaylaşmasından sonra görevlilerin aileleriyle birlikte kalmaya başlamaları, kapalı yaşam biçimini daha da pekiştirdi. Böylece Hindistan toplumuyla bağlar her bakımdan zayıfladı. Daha önce Hint yaşam biçimine ve kültürüne gösterilen sempati ve anlayış yerini kayıtsızlık, kuşku ve korkuya bıraktı. Kâğıt üzerinde, İngiliz yurttaşı olarak Hintlilere de açık olan kamu hizmetine giriş sınavları Londra’ da yapılıyor ve başta yaş sınırlaması (17-22) olmak üzere çeşitli kısıtlamaları içeriyordu. Bu yüzden 1869’a gelindiğinde bütün engelleri aşarak memur olmayı başarmış yalnızca bir Hintli vardı.

1909’a değin son derece merkezî ve despotik bir yapıya dayanan Hindistan yönetimi, aynı zamanda dünyanın en kalabalık bürokratik mekanizmasını oluşturuyordu. 1861’de çıkarılan Hint Meclisleri Yasası’yla, daha önce genel valiye danışmanlık yapan kurul, Yürütme Konseyi adı altında makam sistemine dayalı küçük bir kabineye dönüştürüldü. Konseyin beş doğal üyesi içişleri, gelirler, askeri işler, maliye ve yargı işlerinden sorumlu kişilerden oluşuyordu. Başkomutanın da toplantılarına katıldığı bu meclise, 1874’te bayındırlık işlerinden (1904’ten sonra ticaret ve sanayi) sorumlu yeni bir üye eklendi. Dış ilişkileri doğrudan kendisi yürüten genel valinin gerekli gördüğünde meclisin kararlarını geçersiz sayma yetkisi vardı. Söz konusu yasa, yasamayla ilgili işlerde sayıları 6-12 arasında değişen danışman üyelerin de konsey toplantılarına katılmasına izin veriyordu. En az yarısı siviller arasından olmak üzere genel valice atanan danışman üyelerin, Yüksek Yasama Konseyi olarak bilinen bu organdan geçen yasaları veto etme yetkisi vardı. Meclis oturumları sınırlı sayıda dinleyiciye açıktı. Sivil danışmanların bir bölümü Hintli soylular ve toprak sahipleri arasından seçildiğinden, bu mekanizma kamuoyunun nabzını ölçmeye ve toplumdaki muhalefet belirtilerini önceden belirlemeye yönelik bir işlev de görüyordu. 1892’de çıkarılan bir yasayla danışman üyelerin sayısı 10’u sivil olmak üzere 16’ya çıkarıldı ve bu üyelere yönetime sorular yöneltme ve bütçeyi eleştirme yetkisi tanındı. Ama bu değişiklik temsili kurumlar doğrultusunda gelişen taleplerin oldukça gerisindeydi.

İngiliz tahtının en çok gelir getiren makamlarından biri olan Hindistan genel valiliği, kumpanyanın hizmetinde yetişmiş Sir John Lawrence (1864-69) dışında, 19. yüzyılın sonuna değin genellikle Hindistan deneyiminden yoksun olan ve küçük soylu çevrelerden gelen kişilere verildi. Lord Canning’in (1856-62) yerini alan Elgin 8. kontu James Bruce (1862-63) kalıcı hiçbir iş yapmadan 20 ay sonra Hindistan’da öldü. Daha önce Pencap’taki sorunları çözmesiyle etkili bir yönetici olarak ün yapmış olan Lord John Lavvrence, 1864’te yeniden genel vali olarak Kalküta’ya döndü. Pencap ve Ayodhya Toprak Kiracılığı Yasaları’yla (1868) köylülerin haklarını güvence altına alarak istikrarı sağlamasına ve Kuzey Hindistan’da tarımsal üretimi canlandırmasına karşın, görev döneminde Orissa ve Racputana’da büyük kıtlıklar oldu. İngiliz yönetimine karşı hoşnutsuzlukların şiddet hareketlerine yol açtığı bir dönemde göreve gelen Lord Mayo (1869-72) Bengal’deki Vahabi ayaklanmalarla Pencap’taki Kuka Sih akmlarıyla uğraştı ve Andaman Adalarında Afganlı bir tutsak tarafından öldürüldü.

Yerini alan Lord Northbrook (1872-76) tepkileri yumuşatarak olayları yatıştırmayı başardı. Lord Lytonn (1876-80) izlediği yayılmacı politikayla II. İngiliz-Afgan Savaşı’na (1878-80) yol açtı. İçeride de Lancashire pamuğunun Hindistan’a serbestçe girişini sağladı ve bu politikaya karşı çıkan yerel basını baskıyla susturmaya yöneldi. Liberal eğilimli Lord Rippon (1880-84) bu baskıcı önlemleri kaldırdı ve yerel yönetim düzeyinde temsili kurumların oluşturulması yönünde ilk resmî adımları attı. Ayrıca Hintli yargıçların İngilizlerle ilgili davalara da bakabilmesini öngören bir yasa tasarısı hazırlatarak resmî ırkçı politikaya önemli bir darbe vurdu. Beyaz topluluğun Bengal’de ayaklanma noktasına varan tepkileri yüzünden yasa büyük ölçüde budanmış olarak çıktıysa da, bir avuç insanın güçlü bir yönetimi kararından dönmeye zorlaması genç Hintlilere siyasal mücadele taktikleri açısından bir örnek oluşturdu.

19. yüzyılın ikinci yarısı ekonomik açıdan önemli gelişmelere yol açtı: Pazara dönük tarımsal üretim arttı, ticari ilişkiler genişledi, sanayi yönünde ilk ailımlar atıldı. Bu dönemde ülke ciddi kıtlıklara da sahne oldu. Hint Ayaklanmasının İngiliz yönetimine maliyeti yaklaşık 40 milyon sterlini bulmuştu; bu miktar hemen hemen ülkeden sağlanan bir yıllık gelire eşitti. İngiliz yönetimi sonraki dört yılda gelir kaynaklarını acımasızca zorlayarak bu kaybını gene Hindistan halkından çıkardı.
Bu dönemde İngiliz Hindistam’mn en önemli gelir kaynağı, oran olarak gelirlerin yarısını karşılayan arazi vergisiydi. Bu para ancak ordu için yapılan harcamalara yetiyordu. İkinci önemli gelir kaynağı Çin’e yasadışı yollardan sokulan afyon, üçüncüsü ise tuz vergisiydi. Bunların dışında ayaklanma giderlerini karşılama gerekçesiyle beş yıllık özel bir gelir vergisi kondu. Kentlerde düzenli gelir vergisi uygulamasına 1886’da geçildi. Ingiliz yönetimi genelde serbest ticaret ilkesine bağlı kalmakla birlikte 1860’ta yüzde 10 oranında bir gümrük vergisi getirdi. Bu oran 1864’te yüzde 7’ye, 1875’te de yüzde 5’e indirildi. 1879’da pamuktan alman ithalat vergisi kaldırıldı. Ama, gümüşün dünya piyasalarında hızla değer kaybetmesi üzerine, 1894’te Lancashire’dan gelen pamuklu mallan da kapsayacak biçimde yeniden kondu. Bu sırada 80’den fazla imalathanenin bulunduğu Bombay’ın dokuma sanayisi son derece gelişmişti.

Hintli sanayici Camsetci N. Tata’nın tam kapasiteyle çalışan Nagpur’daki dev imalathanesi geniş Hindistan pazarı için doğrudan Lancashire’la rekabet ediyordu. Çok geçmeden İngiliz pamuklu dokuma üreticileri Kalküta’ya baskı uygulayarak eşitliği sağlamak üzere Hindistan’da imal edilen bütün kumaşlara yüzde 5 satış vergisi konmasını sağladılar. Bu tutum Hintli kapitalistlerin milliyetçi harekete mali destek vermesinde önemli bir etken oldu.

İngiliz yönetiminin Hindistan ekonomisine yaptığı en önemli katkı, 1858’de başlatılan yaygın demiryolu yapımıydı. I. Dünya Savaşı’nın başlarında toplam uzunluğu 45 bin km’yi bulan demiryolları, kırsal kesimleri Bombay, Madras ve Kalküta limanlarına bağlayarak Hindistan’dan İngiltere’ye hammadde akışını büyük boyutlara ulaştırdı. Öte yandan yerel tüketime dönük gıda üretiminden ticari tarımsal üretime geçişi hızlandırmada da önemli bir rol oynadı. Bu dönemde köylülerin tahıl ekiminden vazgeçerek topraklarını ticari ürünlere açmaları için yoğun bir çaba gösterildi. Özellikle İngiltere’nin hammadde talebinin yüksek bir düzeye çıktığı Amerikan İç Savaşı sırasında tarımsal ürünlere yapılan ödemelerle kırsal kesime büyük miktarda gümüş girdi. İç Savaş sonrasında ABD’den Lancashire’a gelen pamuğun istikrar kazanmasıyla Hindistan pazarı çöktü. Milyonlarca Hintli köylü birdenbire kendisini dünya ekonomisinin cenderesinde buldu.

Bunalım yıllarında ticari ürünlerin elde kalmasıyla büyük bir gıda sıkıntısı başladı. Hindistan 1865’ten 1900’e değin tarihinin en uzun ve en ağır kıtlıklarını yaşadı. İlk sayımın yapıldığı 1872’de 200 milyon olan Hindistan nüfusunun 1920’de 300 milyona ulaşmasına karşın, 1895-1905 arasında nüfusta birkaç milyona varan bir düşüş oldu. Bu arada Ingiltere’den gemilerle gelen ve demiryollarıyla kasabalara ve oradan da köylere ulaşan ucuz mamul mallar, yerel el zanaatlarının çöküşünü daha da ileriye götürdü. İşsiz kalan zanaatçılar geçinmek için toprağa döndü. 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde Hindistan nüfusunun yaklaşık yüzde 90’ı doğrudan tarıma bağımlı duruma gelmişti; böylece ekime elverişli topraklar üzerindeki nüfus baskısı daha da arttı. Demiryolları aynı zamanda askeri birliklerin ülkenin her yanma kolayca ulaşmasını sağladı.

Bihar ve Orissa’daki zengin kömür yatakları da bu dönemde işletilmeye başladı. 1868’de 500 bin ton olan kömür üretimi 1900’de 6 milyon tona, 1920’de de 20 milyon tona fırladı. Elde edilen kömürün demir ergitmede kullanılması 1875’te başladı. İngiliz yönetiminden destek görmeden kurulan ve 1911 ’de üretime geçen Tata Demir ve Çelik Şirketi, Bihar’da yerli çelik sanayisinin temellerini attı. İskoçya’ya Rusya’dan gelen ham kenevirin Kırım Savaşı’yla (1853- 56) kesilmesi, Kalküta’dan Dundee’ye yoğun ham jüt ihracatını başlattı. Bu atılım Bengal’de jüt dokuma sanayisinin gelişmesine de zemin hazırladı. 1862’de yalnızca iki olan jüt imalathanesi sayısı 1882’de 20'ye, çalışan işçi sayısı da 20 bine çıktı. 1908’e gelindiğinde Ingiliz Hindistanfndaki jüt üretimi Dundee’deki düzeyi aşmış bulunuyordu.

Dönemin bir başka ekonomik gelişmesi çay, indigo (çivit) ve kahve plantasyonlarıyla sağlandı. Çay ekimi 1850’lerde önce Kuzey Hindistan’daki Assam Tepelerinde, 20 yıl kadar sonra da Güney Hindistan’daki Nilgiri Tepelerinde başladı. 1871’de yaklaşık 300 plantasyondan 3 bin tondan fazla çay elde ediliyordu. 1900’e gelindiğinde Hindistan’ın çay rekoltesi İngiltere’ye yaklaşık 70 bin tonluk ihracata elverecek bir düzeye ulaşarak Çin çayının İngiliz pazarlarındaki egemenliğine son verdi. Bu arada Çinlilerin çay yerine afyon ekmeye başlaması, Hindistan’ın bu alandaki pazarının kapanmasıyla sonuçlandı. Bengal ve Bihar’da gelişen indigo sanayisi, sentetik boyaların ortaya çıktığı 19. yüzyıl sonlarına değin Avrupa pazarlarına ihracatı sürdürdü. Güney Hindistan’daki kahve plantasyonları ise 1860-79 arasındaki gelişme döneminin ardından yıkıma yol açan bir bitki hastalığıyla gerileme içine girdi.
Ad:  12.JPG
Gösterim: 36
Boyut:  24.5 KB

19. yüzyılın son 10 ve 20. yüzyılın ilk 10 yılında kıtlık ve veba salgınıyla büyük ölçüde sarsılan Hindistan ekonomisi, ancak I. Dünya Savaşı’nda canlanarak sanayide yeni atılımlar gerçekleştirebildi.

Dış politika.


İngiliz Hindistam’mn tahta bağlanmasından sonra kuzeybatıdaki Patanların akınları ve Rusya’nın Orta Asya’daki yayılması, Hindistan’ın sınırlarını Hindukuş Dağlarının ötesine ve Afganistan’a kadar genişletme yönündeki emperyalist eğilimleri daha da güçlendirdi. Bununla birlikte iç sorunlarla uğraşan dönemin genel valileri, sınırdaki kabileleri zaman zaman sindirme ve 1868’de Afgan tahtına geçen Şir Ali Han’ la dostça ilişkiler kurma politikasıyla yetindiler. İngiliz hükümetinin müdahalecilik yönündeki tutumuyla uyum içinde olan Lytton ise, kendi elçilerini reddeden Şir Ali’nin bir Rus heyetiyle görüşmesini gerekçe göstererek II. İngiliz-Afgan Savaşı’nı (1878-80) başlattı. Kâbil’in işgal edilmesinden sonra imzalanan antlaşma uyarınca Afganistan dış ilişkilerde İngiliz himayesini kabul etti. Ama çok geçmeden işgale karşı sert bir direniş başladı. Lytton’dan sonra genel valiliğe getirilen Ripon, bir çıkmaza giren Afgan serüvenine son vererek İngiliz birliklerini geri çekti.

Rusya ile yürütülen görüşmeler sonunda 1887’de Afganistan’ın sınırları yeniden belirlendi. Ardından yeni genel vali Lord Landsdowne’un (1888-94) girişimiyle Durand hattı çizilerek bazı kabile toprakları Hindistan’a bağlandı. Onun yerini alan Elgin 9. kontu (1894-99) sık sık ayaklanan bu kabilelere karşı cezalandırma seferleri düzenlemekle uğraştı. Lord Curzon (1899- 1905) denetim altına almak istediği bu sorunlu bölgeyi Kuzeybatı Sınır Eyaleti olarak düzenledi (1901).

