| | #1 (mesaj-linki) |
Türk Ailesi Antropolojisi I. BÖLÜMESKİ TÜRK AİLESİ İslam Öncesi ve Sonrası Eski Türk Ailesinin Sosyokültürel Nitelikleri GİRİŞ Aile, bir toplumun temel toplumsal kurumlarından birisidir. Toplumu ayakta tutan, temel öğelerdendir, insan türünü üretmek ve sürdürmek gereksiniminden doğmuştur. Başlıca işlevlerinden birisi budur. Üretim-tüketimde bulunmak gibi ekonomik, çocuğun toplumsallaştırılması, eğitimi, korunması, sevgi, serbest zamanların değerlendirilmesi gibi pek çok işlevleri olan, bütün toplumlarda en fazla evrensellik gösteren bir kurumdur. Bu özelliklerini dikkate alarak şöyle bir tanım verebiliriz: "Aile, biyolojik ilişkiler sonucu insan türünün sürekliliğini sağlayan, toplumsallaşma sürecinin ilk ortaya çıktığı, karşılıklı ilişkilerin belirli kurallara bağlandığı, o güne dek toplumda oluşturulmuş maddi ve manevi zenginlikleri kuşaktan kuşağa aktaran biyolojik, psikolojik, ekonomik, toplumsal, hukuksal yönleri bulunan toplumsal bir birimdir." (1) Burada, ailenin bu özelliklerini dikkate alarak, Türk toplumunda onu oluşturan öğeleri rol, konum ve ilişkiler çerçevesinde ele alacağız. Konu, İslam öncesi ve sonrası olmak üzere iki kesimde incelenecektir. Konunun sadece antropolojik açıdan değil, Türk tarihinin gelişmesi ve akışı içinde ele alınması, onun birtakım yanlışlıklardan arınmasını sağlar. Bu nedenle bazı kişilerin değerlendirmelerini ihtiyatla karşılamak gerekir. Eski Türk ailesine ilişkin kaynaklar çok sınırlıdır. Mevcut kaynaklardan elde edilen bilgiler burada değerlendirilmiştir. Kısmen de destanlara başvurulmuştur. Çünkü destanlar da o zamanki Türk ailesinin yaşam biçimlerini yansıtmakta idiler. Ögel'e göre Hunlarda baba ailesi (Temeli dışardan evlenmeye dayalıdır), Moğollarda ise ana ailesi egemendir. (2) Moğollarda kadın, çocuğu doğuncaya kadar kendi evinde kalır. Dullar bir daha evlenemezler. Oysa, Hunlar ve Göktürklerde böyle bir gelenek yoktur. Eberhard'a göre, Türkler, aracılar ve görücüler yoluyla evlenme geleneğine sahip bir kavimdir. (3) Çin tarihsel metinleri, Türk ailesinin birçok ahlaksal özelliklerini sıralamaktadır ki, bunlar günümüz aile modeliyle büyük ölçüde uyum sağlamaktadır. Ögel'e göre Türklerde yalnızca baba ailesi görülüyor ve ana ailesinin izlerine rastlanmamaktadır. (4)(5) Eski Türklerde babadan sonra aileyi anne temsil ederdi. Bu nedenle annenin yeri, babanın diğer akrabalarından ileri olurdu. Babanın mirası anneye değerdi. Çocukların vasisi oydu. Bekâret anlayışı: Türklerde İslam öncesi de vardı. Türkler bakire kız için, "Kapaklığ," yani kapalı kız diyorlardı. (6) Ev kadını için "Evci" denirdi. Göktürklerde "Eş" denirdi. Sümerlerle Türkler arasındaki yoğun ilişki, Gılgamış Destanı'nın proto-Türkler için bir sıfır noktası oluşturabileceğini göstermektedir. Gılgamış Destanı'nın ortaya koyduğu aile yapısı ve evlenme biçimi; 19. yy. Avrupasında bir aile evrim kuramını, yani ilk aile modelinin serbest cinsel ilişkilere dayalı olduğu tezini reddetmektedir. Sümer aile tipi, tamamen karı-koca ilişkisini yansıtan kutsal törenlerle düzenlenmiş nitelikleri ortaya koymaktadır. Proto-Türklerin, B. Ögel'e göre Eski Türklerin en önemli temsilcileri Hunlardır. Eski Türklerde "Kuma" deyimi, çok eski bir Türk sözüdür. (7) 1. ve başhatundan sonra alınan kadınlara "Kuma" denirdi. Hun ve Göktürk tarihinde babalar ölünce, erkek çocukların annelerinin kumaları ile evlenmeleri çok görülürdü. (8) Bu husus, baba ölünce aileyi bir çatı altında toplama geleneğidir. Levirat denen "Kayın alma" da yaygındı. Eşi ölen gelin, kayınla evlenmekteydi. Böylece eşi ölen kadın ve çocukları sokakta kalmazdı. (9) Bu yoldan aile, kişilerin güvenliğini koruyordu. Bu gelenek, Türkdoğan'a göre günümüzde de devam etmektedir. Örnek olarak Kars yöresindeki Azerilerde "Dinsel önderle dulların seramonik evlenmeleri." Bu tür evlilikler, ailede dengeyi bozmama eğilimini yansıtır. Buna, dinsel öndere atfen, "Ahunt Tipi Evlenme" denir. "Kalın," bir aile malıdır. (10) Evde erkek çocukların kalın üzerinde miras hakkı vardır. Kalın verilen gelin, artık erkek ailesinin bir malı olmuştur. Kalın, babanın oğullara, evlenme payıdır. Başlıksa, kız ailesine verilen bir armağandır. Baba malından kızlara bir pay düşüyorsa bu da kızın çeyizidir. Kalınsız kız verme geleneğine yine anıtlarda rastlıyoruz. Genellikle öldürülen bir kişinin ailesine, kalınsız bir kız veriliyor ve böylece, anlaşma yoluna gidiliyordu. Çekirdek ailenin evrenselliği, hem Sümerlerde hem de Türklerde kanıtlanmış durumda, Sümerlerdeki gibi kadının kutsallığı bu anıtlarda da yer almaktadır. Direnkova ve Yakinof gibi araştırmacılar Türklerin tarih sahnesine ataerkil ve dıştan evlenme biçimiyle çıktıkları görüşündedir. (11) Tek eşle evlilik, Türk ailesinin karakteristik bir özelliğini taşır. Görücü yoluyla evlenme: Eski Türk geleneğinde yoktur. Radloff, Altaylılarda kadın ve erkek arasındaki konuşma ve görüşme serbestisinin çok uzak geçmişlere dayandığı kanısındadır. (12) Kalın, yaygın olarak taksitle ödenirdi. Fakat kız kaçıranlara, kalını peşin olarak ödeme zorunluğu konmuştur. (13) Bugün Güney Anadolu yörüklerinde eğer kalın tam olarak ödenmemişse, gelinin çocukları olsa bile yine de kızın babası, damada gidip çocuklu kızını alıp kendi evine geri getirebilir. Yani kalınsız nikâhın bile hükmü yok. (14) Kalın, babanın sağken oğullarının evlenebilmeleri için verdiği paydır. Oğul, babadan bu hakkını zorla alabilirdi. Baba malından kızlara da bir pay düşüyordu ki bu da kızın "çeyiz"iydi. Kalın anlaşması, karşılıklı bir akittir. Aynı zamanda karşılıklı bir armağanlaşmadır. Gelinin vardığı erkek sakat ya da iktidarsız çıkarsa, kadın bundan dolayı şikâyet edebilir ve kalını geri verme yoluyla kocasından ayrılabilirdi. Kadın kısır çıkarsa, kız evi, ya kalını geri verir ya da gelinin kız kardeşlerinden birini kalınsız olarak verme yükümlülüğündeydi. (15) Öldürülen bir kişinin ailesine, kalınsız bir kız veriliyor, böylece, anlaşma sağlanıyordu. (16) Yine, kısır ya da baba evinden gelme bir hastalıkla ölen gelinlerin yerine de kız kardeşleri kalınsız olarak verilebiliyordu. Anadolu'da ve Orta Asya'da "Nikâh," yaygın olarak kalın anlaşmasından sonra ve kız evinde kıyılır. Nikâh kıyılmadan önce, kalın ve çeyizlerin miktarı da saptanır. Nikâhın yanında, su içme ve sakal kesimi gibi İslam öncesi geleneklere de başvurulur. (17) Ancak, Türklerde nikâha rağmen, gerdeğe kadar gelinin yüzü tabu sayılırdı. Bu husus, ancak gerdekte, görümlük denen, tören ve armağanlardan sonra kalkardı. Bazı Türklerde de, evlilik, ancak ilk çocuğun doğmasıyla tamamlanıyordu. Çocuk doğmadıkça, evlilik ve nikâh yürürlüğe girmiyordu. (18) Düğün ise Türklerde bir toydur. Buna Harzemşahlar çağında "Gelin toyu" denmiştir. Dede Korkut'ta, nişan toyuna "Küçük düğün," evlenme toyuna da "Ulu düğün" denir. Toy ya da düğün bayrağı da bütün Türklerde görülen yaygın bir gelenektir.(19) Düğün aşı ve açları doyurma anlayışı da bütün Türklerin ortaklaşa inançları arasındaydı. Toy ve düğün ateşi de Türk toylarının bir özelliğidir. Yarışlar, güreşler gibi tören şenlikleri, bütün Türk toylarında görülen eğlencelerdir. (20) Gerdek kavramı, daha çok Oğuzlar, Türkmenler ve Batı Türkleri tarafından geliştirilmiştir. Gerdeklik, gerdek evi biçiminde Osmanlılar tarafından kullanılmıştır. Gerdek odasının, ayn bir kutluluğu vardır. Sağdıçlık da Göktürklerden beri var. Sağdıç, güveyin hem kılavuzu hem de dostudur. Sanal akrabadır. Yenge de gelin kılavuzudur. Geline yol gösterir. Bunlara "Danışık" da denir. Kız evinden gelen çeyizlere de yengeler bakar. (21) Ailede ahlak ilkeleri olarak şunlar söz konusuydu: güzellik, sevimlilik, tatlılık, edep, büyükleri ağırlama, sözünü yerine getirme, sadelik, öğünme, yiğitlik ve mertlik. Hakanların hoşlanmadıkları hususlar: Yalan, zulüm, harislik, acelecilik, hareketlilik, doymazlık, hiddetlilik, içkicilik, sözünden dönme, inatçılık. (22) Abdülkadir inan, Türklerin tarih sahnesine ataerkil ve dıştan evlenme yoluyla aile kuran bir kavim olarak çıktıklarını ileri sürer. Manas destanında dıştan evlenme geleneğine geniş yer verildiği görülmektedir. Manas'ın kahramanları hep çapulla elde ettikleri kızlarla evleniyorlar, savaşlarda ganimet elde ederek aldığı kızlarla Manas'ın evlendiğine tanık olmaktayız. Radloffa göre Dede Korkut destanında kadınların toplumsal konumları yüksektir. Birden fazla evliliğe, bir işaret olsun yoktur. Proto-Türklerin aile yapısının temelde monogami diye ifade edebileceğimiz tek eşli bir evlilik modeline dayandığını, ailenin kutsal ve sevginin önemli olduğunu söyleyebiliriz. (23) Kök Türk ailesinin birkaç kuşağı bağrında barındıran, babanın ataerki etrafında kümelenmiş bir aile olduğu söylenebilir. Kök Türklerin de dış evli oldukları kesinlikle bilinmektedir. Oğlanlar ev kurup (Çadır) oba içinde kalmakta, kızlar ise kalın karşılığında yad ellere gelin gitmekteydi. Kök Türkler atayerlidirler. (24) Asya tarihinde, güveyi anayerinde bir süre tutma geleneği her zaman olmuştur. Hunların doğusunda oturan Vu-huanlarda, güveyi, kadının ailesinin yanına gider. Erkek, kadının bütün akrabalarına hizmet eder, kadının ailesi için çalışır. Güveyilik sistemi, verilen bir kıza karşılık, karşı ödülleme olarak sunulan Güveyi hizmeti olarak tanımlanır. Hizmet süresi yıllara ya da çocuk sayısına göre değişebilir. 