Arama


Mystic@L - avatarı
[email protected]
Ziyaretçi
30 Nisan 2006       Mesaj #7
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi
İÇEBAKIŞ, EMPATİ VE

AKIL SAĞLIĞININ YARIM ÇEMBERİ

Yirmi beş yıl önce, enstitümüzün yirmi beşinci kuruluş yıldönümünde bir konuşma yaptım. Bu kutlama sadece iki sunum içeriyordu ve sadece bir gün sürdü: Günün yarısı Therese Benedek'in (1960) bir makalesine ayrılmıştı - zannedersem psikosomatik bir konu üzerineydi, ve alanla özellikle ilgili bir çok analist tarafından tartışılmıştı. Günün diğer yarısında ben makalemi (1959) sundum -'İçebakış, Empati ve Psikanaliz'-, ve makale Rudolph Loewenstein, Helen McLean, Maxwell Gitelson ve Franz Alexander tarafından tartışıldı.
Bugünkü konuşmamda orada bıraktığım yerden devam edeceğimi göz önüne alarak, kısaca o güne değineceğim. Tartışmacıların makaleme dair duyguları birbirinden çok farklıydı: Alexander'in yoğun, öfkeli, neredeyse saldırgan itirazlarından, Loewenstein'in sert ama saygılı eleştirisine, Gitelson'ın ortada konumuna, son olarak da Helen McLean'in sıcak bir biçimde ifade ettiği kabul ve övgüsüne varıncaya kadar. Ancak o zaman sadece sezdiğim, o günden beri ise giderek daha büyük bir açıklıkla gördüğüm şuydu ki, ister övüyor ister yeriyor olsunlar, bütün tartışmacılar makalemin ana fikriyle ilgisi olmayan meselelere takılmışlardı. Makalenin içerdiği temel, basit ve açık bilimsel mesajı hepsi kaçırmıştı. Dolayısıyla bugün, anlayanlar kervanına daha fazla meslektaşımın katılmasını sağlayabileceğim umuduyla, bu mesajı bir kez daha dile getirmekle başlayacağım. Sonra da, yirmi beş yıl önce kurmuş olduğum güvenli temelden yola çıkarak, yeni bir yöne doğru bir adım atacağım.
Önerdiğim şey karşısında hiçbir tepki almamış olmam yüzünden yaşadığım hayal kırıklığından sonra, bugünkü sunumun yarısını adamaya karar verdiğim görevi çekingenlikle ele alacağımı düşünüyor olabilirsiniz. Ama böyle olmayacak. Hem duygularıma kapılmadan düşünme becerim, hem de espri anlayışım, geçen yirmi beş yıl boyunca bana güç verdi, şimdi de vermeye devam ediyor.
En sevdiğim romanlardan birinde, Tristram Shandy'de Laurence Sterne şu anki duruma uygun bir olay anlatıyor. Sterne'in sözleriyle aktarayım:
'Bu bişey değildi, -iki damla kanım bile akmadı- . benim kazara yaptığıma binlercesi isteyerek katlanıyor. -Dr. Slop on kat abarttı.' 'Oda hizmetçisi yatağın altına ****** [anlaşılan o ki, oturak] bırakmamıştı: - Tutamaz mısınız efendim, dedi Susannah. Konuşurken bir eliyle sürgülü pencereyi kaldırıyor, diğeriyle de pencere kenarındaki sedire çıkmama yardım ediyordu - hayatım, bir kerecik ****** ****** ****** ******* *****? [son dört kelime belli ki 'camdan dışarı yapamaz mısın', altı harfli ilk kelimeyi, belirtili nesneyi, doldurmayı size bırakıyorum.]
'Beş yaşındaydım. - Susannah ailemizde hiçbir şeyin iyi sarkmadığını dikkate almamıştı, - böylece yıldırım gibi inmişti üzerimize sürgülü pencere: - Hiçbir şey kalmadı, -diye ağladı Susannah - hiçbir şey kalmadı elimde - memlekete kaçmaktan başka.' 'Toby Amca'mın evi çok daha merhametli bir sığınaktı: Ve böylece Susannah oraya kaçtı!' (Cilt V, Bölüm XVII, s. 284.)
Söz konusu olaya yapılan, nefis bir biçimde sunulmuş bütün göndermelerden mahrum bırakmak durumundayım sizi -Toby Amca'nın suçluluğundan, ve Toby onlara savaş oyunları için ihtiyaç duyduğundan, sürgülü pencerelerin ağırlıklarını ve makaralarını söken ortalıkçısı Trim'den; babanın, oğlu Yahudi mi, Mısırlı mı, Süryani mi, yoksa Fenikeli mi olmuş (ki bunlar sadece birkaç örnek) anlayabilmek için sünnet âdetlerini derinlemesine incelemesinden; ve Tristram'ın yaralı penisine pansuman yaparken Susannah ile doktorun ettiği kavgadan- ve doğrudan, bizim için çok önemli olan sonuca yönelmeliyim. Dr. Slop (Cilt VI, Bölüm XIV, s. 329) 'Susannah'nın kazasından' abartarak bahsetmişti, ve bir hafta içinde herkes 'Şu Zavallı Efendi Shandy tamamen [21 yıldız]', diyordu. Üç gün daha geçtiğinde dedikodu iyice yerleşmişti: 'Çocuk odasının penceresi [21 yıldız]la kalmamış, üstelik bir de [28 yıldız].' Bunun üzerine aile meclisi toplanmıştı. Şu özlü diyalogla son bulmuştu: 'Onu Pazar meydanında bütün millete göstermeliyim, demişti Toby Amcam'. - 'Bi işe yaramaz, demişti babam.'
Ama şimdi, Tristram'ın babasının, halk güçlü bir inancı benimsedikten sonra, aksini gösteren en doğrudan ve açık kanıtın bile bir etkisi olmayacağı yönündeki görüşünü göz ardı ederek, eski içebakış denememdeki ana mesajı bir kez daha pazar yerinde gözler önüne sereceğim: Tristram'ın penisi gibi, özünde sapasağlam ve zarar görmemiş.
