Geri Dön   MsXLabs Hi-Tech Forum > :: Akademik Forumlar :: > Biyografiler > Türkiye'den > Tiyatro tr
Cevap Yeni Konu Aç
 
Konu Araçları
Eski 26-08-2007   #1 (mesaj-linki)
Cansel Elçin (Cansel Elçin Kimdir? - Cansel Elçin Hakkında) Cansel Elçin (Cansel Elçin Kimdir? - Cansel Elçin Hakkında)

20 Eylül 1973,İzmir,Tire doğumlu olan Cansel Elçin,9 yaşından bu yana Fransa-Paris’te yaşamını sürdürmektedir.İlk ve orta eğitimini Paris’te, lycée racine’de tamamladıktan sonra aile işini devam ettirmek üzere ekonomi ve sosyal bilimler okuyan sanatçı,bir süre ticaretle uğraşsa da akşam kursları ile başladığı Tiyatro serüvenine ,konservatuara yaşı tutmadığı için,Fransa’nın önde gelen Tiyatro okullarından Ecole Florent’e yazılarak devam etti. Ecole florent’ten sonra,New yorkta actor’s
studiolarını kuran Lee strasberg’in oğlu John Strasberg ile Jack Garfein den sinema ve tiyatro dersleri aldı.

Okulu dereceyle bitirmesiyle birlikte Fransa’nın çeşitli bölgelerinde birçok temsilde sahne alarak profesyonel Tiyatro yaşamına adım attı.Tiyatronun yanı sıra çeşitli reklam ve sinema filminde rol alan sanatçı aynı zamanda senaryosunuda kendisinin yazdığı ve yönetmenliğini üstlendiği “Papillon” adlı kısa bir film çekti.

Bir temsilde kendisini izlemeye gelen Ferzan Özpetek ile tanışan Cansel Elçin,yönetmenin Haremsuare adlı filmiyle kamera arkasında cast oluşumu, ve çekim konusunda deneyim kazandı,bu paylaşım ayrıca kendisine Türkiye nin önde gelen kadın yönetmenlerinden Tomris Giritlioğlu ile çalışma fırsatı da sundu. Tomris Giritlioğlu ile tanışmasıyla birlikte Türkiye’de oyunculuğa başladı ve Kırık Kanatlar adlı dizi ile Türkiye’de sanat hayatını sürdürmeye karar verdi.Bu sezon hatırla sevgili adlı televizyon dizisi ile kamera karşısına geçen sanatçının rol aldığı ve önümüzdeki aylarda gösterime girecek olan bir sinema filmi de bulunmaktadır.


Yer aldığı sinema filmleri :

2006 _”Küçük Kıyamet” – Yağmur-Durul Taylan
2004 – « L'EQUILIBRE DE LA TERREUR » Jean-Martial LEFRANC
2004 – « TU VAS RIRE MAIS JE TE QUITTE » Philippe HAREL
2002 - "A PLUS POLLUX " Luc PAGES
2001 - "L'ART (DELICAT) DE LA SEDUCTION" Richard BERRY
1999- "LE CŒUR A L'OUVRAGE " Laurent DUSSAUX
1998 - "LE DERNIER HAREM" Ferzan ÖZPETEK
1997 - "IRMA VEP " Olivier ASSAYAS

Yer aldığı tv filmleri :

2004 – « NAVARRO – UNE FEMME AUX ABOIS » José PINHEIRO
2002 - "LA CRIM' " Denis AMAR
1999 - "ROUTE DE NUIT" Laurent DUSSAUX

Yer aldığı diziler:

2005 – “ Kırık Kanatlar “

2006- “ Hatırla Sevgili “

Yer aldığı tiyatro oyunları :

2002 -"La Salle d'eau"
2001 -"Silence Complice"
1997-2001-"Appelez-Moi Chef !" ou "Cellule 118
1996- American Buffalo

Son Düzenleyen KisukE UraharA; 10-05-2008 @ 18:51.
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et  
Eski 08-09-2007   #2 (mesaj-linki)
Cvp: cansel elçin(cansel elçin kimdir?- cansel elçin hakkında) Cvp: cansel elçin(cansel elçin kimdir?- cansel elçin hakkında)

[Resim]

[Resim]

[Resim]
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et  
Eski 03-10-2007   #3 (mesaj-linki)
Cvp: Cansel Elçin (Cansel Elçin Kimdir? - Cansel Elçin Hakkında) Cvp: Cansel Elçin (Cansel Elçin Kimdir? - Cansel Elçin Hakkında)

[Resim]

[Resim]

[Resim]

[Resim]
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et  
Eski 05-10-2007   #4 (mesaj-linki)
Cvp: Cansel Elçin (Cansel Elçin Kimdir? - Cansel Elçin Hakkında) Cvp: Cansel Elçin (Cansel Elçin Kimdir? - Cansel Elçin Hakkında)

Marie-Claire Mayıs Sayısı... Cansel Elçin Röportajı...

Cansel Elçin'le 11 Saat...

Titiz,çocuksu, deneyimsel, tartışmaya açık, iyi eğitimli, egolarından çok kendini büyütmeyi hedefleyen, meraklı, ne istediğinden çok ne istemediğini gayet iyi bilen bir oyuncu ile tam 11 saat süren bir fotoğraf çekimi yaptığınızı düşünün...Cansel Elçin ve ötesi kendi sözcükleriyle sizlerle buluşuyor...


11 saat süren bir fotoğraf çekimi yaptığınızı düşünün...