10. yy.da Kutluk erkekleri, kızın velisine bir yıl hizmet ederlerdi. (25) Kök Türk beylerinin çok karılı evlilik yaptıkları kuşku götürmez. (26) Bu konuda yeterli belge yok. Fakat, dillerinde "öğ" sınıflandırıcı kavramının varlığı, çok karılık lehine bir sanı uyandırmaktadır. Çin yıllıklarında söz edilen bir kayıt var. O da, "Leviratus" dur. Kök Türklerde baba ve amca ölünce onların oğulları ya da küçük kardeşleri, geriye kalan dullanyla evlenirler. (27) Baba, amca ve ağabey ölünce, öz ana ve kız kardeşler dışında onların dul ve yetimleriyle evlenme geleneğine, Leviratus deniliyor. Tibet'ten Kore'ye dek bütün Asya kıtasında bu gelenek egemen. Bu gelenek Hunlar'da da vardı. Ayrıca 13. yy.ın bütün zenginleri, Moğol ve Tatarların (Kuman, Oğuz, Türk) Leviratus uyguladıklarını yazıyorlar. (28) 10. yy.da tek bir istisna şu: Kutluk kadınları ömürleri boyunca sadece bir tek erkekle evlenir. Kocası ölen kadın, bir daha hiç evlenmez. (29) Leviratus kurumu, kadın alan ve kadın veren oğuşlar arasında ittifakı ve böylece barışı sürekli kıldığı için vardır, işte Leviratusun gördüğü işlev budur. Göçebe çobanlar dış evlilik yaparak başka oğuşlarla kız alıp verirken, bağlaşma temeli üzerinde onlarla ittifak kuruyor ve böylece birlik halinde barışı sağlıyorlardı. Kız kaçırma: Eski Türklerde evlenme, kız kaçırma ve yağma yoluyla olmuştur. Yakutlarda ve Altay Türklerinde son zamanlara değin evlenme, ancak kız kaçırma yoluyla meşru evlenme sayılmıştır. Abdülkadir İnan bunu şöyle anlatıyor: (30) "Yakutlarda, evlenmeye karar veren delikanlı, kendi soyuna mensup bütün gençleri toplar ve büyüklerinin huzurunda 'Kam ayini' yaptırırdı. Akına gidecek atların bağlandığı kazıkların dibine tulumlarla kımız konur ve kam da bu kımızları atların koruyucusu olan Itik ruhuna saçı ederdi. Altay Türkleri arasında, bugün de erkek ve kız tarafları kendi aralarında sözleştikleri halde delikanlı, kendi soyundan olan yiğitlerle beraber kızı kaçırır. Kırgızların Manas destanında eski usulün hatırası olarak yağma ve kaçırma yoluyla evlenmeden söz edildiği gibi barış yoluyla, yani 'Kalın' ödeyerek evlenme de tasvir edilmektedir." (30) Manas'ın kahramanları hep çapul yoluyla elde ettikleri kızlarla evleniyorlar. Bugün Şeriarda "Gelin Çalma" geleneği vardır. (31) Gelini, babasının ve akrabasının elinden alma, Türklerde ve Moğollarda bilinen bir âdettir. Kalın ödendikten sonra, güvey, gelini götürmeye gelir. Fakat kızı kolay alamaz. Çünkü kız iyice saklanmıştır. Damat onu uğraşarak, güçlük çekerek meydana çıkarmak zorundadır (Ibn Fadlan). Kalın yerine Kırgızlar ve Başkurtlar "Süyek satımı," Yakutlar "Sulu" derler. Abdülkadir İnan, birinciyi, boydan birinin, yabancı bir boya satıldığını, kalın malının da onun karşılığı anlamına geldiğini, "sulu" kelimesinin de, eski Türkçede fidye-i necat, kız kaçıran boyun cezadan kurtulmak için verdiği mal demek olduğunu açıklamıştır. (32) Türklerde aile kurumunun kökenlerine inen araştırmacılar, başlangıçta bugünkü anlamda bir ailenin bulunmadığı, karı-koca ve çocuklar arasında aile denemeyecek gevşek ilişkilerin olduğu, asıl bağlılığın klan üyeliği olduğu, akrabalık terimlerinin buna göre belirlendiği ve eski Türkçede "Aile" kelimesini karşılayan herhangi bir kelimenin bulunmadığı hususlarında birleşmişlerdir. (33) Ataerkil kabile ve aşiret dönemlerinde, evliliklerin kız kaçırma suretiyle olduğu görülmektedir. Gökalp, Türklerde evliliğin endogamik olduğunu belirtir. Gökalp, bunu il aşaması için söylemekte ve endogamiyi Türklerde kadın-erkek eşitliğinin temeli saymaktadır. (34)(35) İlk evlilikler anayerli evlilik şeklindeydi. Ataerkilleşmeden sonra evlilikler kız kaçırma ve yağma suretiyle olmaya başlar. (36) Döl alma geleneği: İnan, evlatlık kurumunu incelediği bir makalesinde bu kurumun kökenini "çok eski devirlerde, ihtimal ki anaerki çağında meşru sayılan döl alma geleneğinde aramak gerektiğini belirtir. (36a) Eski Roma ve Araplarda çok açık olan bu geleneğin, Orta Asya göçebe kavimlerinde gizli kapaklı olarak korunduğunu biliyoruz" demektedir. Ona göre, 19. yy ortalarında Kara Kırgızlar'da geleneğin bulunduğuna dair söylentiler vardır. Yakutların eşlerinin başkalarından doğan çocuklarını öz evlat saymaları, döl alma geleneğinin meşru sayıldığı bir devirden kalma geleneklere dayanır. (37) Bir Arap yazarı, döl alma gelenğini şöyle anlatmaktadır: "Koca, karısına 'git, falanla ilişkide bulun' derdi. Döl alma, necip bir çocuk elde etmek amacıyla yapılırdı." Döl, kahramanlık, civanmertlik nitelikleriyle tanınmış yüksek adamlardan istenirdi. (38) Saadavi, geleneğin birçok kocalılık biçimi olduğunu söyler. (39) Bu ilişkiye kocası tarafından zorlanmaktadır. Toplumun üst konumunda olduğu belirtilen karşı taraftaki erkeğin ise, buna nasıl icabet ettiği, anlatılanlardan belli değildir. Belki bunu bir bedel karşılığında yapmaktadır. Bu durumda işlem, kadının araç olduğu, erkekler arası bir sözleşme biçiminde gerçekleşmektedir. Ancak, İnan'ın belirttiği biçimde, klan döneminde, klanlar arası evlilikler ya da cinsel ilişkiler, anayerli evliliklerden daha önce, döl alma biçiminde gerçekleşmiş olabilir. Oğuzlar'da, evlenirken kızın rızası alınırdı. Volga Bulgarları arasında evlenmek isteyen kişinin, istediği kızın başına bir örtü atması ve böylece kızın onun eşi olması geleneği yaygındı. (40) A. İnan'a göre bu, bir çeşit "kız kaçırma" geleneğiydi. Eski Türklerde çok eşlilik var. Oldukça da yaygındı. Bazı kaynaklarda çok eşliliğin sadece hanlara özgü olduğu, bazı kaynaklarda ise hiç olmadığı iddia edilir ki bu doğru değildir. Çünkü kadın sayısı fazladır ve yakınlarının dullarla evlenmesi koşulu vardır. (41) Zina: Ibn Fadlan, Oğuzlar'da oğlancılığın da büyük suç olduğunu belirtmektedir. Kutluklar'da ve Hiyongnular'da da zina çok büyük suçtur. (42) Kutluklar'da, zina eden erkek ve kadın yakılırken, Hiyongnular'da evli bir kadına tecavüz eden kişi ölüme mahkûm edilir. Genç bir kızı iğfal edenden ise büyük bir fidye alınır ve o kızla evlendirilirdi. Takyular'da tecavüz eden kişi iğdiş edilir. Bütün bu kavimlerde düşmanlara aynı hareketi yapmak suç sayılmazdı. Eski bir İnanıştan, yılda bir kez bir çeşit serbest ilişki geleneğinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Eski Türkler yılda bir kez doğal şehvetin galeyanıyla vücuda gelen bir aşk gecesine İnanırlardı. (43) Ibn Fadlan seyahatnamesinde zinanın yasak olmayıp, serbest ilişkilerin geçerli olduğu iki Türk topluluğundan söz edilmektedir. Bunlar Peçenekler ve Karluklar, Peçenekler yol ortasında kadınlarla çiftleşirmiş. (44) Karluklar ise, kadını kumarda alışveriş nesnesi olarak kullanırlar. Kumarda biri, diğerinin karısını, kız kardeşini ya da ******* ütebilir. Karluk kadınları güzel ve iffetsizdirler. Onlar karılarını çok az kıskanırlar. Reisin karısı, kızı ya da kız kardeşi, yabancı bir kafile gelince onları konuk eder. (45) Serbest ilişkilerin egemen olduğu bu toplulukta, kadının tam anlamıyla cinsel nesne olduğu görülmektedir. Ataerkilliğin en belirgin özelliği, kadının, erkeğin mülkiyetinde bir nesne olarak algılanmasıdır. Bu ise ya kapatılması (hapsedilmesi) ya da Karluklarda olduğu gibi, açıktan erkeklerin ortak kullanımına sunulmasıyla sonuçlanmaktadır. Boşanma: Ögel, eski Türklerde kalın yanacağı için, aile üyelerinin buna karşı çıktığını ve bu yüzden boşanma olayının görülmediğini söylemektedir. (46) Eski Türklerde, öldürülen bir kişinin ailesine karşılık olarak, kalınsız bir kız verildiği de görülmektedir. Ayrıca, karşılıklı dünür olma (kız değiş tokuş etme) durumlarında da kalın ödenmezdi. Yiğitler, aralarında anlaşırken, bazen birbirlerine kız kardeşlerini vereceklerine dair söz verirlerdi. Karşılıklı dünür olma geleneği, en çok, Kırgızlar'da yaygındır. (47) Türklerde toplumun çekirdeği aileden oluşur. Bu da baba, oğul ve torunlardan oluşur. Evlenip giden kızlar ile onların çocukları aileden sayılmazlardı. Altay ve Yenisey boylarında egzogami hâlâ yürürlüktedir. "Bugünkü Altaylılarda her kabile birkaç yüz nüfustan ibaret olmasına rağmen, hiçbir kabile kendi içinden evlenmez. Kınalızade'ye göre, bir insan, koşullar uygunsa evlenmelidir. Bundan maksat, hem Muhammed ümmetinin neslinin çoğalması, hem de nefsin günah ve kötülüklerden korunmasıdır. Zira, Peygamber, çocuk doğuran kadınla evleniniz, çoğalınız buyurur. (48) İslamiyet, toplumsal yaşamı da düzenleyen bir