1907’de Rusya ile varılan anlaşmayla Afganistan, İngiliz nüfuz bölgesi içine alındı. Afgan emiri bu anlaşmayı tanımamakla birlikte çatışmaya girmekten kaçındı. Yeni emir Emanullah Han’ın 1919’da İngilizlere açtığı savaş yalnızca birkaç ay sürdü. 1921’de imzalanan antlaşmayla Afganistan’ iri bağımsızlığı tanındı.

İngiliz yönetiminin bu dönemde yayılma politikası izlediği bir başka bölge de kuzeydoğu sınırlarıydı. II. İngiliz-Birmanya Sava- şı’ndan (1852) sonra Yukarı Birmanya’ya çekilmiş olan Ava Kralhğı’nm Fransa ile ilişkilerini geliştirmesi üzerine, Lord Duffe- rin (1884-88) III. İngiliz-Birmanya Savaşı’na (1885) girişti. Bir hafta süren bu savaş sonunda, yüzölçümü bakımından İngiltere’ den daha büyük olan Birmanya, İngiliz Hindistam’na bağlandı (1 Ocak 1886). Çok geçmeden İngiliz işgal ordusuna karşı başlayan gerilla direnişi, 1890’da denetim altına alındıysa da bazı bölgelerde varlığını sürdürdü. Başlangıçta bir eyalet olarak düzenlenen Birmanya, 1897’den sonra bir genel vali yardımcısının yönetimine bırakıldı.

Hint milliyetçiliği ve İngilizlerin tepkisi.


Hint milliyetçiliği bir yandan İngiliz yönetiminin Hindistan toplumunda yarattığı yeni dinamiklerin, bir yandan da sömürgeci düzene duyulan tepkilerin ürünü olarak ortaya çıktı. Ama Hindistan’ın karmaşık toplumsal yapısının da etkisiyle bazı noktalarda birbirinden ayrılan değişik akımlar temelinde gelişti.

Başta 1857’de kurulan Bombay, Bengal ve Madras üniversiteleri olmak üzere Ingiliz eğitim kurumlanndan yetişen genç Hintlile: rin çoğu kamu hizmetine girerek ya da avukatlık, gazetecilik ve öğretmenlik gibi mesleklere yönelerek Batı’nın yaşam ve düşünce biçimini benimsediler. Başlangıçta İngilizlerin kurduğu mekanizma içinde bir yer edinerek ülke yönetiminde söz sahibi olmayı uman bu aydın çevreler, zamanla sömürgeci politikalara karşı ulusal talepler doğrultusunda gelişen muhalefetin odağı durumuna geldiler. Kalküta’da The Benga- lee gazetesini çıkaran S. Banercea’nın 1885’te Bengal’de topladığı Hindistan Ulusal Konferansı, ilk örgütlü kıpırdanmalardan biriydi. Bu arada Bombay’da da başını M. G. Ranade ve G. K. Gokhale gibi önderlerin çektiği reformcu hareketler biçimlenmeye başladı. Bir başka önder olan B. G. Tilak Hinduizmi ve Marathaların istilalara direnişini temel esin kaynağı olarak alan daha militan bir hareketin temellerini attı. Öte yandan Ripon gibi ılımlı genel valilerin desteğinde gelişen ve İngilizlerle işbirliği yaparak geleneksel yapıyı dönüştürmeyi amaçlayan reformcu eğilimler de Hint milliyetçiliğinin bir kanadı olarak belirdi. Aydın çevrelere ve bir ölçüde de orta sınıfa dayanan milliyetçi hareket çok geçmeden bir siyasal güç olarak sahneye çıktı.

Bu gelişmenin somut ifadesi olan Hindistan Ulusal Kongresi (INC; Kongre Partisi) 28 Aralık 1885’te Bombay’da toplandı. Yaklaşık beşte dördü Hindu olan delegeler içinde en kalabalık meslek grubunu oluşturan avukatları gazeteciler, işadamları, toprak sahipleri ve öğretim üyeleri izliyordu. Kongrenin son gününde kabul edilen kararlar arasında İngiliz Avam Kamarası’nın Hindistan’ın yönetiminde en yetkili organ olması, gerici Hindistan Konseyi’nin dağıtılması, Yüksek Yasama Konseyi ve yerel yönetim meclislerinde temsil sisteminin genişletilmesi, kamu hizmetine girişte gerçek fırsat eşitliğinin sağlanması, memurluk sınavlarının hem İngiltere, hem Hindistan’da aynı anda yapılması gibi talepler yer alıyordu. Ekonomik taleplerle ilgili kararlarda Hindistan üzerindeki mali yüklerin azaltılması isteniyor ve ülkedeki yoksulluğun yoğun hammadde ve kaynak sömürüsünün bir sonucu olduğu dile getiriliyordu. Öteki kararlar askeri harcamalarda indirim yapılmasını, Birmanya’daki savaşa son verilmesini, yönetimde tasarruf yapılmasını ve İngiliz mallarına yeniden ithalat vergisi konmasını içeriyordu. İngiliz sömürge yönetiminin küçük bir azınlık hareketi olarak pek ciddiye almadığı Kongre Partisi, her yıl delege sayısını daha da artırarak toplantılarını düzenli bir biçimde sürdürdü.

Lord Curzon’un sömürgeci yönetimi pekiştirmek için izlediği keyfi ve baskıcı politikalar, Kongre Partisi’nin bir aydın hareketi kimliğinden sıyrılarak geniş bir kitle temeli kazanmasında önemli rol oynadı. Kolluk kuvvetlerinden üniversitelere kadar etkili bir yönetim kurmaya çalışan Curzon, denetimin giderek güçleştiği Bengal ilini bölme yoluna gitti (1905). Plan uyarınca Müslümanların çoğunlukta olduğu Doğu Bengal ve Assam tek bir eyalet olarak birleştirilirken, Bihar ve Orissa’yı da içine alan Batı Bengal eyaletinde Bengalli Hindular azınlık durumuna düşürüldü. Bengal’de milliyetçi hareketi sindirmeye yönelik bir girişim olarak değerlendirilen bu plan, Kongre Partisi’ nin sert tepkisiyle karşılaştı. Parti önderlerinin plana karşı koyma çağrısı özellikle Bengalli Hindular arasında coşkulu bir destek buldu.

Milyonlarca Hintlinin milliyetçi harekete katılması, Bengal’de yaygın bir dalgalanma başlattı. Dilekçelerin, basın yoluyla yürütülen mücadelenin ve protesto gösterilerinin bir sonuç vermemesi üzerine kitle eylemleri İngiliz mallarını boykot ve svadeşi (yerli malı kullanma) hareketine dönüştü. Bengal sınırlarının dışına taşarak Puna, Bombay ve Madras’a da sıçrayan bu hareket, zamanla Kongre Partisi’nin en önemli ekonomik mücadele aracı durumuna geldi. Böylece Bengal’in bölünmesi, dolaylı olarak, kumaştan kibrite, cam ürünlerinden demir-çeliğe kadar yerli sanayilerin doğuşunu da hızlandırdı. Öte yandan bölünmeyle birlikte gelişen yerli dillerde eğitim hareketi, Bombay ve Bengal’in yanı sıra Benares’ te de bağımsız yükseköğrenim kurulularının oluşturulmasını sağladı. Milliyetçi hareketin daha radikal bir çizgiye yönelmesiyle, Kongre Partisi’nin 1906’daki toplantısında svarac (bağımsızlık) talebi gündeme geldi. Bu talep çok geçmeden ülke çapında yankı uyandırdı.

Kongre Partisi’nin Kalküta’da svarac çağrışım yaptığı sırada, Tüm Hindistan İslam Birliği de (Müslüman Birliği) Doğu Bengal’in yeni başkenti Dakka’da (Hintçe Dhaka) ilk toplantısını yapıyordu. Hindistan’daki Müslümanlar sömürgeci yönetime karşı ulusal taleplere sarılmada Hindu çoğunluğun gerisinde kalmakla birlikte, bir süreden beri bağımsız bir topluluk olarak çıkarlarını korumaya çalışmaktaydı. Eski kumpanya görevlisi Sir Seyyid Ahmed Han’ın 1875’te kurduğu İngiliz- IslamDpğu Yüksekokulu (bugün Aligarh Müslüman Üniversitesi), İngiliz eğitimi görmüş çok sayıda Müslüman aydm yetiştirmişti. Seyyid Ahmed Han ayrıca, Hint Ayaklanmasının sorumluluğunu daha çok Müslümanlara yükleyen resmî İngiliz görüşünü değiştirmek için büyük çaba göstermişti. Bu nedenle Müslüman çevrelerde İngiliz yönetimiyle işbirliği yapma eğilimi ağır basıyordu. III. Ağa Han’ın başkanlık ettiği Müslüman temsilciler 1906’da yeni genel vali Lord Minto’ ya (1906-10) başvurarak, Müslümanların ayrı bir topluluk olarak ele alınmasını istediler. Minto da yapılacak düzenlemelerde bu durumun göz önüne alınacağı konusunda güvence verdi. Bu görüşmenin ardından toplanan Müslüman Birliği, Hindistan’daki Müslümanların siyasal hak ve çıkarlarını koruyup geliştirmeyi temel hedef olarak belirledi. Ayrıca İngiliz yönetimine bağlılığını dile getirerek Bengal’in Bölünmesi’ni onayladığını ve boykot hareketine karşı olduğunu açıkladı.

1906’da İngiltere’de Liberal Parti’nin başa geçmesi, İngiliz Hindistanı açısından yeni bir reform dönemi açtı. Lord Minto’nun engelleyici çabalarına karşın, Hindistan’dan sorumlu devlet bakanı John Morley yönetim mekanizmasında bazı önemli değişiklikler gerçekleştirdi. Öncelikle Hindistan Konseyi’ne Müslüman ve Hindu iki üye seçildi. Bir süre sonra da S. P. Sinha ilk Hintli üye olarak Yürütme Konseyi’ne girdi. Bu uygulama bir teamül olarak sürekli bir nitelik kazandı. Minto ve Morley İkilisinin en önemli reform girişimi 1909’da çıkarılan Hint Meclisleri Yasası oldu. Yasayla, yerel yasama meclislerinde Hintli üyelerin seçimle belirlenmesi ilkesi getirildi. Öy verme hakkının mülkiyet ve eğitim düzeyine göre sınırlandırıldığı 1910 seçimleri sonunda Hindistan’ın çeşitli bölgelerindeki yasama meclislerine 135 Hintli temsilci girdi. Bu arada Müslümanlar için ayrı seçim bölgeleri oluşturuldu.

Hint Meclisleri Yasası’yla Yüksek Yasama Konseyi’ndeki danışman üyelerin sayısı da 16’dan 60’a çıkarıldı. Minto’nun kısıtlayıcı yönetmelikler hazırlayarak ve veto yetkisini kullanarak reformları sulandırma çabasına karşın, yeni düzenleme bir tür parlamenter yönetim sisteminin yolunu açtı. Seçimle gelen üyelere meclis görüşmelerine katılma ve yasa tasarıları sunma yetkisinin verilmesinden yararlanan Gokhale, 1910’da Yüksek Yasama Konseyi’ne parasız ve zorunlu ilköğretimle ilgili bir tasarı getirdi. Tasarının sürekli geri çevrilmesine karşın, bu girişim meclisleri ulusal talepler için bir platform olarak kullanma yolunda bir örnek oluşturdu. Yönetim sorumluluğunu paylaşarak “içeriden” etkili olma anlayışı, Kongre Partisi içinde daha yasanın çıkarılmasından önce Gokhale ve yandaşlarınca gündeme getirilmişti. Bu bakımdan liberal eğilimli İngilizlerle ılımlı Hint milliyetçileri arasındaki işbirliği, aynı zamanda Kongre Partisi içindeki bölünmenin bir sonucuydu.

Kongre Partisi’nin 1907’deki toplantıda iki kanada ayrılması başkanlık konusundaki anlaşmazlığın yanı sıra derin taktik ayrılıklardan kaynaklanmıştı. Tilak yanlısı devrimci kanat boykot hareketinin İngiliz yönetimini de içine alacak biçimde genişletilmesini savunurken, Gokhale yanlısı uzlaşmacı kanat bu çizgiyi “aşırılık”la suçluyordu. Devrimci kanat özellikle gençlerin desteğini kazandı ve İngiliz yönetiminin baskısı karşısında yeraltına geçerek şiddete dayalı mücadele çizgisini temel aldı. Özellikle Bengal’de etkili olan şiddet hareketleri 1908-10 arasında doruk noktasına ulaştı. Genel vali olarak Minto’nun yerini alan Lord Hardinge (1910- 16), Bengal’deki, olaylara yol açan düzenlemeye son verdi. Hindistan’ı ziyaret eden Kral V. George’un onuruna Delhi’de yapılan şenlikte (Aralık 1911) açıkladığı kararla Bengal yeniden birleştirildi ve Bihar ile Orissa ayn bir eyalete dönüştürüldü. Müslümanların tepkisini yumuşatmak amacıyla başkentin Kalküta’dan Delhi’ye taşınması, bu kez de Müslümanlar arasında militan bir hareketin gelişmesini önleyemedi.

I. Dünya Savaşı ve sonrası.


İngiltere’nin savaşa girmedi Hindistan’da köklü. değişikliklere yol açtı. Lord Hardinge’in, İngiltere’ nin yanında yer alması için yaptığı çağrı, yerel hükümdarlardan Tilak ve Gandhi gibi Kongre Partisi önderlerine kadar geniş bir kesimden destek gördü. Buna karşılık halife sıfatını taşıyan Osmanlı padişahına bağlılık duyan Müslümanlar kararsız bir tutum takındılar. Milliyetçi çevrelerin coşkulu desteği, aynı zamanda savaş sonrasında İngiltere’den siyasal ödünler alma hedefine de yönelikti.
Ağustos 1914’te Hindistan’dan çıkan birlikler doğrudan Fransa cephesindeki Belçika hattına gönderildi. Hint Kolordusu 1914- 15 kışındaki harekâtlarda ağır kayıplar verdi. Hintli askerler Doğu Afrika ve Mısır cephelerinde de çarpıştı. 1914 sonlarına gelindiğinde denizaşırı garnizonlara ve cephe hatlarına sevk edilen Hindistan’daki İngiliz ordusu askerlerinin sayısı 300 bine ulaşmıştı. 1915’te daha çok Hintli askerlerin kullanıldığı Mezopotamya seferinin kötü yönetilmesi yüzünden uğranan büyük kayıp, siyasal bir skandala yol açtı. Bunun üzerine Hindistan’dan sorumlu devlet bakanlığına getirilen Edwin Montagu ve yeni genel vali Lord Chelmsford (1916-21), Hindistan’ın imparatorlukla bağlarını güçlendirecek ve kademeli olarak sorumlu bir yönetime geçişi sağlayacak yeni bir düzenleme üzerinde çalışmaya başladı.