1959 tarihli denemem neyi tartışmaya açıyordu, amacı neydi? Bu sorunun cevabı, başlığında dile getirilmişti. Amaçlanan, 'gözlem tarzı ile kuram arasındaki ilişkinin bir incelemesi'ydi. Empatiyi psişik bir eylem olarak ele almadım. Empatiyi belirli bir duyguyla, mesela özellikle şefkat ve sevgiyle ilişkili olarak ele almadım. Empati, düşmanca-yıkıcı amaçlar tarafından güdülenebilir, ve bunların hizmetinde kullanılabilir. Empatiyi sezgiyle bağlantılı olarak ele almadım. Dışabakışta da olduğu gibi, yeri geldiğinde uzmanlar tarafından sezgisel olarak kullanılabilir: Yani karmaşık konfigürasyonları bilinçöncesinde ve büyük bir hızla tanımlayan, gözleme dayalı zihinsel işlevler yoluyla. Ama empati çoğunlukla, psikanalizde ise kesinlikle, sezgisel olmayan bir biçimde, tabir caizse zahmetle, deneme yanılma yoluyla kullanılır. Empatinin her zaman doğru ve kesin olduğunu yazmadım. Dışabakış ve dış gerçeklikte olduğu gibi, içebakış ve empati de, ya yanlış beklentiler tarafından yönlendirildiğimiz, ya algımızı çarpıtan, yanıltıcı kuramları izlediğimiz, ya da gözlemlediğimiz alana kendimizi uzun sürelerle adamak konusunda yeterince vazifeşinas ve güçlü olmadığımız için, (daha veri toplama aşamasında) incelediğimiz psişik gerçekliği yanlış algılayabilir. Başka bir deyişle, belirsizliğe katlanabilmeli ve sonuçlar çıkarmayı erteleyebilmeliyiz.
Tabii ki bunu sürdürüp, orijinal denememde ele almadığım alanların listesini uzatabilirim, ama şimdi, olumsuzdan olumluya, size 1959'da ne dememiş olduğumu anlatmaktan, aslında ne demiş olduğumu anlatmaya döneceğim. Genel bir ifadeyle başlayacağımı söylemiştim. Tasvirsel bir dille, hiçbir değer yargısı ima etmeden söylersek, bilimde iki yol vardır. Bunlara bilimdeki alt yol ve üst yol diyeyim. Alt yol, incelenen alan karşısındaki ampirik duruştur -veri toplama ve deneyime yakın kuramdır. Üst yol, epistemolojik duruştur. Halihazırda toplanmış olan veriler arasındaki ilişkiyi ve özellikle de mevcut, deneyime yakın kuramlar arasındaki ilişkiyi araştırır. Bu bilişsel manevralara dayanarak, geniş ve kapsayıcı, deneyime uzak bir kuram oluşturur. Bilimin bu iki yolda birden ilerlemesi gerektiğine inanıyorum. Kuram üzerine kuram oluşturulan, alanın gözlemlenmesinin ihmal edildiği, tamamen spekülatif duruşa isyan ediyorum. Ama şunu da biliyorum ki, her bilim, deneyime yakın incelemelerine çerçeve sağlayan, deneyimden uzak kuramların farkında olmalıdır, ve zaman zaman sarıldığı deneyimden uzak kuramları yeniden incelemelidir -artık bakış açısına pek kuram olarak görülmeyecek derecede temel oluşturuyor görünenleri bile. Neyse ki içimizde, başta ne kadar kısık olarak algılarsak algılayalım, ve mesajını kabullenmekte ne kadar isteksiz olursak olalım, temel kuramlarımızı sorgulamanın zamanının geldiğini bize söyleyecek bir ses vardır. Bu ses bizimle genelde, biz elde etmekte olduğumuz pragmatik sonuçlardan ısrarla ve giderek artan bir biçimde rahatsızlık duyduktan sonra konuşur. O zamandır ki, pragmatizmin alt yolundan epistemolojinin üst yoluna geçmemiz gerekir -sadece, şimdi edinmiş olabileceğimiz yeni bakış açısını denemek için birincisine geri dönmek üzere.
Karışıklığa mahal vermemek için, bugünkü sunumun ilk yarısında empatiden, ağırlıklı olarak 1959 tarihli makalemde ve şimdiye kadar neredeyse istisnasız olarak (istisnalar için bkz. Kohut, 1973a,b) kullandığım bağlamda bahsedeceğimi vurgulayayım. Başka bir deyişle, epistemolojik bağlamda empatiden bahsedeceğim. Bu bağlamda, söylemeye bile gerek yok, empati değer yargılarından bağımsız bir gözlem tarzıdır; nasıl dışabakış dış dünyaya hassas-ayarlı (attuned) bir gözlem tarzıysa, empati de insanın içsel yaşamına hassas-ayarlı bir gözlem tarzıdır.
Ancak, daha önce de söylediğim gibi, ister gündelik hayatta, ister bilimsel amaçlarla kullanılsın, empatinin ampirik bir bağlamda zihinsel bir eylem olarak da incelenebileceği, ve incelenmesinin gerektiği de bir gerçektir. Gerçekten de, çok yakın zamanda, empatiye bu açıdan bakmaya başladım -karmaşık, ama bu 'alt yolda', yani deneyime yakın bu yaklaşımda bile, iki düzeyin birbirinden ayrılması gerektiği akıldan çıkarılmazsa yine de altından kalkılabilir bir iş: (a) Bilgi toplama eylemi olarak empati, ve (b) insanlar arasında güçlü, duygusal bir bağ olarak empati. Bu nedenle, 1959'da yaptığım gibi empatinin deneyime en uzak rolünü, epistemolojik anlamını ele almadan önce, kısaca empatinin deneyime daha yakın bu iki bağlamda incelenmesindeki özelliklere değineyim.
