Arama


Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
15 Mayıs 2006       Mesaj #663
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Serüven ve Fetih
I. Merak

Bir başvuru tadında başlamıştı her şey, hani bir arzunun yerine getirilmesinin rica edildiği değil, olsa olsa bir varlığın gözler önüne serilmesi babında bir başvuruydu.
İnceledikten sonra bir yanıt yazıldı başvurunuz değerlendirmeye alınmıştır kabilinden.
Yaptığı başvuruyu düşündü, ne için başvurduğunu kendi dahi bilmiyorken nasıl bir değerlendirmeye tabi tutulacaktı ki başvuru. Tuhaftı bu durum, en az kabulü kadar. Ama alıkoymamıştı onu bu tuhaflık. Bir şey başlamış olmuştu, “muştu” çünkü bir şeyin başlamasını istiyordu, başlayan şeyin tarihi olacaktı, hareket edecekti, ama hangi yöne ya da nasıl bir seyir alınacağı bilinmeden, elbette zamanın geriye gitmediği gibi hareket ileri doğru başlayacaktı. Düşündükçe kendine kısmen de olsa açıklayabildiği bu durumu başkalarına anlatırken zorlanıyordu elbette. Ben başvurdum diyordu… Neye? Bilmem!
Henüz dünyanın bilinmeyenleri keşfedilmemişken ve keşif yapmak alet-edevat-teçhizat ya da tesis gerektirmiyorken bu duygu vardı…Merak ve hareket!
Oysa adam durağandı ne zamandır, ne zaman eline bir nesne alsa durağanlık akıyordu tüm boyutlarında, nesnenin amaçsızlığı ya da salt bir amaca ait oluşu ona ters geliyordu. Bir nesne ancak tek bir amaç için nasıl kullanılabilir. Bir insan tüm ömrünü yalnızca bir şey için adayabilir miydi? İşte bunlardı asıl çerçeve, birkaç defa tereddüt ettikten sonra nihayet kararını vermiş ve başvurusunu yapmıştı. Şimdi damarlarında kanın farklı aktığını, yaşadığı veya gördüğü gerçeklerin gözünde ve beyninde farklı kırıldıklarını hissediyordu. İşte bu duyguydu, ilk hareket başlamıştı.

Merak ve hareket. Serüvendi. Serüvenin olmadığı ve yetmeyip de arzulanan şeylerin elde edilmesiyle fetih gerçekleşmiş oluyordu.
Fetih farklıydı, fetih de bir şeyin başlangıcı sayılır; ama tersi, durağanlaşmanın, beklemenin, sıkılmanın başlangıcı. Fetih için başvuru yapılmaz. Fetih bilinmeyen değildir, fetihte pusula şarttır. Yol bellidir, hatta galibin ve mağlubun tayin olduğu sondur.
Serüven ise bir galebe çağrısı değildir.


II. Hareket

Bir hareketin başlamış olması önemli olduğundan, yolun şimdi nereye götüreceği sorusunu soramazdı, zaten böyle bir istek de duymuyordu. Defalarca yol nereye diye sormanın bir anlamı yoktu, ya da yolda seyrederken neler yaşayacaktım... Aslolan bir durağanlığın sonunun gelmiş olmasıydı. Böyle düşününce olaylara farklı pencerelerden bakıyor, eskiyi başka bir açıyla yeniden gözden geçiriyordu. Bu hem güç geliyordu hem de güç veriyordu, yaşamında bir şey daha öğrenmiş olmanın hazzını başka bir şey veremiyordu. Bilinenin çağrılarına nicedir kulakları tıkalı olmasına karşın başını çevirip de bakmadan edemiyordu... Görüyordu, anlıyordu, tanımlayabildiği şey onu korkutmuyordu. Şimdi ise bilinmeyenin çağrısını hissetmişti yaptığı başvuruda, görevli memur kaygılı gözlerle ve biraz da acıyarak "yol nereye" diye bakadursun o çoktan yola düşmüştü dilekçenin kabul edildiğini duyduğunda...
Artık eylemin nereye götüreceği sorusu kadar anlamsız bir soru olamazdı...

Serüvene yapılmış bir başvuru hedefli bir şey değildir, yalnızca bir isteğin dile getirilmesidir. Serüven hedefli olmadığından, dilendiği anda bırakılabilir, kimi zaman daha ilginç başka bir serüven çağrısı alınır kimi zaman da serüvenin kendisi tat vermemeye başlayabilir. Hal böyle olunca serüvenci ile fatihi birbirine karıştırmamak gerekir. Bir serüvenciden fetih beklemek ne kadar aptallıksa, bir fatihle bilinmedik serüvenler yaşama beklentisi de o kadar yersizdir. Serüvende beklenti olmaz, fetihte serüven... Fatih planlar yapacağını; nereye, nasıl, neyle, ne zaman gideceği bellidir. Belli değilse eğer serüven olur çünkü ve fatih serüvene girmez. Sağlamdır ayak bastığı toprak, kullandığı araçlar, sözler, hep bir amaca yöneliktir. Asla şaşmaz kuralları vardır, planda değişiklik yapılacağı zaman fethin suya düşeceği ihtimalini bir an için düşünse dahi, hemen bir çırpıda yeni plan yürürlüğe konur ve eskisine uyarlanır. Vakit kaybetmek fatihin harcı değildir. Hele oyalanmak asla kabul edilmez.