Savaşın hemen öncesinde İngiliz uyruğu olarak Kanada’ya yerleşmek isteyen bir Sih topluluğunun büyük sıkıntılar yaşadıktan sonra geri çevrilmesiyle Pencap’ta ortaya çıkan hoşnutsuzluklar, savaşla birlikte şiddet eylemlerine dönüştü. Bu arada Müslümanlar arasında yaygınlaşan savaş karşıtı kampanya, Bengal’de İngiliz hedeflerine yönelik saldırılan daha da artırdı. Bu arada Afganistan’a yönelik yoğun bir göç hareketi başladı.

Aralık 1916’da Lucknow’daki toplantıda iki kanadı arasında birliği sağlayan Kongre Partisi, aynı zamanda asgari ulusal talepler temelinde Tüm Hindistan İslam Birliği’yle de ittifak kurmayı başardı. Lucknow Paktı olarak bilinen bu uzlaşma, Kongre
Partisi’nin Müslümanlara daha önce verilmiş olan ayrı seçim bölgesi ayrıcalığını tanımasıyla sağlandı. Bu arada paktın gerçekleşmesinde önemli rol oynayan Muhammed Ali Cinnah da Müslümanlar arasında güçlü bir konum kazandı. Ama yönetsel özerklik programı konusunda ortaya çıkan anlaşmazlıklar, savaşın Osmanlılar aleyhine gelişmesinin Müslümanlar arasında yarattığı kaygılar ve Montagu’nun Hindistan’daki gezisi sırasında iki tarafı ayrı ayrı pazarlığa oturmaya yöneltmesi, iki parti arasındaki yakınlaşma havasının 1917’de dağılmasına neden oldu. Montagu İngiltere’ye dönüşünde bir rapor sunarak dış ilişkiler, maliye ve güvenlik konularının Ingiliz hükümetinin elinde kalmasına, öteki işlerin temsili organlara bırakılmasına dayanan ikili bir yönetim önerdi (1918).

Aynı yıl sona eren savaş Hindistan’a oldukça pahalıya mal olmuştu. Savaş boyunca cepheye sürülen bir milyon askerin 100 binden fazlası öldü ya da sakat olarak döndü. Savaş sırasında yüklü askeri harcamalar yapıldı, ayrıca büyük miktarlarda tarım ürünü ve hammadde İngiltere’ye aktı. Hindistan’ın sanayi potansiyelini geliştirmek için özellikle savaş sanayisi ve demir- çelik alanında yoğun yatırımlar yapıldı. Savaş dönemindeki enflasyonu izleyen çöküntünün ardından patlak veren öldürücü grip salgını, savaşın getirdiği yıkımdan daha büyük can ve mal kaybına yol açtı.

Savaş sonrasındaki siyasal gelişmeler de Hindistan halkının büyük beklentilerine ağır bir darbe vurdu. Savaş sırasında boşalan kamu görevlerini dolduran Hintliler çok geçmeden yerlerinden oldular. Savaş boyunca eşit muamele gören Hintli askerler, cepheden döner dönmez kendilerini eski “yerli” konumunda büldular. Bu ortamda savaş dönemindeki olağanüstü önlemleri sürdürmeyi amaçlayan Rowlatt Yasaları’nın (1919) çıkarılması, Hintlileri ayağa kaldırdı. Ülke siyasetinde büyük bir ağırlık kazanan Gandhi, halkı bu yasalara uymayarak pasif direnişe geçmeye çağırdı. Ülke çapında yankı uyandıran bu çağrı, özellikle Pencap’ ta kararlı bir kitle hareketini başlattı. Nisan 1919’da Pencap’ın Amritsar kentinde bir protesto gösterisi için toplanan halka ateş açılması sonucunda 379 kişi öldü, 1.200 kişi de yaralandı. Amritsar Katliamı olarak bilinen bu olay, geniş kitleleri harekete geçirmenin yanı sıra ılımlı milliyetçileri de Ingiliz yönetiminden uzaklaştırdı.

İngiliz Parlamentosu yükselen milliyetçi dalgayı kırmak için hemen Hindistan Yönetimi Yasası’m (Aralık 1919) çıkardı. Yasayla Yürütme Konseyi’ndeki Hintli üyelerin sayısı üçe çıkarılırken, Yüksek Yasama Konseyi, iki meclisli bir organa dönüştürüldü. Buna göre 140 üyeli Yasama Meclisi’nin 100 üyesi seçimle belirlenecek, kalan 40 üyenin de ancak 25’i resmî görevli olacaktı. İkinci meclis olan Devlet Konseyi’nin 60 üyesinden 40’ı daha dar bir seçmen kitlesince seçilecekti. Oy vermede mülkiyet ve eğitim düzeyi sınırlaması bütünüyle kaldırıl- mamakla birlikte, seçmen tabanı geçmişe göre daha da genişletiliyordu. Yerel yürütme meclislerinde eğitim, sağlık, bayındırlık işleri ve tarım gibi konular seçimle gelecek temsilcilere bırakılırken, arazi vergisi, adliye, kolluk kuvvetleri ve sulama gibi konularla ilgili dairelerin başında genel valinin atayacağı görevlilerin kalması öngörülüyordu. Üye sayısı artırılan yerel yasama meclislerinin en az yüzde 70’i seçilmiş temsilcilerden oluşacaktı.

Kongre Partisi 1920 başlarında bu yasa çerçevesinde İngiliz yönetimiyle işbirliği yapmayı reddetti. Aynı yılın ağustos ayında Gandhi ülke çapında satyagraha (şiddete başvurmaksızın direnme) hareketini başlattı. Bu hareket İngiliz mallarının, okullarının, mahkemelerinin, unvan ve makamlarının, seçimlerin ve gerekirse vergilerin boykot edilmesini kapsıyordu. Hindistan halkının desteğini çekmesiyle İngiliz yönetim mekanizmasının duracağını ve svarac hedefinin gerçekleşeceğini savunan Gandhi, Müslümanları da harekete katmak için büyük çaba gösterdi. Ama birlik sağlanamadı ve Muhammed Ali Cinnah Kongre Partisi’yle bağlaunı kopardı.

kaynak: Ana Britannica
Son düzenleyen Safi; 12 Ağustos 2016 21:25
Mavi Peri
23 Haziran 2012 13:53   |   Mesaj #7   |   
Avatarı yok
Ziyaretçi

BAĞIMSIZLIĞA GEÇİŞ.


Sömürgeci yönetimin çöküş sürecine girdiği 1920 sonrasında, İngiltere’de uzun süreli ve hemen hemen kesintisiz bir Muhafazakâr egemenliğinin başlamasıyla, savaş öncesindeki reformcu eğilim yerini İngiliz çıkarlarını korumaya yönelik temkinli bir politikaya bıraktı. Sömürgeciliği tasfiye yolundaki adımlar ancak İşçi Partisi’nin iktidara geldiği 1945’te hız kazandı. Bütün bu dönem boyunca İngiliz- leri yönetimi devretmeye zorlamak için geniş kitleleri seferber etmeyi temel alan Kongre Partisi’nin çabaları, ulusal hareketi değişik yönlere çekmeye çalışan farklı kesimlerin yarattığı engellerle karşılaştı. İngiliz yönetimine karşı mücadelenin bir ölçüde bastırdığı bölünmeler, bağımsızlıkla birlikte yeniden baş gösterdi.

İkili yönetime karşı tutum.


Gokhale ve Tilak gibi önderlerin ölümüyle ortaya çıkan boşluğu dolduran Gandhi, 1919’daki düzenlemeyle öngörülen ikili yönetime karşı çıkarak Kongre Partisi’ni 1921’deki seçimleri boykot etmeye çağırdı. Ama partinin ılımlı kanadını temsil eden eski ve yeni bazı önderler, bu sistemi özyönetime geçiş için bir basamak olarak kullanmayı savunarak Hindistan Liberal Federasyonu adı altında seçimlere katıldılar. Bengal, Bombay ve Birleşik Eyaletler’de (bugün Üttar Pradesh) Liberallerin başında yer aldığı yerel yönetimler oluşturuldu. Ülkenin öteki kesimlerinde ise yerel siyasal güçler öne çıktı. Pencap’ta Kongre Partisi’nin kentlerdeki ağırlığına karşın, yerel yönetime Müslüman ve Sih toprak sahiplerinin kırsal kesimdeki gücüne dayanan Birlikçi Parti egemen oldu. Ayrıca Akalilerin giriştiği eylemlerle militan bir Sih hareketi doğdu. Kongre Partisi’nin öteden beri pek örgütlü olmadığı Madras’ta seçkin Brahman azınlığa karşı mücadelenin ürünü olarak ortaya çıkan Adalet Partisi, 1921’deki seçimleri kazanarak bu eyalette ikili yönetim sisteminin güçlü bir dayanağını oluşturdu.

Gandhi bu ortamda Müslümanlar arasında güçlenen Hilafet Komitesi gibi dinci örgütlerle ittifaka yöneldi. İngilizlerin Osmanlı Devleti’ni parçalama politikasına tepki göstererek daha radikal bir tutuma giren bu örgütler de Kongre Partisi’ne yakınlaşmaya başladı. Hintli Müslümanların İngiliz yönetimini yıkmayı hedef alan propaganda kampanyasıyla birlikte yürütülen Pasif Direniş Eylemi’nde svarac kavramı bağımsızlığı kapsayacak biçimde daha geniş bir anlam kazandı. Ama bu mücadele sırasında ortaya çıkan birlik havası çok geçmeden dağıldı. Güney Hindistan’daki Müslüman Moplahlar yer yer Hindulara yönelik saldırılara girişti. Birleşik Eyaletler’deki Hindu gösterileri şiddet eylemlerine dönüştü. Mücadelenin amacından saptığını görerek pasif direniş hareketini durduran Gandhi, Mart 1922’de tutuklanarak altı yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ama geçirdiği ciddi bir ameliyatın ardından Şubat 1924’te serbest bırakıldı.

Bu dönemde Kongre Partisi içinde orta kuşak yöneticilerin ağırlığı artmaya başlamıştı. Gandhi’nin çevresinde yer alan Motilal Nehru ile Bengal’deki harekete önderlik eden Ç. R. Das arasındaki yakınlaşma sonunda Eylül 1923’te yapılan özel bir toplantıda, Kongre Partisi’nin eyalet meclislerini boykot taktiğinden vazgeçtiği açıklandı. Hemen ardından yapılan seçimlerde birçok yerde Liberallere üstünlük sağlayan Kongre Partisi, gene de yerel yönetimlerde yer almaktan kaçındı. Pencap ve Madras’ta yerel partiler ayakta kalmayı başardı.

Hindistan’daki tepkileri göz önüne alan İngiliz hükümeti, yönetim yapısını gözden geçirmeyi iki yıl öne alarak 1927’de Simon Komisyonu’nu oluşturdu. Yalnızca İngiliz- lerin yer aldığı komisyon, Hindistan’daki çalışmaları sırasında Kongre Partisi’nin başını çektiği yaygın bir boykot kampanyasıyla karşılaştı. Motilal Nehru başkanlığında kurulan bir komite, dominyon statüsünü ve iki meclisli parlamenter bir merkezî yönetimi öngören bir taslak hazırladı. Bu taslaktan hoşnut kalmayan Müslümanlar, Ağa Han başkanlığında bir konferans düzenlediler. Cinnah konferansın ardından 14 madde altında topladığı önerilerini ortaya koydu. Cinnah’ın planı eyaletlere özerklik verilmesine dayalı gevşek bir federasyonu, Kuzeybatı Sınır Eyaleti, Sind ve Belucistan’ın öteki eyaletlere eşit bir statüye çıkarılmasını ve Müslümanların merkezî yasama meclisinde üçte bir oranında temsil edilmesini öngörüyordu.

Yuvarlak masa konferansları.


Çalışmalarını tamamlayan Simon Komisyonu hükümete sunduğu raporda parlamenterdir merkezî yönetim görüşüne karşı çıkarak yalnızca eyaletler düzeyinde temsili yönetime geçilmesini önerdi. Oysa bu sırada İngiltere’de, İşçi Partisi’nin iktidara gelmesiyle (1929) siyasal ortam değişmiş ve Muhafazakâr Parti’nin sağ kanadı dışında bütün partilerde dominyon statüsünü görüşme eğilimi güçlenmişti. Bunun sonucu olarak Londra’da düzenlenecek bir yuvarlak maşa konferansında Hintli toplulukların ve İpgiliz siyasi partilerinin temsilcilerini bir araya getirme kararına varıldı.

Bu dönemde Kongre Partisi’nde İngiliz taktiklerine karşı kuşkucu bir hava egemendi. Motilal Nehru’nun oğlu Cavaharlal Nehru ile Das’ın yardımcısı Subhas Çandra Bose gibi genç önderlerin etkisiyle partide yeniden radikal bir çizgi ağır basmaya başlamıştı. Bu yeni eğilimin bir sonucu olarak, Ocak 1930’da Lahor’da toplanan Kongre Partisi bağımsızlığı hedef alan bir karar tasarısını benimsedi.

Kongre Partisi’nin katılmadığı I. Yuvarlak Masa Konferansında (Kasım 1930-Ocak 1931) Hindistan’ı temsil eden delegeler tanınmış liberal siyaset adamlarından, Ağa Han ve Cinnah gibi Müslüman önderlerden ve yan özerk yapılarını hâlâ koruyan devlet ve devletçiklerin temsilcilerinden oluşuyordu. Başta Haydarâbad ve Keşmir olmak üzere genellikle otokratik yapılarını sürdüren bu geleneksel siyasal birimlerin dominyon statüsü içindeki yeri önemli bir sorun oluşturuyordu. Ama Ingiliz yönetiminin yakın bir işbirliğine girdiği bu devletler, federal bir yönetim biçimine katılmayı kabul ettiler. Böylece konferansın sonunda tarafların federasyona dayalı bir dominyon statüsü üzerinde ilke olarak anlaşmaya vardığı açıklandı.

