Arama


Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
16 Mayıs 2006       Mesaj #673
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Fantasmagoria * : “Aşkın Metinler ”



*






Gece, rüzgarın ıssızlığına karşı çıkmasına rağmen, ayın ışık huzmelerinin etkisini azaltarak odanın üzerine çökmüştü. Yalnızlık ve yabancılık hissi hemen geldi buldu Zerka’ yı. Işığın aydınlattığı ve umutlar yarattığı iç dünyası şimdi ondan çok uzaklardaydı. Yıkım tüm bedenine yayılıyordu. Hemen yatağına gitti, aynaya bakma tutkusu giderek şiddetleniyordu. Katlanılmaz bir iç sıkıntısı ayaklarından gözlerine kadar tırmandı. Gözleri yatağın hemen karşısındaki derin dünyalarla bu sıkıntıya karşı koymaya çalışıyordu. Yatağın karşısında güneşin mirasını gece olduğunda bile koruyan kitaplar bulunmaktaydı. Karanlık orada varoluşunu yitiriyor, böylece zaman oraya giremiyordu. Zaman orada yoktu. Bu zamanın ötesine geçmiş “sonsuz ışıklar” onlara dikkatlice bakıldığında karanlığı, tüm yıkımı ve yalnızlığı unutturuyordu Zerka’ ya. Bu süreçte varoluşu kitaplarla özdeşleşiyor, roman kahramanlarının gerçekliğine olan özlemi kabarıyor; kitaplar onun bedeni ve ruhu oluyor; Zerka güneşin en derinlerinde doğan ve oradan gelen birisi gibi gözlerindeki kor ateşle onlara katılıyordu.



Gözler kitapların verdiği rahatlamayla yıkımı geri püskürttü. Kitapların onu koruduğunu biliyordu Zerka. Kitaplara ait metinler zihninin içlerinden yıkıma karşı savaşa çağrılıyordu. Savaş borusuna eşlik eden dağınık düşüncelerin zirvesinden gelen görkemli bir anlatıydı: “ eski günlerin görkemli anlatısı.”



Bu hep ölü olan ama ölümsüzlüğü de içeren metinler dağların zirveleri ile okyanusların en derinlerinin birleştiği ayna-saraylarda yaşardı. Her metin kendisini okurdu o aynalarda. Güneş ufukta parlarken uyurdu metinler çünkü güneş onları her türlü tehlikeden korurdu. Saraylar tüm ışığı en yüksek şiddetle yansıtan aynalarla kaplı olduğundan karanlık varlıklar gündüzleri sarayları çok uzaklardan izleyebilirdi ancak. Onlara yaklaşmaya cüret edemezlerdi.



Yaşamları içlerindeki anlamı korumakla geçiyordu. Sürekli mırıldandıkları ve neredeyse marş haline getirdikleri bir dizeleri bile vardı. Her zaman olduğu gibi gene büyük bir yaşama sevinciyle, sarayın dört yanına ulaşan ve giderek artan bir şiddette sesleniyorlardı :





“Aynalarda güneştik
Geceleri kendimize,
Ve kapardık gözlerimizi
Güneşten düşümüze.”





Zerka gözünün önüne kadar getirdiği dünyadan bir anda çıkıvermişti. Sesleri duymuyordu artık. İçi tutkuyla dolmuş, kendi varoluşu üzerine derin düşüncelere dalmıştı. Benim varoluş amacım ne diyordu kendi kendine… Sonra soruyu bile unuturcasına yeniden hülyalara dalmıştı.



Gözlerini duvara dikmiş öylece bakıyordu; yüzü biraz donuktu ama gözleri parlıyordu. Metinler dünyasını izlemeye koyulmuş gibi sevinçten yerinde duramıyor, bu çok eski deneyimi her seferinde yeni düşüşler yaşatıyordu ona. Zaten düşmek düş görmek değil miydi! Elleri ve bedeni hareketsizdi, duvardan metinlerin dünyasına açılan bir pencere bulmuştu adeta, odadaki zaman durmuş ve açılan pencereden metinlerin dünyasına akmıştı. Farklı bir pencereydi, açıldığı dünya kendisiydi. Yeni dünyanın ufku pencereden rahatlıkla seçiliyordu.