Zahmetten, aksiliklerden, anlaşmazlıklardan değil de keyifli mizansenlerden dolayı uzayıp giden...Gün sonunda "farkındamısınız? Tam 11 saattir çekim yapıyoruz" deyip, gülümseyerek bizzat şaşkınlığını dile getiren Cansel Elçin altını çizdi bunun. 19 yy ait bir saray, 1960 model
Plymouth model bir araba ile küçük çapta bir dizi çektiğimizi söylemek mümkün. Öyleki; çekim yerinde bulunan konuklar baş parmaklarını havaya kaldırarak, Hatırla Sevgili'den bir bölüm çektiğimizi zannederek "bravo...Harikasınız. Çok başarılısınız, lütfen böyle devam edin" şeklinde uzayıp giden muhteşem komplimanlarda bile bulundular. Hiç kimse ama hiç kimse bir fotoğraf çekimi için orada bulunduğumuzu fark etmedi. Çünkü Cansel Elçin poz vermedi, oynadı...Lütfen bu ayrıntıya dikkat edin...Bu ayrıntı; gayet önemli bir ayrıntı. Hem çekimi yapan bizler için, hem onun için, hem de dergiyi elinize aldığınızda algıda seçicilikle farkı ayırt edecek olan sizler için."Benim yönetmenim şu anda jamtul" diyerek işe koyuldu. Editoryal çekimleri nasılda çok sevdiğini, mesleğine nasılda tutkuyla bağlı olduğunu, konu aşk olduğunda nasılda uzaklara daldığını, onunla aynı şevke sahip insanlar arasında nasılda beklenilenin çok ötesini verdiğini bizzat gözlemledik. Uzun yıllar sayısız çekime imza atmış kişiler olarak bu kadar keyifli ve özel bir çalışmaya ender rastladığımızı söylememiz mümkün. Hayran kaldık. Adidas ayakkabıları ve yeşil parkasıyla adım attığı Adile Sultan Sarayı'nda her ince detayın izini sürdü. Kimi zaman çok uzaklara gitti, kimi zaman yaşadığımız çağı sorguladı, kimi zamansa sonu gelmez düşündürücü hikayeler anlattı. En önemlisi gerçeklik duygusuydu... Ona merak duygusu yön veriyordu. Bunu çok az kişide hissedebilirsiniz. Gerisi kendi sözcükleriyle onda...


MARİE-CLAİRE: Youtube'de bir İngiliz; sizi aşk ve guruda oynayan Matthew Macfayden'dan sonra en sevdiği aktör ilan etmiş. Farklı internet sitelerinde de yine İngilizler çok sinematoğrafik bir yüzünüz olduğundan söz ediyorlar. Nedir İngilizlerin size olan bu hayranlığı? Orada tanındığınızın ve beğenildiğinizin farkındamısınız?

CANSEL ELÇİN: Bunu bilmiyordum... Bir röportajmı vardı?

MARİE-CLAİRE: Hayranlıklarını dile getiriyorlardı. Hatta merak ettim yazılanlar Türklere ait olabilirmi diye. Mesaj attım ve İngiliz olduklarını teyit ettim.

CANSEL ELÇİN: Yurt dışına birkaç röportaj yaptım. Özellikle Londra ve Kıbrıs bağlantılı röportajlar. Biliyorsunuz ATV de bütün dünyada izleniyor. Avusturyadan,Azerbeycansan, Fransadan, Almanyadan, AMERİKA Birleşik Devletlerinden hatta Japonyadan veriler geliyor. Ondan kaynaklanıyor olabilir. Ancak bu kadar olduğunu bilmiyordum. Şaşırdım şimdi. Bu gayet sevindirici öyle değil mi? Futbolcularımız, futbol takımlarımız tanınıyordu. Şimdi oyuncu olarak bizler catharsis (sanatın hisleri durulaştırmadaki etkisi) yaratabiliyoruz.

MC : Hayatınızın bir döneminde sizde o etkiyi hissederek, cesur bir kararla mutlu olduğunuz yöne ilerlemişsiniz.

CANSEL ELÇİN: Evet;doğru... Ben Ekonomi ve Sosyal bilimler okuyordum fakat bir yılın sonunda bıraktım. Annem, Babam, ben ve Ağabeyim birlikte çalışmak zorundaydık çünkü. Önce import-export işleriyle uğraşıyorduk. Sonra daha genişledi işimiz ve tekstil oldu; her türlü ürünü getiriyorduk. Fransızcam iyi olduğundan benim çok yardımım oluyordu. Sonra 24 yaşında canım sıkılmaya başladı ve bıraktım. Ağabeyim tek başına götürmeye başladı.

MC: Neydi canınızı sıkan? Yaptığınız işimi sevmediniz?

CANSEL ELÇİN: Aslında seviyordum çünkü ailece çalışıyorduk. Ayrıca ticaret çok farklı bir süreç. Fransa büyük bir ülke Türkiye'den bir numune ürün götürüyorsunuz, sonra o ürünü pazarlıyorsunuz, bir nevi marka yönetimi bu. O ürünü satın alması için karşınızdaki kişiyi ikna etmeye çalışıyorsunuz, sipariş alıyorsunuz. Sipariş aldığınız takdirde gidiyorsunuz Türkiye'de yaptırıyorsunuz. Ardından kamyonlar geliyor ve zamanında teslim etmek üzere yüklüyorsunuz. Uzun bir süreçten sonra mağazaların raflarında yerini alıyor. Gün geliyor sizin aracı olduğunuz üründen satın alan kişilere rastlıyorsunuz. Bu çok güzel bir histi. Bunu yapmak dahası ailece yapmak daha güzel bir histi fakat muhatap olduğum insanlar hoşuma gitmiyordu ve ticarette konuşulan tek konu para oluyordu. Bu da bir şekilde canımı sıkıyordu, kendimi iyi hissetmiyordum. O yüzden her akşam 19.30 da tiyatro dersleri almaya başladım. 22.30 a kadar devam ediyordu. Yavaş yavaş kendimi tiyatroya bıraktım. Ona doğru akmaya başladım. Ticareti ise tamamen noktaladım.

MC: Herşey bir merakla mı başladı?


CANSEL ELÇİN: Kendimi çok iyi hissediyordum orada. En önemli neden buydu. Karşılaştığım, tanıştığım yada çalıştığım insanların konuştuğu dil çok başkaydı. Hiç kimse bana neyi nasıl yapmam gerektiğini öğretmiyordu ama yinede çok şey öğreniyordum. Elimizdeki sahne nasıl oynanmalı? Karakterlerin başına neden anlatılan olaylar geliyor? Yazar neden falanca ayrıntıyı öngördü? Bunları tartışıyorduk...Karakterlerin psikolojisini, neden-sonuç ilişkisini anlamaya çalışıyorduk. Bir tür edebi, psikolojik analiz. Hem karakterleri ve nedenleri tartışıyorsunuz hemde oyunun müziğini yani dilini özümsüyorsunuz hep birlikte...Bir sahne nasıl oynanır yada nasıl oynanmalıdır sorusu çok kötü bir sorudur. Oysa; Neden oynanmalı sorusu? çok daha farklı bir bakış açısı getirir ve daha derin bir çalışma gerektirir. İşte bu nedenle oyunculuğu çok sevdim ben. Nasıl oynamalıyım? Sorusundan çok Neden oynamalıyım? Sorusunu sordum hep. O günlerde kendi kendime tiyatroyu neden bu kadar çok sevdiğimi sormuştum. Hayatımın geri kalan kısmında neden bu işi yapmak istiyordum? Aldığım cevaplar doğrultusunda da kararımı verdim. Artık tiyatroyla birlikte yaşayacaktım.