III. Cesaret

Oyalanıyordu kendince...düşünüyordu...bundan yıllarca önce serüven yaşama duygusuyla çeşitli yönlere çeşitli rüzgarlara yelken açarken... soğuk ve ıslak günleri hatırladı, soğuktu üşüyordu... dört duvardan ve odaları ayıran onca perdeden ibaret bir ev olmasına rağmen - hadi ev de denemez ya - kimseler yoktu yanında, hani çok da koymuyordu bu kimsenin olmayışına. Nihayetinde uzun zamandır yaşadığı bir durumdu bu, kimi zaman dişlerini sıkarak hatırladığı... uzun zamandır düşünüyordu, bir çeşit oyun oynuyordu sanki, sorular soruyor, yanıtlarını buluyor ve bu yanıtlardan onlarca daha alt soru türetiyordu. Soru sormaktan korkmuyordu, onu asıl tedirgin eden şey yanıtını bulamayacağı sorulardı. Soru sormakta acele etmiyor, hatta sıkça asıl sorulması gereken soruları erteliyordu... bir sorunun yanıtı başka bir sorunun sorulmasını doğuruyordu. Kaldı ki kendini birdenbire açmazın içinde bulan kimseler için soruları sürdürüp çeşitlendirmek başka bir yerde yakılan bir ışığı fark etmeme tehlikesini de beraberinde getirir. Şimdi o da bir ışık yakıldığını hissetmişti... hissetmişti ama görmemişti henüz ışığın nerede yakıldığını, biraz tedirgin olmadı değil, en nihayetinde korkunun kaynağı bilinmeyendi.

"Bilinmeyeni aramak bir cesaret göstergesidir."
Bu açıdan bakıldığında serüvenci ile fatihin birbirine benzeyen çok sayıda ortak noktası olmaktadır. Sözgelimi karar verme cesareti, uygulama ve eylem. Esas farklılaşma bunlar olurken yaşanan süreçte ve devamındaki sonuçlarında yaşanmaktadır. Serüvenci kararını zorunluluk sonucunda vermediğinden anti-kahramandır. Zaten zorunluluklar yaşamını yönlendirseydi kahraman olurdu. Ne de olsa kahramanlık fatihe yakışır. Tarihte serüvenci gibi gözükenlerin bir an geldiğinde kahraman oldukları sıkça görülmüştür, Türk tarihinde sadece Osmanlı dönemi öncesinde ve bir nebze Kurtuluş Savaşı’nda rastladığımız bu "anti-kahraman -> kahraman" dönüşümü diğer ulusların edebiyatlarında çokça işlenmiştir. Türk ise ne ilginçtir hep "kahraman" doğar, sonradan kahraman olunmaz, "çocukluğundan belliydi" gibi laflar edilir. Belki de kahramanlık bir meslek ya da bir asalet unvanı gibi taşınmaktaydı.
O halde serüvenci ile fatihi birbirinden ayıran çok da net bir çizgi bulunmamaktadır. O yüzdendir ki bunca soru işareti sürekli insanın içinde savrulup durmakta ve döne döne önüne gelmektedir. "Ne istiyorum" sorusu kişinin kahraman mı yoksa karşıtı mı olduğu konusunda tayin edicidir. Bu soruya "bilmiyorum" yanıtını vermek serüvencinin demirbaş yanıtlarından biri gibi gözüküyor şimdi değil mi... Oysa değil, serüvenci bu yanıtı asla vermez, çünkü bu yanıtın sorusunu sormaz. Asıl fethetmek duygusuyla yaşayan kişinin yani kahramanın kendine sıkça sorduğu ve verdiği yanıttır bu. Şaşırtıcı değil mi?