Yeni bir pasif direniş hareketi başlatmış olan Kongre Partisi’nin de bu uzlaşmaya katılmasını sağlama yolundaki çabalar, Mart 1931’de olumlu sonuç verdi. Bütün siyasal tutuklularm serbest bırakılması karşılığında pasif direniş hareketini durdurmayı kabul eden Gandhi, sonbaharda Londra’ya giderek II. Yuvarlak Masa Konferansı’na katıldı. Bu sırada 1929 Büyük Bunalımı’n dan yeni çıkmış olan İngiltere’de Muhafazakâr Parti iktidara gelmişti. Gandhi’nin dominyon statüsünün özü olarak eksiksiz özyönetimde diretmesi karşısında, İngilizler öteki toplulukların taleplerini öne sürerek özyönetime bazı sınırlamalar ve koşullar getirmeye çalıştılar. Konferansın sonuçsuz kalması üzerine Hindistan’a dönerek pasif direnişi yeniden başlatan Gandhi, çok geçmeden öteki Kongre önderleriyle birlikte tutuklandı. Bu sırada ekonomik durumun düzelmesi ve siyasal baskıların yumuşamasıyla kitle hareketi bir düşüş içine girdi. Bazı Kongre Partisi yöneticileri liberallerin safına katılarak İngiliz yönetimiyle uzlaşmaya yöneldi. 1934’te Cavaharlal Nehru’nun çevresindeki genç aydınlar Kongre Partisi’ni sola çekmeyi amaçlayan Sosyalist Parti’yi oluşturdu.

Gandhi’nin İngiltere’den ayrılmasından sonra İngilizlerin ön ayak olduğu III. Yuvarlak Masa Konferansı, Hintli liberallerin dışında pek destek görmemişti. Bunun üzerine İngiliz hükümeti Ağustos 1932’de yayımladığı Genel Karar’la ikili yönetim sisteminin değiştirilmesi sırasında azınlıklar için ayrı seçim bölgeleri ilkesinin sürdürüleceğini açıkladı. Hindistan’daki bütün etnik, dinsel ve toplumsal gruplara uygulanacak ölçüde geniş tutulan bu ilke, “böl ve yönet” taktiğinin kaba bir örneği olarak yaygın bir tepkiyle karşılandı. Gandhi dokunulmazların^) önderi B. R. Ambedkar’la anlaşmaya vararak bu girişimi boşa çıkarmayı önemli ölçüde başardı.

1935 Hindistan Yönetimi Yasası.


Hindistan’ın yönetim yapısını belirlemek üzere Genel Karar doğrultusunda hazırlanan ayrıntılı ve uzun yasa tasarısı, Muhafazakâr Parti’nin sağ kanadının engellemeleri yüzünden İngiliz Parlamentosu’ndan ancak 1935’te geçebildi. Yasa uyarınca eyaletlerin yönetimi, daha geniş bir seçmen kitlesince belirlenecek temsil organlarına karşı sorumlu olacak hükümetlere bırakıldı. Ayrıca yan özerk devletlerin en az yarısının katılmasıyla yürürlüğe girecek bir federasyon oluşturuldu. Ortaya çıkabilecek anlaşmazlıkları çözmek üzere Hindistan Yüksek Mahkemesi gibi federal düzeyde görev yapacak bir dizi yeni kurum oluşturuldu. Tam özyönetime geçiş için bir basamak olarak öngörülen bu yasa, Nehru gibi radikal önderlerce bir “Kölelik Belgesi” olarak nitelendirildi.

Yeni yasa çerçevesindeki ilk seçimler 1936 sonunda yapıldı. Boykot ve seçime katılma taktikleri arasında kısa süreli bir duraksamanın ardından örgütsel bütünlük içinde, basit ve etkili bir programla seçime giren Kongre Partisi Birleşik Eyaletler, Merkez Eyaletler, Bihâr, Orissa ve Madras’ta mutlak bir çoğunluk elde etti. Bombay’da ise az farkla çoğunluğu kaçırdı. Örgütsel bakımdan hazırlıksız olduğu için Müslümanlara ayrılmış seçim bölgelerinin ancak üçte birinde seçime katılabilen Müslüman Birliği, bu seçim bölgelerindeki başarısına karşın, hiçbir eyalette çoğunluğu kazanamadı. Kongre Partisi, sayılan altı eyaletin yanı sıra bazı desteklerle Assam ve Kuzeybatı Sınır Eyaleti’nde de yerel hükümetler oluşturdu. Kongre Partisi’nin egemenlik alanı dışında yalnızca üç eyalet kaldı: Birlikçi Parti’nin ağırlığını koruduğu Pencap, yerel toprak aristokrasisinin yönetimindeki Sind ve kararsız bir koalisyonun başta bulunduğu Bengal.

II. Dünya Savaşı.


Kongre Partisi’nin ülke yönetimine katılmasının önemli bir sonucu, orta kademe yöneticilerin konumlarını güçlendirmesi oldu. Bu süreç II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle kesintiye uğradı. Genel valinin ulusal önderlerin desteğini almaya gerek görmeden Nazi Almanyası’na savaş açmasına tepki gösteren Kongre Partisi Yürütme Komitesi, partiye bağlı bütün eyalet hükümetlerini istifaya çağırdı. Yerel yöneticilerin isteksizliğine karşın, bu karar birkaç ay içinde uygulandı. Cinnah’ın önderlik ettiği Müslümanlar kararı büyük bir hoşnutlukla karşıladı. Mart 1940’ta Lahor’ da toplanan Müslüman Birliği, ayrı bir Müslüman devletinin kurulmasını gündeme getirdi. Böylece daha önce bir düş olarak nitelendirilen Pakistan (Pak İnsanların Ülkesi) tasarısı somut bir talebe dönüştü.

Savaşın başlarında Avrupa ve Kuzey Afrika’daki sorunlarla uğraşan İngiliz hükümeti, Hindistan’daki yönetsel tıkanmayı bir yana bıraktı. Ama 1942 başlarında Japonya’nın Güneydoğu Asya’daki hızlı ilerleyişinin giderek Hindistan’ı da tehdit etmeye başlaması, İngiliz hükümetini harekete geçirdi. Savaş Kabinesi’nin stratejik bölgelerden sorumlu komiteler oluşturma politikası çerçevesinde kurulan ve işçi Partisi lideri C. R. Attlee’nin başkanlık ettiği Hindistan Komitesi, savaşın bitiminde bağımsızlık koşullarını belirlemek üzere bir kurucu meclisin toplanmasını öngören bir plan hazırladı. Plana, yeni yönetim yapısı içinde yer almayı kabul etmeyecek eyaletlerin yürürlükteki düzenlemeyi sürdürebileceği hükmü de kondu. Bu plan çerçevesinde Hindistan’daki siyasal güçlerin desteğini kazanmak üzere Hindistan’a gönderilen S. Cripps, özellikle Kongre Partisi’yle yoğun görüşmelere girişti. Cripps’in yürüttüğü pazarlıklar, Kongre Partisi’nin öncelikle ulusal bir hükümet oluşturulması yolundaki koşulu nedeniyle çıkmaza girdi. Japonların Assam sınırına ulaştığı Mayıs 1942’de Gandhi, saldırıya barışçıl yöntemlerle karşı koymak amacıyla İngilizlerin Hindistan’dan çekilmesini istedi. Kongre Partisi “Hindistan’dan Elinizi Çekin” sloganı altında yaygınlaşan bu talebin karşılanmaması durumunda kitle hareketine başvuracağını açıkladı. İngiliz yönetimi buna Gandhi ve Yürütme Komitesi üyelerini tutuklayarak yanıt verdi. Parti önderliğini üstlenen genç kadroların bazı bölgelerde başlattığı silahlı ayaklanma altı hafta içinde bastırıldı. İngilizlerin Japon kuvvetlerini Assam sınırındaki ormanlık tepelerde tutmayı başardığı sonraki iki yıl içinde, İngiliz yönetimine karşı ciddi bir muhalefet gelişmedi.

Yönetimin devri.


Son iki yılda Kongre Partisi’ne yönelik baskılar, yerel hükümetlerde yer alan Müslüman Birliği’niıı gücünü artırmasını sağlamıştı. 1944’ten sonra kademeli olarak serbest bırakılan Kongre Partisi önderleri, Müslümanların ayrı bir devlet isteyip istemediğinin halkoylamasıyla saptanması formülünü ortaya attılar. Bir süre sonra Gandhi ve Cinnah’ın benzer bir formül için yaptıkları görüşme hiçbir sonuç vermedi. Haziran 1945’te önde gelen partilerin yer alacağı bir hükümet oluşturma konusunu görüşmek üzere Simla’da toplanan konferans da bir anlaşmaya varamadan dağıldı.

Bu sırada İngiltere’deki seçimler sonunda başa geçen İşçi Partisi hükümeti, Hindistan’a bağımsızlık sözü vererek öncelikle merkezî bir yasama organı ve eyalet meclisleri için seçime gidilmesini kararlaştırdı. 1946’da yapılan seçimlerden Kongre Partisi ve Müslüman Birliği ülkenin temel iki siyasal gücü olarak çıktı. Merkezî yasama organında Müslümanlara ayrılan sandalyelerin hepsini Müslüman Birliği kazandı; geri kalan sandalyeleri ise beş eksikle Kongre Partisi adayları elde etti. Eyalet seçimlerinde Kongre Partisi bütün öteki partileri saf dışı bırakarak sekiz eyalette yerel yönetimi ele geçirdi. Müslüman Birliği yüksek bir oy
oranına ulaşmakla birlikte yalnızca Sind ve Bengal’de yerel yönetimi oluşturabildi. Pencap’ta Birlikçi Parti az farkla başta kaldı.
Seçim sonuçlarının iki parti arasındaki uzlaşmazlığı artırmasına karşın, İngiliz hükümeti yeni anayasanın çerçevesini belirlemek üzere Delhi’ye bir heyet gönderdi. Taraflarla yürüttüğü görüşmelerde ortak bir çözüme varamayan heyet, eyaletlerin Hindu ve Müslüman çoğunluğa göre düzenlenmesini ve yönetimin her kademede paylaşılmasını öngören bir taslak hazırladı, iki taraf da taslağı kabul etmeye yanaşmadı. Müslüman Birliği’nin kararlılığını göstermek için 16 Ağustos 1946’da düzenlediği kitle gösterilerini büyük boyutlara varan çatışmalar izledi. Kalküta’da üç gün süren karışıklıklar sırasında 4 bin kişi öldürüldü. Bu kıyımın hemen ardından Hindistan genel valisi Wavell Hintli politikacılardan oluşan bir geçici hükümet kurdu. Sekiz Kongre Partisi üyesi ve dört bağımsızın yer aldığı hükümete sonradan Kongre Partisi’nden beş kişinin çekilmesiyle Müslüman Birliği üyeleri de alındı. Ama bu adım ilişkilerin düzelmesini sağlayamadı. Doğu Bengal’deki kitle kıyımlarının önü alınamadı. Nehru ve Gandhi’nin birliği koruma yönündeki çabalarına karşın, Kongre Partisi’nde ülkenin iç savaşa sürüklenmemesi için bu konuda ödün verme eğilimi güçlendi. Öte yandan İngiliz hükümeti de en geç Haziran 1948’de yönetimi devretmeye kararlı olduğunu açıklayarak Lord Mountbatten’ı genel valiliğe atadı (Şubat 1947).

Bölünme.


Mountbatten’ın Hindistan’a vardığı sırada, Birlikçi yerel hükümetin görevden çekildiği Pencap’ta da Müslüman, Sih ve Hindu toplulukları içine alan çatışmalar baş göstermiş bulunuyordu. Olayların büyümesini önlemek için hemen bir çözüme varmak gerektiğini anlayan Mountbatten, taraflara Hindu ve Müslüman toplulukların tercihine dayalı bir bölünme planını kabul ettirmeyi başardı. Plan uyarınca Kongre Partisi’nin yönetimde olduğu eyaletlerin birleşik Hindistan’ın içinde yer alması; Sind, Belucistan ve Kuzeybatı Sınır Eyaleti’nde Hindistan’a ya da yeni bir Müslüman devlete katılma konusunda halkoylamasına gidilmesi; daha karmaşık bir yapı gösteren Pen- cap ve Bengal’de de aşamalı bir oylama yapılması kararlaştırıldı.

Müslümanların büyük çoğunluğu oluşturduğu Sind, Belucistan ve Kuzeybatı Sınır Eyaleti beklendiği gibi Hindistan’dan ayrılma yönünde oy kullandı. Bengal ve Pencap eyalet meclislerinin aynı doğrultuda karar alması üzerine, Müslüman olmayanların çoğunlukta olduğu iller bu eyaletlerin bölünmesi yönünde bir tutum takındı. Böylece 15 Ağustos 1947’de Hindistan ve Pakistan iki ayrı devlet olarak ortaya çıktı.

Ana hatları saptanan bölünme planının uygulanması için maddi varlıkların paylaşılması, kamu hizmetlerinin ayrılması, özellikle Pencap ve Bengal’de sınırların çizilmesi ve sayıları 600’e varan yarı özerk devletlerin konumunun belirlenmesi gibi sorunların da aşılması gerekiyordu.

Maddi varlıkların paylaşılması işi bir bölünme komitesine bırakıldı. Bu paylaşımdan doğal kaynakların ve yatırımların büyük bölümünün yer aldığı Hindistan kazançlı çıktı. Dondurulan mali varlıklar konusunda ancak bağımsızlık sonrasında Gandhi’nin giriştiği açlık greviyle bir uzlaşmaya varılabildi. Kamu hizmetlerinin ayrılmasında bireysel tercih temel alındı. Hinduların, Müslümanların ve Sihlerin genellikle iç içe olduğu ordu birliklerinin ve polis kuvvetlerinin kaydırılması sırasında, süregiden düşmanlıklar nedeniyle sık sık çatışmalar yaşandı. Yeni sınırların çizilmesinde daha büyük güçlüklerle karşılaşıldı. Bağımsızlık sonrasında yürürlüğe konan sınır, her iki ülkeyi de, ama özellikle Pakistan’ı hoşnut etmedi.

Yerel hükümdarlıkların yeni devletlere bağlanmasında yer yer zora başvuruldu. Pakistan sınırına bitişik Bavahalpur ve Ka- lat gibi Müslüman hükümdarlıklar Pakistan’a katılırken, Mountbatten’ın ustalıklı diplomasisi çoğu Hindu hükümdarlığın da barışçıl yoldan Hindistan’a bağlanmasını sağladı. Güney Hindistan’ın orta kesiminde yer alan ve halkının çoğunluğu Hindu olan Hay- darâbad’ın başındaki Müslüman hanedanın bağımsız bir konum kazanma girişimi, Eylül 1948’deki askeri müdahaleyle boşa çıkarıldı. Hindu bir hükümdarın yönetiminde olmakla birlikte Müslümanların çoğunluğu oluşturduğu Keşmir, çok geçmeden Pakistan ve Hindistan arasında çekişmeye sahne oldu. Ocak 1949’da Birleşmiş Milletler’in araya girmesiyle belirlenen ateşkes hattı fiili bir sınıra dönüştüyse de iki tarafça da tanınmadı.