MC: Ticaret yaptığınız zamanlarda çok iyi para kazandığınızı, hatta birde porche ile gezdiğinizi. Ancak sonra zor durumda kalarak sattığınızı ve şoförlük yaptığınızı iddia edenler oldu. Bu doğrumu yoksa mitomanca bir yaklaşım mı?

CANSEL ELÇİN: Yaşadığım sürece ne porche um oldu nede o kadar büyük paralar kazandım. Bazı insanlar hayatı yada başkalarını nasıl görmek istiyorlarsa o yönde hikayeler uyduruyorlar. Bu da onlardan biri. Ancak şu var! Bir oyuncu için dünyadaki en kötü şey oynayamamaktır.

MC: Oynayamamak derken?

CANSEL ELÇİN: İşini yapamamak...Bana hep; Biri seni arayıp da iş versin diye oturup telefon beklemeyeceksin, her gününü dolduracaksın, hiç boş kalmayacaksın diye öğrettiler. Biz öyle arkadaşlardık ki; içimizden biri gidiyordu reklam filmi çeviriyordu ve kazandığı parayla tiyatro yapmaya devam ediyorduk. Fransada da Türkiye deki gibi tiyatrodan çok fazla para kazanılmıyor. O yüzden küçük meslekler yapmak gerekiyor, yani zamanınızın tamamını almayan meslekler...Ben bir cafe de çalıştım, bir başka arkadaşımda restoranda çalışıyordu. Şoförlükte yapıyordum ama o çok enteresandı çünkü patronum beni çok seviyordu. Dolayısı ile saatlerini istediğim gibi ayarlayabiliyordum. Müşteri geliyordu "yarın çalışamam" diyebiliyordum ve bir başkasını takviye ediyordum. Gidiyordum tiyatro dersleri alıyordum, provalarım oluyordu, castinglere gidiyordum. The Ritz'i bilirsiniz Paris'in hata dünyanın en iyi otellerinden biridir. Orada şoförlük yapıyordum. Fransa'da bütün oyuncular küçük meslekler yaparlar...Bu bana içime sinmeyen rolleri reddetme şansıda tanıyordu. Çünkü hayatımı devam ettirebilecek parayıda kazanabiliyordum. Ara işler yani. Orada da çok şey öğrenebiliyorsunuz, hayatı yakından tanıyorsunuz. Mesela ben şimdi bir taksi şoförünü oynayabilirim. Özel bir şoförü...Taksi şoförü değildim önemli bir otelin The Ritz'in şoförüydüm. İstesem taksi şoförlüğüde yaparım ve bir taksi şoförünüde oynayabilirim…

MC:Türkiye'de gençler ara işler yapmak yerine keşfedilmeyi bekliyorlar!

CANSEL ELÇİN: Kiranızı ödeyecek, karnınızı doyuracak yada bir oyuncu için kendini besleyecek sosyal hayata dair bir kazanç olması lazım. Bu düşünülmüyorsa ya gelirleri vardır yada umursamıyorlardır. Bu isteklede alakalı tabi. Ben yeniden ticarete başlayabilirdim. Ailemle giderdim ve bir mağaza dahi açabilirdim. Oysa hafta sonları pazarcılık yapıyordum. Elde kalan ürünleri pazarda satıyordum. Yeteri kadarda kazanıyordum. Hatta tiyatro afişleri için para yetmemişti onları bu parayla almıştık. 300-400 euro para biriktirdim ve afişleri aldık, gidip hemen onları yapıştırdık.

MC: Tiyatronun A dan Z ye her şeyiyle ilgilenmek zor olmuyormuydu? Tamam bu saygı duyulacak bir yaklaşım fakat oyuncu olarak azda olsa stres yüklemiyormuydu size?

CANSEL ELÇİN: Çok daha stresli oluyorsunuz. Aslında bir oyuncunun prodüksiyonla ilgilenmemesi gerekir çünkü çok fazla enerji harcıyorsunuz. Tiyatro kiralıyorsunuz, afişleri hazırlıyorsunuz, sağa sola dağıtıyorsunuz, akşama da tamamıyla canlandıracağınız karakterle ilgilenmeniz gerekiyor. Fransa'da 120 tane tiyatro, yaklaşık her sezon 250 tane tiyator oyunu var sergilenen. İnsanları oyununuza getirmek, izlettirmek çok önemli.

MC: O zamanki Cansel Elçin'le şu anki arasında kesin bir çizgi varmı?

CANSEL ELÇİN: Değiştim tabi...İnsanlar değişirler. Bende seneden seneye değiştim. Birini tanıyorsunuz, bakıyorsunuz dört beş yıl sonra bambaşka biri. Herkesin bir kaseti var, o kaset bitiyor ve başa sarabilir ve yeniden doldurabilirsiniz. O kaseti çalıştırmak gerekir, süreside insanla alakalı. İnsan illişkileride işte o kasetle doğru orantılı. Değişebilirsiniz; iyi yada kötü. Bu hayatın neler getirdiği ile de çok bağlantılı. Benim Türkiye'ye yerleşmem büyük bir karar, önemli bir değişiklikti. Kolay adapte olabildim çünkü. Türkiye zaten benim ülkem. Kendimi evimde hissettim. Ben kolay adapte olan bir insanım. Gittiğim ülkelere,şehirlere şöyle bir bakarım burada yaşayabilir miyim diye; olabilir derim sonra. Önyargılı davranmam. Bence nerede çalışıyor ve var oluyorsanız orası sizin ülkenizdir. Burada çalışıyorum ve artık burası benim ülkem.

MC: Hiç özlemini duyduklarınız yok mu Paris'le ilgili?

CANSEL ELÇİN:Özlediğim şeyler oluyor; o zaman gidiyorum. Geçenlerde gittim ilk defa Paris'e döndüğüm zaman kendimi bir yabancı gibi hissettim. Çok garip; Alt tarafı iki buçuk saatlik mesafe Paris. Türkiye'de insanlar yeterince seyahat edemiyor, etmiyor. Oysa dünyanın her yeri herkese ait. Sınırlara karşıyım ben.