IV. Hedef

Şaşırmıştı...
Bunu daha önce neden düşünmemişti ki! Tabi ya, "ne istiyorum" sorusu ancak belirli bir hedef ve amaç uğruna sorulabilirdi, güdülen bir hedef yoksa eğer niye insan bu soruyla meşgul olsundu ki!...pencereden dışarı bakınca evlerin çatıları ve insanlar başka bir boyut daha kazanmıştı. Her şeyin bir amacı vardı, çatıların şekli, insanların giyinmeleri, ağaçların renkleri, arabaların tamir edilmesi, alışveriş yapılması... İster günlük isterse de uzun vadeli hedefler olsun, yaşamın tüm alanlarında insanın belki de günde onlarca defa kendine bilinçsizce sorduğu ve yine aynı bilinçsizlikle yanıtladığı bir şeydi bu! Tüm canlılar, hepsi belirli bir amaç doğrultusunda işleyen organ ve dokulardan meydana gelmemiş miydi? Tüm canlılarda en temel ve - günlük hayatta gözden kaçırdığımız - bir o kadar da basit gerçek bu değil miydi: Yaşamak!
Ama sanılmasın ki serüvenci ile fatih bu asgari istekte birleşiyor olsun... esas ayrım burada yaşanmaktadır işte. Serüvenci "salt" yaşama güdüsünün meşrulaşmış haliyken, fatih yaşama güdüsüne aykırı hareket edendir. Doğada insanoğlu dışında yaşama güdüsüne aykırı hareket eden başka bir varlık yok (belki istisna olarak bazı balina türleri gibi canlılar sayılabilir). Yaşama güdüsü tüm canlılar için bu kadar basit iken, insan için yaşamak iktisadi ve içtimai gelişmeler sonucunda giderek daha karmaşık bir hal alıyor. Fatihin amacı yaşamak değildir, fatih kendini bir amaca adayandır. Niçin yaşıyorsun sorusuna verilecek onlarca yanıtı vardır onun. Şartlar ve zorunluluklar gerektirdiğinde gözünü kırpmadan kendini adadığı şey için canını verebilir. Serüvenci bu soruyu ne kendine ne de başkasına sorandır... Böyle bakılınca serüvenci yaşamı belirli bir doğrultuda gitmediğinden rüzgar nereye eserse oraya savrulandır, kolay adamdır başka deyişle. Fatihi yolundan çevirmek asla - hadi "çok zor" diyelim - mümkün olmadığından ortalıkta gözükmeyen olur. Gözükmeyen olur çünkü gözükmesi gerektiği yerlerin dışında bulunmaz fatih, her şeyden önemlisi bir güvenlik ve itibar söz konusudur. Onu bulmak için ya peşinden kovalamak gerekecek ya da tabiyetine girmek gerekecektir. Serüvenci ise her an her yerde karşınıza çıkabilir... bir gemide, bir dağın zirvesinde, bir mahallede, bir konserde... Serüvencinin kaybolduğu tek bir an vardır o da içinde insan öznesi bulunmayan serüvenlerdir. Ancak fatih içinde insan olmayan fetihler yapmaz, fetih ve fatih insanlar içindir. O nedenle insanın olmadığı yerde fatih göremezsiniz...


V. Güven

Öksürüyordu, derindi, öksürdüğünde tüm hücreleri yerinden oynuyordu sanki, kaç pakete çıkmıştı sahi ciğerine akan zehir? Sarsılıyordu, bu sarsıntı onu üzmüyordu, belki sarsılmak bir an için yaşadığının farkına varmasını sağlıyordu... sessizliği tercih ediyordu, çoğunlukla. Tercih deyimi belki yanlış olurdu, "yaşam biçimi" deniyordu ne de olsa yeni yetmelerce... bir türlü alışamamıştı bir zorunluluğun yaşam tarzı olmasına, o daha çok zorunlulukların tercih gibi sunulmasına inanmak istiyordu. Dışarıda hava ne alemde diye düşünmeden dilediği iklimi yaşıyordu kendince... Düşünüyordu, düşünce o ki dört duvar da olsa bu güvenlik hissini sadece kapıların ardında olmak veriyordu. İşin kötü yanı şuydu; yalnızlık alışkanlık haline gelince, sessizlik artık tercih edilen bir şey oluyordu. Çünkü yalnızlığın sonu yoktu;
Her gün bir şeyleri azaltır insan, her gün bir alışkanlığından, her gün sevdiği bir eylemden vazgeçerek, terk ederek ulaşılabilirdi bu yalnızlığa!
"Yalnızlığın zirvesi neydi peki!?!"
Bu soru ne kadar güzel geldi şimdi ona, çınlayıp duruyordu kulaklarında... an geliyor tebessüm ediyor an geliyor dişlerini sıkıyordu bu soruyu düşünürken. Zirvenin adı "son"du: "zirve olmamalıydı"! Madem yükseliyordu insan bir balon sepeti içinde misali: "Ağırlıklar atılmalıydı!"
O da atıyordu işte ağırlıkları birer birer...
Yükselme isteğinin sonu var mıydı? Yükselen kişi bir an geldiğinde "artık çok yükseldim, azıcık da olduğum yerde durayım" der mi? Bu soru - büyük ihtimal ki - eşyanın doğasına aykırı gibi görünse de insanoğlunun çoğunluğu tarafından benimsenme isteğinin belirtisi olmuştur. Yüksel...yüksel ki düşüşün - en az yükselişin kadar - muhteşem olsun...
Yükselmek fatihin en önemli görevlerinden biridir, olduğu yerde durmak onun için bir gerileme işareti "gibi" ya da "olarak" algılanır. Gibi algılanır çünkü ona göre hareket hep ileri hep yukarı olmalı. Eylemsizlik fatihi rahatsız eder, hiç düşünmez, aklına getirmez bunu. Böyle bir durum onun "son"u olur çünkü. En nihayetinde çözüm getiren kişi olarak hep toplumun bir adım önünde yer almak zorundadır. Bu zorunluluk hiçbir zaman peşini bırakmaz onun. Lakabı, adı belki de kimliği olur!
Serüvenci ise durağanlık ya da eylemsizlikle açıklanamayacak bir kişiliktir. Serüven yaşama duygusu onu bu düşüncelere saplanmaktan alıkoymaz. Kaybetme korkusu olmadığından düşünmez bunu belki... belki de eylemsizliğin ta kendisi bir serüven oluverir. Ama merak her zaman vardır. Hala nefes alıyorsa insan - "merak" - yaşama içgüdüsünün yanında en önemli etkenlerden biri oluyordu. Serüvenci önceden planlanmış senaryoları yaşamazdı, yaşadığı her şey daha önce kimsenin yaşamadığı öykülerdi. Öyküydü, çünkü anlatanın diline göre değişebilmekteydi. Bu da serüvencinin çelişkisiydi, değişen şey asla öncekiyle aynı olmuyordu...Değişim zorunluluk ise serüvencinin orada işi yoktu, zorunluluklar fatihin ilgi ve de bilgi alanına girmekteydi çünkü... Serüven zorunluluğun reddiydi.