Kendisine bakan Zerka gözleriyle zihninin açtığı yeni dünyanın zamanlarını yazmaya başladı düşüncesine :



“ Batan güneşin içinden gece doğup gerçeklik olduğunda metinler zamana uyandılar ve ölümsüzlüklerini kazanmak için kendilerine baktılar. Okudukça parlaklıkları artıyordu, en sonunda aynada görünmez olmuşlar, böylece metin biçimindeki kara kuyulara düşmekten kendilerini korumuşlardı.”



Zerka’ nın penceresinden baktığı metin-yoldan pencereye giderek büyüyen bir ışık yaklaştı. Yaklaştıkça odadaki karanlık azalıyordu, tam önüne geldiğinde Zerka’ nın etrafı aydınlandı. Sanki kendi anlamına biraz daha yaklaşmış gibi dikkatlice süzüyordu yolu. Yıkım duygusu Zerka’ nın aşağıda yatan bedenini terk etmiş, bu pencere ona ruhunu veren anlam ve gerçekliği en içlerinde hissetmesini sağlamıştı. Ona metin dünyasının öyküsünü anlatmaya başladı bu ışıklı ses. Kim olduğunu göremediği bu varlıktan gelen ses dalgaları kulağına ardı ardına çarpmaya başladı :



- Gördüğün metinlerin ışıkları o kadar şiddetlidir ki zamanı ve yeri aşar, sonsuz uzunlukta ve derinlikteki kuyuların en sonlarına ulaşır, onları en güçlü oldukları yerde yok eder. Kara kuyularda yaşayan metin düşmanlarının en istemediği şey metinlerin uyumlu ve düzenli bir şekilde birleşip kitap haline gelmeleridir. Bu kitap-elmaslar aynalara bile bakmaktan kurtulan ve kendileri ayna olabilen arı metin cennetleridir. Dışarıya bakarken kendilerine bakan bu sonsuz ışık kaynakları, ayna-saraylardan daha korunaklıdır. Zamanları kendi içlerindedir, zaman onlarda akar. Böylece dışarının zamanı onlar için önemsizdir. Saatin neyi gösterdiği umurlarında bile değildir, çünkü saat onların içinde yaratılmıştır; hiçbir yaratıcı yarattığı şeyi kendi üzerine çıkarmaz. Bir Tanrı zamanıdır onlarınkisi : Tanrısal şimdilerinde insansal şimdiyi izliyor gibidirler. Kendi alanları dışındaki her yerde zamansızdırlar. Diğer metinler ise zamanı aynadan alır, dışarının zamanıyla yaşarlar. Ölüm onlara dışardan gelir.



Işıklı ses birden durmuş ve derin düşüncelerin de eşlik ettiği hüzün eşliğinde söylenmesi bile insanı ürküten şeyleri anlatmaya başlamıştı, elbette iyiliğin olduğu yerde karşıtı da zorunlu olarak varolacaktı, ne de olsa bu özgürlüğün bedeliydi. Endişeli bir şekilde atıldı ;



- Zaman geçtikçe kara kuyular da birleşmeye, yerin altında labirentler oluşturmaya başladılar. Kara kuyular aralarındaki kanlı bir seçimden sonra karanlıkta en çok parlayan ve metinlere en çok benzeyen Eloa’ yı liderleri olarak kabul ettiler. Eloa’ nın kara kuyu sakinlerinden sakladığı önemli bilgiler vardı. İlki onun da önceden saraylarda yaşayan bir metin olduğuydu, ikincisi ve en önemlisi de metinlerin nasıl yok olduklarını bilmesiydi. Bu sırrı kitap-elmaslar’ dan başkaları bilmezdi. - Eloa’ nın bunu nasıl öğrendiğini hala kimse bilmiyor.- Bu sır, ateşin metinlerin en büyük düşmanı olduğuydu.