MC: Hani hep derler ya; Doğduğun yer mi, doyduğun yer mi? Diye. Ne kadar Türk ne kadar Fransızsınız? Nasıl bir karma Cansel Elçin?

CANSEL ELÇİN: Her ne kadar Fransa'da eğitim almış olsam da Türk olma originim ağır basıyor. Ben Türk'üm...Bazen burada Fransız kültürüm ağır basıyor. En basiti arabanın arkasına oturunca emniyet kemerimi takıyorum. Taksi şoförü dönüp ne yapıyorum diye bakıyor. Oysa Türkiye'de yaşayan birçok insan gibi bende takmayabilirim ama bunu da kaybetmek istemiyorum. Sigara içmiyorum, sigaradan nefret ediyorum, bence dünyanın en kötü şeyi sigara içmek.Fransa'da kapalı alanlarda yasak. Burada kimi zaman şaşırıyorum.

MC: Hiç içmediniz mi?

CANSEL ELÇİN: Gençken içtim ve ne kadar kötü olduğunu anladım. Burada insanlar sürekli sigara içiyor. Hem restoranlarda, iş yerlerinde. Hemde çok içiyorlar. Biraz kendileriyle ilgilenmeliler. Araba kullanmamaya çalışıyorum, çok trafik var çünkü. Demirden kasalara bindiğim zaman tedirgin oluyorum, yavaş gitmeye çalışıyorum, kemerimi bağlıyorum. Bu korkuyla alakalı...Kayak yaparım, hızı severim. Paris'te carting yaparken kolum kırılmıştı ama orası farklı bir alan. O iş için yapılmış...Bir pist yani. Ama bu ülkedeki duygusallığı hiç bir şeye değişmem. Çok daha fazla heyecan var. İnsanların çalışkan olması ve bakış açıları. Çok çalışkanlar Türkler, farkında değilsiniz ama günde 12 saat çalışıyorsunuz ve sadece 15 gün tatiliniz var. Fransızlar dünyanın en tembel insanları herhalde. Haftada 35 saat çalışıyorlar ve iki ay tatilleri var. Türkiye çok genç, bu da çok hoşuma gidiyor. Beyoğlu'nda çalan acayip müzik grupları var ve her türlü müzik yapılıyor. Müzikten gerçekten anlayan insanlar da var. Konsere gidiyorsunuz full, restoranlar full, her yer dopdolu...Avruplılar çok dikkat etmeli. Düzgün yolda giderse Türkiye çok ilerleyecek ve optimist bir bakış açısı gelişecek...

MC: Hatırla sevgili ve Ahmet karakteri adeta bir fenomene dönüştü. Bu kadar benimsenen bir karakterden sıyrılmanız zor olacak mı?

CANSEL ELÇİN: Geçen yıl Kırık Kanatlar'daki Yüzbaşı Cemal için de bunu söylemişlerdi. Hayır korkmuyorum...

MC: İşin içinde aşk var...Çok saf, asla sonlanmayan, küçük şeylerle bile kendini var eden...Bir hayal gibi. İnsanlar Ahmet ve Yasemin'in aşkını sanki kendileri yaşıyorlarmış gibi izliyorlar...

CANSEL ELÇİN: Ben de Ahmet ve Yasemin'e hayranım. Bende aynı şaşkınlık içindeyim. Düşünüyorum.... Nasıl yaşansın ki öyle bir aşk şimdi? Asla o günlerde ki gibi doğal olmayacak. Ahmet Kıbrıscık'a giderken yol boyunca sadece Yasemin'i düşünüyor. Yol çok güzel bunun farkında fakat düşüncelerinde yalnızca o var. Hayatın anlamı Yasemin. Yokluğu bir anda varlığı demek oluyor. Şimdi ben iki gün üst üste sabahtan gece yarısına kadar Şile'de çekimde olacağım. Bununla da kalmayacak araya yığınla irili ufaklı iş girecek. Düşünmem gereken birçok konu olacak. Birini Ahmet kadar derin hissedebilirim, düşünebilirim de fakat asla o günlerdeki gibi olmaz. O kadar kesintisiz olamaz. Ahmet Yasemin'e "Gel yaşadığım kasabayı gör. Yolu zahmetlidir ama çok güzeldir" diyor. Ne kadar güzel sözler bunlar. Ne kadar güzel bir paylaşım, hayatına ortak etmek için ne kadar özel sözler. Davet var, zorluğu dile getiriş var ama aynı zamanda sonunda bir güzellik olacağını da vurguluyor. Israr yok, teklif var. Hiçbir zorlama yok. Sadece bir ümit var. O zaman cep telefonu yok, msn yok, insanlar günlük tutuyorlar, mektup yazıyorlar, daha geniş ve özenli zamanlara sahipler. Hayatta aşkın doğallığını, kendine özgü yapısını cep telefonu ve msn kadar zedeleyen başka bir şey yoktur heralde. İkisini de kullanmıyorum. Telefonla konuşmayı sevmiyorum, bazen çok gerekli olduğunda dahi msne girmiyorum. Beceremiyorum; bir şey beni engelliyor. Paylaşımlar azalıyor. O yüzden unutulan bir şeye dokunduğu doğru dizinin. O kadar doğal ki yaşanan aşk şaşkınlık uyandırıyor. Oysa hiç şaşırmamamız gerekirdi...

MC: Ahmet aşkta duyduğu hayal kırıklığı nedeniyle küçük bir kasabada bir nevi inziva hayatı yaşamayı göze alıyor. Aşk için sizde yapar mıydınız yada yaptınız mı?

CANSEL ELÇİN: (Uzun, çok uzun bir süre önündeki kağıda bir şeyler karalıyor, sessizlik giderek artıyor ve çok uzaklara gidiyor. Sonra kararlı bir ifadeyle kafasını kaldırıyor) Bunu bende yaparım ve yaptım da. O durum inzivadan çok bir buluşmadır aslında. Onunla daha fazla bir arada olmak için bahane edilen...

MC: Yalnız kalabilirmisiniz? Aşksız geçirdiğiniz dönemler olur mu?

CANSEL ELÇİN: Oldu ve oluyor... Zaten ben yalnızlığı seven bir insanım gayet hoşuma gidiyor yalnızlık.