VI. Çelişme

Reddetmişti uzun zaman başvuru cesaretini göstermeye... Şimdi yeniden aklına düşmüştü, başvurunun kendisi kabulü kadar heyecan vermemişti. Sonucu beklerken kaygılanmıştı, yanıtın olumsuz olacağına kendini inandırmaya başlamıştı, çünkü nerdeyse altı aydan uzun bir süre geçmiş ve ses-soluk çıkmamıştı. Zaman zaman kendini teselli ediyor, bir şey çıkmayacağına inanmaya başlıyor zaman zaman telaşlanıyordu bundan. Başvuru kararını verene kadar kendiyle ne kadar cebelleştiğini biliyordu, bir ileri bir geri adımlar atıyor, tartıyor, aklını toparlayamıyor, eski kayıpları aklına geliyordu. Bir insanın yaşayabileceği tüm duyguları yaşamıştı bu birkaç ay içerisinde. Acı çekmek bunlara dahildi. Değişmek istemiyordu... bir şeylerin değişmesi onu korkutuyordu, acı veriyordu. Durağan ve kendi ritminde akmalıydı hayat. Bugün yedinci gündü dışarı çıkmadığı, oyalanıyordu... acı oyalıyordu onu. Kim bilir belki acı süreklilik hali alınca insan buna alışıyordu, belki de hafiften bir zevk de veriyor sayılabilirdi, ruhun acısına fiziksel acıyı yeğlemek gibiydi... Dışarı çıkmıyordu, çıkmak istemiyordu, korkudan değil elbette, sokakta olup bitenleri umursamıyordu, anlamsızlıktı, anlamı olan tek şey çalışmaktı şimdi, günlerce, gecelerce çalışıyor günün uyumak dışında önemli bir bölümünü makine başında geçiriyordu, yapacak bir işinin olmaması belki de en büyük korkusuydu...onu meşgul edecek bir şey lazımdı, 24 saat oyalayacak tüm benliğini, ruhunu işgal edecek bir şeyler....Acı çekmeyi çoktan göze almıştı.

Oyalanmak, fatihin nefret ettiği ve küçümsediği bir sözcük ve eylemdi. Vakit kaybıydı ve gereksizdi, oyalanmak avamlara, hedefi olmayan insanlara göreydi. Durağanlıktı, olduğu yerde saymanın ve hiçliğin ifadesiydi onun için.
"Bir fatih oyalanmaya başlamışsa eğer tükeniş başlamış demektir."
Serüvencinin oyalanma korkusu olmazdı, yaşama böyle bakmazdı. Yaşamı bitmeyen bir oyun olarak gördüğünden olacaktır herhalde. Korku kaybedecek bir şeyleri olmayan canlıların duygusu değildir. Fatih ile serüvenci korku konusunda da ayrılmaktadırlar. Fatihin korktuğu şey gün geldiğinde bir serüvenciye dönüşmektir: olayların akışını kontrol edemeyecek, sürüklenip duracak bir obje haline gelecektir. Sürüklenmek, kapılmak, savrulmak fatih olarak bakış açısına ters ve kendi varlığının reddiydi.