din olarak aileye ilişkin pek çok hükümlere sahiptir. İslami uygulamaya baktığımız zaman eski Türk geleneklerinin de sürdürüldüğü dikkatimizi çekmektedir. Bu konuda İslami döneme geçtikten sonraki destanlar bize bir fikir vermektedir. Şimdi bu destanlardaki aileye ilişkin yönlere bir göz atalım. Manas Destanı'nda aile: Manas, eski Türk kavmi olan Kırgızların milli destanıdır. Baba/Koca: Aile ve cemaatin reisidir. Güç ve otorite simgesidir. Anne/Kadın: Evde ikinci önemli kişidir. Onun önemi, doğurganlığına bağlıdır. Erkeğine bir evlat veremeyen kadın meyvesiz ağaçtır. Kadın erkeği gibi cesur ve savaşçı olmalıdır. Ama onun temel rolü, kocasının isteklerini yerine getirmek, kocası savaşa gidecekse onun savaş elbiselerini, silahlarını ve atını kocasına hazırlamaktır. Kadının güzel ve şanslı olması tercih nedenidir. Aile içi ilişkiler: Aile büyükleri, töre ve dinsel etkenler içinde bir ilişkiler bütünü söz konusudur. (49) Divan-ı Lügat it-Türk'te, evlenecek olan kişilerin birbirini görüp tanıyarak mı, yoksa görmeden mi evlendiklerini gösterecek bir kayıt bulunmamaktadır. (50) Dede Korkut Hikâyeleri'nde Bamsı Beyrek ile Banu Çiçek'in beşik kertme nişanlı olmalarına rağmen birbirlerini yakından tanımadıkları anlaşılıyor. Türkler arasında egzogaminin, yani dışarıdan evlenmenin daha yaygın olduğu söylenebilir. (51) Eski Türk toplumunda, hele göçebe yaşam biçiminde kadınla erkeğin kaçgöç içinde bulunamayacakları da açıktır. Bu nedenle evlenecek kişilerin aynı toplumda yaşıyorlarsa konuşup anlaşma olmadan da birbirlerini en azından tanıdıklarını düşünmek mümkün. Manasta Levirat tipi evlilik var. Yani buna bir tür aile içi evlilik denebilir. Nedeni: Kadının sahipsiz ve korumasız kalmaması, malların bölünmemesi, çocukların aile çevresinden çıkmaması gibi bugün de az sayıda uygulanan gelenek var. Kız istemek için ata binip (atlanmak) kız aramak gerek. (52) O halde istenecek kızda aile içinden değil, uzaktan biri olacaktır. Çakıp Han'ın, oğluna layık bir kız bulabilmek için Asya'nın büyük bir bölümünü dolaştığı anlaşılmaktadır. Bu da bize, Manas'ın geleneğe göre evliliğinin büyük bir ihtimalle egzogami, yani aile dışından evlilik olacağını göstermektedir. Destana yansıyan Kırgız Türklerinin evliliklerinin genellikle aile dışından ve birbirlerini görmeden gerçekleştiği, zorunlu hallerde aile içi-kayınla-evlilik olduğu, kız kaçırmaya zaman zaman başvurulduğu, erkeklerin birden fazla kadınla evlenebildikleri anlaşılmaktadır. Aile dışından evlilik, Türk boyları arasında yaygın bir gelenektir. Kız evine dünürcü gönderildiği ve bunlara "sawçı, yorığçı, yazığçı, arkuçi" dendiği belirlenmiştir. Dünür olarak gelen kişi, Tadacak mısın tuzunu Verecek misin kızını biçimindeki kalıp sözünü kullanır. Tıpkı bugün "Allah'ın emri, Peygamber'in kavli ile" kalıbının kullanıldığı gibi. (53) Aile, Türklerin yaşamında çok önemli bir toplumsal kurumdur. Manas'da önemli konularda danışma ve fikir teatisi var. Namusun, edep yerleri ve cinsel organların korunması ile ilgili olduğu görülmektedir. Namus sözcüğü cinsel organları ifade için kullanılmıştır. Evliliklerde denklik esastır. Manas'ın yansıttığı aile, ataerkildir. Geleneksel geniş aile tipindedir. Birlik beraberlik, küme duygusu, biz duygusu egemendir. Sözlü kültürün önemli bir malzemesidir. Türk ailesinin İslamiyet etkisinde gelişen dönemine ışık tutuyor. Manas destanında kızda aranan özellikler, toplumca istenen ve kabul gören tarafları şöyle sıralanmaktadır: (54) Biricik kızım Kanıkey Yalnız bacadan gün gördü Suyu yalnız evde içti Seçilmiş atlara bindi Uzaktan gelme bal yedi İnce elbise ile rüzgâra çıkmadı Soğuk nedir hiç bilmedi Hiç gece kapıya çıkmadı Dünden kalma yemek yemedi Manas'daki bu değerler sisteminin günümüzdeki yansımasını bir Erzurum türküsünde şöyle görüyoruz: Erzurum'un içinde Güngörmedik güzel var Görüldüğü gibi, kızın bütün dünyası baba evidir. Ne gördü, ne tattı ise baba evinde görmüş ve tatmıştır. Evlenme: Kaçırma ya da savaşta ganimet alma yoluyla evliliklerin mümkün olduğu anlaşılmaktadır. (55) Ancak bu tür evlilikler makbul değildi. Bu tür alınan kadınlar, bir çeşit cariye olarak kalmaktadırlar. Asıl ideal olan, atanın gidip istediği, dünür olduğu bir kızla, geleneklere uygun olarak yapılan evliliklerdir. Armağanı ve çeyizi ile gelen kadın makbul tutulmaktadır. Aksi durumda kadının toplumda kabulü zorlaşmaktadır. Dünürcülük görevini, Çakıp Han, Elçiliğe ölüm yok, Kılavuzluğa horluk yok diyerek atasözü haline gelmiş bir kalıpla ifade etmektedir. Çakıp Han bu sözüyle, kendisinin bu işde sadece görevli olduğunu, çıkacak sonuçtan kendisinin sorumlu tutulamayacağını dile getirmektedir. Aşa salacak tuzu var, Kamkey denilen kızı var mısralarında karşımızda bir kalıp var. Aşa tuz salmak ve tuzu tatmak, kız vermek suretiyle akrabalığı, dolayısıyla Türklerde tuz ekmek hakkı denilen bir kabulle, aralarında oluşacak bir hukuku ifade etmektedir. Kız kaçırma: Mehmet Kaplan, bu konuya, kahramanlık ile aşkı birleştiren kız kaçırmanın Türkler arasında çok eski bir gelenek olduğunu ifade ederek bir açıklık getirmektedir. (56) Kız veya aile tarafı iffet ve faziletini göstermek, erkek, kahramanlığını kanıtlamak için mücadele şarttır. Bu nedenle evlenmeler bir savaş manzarası alır. Bu davranış biçimi, güç ve yiğitliğin asli değer olduğu göçebe örfüne tamamen uygundur. Dede Korkut Destanlarında kadının kültürleyicilik rolü belirgindir. Bu destanların önemli bir yönü, tek kadınla evlilik yapma, aile kurmadır. Tek erkek, tek kadından oluşan çekirdek aile söz konusudur. Destan, kadını erkeğe eşitler. Kadını iffet ve sadakat simgesi sayar. Kadını, aileyi kuran ve koruyan bir yere yükseltir. Kadını kahramanlığı ile de öne çıkarır. Ahlaki değerleri ailesel değerlerle özdeşleştirir. (57) Aile yapısında sevgi, saygı, sıra anlayışına dayalı bir dayanışma görülür. Dede Korkut Kitabı'ndaki kardeşler arası ilişkiler, sevgi, saygı, vefa gibi değerlere bağlıdır. Kardeşler arası bir dayanışmayı görüyoruz destanda. (58) Öldürülen kişinin intikamını almak da kardeşin görevidir. Kardeşi esaretten kurtarmak da aynı biçimde kardeşin görevine girer. Sürekli savaşların yarattığı şok olma düşüncesi, dayanışmayı gerektirmiştir. Güçlü olma yolu, çok kardeşliliği gerekli kılmıştır. Birbirini seven aileler, daha beşikteyken birbirine nişanlanmaktaydılar. Oğuzlarda, bir baba, ölünce oğulu üvey annesi ile evlenebiliyordu. (59) 10. yy.da Oğuzlarda başlık ya da kalın geleneği vardı. (60)(61) Oğuzlarda dış evlenme geleneğinin bulunduğu hükmü verilebilir. (62) Destan kahramanları, iyi ata binen, kılıç kuşanan eş istedikleri görülüyor. Destanlarda, anaya karşı saygı her vesile ile belirtiliyor, "Ana hakkı, Tanrı hakkıdır" deniliyor. Destanlarda kadınlara yüksek ve değerli bir yer verilmektedir. (63)(64) Destanlarda kardeş sevgisi ve kardeşe sahip olmanın önemi, türlü vesileler ile belirtiliyor. Destanlarda, saygı davranışları arasında selam vermek ve el öpmeden söz ediliyor. (65) Eski atlı göçebelerin aileleri, Romalılarda olduğu gibi efendi sınıfını oluşturmakta ve kan kardeşliği ile bağlı zümrenin emri altında, esirler, sığıntılar ve metbular bulunmaktadır. Aile reisi bütün malın sahibidir. (66) Aile efradına yapılacak işleri o gösterir. Çocukları üzerinde nüfuzu torunlarından herhangi birini kendisine evlat edinerek yetiştirecek derecede sınırsızdır. Ailevi ata hakkına dayanan (patriyarkal) ve dışardan evlenme (exogomi) toplumsal biçimlerine uygun (patrilocal nizam) temeldi. Yeni kurulan aileler, koca tarafını tutardı. Yeni gelen kadın kocasının ailesine hizmet eder ve onun malı sayılırdı. Onun için kadını pederinden, eski ailesinden satın almak gerekirdi. Bedeli kalın çeşitli ehli hayvanlardan; at, deve, koyun vb. terekküp ederdi. Ibn Fadlan 10. yy.da Oğuzlarda aynı geleneğin cari olduğunu söylüyor. Kalın ödendikten sonra, nişanlısına damat yalancıktan bir kız kaçırmayla kavuşuyor. Bu, eskiden cari, gerçek kız kaçırma âdetinin kalıntısıdır. Kaçırma yoluyla ya da ganimet olarak alınan kadınlar, beraberlerinde çeyiz getirme şansına sahip olamamaktadırlar. Ailede ananın da bir nüfuzu var. Türk aile yaşamında çocukların babalarına karşı saygı göstermeleri geleneği, efsanevi Türk hükümdarı Alp Ertunga'ya dayanmaktadır. Evlenme işinde çok defa "Arkuçı" ya da "Savcı" adı verilen aracılar gerekliydi. Bugün "Elbir" denen bu aracılar dünürler arasında gidip geliyorlardı. Akrabalık kurmak isteyen iki taraf, bu aracı eliyle birbirinden karşılıklı kız istiyordu. (67) Alınacak kızın bakire olması şart değildi. Fakat, bakire kız almak bir idealdi. Ancak bunun gerçekleştirilmesi, büyük başlık verilmesine bağlıydı. Dünür, daha doğrusu damad adayının ailesi (babası ve annesi), kız tarafına bir at verir. Buna "başlık" denir. Yetiştirme hakkı, yani kızını yetiştiren babanın hakkı demektir. Sonra, yine dünür, bir