1971'den beri birçok kez vurguladığım gibi, bir bilgi toplama, veri derleme eylemi olarak empati, doğru ya da yanlış, merhametin yada düşmanlığın hizmetinde olabilir, peşine yavaşça ve ağır adımlarla ya da içten geldiği gibi, yani büyük bir hızla düşülebilir. Bu anlamda empati hiçbir zaman kendi başına destekleyici ya da terapötik değildir. Ancak başarıyla destekleyici ve terapötik olabilmenin de kaçınılmaz ön koşuludur. Başka bir deyişle, bir annenin empatisi doğru ve keskin de olsa, amaçları sevgi dolu da olsa, çocuğunun kendiliknesnesi ihtiyaçlarını tatmin eden empatisi değildir. Bunu eylemleri, çocuğa verdiği tepkiler yapar. Yine de amaçlarına ulaşabilmeleri için, bu eylemlere ve tepkilere, doğru ve keskin empati rehberlik etmelidir. Yani empati, annenin çocuğun kendiliknesnesi olarak uygun biçimde işlev görmesi için bir ön koşuldur. Anne ya da babanın çocuk karşısındakibilgi sağlar, ama kendi başına, çocuğun ihtiyaç duyduğu kendiliknesnesi işlevi değildir. (vis-à-vis) kendiliknesnesi işlevine
İnsan hayatında somut bir güç olarak empatiyi ele alışımı burada, şimdiye kadar söylediklerimle çelişir gibi görünen ve beni bilimsel sükûneti terk ederek mistisizmin ya da duygusallığın topraklarına dalma zannı altında bırakan adımı atmak zorunda kalmadan noktalayabilmeyi isterdim. Sizi temin ederim ki bu adımı atmaktan kaçınmak isterdim, ve beni şunu söylemek zorunda bırakan bilimsel tutarlılıktan yoksunluk değil, ona teslimiyettir: Her ne kadar empatiyi bir gözlem aracı ve destekleyici, terapötik ve psikanalitik eylemin (terapötik analizde bu eyleme yorum adı verilir) yol göstericisi olarak değerlendirdiğimiz sürece, şimdiye kadar söylediğim her şey tamamen geçerli kalsa da, ne yazık ki şimdi, kendi başına empatinin, empatinin sadece var olmasının bile, yararlı, geniş anlamda terapötik bir etkisi olduğunu eklemek durumundayım -hem klinik ortamda, hem de genelde insan yaşamında.
Öncelikle, kendi başına empatinin varlığının yararlı olduğu ifademin, belirsiz bir duygusallığın ya da mistisizmin uzantısı olmayıp, bilimsel bir hipotez olduğu iddiamı destekleyeyim. Böyledir, çünkü insanın psişik yaşamındaki, belirli gözlemlenebilir içerikler ve/veya olay dizgelerine dair bir açıklama önermektedir; umutların ya da temennilerin ve/veya açıkça benimsenen ya da az çok gizlenen bir ahlak anlayışının ifadesi değildir.
Bundan sonrasında, en azından sunumumun ilk kısmında, temelde bir gözlem tarzı olarak empati ile psikanalitik kuram arasındaki karşılıklı ilişki hakkında, deneyimden uzak, epistemolojik meselelerle uğraşacağımı göz önüne alarak, empatinin sadece varlığının yazılarımda değindiğim yararlı etkisine birkaç somut örnek vermekle yetineceğim. Önce, ölüm korkusu ve psikoz korkusunun birçok örneğinin, kendiliğe tepki vererek onu psikolojik anlamdaMetamorphosis'de (Dönüşüm); ayrıca O'Neill tarafından Long Day's Journey into Night'ta [Kohut, 1977, s. 287; Kohut, Ornstein editörlüğünde, 1978b, II, s. 680'den itibaren s. 743'e kadar, s. 780'den sonrası, ve s. 872]). Ve son olarak, anneyle çocuk arasındaki, empatinin yol gösterdiği fiziksel temasın (yani annenin doğrudan, belirli "tepkileri" olmadan ortaya çıkan temas) destekleyici etkisinden, annenin empatik tepkisinin kendisinin (çocuk uzaklaşıp, arkasını dönünce annesinin yüzünde çocuğun başarısından duyduğu gururun ifadesini gördüğü zamanki gibi) destekleyici etkisine geçişin, kendilik gelişimi açısından öneminden bahsedeceğim. Bununla dönüşümlü olarak, analistin 'anlayışının' sağladığı destekten, 'açıklayışının' belirlediği desteğe geçişin, biraz önce bahsedilen erken gelişimdeki geçişe benzer biçimde, daha düşük bir empati biçiminden daha yüksek bir empati biçimine geçiş olarak anlaşılabileceğine değineceğim. canlı tutan empatik çevreyi kaybetme korkusunun ifadesi olduğu hipotezinden söz edeceğim. İkinci olarak, Profesör Erich Heller'la yazışmalarımda anlattığım bir olayı, uzay kapsülleri kontrolden çıkmış gibi görünen astronotların deneyimlerini yine kanıt olarak ileri süreceğim. Üçüncü olarak, tekrar Nazi toplama kamplarında hayatta kalanların deneyimlediği, kişisellikten uzak, insanlıktan çıkarılmış 'yok etme'yle karşılaşmış olmanın psikolojik bakımdan yıkıcı etkisine dikkat çekeceğim -bunun tersi, psikolojik bakımdan çok daha az yıkıcı olan, kavurucu bir öfkenin güdülediği cinayetlerle karşılaşma deneyimidir. Size empatinin tamamen yokluğuna maruz kalma deneyiminin sanatsal yorumlarını hatırlatırım (en başta, Kafka tarafından
Önceki düşünceleri hatırda tutarak, empati üzerine ilk denememin esas içeriğini bir kez daha dile getirmek için, şimdi bilimsel 'üst yol'a, bir gözlem tarzı olarak empatiye geri döneceğim. Özellikle, analistin gözlemsel tavrını epistemolojik olarak incelemeye girişmemin, psikanalizin içebakışçı-empatik tavrı benimsemek dışında seçeneği olmadığı, dolayısıyla psikoloji olmak zorunda olduğu sonucuna varmamın, ve son olarak da, analizin dayandığı, operasyonel olarak tanımlanmış temelle ilgili yeni kuramın tutarlı olarak uygulanmasından doğan pragmatik sonuçları araştırmamın sebeplerini size anlatacağım.