VII. Karşılaştırma

Zamanı reddediyordu, zaman akmamalıydı, durmalıydı şimdi olduğu yerde, aklına zamanın hangi hali gelirse gelsin orada dondurmak istiyordu, daha geri gitmemeliydi zaman ya da ilerlememeliydi. "Biraz daha zaman" diyordu içinden... tekrarlayıp duruyordu, biraz dinlemek istiyordu bunu. Daha çok zamanı olsa insanın elinde nasıl bolca dağıtabilirdi değil mi, al sana 3 zaman, sana 2,5 zaman. Sahi zamanı kim taksim ederdi ya da kim dağıtırdı?
Teorik olarak zaman ihtimal ki, zaman ve mekanda olan ya da olmayan her şey için vardı (ya da yoktu). Ama ister var olsun ister olmasın bir şey kesindi: "Zaman herkes için eşit değildi". Aramızdan - bize göre erken - ayrılanlar için zamanın daha az verilmiş olduğunu düşünürüz. Kabul etmeyiz, üzülürüz ve isyan ederiz; "keşke benim elimdeki fazla zamanı verebilseydim". İşte bu "keşke" sözcüğü zamanın dondurulması ya da fazla olanın dağıtılması isteğinden başka bir şey değildi miydi? Peki nasıl oluyor da bazı insanlar ellerinde fazladan zamanın olduğunu düşünebiliyorlardı? Acaba "keşke" sözcüğünü sık kullanan insanlar, sahip oldukları fazla zamanı başka insanlardan çalmış olduklarını mı düşünüyordu? O halde daha çok zaman isteyenler, aslında başkasına göre zaten çok zamana sahip değil miydi?

Serüvenci için zaman kavramı elbette fatih için olandan farklıydı. Fatihin zamanı hiç olmazdı, hep bir şeylerle uğraşır, yeni planlar yapar ve zamanı yenmeye çalışırdı. Zamanı alt etme isteği an geldiğinde onun daha hızlı akması isteğinden başka bir şey değildi. Yok sabırsız olduğundan değil, ancak bir görev bir an önce halledilmeliydi ki, sıradaki gelsin. Zamanla yarış içindedir fatih deyim yerindeyse. Zamanı kovalar, yakalar, sahip olmak ister, bazen başarır bunu, elinde tutar bırakmak istemez, sonra zaman tekrar kaçar o kovalar. Bir oyundur fatih için zaman, dönem dönem savaş kılığında seyreden. Aslında fazla zamanı yoktur, başkasının zamanını çalmamıştır, ancak çalınmasına dolaylı olarak vesile olmuş olabilir. Esas zamanla eğleşen serüvencidir, fatih gibi bir oyun oynamaz serüvenci, daha çok oynaşır (cilveleşir) onunla. Serüvencinin zamanı kovalamak gibi bir isteği yoktur, zaman da öyle ensesinde boza pişirmez adamın tabi. Serüvenci ile zamanın bu uyumlu gibi gözüken ilişkisi aslından serüvencinin onun üstünlüğünü kabul etmesinden gelir. Üstünlüğünü kabul etmekten başka çıkar yolu yoktur zaten. Hani kabul etmese, reddetse bunu fatih gibi bir fetih duygusuyla donatılmadığından serüvenci olmayacaktır. Serüvenci zamanla dalga geçmez, hafife almaz, ama aynı zamanda onunla sürekli meşgul da olmaz. Zamanı akışına bırakmak değil, onun ritmiyle savrulmak denilebilir belki. Buradan serüvencinin çok zamanı olduğu anlaşılmamalı. Aksine "zaman" denilen kavram "durum"a göre farklılık gösterir. Bir bekleyişte geçen zaman ile bir yolculukta geçen zaman aynı zaman değildir. Zamanın çok ya da az olduğu ikilemi ancak somut bir durum yaşandığında ortaya çıkabilir. Kıstas budur. Serüvenci zaman istemez, zamanla böyle bir alışverişi olmaz. Zaman istemek fatihin harcıdır, düşünecektir çünkü, çünkü ordularını güçlendirecek, tahkimat yapacak belki planlarını inceden inceye işleyecektir. Onun içindir ki "plan" ve "zaman" çok yakın kavramlar olagelmiştir.