elbise verir, buna da "südlük" yani süt hakkı adı verilir. Bu, gelinlik kızı emziren anneye aittir. Bundan sonra, gelin adayının kardeşine bir şey verilir. Buna da "Ağırlık" denirdi. Oğlan tarafı, gelin adayına ve kız kardeşine elbiseler verirdi ki, buna "Yandış" adı verilirdi. Düğün sırasında "Saçı" adı verilen para saçılıyordu. Evlenecek kızın çeyizini hazırlamak, yalnız anababaya değil, bütün akrabasına düşen bir görevdi. Akrabalar, gelini donatmak için elbise ve mal yardımı yapıyorlardı. (68) Sağdıç, o zaman da aynı adla vardı. (69) Selçuklu devrinde birden fazla kadınla evlenmenin bulunduğu Kaşgarlı Mahmut'un eserinde, Kuma anlamına gelen "Küni" kelimesinin geçmesinden anlaşılıyor. Bugün, "Günü" biçimini alan bu kelime, kıskançlık demektir. Bundan, günülemek mastarı yapılır. Ana ve babayı da içine alan kadının akrabalarına dünür deniyordu. En eski Türk topluluklarından günümüzdeki göçebe Türk topluluklarına değin bütün Türk toplumlarında bazı istisnalar dışında evlilik, tek kadın almak biçiminde olmuştur. Kadın oldukça serbest, buna karşılık iffet ve namusuna düşkün. Kadınla erkek, devlet işlerini birlikte yürütüyor. Âbidelerden anlaşıldığına göre Türkler tek kadınla evleniyordu. Uygurların çoğu tek kadın alıyordu. Rasonyi, bunu Maniheizm Budizm'e bağlar. Doğu Hunlarda ve Göktürklerde bu etkilerin hiçbiri olmadığı halde, tek karılılık vardı. Rasonyi, ileri sürdüğü tezi, ikinci eş zevce için eski Türkçede Türk kökünden kelimeye rastlanmadığına bağlıyor. Kız kaçırma, dıştan evlenme, kalin vererek kız alma, babaerkillik, genellikle birkaç kuşağın bir arada yaşadığı geniş aile kayın alma (Levirat) gibi ortak özellikler gösteren Türk ailesi bu özelliklerin çoğunu sürdürmektedir. Bu özellikler İslam öncesi ve sonrası dönemlerle birleşmiş olarak bugüne kadar gelmiştir. Bunların yanında üyeler arasında saygı, sevgi, dayanışma, yardımlaşma usulüne uygun evlilik (söz kesme, nişan, nikâh, düğün, akrabalık gibi) ve sapmalardan uzak bir aile yapısı da ailede bulunması gereken uygulama ve değerlerdir. Bu kadar uzun dönem aileye ilişkin olarak belirttiğimiz bu özelliklerin bugün de sürüp gitmesi, Türklerin aile kurumuna verdiği önemi göstermektedir. Kuşkusuz her dönemde bazı yozlaşmalar ve sapmalar belli oranda görülebilir. Bugün de bu yozlaşmalar var. Ama aileye ilişkin temel öğelerin şimdiye değin değişmemesi, Türklerin aileyi toplumun temeli olarak görmeleriyle açıklanabilir. 1) Önal Sayın, Aile Sosyolojisi, s. 2. 2) Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, ss. 237-238. 3) Orhan Tûrkdoğan, Türk Ailesinin Genel Yapısı, s. 35. 4) Orhan Tûrkdoğan, agy, s. 35. 5) B. Ögel, age, s. 245. 6) B. Ögel, age, s. 250. 7) O. Tûrkdoğan, agy, s. 34. 8) O. Tûrkdoğan, agy, s. 34. 9) B. Ögel, age, s. 241. 10) B. Ögel, age, s. 256. 11) O. Tûrkdogan, agy, s. 39. 12) O. Tûrkdogan, agy, s. 45. 13) B. Ögel, age, s. 256. 14) B. Ögel, age, s. 263. 15) B. Ögel, age, s. 261. 16) B. Ögel, age, s. 262. 17) B. Ögel, age, s. 268. 18) B. Ögel, age, ss. 268-269. 19) B. Ögel, age, s. 269. 20) B. Ögel, age, s. 269. 21) B. Ögel, age, s. 272. 22) B. Ögel, age, s. 273. 23) O. Tûrkdoğan, agy, s. 48. 24) S. Divitçioğlu, Kok Türkler, s. 151. 25) S. Divitçioğlu, Age, s. 154. 26) S. Divitçioğlu, age, s. 157. 27) S. Divitçioğlu, age, s. 158. 28) S. Divitçioğlu, age, s. 159. 29) S. Divitçioglu, age, s. 159. 30) A. İnan, Makaleler ve İncelemeler, s. 344. 31) O. Ş. Gökyay, Dedem Korkut'un Kitabı. 32) A. İnan, age, s. 347. 33) M. Türköne, Eski Türk Toplumunun Cinsiyet Kültürü, s. 174. 34) Z. Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi, s. 142. 35) M. Tûrköne, age, s. 175. 36) M. Tûrköne, age, s. 179. 36a) A. İnan, age, s. 314. 37) A. İnan, age, s. 314. 38) A. İnan, age, s. 315. 39) M. Tûrköne, age, s. 179. 40) Ibn Fadlan, Ibn Fadlan Seyahatnamesi, s. 116. 41) M. Tûrköne, age, s. 180. 42) Ibn Fadlan, age, s. 57. 43) Z. Gökalp, age, s. 111. 44) Ibn. Fadlan, age, s. 84. 45) Ibn Fadlan, age, s. 90. 46) B. Ögel, age, s. 180. 47) M. Türköne, age, s. 184. 48) O. Türkdoğan, agy, s. 51. 49) İ. Doğan, "Manas Destanı'na...", AÛ EBF Dergisi, c. 28, S. 2. 50) R. Genç, "Evlilik...", Manas 1000, s. 100. 51) R. Genç, agy, s. 100. 52) R. Genç, age, s. 101. 53) R. Genç, agy, s. 105. 54) F. Türkmen, "Manas Destanı ve...", Manas Destanı ve Etkileri, s. 263. 55) N. Yıldız, Manas Destanı, s. 367. 56) M. Kaplan, Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar, s. 88. 57) S. Tural, "Dede Korkut Destanlarında Aile", Türk Dili, Sayı 553 58) Û. Oğuz, "Manas Destanı ve...", Manas 1000, ss. 140-141. 59) F. Sümer, Oğuzlar, s. 47. 60) F. Sümer, age, s. 403. 61) F. Sümer, age, s. 403. 62) F. Sümer, age, s. 404. 63) F. Sümer, age, s. 404. 64) F. Sümer, age, s. 405. 65) F. Sümer, age, 405. 66) L,. Rasonyi, Tarihte Türklük, ss. 56-57. 67) A. Köymen, Alp Arslan ve Zamanı, s. 310. 68) A. Köymen, age, s. 312. 69) A. Kaymen, age, s. 313. | |
|
| | #2 (mesaj-linki) |
Cvp: Türk Ailesi Antropolojisi II. BÖLÜMGELENEKSEL TÜRK AİLESİ Türk Evlenme ve Düğün Gelenekleri Modeli GİRİŞ Düğünler, tüm dünya kültürlerinde olduğu gibi Türk kültüründe de insanlann mutluluklarını ifade eden törenler arasındadır. Hangi tür yerleşim biriminde olursa olsun, hepsinde de standart kalıplar içinde gerçekleşir. Düğünün amacı kuşkusuz, evlenen çiftleri çevreye ilan etmek, duyurmaktır. Demek ki çevre, evlilik olayında önemli bir etmendir. Yani evlilik, sadece bireysel bir olay olmayıp, çevreyi ilgilendiren ve çevrenin de devreye girdiği bir olgudur. Evlenme nedeniyle çiftlerin çevrelerini genişlettikleri de bir gerçektir. Özellikle her iki tarafta akrabalıkların oluşması, bunun başlıca kanıtıdır. Düğünlerin pek çok işlevleri vardır. Bunları aşağıdaki noktalarda özetleyebiliriz: a) Düğünlerin önemli bir işlevi, müzik, oyun, eğlence, sohbet, seyretme, yeme içme gibi birçok serbest zaman etkinliklerine yer vermesiyle de insanlann hoşça vakit geçirmesine yardımcı olmasıdır. b) Düğünler toplumda dayanışmayı pekiştirir. c) Bazı insanların yeteneklerini sergilemelerine yol açarak onların psikolojik yönden doyum sağlamalarına yol açar. ç) Yaşamı zenginleştirir. Tek düze yaşamdan bir ölçüde kurtulmayı sağlar. d) Kazancın yeniden dağılımını gerçekleştirir. Gelir el değiştirir. Armağanlar vs. gibi harcamalar yoluyla servet dağılmış olur. e) Belli mesleklerin ortaya çıkmasına yol açar. Böylece bazı kişiler profesyonel olarak meslek sahibi olurlar. Örneğin, müzisyenlik gibi. Düğün, evlenme olayının sadece bir kesitidir. Fakat evlenme olgusu evrensel olduğu gibi, onun bir kesiti olan düğün de evrensel bir olgu olarak tüm kültürlerde görülür. Fakat her kültür, evlenme olgusunu ve düğünü kendi kural ve kalıplarına uydurarak gerçekleştirir. Bu biçimlendirmede toplumun tarihsel gelişimi, yerleşim düzeni, ekonomik yapı ve gelenekler rol oynar. Düğün aşamasına gelmeden önce, evliliğin daha önceki aşamalarına bir göz atmada yarar görüyoruz. Bu aşamalar, geleneksel kesim ve kentsel kesimde ortak özellikler göstermektedir. Yörelere göre pek çok ayrıntılı uygulamalar vardır. Biz burada bu ayrıntıları bir tarafa bırakarak, ortak olan yönlerine değineceğiz. Düğünden önceki aşamalar, bilindiği gibi, görücülük-dünürcülük, söz kesimi, nişan ve düğündür. Bu aşamalar hiçbir yörede öz olarak değişmez. İlk aşama olan görücülük, kız bakma, kız arama, kız beğenmeyi ifade eder. Kentlerde daha çok tanışıp anlaşarak evlenme yaygınken, geleneksel kesimde görücülük daha egemendir. Erkeğin aile üyeleri akraba ve komşularından seçilen birkaç kadının, beğenilen kızın evine ziyarete gitmeleri, kızı görmeleri, onu incelemeleri ve niyetlerini açığa vurmaları, görücülüğün kız bakma aşamasını oluşturur. Bu tür evlenmede eşlerden çok, onların yakınlarının beğenisi, isteği ve girişimi söz konusudur. Kuşkusuz erkek de bu tercihi genellikle onaylar. Dünürcülük ise, beğenilen kızın istenilmeye gidilmesidir. Afyon gibi bazı yörelerde önce kadınlar, daha sonra erkek dünürcüler ayrı ayrı kız istemeye giderler. Aralarında evlenecek erkek bulunmaz. İkinci kez kız evine gidiş, evlenme öncesinin kabulü anlamına gelir. Bu sırada kız evinde erkek tarafının getirdiği şeker, lokum, çikolata gibi yiyecekler (şirinlik, ağız tadı vs.) yenilir. Bazı yörelerimizde Kuran da okunur. Daha sonra kız tarafı, kızlarına alınacak ve yapılacak şeylerle ilgili isteklerini bildirir ve bir anlaşmaya varılır. Düğün gününe yakın iki taraf, yakınlarıyla birlikte çarşıya çıkar, ziynet eşyaları, ev takımları, elbiseler, kumaşlar ve çeşitli hediyelikler alınır. Her iki taraf da birbirine armağanlar alır. Armağanlaşma, evlenme ve düğün geleneklerinin temel yönlerinden birisidir. Dünürcülük yoluyla anlaşmaya varan taraflar, daha sonra söz keserler. Daha önce anlaşan aileler, bu kez, daha geniş bir çağrılı huzurunda sözle bu anlaşmalarını yeniden dile