Beni psikanalizin özüne dair epistemolojik bir araştırma yapmaya ne yöneltti? Başka bir deyişle, beni pek de zevkime hitap etmeyen temel kuramcılık macerasına iten neydi? Beni iten, psikanalizin özündeki en iyi tarafın öneminin modern analiz tarafından gittikçe arka plana itilmesi, ve kimsenin bu süreçten haberdar görünmemesi ya da, en azından, bunun önemli sonuçlar doğurabilecek, ve bence yıkıcı varlığını açıkça kabul etmemelerinden duyduğum, giderek artan rahatsızlıktı. Psikanalizin biyolojiye ve sosyal psikolojiye uygulanması meşru olmanın ötesinde arzulanır bir gelişme olsa da, daha o zamanlar oldukça açıkça gördüğüm, ve o zamandan beri benim için gittikçe daha da açık hale geldiği gibi, temel kuralın ötesine uzanan bu ihraçlar bu şekilde kabul edilmedi. Bunun yerine, bu yeni gelişmelerin -bunların göze batan örneklerini hemen sunacağım- analizin kendisinin gerçek uzantıları oldukları varsayıldı.
Şimdi vereceğim örnekleri iki sebepten seçtim. Birincisi, önde gelen zihinler tarafından, cüretli bir doğrudanlıkla ifade edildikleri için ayırt edilmeleri kolay. İkincisi, geriye bakıp değerlendirebildiğim kadarıyla, analizin gösterdiği gelişmeden duyduğum genel, belirsiz hoşnutsuzluktan, 1959'daki denememde vücut bulan, belirleyici bilimsel eylemin gerçek tetikleyicileri bu örneklerdi.
Kanıt olarak şu üç örneği göstereceğim: Birincisi ve en önemlisi, Franz Alexander'ın psikanalizi biyolojiye uygulaması, özellikle de 'dürtüler'in vektörü temel kavramı yoluyla psikolojik açıdan derinlemesine araştırmak için seçtiği çeşitli tıbbi sendromları açıklaması. İkincisi, Alexander'ın psikanalizi sosyal psikolojiye uygulaması, özellikle de insanın oral-dürtü-tarafından-beslenen 'bağımlılık' eğilimi temel kavramıyla, insan davranışının büyük alanlarını açıklaması. Üçüncüsü, Heinz Hartmann'ın 'uyumcu bakış açısı' temel kavramını öne sürmesi -tekrar vurguluyorum, psikanalizin sosyal psikoloji alanına uygulanması olarak değil, psikanalizin bir uzantısı olarak.
Ama şimdi, beni deneyimden uzak kuramı araştırmaya girişmeye yönelten tetikleyicilerle ilgili bu kişisel bilgiyi sizinle paylaştıktan sonra, 1959'daki incelememi önemli ölçüde, özünde bilimsel temellere dayanarak meşru kılan etmenleri saymaya çalışacağım. 'Önemli ölçüde' sözünü kasıtlı olarak kullanıyorum. Çünkü 1959'daki düşüncelerimin, ister alayla, ister saygıdan olsun, sadece akademik bir ilginin ya da pürizmin beslemeyen meyvesi olarak bir kenara atılmasını önlemek için elimden gelen her şeyi yapmak isterim (bkz. Kohut, 1980, s. 477 ve ilerisi). Dolayısıyla, Alexander'ın psiko-biyolojisinin ya da Alexander ve Hartmann'ın sosyo-psikolojisinin sadece analizin çerçevesine yeni kavramlar soktuğunu, ve bunların başka bir bilimsel söylem dünyasına ait olmakla yabancı unsurlar olduklarını ve analize uydurulamayacaklarını düşünseydim, bunları yine de kendi başlarına bilime değerli ve etkileyici katkılar olarak sevinçle karşılama eğiliminde olurdum. Psikanalizin operasyonel olarak belirlenmiş sınırlarını çizerek bu bilimin özünü tanımlama ihtiyacı hissetmezdim.
Kuramsal kesinlik ve uyum ihtiyacı değilse, 1959'da beni epistemolojiye doğru bu gezintiye iten gerçekte neydi? Ve o zamandan sonraki işlerden daha az önemli olmasına rağmen, bu hedefin peşinde koşma isteğimi ayakta tutan neydi (bkz. Kohut, 1977, Böl. 7)? Bunu sağlayan, şüphem yok ki, analistin son derece önem taşıyan temel tutumundaki fark edilmeyen bu kaymanın, sadece kuramda değişikliklere yol açmakla kalmayıp, -benim için önemli olan mesele de budur- analistin uygulama alanında bir araştırmacı olarak işlevinde, ve en önemlisi de, profesyonel bir uygulamacı olarak terapötik işlevindeki algılarının, gizlice ilerleyen, derece derece artan bir biçimde çarpılmasına yol açmış olmasıydı.
Bu seferlik psikanalistin edebiyat eleştirisi, tıp, antropoloji, sosyoloji, ve özellikle de politika bilimi ve tarih gibi alanlar karşısındaki, asla ikincil önemde olmayan sorumluluğunu bir kenara bırakarak, doğrudan analistin önde gelen görevine yöneleceğim: Terapötik analiz. Derinlik psikolojisindeki biraz önce belirtilen yabancı unsurlar -biyolojik olarak anlaşılan 'dürtü' kavramı, sosyo-psikolojik olarak anlaşılan 'bağımlılık' ve 'uyum gösterme'(adaptation) kavramları- analizin özünün nihai bir kaymaya uğramasına, uzun vadede, psikiyatri tarafından yutulmak gibi açıkça yüzlenip karşı koyulan dış tehditlerden daha manidar olmak üzere, analistin temel duruşunda değişikliğe -ki bence bunu yapmışlardır- nasıl yol açmışlardır?
Genel anlamda yanıt, bunu, fark edilmeyen ve sorgulanmayan bir değer sisteminin ve insanın ve hayatının özüne dair fark edilmeyen ve sorgulanmayan genel bir anlayışın, fark edilmeyen ve sorgulanmayan temeli haline gelerek yaptıklarıdır. Tersini iddia eden sayısız itiraza rağmen, biraz önce belirtilen kavramların etkisi altında analiz bir bilimden ziyade ahlaki bir sistem, aynı anda terapi olarak psikanaliz de dinamik ve genetik ilişkileri aydınlatmaya dayanan bilimsel bir yöntemden ziyade, hastanın yönlendirildiği ve aktarımının fark edilmeyen ve sorgulanmayan bir boyutuna dayanarak ulaşmaya çalıştığı, önceden belirlenmiş, dolayısıyla dışsal amaçları -ki bunlar da fark edilmezler ve sorgulanmazlar- hedefleyen bir eğitim yöntemi haline gelmiştir.