VIII. Çözümleme

Acaba "biraz daha zaman" isteği ölmekte olan bir insanın isteği olabilir miydi? Plan peşinde değildi, belki işiyle ilgili kısa vadeli planlar yapıyordu. Bunu yapmak zorundaydı, yoksa aç kalacaktı. Ama geleceği ve hayatıyla ilgili olarak ne zamanı ne de planı düşünüyordu... Varlığıyla ilgili soru sormuyordu hayli zamandır anlatıyordu sadece kafa yormuyordu, dinliyordu sadece.... çıkmıyordu, yine çalışıyordu, bir şey kalbini sıkıyordu ne zamandır, bazen titriyor, bazen terliyor, bazen karnı ağrıyordu... ama en çok da canı sıkılıyordu, bir şeyler yapmak istiyordu ama ne yapmak istediğini bilmiyordu, oyalanıyordu kendince belki zaman geçiriyordu. Çok soru sormuştu kendine, hala da soru soruyordu, insan bir yere gelince yoruluyor soru sormaktan, biraz dinleneyim diyordu, biraz soluk alayım, belki susmalıyım, belki uzanmalıyım sadece kirli halımın üstüne, güzel bir müzik çalıyordu, güzel bir ses bir mırıltı gibi kaplıyordu odanın her yanını, öyle dingin öyle güzel, sanki havada uçuyordu ses, beyaz bazen, bir an kırmızıya dönüyor...bir sigara daha yakıyordu...
Küçük soruları seviyordu, acıyordu onlara bazen, peşlerine takılıyordu, bakıyordu küçük olduklarını görünce de şaşırıyordu, sonra asıl soruyu arıyordu yeniden, arıyor ama bulamıyordu, çok kızıyordu o zaman, yoruluyordu bir an, unutuyordu...güneş bugün olduğu gibi sıcak sesleniyordu dışarıdan... toparlanıyordu biraz daha... sonra yeniden başlıyordu...bir kahve suyu koyuyordu... niye bir su ısıtıcısı kadar basit değildi insan diyordu, onun amacı sadece suyu kaynatmaktı, hadi diyelim ısıtmaktı kim bilir ısıttıktan sonra soğutmak amacıyla da kullananlar olabilirdi...

Kullanmak fiili her daim fatihle birlikte anılagelen bir sözcük olmuştur. Araçlar, gereçler, düşünceler, insanlar kullanılmak için vardır, yoksa fetih gerçekleşmeyecektir. Fatih hiç bir zaman çıplak elle fatih olmamıştır, ya da bir fatihin salt varlığı asla bir fethin yolunu açmamıştır. Arkasında düşünce, insan, malzeme vardır. Fetih yapmak ilkel insanlar için karmaşık bir süreç değildi. Bir yaban hayvanını avlamak ya da zorlu doğa olayının üstesinden gelmek bugün bize fetih gibi gözükse de, aslında son derece olağan günlük yaşamın bir parçası sayılırdı. Fatihin başarısı ya da başarısızlığı onun "kullanmak" eylemindeki kötü/iyi niyetini tayin eder. Başlarda fetih yapmak başka insanların aleyhine olmazken ve salt yaşamını sürdürme ve karnını doyurma çerçevesinde kalırken tarihin belirli bir evresine geldiğinde artık insanların (hatta toplumların) aleyhine gelişmeye başlamıştır. Bu başlangıç işte "fetih" gerçekliğinin karmaşık ve herkesçe görülmeyen/gösterilmek istenmeyen yönünü teşkil etmektedir. Serüvenci ise daha çok kullanılan olur çoğunlukla, çünkü bir savaş içinde değildir, bir planı yoktur. O kendince yaşamla uyum içinde nefes aldığını düşünürken günümüz kompleks "fetih" kavramının zaman zaman bir aracı zaman zaman da kurbanı olmaktan öteye gidemez.

IX. Anlamlandırma

Kurban bayram geçmişti, çok kan görmedi, farklı geldi bu bayram ona. Dışarı çıkmamıştı hiç, aslında bugüne değin şu kurban meselesini hiç de aklına getirmiş değildi. Tuhaf bir benzerlik yakalamıştı şimdi. Yaptığı başvuru acaba kurban olma olgusunu da içinde barındırmıyor muydu? İnsanın bir hedefinin/amacının olması onun bu amaç uğruna kurban edilmeyi göze alması anlamına gelir miydi. Bir amaca odaklanmış kimsenin o amacın artık kontrolüne girdiğini duymuştu sıkça. Amacın kontrolüne giren insan, kendi kontrolünü teslim etmiş oluyordu, kendi dışında önemli olan başka bir şey var oluyordu artık. Ama kendi yaşamına hiç uygulamamıştı bunu ya da en iyi ihtimalle fark etmemişti bunu hiç. Sözcükler, kavramlar uçuyordu, çok hızlıydılar, bir ucundan tutuyor...öbür ucunu da yakalamaya çalışırken bu sefer elindekini kaçırıyordu. Karnının ağrıdığını hissetti, yarım saat de olsa iki büklüm oturmamanın keyfini çıkarmıştı. Bir şeye sahip olma duygusu aynı zamanda ona kurban olma isteğinin de belirtisi de değil miydi. Şimdi hedefi olmayan insanları düşündü, hedefsiz ise bir insan kurban olmak istemiyor demekti onun için. Peki hedefsiz ise bir insan niye ölsündü ki? Eğer kurban olmak kendini bedensel ve ruhsal olarak feda etmek ise, insan neye sahip olmuş oluyordu böylece? Acıyı göze almanın ta kendisi mutluluk kaynağı olabilir miydi?