Zerka karşısında gözlerini bile açamadığı birinden gelen sesleri ilgiyle dinlemişti. Zerka Eloa üzerine düşünürken, onun neden saraylardan ayrıldığını merak ediyordu. Tam bu sırada, onun merakını giderecek sesler şiddetli bir biçimde yanıtlara dönüşmüştü :



- Eloa bir zamanlar ışıklı bir metinken; kitap oluşturacak metinlerin içindeyken diğerlerine göre daha az olan ışığından dolayı uygunsuz ve yetersiz bulunduğu söylenerek sarayda yaşamaya bırakıldı. Yazgısı buydu onun. İçindeki nefret ve kin günden güne büyüdü. En sonunda aynaya bakamaz hale geldi. Öleceğini bile bile sarayı terk etmeye karar verdi ve oradan ayrıldı. Bu özgürlüğüne olan tutkusundan geliyordu, hastalıklı bir tutkuydu ama sadece özgürlük içindi. En şiddetli zamanlar içerisinde savrulup kendini rüzgarın kollarına bıraktı. Uyandığında nefeslerini hissettiği ama neredeyse hiç görünmeyen varlıklarla karşılaştı. O günden sonra kara kuyularla saraylar ve kitap-elmaslar arasında bitimsiz mücadeleler başladı. Eloa hiçbir zaman açığa çıkamayan, görünmeyen kara kuyu sakinlerine ışık oldu, kötülük kendi başkasında, eskiden iyi olanda kendisini gördü ve gücü giderek arttı. Onlara, karanlığa yolunu bulmaları için bir yol gösterici olmuştu, artık nerede olduklarını ve ne olduklarını biliyorlardı. Kötülük böylece özgürlüğüne kavuştu. Artık iyiliğin karşısına çıkabilirdi. Ateş en güçlü silahları oldu. Saraylara ateşten güllerle saldırıp aynaların birçoğunu yakıp yıktılar. Metinlerin bir çoğu kül oldu; bununla da kalmadı kara kuyular, sarayların altlarına çukurlar kazarak içeri sızdılar. Böylece dışardan girilemeyen saraylara Eloa’ nın dehası ve karanlığın da gücüyle yer altından ulaşmış oldular. Uyku halinde olan tüm metinleri kırıp geçirdiler, kanlar tüm aynaları kırmızıya boyadı; ateş, yardım isteyen metinleri canlı canlı yaktı. Sarayları yöneten kitap-elmaslar Eloa’ nın ve yandaşlarının karşısına çıktılar en sonunda. Kitap-elmaslar en güçlü özellikleri olan şeyi yapıp, Eloa’ nın geçmişini gönderdiler kara kuyu sakinlerinin üzerine. Bu geçmişi yansılayan zaman dalgası kuyu varlıklarının duraklamasına yol açtı, dalgada Eloa’ nın aynalı günlerini, ışıklı günlerini izlemeye koyuldular. Zaman dalgası dışarıdaki zamanı unutturmuştu, dış zamana ölüm kitap zamanından gelmişti : “ kendisi zamansızlık olandan”



Ses hiç duracak gibi değildi ama onun da nefesi sonsuza kadar dayanamazdı bu insanı giderek meraklandıran söyleve; biraz duraksadı, içine doğduğu metinden derin bir nefes çekip konuşmasına devam etti:



- Bu sırada kuyu sakinlerinin en içlerinde saklı olan metin olma, görünme, ölümsüzlük ve zamanı aşma özlemleri açığa çıktı; kendi karşıtlarında kendilerini görmeye başladılar. Bu iyi olmanın, tam özgür olmanın yaşanmasıydı. Onlar da ancak iyi olanın gerçek olabileceğini ve sonsuza kadar yaşayabileceğini anlamışlardı. Eloa’ nın emirlerini bile duymuyorlardı artık. Eloa gerçekleşen bu olay üzerine anlaşma yapmak istediğini bildirdi kitap-elmaslara. Bu kurnaz lider eskiden onlardan birisi olduğundan bu zaman dalgası karşısında biraz olsun kendisinde kalabilmişti. Aslında bu yeterli gelmemişti. İç ceplerinden birinde sakladığı küçük aynasını kullanmak zorunda kalmış ve dış zamanı, gerçekliğini ondan almıştı. Yoksa o da diğerleri gibi zamansızlıkta kendinden geçip gidecek, anlamını kaybedecekti. Hala bir metindi. Tam o sırada… şiddetli bir öksürük krizine yakalandı, ölmek üzere olan bir metin gibiydi, sonlanmak üzere, görevi bitmek üzere olan bir metin; ama gene de devam etti fısıldayarak;