Geleneksel psikanalizin, analistin neye dikkat edeceğini, dolayısıyla ikincil olarak da, hem araştırmacı hem de terapist olarak hangi amaçları kovalayacağını belirlemiş olan bu değerler nelerdir? Son yıllardaki yazılarıma aşina olan hiç kimse, buna yanıtımı bilmiyor olamaz. Yanıtım, psikanalistin önde gelen değerlerinin bilgi değerleri ve bağımsızlık değerleri olduğu, ve bunların, içinde yaşadığı psikolojik alanda kendisini seçici algı ve seçici eyleme yönelttiği gerçeğidir. Bu değerlere bir itirazım yok. Hatta bunları paylaşıyorum. Yine de, fark edilmeyen etkilerinin, derinlik psikolojisi bilimcisinin algısını çarpıttığına ve -burada etkileri daha da belirgin- fark edilmeyen varlıklarının, analizanın kendi çekirdek programı ve kaderi doğrultusunda gelişmesine analistin izin verme kabiliyetini sekteye uğrattığına inanıyorum.
Yukarda sözü edilen ideallerin Batılı İnsan üzerindeki etkisinin farkındayım ve Batı kültürünün kökleri derinlere uzanan bir üyesi olarak, şahsen ben de bunlardan çok etkilendim. Bu temel ideallerin farkına dahi varmanın, dolayısıyla bunları inceleme konusu haline getirmenin bizim için ne kadar zor olduğunu biliyorum. Aslında belli sınırlar dahilinde, onları sorgulamıyorum da. Benim sorguladığım, bunların insanın değerler hiyerarşisi içindeki daimi önceliği -her zaman ve her şart altındaki öncelikleri. Batılı İnsan için önemleri ne kadar büyük olursa olsun, derinlik psikolojisi araştırmacısının insanı değerlendirmekte kullandığı nihai kılavuz ve derinlik psikolojisi terapistinin üzerine hedefleri işaretleyip psikanalitik tedavinin başarı ya da başarısızlık derecesini ölçtüğü ölçek vazifesini göremezler. Tersine, bence bu iki değer bizim kendiliğin ve dönüşümlerinin insanın psikolojik yapısında ve, her şeyin ötesinde, günümüz insanıyla ve onun yaşadığı döneme bağlı olarak öne çıkan psikopatolojisiyle ilgili olarak taşıdığı büyük önemi fark etmemize engel olmuşlardır. Başka bir deyişle, kendiliğin en içindeki programın önemini, ve kişinin kendini psikolojik olarak hasta mı sağlıklı mı hissedeceğini belirlemede bu programın potansiyelinin gerçekleştirilip gerçekleştirilmemesinin taşıdığı önemi fark etmemize engel olmuşlardır.
Burada, psikanaliz için kendilik psikolojisi biçiminde savunduğum gelişmelerin başka bilimlerdeki benzerleriyle ilgili bir dizi gerçeği sıralayarak tutumumu desteklemeye çalışmayacağım. Sadece şuna işaret edeceğim: Yirminci yüzyıl fiziği de, gözlemsel ve açıklayıcı çerçevesine şimdiye dek tamamen egemen olan, zaman, uzam ve nedensellik gibi belirli bileşenlerin önemini, belirli, sınırlı alanlara indirgeyerek kesin bir gelişme gösterdi. Derinlik psikolojisi için büyük önem taşıyan bir noktaya da dokunmadan geçmeyeceğim: Modern fizik, araştırdığı belirli alanlarla ilgili olarak, yeni bir tür nesnellik ortaya attı: Özneli de içine alan bilimsel nesnellik.
Bunun yerine bu sunum çerçevesinde, 'İçebakış ve empati' denememin ilk tartışmacılarının niyetimi yanlış anlamasını zorlaştırmak için, sizinle yirmi beş yıl önceki kısmi başarısızlığıma katkıda bulunmuş olabilecek kişisel bir etkeni paylaşmanın uygun olacağına karar verdim. Açıklayamayacağım nedenler yüzünden, bildiğim kadarıyla çocukluğumdan beri, gerçeklik algılarımızın göreceliliği ile gözlem ve açıklamalarımızı biçimlendiren düzenleyici kavramlar çerçevesinin göreceliliğine aşinaydım. Herkesin de bu bilgiye sahip olduğunu varsaymıştım her zaman. Hayatımın daha ileri yıllarında, ergenliğim sırasında, insan bilişinin büyük, klasik araştırmacılarının (Plato'dan Kant'a kadar) çalışmalarını inceler ve yazdıkları hakkında arkadaşlarımla konuşurken de, bunları anlamakta zorlanıyor görünmeleri beni şaşırtmıştı. Aynı şey, çok sonraları modern fiziğin -Einstein'ın ve en bariz olarak da Planck ve Heisenberg'in- bilimsel bakış açısına, en azından yüzeysel bir aşinalık kazanırken de geçerliydi. Görüşlerinin uygulanmasındaki karışıklık beni aşsa da, temel tavırlarını neredeyse doğal olarak kabul etmek benim için her zaman kolaydı.
Yirmi beş yıl önce, 'İçebakış, empati ve psikanaliz' hakkındaki makalemde, bu temel tavrın derinlik psikolojisi alanına uygulanmasını telaffuz ettim -yani nesnel bir gerçekliğin prensipte erişilmez olduğunu, ve sadece belirli işlemlerin (operations) sonuçlarını bildirebileceğimizi. Bu temel tavrı bütün bilimsel meslektaşlarımla paylaştığımızı varsayıyordum, ve bu nedenle de söyleyeceklerime tepkilerinde temel tavrın kendisini sorgulamayacaklarını, ancak bu temel ilkeyi ısrarla uygularken çıkardığım ayrıntılı sonuçların bazılarını reddedeceklerini, onaylayacaklarını, ya da kısmen reddedip kısmen onaylayacaklarını bekliyordum. 'Operasyonalizmimi', kendi başına gerçekliğin ne içebakışla, ne de dışabakışla bilinemeyeceğine ve ne gördüğümüzü ancak bunu görmek için ne yaptığımızın çerçevesi içinde betimleyebileceğimize dair açıkça oturmuş bilgimi tanımlamam ya da savunmam gerekeceği gerçeğini asla ciddi olarak hesaba katmamıştım.