Fatih için kurban sözcüğü, kısa ve uzun vadeli yaşantısının demirbaşlarındandır. Serüvenci için kurban etmek ya da kurban olmak her an ihtimal dahilinde de olsa asla düşünmediği konulardır. Serüvenci gireceği serüvenin iyi/kötü - mutlu/mutsuz sonuçlanması için pazarlık yapmaz, kaldı ki bu pazarlığı kimle yapacaktır? Bir serüvene başlamak için belirli koşulların, garantilerin, güvencelerin istenmesi bir serüvenden çok turistik bir geziyi andırır. Sınırları, süresi, mekanı, her şeyi belli bir serüven, serüven olmaktan çıkar olsa olsa planlı bir senaryo olur. Hadi diyelim pazarlığa girişti, o halde önünde sonunda fatihin kucağına düşmeyecek ya da en iyi ihtimalle küçük bir fatihe dönüşmeyecek midir? Senaryo yazmak ve bunu uygulamak fatihin işi olduğuna göre; serüvencinin fatihten - kendisi için - bir senaryo yazmasını istediğinde, fatihin yazacağı senaryoda serüvenci "kurban" olmaktan öteye gidemeyecektir. Fatih senaryosunu oya gibi işler; koşulları, güvenceleri, beklentileri, değişecek ve alınacak şeyleri belirler, planlar. Serüvenci senaryo yazmaz, yazamaz, pazarlık yapmaz, hesaplamaz, onun için önemli olan bir şeyi istemesidir. O halde bir serüvende belirli güvencelerin ve koşulların istenmesinin altında yatan esas neden kaybetme korkusundan başka bir şey değildir. Fatihin kaybedeceği çok şey vardır, çünkü hepsine uzun uğraşlar ve çetin mücadelelerle sahip olmuştur, onlarca kurban vermiştir. Oysa bir serüvenci için serüvenin içinde bizzat kaybolmaktan başka kaybedecek bir şeyi yoktur. Zaten istediği de bu değil midir?

X. Yüzleşme

İstiyordu....bekliyordu...başvuru, serüven, fetih, amaç zaman, kurban, ölüm, senaryo sözcükleri yankılanıp duruyordu... hazırlıklarını yapmıştı, iyi dinlenmişti, işlerini bitirmiş, toparlamıştı. Hareket zamanı geliyordu bunu hissediyordu, yaklaşıyordu, düşündüğü şey ise serüvene giriş kapısının açılacak olmasıydı. Hani öyle kafa karıştıracak kadar da çok kapı yoktu önünde. Aslına bakılırsa her serüvende olduğu tek bir kapı vardı. Kapı tek olunca önemli olan kapının nasıl açılacağıydı; içeri doğru mu açılacaktı kapı, dışarı doğru mu, hafifçe aralanacak mıydı sadece yoksa sonuna kadar savrulup çarpacak mıydı... Kapının açılacağından emindi, çünkü başvurusu kabul edilmişti. Bir an kapının üstüne devrilebileceği ihtimalini bile düşündü gülümseyerek, o zaman serüven başlamadan bitmiş olacaktı kimilerine göre, kimilerine göre ise süresi bu kadarmış denecekti... komik, yok daha iyisi şapşalca, evet şapşalca geldi bu düşünce ona... şapşallık da hayatın bir parçası değil miydi...?

Geçmiş:
Serüvencinin bir önceki öyküsü yarıda kalmıştı, tam tadını, kokusunu almaya başlamışken aslında serüvene açılan kapının hiç olmadığını fark etmişti. (Bu ifade elbette vakaya iyimser bakan öykücünün cümlesi oldu. Oysa kötümser öykücü "kapının arkadan kilitli olduğunu fark etmişti" derdi.) Serüvencinin bir özelliği de buydu zaten, illa "gerçek" serüvenler olması gerekmiyordu ondaki serüven duygusunu uyandırmak için. Önceleri kızmıştı, hatta kapı diye gördüğü şeyi bile yumruklamak istemişti, bu ani çıkıştan son anda vazgeçmişti, çünkü bir serüvene katılması için kendi iradesinin yeterli olmayacağını çok iyi biliyordu, kapıyı açacak olan tek başına kendi iradesi olamazdı. Biraz bozulmuş, neden sonra gülüp geçmiş, kendisini teselli etmiş, bir süre daha oyalanma gücünü kendinde bulmuştu. Ama ilk fırsatta serüvene çıkacağını biliyordu, başvurusu kabul edilmişti, tek fark zaman geçtikçe serüvenin yeri ve öyküsünün farklılaşacak olmasıydı... olsundu, istese de hiç yaşamayacağı bir serüveni neden merak etsindi ki? Yaşanacak serüveni merak etmek belki bir kadının dokuz ay boyunca dünyaya getireceği çocuğu merak etmesine benzetilebilirdi. Geleceği ve olacağı biliniyordu ama nasıl ve kim olacağı bilinmiyordu. Gelecek olanın neye benzeyeceği veya nasıl olacağı düşünülemezdi ve daha da önemlisi gelenin reddi mümkün değildi!