- Kitap-elmaslar zaman dalgasını çeker çekmez, Eloa’ nın adamları kendilerine geldiler. Eloa doğası gereği verdiği sözü tutmadı, saldırı emrini hiç duraksamadan verdi ve ateş topları elmasların yüzeylerini eritmeye başladı. Kitap-elmaslar güneşin kendilerini koruyacağını bilerek hemen sarayın dışına attılar kendilerini. Eloa ele geçirdiği sarayların aynalarını karaya boyattı. Güneş doğmadan önce tüm geceler çalışıldı, güneşin girdiği tüm yerler kara duvarlarla kapatıldı. Karanlığın kaleleri güneşin altında ona meydan okumaya başladı...



**





“İşte!” dedi “İşte orası.” ve birden kayboldu. Artık yoktu. Uzaklardan pencereye ulaşan kara dünyayı gösteriyordu. Zerka duydukları karşısında şaşkına dönmüş, pencereden yola atlamak istemişti. Eloa’ nın karşısına çıkmak ve sarayları yeniden kitaplara teslim etmek… Evet bu en büyük amacı olmuştu artık! Pencereden baktığı yer zifiri karanlıktı, odaya da aynı karanlık çöktü. Ayın gökyüzün üst sarmalından başlayarak parlattığı geceyi bile aratan bir karanlıktı bu. Arkasına bakmak istedi, tam o anda gözlerine ışıyan bir dünyada buldu kendini : şimdi yataktaydı, ve gün gecenin yerini almıştı. Tavana baktı, ardından hemen kitaplarına. Sessizdiler, sıradan nesneler gibiydiler. Bakmaması gereken ayna şimdi karşısındaydı. Her şey sıradan görünüyordu. Saçlarını taradı, artık güneşin hüküm sürdüğü dünyaya çıkmak istiyordu. Dışarısı güzel, insanlar cıvıl cıvıldı. İnsanı rahatlatan bir akış vardı; kalabalıklara katılmak ve onların içinde, o akışta yalnızlığını unutmak, bir Flaneur gibi yaşamak istiyordu, oradan oraya; kardeşleri de Dandy ve Bohem de yanında olsun isterdi. Baudelaire’ in söylediklerini tekrarladı coşkuyla :




“...Evden uzak kalmak ama her yerde evinde hissetmek; dünyanın merkezinde olmak, dünyayı gözlemek ama dünyadan saklı kalmak...”



Düşüncelerini, anlatmak istediklerini yaşamak istiyordu. Evin aşağı katına indi. Her şeyi son kez gözden geçirdi. Kapıya doğru yöneldi.
<H1 style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt">


Kapıyı açtı...Zaman durdu... Rüzgar şiddetli... Etrafında...Kitap-elmaslar, ayna-saraylar... Söylüyorlar :






<H1 style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; TEXT-ALIGN: center" align=center>


“Aynalarda güneştik
Geceleri kendimize,
Ve kapardık gözlerimizi
Güneşten düşümüze.”







Eloa ve kara kuyu sakinleri...Karaya dönen bulutlar... Gökyüzü bir ayna... Aynada oda...Zaman kırılması... Gece... Pencere... Duvar... Yatak... Bir beden yatıyor onda... Ve pencere açılan :


“ Zerka, dışarı çıkabileceğini mi sandın bu sonsuz uzamda bir buz kütlesinden oluşan dünyadan; metin dünyasından?- Flaneur da bizler gibi bir metin belki, ama modern sokaklarda dolaşıyor çoktan. Biz çevriliyiz sınırlarla.- Sen farklı bir yerde, farklı olayların birbirine bağlanmasıyla tanışacağımızı sanıyordun.”



Zerka olanları sessizce dinlerken hala ne olduğunu çözebilmiş değildi.



