Dönülmez Akşamın Ufkunda
Duvardaki saat ondokuzu gösterirken, oturduğu yerden kalkarak radyonun yanına geçti ve sesini biraz daha açtı. Tok sesli bir spiker haberleri okuyordu. Her zaman ki gibi büyük bir merakla dinlemeye başladı haberleri. Başbakanın basın toplantısını, ülkemize gelen ticaret heyetini, yeni yapılan zamları, trafik kazalarını, yangınları, hava durumunu ve spor haberlerini dinledi. Sabahın altısından başlayarak bütün haberleri dinlerdi. Kendisini ilgilendirsin ya da ilgilendirmesin.
Küçük bir dükkanı vardı ve berberlik yapıyordu. Koca şehirde “ Akrabam..” diyebileceği kimsesi yoktu. Atmış yaşına yaklaşmıştı ve on sene önce eşini kaybettiğinde, bir daha kendini toparlayamayacağını düşünüyordu. Bir kızı vardı ama o da kocasının tayini yüzünden başka bir şehire taşınmak zorunda kalmıştı. Eşini kaybettiğinde kızı bir süre yanında kalmış, destek olmaya çalışmıştı. Dönerken babasına o’ nu sık sık arayacağını söylemiş ama doğru dürüst aramamıştı bile. Bazen bir bayram arifesinde çıkıp gelirlerdi ansızın. Ve torununu gördüğünde çocuklar gibi sevinirdi ihtiyar adam. Bütün gününü torunu ile geçirir ve büyük bir haz duyardı bundan. Ama son bir yıldır ne kızını, ne torununu görüyordu. Arada bir de olsa telefonda seslerini duymak yetiyordu o’ na.
Haberleri dinledikten sonra tavana asılı küçük kafesi indirdi. Kafeste, altın sarısı tüyleri olan bir kanarya şakıyordu. Dükkanda, kimi zaman onunla dertleşir, konuşurdu. Hiç üşenmeden her gün kafesi temizler, kanaryasının yemini ve suyunu değiştirirdi. Evinde de bir kanarya vardı. Aynı özeni ona da gösteriyordu. Sevgisini gösterecek başka bir yer bulamadığı için mi seviyordu bu kuşları? Bunu düşünmemişti hiç. Eşi, kızı ve torunu yanında olsa yine bu kadar ilgilenir miydi kanaryalarıyla.?
Kanaryanın yemini ve suyunu değiştirdikten sonra toparlanmaya başladı. Önlüğünü çıkartıp ceketini giydi ve çıktı dükkandan.
O gün de fazla müşteri gelmemişti. Bir kaç tane sürekli müşterisi vardı. Her sabah onlar gelir, aceleyle sakal traşı olup çıkarlardı. Kimi zaman yaşıtları, çocuklarının düğününde, torunlarının sünnetinde gelip traş olurlardı. Kazandığı para dükkanının kirasını karşıladıktan sonra üç-beş kuruş eline ancak kalıyordu. O paranın bir kısmıyla da her akşam bir kaç bardak şarap içerdi. Yine her akşam ki gibi şarap içmeye gidiyordu.
Meyhanenin kapısından içeri girdiğinde burnuna şarap ve mezelerin ekşi, buruk kokusu çarptı önce. İçeride oturanların her biri ile tek tek selamlaşarak, cam kenarında küçük bir masaya oturdu. Bir kaç dakika geçmeden şarabını getirdi garson. Yanında bir dilim beyaz peynir ve biraz ekmek.
Şaraptan bir yudum alıp gözlerini yumdu. Her defasında, o ilk yudumla mutlaka geçmişe bir yolculuk yapar, anıları tazeler ve o güzel günlerin şerefine içerdi. Yine öyle yaptı. Bardağı masaya bıraktığında buruk bir mutluluğun ışığı vardı gözlerinde.
Alaturka şarkıların tiryakisiydi. Saatlerce dinlese bıkmaz, aksine büyük bir sevinç duyardı. Ve işte yine o şarkı çalıyordu: Dönülmez akşamın ufkundayım/ vakit çok geç/ bu son fasıldır ey ömrüm / nasıl geçersen geç. Hemen peşinden de “ Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır..” Ve bir de “ Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın..”
Bir taraftan şarabını içiyor, bir taraftan da bozuk sesiyle çalmakta olan şarkılara eşlik ediyordu. Üçüncü bardağı bitirdiğinde “ Artık yeter..” diyerek hesabı ödedi ve evin yolunu tuttu.