getirirler. Buna, "söz kesimi" denir. Söz kesiminden sonra nişan aşaması başlar. Daha çok kız tarafı nişanı yapar. Nişanda kıza "Takı" denilen ziynet eşyaları takılır. Önce, çağrılılar huzurunda herhangi bir büyük kimse, adaylann sağ ellerinin nişan parmaklarına yüzük takar. Sonra diğer takılar takılır, yenilir, içilir, eğlenilir. Takı takmak da evrensel ve temel bir evlenme geleneğidir. Nişan süresi, tarafların anlaşmasına bağlıdır. Okul, askerlik, iş durumu, hastalık, ölüm gibi nedenlerle süre uzatılabilir ya da kısaltılabilir. Son yıllarda bu sürenin çok kısaltıldığı görülmektedir. Çünkü, nişan ne kadar uzarsa, taraflar arasında anlaşmazlıklar da o kadar artabilir kaygısıyla nişan en fazla altı ay ya da bir yıl olarak belirlenmektedir. Kent ortamında nişanı artık kız tarafı yapmaktadır. Genellikle düğünden önce yapılan nikâh da resmi ya da dinsel olarak iki türdedir. Geleneksel kesimlerde dinsel nikâh da resmi nikâh kadar önemlidir. Birçok vatandaşımız her ikisini de yerine getirmektedir. Böylece evlilik, gerek yasal, gerekse dinsel olarak çevre tarafından onaylanmış olur. Önce yasal, sonra dinsel nikâh yapılması yaygındır. Evlilik aşamaları içerisinde en canlı ve önem verilen kısım düğündür. Düğünü iki kısımda ele alabiliriz. a) Kına gecesi b) Esas düğün Esas düğünden bir gün önce kız evinde yapılan bir törendir. Kız evinde, kızın yakın arkadaşları, akrabaları ve komşu kadınlarla birlikte yapılan bir şenliktir. Köylerde kızın evli ya da bekâr arkadaşlarına "Kına yemeği" denen ve kız evince verilen bir yemek vardır. Daha sonra şenlik başlar. O geceye özgü eğlenceler yapılır, oyunlar oynanır, şarkılar türküler söylenir ve kızın ellerine kına yakılır. Bu arada gelin kız, acıklı türkülerle ağlatılır. Baba evinden ayrılmasının verdiği hüzünle kız ve annesi ağlarlar. Kızın ağlaması ve ağlatılması bir gelenektir. Kızın mutlaka ağlaması istenir. Ayrıca bazı yörelerimizde güveyiye de kına yakılır. Kızın kına gecesi yapıldığı sırada, erkek evinde, erkeğin yakınları ve arkadaşları da bir gece düzenleyerek kız evinden gelen kınayı erkeğin sağdıcı, erkeğin eline yakar. Erkeğe "Sağdıç" ve geline de "Yenge" seçilmesi, ortak geleneklerimiz arasındadır. Bunların işlevleri vardır. Kızın arkadaşları ve yakınları ile "Gelin Hamamı"na gitmesi, orada yenilip, içilip, eğlenilip yıkanılması da çok yaygın bir gelenektir. aa) Köy düğünleri: Düğün, tüm yakınların ve konu komşunun çağrıldığı daha kalabalık bir şenliktir. Mümkün olduğunca herkes çağrılmaya çalışılır. Çağrı işi, "Okuyucu"larla ya da basılı davetiyelerle yapılır. Okuyucuların armağan vermesi ve alması da geleneklerimiz arasındadır. Kırsal yörelerimizde kadınlar ve erkekler ayrı yerlerde toplanarak eğlenirler. Kırsal kesimde düğünlerimizin nasıl olacağı, eğlence türleri, geleneksel olarak belirlenmiştir. Bunlar yörelerimize göre bazı farklılıklar göstermektedir. Fakat her yöre kendine özgü geleneksel usullerle düğününü yapar. Köy düğünlerinin en yaygın enstrümanı davul, zurnadır. Bunlar, yıllardan beri yurdumuzun her yöresinde sevilen, beğenilen ve düğün simgesi olmuş çalgılardır. "Saz" ya da "Bağlama," "Cura" da yine çok yaygın geleneksel bir eğlence aracımızdır. Bunların dışında yine yörelerimize göre değişen kemence, tulum, tar, klarnet, mey, def, darbuka, sipsi, ut, keman, cümbüş, kanun, kabak kemane gibi enstrümanlar da kullanılır. Düğünlerdeki oyunlarımız da çok çeşitlidir. Bunlar her yöreye göre değişen halk danslarıdır. Halay, bunların her yörede ortak olan biçimidir. Halayın dışında erkek ve kadınlarımızın ayrı ayrı ya da birlikte oynadıkları karşılıklı oyunlar da her yöremizde görülen ortak bir oyundur. Sinsin de geceleyin ateş etrafında birbirini kovalama ve ateşin üstünden atlanılarak oynanan geleneksel bir oyunumuzdur. Çeşitli yarışmalar (hayvan yarışmaları gibi); komiklikler de köy düğünlerimizin özelliğidir. Fakat bu gelenekler giderek azalmaktadır. Güreşler, köy düğünlerimizin en sevilen şenliklerindendir. Yemekler, etler, pilavlar, dolmalar, mantılar, etli nohut, çeşitli sebzeler, börekler, tatlılar, meyveler gibi en sevilen yiyeceklerden oluşur, iyi yemek yapan aşçı kadınlar ve tarafların genç kız ve kadınları sürekli yemek yaparlar. Konuklar, akrabalar yer içer. Köy gençlerimiz ve erkekler yaşlılardan ayrı bir yerde veya odada içki içerler. Türküler söylenir. Kadınlar kendi aralarında oynarken çerez, şeker dağıtılıp yenir. Damadın hazırlanması: Güvey traşı da geleneksel bir uygulamadır. Sağdıçlarla birlikte güveyinin traş oluşu ve bu sırada köy gençlerinin halay çekmesi bir şenlik biçimindedir. Damadın özel giysisinin giydirilmesi, damat yemeği yenmesi, damatla birlikte topluca camiye namaz kılınmaya gidilmesi de geleneklerimizde mevcuttur. Güvey hamamı da yine güveyin arkadaş ve yakınlarıyla eğlence biçiminde bir gelenektir. Armağanların açıklanması: Kimi yörelerimizde kına gecesinde, kimi yörelerimizde düğün sırasında, tarafların ve yakınlarının kıza verdikleri ziynet eşyası ve para gibi armağanlar herkese ilan edilerek açıklanır. Bu uygulama da yardımlaşma biçimi olarak geleneklerimiz arasındadır. Civar köylerden akraba ve dostlar davet edilir. Davetliler köy hanelerine yerleştirilerek yemek yemeleri, yatmaları, ağırlanmaları sağlanır. Köylerimizde damadın evinin görünen bir yerine düğün olduğunu belirtmek için bayrak çekilir. Çankırı gibi bazı yörelerimizde geleneksel şenlikler düğünlerde aynen tekrarlanır (Yaren Sohbetleri gibi). Böylece düğünler daha şenlikli olur. Düğünden önce "çeyiz asmak" geleneği de yaygındır. Kız evinden gelinin tüm çeyiz eşyası erkek evine taşınır ve sergilenir. Konu komşu (kadınlar, genç kızlar) çeyize bakmaya gelir. Genç kızlarımızın yaptıkları işler beğeniyle izlenir. Böylece, geleneksel el sanatlarımızın sürdürülmesi gerçekleşir. bb) Kent düğünleri: Kentlerdeki evlenme geleneklerimiz, kırsal kesime oranla değişmiş olmakla birlikte, yine de birçok bakımlardan benzerlik göstermektedir. Örneğin, düğünden önceki aşamalar kentlerde de söz konusudur. Fakat düğünler oldukça değişmiştir. Kentte düğünler ya evlerde ya da düğün salonlarında yapılmaktadır. 1. Evlerdeki Düğünler: Düğün salonu ücretini veremeyenler ya da evleri uygun olan kent ailelerimiz, düğünlerini kendi evlerinde yaparlar. Sınırlı sayıdaki konu komşu ve yakınlarla birlikte evlerde yapılan düğünler de oldukça canlı geçer ve kısmen de köy düğünlerine benzerler. Gecekondu ya da kentin apartmanlaşmamış yörelerinde yapılan bu düğünlere kentlerdeki düğün çalgıcıları gelir. Ut, keman, cümbüş, klarnet ve tef, darbukadan oluşan çalgı ekibi, üç dört saatliğine gelip oyun havaları çalar, şarkılar söylerler. Daha çok çifte telli biçimindeki oyunlar oynanır ve genellikle kadınlara yöneliktir. Bu düğünlerde yemek de verilir. Gecekondu yörelerinde ise davul, zurna daha yaygındır. Fakat düğün çalgıcıları buralardaki düğünlere de gelirler. Gecekondu yörelerinde düğünler kısmen bahçede ve açık yörelerde de yapılır. Bu nedenle halay vs. gibi oyunlar buralarda daha yaygındır. Konuk ağırlama bahçe vs. gibi yerlerde olduğu için, kolaylaşır. Evlerdeki düğünlerde çalgıcı gelmeden de müzik ihtiyacı, müzik setleriyle, kasetlerle de sağlanır. Kasabalarda da düğünler, gerek evlerde, gerekse salonlarda ve gerekse kurumların salonlarında yapılır. Enstrüman olarak çalgıcılar ve orkestra yaygındır. 2. Salon düğünleri: Kentte düğünlerin en yaygın biçimde yapıldığı yerler, bu amaçla düzenlenmiş düğün salonlarıdır. Buralar, özel kişilerden kiralanır. Bir akşamlık ya da öğleden sonrası için kiralanırlar. Bu salonlarda düğün, belli bir düzen içinde yapılır, ikramlar, eğlence daha çok düğün salonu sahibi tarafından anlaşmaya bağlı olarak sağlanır. Genellikle orta tabakalara mensup ailelerin salon düğünlerinin yapılış düzeni şöylece sıralanabilir: a) Gelinle damat ve yakınları düğünün başlama saatinden önce gelirler. Bir süre ayrı bir odada (gelin odası) bekleyip, sonra alkışlarla salona girer ve orkestra eşliğinde piste alınırlar ve bir süre dans ederler. Daha sonra herkesin görebileceği bir yere otururlar. b) Orkestra, müzik yayınına geçer. Tango ya da slow denen ağır parçalardan başlanır, oyun havalarına geçilir. Sonra oryantal müzik ve daha sonra da disko ve rock müziğe geçilir. Bir ya da yarım saatte orkestranın görevi sona erer. Bu arada konuklar müzik türüne göre oynarlar. c) Sıra halk müziği sanatçılarına gelir. Bunlar salonda sürekli çalışan düğün sanatçılarıdır. Aşağı yukarı üç sanatçı çıkar. ç) Geline takılar takılır. Erkek ve kız tarafı takıları anons edilerek takılır. d) İkramlar yapılır. Özellikle kuru pasta ve meşrubat sunulur. Kuruyemiş de yaygındır. Ayrıca karışık meyve de ikram edilir. e) Daha sonra iki sanatçı daha çıkar. Sanatçılardan birisi şantözdür. Orkestra eşliğinde günün sevilen parçalarını söyler. f) Daha sonra aile fotoğraflarının çekilmesine