İki devletin, bölünmeyle birlikte karşılaştığı önemli bir bunalım da yoğun mülteci akınıyla ortaya çıktı. Her iki taraftan da sayıca 7-8 milyon kişiyi kapsayan bu toplu kaçış sırasında yaklaşık 200 bin kişi çıkan çatışmalarda öldü.

HİNDİSTAN CUMHURİYETİ.

Ad:  hindistan.jpg
Gösterim: 47
Boyut:  65.9 KB

Nehru dönemi.


Bağımsızlıkla birlikte başbakanlığı üstlenen Nehru, 1964’e değin süren bû görevi sırasında ülke yaşamına damgasını vurdu. Öldüğünde geride parlamenter ve demokratik bir yönetim sistemi, merkezî planlamaya dayalı bir ekonomi, laikliğe ve sosyal adalete dönük bir toplum bırakmıştı.

Hindistan’ın güçlü bir merkezî yönetime dayanan federal anayasası 1950’de yürürlüğe girdi. Yeni anayasanın öngördüğü eşit ve genel oya dayalı genel seçimlerin ilki 1952’de yapıldı. Seçimlere bağımsızlık hareketinin öncüsü olarak giren Kongre Partisi’ nin arkasında geniş kırsal kitlelerin yanı sıra sağladığı maddi destekle örgütü ayakta tutan işadamları ve toprak sahipleri de vardı. Aynca azınlıklar da Kongre Partisi’ni güvenceleri olarak görüyordu. Gandhi’nin bir Hindu fanatik tarafından öldürülmesinden sonra dinci örgütlerin etkisi büyük ölçüde kırılmıştı. Kongre Partisi’nin karşısındaki başlıca siyasal güçler 1948’de ayrı bir programla ortaya çıkan Sosyalist Parti ile II. Dünya Savaşı’nda belirli bölgelerde güçlü örgütlenmeler kuran Hindistan Komünist Partisi’ydi. Bu ortamda yapılan 1952 seçimlerinde Kongre Partisi oyların yüzde 45’ini elde ederek Lok Sabha’dakı (Halk Meclisi) 489 sandalyenin 364’ünü kazandı. Komünistler 16 sandalyeyle ikinci, Sosyalistler de 12 sandalyeyle üçüncü parti oldu.

İlk seçimlerin ardından I. Beş Yıllık Plan’ da (1950-55) öngörülen kalkınma hedefleri gerçekleştirilerek ekonomide büyük bir atılım sağlandı ve daha büyük bir gelişmeyi amaçlayan II. Beş Yıllık Plan (1956-61) hazırlandı. 1957’deki ikinci genel seçimler halkın Nehru’nun önderliğini onaylamasıyla sonuçlandı. Kongre Partisi 494 üyeli Halk Meclisi’nde sandalye sayısını 371’e çıkarırken, Komünistler de belirli bir ilerleme sağlayarak 27 sandalyeye ulaştı. Sağcı Hindu Bharatiya Can Sangh Partisi meclise yalnızca dört üye sokabildi.

Nehru 1962’deki seçimlere hoşnutsuzlukların arttığı bir ortamda girdi. Çin’le sınır çatışmaları ve Portekiz yönetimindeki Goa’nın işgal edilmesi (Aralık 1961), dış politikada barışçı çizginin sonu anlamına geliyordu. Ekonomik alandaki ilerleme sürmekle birlikte, kalkınma hızı düşmeye başlamıştı. Dar bir danışman çevresine dayanmaya yönelen Nehru’nun önderliğinde kaçınılmaz aksamalar ortaya çıkmıştı. Kongre Partisi bu olumsuzluklara karşın yüzde 48 oy oranıyla konumunu korurken, muhalefet sağ ve sol kanatlara bölündü. Ana muhalefet konumunu sürdüren Komünistler 29 sandalye elde etti. Bharatiya Can Sangh Partisi 14, Svatantra Partisi 18 sandalyeyle gücünü artırdı.

Eyaletlerin yeniden düzenlenmesi.


Kongre Partisi’nin merkezî yönetim düzeyindeki kesin üstünlüğüne karşın, çok geçmeden eyaletlerin siyasal yaşamına yerel sorunlar egemen olmaya başladı. Özellikle Güney Hindistan’da Tamil dili ile Telugu, Kannada ve Malayalam dili konuşan topluluklar arasında sömürge yönetiminden kalma yönetsel sınırların değişmesi yönünde güçlü bir akım doğdu. Madras ve Haydarâbad eyaletlerine dağılmış olan Telugular için Andhra Pradesh eyaletinin oluşturulmasının (1953) ardından yeni bir yönetsel düzenlemeye gidildi (1956). Hindistan’ın haritasını bütünüyle değiştiren bu düzenleme sonunda dil bölgelerini temel alan 14 eyalet ve altı birlik toprağına dayalı yeni bir eyalet düzeni kuruldu. Sonraki yıllarda Marathalann protesto gösterilerine sahne olan Bombay, 1960’ta Maharashtra ve Gucerat eyaletlerine ayrıldı. Sihlerin Pencap’taki kitle gösterileri üzerine, bu eyalet de 1966’da Pencap ve Haryana eyaletleriyle Çhandigarh birlik toprağı biçiminde üç ayrı siyasal birime dönüştürüldü. (Pencap’ın sınırları 1985’te Sihlerin kesin bir çoğunluk oluşturmasını sağlayacak biçimde yeniden düzenlendi.)

Yeni eyalet sistemi yerel yönetimde bölgesel partilerin güç kazanması sonucunu doğurdu. Madras’ta (Tamil Nadu) Dravid ilerici Federasyonu (DMK) Kongre Partisi’nin egemenliğini sarsarken, Kerala eyalet yönetimi 1957 seçimleriyle Komünistlerin eline geçti.

Dış sorunlar.


Nehru Hindistan’ın dış politikasını bağlantısızlık ilkesine dayandırarak Hindistan’a Üçüncü Dünya’da saygın bir yer kazandırdı. Bununla birlikte Cemmu ve Keşmir ile Pencap sınırlan konusunda Pakistan’la süregiden sınır çatışmalan ve Çin’ le baş gösteren sınır uyuşmazlıkları, Hindistan’ın bu konumunu önemli ölçüde sarstı.

Ladakh ve Assam’daki Tibet sınırlarının belirsizliği öteden beri Çin’le bir uyuşmazlık konusu oluşturmasına karşın, 1954’te imzalanan antlaşmayla iki ülke arasında barışçı ilişkiler kurulmuştu. Tibet’in dinsel önderi Dalay Lama’nın 1959’da bazı yandaşlarıyla birlikte Hindistan’a kaçmasından sonra, Çin diplomatik yollardan yeni koşullara uygun bir sınırın çizilmesini gündeme getirdi. Bu girişimleri geri çeviren Hindistan, Çin’in Pakistan’la Keşmir sınırı konusunda anlaşmaya varmasından tedirgin oldu ve 1962 sonbaharında Çin sınırındaki tartışmalı bölgeye girerek kuvvet yığmaya başladı. Beklenmedik bir saldırıyla misillemeye geçen Çin, stratejik noktalan ele geçirerek Hindistan topraklarına kadar girdi. Nehru’nun ABD ve İngiltere’den askeri yardım istemesiyle büyüyen bunalım, Çin’in fiilen denetlediği sınıra çekilmesiyle sona erdi.

Hindistan’da büyük bir moral çöküntüye yol açan bu savaşın ardından ekonomik kalkınma atılımı da bir duraklama içine girdi. Nehru’nun ölümünden (Mayıs 1964) sonra başbakanlığa pek ağırlığı olmayan L. B. Shastri getirildi. Bu sırada içeride belirli bir istikrar sağlamış olan Pakistan yönetimi, durumu elverişli görerek 1965’te Keşmir sorununu yeniden gündeme getirdi. Pakistan’ın gerilla kuvvetleriyle Keşmir’e sızma girişiminin başarısızlığa uğramasının ardından, Hindistan ateşkes hattını geçerek bir askeri harekâta başladı. Çok geçmeden çarpışmalar Pencap sınırına kadar genişledi. Askeri bakımdan üstünlüğü ele geçiren Hindistan, Çin’in Sıkkım sınırına kuvvet yığmasından çekinerek büyük devletlerin ateşkes sağlamaya yönelik girişimlerini kabul etti.

Birleşmiş Milletler’de bu sorunla ilgili olarak yapılan görüşmelerde birçok Müslüman ülkeyi karşısında bulan Hindistan, SSCB’nin arabuluculuğuyla Taşkent’te Pakistan’la görüşmeye oturdu. Görüşmeler sonunda eski statükoya dönülmesini ve anlaşmazlıkların görüşme yoluyla çözülmesini öngören bir barış anlaşması imzalandı.

Taşkent’te bulunan Shastri’nin beklenmedik biçimde ölmesi, Kongre Partisi’ni yeni bir lider seçme sorunuyla karşı karşıya bıraktı. Gandhi’nin eski mücadele arkadaşlarından Morarci Desai’nin adaylığına karşın, partinin meclis grubu dörtte üçe yakın bir çoğunlukla Nehru’nun kızı İndira Gandhi’yi başbakanlığa getirdi.

Gandhi dönemi.


Ekonominin büyük ölçüde bozulduğu bir dönemde Gandhi’nin önderliğinde 1967 seçimlerine giren Kongre Partisi, Halk Meclisi’ndeki 520 sandalyenin ancak 283’ünü alabildi. Eyalet yönetimlerinin ise ancak yarısını elinde tutabildi. Halk Meclisi’nde 44 sandalye kazanan Svatantra ile 35 sandalye elde eden Bharatiya Can Sangh en büyük muhalefet partileri durumuna geldi. Komünistler iki kanada ayrıldıkları için geride kalırken, DMK Madras’ tâki bütün sandalyeleri (25) kazandı.

Seçimlerin ardından parti içindeki bölünmelere karşın toprak reformu ve bankaların devletleştirilmesi gibi radikal önlemleri başarıyla uygulayan Gandhi, Mart 1971’de erken seçime giderek kişisel bir zafer kazandı. 440 bölgede seçime giren Kongre Partisi, Halk Meclisi’ndeki 518 sandalyenin 352’sini elde etti. Kongre Partisi’nden ayrılan gruplar ve Bharatiya Can Sangh dışındaki sağcı partiler tam bir yenilgiye uğradı. DMK iki sandalye yitirdi. Moskova yanlısı olarak bilinen Komünistler sandalye sayısını 25’e, Pekin yanlısı olarak bilinen Hindistan Komünist Partisi ise 23’e çıkardı.

Hindistan aynı yıl içinde Pakistan’la artan sürtüşmeler üzerine SSCB ile bir barış, dostluk ve işbirliği antlaşması imzaladı (Ağustos 1971). Hindistan ve Pakistan’ın kasımda olağanüstü hal ilan etmelerine yol açan sınır çarpışmaları, çok geçmeden açık savaşa dönüştü. Doğu Pakistan’daki (Bangladeş) iç savaştan yararlanarak bu ülkeye müdahale eden Hint birlikleri Dakka’ya kadar ilerledi. Bağımsızlığını ilan eden Bangladeş’ten Mart 1972’de kuvvetlerini çeken Hindistan, bu yeni komşusuna geniş ekonomik yardımda bulunmaya başladı. Haziranda Gandhi ile Pakistan başbakanı Zülfikâr Ali Bhutto’nun yaptığı görüşmeler iki ülke arasındaki gergin ilişkilerin yumuşamasını sağladı.

Gandhi bu tarihten sonra halk arasındaki desteğini yitirmeye başladı. Eski sosyalistlerden G. P. Narayan’ın 1974’te Gandhi’nin baskıcı yönetimine karşı başlattığı kitle gösterileri giderek yaygınlaştı. Haziran 1975’te mahkeme kararıyla Halk Meclisi’ndeki sandalyesi iptal edilen Gandhi, bütün ülkede olağanüstü hal ilan ederek siyasal muhaliflerine karşı geniş kapsamlı tutuklamalara girişti. Basma sert bir sansür uygulayarak grevleri yasadışı ilan etti. Anayasada değişikliklere giderek konumunu güçlendirirken, elinde topladığı geniş yetkilerle enflasyonu durdurmayı ve kamu hizmetlerini düzene sokmayı başardı.
Ocak 1977’de altı hafta içinde seçime gidileceğini açıklayan Gandhi, siyasal baskıları yumuşatarak olağan bir seçim ortamı hazırladı. Gandhi’nin bu girişimi, yönetimde giderek etkili bir konum kazanan oğlu Sancay Gandhi’yi seçmen desteğiyle başa getirmeye yönelik bir manevra olarak değerlendirildi. Başlıca muhalefet grupları Canata Partisi olarak bilinen koalisyonda birleşirken Gandhi’nin en yakın destekçilerinden dokunulmazların önderi C. Ram Demokrasi İçin Kongre adıyla ayrı bir parti oluşturdu.

Canata Partisi hükümeti.


Seçimde yoğun bir kampanya yürüten Gandhi, ağır bir yenilgiye uğradığı gibi kendi bölgesinde de seçimi kaybetti. Canata’nın gösterdiği adaylar 295, Demokrasi İçin Kongre de 29 sandalye kazandı. Kongre Partisi büyük bölümü güney eyaletlerinden olmak üzere 153 sandalyede kaldı. Seçim sonuçlarının açıklanmasının hemen ardından başbakanlıktan istifa eden Gandhi, 2 Ocak 1978’de Kongre Partisi’nden ayrılarak, halk arasında Kongre-İndira olarak anılan Hindistan Ulusal Kongresi-İndira (INC-I) adlı yeni bir parti kurdu. Canata Partisi önderi M. Desai’nin kurduğu yeni hükümet, Gandhi’nin başbakanlık dönemiyle ilgili olarak açtırdığı soruşturmadan bir sonuç alamadı. Bu soruşturmayla halk arasındaki desteği güçlenen Gandhi’yi lider olarak kabul eaen Kongre Partisi Msn Light, Şubat 1978’de Güney Hindistan’ da yapılan eyalet seçimlerinde büyük başarı göstererek Mysore ve Andhra Pradesh’te yönetimi ele geçirdi. Gandhi kasımda ara seçimle Halk Meclisi’ne döndüyse de bir ay sonra meclisten uzaklaştırıldı ve bir hafta hapiste tutuldu.