MC: Hayata tutunmak için aşk ilk sıradamıdır sizce?

CANSEL ELÇİN: Aşk değil fakat kendim önemliyim. Eskiden bu şekilde düşünüyordum. Birlikte olduğum insanları daima ön planda tutuyordum, daima onlara doğru yürüyordum. Sonra biri bana bunun hiçte doğru olmadığını söyledi. Bu şekilde davranarak fark etmeden hem kendimi hemde karşındakini mutsuz edeceğimi anlattı bana. Biraz kendinle ilgilenmelisin dedi. Düşündüm ve ona hak verdim.

MC: Bunu bencillik anlamında söylememiştir mutlaka.

CANSEL ELÇİN: Elbette söylemedi. Bu gidip en güzel yemeği tek başına yiyeceğim anlamına gelmiyor. Ancak şu var. Birini idealleştirmek yada ilgiyi daha çok ona yoğunlaştırmak doğal değil. Doğruda değil... Neyi isteyip istemediğinizi iyi bildiğinizde, biraz da kendinizi düşündüğünüzde ki bu bencilce bir kendine düşkünlük değil, özgüveniniz artıyor. Birlikte olduğunuz kişiyi olduğu gibi seviyorsunuz, oda sizi nasılsanız öyle seviyor. Bunu çözdüğüm anda daha mutlu ilişkiler yaşamaya başladım.

MC: Bir aktörsünüz... Beğenilme hissi mutlaka vardır içinizde.

CANSEL ELÇİN: Cansel ayrı bir dünya... Onunla şu anda hiç ilgilenmiyorum ben. O konuda zamanım da yok. Sabah gidiyorum akşam geliyorum. Kendim konusunda gayet sıkıcı bir insanım yani. Cansel umurumda bile değil. Onu kendi haline bıraktım. Ancak egosantrizm kesinlikle vardır oyuncularda. Buna ihtiyaçları da vardır ama özde o ihtiyaçta olduklarını kendilerinin de bilmesi gerekir. Bilmiyorlarsa işte o çok kötü... Benim oyunculuğumun buna ihtiyacı var; diyorsanız bunu biliyorsanız bir sorun yok ama yinede doğal değil bana göre. Çünkü sinemada televizyonda icat edilen teknolojiler sayesinde bir oyuncu kulağının içine kadar her yerini görebiliyor. Gözünüzün içine, gözbebeğinize dahi girebiliyorlar. Gerçek yaşamda insan arkasını göremez, oysa biz orda ensemizi, saç diplerimizi dahi görebiliyoruz. Normalde aynaya bakmakla eş değer değil. Çok şaşırtıcı."Ne oluyor bana?" diyebiliyorsunuz. Ben işimi seviyorum, titizim, her şeyi bir anda kabul etmem. Neden yapmam gerektiğini sorgularım. Dediğim gibi orada kendimizi hiç görmediğimiz bir şekilde görüyoruz, o yüzden gerçeklik duygusunu aramaya çalışıyorum.
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et  
Eski 06-10-2007   #5 (mesaj-linki)
Cvp: Cansel Elçin (Cansel Elçin Kimdir? - Cansel Elçin Hakkında) Cvp: Cansel Elçin (Cansel Elçin Kimdir? - Cansel Elçin Hakkında)

[Resim]

Haper's Bazaar Mart sayısı Cansel Elçin Röportajı...

deniz yıldızlarını denize atan adam son dönemin yükselen yıldızlarından cansel elçin'le oyunculuğa olan sevgisini,gerçeğe özlemini,paris'te yaşadıklarını,aşkın anlamlarını,ilişkileri ve çok daha fazlasını konuştuk...
Cansel Elçinle buluşmamız,bir süre sonra röportajdan çıkıp,çok zevkli bir sohbete dönüştü.bana bu sohbet esnasında anlattığı antonie saint-exupery'nin denzi yıldızı hikayesi,onun nasıl biri olduğunu, nelere önem verdiğini çok iyi anlatıyor. bilmeyenler için:bir bilge, gece sahilde bir çocuğa rastlar. çocuk, ağzına kadar deniz yıldızı ile kaplı sahilden tek tek topladığı deniz yıldızlarını denize geri atmaktadır. bilge, çocuğa sahilin deniz yıldızlarıyla kaplı olduğunu bu çabasının hiç fark yaratmayacağını söyler. çocuk elindeki deniz yıldızına bakıp, ''onun için fark eder!'' der. bilge yatağına döner ama bir türlü uyuyamaz ve sahile geri dönüp, çocukla beraber deniz yıldızlarını denize atmaya başlar... bu hikaye, Cansel Elçin'in insan olarak ne kadar alçakgönüllü ve derin olduğunun, aynı zamanda da bir oyuncu olarak yapmak istediklerinin bir kanıtıdır kanımca. gerisi aşağıda.
Hatırla Sevgili dizis çok sancılı bir dönemi anlatıyor. Fransa'da büyümüş biri olarak neyin, ne kadar farkındasın?
Aslında ailem türk tarihi ile çok ilgilidir. ama tabii ben uzun yıllar Fransa'da yaşadım. orada öğrendim, Adnan Menderes'in kim olduğunu. sonuç olarak bir adam idam edildi ve o bir başbakandı. bir insanı öldürmek dünyanın en kötü şeylerinden biri. neden olduğunu bugün bile sorguluyoruz, değil mi? soykırım falan yapmış olsa tamam da...

neden oldu, çözebildin mi?
tabiiki çözemedim. bir de ben oyuncuyum; bunun cevabını ben veremem. biz sadece hikayeyi anlatmaya çalışıyoruz ve ben bunun içinde sadece bir piyonum. adalet denilen şeyi sorguluyoruz.