geçilir. Bir süre sonra konuklar, sıraya girerek ev sahiplerine hayırlı olsun dilekleriyle salondan ayrılırlar. Köy düğünleri de artık salonlarda yapılmaya başlanmıştır. Salonların ses düzenleri genellikle iyi değildir. Üstelik ses, sonuna kadar açılmakta ve insanlar birbirlerini işitememektedir. Gençler ve yaşlılar hep bir arada aynı masada oldukları için gençler rahat eğlenememekte ve rahat hareket edememektedirler. Böylece gençler, düğün sırasında ya dışarı çıkıp ya da ufak bir odada, yaşlılardan ayrı olarak kaçamak yollardan içki vs. içerek neşelenmeye çalışırlar. Kentlerdeki ailelerin bir kısmı ise, çalıştıkları kurumların düğün, toplantı vs. için inşa ettirdikleri salonlardan ve tesislerden yararlanırlar. Ordu mensuplarının, çeşitli fabrika ve kamu kuruluşlannın bu amaçlarla kullanılan salonları bu niteliktedir. Üst tabakalara mensup aileler ise, daha çok, büyük otellerin salonlarını kiralayıp düğünlerini yaparlar. Banknot paraların bol bol saçıldığı, bahşişlerin bol bol verildiği, ikramların zengin olduğu, çiçeklerin dökülüp saçıldığı, viskilerin su gibi içildiği, hanımların giysileri ve mücevherleriyle şıklık gösterilerinde bulunduğu bu düğünler, daha çok, gösteriş tüketimine yönelmiş, israfın en yaygın örneklerinin görüldüğü düğünlerdir. Bu düğün eğlencelerinde de her tür müzik yer almaktadır. Sevilen konuk sanatçılar bu düğünlerde daha çoktur. Dansözler de oynatılmaktadır. Bu düğünlerin çoğu, videoya çekilmekte, hatıra olarak saklanmaktadır. Dans, oyun havaları ve halay, bu düğünlerde de yaygındır. Salon düğünlerinde resmi nikâh da kıyılmaktadır. Ekonomik nedenlerle nikâh için ayrı masraf yapılmaması ve ayrı bir telaşenin olmaması için bu yola gidilmektedir. Sonuç olarak, köy düğünlerindeki halk, kendisi eğlenir, daha etkendir. Oysaki kent düğününde konukların katılımı daha sınırlıdır, sanatçı kadrosu eğlendirir. Bazı Değişmeler ve Sorunlar Aşağıda belirteceğimiz bazı değişmeler, evlenme ve düğün geleneklerinde sorunlara yol açmaktadır. a) Düğün salonlarında yapılan kent düğünleri, müzik türleri açısından büyük bir çeşitlilik ve karmaşa içindedir. Bir yanda ortestra ile pop müzik, daha sonra halk müziği, arabesk, sanat müziği gibi türlerin hepsi de çalınıp söylenmektedir. Bu müzik türlerinde kullanılan enstrümanlar da oldukça çeşitlenmiş ve karışık olarak kullanılmaktadır. Böylece otantik olan, özgün olan müzik, karma karışık bir hal almaktadır ki, müzik mi, gürültü mü belli olmamaktadır. b) Özellikle köy düğünlerinde silah atma geleneği de tehlikeli olmaktadır. Pek çok yaralanma ve ölüm olaylarına yol açan bu tür geleneğin sürdürülmesinde bir yarar var mıdır? c) Düğünlerde aşırı derecede denilebilecek israflara gidilmektedir. Kültürümüzde var olan tasarruf anlayışını düğünlerimizde sürdüremiyoruz. Özellikle köy düğünlerinde armağanlaşma geleneği, taraflar için yıkım olabilmektedir. Armağan verilecek kişilerin ve yakınların sayısının geniş kapsamlı tutulması, bu konuda tarafları israfa sürüklemektedir. Fazla sayıda mücevher istenmesi, mutlaka belirli armağanların alınmasının zorunlu tutulması kız tarafına ağır yük olmaktadır. Armağan konusunda makul, ölçülü ve dengeli bir tutumun geliştirilmesine özen gösterilebilir. Bol miktarda ve herkese bahşiş verme geleneğimiz de yozlaştırılmaktadır. Özellikle kentlerden salon düğünlerinde garsona, kutlama telgrafları getiren postacıya, çiçekçiye, fotoğrafçıya, video çekimcisine, sanatçılara boyuna bahşiş vermek de bahşişin anlamını yitirmesine yol açmaktadır. Düğün ikramları da makul düzeyde tutulmalıdır. Bu konuda da her iki taraf aşırı giderlere başvurmaktadır. Ailelerin bütçelerini sarsacak içkili, bol yemekli düğünlere başvurulmaktadır. Gençlere, yakın akrabalara yapılan içki ve yemek ikramı sınırlı tutulup, çay, kahve, çeşitli meşrubatlar, şeker, pasta gibi ikramlar elbette geleneksel biçimde varlıklarını sürdürmelidir. Kız tarafının çok yüklü miktarda mücevher eşya gibi şeyler talep etmesi de günümüz koşullarına uymamaktadır. Bir düğünün yapılması aile için yıkım olmamalıdır. Önemli olan, iki tarafın yeterli ve makul yardımlarıyla bir yuvanın kurulmasının sağlanmasıdır. Günün geçim zorluğu koşullarında uzun süren düğünler artık yok. Bir zamanlar 40 gün, 40 gece imiş, sonraları 7 gün 7 geceye inmiş, daha sonra 3 gün 3 geceye... Bugün, daha da azaltılarak iki güne indirilmiş durumda. Kırsal kesimlerde bile böyle oldu. Kentte ise, salonlarda iki üç saate indirilmiş durumda. Yurt dışında çalışan işçilerimiz, Türkiye'ye gelip evlendiklerinde, aşırı derecede masraf yapma eğiliminde olmaktadırlar. Her istenilen şeyi gereğinden çok fazlasıyla yaptıklarından, onlardan bol bol masraf yapmaları beklenmektedir. Aynı davranışları kent kesimindeki üst tabaka ailelerinde de görmekteyiz. ç) Kent gençlerimizde görülen bir başka sorun da, onların evlenmelerine tamamen kendilerinin karar vermeleridir. Kuşkusuz amaç, tarafların birbirlerini görüp anlaşıp kendilerinin karar vermeleridir. Fakat kültürümüzde gençlerin karar vermesi ve büyüklerin de onayının alınması bir gelenektir. Köyde bile gençler çeşitli fırsatlarda birbirlerini görüp anlaşıp evlenmeye karar veriyorlar. Fakat gönül koyup birbirlerine yaşamlarını birleştirmek için söz veren gençler, işin kotarılmasını büyüklerine bırakırlar. Büyüğe saygı ve onların onayı, geleneksel kültürümüzün bu konudaki en belirgin özelliğidir. Telefonla ya da telgrafla, mektupla ailesine ben nişanlandım diye haber salmak ya da el ele tutuşup eve gelip ana babasına "biz nişanlandık" deyip görünmesi, kültürümüzde yadırganmaktadır. d) Düğün yapmadan nikâhtan sonra balayına çıkmak da geleneksel düğün geleneklerimizin kaybolmasına yol açmaktadır. Herkese yiyip içirip eğlendireceğime, kendim gider eşimle para harcar, eğlenirim biçimindeki aşırı derecede bireyci bir zihniyet, kültürümüze uygun düşmemektedir. Düğünlerin sağladığı olumlu toplumsal işlevleri göz ardı etmek, değerler sistemimizle pek bağdaşmamaktadır. Bu eksikliği hisseden aileler, hiç olmazsa bir kokteyl yapıp eş dostun, akrabanın bir araya gelmesine fırsat sağlamış olmaktadılar. Düğünlerimiz, Türk milli kültürünü yansıtan en güzel örneklerdir. Kuşkusuz milli kültürümüzde değişmeler olmaktadır. Bu değişmeler, düğünlerimize de yansımaktadır. Sanayileşme ve kentleşme sürecinde bu değişmeler düğünlerimizi de etkilemektedir. Bu konudaki en belirgin değişine, salon düğünlerinin yaygınlaşmasıdır. Salon düğünleri artık köylerimize kadar girmektedir. Kaçınılmaz olan bu değişmeler içerisinde vatandaşlarımız, düğün geleneklerinin özünün kaybolmamasına dikkat etmelidirler. Bu öz de, geleneksel milli eğlence türlerinin korunması olmalıdır. Bu arada konukseverlik, yardımlaşma, komşuluk, dayanışma, akrabalık, davranışlarda ölçülülük gibi değerlerin sürdürülmesi de bu çerçevede göz önünde bulundurulmalıdır. Kültürümüzde evlilik, baş tarafta da belirttiğimiz gibi, sadece iki kişinin yaşamlarını birleştirmeleri olarak değil, fakat daha geniş çerçevede iki ailenin arasında olmaktadır. Akrabaların oluşması ve komşuluk ilişkileriyle bütünleşmiş bir toplumsallık, düğün ve evlenme kültürümüzün özüdür, işte dayanışmanın sağlandığı bu tür bir toplumsallık anlayışının, bireyselliğin önünde gitmesine özen gösterilmelidir. Bu temennimiz, doğal değişmelere müdahale biçiminde değerlendirilmemelidir. Yani bu doğal değişim, bireyciliğin egemen olması biçiminde ise, -ki şu anda öyle olduğu anlaşılıyor- bu durum toplumları yabancılaşmaya götürmektedir. Yabancılaşma sürecine girmiş toplumlar ise, bunu önlemeye çalışmaktadırlar. | |
|
| | #3 (mesaj-linki) |