Canata Partisi içinde beliren görüş ayrılıkları yüzünden meclis çoğunluğu üzerinde denetimini yitiren Desai, Temmuz 1979’da istifa etmek zorunda kaldı. Yerine geçen Ç. Ç. Singh de anlaşmazlıkların üstesinden gelemeyince erken seçim kararı alındı.
Gandhi’nin dönüşü ve sonrası. Ülke genelindeki siyasal karışıklıkların ardından Ocak 1980’de yapılan seçimlerden Kongre Partisip) 525 sandalyeden 35Tini alarak çıktı. Hiçbir muhalefet partisi sandalyelerin yüzde 10’undan fazlasını kazanamadı. Bu zaferi aynı yıl içinde yapılan Eyaletler Meclisi (Racya Sabha) ve eyalet ara seçimlerindeki başarılar izledi. Gandhi, oğlu Sancay ve yardımcıları aleyhine açılmış olan bütün davalar geri çekildi. Ama Sancay’ın Haziran 1980’de bir uçak kazasında ölmesi, Gandhi’nin yeniden yükselişine önemli bir darbe vurdu.

Ülke yaşamına bir kez daha ağırlığını koyan Gandhi, 1980’lerin başında özerklik için mücadele eden Sihlerle uğraşmak zorunda kaldı. Ordu birliklerinin Haziran 1984’te Sihlerce kutsal sayılan Altın Tapınak’a (Harimandir) saldırması, gerginliği daha da tırmandırdı. Ekimde Gandhi’nin iki Sih muhafızı tarafından öldürülmesiyle, Sihlere yönelik saldırılar bütün ülkeye yayıldı.
Annesinin yerine başbakanlığa getirilen Raciv Gandhi, Pencap ve Assam’daki bölgesel sorunları yatıştırıcı bir politika izlemeye yöneldi. Ayrıca Hindistan’ın dış dünyadaki bağlantısızlık konumunu güçlendirmeye çalıştı. Kongre Partisi (İ) Kasım 1989’da yapılan genel seçimlerde çoğunluğu sağlayamayınca Raciv Gandhi görevden ayrıldı ve yerine Canata Partisi’nin lideri Vishva- nath Pratab Singh geçti. 1990’da eski bir caminin yerine bir tapınak inşa edilmesi girişimi nedeniyle militan Hindular ile Müs- lümanlar arasında çıkan çatışmalar Singh hükümetinin düşmesiyle sonuçlandı.

Singh hükümetinin yerini Çandra Shekhar başkanlığındaki yeni bir hükümet aldı. Kongre Partisi (İ)’nin hükümetten desteğini çekmesi üzerine Çandra Shekhar Mart 1991’de cumhurbaşkanına istifasını sundu. Bunun üzerine cumhurbaşkanı meclisi dağıtarak genel seçimlere gidilmesine karar verdi ve Shekhar hükümetinin seçimlere değin görevde kalmasını istedi. Seçim kampanyası sırasında Raciv Gandhi’nin öldürülmesi (Mayıs 1991) geniş yankılara yol açtı. Hiçbir partinin çoğunluğu sağlayamadığı seçimlerden Kongre Partisi birinci parti olarak çıktı. Raciv Gandhi’nin eşi Sonia Gandhi'nin görevi kabul etmemesi üzerine Kongre Partisi (İ)’nin başkanlığına seçilmiş olan P. V. Narasimha Rao hükümeti kurmakla görevlendirildi. Ayodhya kentindeki Babri Camisi’nin Aralık 1992’de Hindu militanlarca yıkılması bütün ülkede Müslümanlarla Hindular arasında yoğun çatışmalara yol açtı.

kaynak: Ana Britannica
Son düzenleyen NeutralizeR; 12 Ağustos 2016 21:44
19 Ekim 2012 09:43   |   Mesaj #8   |   
bekirr - avatarı
VIP VIP Üye

Hindistan Botanik Bahçesi


eskiden KRA LÎYET BOTANİK BAHÇESİ.
Kalküta'da bambu, palmiye ve vidaağacı koleksiyonlarıyla ünlü botanik bahçesi.
Ad:  Hindistan Botanik Bahçesi.jpg
Gösterim: 42
Boyut:  52.6 KB

109 hektarlık bir alanda kurulmuştur. Yaklaşık 1.700 bitki türünün bulunduğu bahçe 1780’lerde, ticari değeri olan yeni bitkileri üretmek ve ticari amaçla baharat yetiştirmek üzere İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası’nca kuruldu. 1793’te bahçenin müdürlüğüne getirilen botanikçi William Roxburgh, köklü bir değişikliğe yönelerek Hindistan’ın her yanından bitkiler getirtti ve büyük bir herbaryum (kurutulmuş bitki koleksiyonu) kurdu. Sonunda bu herbaryum, 2,5 milyon bitki örneğini kapsayan Hindistan Botanik Araştırmaları Merkezî Ulusal Herbaryum’una dönüştü. Sonraki yıllarda bahçenin bazı bölümleri düzenlenerek halkın ziyaretine açıldı ve bilimsel araştırmalar için pek çok bitki çeşidi yetiştirildi. 1970’lerde bahçede, halkın yararlanması amacıyla besin olarak ve başka amaçlarla değerlendirilen ekonomik bitkilerin yetiştirilmesi için bir program başlatıldı. Yaklaşık 200 yaşında olduğu sanılan dev bir banyan ağacı bahçenin simgesi durumuna gelmiştir.

Hindistan Derneği,


Hindistan’ın İngiltere’nin sömürgesi olduğu dönemde özyönetimi savunan milliyetçi siyasal örgüt. Etkinlikleriyle, daha güçlü ve yaygın bir örgütlenmeye dayanan Hindistan Ulusal Kongresi’ nin (INC) kuruluşuna zemin hazırlamıştır.

Surendranath Banercea ve Ananda Mohan Bose tarafından 1876’da Bengal’de kuruldu. Kısa süre içinde bir yıl önce kurulmuş olan Hindistan Birliği’nin yerini alarak, gerici toprak sahipleriyle sanayicilerin yer aldığı İngiliz Hindistan Derneği’ne karşı mücadeleye başladı. Daha çok Bengalli meslek sahibi genç aydınlardan destek gördü. Zamanla Hindistan’ın öteki bölgelerinde de etkinlik göstermesine karşın, yeni şubelerini Bengalli göçmen toplulukların yaşadığı bölgelerde açtığından ağırlığını Bengallilerin oluşturduğu bir örgüt kimliğini aşamadı.

Hindistan Derneği memurluk sınavlarına kabul yaşının indirilmesi kararma (1877) Hintli adayların devlet memuru olma şansını daha da kısıtlayacağı gerekçesiyle sert bir tepki gösterdi. Ertesi yıl da Hint basınını yok etmek üzere çıkarılan Yerel Başın Yasası’na karşı bir kampanya başlattı. Özyönetimi savunan ve kiracı çiftçilerin haklarının korunması için mücadele eden dernek, 1885’te Bengal Toprak Kiracılığı Yasası’nın kabul edilmesinin ardından, çalışmalarının ağırlığını temsili hükümet talebi üzerinde yoğunlaştırdı. 1885’te Hindistan Ulusal Kongresi’nin kurulmasından sonra hızla tabanını yitirmeye başladı ve 1888’de etkinliklerine son verdi.

Hindistan edebiyatı,


Hindistan Yarımadasında Hintçe, Urduca, Sanskrit, Prakrit, Bengali, Bihari, Kannada, Malayalam, Ori- ya, Racasthan, Telugu, Gucerat, Keşmir, Pencap, Tamil ve Sindhi dillerinde ortaya konmuş edebiyat yapıtlarının tümü.

Hindistan’daki ilk edebiyat yapıtları Veda olarak bilinen Hindu kutsal metinleriydi. Sanskrit dilinde yazılmış bu metinlere Brahmana ve Upanishad gibi düzyazı yorumlar eklenmişti. Sanskrit edebiyatı 1Ö y. 1400’den İS y. 1200’e değin giderek gelişerek İS 1-7. yüzyıllar arasında doruğuna ulaştı. Kutsal ve felsefi metinlerin yanı sıra erotik bir edebiyat, ayrıca dinsel lirik şiir, saray şiiri, oyun ve halk öyküsü gibi türler ortaya çıktı.

Sanskrit dili Vedalar nedeniyle Brahman- cılıkla özdeşleştirildiğinden, Budacılık ve Caynacılık gibi reform hareketleri yazı dili olarak başka dilleri (Budacılar Pali, Caynacılar Ardhamagadhi dilini) benimsediler. Kuzey Hindistan’ın çağdaş dilleri bu dillerin ve bunlardan türeyen başka dillerin gelişmesiyle ortaya çıktı. Çağdaş edebiyat büyük ölçüde Hindistan’ın eski edebi geleneğine dayanır. Bu gelenek içinde, Sanskrit dilinde yazılmış Mahabharata (Bharata Hanedanının Büyük Destanı) ve Ramayana (Rama’nın Aşk Öyküsü) destanları Bhagavata-Purana’da (Tanrı’nın Eski Öyküleri) anlatılan Krişna öyküsü, öteki Pur ana (Eski Öyküler) metinlerinde işlenen efsaneler ve hayvan masallarını içeren derlemeler yer alır. Ayrıca Sanskrit felsefesi, daha sonra ortaya çıkan edebiyatlardaki felsefi yazılara kaynak oluşturmuştur. Sanskrit retorik okulları da, Hindistan’daki çağdaş edebiyatlarda saray şiirinin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Hindistan’ın güneyinde konuşulan Tamil dili, kendi klasik edebiyat geleneği olduğu için Sanskrit edebiyatından etkilenmemiştir. İslamın etkisinde kalan Urduca ve Sindhi dilindeki edebiyat da gene Sanskrit etkisinin dışında kalır.

19. yüzyıldan başlayarak Hindistan edebiyatı büyük ölçüde Ingiliz ve Batı edebiyatının etkisinde kaldı. Buna bağlı olarak yerel dillerdeki düzyazı edebiyatta büyük bir gelişme görüldü. Hintli yazarlar roman ve öykü gibi daha önceden bilinmeyen türlerde ürünler verdiler. Ayrıca yapıtlarında gerçekçi bir anlatım, toplumsal sorunlar ve psikolojik betimlemeler ağırlık kazandı.

Hindistan Sendikalar Kongresi


(All-India Trade Union Congress-AITUC), Hindistan Ulusal Sendikalar Kongresi’nden sonra, Hindistan’ın en büyük işçi sendikaları federasyonu. Bağımsızlık mücadelesine önderlik eden Hindistan Ulusal Kongresi (INC) adlı siyasal parti tarafından, Milletler Cemiyeti’ne (sonradan Birleşmiş Milletler) bağlı Uluslararası Çalışma Örgütü’nde (ILO) Hindistan’ı temsil etmek üzere 1920’de kuruldu. Hintli işçileri sendikallaştırmak için çalışan İngiliz komünistleri 1920’lerde federasyonun büyük bölümünün denetimini ele geçirdiler. Bunun üzerine çeşitli muhalif gruplar federasyondan ayrıldılar. Komünistler, Sovyetler Birliği’nin savaşa girmesinden sonra İngiltere’nin yanında savaşı destekleme politikasını benimseyince belli bir güç kaybına uğradılarsa da, II. Dünya Savaşı sırasında örgütü bütünüyle denetim altına aldılar. O tarihten beri reformist ve devrimci kanatlara bölünmüş durumda olan AITUC, Dünya İşçi Sendikaları Federasyonu’nun (WFTU) üyesidir.

Hindistan Ulusal Kongresi (İNC),


KONGRE PARTİSİ olarak da bilinir,
Hindistan’da 1885’te kurulan geniş tabanlı siyasal parti. İngiltere’ye karşı verilen bağımsızlık mücadelesine önderlik etmiş, 1947-77 ve 1980-89 dönemlerinde iktidarda kalmıştır.

İlk toplantısını Aralık 1885’te yapan Hindistan Ulusal Kongresi, sonraki yıllık toplantılarında, B. G. Tilak ve Annie Besant önderliğindeki yönetsel özerklik yanlısı “aşırı” kanadın yönetimi ele geçirdiği 1917’ye değin ılımlı reform kararlarıyla yetindi. 1920’lerde ve 1930’larda ise anayasa reformlarının yetersizliğini ve İngiliz yönetiminin bunları uygulama yöntemini protesto etmek amacıyla Mahatma Gandhi’nin önderliğinde, çeşitli pasif direniş eylemleri düzenledi. Hareketin yasal mücadele olanaklarını kullanma yanlısı kanadının kurduğu Svarac (Özerklik) Partisi 1923’te ve 1937’de seçimlere katıldı ve 1937 seçimlerinde önemli bir başarı kazandı. II. Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından İngiltere’ nin Hintli yöneticilere danışmadan Hindistan’ı Nazi Almanyası’na karşı savaşa sokması üzerine, Kongre Partisi Hindistan’a tam bağımsızlık tanınana değin savaşı desteklemeyeceğini açıkladı. 1942’de ise “Hindistan’ dan Elinizi Çekin” sloganı altında yaygınlaşan kitlesel pasif direniş eylemlerine önderlik etti. İngiliz Parlamentosu’nun 1947’de Hindistan’a bağımsızlık tanıyan yasayı kabul etmesinin ardından, Ocak 1950’de Hindistan’ın bağımsızlığını öngören anayasa yürürlüğe girdi.

1951-64 arasında Cavaharlal Nehru’nun önderlik ettiği Kongre Partisi 1951-52, 1957 ve 1962 seçimlerinde büyük zafer kazandı. Nehru’nun ölümü (1964) üzerine, partinin sağ ve sol kanatları arasında varılan uzlaşma sonucunda Lal Bahadur Shastri, 1966’da da Nehru’nun kızı İndira Gandhi parti başkanlığına ve başbakanlığa getirildi. 1967’den sonra sağ kanadın yoğun muhalefeti karşısında başbakanlık ve parti başkanlığı görevlerinde kalabilmek için sert bir mücadele yürütmek zorunda kalan İndira Gandhi, 1969’da “Birlik” grubu olarak adlandırılan bir grup yönetici tarafından partiden uzaklaştırıldı. Ama Gandhi’nin önderliğindeki “Yeni Kongre Partisi” 1971 seçimlerinde ezici bir zafer kazandı.
İndira Gandhi hükümetinin 1975’ten sonra uygulamaya koyduğu baskıcı önlemler muhalefet çevrelerindeki hoşnutsuzlukların daha da artmasına neden oldu. Mart 1977’de yapılan parlamento seçimlerinde, 295 sandalye kazanan muhalefetteki Canata Partisi yalnızca 153 milletvekili çıkarabilen Kongre Partisi karşısında ezici bir zafer kazandı. Seçimlerde Canata Partisi’nin adayı karşısında yenilgiye uğrayan Gandhi, 2 Ocak 1978’de yandaşlarıyla birlikte Kongre Partisinden ayrılarak “gerçek” Hindistan Ulusal Kongresi olarak adlandırılan, halk arasında ve basında ise Kongre-İndira (Kongre Partisi) olarak anılan yeni bir parti kurdu. Kasımda yeniden milletvekili seçilmeyi başararak 1980’de bir kez daha başbakan oldu. 1982’de partinin başkanlığına getirilen oğlu Raciv Gandhi, annesinin öldürülmesi (Ekim 1984) üzerine başbakanlığı da üstlendi. Kasım 1989’daki parlamento seçimlerinde Raciv Gandhi ve partisi yenilgiye uğradı. Mayıs 1991’de Gandhi’nin de öldürülmesinin ardından partinin geleceği tartışma konusu olmaya başladı.