Güzel bir bahar gecesinde, kulaklarında hala çınlayan alaturka şarkıları tekrarlayarak yürüdü eve kadar. Hafif bir rüzgar esiyordu ve ihtiyar berber bu rüzgarın, yüreğinde taşıdığı bütün acıları, bütün hüzünleri alıp götürmesi için dua ediyordu içten içe..
Eve geldiğinde ilk iş olarak kanaryasıyla selamlaştı. Halini hatırını, bütün bir gün yaramazlık yapıp yapmadığını sordu. Yine aynı özenle temizledi kafesi, yemini ve suyunu değiştirdi. Daha sonra kitaplıktan bir şiir kitabı alarak yatak odasına geçti. Gözlüklerini taktı ve artık hepsini ezbere bildiği şiirleri yeniden okumaya başladı. Şiiri hep dünyaya açılan bir yürek gibi görüyordu. Çok sevmesi bu yüzdendi. Bir şiir, roman ya da öykü gibi anlatılamazdı.. Yalnızca ve yalnızca okunurdu. Çok istemesine rağmen bir türlü becerememişti şiir yazmayı. Yüreği hep anlatmak istediği şeylerle dopdoluydu. Bunları mısralara dökmek, bir anlam kazandırmak istiyordu. Ama olmuyordu. Böyle zamanlarda hep “ Yalnızca okumak bile güzel..” diyerek avutuyordu kendini.
Yarım saat kadar şiir okuduktan sonra gözlerinin artık yorulduğunu hissetti. Kaldığı yeri işaretleyerek kitabı başucundaki komidinin üzrine bıraktı. Ve üstünü değiştirerek yatağa girdi.
Rüyasında bir hayal aleminde buldu kendini. Her yer yemyeşildi. Karısıyla beraber bir çay bahçesinde oturuyorlardı. Arada bir şiir okuyordu karısına. Okuduğu her şiirden sonra karısı “ İlahi Selami bey, siz çok yaşayın emi..” diyordu. “ Siz çok yaşayın, siz çok yaşayın, siz çok...”
Sabah uyandığında anımsadığı tek şey yalnızca rüyasında karısının söylediği “ Siz çok yaşayın emi..” sözüydü. Niye çok yaşaması gerektiğini düşündü. Bunca yıl dolu dolu yaşamış ve kimilerine göre uzun sayılacak bir yaşam sürmüştü. Ama son on yıldır yalnızdı. Ne gibi bir anlamı olabilirdi artık uzun yaşamanın?
Alışkanlığın verdiği seri hareketlerle kahvaltısını hazırladı. Düzenli yaşamaya karısı alıştırmıştı o’ nu. Kahvaltısını yapmadan evden çıkmazdı. Evlendikten sonra hiç bir zaman boyasız ayakkabılarla dolaşmamış, ütüsüz elbiseler giymemişti. Her gün, devlet dairesinde çalışıyormuşcasına kravatını takar, özenle giyinir ve öyle çıkardı evden. “ Bir esnaf önce müşterilerine saygı göstermeli..” diyordu. Bu yüzdendi özenle giyinmesi.
Karısının ölümünden sonra, evin temizliği ve çamaşırlarının yıkanması için bir kadınla anlaşmıştı. Haftada bir gün gelip temizlik yapıyordu kadın. Selami Bey’ in titizliğini bildiği için de köşe bucağı iyice silip süpürüyordu.
Masanın üzerindeki küçük radyodan günün ilk haberlerini dinlemeye başladı. Kahvaltısını tamamlamıştı. Üzerini giyindikten sonra aynanın karşısına geçip kendisini kontrol etti. Yüzündeki kırışıklıklar ve beyaz saçlarıyla tonton bir ihtiyar sayılabileceğini düşündü. Evden çıkmadan önce, dün gece okuduğu şiir kitabını aldı yanına. Dükkanda okumayı düşünüyordu.