çok tepki var mı?
çok eleştiri gelmiyor.

düşünüyordur insanlar, onun için sessizlik vardır. tepkisiz olmaları mümün değil.
doğru. bunu ben de hissediyorum. insanları düşündürmek çok güzel birşey. ne oldu, neden yapıldı diye düşünüyorlar. ben de çok şey öğreniyorum ve bu çok hoşuma gidiyor.

bir de aşk hikayesi var dizide. emile zola aşk için 'mucize', stendhal 'nöbet', eflatun 'muamma' demiş. sence hangisi aşk?
bilmiyorum, aşk hastalık bana sorarsan. dizide ahmet'in durumu hastalık bence. ilk başlarda mucizeydi ama nöbet durumuna girmedi şimdilik (gülüyor). şu muamma lafı çok hoşuma gitti. aşk bu saydıklarının hepsi bence ama bir taraftan da ne olduğunu tam olarak bilemiyoruz. zaten bilsek kontrol altına alırız. dünyanın en büyük bilim adamları araştırsınlar işte. çünkü aşk bir his. çalışıyoruz üstüne (gülüyor).

cansel olarak anlat o zaman. bir insan olarak aşkın sana ne ifade ettiğini merak ediyorum. çünkü hepimizin ağzında kalan tat, yaşadıklarımız farklı.
aşk değişmedi ama aşkın ifadesi değişti bence. teknoloji var, tembellik ediyoruz, hayatlarımız hızlı. eskiden insanlar sevişmeden önce birbirlerini kokluyorlarmış, daha çok heyecan varmış. ilişkiler daha zor kurulduğu için, insanlar da daha çok hayal kuruyormuş. şimdi bazı insanlara saçma gelebilir ama bence o dönemler güzelmiş. bunu yeniden keşfetmek çok güzel olurdu. bence erkeklerin de kadınların da -şimdi manşet yazacaksın dikkat et (kahkaha atıyor)- bedenlerini ucuza vermemeleri gerek. çünkü insan bedeni çok önemli, çok kutsal. ama zaten yavaş yavaş eskiye dönüyoruz galiba.

öyle mi, iyi düşün.
işler çok hızlı ilerliyor. galiba artık biraz dikkat etmemiz gerekiyor. mesela ben otuzlarımdayım ama hala tam olarak ne istediğimi bilemiyorum. nasıl bir hayat kuracağım,nasıl bir kadına aşık olacağım bilemiyorum. ama ne istemediğimi biliyorum. yirmibeş ile otuz yaş arasında insan dolanıyor. ama otuzundan sonra artık ne istemediğini biliyorsun. ''tamam'', diyorsun, ''ben bu senaryoyu daha önce okudum ve sonunu biliyorum. yine aynı şeyi istemiyorum''

bedenlerinizi ucuza vermeyin dedin ya...
ama bu genel anlamda. benim için öpüşmek çok önemli birşey mesela. acayip bir şey. sen o dudakla nefes alıyorsun, yemek yiyorsun düşünsene. insanın beyninden tuhaf sinyaller geliyor. objektif olarak bakarsan, mesela elektrik falan çıkıyor insanın her yerinden. mantık dışı bir iş. ama bu yüzden de çok önemli

ilk seferinde beraber olmak yanlış mı sence?
aman yok canım. bu işler 'sır' gibi. his dedik ya, tanımı yok, ben bilemem. on senedir beraber yaşayan çiftler var mesela, ilk tanıştıkları gün beraber olmuşlar.

kuralların yok yani.
yok tabii. şimdi az önce söylediğim şeyin tersini söyleyeceğim -bu da demektir ki abuk sabuk şeyler söylüyoruz bu hayatta (gülüyor)- bir insanın senden önce neler yaptığı önemli değil, senle beraber olurken yaptıkları önemli. daha önce yaşadıklarının ilişkiyi etkilememesi lazım.

ama kesinlikle etkiliyor. yeni bir ilişkiye başlayacağın zaman eski korkuların, kırıklıkların aklına gelmiyor mu?
geliyor tabii ama hepsini ekarte etmek gerekiyor, çünkü artık yeni bir insanla berabersin. bir kere en önemli şey, dinlemek. bir çift arasında, diş macunu kapağı neden kapanmadı diye acayip bir kavga çıkabilir mesela. ama aslında olayın diş macunu ile alakası yok. daha önemli yerlerde sorunlar var. o yüzden, gerçeği söylemek çok zor olsa bile en doğrusu bu.

ama gerçeği söylemek de insanı savunmasız pozisyona düşürüyor.
evet, ama bu ne istediğinle alakalı. tabii ben sana istediğin cevapları veremiyorum, ama serge gainsbourg verirdi(gülüyor). mesela bir programa çıkmıştı ve yine kafası iyiydi tabii. programda yazarlardan, felsefeden falan bahsediliyordu. gainsbourg dedi ki, ''ben bir kitap yazdım. erkekler ve kadınlar üzerine tüm bildiklerim hakkında.'' elindeki kitabın içini bir açtı, bembeyaz sayfalar. serge gainsbourg çok çirkin bir adamdır, ama brigitte bardot dahil dünyanın en güzel kadınları ile birlikte olmuş bir adam bu. o bile çözememiş kadınlarla erkekleri.

''o çözemediyse, ben ne yapayım?'' diyorsun, ama herkesin aşk hakkında söyleyebileceği birşeyler var. şu anda senin durumun ne?
şimdi ben 17 ekim 2006'dan beri çekimdeyim. çok özür dileyerek söyleyeceğim, ama şu anda bütün hayatım iş ve dolayısıyla cansel biraz daha kenarda duruyor.

çok yorucu ama dizi çekmekten şikayetçi değilsin galiba.
dizi türkiye'de çekildiği anlamıyla sekizinci sanat bence. oynadığım dizilerden çok gurur duyuyorum. çok güzel şeyler öğreniyorum. ekibi de çok seviyorum. onlar ailem; sette yemek yiyoruz, sette uyuyoruz.

oyuncu olmaya karar vermen çok spontane gelişen bir şey galiba. bir röportajında, ''hayatımda boşluk vardı, gidip oyunculuk okuluna yazıldım'' demişisin.
spontane oldu, evet. neden dersen, benim aslında yazılmış bir hayatım vardı. arabam, evim, kız arkadaşım vardı. herşey oturmuştu ama galiba biraz canım sıkıldı. kendimi kültür anlamında hiç zengin hissetmiyordum, daha fazla kitap okumak istiyordum mesela. çalıştığım iş ortamı da hoş gelmiyordu. ailecek tekstil işi yapıyorduk, sonuçta ticaret. küçümsemek istemiyorum, ama ben para kazanmak için iş yapmak istemiyordum. o yüzden, bir gün yine canım sıkılırken gittim kursa yazıldım.