Hindistan Ulusal Müzesi


Yeni Delhi’de, Hint sanatı tarihi ve ikonografisinin yanı sıra Budacılık konusundaki araştırmalara da yer veren müze. Ayrıca Asya Eski Yapıtlar Müzesi’yle birleştirildiğinden, Müzede Orta Asya sanatının ürünleri de bulunmaktadır. Koleksiyonları içinde sanat, arkeoloji, antropoloji, dekoratif sanatlar, yazıtbilim (epigrafi) ve dokumacılık örnekleri yer alır.

Resim sanatı Babürlü, Racput, Dekkan ve Pahari okullarına ait Hint minyatürlerinin yanı sıra daha önceki dönemlerden kalma örneklerle zengin biçimde temsil edilmektedir. Aralarında altın mürekkeple yazılıp tezhip edilmiş önemli bir Bhagavadgita’nın da yer aldığı çok güzel eski yazma örnekleri vardır. Öteki yapıtlar arasında tapmak duvarlarına asılan kumaşlar, zengin işlemeli sariler, değerli taşlarla bezeli silahlar ve boyalı çanak çömlek örnekleri bulunur. Sir Aurel Stein’ın Orta Asya’dan toplayarak müzeye bağışladığı eski yapıtlar Budacı tapmaklara ait duvar resimlerini içerir. Bunlar, yapıldıkları ülkelerin dışında bulunan Budacı duvar resimlerinin tek örneğidir.

Hindistan Ulusal Sendikalar Kongresi,


İngilizce İNDİAN NATİONAL TRADE UNİON CONGRESS (İNTUC), Hindistan’ın en büyük işçi sendikaları federasyonu. Hindistan Sendikalar Birliği karşısında etkinlik gösterecek ılımlı bir işçi sendikaları federasyonunun örgütlenmesini savunan Hindistan Ulusal Kongresi’nin desteğiyle 1947’de kurulmuştur. Antikomünist bir sendika olan İNTUC, Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonumun ICFTU üyesidir.

kaynak: Ana Britannica
Son düzenleyen Safi; 12 Ağustos 2016 21:42
12 Ağustos 2016 22:19   |   Mesaj #9   |   
Safi - avatarı
SMD MiSiM

HİNDİSTAN

Ad:  indiya1.jpg
Gösterim: 19
Boyut:  52.6 KB
  • hindi dilinde Bharat,
  • Güney Asya'da devlet;
  • 3 287 000 km2;
  • 843 900 000nüf. (1991).
  • Başkenti Yeni Delhi.
  • B.'sında Umman denizi, D.'sunda Bengal körfezi, K.'inde Çin, Nepal ve Bhutan ve D.'sunda Bangladeş ve Birmanya vardır.
  • Resmi dilleri hindi ve İngilizce.

COĞRAFYA


doğal çevre


Hindistan'ın büyük bölümü, Hindistan yarımadasındaki üç doğal bölgeden oluşur: Himalaya; İndus-Ganj ovası; Dekkan. İklimi, ülke bütünüyle ele alındığında, tropikal muson iklimidir; ülkenin hemen her yeri en çok yağışı haziran-eylül arasında alır. Ama, özellikle yağmur dağılımının eşitsizliği nedeniyle, Hindistan'da birçok bölgesel iklim çeşidine rastlanır.

Bileşimi.


Hindistan'da insanların yoğun yaşadıkları bölgeler doğal bölgelerle çakışmamaktadır Oldukça bağdaşık bir uygarlık altında gerçekte çok değişik öğelerden oluşan bir nüfus vardır Nüfusun en eski kökü, koyu renk derili, düz saçlı, genellikle Kafkasyalılar’a özgü hatlı, melanezyalı-hintli adı verilen insanlara dayanır. Bunların en önemlisi, İsa'dan binlerce yıl önce yöreye göçmüş bir halk olan (ana dillerini yalnızca Dekkan'ın bir bölümünde koruyabilmişlerdir) Dravidler'dir; bunlara, bazı yerli kabilelerde az çok melezleşmiş olarak üyelerine rastlanan, çok daha eski halkları, Australoyitler'i ya da Veddalar’ı da eklemek gerekir. Beyaz halkın temeli, İ.Ö. II. ve I. bin’de kuzey -batı'dan gelerek sanskritçeye dayanan özel bir kültürü yöreye soten Hint-Ariler'dir. Hint uygarlığı, dravid ve hint-ari öğelerinin bireşiminden oluşmuştur. Daha sonraki istilalar, özellikle de müslüman istilaları, Ortadoğu'dan gelen bazı beyaz halkları Hindistan’a sokunca bu halklar özellikle kültür ortamını ve toplumsal yapıyı değiştirmişlerdir.

Günümüz insan coğrafyasında, beyaz ırk kuzey-batı bölgesini (Pencab, Haryana, Racastan) olduğu kadar Kuzey Hindistan’ın üstün kastlarını (brahman, ksatriya) da oluşturur Beyaz ırk, melezler aracılığıyla, kuzeydeki kastların ve başka bölgelerdeki halkların içine sızdığından, Hintlilerin temel özelliği olan çeşitli koyuluktaki esmer deri rengi ortaya çıkmıştır; ne var ki, üst sınıflarda açık ten rengi ağır basmaktadır. Melanezya-dravid ırkları Dekkan'da, özellikle de Giiney'de ağırlığını sürdürmektedir.

Dinler.


Dinler coğrafyasında, hinduculuk (nüfusun % 83’ü), ülkedeki yaygınlığıyla, ulusal bir kültürün varlığını vurgular, İslam dini (% 12) çok daha eşitsiz dağılmıştır. Müslümanların uzun süre siyasal iktidarı elinde tuttukları bölgelerde (örneğin Bihar ve Uttar Pradeş, Keşmir vadisi, ya da Assam ve Batı Bengal) müslümanların sayısı çoktur. Öbür eyaletlerin çoğunda müslümanların oranı % 10'un altındadır (Kerala dışında). Diğer dinsel topluluklar daha çok belli yerlerde sıkışıp kalmışlardır. Hıristiyanlar (% 4,2) Güney'de ve bazı kabilelere özgü bölgelerde daha kalabalıktır. Sihler Pencab'da toplanmıştır (% 1,9). Caynalar daha çok Gucerat'ta, Maharaştra'da, Madhya Pradeş'te bulunur. Bu çeşitlilik, Hindistan gibi çok kültürlü uluslarda genellikle bir uyum kazanırsa da müslümanlarla brahmanlar sürekli çatışmaktadır. Buddhacılarınsa özel bir durumu vardır: Hindistan'da yalnızca 600 000 buddhacı bulunmaktaydı; ne var ki, brahman toplu- munu benimseyen paryaların Maharaştra'da kitle halinde din değiştirmelerinden sonra sayıları 3 200 000'e ulaştı.

Kırsal kesim ve kentler.


Hindistan'da 1991 verilerine göre 600 000 köy vardır, ilke olarak nüfusları 5 000'den az olan bu köyler, varlıkları Yenitaş devrine kadar inen toplumsal bir çerçevedir. Geleneksel toplum, her biri özel sokaklarda ya da mahallelerde toplanan (köyün uzağındaki küçük köylerde yaşayan haricanlar dışında) kastlarıyla en iyi köylerde gözlenir. Hintliler'in büyük bölümü (% 66,5'i) doğrudan doğruya tarım ve hayvancılıkla geçinir. Ülke genelinde yaşama düzeyinin düşük olmasının birinci nedeni de budur. İşletme yöntemleri, bölgesel iklimlere bağlı olarak değişir; bununla birlikte, gene de, bütün ülkede görülebilen birkaç özellik bulunabilir. Asya' da gelenek haline gelmiş küçük işletmeler, genellikle sulanan bir fıa'lık alanı bulmaz; oysa verimli bir tarım işletmesi için en az sulanan 2 fıa'lık arazi gereklidir Giderek artan aşırı nüfus yükü, yalnızca toprakların daha da küçük parçalara ayrılmasını büyük oranda artırmaktan öte hiçbir işe yaramamıştır: köy toplumu, birkaç varlıklı toprak sahibinin yanı sıra, yoksul toprak sahiplerinden, ortakçılardan, topraksız köylü kitlelerinden oluşur. Düşük eğitim düzeyinin daha da kötüye götürdüğü yoksulluk, tarım teknolojisini, zaman kayıplarına ve düşük verime yol açan geleneksel bir çağdışılığa iter.

Geleneksel köyde toprak, Antikçağ’dan bu yana, başkasına devredilemezliğini korumaktadır. Ne var ki, sömürge rejiminin baskısıyla toprak alınıp satılmaya başlamıştır: günümüzde toprak ipotek edilebilmekte ve satılabilmektedir. Bunun sonucunda, borçlu köylülerin toprakları giderek tefeci ve tüccar sınıfının eline geçmektedir Öte yandan, bütün köy iktisadı, işveren ile işçiyi kalıtsal olarak birbirine bağlayan hizmetleri ûcretlendirme sistemi olan cacmani tarafından düzenleniyordu. Ne var ki modern iktisadın yarattığı şok, cacmaninin gerilemesine ve burjuva sınıfıyla işçi sınıfları arasındaki ilişkilerin cacmaninin yerini almasına yol açtı. Böylece, köy yaşamının geleneksel çerçevesi giderek daha çok parçalanmaya başladı.

Kentler (nüfusu en az 5 000 olan yerleşmeler) Hindistan nüfusunun yalnızca % 28’ini kapsamaktadır, 1921'den önce kent nüfusu, toplam nüfusun ancak % 9'uydu, 1921 den bu yana kent nüfusunda görülen artış gerçekleşen nüfus patlamasının ve sanayi etkinlikleriyle hizmet kesiminin giderek ülke iktisadında ağırlık kazanmasının sonucudur. Ne var ki bu artış oldukça yavaştır. Bugün Hindistan'da, nüfusu milyonu geçen yalnızca on iki yerleşme vardır. Ayrıca, kırsal kesimin sürekli kanayan yarası olan açlıktan kaçan insanların kente akınıyla kentte yaşayanların sayısı her geçen gün artmaktadır. Denetlenemeyecek boyutlara ulaşan göçler, en büyük kentlerin coğrafi ve toplumsal görünümlerinde büyük değişiklikler yaratmaktadır.

Geleneksel kent görüntüsü, birçok küçük kentte ve değerli mimari kalıtlarıyla, işporta tezgâhlarıyla, dar dükkânlı pazarlarıyla, hâlâ ineklerin, öküz arabalarının, insanların çektiği arabaların dolaştığı ve yalnızca bir tek tip malın satıldığı sokaklarıyla Delhi, Benares, Haydarabad, Madras gibi büyük kentlerin eski merkezlerinde bugün bile sürmektedir. Ne var ki, az katlı yapıların yeğlenmesi nedeniyle bütün yerleşmeler ölçüsüz biçimde geniştir. Bu nedenle, geniş alanlara yapılan çok sayıda dağınık mahalleye rastlanır: bahçelerin yeşilliği içinde, villalarıyla batı üslubunda mahalleler; yoksul mahalleleri ve sanayi mahalleleri; gecekondu mahalleleri; ve hatta, hiçbir barınağı olmayan, “kaldırımlarda yaşayanların geceledikleri yerler. Barınaksız insanlarla gecekondularda yaşayanların (ülke genelinde kentli nüfusun % 70'i) sayısının, Kalküta’da 3, Büyük Bombay’da 1,5 milyona, Madras'ta 900 000'e ve Delhi'de 80C 000'e yükseldiği sanılmaktadır. Nüfusur farklı mahallelerde toplanması gelir düzeyinden çok kast sisteminin sonucudur Kentlerde, en gösterişli zenginliklerle er derin sefalet yan yanadır ve bu durum önemli toplumsal sorunlar doğurmaktadır: işsizlik, suç işleme, yetersiz beslenme, hastalıklılık ve bütün bunlara eklenen altyapı sorunları (su getirme ve akaçlama, elektrik, ulaşım).

Kaynak: Büyük Larousse
Son düzenleyen Safi; 13 Ağustos 2016 16:33
12 Ağustos 2016 22:27   |   Mesaj #10   |   
Safi - avatarı
SMD MiSiM
Ad:  indiya2.jpg
Gösterim: 19
Boyut:  74.3 KB

Nüfus yapısı.


Ülke ekonomisinin temeli hâlâ tarıma dayalı olduğundan nüfus sıklığı, yağışlara ve sulamaya bağlı kalır. En aşırı kalabalık eyaletler, Batı Bengal ve Kerala gibi (kırsal kesimlerinin nüfus sıklığı km2’ye 1 000 kişiyi aşar) en çok suyu olan eyaletlerdir. Kuru tarımın egemen olduğu Maharaştra ve Racastan gibi eyaletlerin birincisinde nüfus' sıklığı km2’de 150, İkincisinde 75'tir. Bu durum nüfus fazlalığına çare bulmayı güçleştirmektedir. Oysa, yılda %o 33’lük bir doğum oranıyla %o 11’lik ölüm oranının yarattığı % 2’lik bir nüfus artışı yüzünden Hindistan’ın nüfusu 1961-1971 arasında 108 milyon, 1971-1981 arasında 136 milyon, 1981-1991 arasında 158 milyon arttı. Çocuk ölümleri oranı %o 96’ya düştü.

Sponsorlu Bağlantılar
Günümüzde, siyasal yöneticiler nüfus tehlikesinin bilincine varmışlardır: çünkü 1901’de 283 milyona yükselen Hindistan nüfusu, 1951'de 436 milyona, 1991’de 844 milyona yükselmiştir ve 2000 yılında büyük olasılıkla 1 milyara ulaşacaktır. Doğumları denetim altına alabilmek için, birçok beş yıllık plan uygulaması sırasında, gebeliği önleyici teknikler, özellikle de erkekleri kısırlaştırma uygulaması başlatılmıştır. Ne var ki çeşitli etkenler (ülkenin çok büyük ve sağlık personelinin yetersiz olması, geleneksel aileye bağlılık, uygulamadaki beceriksizlik) yüzünden başarı sağlanamamıştır.