Dışarı çıktığında hızlı adımlarla yürümeye başladı. Bir zamanlar karısının ısrarı üzerine sigarayı bırakmıştı. Sık sık yürüyüş yapması kendini sürekli dinç hissetmesine neden oluyordu. Yolda eliyle kitabı yokladı. Koltuk altında taşıdığı kitabı hep düşürecekmiş izlenimine kapılıyordu. İnsanlara şiir okumayı severdi. Konuştukları konuyla ilgili bir şiir, bir dörtlük ya da bir mısra aklına gelirse mutlaka söylerdi. Bir gün bir arkadaşı, “ Şiirlerin ve güzel sözlerin arkasına saklanıyorsun, biraz da kendin olsana..” demişti. O anda yüreğinden bir şeylerin koptuğunu hissetmişti. Arkadaşının bu sözü bir kızgınlık anında söylediğine inanmak istemişti. Çünkü o, bir şiiri anlamayan ya da anlamak istemeyen insanın yaşamı hiç anlamayacağını düşünüyordu. Bazen insanın aklına gelen sözcükler yetersiz kalıyordu. İşte böylesi zamanlarda, bir mısra ya da bir şiir imdada yetişiyordu. Kaldı ki duygularını insanlara açıktan açığa anlatmak gibi bir alışkanlığı yoktu. Bütün ilişkilerinde, karşısındaki insanın hep kendini anlayacak kadar zeki olduğu varsayımından yola çıkıyordu. Bu da diğer insanların gözünde o’ nu belki anlaşılmaz kılıyordu. Ama içten içe kendini anlamayan insanlara kızıyordu. Kimileri vardı ki, bununla zaman kaybetmeyi hiç düşünmeden o’ nu anlaşılmaz bir adam olarak görüp güvensizliklerini dile getiriyorlardı. Halbuki o da anlaşılmayı istiyordu, ama bir türlü yapamıyordu bunu. Ve bu yüzden selamı sabahı kesip kendisini görmek istemeyen dostları için üzülüyordu. “ Bunu anlatsam anlarlar mı? ” diye düşünüp konuşmayı denemişti. Ama olmuyordu işte.
Bu düşüncelerle dükkana kadar geldi. Anahtarı kapıya soktuğunda bir besmele çekti ve sağ ayağıyla, açtığı kapıdan içeriye girdi. Bunu çıraklık günlerinde ustası öğütlemişti. O gün bu gündür hep aynı şekilde açıp kapatırdı dükkanın kapısını. Bir gönül adamıydı ustası. Bildiği her şeyle beraber esnaflık ahlakını da öğretmişti genç Selami’ ye..
Kapının açılması ile bir cıvıltı başladı. Kanaryası, hoş geldin diyerek o’ nu karşılıyordu sanki. Üzerini değiştirip hemen radyoyu açtı. İstasyonlarla biraz uğraştıktan sonra olduğu yerde bırakmaya karar verdi. Güzel türküler çalıyordu.
Aradan beş dakika geçmemişti ki, yandaki çay ocağının genç askıcısı elinde bir demlik çayla içeri girdi. “ Hayırlı işler olsun Selami amca, çay vereyim mi?” diye sordu. “Getir evladım..” dedi. Çayını yudumlarken yoldan geçen insanları seyretti bir süre. Bir kaç kişiyle selamlaştı.
Saat on’ a doğru gazeteci günlük gazetesini getirdi Selami bey’ in. Gözlüklerini takıp büyük bir dikkatle okumaya başladı. Yine gözleri yorulunca okumayı bıraktı.
Akşama kadar gündelik işlerle uğraştı. Bir ara şiir kitabına döndü yeniden. Bir kaç şiir okudu, gelen müşterilerle ilgilendi, haberleri dinledi. Akşamüzeri postacı elinde bir ihtarname ile geldi. Elleri titreyerek açtı zarfı. Dükkanın sahibi, binayı olduğu gibi bir müteahite satmıştı. Ve o adam binayı yıkacağını belirtip dükkanın bir ay içerisinde boşaltılmasını istiyordu. Canı sıkılmıştı. Ne yapacağını düşündü bir süre. Sonra, nasılsa daha bir ay var diyerek fazla düşünmemeye karar verdi. Her zaman ki gibi ondokuz haberlerini dinledi, kafesi temizleyip taze su ve yem koydu. Üzerini değiştirdikten sonra dükkanı kapatıp meyhaneye gitti.
Cam kenarındaki küçük masada oturup şarabını söyledi. Bir süre sonra Orhan geldi yanına. Orhan’ ı iki yıl önce komşu eve taşındığında tanışmıştı, iyi bir gençti. “ Merhaba Selami baba..” dedi. “..oturabilir miyim?” Selami bey hiç duraksamadan “ Ne demek, buyur tabi..” dedi. Bir süre havadan sudan konuştular. Hayat pahalılığından, politikadan ve güneşli güzel günlerden. Orhan’ ın sıkıntılı bir hali olduğu ihtiyar berberin gözünden kaçmadı. “ Hayrola Orhan, bu gün pek keyifsizsin..” dedi. “ Hiç sorma Selami baba..” dedi Orhan, “ ...canım çok sıkılıyor.” İhtiyar berber “ Anlatmak istersen dinlerim..” dedi. “ Anlatayım babacığım, anlatayım..” dedi Orhan.