Fatih bir önceki savaşında yenilgiyi tatmış ve bir yandan yaralarını sarmaya çalışırken diğer yandan intikam-neden-öfke-yenilgi sorularıyla meşgul oluyordu. Bir önceki savaşta fatihin görevi kendi kalesini korumaktı, etrafını kuşatmışlar, onu adım adım teslim olmaya zorluyorlardı. Ama yenilmişti. Yenilginin nedeni rakibini küçümsemiş olması değildi, tam tersi kendi gücüne fazlasıyla güveniyordu. Hazırlıklarını yapmış, her şeyi gözden geçirmiş ve hazır olduğunu hissetmişti. Öyle ki an gelmiş ve her zaman olduğu gibi ön çarpışmalar savaşın seyri konusunda bir fikir vermeye başlamış ve kazanacağına inanmaya başlamıştı. Ancak bu sefer rakip hiç beklemediği bir hamle yapmış ve fatihin karargahına - onun en zayıf yerine - sızmıştı: cephe gerisi fatihin zayıflığıydı, çünkü var gücünü sürekli olarak cephenin önüne sürerdi, düşmanlarının gözünü böyle korkutmaya alışmıştı, hatta bir müddet sonra buna kendisi de inanmaya başlamış ve galibiyeti ya da mağlubiyeti cephenin önünde fiilen iştirak eden güçlerin tayin edeceğine kanaat getirmişti. Fatihin dışarıya yansıttığı bu güç tebaasına güven, düşmanlarına ise korku veriyordu. İkisi için de bir meydan okumaydı.


"Sen o musun?"

İrade:

Hangi fatih, hiç fethedilmemiş bir kalenin önünden türkü söyleyerek geçer ki? Algıları açıktır fatihin, hemen fark eder ve hisseder, yine bir oyun korkusu sarar tüm benliğini. Yaşam amacı budur, aksi şekilde hareket etmesi mümkün değildir. Bir kale ne kadar büyük, güçlü ve zorsa, ne kadar sağlam gözüküyorsa kuşatma o kadar uzun sürecektir, o oranda yığınak yapılacaktır, planlar, hesaplar, takviye kuvvetler, başvurulacak yöntemler belirlenir. Kimilerine göre sözkonusu çatışmanın ya da fetih sürecinin kendisi önemli gözükebilir, oysa fatihin kafasındaki şey çatışmaların ya da fetih sürecinin keyifli ve centilmence olması değildir, onun aklında tek şey vardır kendisine meydan okuyanı dize getirmek. Fatihin kurbanı için de aynı durum geçerlidir: teslim olmamak. İster müdafaa isterse taarruz pozisyonunda bulunsun bu oyunun/savaşın bir parçası olan fatih savaş bittiğinde büyük bir çelişmeyle karşı karşıya kalır: Fethin ya da teslimiyetin sonunda fatih için teslim alınan şey artık bir hiçtir! Görev tamamlanmıştır.


"Hayır, o ben değilim!"

Mekan:

Doğadan, insandan ve günlük hayattan sıyrılmış bir yerdi, belki de zamanı ve mekanı olmayan bir yer. Yoldan geçene sorsanız kurumuş bir su kuyusunun dibi derdi, aksiyon filmi senaristleri ise eminiz, havada asılı bir sahne tasavvur ederlerdi. Bu kadar zıt iki karakterin herkes gibi bir parkta ya da lokantada karşılaşmayacağını biliyorduk. Elbette fatih ile serüvenci aynı havayı soluyacakları ya da aynı sesleri duyacakları yerlerde birlikte bulunurlar. Ama hiç birinin aklına diğerinin kim olduğu ve ne olduğu sorusu gelmez. İkisi için de sokakta bir başına kalmış bir kedi yavrusu birbirlerine göre daha önemlidir.


"Peki, kimsin o zaman?"

Zaman:

Fatih için farklı olmak kanıksadığı bir şey olurken serüvencinin gülüp geçtiği bir şey olmaktadır.. ister kanıksama ister gülüp geçilen bir şey olsun farklı olmak insanın bakış açısına göre değişir elbette... bir serüvenci asla bir fetih aramaz, fatih de serüven insanı değildir, hal böyle olunca karşılaşmaları neredeyse imkansız olur, serüvenci ile fatihin birbirlerini gerçek anlamda fark edebilmeleri için zamandan ve mekandan yalıtılmış bir yer bulunmalıdır, ilgilerini ve düşüncelerini başka yöne çekmeyen bir olağanüstü halin bulunması gerekir, sözgelimi bir dağın zirvesi olabilir bu ya da ıssız bir ada ya da uzun bir tren yolculuğunda yan yana pulmanlar... zaman ve mekana dair bu şartların bulunması yine de yeterli olmaz, burada iki kişiliğin aynı niyette birleşiyor olması da gerekir, bu niyetli olma hali ise ödün korkusunu getirecektir. Ödün vermekten korkulmadığında serüvenci ile fatih şapşallaşır.


"Ben senim!"