Safça, bütün meslektaşlarımın gerçekliğin bilinemezliğine -prensipte bilinemezliğine- dair bu bilgiyi paylaştığını varsaymam bana pahalıya mal oldu. Meslektaşlarımın, kendilerine sunduğum meseleyi -tartışılabilir meseleyi- yanlış anlamalarına, kişisel olarak tamamen hazırlıksızdım. Tartışılan tek şeyin benim için mesele dahi olmamasına, neredeyse söylenmesi bile gereksiz bir şey olmasına tamamen hazırlıksızdım. Yine de, geriye dönüp baktığımda, muhtemelen o zaman fırtınayı önlemek için yapabileceğim hiçbir şey olmadığını anlıyorum. Aslında temel tavrımın, şu anda benim yaptığım ve gittikçe artan sayıdaki bu tavrı anlayan meslektaşlarımın yaptıkları gibi, adım adım açıklanmasının ve aydınlatılmasının, son kertede, psikanalizin kuram ve uygulamasında kendilik psikolojisinin önerdiği değişikliklerin üzerinde dikkatle durulmasını sağlayabilecek bilimsel derinlemesine çalışmanın bir evresini oluşturduğunu görmeye başladım.
Ama şimdi, nihayet sadede, ve beni yirmi beş yıl önce, halen izlemeyi sürdürdüğüm bilimsel yola çıkaran somut meselelere gelelim. Şu andaki amacımıza uygun olarak tek bir meseleye odaklanacağım: Psikanalizdeki dürtü kavramı ve sonuçları. Ve hemen tekrar belirteyim ki, mesele kendi başına dürtü kavramının varlığı, beni bilimsel eyleme teşvik edebilecek muhteşem bir psikoloji sistemine belirsiz ve yavan, biyolojik bir kavramın zorla girmesinin yalıtılmış tutarsızlığı değil. Bunlar sosyal psikolojiden ithal edilen 'bağımlılık', 'kimlik' ve 'özerklik' kavramları karşısındaki tutumum hakkında da aynen söylenebilir. Beni düşünmeye iten kuramsal tutarsızlık değil, sadece dürtü kavramının (ve demin adı geçen, derinlik psikolojisinin sosyolojik davetsiz misafirlerinin de) psikanaliz üzerinde önemli yıkıcı etkileri olduğuna inancımdı.
Normal şartlarda içebakış ve empati yoluyla, dürtülerle karşılaşmayız. Her zaman deneyimlediğimiz, daha fazla indirgenemeyecek psikolojik birim, seven bir kendilik, arzulu bir kendilik, kendini ortaya koyan bir kendilik, düşmanca-yıkıcı bir kendiliktir. Dürtüler deneyimsel öncelik kazanmışsa, dağılma (disintegration) ürünleriyle uğraşıyoruzdur: Eros'un dünyasında, ateşli bir şekilde yoğunlaşmış haz deneyiminin, haz veren erojen bir bölgenin hükmünün, dolayısıyla kendiliğin üzerine çıkan dürtünün kendi yerine geçmesini çaresizce izleyen, parçalanmakta olan kendilik; ya da Thanatos'un dünyasında, ateşli bir şekilde yoğunlaşmış hiddet deneyiminin, yıkıcı ve/veya özyıkımcı bir orjinin hükmünün, dolayısıyla yine kendiliğin üzerine çıkan dürtünün kendi yerine geçmesini çaresizce izleyen, parçalanmakta olan kendilik.
Şimdiye kadarki bütün çıkarsamalar 1959 tarihli denememde ifade edilmişti (ya da en azından açıkça ima edilmişti). O zaman, beni 'dürtü'nün psikoloji sistemine ait olmadığı gerçeğini vurgulamaya zorlayan belirli yıkıcı etkilerin neler olduğunu da göstermiştim. Özellikle, 'bağımsızlık', 'özerklik', 'özgür irade' ve şu anda kendiliknesnesi aktarımı adını verdiğimiz deneyim kümesi alanlarındaki psikolojik algımızdaki çarpıtmaları göstermiştim.
Peki o zamandan beri bakış açımı desteklemek için neler söyledim, ve bugün söylenecek ne kaldı? Aslında pek çok şey. Yalnız dün ve bugün hakkında değil, hepsinden öte, meslektaşlarım ve benim tarafımızdan başlatılan çalışmanın, kendilik psikolojisi yönelimli, genç bir psikanalist nesli tarafından sürdürülmesi gereken yarını hakkında.
Yine birçoğunuzun çalışmama aşina olduğunu varsaymak durumundayım. Gerçi, çoğunuz yazdıklarıma çabucak bir göz attıysanız da, çok azınızın bu işe onları gerçekten okudum diyebilecek kadar zaman ve enerji harcayarak içlerine daldığınızı pekala biliyorum. Ama son on yıl ya da daha fazlasında, yüzlerce sayfada söylediklerimi burada tekrar edemeyeceğim bariz olduğuna göre, bugün üzerinde geniş bir biçimde duramayacağım belirli önemli alanları, az çok kısaca saptamakla yetineceğim.