“ Onlar, biliyorsun kitaplar özgürler ve bunu bizden bencilce esirgediler. Biz metinler, paçavralara dönüştürülmüş metin parçaları zamansız olmak, dış zamanı yenilgiye uğratmak onu aşmak istemeyiz mi ? Bizler tam özgür olmak, zamanımızı kendimiz belirlemek istemeyiz mi ? ”



Zerka anlayamıyordu. Neden yine kendini yatakta bulmuştu ? O bir insandı, konuşan ise bir hayal ürünü. O Eloa idi, neyi anlatmaya çalışıyordu ? Zerka atıldı :



“ Yurtlarından ettiniz onları, kırıp geçirdiniz, kanlı bir şekilde öldürdünüz. Her yanı karayla kapladınız. Neden paçavralar olduğunuzu anlamak güç değil.”



Eloa yaptıklarını hatırladı, hüzünlendi. Zerka kızgın ses tonunu sürdürdü :



“ Neden aynana bakma gereği hissettin Eloa ? Onların doğasını, o yok etmek istediğin doğayı onlara karşı kullandın ? Sen kara kuyuların lideri oldun o ışık sayesinde, bundan nasıl bir özgürlük çıkar ? “



“Aynaya baktım çünkü tamamen karanlık olduğumda ölmüş olacaktım. Diğer karanlık varlıklar hiç yazılmayanlar, düşünülen ama hiç yazılmayan metinler. Bizler yazıldık, ve bunu ancak kendi anlamımızı, kendi doğamızı koruyarak sürdürebiliyoruz. Bunun için kitap olmadan önce, kendimizi sürekli okumamız gerekiyor. Kitap-elmaslar kendilerini okumak zorunda değiller. Onların aynaya ihtiyacı yok... Işığımdan ancak kötüye, karanlığa özgürlük çıkar, bunu biliyorum. Belki de bu tam olarak özgürlüğü yok etmek, parmaklıklar arasına göndermek olur, bir mahkum gibi...”



“ Evet özgürlüğü yok ettin. Hem de “belki” denemeyecek kadar kesin bir biçimde. Hem kitap-elmasları oluşturanlar da bir zamanlar metindi Eloa. Onlar da aynaya bakmak zorunda kaldı uzunca bir süre. Sen bir yandan kitaplara karşı sonsuz bir kıskançlık büyüttün kendinde, bir yandan da kitap olmaya karşı özlemin hiç dinmedi. Karanlık varlıklar gibi olmak istemedin. Düşünsene, sen yazıldın, onlardan biri değilsin. Eskiye özlemini görüyorum şimdi. O yüzden buradasın, bu zamansızlıkta. Bana zaman dalgası gönderdin ve yanıma geldin; bir kitabın yapabildiği gibi. Beni buldun. Eski haline dönebilir ve belki de bir kitabın içine karışabilirsin.”



Zerka zaman dalgasını yaşadığını biliyordu şimdi. Heyecanı giderek arttı :



“ Kurtul onlardan, bırak saraylar yeniden ışısın, görkemli aynalar yeniden yansıtsın metinleri.”



Eloa yutkundu, gözleri doldu. Bilmediği bir yerden gelen damlalar yanaklarını ıslattı ve aşağıya süzüldü. İlk damla yere değer değmez, kapı açıldı Zerka’ nın önünde. Dışarı çıktı, şimdi rahattı. Etrafına bakındı, her yer yürüyen kitaplarla doluydu. Kitaplar içerisinde tek insandı. Metnin gece-zamanını sabırsızlıkla beklemeye koyuldu. Kelimelerin yüzdüğü denizleri gezdi, düşlerin sonsuzca dolaştığı gökyüzünü seyre daldı saatlerce....