Denetim altına alınamayan bu nüfus artışı, tarım üretimindeki gelişmeye karşın, nüfusun büyük bölümünün yetersiz beslenmesine yol açmaktadır. Nüfus artışı, okuma yazma bilmeyenlerin sayısındaki artışın da sorumlusudur: Son yıllarda yoğunlaşan çocukları okula gönderme çabasına ve okuma yazma bilen oranının artmasına karşın, okuma yazma bilmeyenlerin sayısı 1971-1991 arasında 386 milyondan 437 milyona yükselmiştir. Hâlâ nüfusun % 51,8'i okuma yazma bilmemektedir. Ayrıca istihdamla işsiz sayısı arasında derin uçurumlar bulunan bu toplumdaki işsizliğin ve eksik istihdamın başlıca nedeni çok hızlı nüfus artışıdır.

ekonomi


Tarım, hayvancılık ve balıkçılık.


Çok büyük bir nüfusu beslemek zorunda olan tarım, birçok bölgelerde pirince (74 Mt), Kuzey-batı topraklarıyla merkezi Ganj bölgesinde daha çok buğdaya (49 Mt) dayanan bir beslenme tarımı niteliği taşır. En yoksul bölgeler (Racastan, Dekkan’ın içerileri) sorgho, küçük darı, hint pirinci ve daha başka darı türleri üretirler. Mısır ve manyok ancak yerel bir değer taşır. Bu tahıl üretimi protein sağlayan baklagiller (mercimek, nohut, vb.) ve birçok meyve (mangao, muz, hindistancevizi, turunçgiller) üretimiyle tanımlanır. Pek çok köylü ailesi kendine yeterli üretim yapma geleneğini sürdürmekte olduğundan, temel besin üretiminin bir kısmı ticaret dışı kalır. Bunun için, gelir sağlayan ekimler, temel besin üretiminden ayrı ve genellikle bölgelere özgü ekimlerdir (1989-1990 değerleriyle): pamuk (1,9 Mt), Batı Bengal’de ve Assam’da jüt (7,1 Mt), kenevir, yağlı bitkiler, en başta yerfıstığı (6 Mt), şekerkamışı (200 Mt), tütün (0,43 Mt). Ayrıca plantasyonlar da vardır. Genellikle köylü tarımından sayılmayan bu plantasyonlar, dağlık yerlerdeki toprakları tarıma açmış olan kökeni sömürgecilik dönemine uzanan büyük kapitalist işletmelerdir. En önemli ürün çaydır (0,7 Mt); Batı Bengal ve Assam’ı çevreleyen Himalaya’lar şeridinde ve Güney’de batı Gat dağlarında yetiştirilir. Hevea, areka (bir tür hurma), kahve, okaliptüs, Güney’de Batı Gat dağlarının farklı yüksekliklerinde yetiştirilir. Plantasyon tarımı, Hindistan’ın zenginliklerinden birini oluşturur. Özellikle çayda, Hindistan dünya üretiminde birinci sırayı alır.

Hayvancılık genellikle geneleksel tarıma bağlıdır. Hörgüçlü zebu öküz ve inekleri ile rutubetli bölgelere daha uyumlu olan mahdalar hayvanfcılığın temelini oluşturur: bunlar, Tarıhöncesi’nden beri Hintliler'in yaşam biçimine bağlı uygarlık olgularıdır. Bu bakımdan ekonomiye katkıları, modern ekonomi açısından oldukça kuşkuludur; kaldı ki, sayıları (180 milyon zebu, 73,f milyon manda) verimleriyle orantılı olmaktan uzaktır: gördükleri iş, yani özellikle karasabana koşulmak, iyi beslenmertıeleri ve arkaik koşum sistemi (boyunduruk) yüzünden etkili değildir: üstelik, çok sıkışık olan çiftliklerde tam randımanla kullanılmazlar. Süt üretimi çok düşüktür (inek başına yılda 658 litre). Sığır eti hindularca yenilmez. Ama, sığır derisini kullanan önemli bir sanayi vardır. Dışkıları1 da evlerde yakacak olarak kullanılır.

Hayvancılığın diğer türleri daha kârlıdır, ancak özensiz yapılır. Kümes hayvanlarının beslenmesiyle ilgilenilmez; ve bunlar, brahmancılığın etkili olduğu Ku- zey'de oldukça ender görülür. Domuz, özellikle aşağı kastlar tarafından yetiştirilen bir hayvandır ve eti hindularca küçümsenir. Buna karşılık, koyunculuk (53,5 milyon baş), kurak bölgelerde, bazı kabilelerin çiftçilik-çobanlık karışımı ekonomisine bağlı olarak iyi durumdadır. Tarımın modernleştirilmesi, 1970'lerden bu yana, "Yeşil devrim" adıyla sürdürülmüştür. "Yeşil devrim”, toprakların sulanması ve gûbrelenmesi işinin sistemli bir biçimde geliştirilmesine, tohum türlerinin seleksiyonuna ve yüksek verimli hubabat (Filipin pirinci ve Meksika buğdayı) kullanılmasına dayanıyordu. Bu girişim göreli bir başarıya ulaştı. Üretim, Hindistan'ın gittikçe artan nüfusunu besleyebilecek duruma geldi, ama tam bir besin doygunluğu sağlayamadı. Musonun elverişli olduğu bazı yıllarda Hindistan tahıl dışsatımı yapan bir ülke oldu: 132 Mt yiyeceklik tahılla rekor bir üretim düzeyine ulaşan 1970 yılında olduğu gibi. Ne var ki, tarımdaki ilerleme, daha çok, elinde mali olanaklar bulunan ve elverişli faiz oranlarıyla krediler alabilen refah düzeyi yüksek bir mülk sahipleri sınıfını zenginleştirmekle kaldı; küçük toprak sahipleri ile tarım işçilerinin kaderinde ise hissedilir hiçbir iyileşme olmadı.

Ülke İçindeki tatlısularla deniz kıyılarında, genellike bu işte uzmanlaşmış kastlar tarafından yapılan balıkçılık, son derece eski yöntemlere dayanan bir zanaat etkinliği olarak kalmıştır. Balık çoğu kez kurutulduktan sonra pazarda satılır, iç bölgelerde hemen de sıfır olan yıllık balık üretimi Tamil-Nadu’da kişi başına 6 kg’ı, Kerala’nın güneyinde 10 kg’ı bulur. 1989- 1990 sezonunda ülkede 3,152 Mt balık avlanmıştır. Norveç'in yardımıyla donatım ve yöntemlerin modernleştirilmesi, bütün az gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, avlanan balıkları modern teknolojinin gerektirdiği fiyatlarla eritemeyen yoksul piyasanın engeliyle karşılaşmaktadır.

Sanayi.


Hindistan, geçmişinden çok önemli bir zanaat kesimi devralmıştır. Kentlerde ve köylerde milyonlarca emekçinin geçimini sağlayan bu kesimin sermaye yoğunluğu düşüktür ve çok büyük bir ucuz işgücü teketicisidir. Odun kömürüyle çalışan maden sanayisi ile çıkrık iplikçiliği, büyük sanayinin rekabetiyle ortadan kalkmıştır. Gene de birçok zanaat varlığını sürdürür. Bunlar, besin maddeleri (bitkisel yağlar, esriler şeker), dokuma (kendi renginde ve emprime pamuklular, ipekliler), metalürji (kuyumculuk,/ sıcak maden işçiliği) ile ilgili zanaatlerdir. XIX. yy.’dan beri, bidi denilen küçük sigara imalatı gelişmiş, eski dericilik yeniden canlanmıştır.

Ingiliz egemenliği sırasında birkaç merkezde toplanan modern sanayi, bağımsızlıktan bu yana özel yatırımlar, bir kamu sanayi kesimi kurulması ve teknoloji transferleri nedeniyle büyük ölçüde gelişmiştir. Hindistan’ın tarımsal hammaddeleri yanında madensel hammaddeleri de vardır (demir [25 Mt maden rezervi], çinko [127,4 Mt], boksit [4,4 Mt], tuz, mika, kalker, bakır, manganez [1,3 Mt], vd.).

Hidrokarbürlerden yana yoksul olan Hindistan (11 Gm3 doğal gaz ve 34 Mt ham petrol), kömür (199,5 Mt maden kömürü) ve beyaz kömürden yana çok zengindir. Ülkenin toplam elektrik üretimi 230 milyar KVVsa’tir. Özel sanayi kesimi, özellikle kolay sürüm ve çabuk kâryon bisiklet, 1,8 milyon radyo alıcısı, ama DEKKAN İN 100 000’den az otomobil üretilmektedir. KUZEY-DOGU’SU Tüketim sanayisi çok büyük bir çeşitlilik gösterir ve ülke piyasasını (gerçekte, tüketicilerin yoksulluğu nedeniyle, gereksinimleri sınırlı bir piyasadır bu) tümüyle kaplar. Hint sanayisinin göreli başarısı, onun eksikliğini çektiği şeyleri gözlerden saklayamaz: sermaye kıtlığı, donanım yetersizliği ya da köhneliği, ulaşım yetersizliğinden doğan darboğazlar, enerji ya da hammadde akımındaki düzensizlik, kötü beslenme ve hastalıklar yüzünden işgücünün verim düşüklüğü. Hint sanayisinin rekabet gücü genellikle bu işgücüne verilen çok düşük ücretlerden kaynaklanır.

Dış ticaret.


Ham ya da işlenmiş tekstil ürünleri (pamuk, jüt) ile ağır maden sanayisi ürünleri ve çay dışsatımın başlıca kalemlerini oluşturursa da özellikle hidrokar- bürler ve donanım malları dışalımı nedeniyle, dış ticaret büyük ölçüde açık verir.
Hindistan ın ticaret yaptığı ülkelerin başında Amerika Birleşik Devletleri ve Rus olanağı sağlayan tüketim maddeleri sanayilerinden oluşur. Bazı çok güçlü işletmelere rastlanırsa da bu kesim daha çok mikro-işletmelerden oluşmuş bir kesimdir ve bu işletmeler çoğu kez anonim şirket biçimi altında bir aile kuruluşunu gizlerler. Kamu kesimi ise, tersine, özel sanayi için pek çekici olmayan üst sanayi işletmelerinden oluşmuştur: büyük barajlar, ağır maden sanayisi, demiryolu donatımı, nükleer sanayi.
Dışsatıma yönelik bir sanayi olan dokuma sanayisi, jüt (Kalküta), yün (Kanpur, Âgrâ, Amritsar), ipek (Kançipuram, Bangalor, Şrinagar, Kalküta) ve özellikle pamuk ve sentetik elyaf (Bombay, Ahmedabad, Madurai, Koimbatur, Madras) ile hint sanayisinin en önemli kesimini oluşturur; 1 Mt pamuk ipliği üretir. Kimya sanayisi yapay gübre üretimini artırmıştır (2 Mt nitratlı, 850 0001 fosfatlı gübre). Ağır metalürji (13,5 Mt çelik) Dekkan’ın kuzeydoğusundaki büyük maden yataklarının yakınında (Batı Bengal, Bihar, Orissa) gelişmiştir.
Makine sanayisi dalında, yılda 6,6 milyar gelir. Bu iki ülkeyi, hâlâ önemli bir piyasa olma niteliğini korumakta olan Büyük Britanya ile Almanya ve Japonya yakından izler

Sorunlar


Az gelişmiş ülkeler arasında, Hindistan her türlü yeniliğe ve ilerlemeye kapalı, eski bir uygarlığın, uyum yeteneğinden yoksun sosyo-ekonomik yapılarıyla hareketli bir dünyaya girmek gibi çok özel bir sorunla karşı karşıyadır. İngiliz sömürgeciliği, brahmanların kültür tekeline son vererek modern bir aydınlar katmanının doğmasına yol açmıştır. Ancak kültür ve üretim donanımında ekonomiden götürdüklerini karşılayacak biçimde bir modernleşme getirmiştir Ve asıl önemlisi, sömürgecilik Hindistan'a çok korkunç bir armağan bıraktı: ölüm oranında, doğum oranıyle aynı ölçüde olmayan bir düşüş. Günümüzde Hindistan’ın, belki XVIII. yy. Avrupası'nınkiyle karşılaştırılabilir olan yoksulluğu, nüfusun, aynı oranda bir ekonomik gelişmeyle birlikte gitmeyen artışından kaynaklanmaktadır. Bu yoksulluk çeşitli rakamlarla belirtilebilir.

Örneğin GSMH’nın düşüklüğü (kişi başına yılda yaklaşık 350 dolar), açlık (bir hintli günde ortalama 2 000 kalorilik besin maddesi tüketmektedir), sağlık personelinin yetersizliği (3 400 kişiye Batı'da yetişmiş 1 hekim ve 1 350 kişiye ülke içinde yetişmiş 1 pratisyen hekim düşer) ile ilgili rakamlar. Kültürel (okuma yazma bilmezlik) ve ekonomik türden çeşitli ölçütler de bu yoksulluğa tanıklık eder. Bağımsızlıktan bu yana uygulanan beşer yıllık planlar, tartışılmaz bir ilerleme olanağı sağlamıştır. Bu planlar, özellikle, ülkenin tahıl konusunda kendi kendine yeter duruma gelmesini olanaklı kılmış, ama varlıklı sınıfla varlıksızlar arasındaki aykırılığı da kesinleştirmiştir. Sanayileşme, işsizler kitlesine iş sağlamayı başaramamıştır. Ulaşım, hissedilir bir kötüleşme gösteren demiryollarıyla, modern bir ekonominin işleyişi için yetersiz kalmıştır. Modern bir kesim ile tefeci bir kesim arasında bölüşülen kredi, büyük bölümüyle gelişme için yetersizdir. Rüşvet ve suiistimal, ülke ekonomisini kemiren yayılıcı bir kangren gibidir. Onlarca yıldan beri gerçekleştirilen iktisadi ilerlemelerin, halkın yaşam düzeyini iyi kötü korumaktan başka bir şey yapmamış olduğu, nüfus artışının dizginlenemediği sürece, maddi yaşam koşullarında hiçbir temelli iyileşme gerçekleştirmeyeceği söylenebilir.

Besin maddeleri üretimindeki artışa karşın dış ticaret açığı, Hindistan’ın donatım, silah ve etrol gereksinimi nedeniyle gittikçe büyümektedir. Bir milyonu aşkın kişiden oluşan bir ordu, bütçenin % 22'sini ve GSMH'nın % 4’ünü tüketmektedir. Bununla birlikte, döviz rezervleri oldukça önemli ve ödenecek dış borç faizleri görece hafiftir. Ancak dış yardım vazgeçilmez bir gereksinim olarak kalmaktadır.

Kaynak: Büyük Larousse

Son düzenleyen Safi; 13 Ağustos 2016 16:34
Cevap Yaz
acebook yorumları
paneli aç