Orhan bir kızla beraberdi. Ama ne yaptıysa yaranamıyordu kıza. Bir türlü kendisine güvenmesini sağlayamamıştı. Kızı, sevdiğine inandıramıyordu. “Neden?” diye sordu Selami Bey. “ Çünkü korkunç bir ihtirasla seviyor beni ve kimseyle bölüşmek istemiyor. Bana da bu yüzden güvenmiyor. Saniyor ki, o arkasını döner dönmez ben başka biriyle beraber olacağım.. Düşünüyorum da babacığım, belki asıl sorun kendine güvenmeyişindedir. Kendi güçsüzlüğünden korkup güçlü bir insan gibi davranmaya çalışıyordur. Ve ben babacığım bunları o’ na söyleyemiyorum. Çünkü o’ nu incitmekten korkuyorum. Ama o, beni görmek istemediğini bile söyleyebiliyor bana. Sesimi çıkaramıyorum babacığım, susup kalıyorum ortalık yerde..”
“Seni anlıyorum genç adam” dedi Selami bey, “Ama önce sevgiyi nasıl koruyacağını bilmelisin. Çünkü sevdiği ve sevildiği sürece varlığını ve yaşadığını duyumsar insan. Bunun daha ötesi yoktur. İki yüzlülüklerin, ihanetlerin ve acıların ortasında yeni sürgün veren bir filiz gibi ayakta tutabilmelisin sevgiyi. Yüz çevrilemeyecek kadar cazip, dışlanmayacak kadar yakın olmalı insanlara sevgi. Yeni doğmuş bir yavruyu ilk kez kucaklamak gibi sarmalı insanları sevginin getireceği mutluluk. Her dile getirilişinde ilk günkü heyecanını ve coşkunu taşımalısın içinde. Konuşurken boğazını kurutmalı sevgi. Ve sen sesini düzeltmek için defalarca öksürmelisin. Avuçlarının içi terlemeli, dizlerin rüzgarda kalmış bir yaprak gibi titremeli. Çünkü sevgi, yalnız sevgiyle yeşerir, yalnız sevgiyle can bulur..”
“Çok güzel konuştun babacığım..” dedi Orhan, “.. ama benim ne yapmam gerektiğini söylemedin..”
“Haklısın” dedi Selami Bey, “... senin ne yapman gerektiğini söylemedim. Belki sen gidip o’nun ayaklarına kapanıp yalvarmayı bile geçiriyorsundur içinden. Bunu yapma. Ben sana yalnızca yapmaman gerekenleri söyleyebilirim Orhan’cığım. Sevgini yozlaştırma. Seni görmemek o’ nu daha mutlu yapacaksa, bırak mutlu olsun. Sen yalnızca sevdiğin için bile o’ nun kararına saygı göstermek zorundasın. Ne kadar acı çekersen çek, üzerine gitme. Sevgin eğer sevgi yaratabiliyorsa onu koru. Umarım anlar seni..”
“Umarım anlar babacığım..” dedi Orhan. Selami Bey’ in önerisi üzerine sevgi için kadeh kaldırdılar. Vakit fazla geç olmadan kalktı Selami bey. Eve giderken aklında Orhan’ anlattıkları vardı. Bir yerde biri sevgiden sözetse alkı hemen kaybettiği karısına giderdi.
“Ne olurdu şimdi yaşasaydı..” dedi kendi kendine. Ellerini ve başını dua eder gibi kaldırıp “ Beni daha fazla oyalama, ne olur..” dedi. Biraz alkolün, biraz da duygusallığın etkisiyle gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Burnunu çekip, gözlerini ceketinin koluyla oğuşturdu.
Eve geldiğinde aklı karmakarışıktı. Gelen ihtarnameyi, karısını, Orhan’ ın sorunlarını düşünerek daldı uykuya.
Ertesi gün dükkanda hep ihtarnameyi düşündü. Ne yapacaktı? Geçmişle olan bağlarını bu dükkan ve oturduğu ev sağlıyordu. Ömrünün hiç de küçümsenmeyecek bir bölümünü buralarda geçirmişti. Yeni bir dükkan bulup bulamayacağını düşündü. “ Araştırmak gerek..” dedi kendi kendine. O akşam bir saat erken kapattı dükkanı. Yakın çevrede kendine uygun bir yer aradı. Bulamamıştı. Yarın yeniden bakarım, diyerek meyhanenin yolunu tuttu usulca.