Ve gece oldu. Yapmaya korktuğunu şimdi yapmak istiyordu. Artık beklemek istemiyordu, o aynaya bakacaktı. Gözlerini kapattı ve yürümeye başladı. Aynayı elleri ile buldu. Tam karşısına geçti. Gözlerini açtı. Bedenini gördü, düşünceleri akıyordu. Yavaş yavaş gözleri kamaşmaya başladı. En sonunda gözlerini açamaz oldu, aynaya bakamıyordu. Oda aydınlanmıştı. Kesik kesik de olsa dış zamanı aştı, metindeki varoluşu sona eriyordu. Çok yorgundu, ama sonu hala gelmemişti metnin. Sonsuzluk özlemiyle kitaplara doğru yürüdü, kitap-elmaslara : Biricik zamansızlara ve ölümsüzlere. Kitapların tam ortasında diğerlerinden farklı olduğu anlaşılan büyük bir kitaba dokundu. Ne yaptığını bilmiyordu, ne olacağını da. O anda savruldu. Geceleri onu koruyan, yıkımı ve endişeyi yıkıp geçen kitaplardan birine aktı. Şimdi bütünün içindeydi, tam olarak özgürdü Her zaman bilinmediği söylenen, hep arzulanan ama erişilemeyen şeyin tam içindeydi. Dış zamana karşı ölümsüzdü, kendi zamanını belirleyebilecek kadar da ölümlü. Şimdi metin zamanından dışarı taşmış, yaşamlara karışmıştı. Dokunur dokunmaz aktığı kitabın kalın sırtı üzerinde şu yazılıydı : Ölümsüzler Zamanına Giriş. – Zerka ve Eloa’ ya doğru.- Kitabın içine girer girmez bir zaman dalgası yayıldı odanın üzerine; dalgadan şunlar görülüyordu :



Birisi odada. Aynaya bakmıyor geceleri. Kendisinin de aynada parlayan bir metin olabileceği, kendisinin de gerçek olamayacağı düşüncesiyle ondan uzak duruyor. Metinse bile kendini okumak ve kendini, metni bitirmek istemiyor. Sonsuz olmak istiyor ve de zamansız. Özgür olmak istiyor. Yatağa gidiyor, metnin içinden metni aşmaya çalışıyor. Dışarı çıkmaya çalıştığında, kapı önündeyken birden yatağın üzerinde buluyor kendini. Kendi karakterlerini yaratıyor, bir yazar gibi. Ama nedenini hiçbir zaman anlamadığı şekillerde, düşündüğü ve yarattığı şey gelip onu buluyor. Kafasını hayli karıştıran biçimlerde yaşamına müdahale ediliyor. Yaşadığı gerçek zaman ile düşündeki zaman kesişiyor. Artık kendisinin de bir metin olabileceği düşüncesi iyice kafasına yerleşiyor. Bundan emin olduktan sonra kitaplar geliyor aklına, kendi zamanlarını kendileri belirleyen elmaslar. -Parlaklıklarını ve değerlerini her zaman koruyan şeyler. Dış zamanı, metin zamanını aşan uçsuz bucaksız dünyalar.- Kendi zamanını yaratma düşüncesi benliğini sarıyor. Ama önce dış zamanı tanımalı, onunla karşılaşmalı. O hep akan, hep yok olan “şimdi” ile varoluşunu yüzleştirmeli. Hep geride kalan ve giderek gözden yiten geçmişte kalmamak en büyük amacı. Geçmiş, bütün şimdilerine akmalı ve hep kendi zamanında yaşamalı, sürekli geçen ama sönmeyen şimdilerde. Cesaretini topluyor, yaklaştıkça ürkekliği artıyor; ama devam ediyor, aynanın karşısına geçiyor, gözlerini açıyor. Ve kayboluyor metin zamanından, dış zamana uzaklardan bakıyor artık. Zaman dalgası hala odada ama içinde hiç kimse görünmüyor artık, yalnızca kitapların tarafından geldiği anlaşılan bir ezgi dökülüyor kulaklara :







“Aynaydık bir zamanlar kendimize
Ve şimdi olduk aynası insanların.
Biz kitaplar, düşünen ve hiç bitmeyen zamanlar.”






* Fantasmagoria : Özellikle 1800’ li yılların başlarında modernliğin doğuşuyla beraber ortaya çıkan göz kamaştırıcı imgeler, baştan çıkaran düşler, fantasmalar alemi.(Baudelaire’ de özellikle önemlidir.) Büyülü fenerlerin aydınlattığı yanılsamalar sahnesi. Metinde ise daha çok metnin kendi zamanını aşması, kendi gerçekliğinin düşüne dalması gibi bağlamlarla ilişki içinde.








</H1></H1>