Bunlardan ilki olarak, bir tarafta dürtü psikolojisi ile, öbür tarafta geleneksel analizi karakterize eden gizli ahlak -gerçekle-cesaretle-yüzleşme ahlakı ve bağımsızlık ahlakı- arasındaki karşılıklı ilişkiye değineceğim. İkinci olarak da size, meslektaşlarımın geleneksel analizin benimsediği insan görüşünün, insanın, tabir caizse normal insanın temel doğası görüşünün farkına varmaları için gösterdiğim gayreti hatırlatacağım: Haz ilkesi doğrultusunda yaşama arzusundan feragat etmekte isteksiz, doğuştan taşıdığı yıkıcılıktan vazgeçemeyen, evcilleşmesi yetersiz ve yarım kalmış bir hayvan olarak insan. Psikanalizin bu iki temel vasfından ikincisi, bugünkü sunumun ikinci ana konusunun başlangıç noktasını oluşturacağı için, size bugün için söz verdiğim, yeni topraklara atacağımız adıma hazırlık olarak, psikanalizin içinde doğduğu dönemin ruhundan devşirdiği insan görüşüyle -çoğu analistin doğalmışçasına katıldığı insan görüşüyle- ilgili düşüncelerimi ayrıntılandıracağım. Önce size, klasik analizin benimsediği insanın psikolojik doğası kavramından 'Suçlu İnsan' kavramı olarak bahsettiğimizi, kendilik psikolojisinde buna karşılık gelen görüşü ise 'Trajik İnsan' terimiyle belirttiğimizi hatırlatacağım. İnsan doğasına dair bu iki görüşü tekrar tartışmayıp, sadece bildiğim kadarıyla şimdiye kadar yapmadığım bir yorum ekleyeceğim. Her ne kadar Freud psikanalizin konusunun doğal insan (homo natura) olduğunu, dolayısıyla içsel yaşamının araştırılmasının doğa bilimlerinin alanında, özellikle biyoloji ve tıpla mümkün olduğunca bütünleşmiş bir şekilde görülmesi gerektiğini öne sürdüyse de, yansız bir cihaz tarafından işlenen yarı-biyolojik dürtüler kavramı, aslında, biyolojik bir insan kavramını beraberinde getirmemiştir. Ortaya çıkan doğal insan, çevresiyle etkileşim içinde biyolojik bir birim değil, 'Suçlu İnsan', psikolojik ve ahlaki bir insan görüşü, uyum sağlamasına engel olsa da eski haz amaçlarından vazgeçmekte isteksiz, böylece de terapötik analize 'direnen' bir insan anlayışıydı; saldırgan-yıkıcı amaçlarının evcilleştirilmesine razı olmayan, böylece de savaşlara giren ve/veya özyıkıma eğilimli bir insan anlayışı (Freud, 1933). Belirli kesin sınırlar dahilinde, 'Suçlu İnsan'ın açıklayıcı çerçevesi çok yararlı olmuştur. Ancak, kendilik deneyimini insana dair psikolojik bir görüşün merkezine oturtabilen kendilik psikolojisi tarafından desteklenmedikçe ve ona tâbi olmadıkça, klasik bakış yanıltıcı olacaktır. Kendilik psikolojisi, geleneksel analiz tarafından benimsenen çarpıtılmış psikolojik insan görüşünden kurtulmuştur, çünkü alanı tanımlayan gözlem tavrı olan içebakış ve empatinin mutlak ve aslında aksiyomatik olduğu gerçeğini kabul ederek, kendine biyoloji ya da psiko-biyoloji süsü vermeden, kendini tepeden tırnağa psikoloji olarak kabul eder. Öte yandan geleneksel analiz, -zihinsel bir aygıt tarafından işlendiği düşünülen, yarı biyolojik birincil dürtüler anlayışıyla- biyolojinin önünde eğilmek zorunda olmasının yükünü taşımak durumundaydı. Sonuç, önceden de söylediğim gibi, doğal insan değil, yanıltıcı olacak, çarpıtılmış bir psikolojik bakıştır, çünkü sık karşılaşılan bir patolojik olgular kümesinin 'normalliği' oluşturduğunu varsayar ve böylece terapi ortamındaki insan ve tarih sahnesindeki insan hakkında ciddi yanlış anlamalara yol açar.
Şimdi atacağım yeni adım, yani şimdiye kadar sadece üstü kapalı bir biçimde bahsettiğim bir yeniden formüle etme işi, insanın kuşaklar arası ilişkilerinin yeniden değerlendirilmesi, ve tam da geleneksel analizin görüşüne göre çocukluktaki bazı hayati önemdeki normal gelişmelerin içine gömülü olduğu derinlik psikolojisi matrisinin yeniden değerlendirilmesinin bir örneğidir. Bahsedeceğim şey tabii ki Oidipus karmaşası.
Klasik analizle karşılaştırınca, kendilik psikolojisi kuşaklar arası çatışmanın, özellikle de bunun belirli bir biçimi olan Oidipus karmaşasının önemini nasıl değerlendirir? Özetle: (1) Neredeyse her yerde görüldüğü tahminiyle mutabıktır, varlığının en azından izlerinin, araştırılınca çok sıklıkla tespit edilebileceğiyle mutabıktır. Oidipus karmaşasının bir nedensel etkenler kümesinin öğesi olduğuyla ve zararlı eylemler ya da nevrotik ıstıraba neden olan itici güce katkıda bulunduğuyla da mutabık olmakla beraber, bu mutabakat önemli bir değişikliğe dayanır: Oidipus karmaşası, nedensellik zincirinin sadece bir halkasıdır; en derinde olanı da değildir üstelik. (2) Ne var ki kendilik psikolojisi, insanın kuşaklar arası savaşının önemi konusunda, geleneksel analizle tamamen ters düşer. Geleneksel analiz özellikle insan 'Suçlu İnsan' olarak görüldüğünde, insanın doğasının özünün kapsamlı bir şekilde tanımlandığına inanır, zira insan, doğal insanın biyolojik temelinden doğan dürtüler ile, süperegoda somutlaşan, sosyal çevreden yayılan uygarlaştırıcı etkiler arasında, umutsuz bir çatışma içindedir. Kendilik psikolojisi, insan kendilik olarak görüldüğünde özünün tanımlandığına, ve psikolojik insanın (homo psychologicus, bu terimi izninizle homo natura ile kontrast oluşturmak için kullanıyorum) en derin düzeyde 'Trajik İnsan' olduğuna, hayatı boyunca derinliklerinde yatan programı gerçekleştirmeye çalışıp, bunda hiçbir zaman tam olarak başarılı olamadığına inanır.