Cvp: Türk Ailesi Antropolojisi Sosyokültürel işlevleri Açısından Ülkemizde Akraba Evlilikleri GİRİŞ Ülkemizde akraba evlilikleri yaygın bir evlenme geleneğidir. Oran oldukça yüksektir. Eskiden özellikle kırsal kesimde yaygındı. Fakat kent kesimlerinde de belli ölçüde görülmekteydi. Oysa bugün kent yörelerimizde de oldukça yaygınlaşmaktadır. Çünkü köyden kente yoğun göçler, kırsal kesim geleneklerini de taşımaktadır. Bugün çok çeşitli nedenlerle bu gelenek sürmektedir. Bu bölümde konunun daha çok sosyokültürel nedenleri ve işlevleri üzerinde durulacaktır. Geleneğin Türk kültüründeki uygulamasına baktığımız zaman, "Aşiret" biçimi bir toplumsal örgütlenme ile bağlantı kurulabilir. Özellikle aşiret ya da kabile toplumsal kimliğinin sürdürülmesi, soy içi evliliği gerekli kılmaktadır. Aile içi evlilik ya da soy içi evlilik, bu nedenle tercih edilmektedir. Kuşkusuz böyle bir evlilik, bazı işlevleri yerine getirmektedir. O da, soy birliğinin dayanışmayı ve siyasal bağı güçlendirme işlevleridir. Aşiret biçimi parçalandıktan sonra, aynı gelenek etkinliğini sürdürmüştür. Sadece Türk kültüründe değil, Kuzey Afrika, Yakın Doğu (bazı Asya ülkeleri) ve Ortadoğu ülkelerinde de görülen bir tercihli evliliktir. Yani daha çok Arap toplumlarında görülmektedir. Bu nedenle İslam gelenekleri arasında yer almaktadır. Çünkü İslamlıktan önce Oğuz Türklerinde dayı kızı ile çapraz kuzen evliliğinin tercih edildiği, İslamiyetle birlikte Arap evlenme geleneği olan amca kızıyla evlenmenin tercih edildiği bilinmektedir. Ülkemizde akraba evlilikleri içinde en yüksek oran (% 24) amca kızı evliliğidir. Bunu hala ve teyze oğlu ile yapılan evlilikler izlemektedir. 1988 yılı verilerine göre Türkiye'de akraba evliliklerinin oranı % 21'dir. (1) Karadeniz yöresinde % 23.3 oranındadır. (2) Türkiye'deki akraba evliliklerinin % 83'ü 1. ve 2. derecedeki akraba evlilikleridir. (3) Gelişmiş ülkelerde görülmemektedir. Gelişmekte olan ülkelerde ise bir sağlık sorunu olarak sürmektedir. Ülkemizin durumu da böyledir. Kuveyt'te yapılan bir çalışmada akraba evliliklerinin oranı % 54.3'tür. Beyrut'ta % 25, oysa Japonya'da % 3.88'dir. (4) İstanbul gecekondularında yapılan bir çalışmada oran % 15.5 olarak belirlenmiştir. Antalya'da % 35.2, Ankara Çubuk'ta % 30. (5) Günümüz toplumlarında akrabalığın önemi nedir? Bu sorunun yanıtı, toplumlar sanayileştikçe akrabalığın da öneminin giderek azaldığı biçimindedir. Ülkemiz kırsal topluluklarında akrabalık iişkileri çok yoğun bir biçimde süregelmektedir. Bu ilişkiler olumlu ya da olumsuz olabilmektedir. Yakın akrabalarla evlilik, akrabalık ilişkileri içerisinde en çok görülenler arasındadır. Esasen birçok köylerde köy halkı çoğunlukla birbirleriyle akraba olduğu için evlenmeler de zorunlu olarak kendi aralarında olmaktadır. (6) Ülkemiz kırsal topluluklarında oldukça yaygın olan bu ilişki biçimi, köy sosyolojisi ve kültürel antropoloji literatüründe işlevsel açıdan yeterli araştırmalara konu olmamıştır. Biz burada Elazığ'ın Maden kazası civarındaki Bermaz köylerinden birkaçında yaptığımız gözlemleri ve kısmen de literatürden yararlandığımız bulguları belirtmeye çalışacağız. Gözlemde bulunduğumuz köy, Elazığ'ın Maden ilçesinin Hazar bucağına bağlı Işıktepe (eski adı Kıçan) köyüdür. Araştırma, 1978 yılının Temmuz ayında yapılmıştır. Köylüler yakın akraba olarak amca, dayı, hala ve teyze çocuklarının yakın akraba sayıldıklarını ve bunların birbirleriyle evlendirildiklerini belirttiler. Ayrıca bunların dışında daha uzak akrabalarla da evlilikler olmuştur. Literatürde de akraba evlilikleri, "çeşitli evlilik bağlarıyla akraba olan kimselerin, özellikle yeğenlerin birbirleri arasındaki evlilik" olarak tanımlanmaktadır. (7) Bu tür evlilikler fücur yasağına girmemektedir, işte bazı akrabaların eş olarak tercih edilme kuralına antropolojide "Tercihli Evlilik Geleneği" diyoruz. Akraba evlilikleri Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu yörelerinde diğer yörelerimizden daha yaygındır. Maraş, Urfa, Sivas gibi illerimizde eğer birisi bir kızı istemeye giderse, önceden o kızın yakın akrabaları varsa onlardan müsaade istemesi gerekir. Çünkü bu yörelerde yakın arabalara evlenme açısından öncelik verilir. Bu yörelerde "Amca Oğlu Hakkı" vardır. Kabilevi sistem gereği, bir kız evlenememiş olsa, evde kalan kızın günahı amcasının oğlunun boynunadır" denir. Amca çocuğu yeğenini almıyorsa, kızın bir eksikliği söz konusudur. Kızın başka bir şansı yoktur. Evlenecek olan kişiye "elden aramaması" söylenerek yakın akraba kızları, özellikle yeğenler anımsatılır. "Kendi kötün elin iyisinden yeğdir" deyimi birçok yörelerde çok yaygındır. Aşağıda belirttiğimiz bir Doğu Anadolu türküsü, amca kızını övüyor: Aşşahtan gelirem yüküm eriktir Eriğin dalları delik deliktir. Bir emmim kızı var Taze feriktir. Aşşahtan gelirem yüküm üzümdür Üzümün dalları büküm bükümdür. Bir emmim kızı var İki gözümdür. İki tür akraba evliliğinden söz edilebilir: a) Paralel Kuzen Evliliği: Aynı cinsten kardeşlerin çocuklarının evliliğidir. Yani amca oğlu ile amca kızı ya da teyze oğlu ile teyze kızı arasındaki evlilik. b) Çapraz Kuzen Evliliği: Ayrı cinsten kardeşlerin çocuklarının evliliğidir. Yani dayı oğlu ile hala kızı ya da hala oğlu ile dayı kızı arasındaki evliliktir. Bu tür evlilikler Afrika, Avustralya ve Melanezya'da da görülebilir. (8) Ülkemizde akraba evliliklerinin çok yaygın olduğu, bir araştırmada da saptanmıştır. Bu araştırmaya göre Türkiye'de evli çiftlerin üçte birinin birbirleriyle akraba oldukları görülmüştür. (9) Akraba olan eşlerin % 80'inin kardeş çocukları oldukları belirtilmektedir. Bu duruma göre özellikle erkek kardeşlerin çocuklarının birbirleriyle evlendikleri adı geçen araştırmada belirtilmektedir. Esasen kırsal topluluklarımızda gelin seçerken sırasıyla, önce akrabalar arasından, sonra komşulardan, köyden ve komşu köylerden evlenecek çağdaki kızlar gözden geçirilir. Nitekim tüm ülkede evliliklerin üçte birinin akraba oldukları konusundaki araştırma bulgusu bu hususu doğrulamaktadır. Akrabalar arası evlilik, bölgeler bakımından da farklılık göstermektedir. En düşük oran (% 20) Batı Anadolu'da, en yüksek oran (% 37) ise Doğu Anadolu'dadır. (10) Bunlar da çeşitli türlerde görülmektedir. Örneğin Baldız alma (Sororat) ve Kayın alma (Levirat) gibi biçimlerde görülmektedir. a) Baldızla Evlenme: (Sororat) Erkeğin karısı öldüğü zaman, karısının bekâr olan kız kardeşi ile evlenebilmesidir. Işıktepe köyünde bu konuda iki örnek saptadık. Vasfi'nin karısı ölünce, onun bekâr kız kardeşini almıştı. Ölen karısından çocukları vardı. Kızın ailesi Işıktepe köyünde değildir. Vasfi ikinci evliliğinde yine bir miktar başlık vermiştir. İkinci örneğimiz ise şudur: Işıktepe köyünde Ali'nin ilk karısı ölmüş. Ondan bir kız çocuğu olmuştu, ikinci evliliğinde baldızını almıştır. Bundan da bir kız ve üç oğlan çocuğu olmuştur. Fakat bu karısı da yıldırım çarpmasından ölüyor. Bu sırada Ali, bekâr biraderini evlendiriyor. Bu kez de biraderinin karısının kız kardeşini alarak üçüncü evliliğini yapıyor. Bundan da bir kızı var. Böylece aynı evde iki kızkardeş gelin oluyor. Kardeşler birlikte oturuyorlar. Bermaz köylerinde baldızla evlenirken de başlık parası veriliyor. Fakat miktarı birinci evliliğe oranla çok azalıyor. Bununla birlikte, Bermaz köylerinde başlık parası bir sorun değildir. Esasen miktar çok değildir. Ayrıca verilenden daha fazlası çeyiz olarak yine oğlan evine gelmektedir. b) Kayınbiraderle Evlenme: (Levirat) Dul kadının, ölen kocasının kardeşiyle evlenmesi geleneğidir. Bu da iki durumda görülmektedir. Birincisi, kayın biraderin bekâr oluşu (Junior levirate), diğeri ise kayınbiraderin evli oluşudur. Çocuklar açısından en iyi biçimde meşru babalık amca tarafından yapılabilir ve çocuğun ortak mal üzerindeki haklarının bir yabancıya geçmeyip aile içinde korunabileceği ile ilgili inanç ve tutumlar bu geleneğin uygulandığı yörelerde yaygındır. Işıktepe köyünde birinci durumla ilgili olarak iki örneğe rastladık. Kadri, alkolik bir kişidir ve bu yüzden ölür. Kadının bekâr kayınbiraderi İlhami'yi, babası, yengesi ile evlendirir. Kadının ilk kocasından bir oğlu var. Şimdikinden de bir çocuğu olmuştur, llhami, önceleri yengesiyle evlenmemek için direndi, fakat babasının direnmesi ile evlenmek zorunda kaldı. Karısı llhami ile aynı yaştadır. Resmi nikâhla evlenmişlerdir. Bunun üzerine llhami İstanbul'a kaçmış, iki yıl orada kaldıktan sonra askere gitmiş. Kadın şimdi köyde kayınbabasının yanındadır. Köylüler bu evliliğin uzun sürmeyeceğini söylüyorlar. İkinci örnek, düşmanları tarafından öldürülen Abdullah Burhan'ın karısını bekâr kardeşi Mustafa Burhan almıştır. Burada gelinlerinden çok memnun olan büyükler, onun artık yabancıya gitmesini istemedikleri için diğer oğullarıyla evlendirmektedirler. Gelin çok becerikli, sevilen, itaatli bir kimse ise onun yabancıya gitmesi istenmez. Aynca ev sırlarının dışarıya çıkmaması amacı da güdülmektedir. Nasılsa içimize girmiş artık, dışarıya gitmesin denir. İkinci duruma, yani kayınbiraderin evli olduğunu Işıktepe'de bir örneğe rastlayamadık. Fakat köylüler Bermaz ve Diyarbakır köylerinde kardeşi ölen evli kayınbiraderin yengesini almasıyla ilgili pek çok olay olduğunu söylediler. Kayınbirader kendisi evli ve çoluk çocuk sahibi olduğu halde ölen kardeşinin de birçok çocuğu varken bile yine de yengesiyle evlenebiliyor. Bu durumda yenge eve kuma olarak geliyor. Böylece kayınbirader, ölen kardeş adına çocuk sahibi olmakta ve yengenin bakımı güven altına alınmaktadır. Bu gelenek Yahudilerde de vardır. (11) Kayınbirader eğer küçük yaşta ise yine yengesi ile zorla evlendiriliyorlar. Kuşkusuz bu durumda çeşitli sorunlar ortaya çıkıyor. Örneğin 8-9 yaşlarındaki erkek çocuğu dul gelin beklemez çok kez. Bekleyenler için de çeşitli dedikodular çıkarılır: "Ad çocuğun, tat başkasının" derler... O sıra gelini kovarlar. (12) Ayrıca çocuk büyüyünceye dek yenge çok yaşlanır. O zaman çocuk büyüyünce yaşlı kadını almak istemez ve direnir. Yeniden evlenmek ister. Aile ve etraftan engellenince evden kaçıp gider, bir daha da dönmez. (13) Aynı gelenek, Erzurum