Bir ay hiç durmadan her akşam dolaştı. Bulduğu yerlerin kirası, kazancının çok üstündeydi. Kesesine uygun yerler ise çok küçüktü ve kötü durumdaydı. Ertesi gün dükkanı boşaltması gerekiyordu. Ne yapacağını şaşırmıştı. İki gün önce kızıyla telefonda konuştuğunda, durumu ona da anlatmıştı. Kızı, “ Yeter artık çalıştığın, emekli olma vaktin geldi baba..” demişti. Kafası o kadar karıştı ki..
O akşam her zamankinden fazla içti. Bir ara Orhan göründü kapıda. Son konuşmalarından bu yana görüşememişlerdi. Dükkanın tahliyesiyle kafası o kadar doluydu ki.. Hemen masasına çağırdı. Nasıl olduğunu, nelerle uğraştığını, kız arkadaşının arayıp aramadığını sordu. Aramadığını öğrenince üzüldü. “ Gerçekten de mutlu aşk yokmuş..” dedi. Orhan’ a üzülmemesini öğütledi. Daha gençti ve önünde uzun yıllar vardı. Kendisini seven bir insanı mutlaka bulacağını söyledi. Orhan gittikten sonra yine alaturka şarkılara eşlik etti bozuk sesiyle. Ve usulca kalkıp evine döndü. Kanaryanın kafesiyle uğraştı bir süre. Onunla dertleşti. Kızının artık emekli olmasını istediğini anlattı. Yine şiir okuyup hüzünlendi ve yine yattığı yerde uykuya daldı.
Ertesi gün kafasında yepyeni düşüncelerle uyandı. Evet, kızının istediğini yapacak, emekli olacaktı. O gün kahvaltı sofrasında tranistörlü radyoyu açmadı ilk olarak. Dükkana da gitmedi. Emeklilik işlemleri ve dükkanın kapanışıyla uğraştı. Kapatma dilekçesini kendi elleriyle yazdı. Ama emeklilik dilekçesini bir arzuhalciye yazdırdı. Dükkana geldiğinde akşam olmak üzereydi. Eve götürebileceği eşyalarını toparladı. Tavana asılı kafesi de alarak çıktı dükkandan. O akşam meyhaneye de gitmedi ilk olarak. Mahalle bakkalından bir şişe şarap ve büyükçe bir dilim beyaz peynir alarak doğruca eve gitti.
Evde bir taraftan şarabını içerken, bir taraftan da eski fotograf albümlerini karıştırdı. Artık yavaş yavaş solmaya yüz tutmuş fotografların üzerine bir damla yaş düştü istemeden. Karısıyla beraber, mutlu günlerinde çektirdiği fotograflar duygulandırmıştı onu. Erkenden yattı. Şiir okuyacak gücü bile bulamamıştı kendinde.
Sabah kahvaltısını yapar yapmaz çıktı evden. Bir kamyonet bulup dükkandaki eşyaları yükledi. Bitpazarında yok pahasına sattı hepsini. Günlük gazetesini kolunun altına sıkıştırıp yeniden eve döndü. Öğlen yemeğini yedikten sonra oturduğu yerde uyuklamaya başladı. Uyandığında ikindi ezanı okunuyordu. Her tarafı tutulmuştu. Kafeslerin yanına geçip kanaryalarıyla konuştu bir süre. Sonra her iki kafesi de pencerenin yanına götürdü. Ardına kadar açtığı pencereden içeri ılık bir bahar rüzgarı girdi. Ani bir kararla kafeslerin kapısını açarak kanaryaları salıverdi. Kanaryalar, ne olduğunu anlamak istercesine pervazın kenarında dolandı bir süre. Sonra ikisi birden özgürlüğe kanat çırpmaya başladı. Yaşlı gözlerle seyretti kanaryaların uçuşunu. Artık yaşamında sevdiği, önem verdiği hiç bir şeyin kalmadığını düşündü. Eğer kendine bakamayacak kadar elden ayaktan düşerse bir huzurevine gidebileceğini düşündü. Yeniden karısını düşünmeye başladı, kızını ve torununu.
Tam o sırada yüreğinin sıkıştığını hissetti. Sanki gizli bir el göğüs kafesini parçalayıp kalbini oradan çıkarıp almaya çalışıyordu. Yere çöktü. İki elini kalbinin üzerine kapatıp yere yuvarlandı yüz üstü. Bir süre soluk almaya çabaladı.. Olmadı.. Yenilmişti.. Güzel bir bahar akşamında, her şeyini yitirmiş insanların ifadesiyle kapattı gözlerini dünyaya..
Ve ihtiyar berberin ölüsünü, evine temizlik yapmaya gelen kadın buldu aynı ifadeyle. Ardına kadar açık pencerenin pervazında iki kanarya en hüzünlü sesleriyle şakıyordu..