ilk kez sahneye çıktığında ne oldu?
sahneye ilk çıktığım an çok acayip oldu, korktum. çıkmak önemli değil, sonra eve dönünce acayip hissettim kendimi. çok garip ve yabancı geldi. bütün hayatım boyunca böyle birşeyle karşılaşmamıştım. en önemlisi çıkmak değil, o sahneye geri dönmek aslında.

hiç karşılaşmadığın şeyler ne, kendinle mi karşılaştın?
evet, kendinle karşılaşıyorsun. insanlar dışarıya hep belli bir imaj verirler. kendileri de inanırlar. ama değilsin işte, çıkıyorsun sahneye ve anlıyorsun kendinin en olduğunu. korkuyorsun tabii. korkmak da önemli değil, asıl iş bunu kabul etmek. çünkü hepimiz korkuyoruz hayattan. dünyanın en güzel şeyi, insanın kendi defosunu kabul etmesi. şu anda fransanın en popüler oyuncusu faslı djamel debouze. on beş yaşındayken sağ kolunu tren kazasında kaybetmiş. diksiyonu yok ve kısa boylu. ama fransa'nın en iyi oyuncularından biri, çok yetenekli. düşün yani, o kadar defosu var ama neredeyse dünyayı değiştiriyor. kendisi ile çok güzel şeyler yapmış.

senin defoların neler peki?
korkuyla birlikte neler keşfettin? boş buluyordum kendimi. yeterinde film izlememiş, yeterince kitap okumamıştım. egom vardı. cümlelere sürekli 'ben' ile başlıyordum. ama bununla başa çıkmak güzel. oyuncu olursan, kendinle çok ilgilenmen gerekiyor.

artık kendini çok ciddiye almıyormusun?
yok, hiç ciddiye almıyorum. buna karar verdim, çok zor olsa da. oyuncu olduğun zaman en önemli şey dinlemek. eğer devamlı kendini düşünürsen -şunu yapacağım, buna konsantre olursan- yapamazsın. karşındakini dinleyeceksin. hayatta da bu böyle.

çok zorlandığın oldu mu?
bunu bütün oyuncular söyler aslında, ama hakikaten kendini hiçbir zaman beğenmiyorsun. senaryoyu okuyorum, acaba ben bu sahneyi nasıl yapacağım diyorum, gece uyurken düşünüyorum. burada önemli olan nedeni seçmek. o karaktere ne oluyor, neden öyle davranıyor? bunu çıkarırsan, insanı çözersin. insanların hedefleri var. mesela bir adamın hayattaki amacı, çalıştığı yerde müdür olmaktır, sonra kendi işini kurmaktır. bunun için çalışır, kapıyı açarken bile bunu düşünür. sen bunu bir oyuncu olarak anladığın zaman bir insanın bütün hareketlerinin hangi amaca bağlı olduğunu çözüyorsun. hayatta yaptığımız bütün işler bununla ilgili.

senin amacın ne?
ben şuna inanıyorum; bence aşık olduğunda birşeyler hesaplamamak gerekiyor. çünkü aşk sadece hisle ilgili. onu kontrol altına almanay çalıştığında, hiçbir şey istediğin gibi olmamaya başlıyor. tabiiki benim hayatımdaki amaç da aşık olmak, çocuklarımın ve bir evimin olması. bence herkes bunu istiyor ve her yaptığımız şey de bunun için. galiba bunları kontrol etmeye gerek yok. aşık olduğunda da hissettiğin gibi yaşamak lazım. bu konularda acele etmemek, fazla problem yaratmamak gerekiyor. dürüst olmak, gerçek olmak gerekiyor. sevmediğin gün aynada kendinle yüzleşmen gerekiyor; ''neden sevmiyorsun artık? neden sevdin?'' böyle yap ki hayat güzel gitsin.

hayatın anlamı olsun yani
bak bu konuştuklarımız klişe gelecek insanlara, ama aslında hiç de öyle değil. mesela aldatmak çok basit bir olay. dünyanın en basit işi. ama en zoru, aldatmak istediğini söylemek. bir insan bunu gerçekten söylese, insan ilişkisi daha güzel gidecek.

açık olmak lazım, ama bazen insan sapıyor yada sapıtıyor. bir şeyi bir sebepten yapıyorsun ama altında başka bi şey yatıyor.
bazı lafları söylemek gerekiyor. evet, konuşurken ilk başta o insanı kırabilirsin yada canını sıkabilirsin ama sonuçta o adak yada kadın çok değerli oluyor insanın gözünde çünkü doğru yere isabet ediyor oö laflar. düşünelim şimdi; iki insan beraber, her ikisinin de birbirlerine ait düşünceleri var ama konuşmuyorlar. o düşünceler devam ediyor, birikiyor ve kavga edip duruyorlar bu yüzden. ama masaya oturup tartışsan, belki kavga etsen; sonuçta herkes kendi yoluna gitse bile mevcut durumdan daha iyidir bu. çükü o insanı daha iyi tanımış olursun. bu yüzden, hayatta en önemli şey konuşmak ve dinlemek.

birkaç röportajında karşıma çıkan b.r şey var; senin için cesaret önemli birşey galiba.
çok ama çok önemli. korkuyla ilgili herşey önemli aslında.

onca yıl sonra paristen buraya gelmek de cesaret örneği.
evet, orada bir hayatım vardı.ve birden bir telefon geldi. zaten oyunculuk söz konusu olduğunda, 30 sn içince karar vermen lazım derler. o anda insan alıştığından vazgeçmek istemiyor, ama paris de 3 saat uzaklıkta sonuçta. korkunca şöyle düşünmek gerek; ''ne oluyor yani, nedn korkuyorsun?''. ecole frorent'de okuduğum dönemde provalar sırasında hocam john strasberg bana, '' bir daha sahneye böyle girersen seni okuldan atarım'' demişti. perdenin arkasındaydım o an, ''tamam'' dedim kendi kendime, ''ben bittim!''. o okulda olmak benim için çok önemliydi ve bir and a herşey bitti sanki. birden sahneye çıktım ve amuda kalktım. kendi kendime, ''madem atılacağım bari amuda kalkayım'' ddim. ve adam güldü. o zaman gerçeği yakalıyorsun işte. sanat da o zaman başlıyor.