Görüşümüzün kabul görmesinin önünü kesen ne? Neden geleneksel psikanalitik görüşü benimseyen daha fazla kişiyi kuşaklar arası savaşın, karşılıklı öldürme arzularının, patolojik 'Oidipus karmaşası'nın (gelişimin normal 'oidipal dönem'inden farklı olarak), ne kadar sık görülürlerse görülsünler, insanın özüne dair olmayıp, normalden sapmalar olduklarına ikna edemiyoruz? Neden meslektaşlarımızı normal durumun, saf haliyle ne kadar nadir görülürse görülsün, çocuklukta neşeyle deneyimlenen ileri doğru gelişimsel bir hareket olduğuna, bunun oidipal döneme atılan adımı da içerdiğine, bu adıma, gelecek kuşağa, anne-baba kuşağının gururla, kendiliği genişleten empatiyle, neşeli aynalamayla tepki verdiğine, böylece genç kuşağın ortaya çıkma ve farklı olma hakkını onayladığına ikna edemiyoruz? Başka bir deyişle, son tahlilde önümüzdekinin temel karşıt içgüdüler arasındaki nüfuz edilemez bir çatışma (Eros'la savaşan Thanatos) olmadığına, normal gelişimi etkileyen, en azından potansiyel olarak çaresi bulunabilecek müdahaleler olduğuna inanıyoruz.
Şu anda bazılarınızın bekliyor olabileceği gibi görüşlerimize 'dirençler'den bahsetmeyeceğim. Bunun yerine, Freud'un fikirlerini yayma becerisinin, kökü kişiliğinin derinliklerinde yatan, ancak hak ettiği ilgiyi görmeyen bir yönünü ele almak istiyorum. Bu yön, bilimsel sisteminin anahtar kavramlarını efsaneleştirmekte, böylece onları sürekli genişleyen takipçiler grubunun zihinlerine, adlarıyla ve içlerine gömülü kültürel çağrışımlarıyla kazımaktaki büyük becerisidir.
Her ne kadar Freud'un düşünce tarihindeki tarihi itibarını edinme yolları psikolojik yönden incelenmeye değer olsa da, burada Freud'un dehasının bu yönünün muhtemel genetik kökenleri ve dinamik işlevleri üzerinde durmayacağım. Sadece bunun bilimsel sonuçlarının belirli bir yönüne odaklanacağım: Freud'un önerdiği bazı temel görüşleri sorgulamak isteyen eleştirmenin yüzleştiği görev, bunun mantıksal sav ve destekleyici klinik kanıtların sunulmasını gerektiren yönünden çok daha geniş kapsamlıdır. Her şey bitince, sav ne kadar dikkatle ve ikna edici biçimde sunulmuş olursa olsun, bir süre sonra Freud'un formülasyonu derinlere kök salmış bir çekimle zihinlerimizi yeniden zapt eder, mantık ve kanıtlar geri çekilir.
Tabii fark ediyorsunuzdur ki, bu konuyu soyut olarak gündeme getirmiyor, bunu, Freud'un 'Suçlu İnsan' kavramının, insanın öz niteliğinin kuşaklar arası savaşa göndermeyle tanımlandığı görüşünün açıklayıcı gücünü yeniden değerlendirmeye kalkıştığımızda, hepsinin üzerinde ve özellikle de, baba ile oğul arasındaki, paradigma haline gelmiş kuşaklar arası çatışmayı -kısacası 'Oidipus karmaşası'nı- yeniden değerlendirmeye kalkıştığımızda karşılaştığımız güçlüğü aydınlatmak için yapıyorum. Freud'un özlü ve zengin çağrışımlı terminolojisiyle karşılaştırıldığında, 'normal' anatomi, 'normal' fizyoloji, 'normal' metabolizma benzeri (Daly King'in [1945] çok güzel tanımıyla, 'tasarımına uygun biçimde işlev gören şey' anlamında bir normallik), ders kitaplarına yakışır bir normallik ileri sürdüğümüzde, savlarımız kulağa ne kadar da düz geliyor. Oidipus karmaşasının dramatik, sessiz arka planı karşısında, anne-baba ve çocuk tarafından neşeyle deneyimlenen bir oidipal dönemin normalliği ne kadar da sönük kalıyor: Sophocles'in trajedisinde bize, önceden takdir edilmiş bir kıyamete kaçınılmaz bir biçimde adım adım yaklaşan ve insaniyeti ile özgürlüğü, ifade edilemez acısına sözle ve iletişimsel eylemle tepki verme yetisiyle sınırlı bir otomat olarak sunulan Kral Oidipus, o efsaneleşmiş ulu figür.
Bir eleştirmenin elinde, Freud'un büyüsüne karşı koymak için hangi araçlar vardır? Bence, biri daha zayıf, biri daha güçlü olmak üzere, iki araç vardır. Daha zayıf olanı, Freud'un kavramını desteklemiş olan miti, orijinal kuramı desteklememekle kalmayıp, aslında şu anda eskisinin yerine geçecek kadar ilerlemiş olan yenisini desteklediğini göstermek amacıyla analiz ederek, mitin gücünü sarsmaktır. Bu rasyonel yaklaşımdır. Daha güçlü olanı, -atasözünde dendiği gibi, dinsizin hakkından imansız gelir- yerleşmiş kuralı destekleyeni etkisiz hale getirmek ve onun üstesinden gelmek için, bir doz karşı-büyü sunmaktır. Şimdilik birinci işi, miti yeniden yorumlamayı erteleyip, doğrudan ikincisine yöneleceğim. Eklemeliyim ki, bana makalemin başlığının şüphesiz kafa karıştıran son kısmını sağlayan da budur. Başka bir deyişle, şimdi 'akıl sağlığının yarım çemberi'ne yöneleceğim.
Karşı-büyüm, Homeros tarafından anlatılan bir öyküden alınmıştır. Sophocles'in temsil ettiği şekliyle trajedinin evrildiği ve adını aldığı tragos anlamında, yani Dionisos kültünün kurban tekesi anlamında, trajik bir öykü değil bu. Euripides'in temsil ettiği şekliyle, insani anlamda trajik -çabalayan, becerikli insan, en içindeki kendiliği açığa çıkarmaya çalışıyor, açığa çıkması karşısındaki dışsal ve içsel engellerle savaşıyor; gelecek nesle, açığa çıkmasına ve büyümesine neşeyle katıldığı oğluna da sıcak bir adanmışlık içinde -böylece, insanın en derin ve en önemli keyfini, kuşaklar zincirinin bir halkası olmayı deneyimliyor.