köylerinde de vardır. Özellikle savaş yıllarında büyük erkek kardeşleri savaşta ölen gençler, ağabeylerinin karısı kendilerinden yaşlı bile olsa onlarla evlenmişler ve onların küçük yaştaki çocuklarına babalık etmişlerdir. (14) Kayın alma, edebiyatımıza da konu olmuştur. Örnek olarak Cahit Atay'ın "Sultan Gelin" oyunu verilebilir. (15) Hayal ve umutlarla dolu canlı, güçlü bir köy kızı, hastalıklı, cılız bir erkekle evlendiriliyor. Önemli olan kızın mutluluğu değil, başlık parasıdır. Delikanlı, gerdeğe girmeden önce heyecanından ölüverir. Kocanın ailesi, tarlada işe koşulacak, ekinleri kaldıracak bir işgücü olarak kabul ettiği ve yüklüce bir başlık parası karşılığı satın aldığı genç kızı elden kaçırmak istemez. Sultan, ölen adamın çocuk yaştaki kardeşine nikâh edilir. Bundan böyle Sultan Gelin'in ömrü çocuk kocasına bakmak ve onun büyümesini beklemekle geçecektir. Çocuk büyüdüğü zaman, Sultan yaşlanmıştır. Delikanlı, kendi dengi olan bir genç kızla kaçar, Sultan'a da boşa geçen yılları için yas tutmak düşer. Konu Kuran'da da yer aldığı için dinsel yönü vardır. Kuranıkerim'de şöyle deniyor. "Sizlere, analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle gerdeğe girdiğiniz kadınlarızın yanınızda kalan üvey kızlarınız -ki onlarla gerdeğe girmemişseniz size bir engel yoktur-, öz oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi bir arada almak suretiyle evlenmek size haram kılındı." (Nisa Suresi, 23) Görüldüğü gibi Kuran'ın hükmü açıktır. Usul ve füru arasında derecesi ne olursa olsun, evlenme engeli vardır. Ayrıca süt emmeden meydana gelen akrabalık da evlenme engeli oluşturur. Yine, iki kız kardeş aynı erkeğin nikâhı altında bulunamaz. İşte Kuran'ın bu yasaklamaları dışındaki yakın akraba evliliklerine müsaade edilmiş olduğu inancı ile yukarıda belirttiğimiz yakın akrabalarla evlilik biçimleri doğmuştur. Bu tür evliliklerin araştırma bölgemizde genellikle olumlu karşılandığı saptanmıştır. Böylece bu gelenek, ekonomik, toplumsal ve ruhsal açılardan birçok olumlu işlevlere sahiptir. Bu işlevleri aşağıdaki biçimlerde sıralayabiliriz. a. Malın bölünmemesi: Bu tür evliliklerde mevcut mal ve paranın akraba çevrelerinin dışına çıkmaması, yabancılara geçmemesi gibi ekonomik bir amaç güdülmektedir. Böylece arazi aynı soyun elinde kalmakta, ölenlerin varlıkları yine akrabaya düşmektedir. Bu yoldan özellikle varlıklı ailelerde aile mirası korunmuş olur. Toprağın parçalanmaması ve küçülmemesi düşüncesi egemendir. Örneğin Malatya köylerinde akraba evliliği, 171 dönümden fazla ve parça sayısı az olan hanelerde daha büyük bir oranda yapılmaktadır. (16) b. Soyun devam ettirilmesi gibi toplumsal bir amaç göz önünde bulundurulur. Özellikle oğlan çocuklarının fazla istenmesinin bir nedeni de, köylerimizde geleneksel olarak çok önem verilen bu amacın gerçekleştirilmesidir. c. Gelinin saygılı olduğu amacı: Işıktepe'de görüştüğümüz yaşlılar ve gençler bu amaç üzerinde ısrarla durmuşlardır. Özellikle yaşlılar yabancı gelinlerin kendilerine karşı pek itaatli, saygılı davranmadıklarını fakat akraba kızlarının daha itaatli, saygılı olduğunu belirttiler. Görüştüğümüz bir genç, şöyle dedi: "Kız, akraba olduğu için anama acır, babama acır, onlara iyi bakar." ç. Başlık parası azalmaktadır: Akraba kızı alınırken çevredeki başlık miktarından daha az başlık istenmektedir. Bu durum Işıktepe'de böyle olduğu gibi, yine, Diyarbakır taraflarındaki Gözpınar'da da böyledir. Hatta bu köyde eskiden onaylanmamasına rağmen amca çocukları ile evlenme, sırf başlık parası sağlamak güçlüğü nedeniyle başlamıştır. (17) d. Evlilikte istikrar: Bu husus da kızın huyunun suyunun iyi bilinmesinden doğmaktadır. Köylüler buna, geçim iyi olur diyorlar. Kız ve erkeğin birbirleriyle iyi anlaşmaları nedeniyle uzun ömürlü bir evlilik gerçekleşmektedir. Böylece bu evliliklerin çiftlere güvenlik sağlayıcı işlevi söz konusu olmaktadır. e. Üvey çocukların bakımı: Akraba kızı üvey çocuklara yabancıdan daha iyi bakar. Çocuklara daha fazla şefkat gösterir, onlara kendi çocuğu gibi bakar. Burada ruhsal bir amaç güdülmektedir. Örneğin sororat durumunda baldız, ölen kız kardeşinden olan çocuklara üvey analık yapmaz. Tersine, onları daha fazla bağrına basar. Aynı biçimde kayınbiraderle evlilikte de kayınbirader kardeşinden kalan öksüz çocuklara bir yabancı erkekten daha iyi bakar. Aynı kanı taşıyan amcanın babalık yapması daha fazla tercih edilir. f. Ekonomik yardımlaşma: Işıktepe Köyü'nün eski muhtarı da gelininin tarafının sayıca çok olduğunu ve kendisine tarlada yardımcı olduklarını, onlar sayesinde çok ektiğini belirtti. Bununla ilgili olarak Ankara'nın Hasanoğlan Köyü'nde yapılan bir araştırmada da akrabalar arasında mevcut olan işbirliği ve yardımlaşma geleneğinin mümkün olduğu kadar daha fazla sürdürülmesi isteğinin rol oynadığı belirtiliyor. (18) g. Gelinin namuslu, dürüst oluşu: Kız, akraba olduğu için onun soy sopu bellidir. Namuslu ve dürüst olduğu inancına varılır. Oysaki yabancı ile evlenirken kızın bu durumu ayrıca incelenir, uzun uzun araştırılır. h. Bir arada aynı yerde büyüme: Evlenenlerin küçük yaşlardan beri uzun yıllar birlikte büyümeleri, birbirlerini yakından iyice tanımaları ve böylece duygusal bağlarla bağlanmaları ve aynı yere bağlılığın (sıla özlemi) yarattığı psikolojik etki de akraba evliliklerinin bir başka nedenidir. (19) Bütün bu olumlu işlevleri nedeniyle ülkemiz kırsal topluluklarında akraba evlilikleri oldukça yaygınlaşmıştır. Akraba evliliklerinin kuşkusuz sakıncaları da var. Bununla birlikte araştırma bölgemizde sakıncaların öneminin azlığı dikkatimizi çekmiştir. Bu nedenle de akraba evlilikleri yaygındır. Sakıncalı yönleri de aşağıdaki noktalar etrafında toplayabiliriz. a. Akrabalar arası kırgınlığa yol açma: Işıktepe köyü muhtarının belirttiği sakıncalardan birisi şu: Evde bir anlaşmazlık olduğunda (dövülme, kötü söz) kız hemen annesine uğrayıp durumu bildirmekte, o zaman da onlarla kırgınlık doğmaktadır. Işıktepe köyünde gençler artık akrabalarla evlenmek istemiyor. Çünkü ayrılmak söz konusu olunca akrabalarla da kırılma, küsme oluyor diyorlar. Bu nedenle kızdan memnun olmadığı halde sırf akraba olduğu için evliliği sürdüren, boşayamayan aileler vardır. Işıktepe'den bir genç; "Akraba kızı nazlı olur. Bir iki tokat atınca hemen babası evine kaçar" diyordu. b. Çocukların sakat doğuşu: Yakın akraba evliliklerinden doğan çocuklar genellikle biyolojik olarak sakat doğmaktadır. Hatta Antalya ve Konya'da yapılan çalışmalarda akraba evlilikleri ile bebek ölümleri arasındaki ilişkinin anlamlı olduğu saptanmıştır. Fakat Işıktepe'de köylüler sakatlık sakıncasını herhalde bilmediklerinden pek belirtmediler. Fakat eğitim görmüş gençler bu durumun farkındalar, bu sakıncayı daha çok gençler belirttiler. Lise mezunu bir genç (Suphi) diyor ki, "Çocuklar anormal doğuyor. Ama o cahillere anlatamıyoruz ki." Işıktepe'de yakın akraba evliliklerinden sakat doğmuş çocuklar var, fakat halk bunun farkında değil. Sadece Allah vergisi deyip geçiyorlar. Hatta lise mezunu bir genç, çok uzak bir akrabası ile evlenmek üzere idi. Bana çocuklar yönünden bir sakıncası olup olmadığını sordu. Ben de kızın çok uzak akraba olması nedeniyle bir sakıncası olmayabileceğini belirterek moral verdim. Bu olayda olduğu gibi köylüler, süt emmenin çocuklarda sakatlığa yol açtığı inancındalar. Bir köylüyle çocuklarını yakın akrabalarıyla evlendirmek isteyip istemediğini sorduğumuzda. "Hayır, çocuklar süt emmiş olabilir, günahtır. Hem de çocuklara karşı sevgi olmaz. Çocuklar zekâsız doğar" yanıtını verdi. Köylüler, köylerindeki bir olayı anlattılar. Bir aile, aynı memeden süt emmiş çocukları zorla evlendirmiş. Bir çocukları olmuş ve çift cinsiyetli olarak doğmuş ve ölmüş. Kalıtsal hastalıklar genellikle çocukta sakatlıklara neden olur. Bu kalıtsal hastalıklar üç grupta toplanır. (20) 1. Dışarıdan görülen, çocuğun sağlığını etkileyen iç organlardaki anormallikler (kalbin delik olması, böbreklerin bozuk olması). 2. Çocuk kabaca normal göründüğü halde, organlarının çalışmasında bozukluklar olur. 3. Zekânın doğuştan geri olması. Bir hekimin bu konudaki açıklamaları şöyledir: (21) "Kalıtsal hastalıklar, anne, baba sağlıklı görünmesine rağmen, beraberliklerinden doğan çocuklarda aynı hastalığın taşınmasıdır. Bu durumda anne ve babada, her ikisinde hastalığı meydana getiren genler dediğimiz kalıtım maddesiyle (babanın sperminden annenin yumurtasından) kromozomlarda taşınmasıyla çocukta sakatlık oluşur ki, ancak bunlar karşılaştıkları zaman hastalık ortaya çıkar. Hem anne hem baba sağlıklı oldukları halde, soyda böyle bir hastalık var ise, karşılaşma olasılığı fazladır." Yapılacak iş, evlenirken genetik olarak soyun çok iyi incelenmesidir. c. Kentte göçü engelleme: Köyden bir genç, "Köydeki akrabamla evlenirsem köyde kalırım, bir yere gidemem. Oysaki b |