o ana kadar öyle birşey yapabileceğin senin de aklından geçmiyordu tabii.
hayır, asla. bu olay bana çok şey anlattı. meslea oyunculuk hakkında bazı klişe düşüncelerim vardı; bunları kırmam lazım dedim. amuda kalkıp öyle oynadım, bu da bana şunu gösterdi; böyle de yapılır oyunculuk, neden yapılmasın? sonra strasberg, ''kendini nasıl buldun?'' diye sordu. ''bilmiyorum siz bilirsiniz'' dedim. ''nerede iyiydin biliyor musun'' dedi '' başında ve sonunda. geri kalanı işe yaramaz.'' bugün bile ona teşekkür ediyorum. çok şey öğrendim kendim hakkında. ben gerçeğin peşindeyim. şimdi insanlara komik gelecek; adam dizide oynuyor ve gerçeğin peşindeyim diyor. ama bu benimle alakalı bir olay. istersem bana bir sahne gelir, lafları söyleyip giderim. fakat öyle değil işte.

yani oyunculuğu kendin için yapıyorsun.
evet, kendim için. gerçeği yakalamak için.

belki oyuncu olmasan çok mutsuz olacaktın. herkes bunların peşinde değil çünkü.
sırf bu yüzden oyunculuğu çok seviyorum. bazen soruyorlar, ''yönetmenlik yapmak istemiyormusun?'' diye. hayır, çünkü ben hala öğreniyorum, daha doyamadım.

çok oynamak istediğin bir rol var mı?
shakespeare oyunları.

favori filmin yokmu?
elli tane var. brazil dünyanın en iyi filmlerinden. selamsız bandosu, züğürt ağa, çiçek abbas, duvara karşı ilk aklıma gelenler.

ecole frorent'de audrey tatoo sınıf arkadaşınmış.
evet. çok güzel bir dönemdi benim için., hayatım okulda geçiyordu. actor's studio gibi bir okul orası. oyunculuğu araştırıp duruyordum,bohem bir hayattı.

artık paris'e dönmek olur mu?
buradayım artık.

hayatta vazgeçemeyeceğin şeyler var mı?
ben bağımlı bir insan tipi değilim.(benim tam tersi ben bağımlıyım abi her zaman birşeylere bişeye bağımlı yaşarım ) her şeyi severim. ama az. bir gün oyunculuk biterse çok üzülürüm, ama başka bir şeylerle tatmin olabilirim.

ilk aklına gelen?
yönetmenlik yaparım. oyunculuğun hoşuma giden yanı şu; hep değişiyorsun, başka karakter, başka insan oluyorsun, geziyorsun, görüyorsun.

zenginleştirici...
evet, bir hata yetmiyor hiçbirimize. bir dönem altı çocuğum olsun, başka bir insan olayım diyorsun. bir dönem gezip dolaşmak istiyorsun. dustin hoffman tootsie'yi oynadı, kadın oldu

modayla aran nasıl?
çok seviyorum. basit bir şey olarak görenler var ama moda aslında bir sanat. (süppersin aynen ben de öyle görüyorum )

senin çok sevdiklerin?
eski spor ayakkabılar ve ceketler giymeye bayılırım.

burada olmaktan mutlu musun?
hep çok pozitif konuşmuşsun türkiye hakkında. evet, mutluyum. fransa da daha mutsuzdum.

tiyatro başka bir dünya. çok garip şeyler yaşadın mı?
bir gün sahneme girdim. gözüm en önde oturan seyirciye takıldı. adam kör, beni görmüyor, dinliyor. tutuldum o anda, bittim. mahvettim oyunu. kafayı sesime taktım.

elinden oyunculuğu da yönetmenliği de aldılar diyelim, ne yaparsın?
çok üzülürüm ama başka birşey yaparım. bulurum birşey.

aldığın en büyük hediye?
tomris giritlioğlu. türkiyeye gelmeme o sebep oldu. bana güvendi.

tatile gitsen nereyi tercih edersin?
afrikaya gideceğim.

o kadar yıldan sonra, nasıl bu kadar kolay adapte oldun buraya?
kompleks yapmıyorum ki. kompleks yapacak kadar sorunum yok. iki ülkenin kültürünü de aldım, iki dili de konuşuyorum. iyi bir şey bu. sana şu fransız çocuğu anlattım, kolu yok ama neler başarıyor. daha ne insanlar var dünyada çok da önemli değilim ben.

değiştirmek istediğin bir şey var mı hayatında?
ben çok şanslı bir insanım. ailem beni çok sevdi. iki kültürde iki farklı eğitim aldım. dünyayı dolaştım. çok farklı meslekler yaptım;İ krepçilik, şoförlük, tekstilcilik, oyunculuk...

pişmanlıkların var mı?
hiç yok. (hayranım benim de nadirdir yani bu kuvvetli bir karar verme örneğidir. çok takdir ettim valla herkeste olmaz bu)

nasıl olmaz?
yok, sıfır. ondan belki pozitif görünüyorum. defolarım var işte, onları araştırıyorum, çalışıyorum.
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et  
Cevap Yeni Konu Aç
En popüler 15 etiket
Bu Sayfanın Etiketleri
adidas aykkablar,, cansel elçin kimdir, cansel elcin hakkinda, cansel elçin, cansel elçin aşk, cansel elçin aşk hayatı, cansel elçin fotoğrafları, cansel elçin hakkında, cansel elçin hakkında herşey, cansel elçin hayatı, cansel elçin kimdir, cansel elçinin özel hayatı, cansel elçinle röpörtaj, elçin uzun kimdir, mağaza açarken nelere dikkat etmemiz lazım,
Konu Araçları

Saat Dilimi: GMT +3 - Saat: 11:06Bir site yetkilisine ulaşınBize Ulaşın - Contact Us
vBulletin®, Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd. ~ SEO by vBSEO ©2008, Crawlability, Inc.

Başka adreslerde içeriğimizi paylaştığınızda lütfen kaynak belirtmeyi unutmayınız, duyarlılığınız için teşekkürler.
Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz / sorunuz varsa bize ulaşmak için tıklayınız.
If you OWN the copyrights to any content we publish or offer for download & you want them to be REMOVED from our web site, please contact us with some proof of ownership of copyright and they will be removed immediately.
Creative Commons License
MsXLabs Directory
Sayfa 1.03768802 saniyede (95.46% PHP - 4.54% MySQL) 7 sorgu ile oluşturuldu
Top Varlığım Türk Varlığına Armağan Olsun ~ MaviKaranlik.com Have Fun @ MsXLabs! Designed by LC aka NeutralizeR