yaşlı çınar. Çünkü içten içe bağ kurduğu, her gün yolunu beklediği, kendisiyle
konuştuğu dert ortağı, zeytin gözlü, tatlı sözlü arkadaşı gelmiyordu artık.
Şaşırdı. Acaba neler olmuştu? ''Her gün gelirdi.'' diye düşündü çınar. Günler
geçip gidiyor, zeytin gözlü çocuk gelmiyordu. "Belki hastalanmıştır. İyileşince
gelir." diye avuttu kendini. Ama her dakika, yerini ümitsizliğe bırakan bir
oyundu sanki.
Günler usul usul geceye, geceler usul usul gündüze akıp gidiyordu.
Ne zeytin gözlü çocuk vardı ortalarda, ne de kendisinden bir haber. Hala ne
olduğunu düşünüyor ama , zeytin gözlü çocuğun neden gelmediğine bir türlü yanıt
bulamıyordu.
Birden durup sessizliği dinlemeye başladı, ürperdi. Yalnızlığın içine
işlediğini hissetti. Rüzgar dallarını salladıkça inliyordu.''Neredesin zeytin
gözlü çocuk? Seni çok özledim, tatlı sözlerini de.'' diye iç geçirdi."Hasta
değilsin ya! İstersen sana bir demet kırmızı karanfil yollarım." Diye
fısıldadı.
Günler böylece geldi geçti. Geceler sabahları soluyarak uzaklaştı
yanından. Gündüzler gecelere bıraktı yerini, geceler gündüzlere. Bir umutla
zeytin gözlü çocuğun yolunu gözledi durdu. Ama o gelmiyordu. Umudu, her geçen
gün biraz daha azalıyordu çınarın. Her gün bir sürü insan gelip geçiyor,
çevresinde kuşlar kelebekler uçuşuyordu. Bir tek o gelmiyordu. Kıpır kıpır
doğada yalnızlık çekiyor, o kalabalıkta yalnızlığı yaşıyordu. Kendini issiz bir
çöldeymiş gibi hissediyordu. Susuz, kimsesiz, ağacı, yeşili olmayan bozkırda
kavruluyor gibiydi. Oysa çevresi kuşlarla, ağaçlarla, yeşilliklerle doluydu.
Tüm bunlara rağmen, içinde bulunduğu ortamda kendi başına kımıltısız, mutsuz ve
yalnızdı.
Bir gün etrafındaki sessizliği dinlemeye başladı, ürperdi. Bir ayak
sesiydi beklediği, bir çift zeytin gözdü. Ama nafile! Damarlarındaki kani
donmuş gibi, bütün dalları yaprakları fırtınaya tutulmuşçasına titredi. Oysa
her şey ayniydi. Güneş, gökyüzü, kuşlar, rüzgar hep ayniydi. Eksik olan, sadece
zeytin gözlü çocuktu.
Aylar geçmesine rağmen, zeytin gözlü çocuk hala ortalarda yoktu,
gelmiyordu. Umudunu neredeyse tamamen kaybediyordu.... ''Umudumu kaybettim ,
umut her şeydir. Kırgınlığım, kızgınlığım o zeytin gözlü çocuğa. Giderken
yanında götürdü umudumu. Umudum benim yaşama nedenimdi, yaşama sevincimdi. Ben
umutsuz nasıl yaşarım!'' diye sitem etti içinden. Sonra sararmaya başladı
yaprakları. Birer birer terkediyorlardı onu... Heybetli gövdesi üşümeye
başladı. Isındığı ateşler söndü, küllendi. Üşüdü üşüdü...Yollara baktı uzun uzun.
Ne gelen vardı, ne giden... Bomboş geldi her yer. Hiç bir şeyin anlamı
kalmamıştı. Titredi koca çınar. Ürperdi yaprakları tiril tiril. Savurdu kalan
yapraklarını. Yaprakları dinmez gözyaşı oldu, döküldü. Derelere, issiz
ovalara, kırlara şehirlere doğru savrulup gitti...
Neden sonra karlar yağdı yağdı, aylar sonra eridi. Kar suları, bir
yatak bulup, indiler ovaya doğru. Ardından leylekler döndü yuvalarına,
kırlangıçlarla süslendi gökyüzü. Deniz dalgalandı. Toprak menekşeler armağan
etti çocuklara. Yıldızlar kaydı, ayvalar sarardı. Zeytin gözlü çocuk yine
gelmedi.
Çocuklar büyüdü; kimi genç kız oldu, kimi, yağız bir delikanlı.
Erguvan dudaklı genç kızlar beyaz duvaklara büründü. Evlerde her akşam lambalar
yandı, lambalar söndü. Ay ışığı yeri göğü süslerken, sevgililer buluştular
gizlice, gür dallarının altında. Saatlerce yan yana oturdular, birbirlerine
sevgi dolu sözler fısıldadılar. Kah susarak, kah konuşarak sarıldılar
birbirlerine. Çınar gördü tüm bu oldu bittileri, sevgi dolu fısıltıları
dinledi. Yıldızlar ışıklarını gönderdi. Rüzgar yapraklarını okşadı. Neye yarardı
ki tüm bunlar! Zeytin gözlü çocuk gelmedikten sonra neye yarardı!.
Yine umuda yöneltmişti yüzünü dağlar. Havaya, suya ve toprağa cemre
düşeli epey olmuştu. Zeytin gözlü çocuksuz gelen kaçıncı bahardı bu! Dağlarda
kardelenler, ovalarda erik ağaçları, kırlarda papatyalar bir sevinçle
açıverdiler. Güneş; bahçeler, çiçekler, börtü böcek isinsin, yer- gök, çocuklar
şenlensin, bütün ağaçlar, bitkiler yeşersin diye, güneş gün boyu dikildi
tepelerinde. Herşey zamanı gelince görevini en iyi bir şekilde yerine getirdi.
Ne yağmur, ne rüzgar, ne güneş, ne kar unutmadı çınarı... Ama zeytin gözlü çocuk
gelmedi.
Bulutlar yere inip, kümelendi çınarın başında. Sonra yağmur olup,
gözyaşı gibi damladı çınarın dallarına, yapraklarına. Ki, koca çınar yeşersin
diye. Toprağın derinliklerine uzanan köklerine yağmur suları indirildi,
beslensin diye. Bahar rüzgarı, dallarına vurdu, çınarı kış uykusundan
uyandırmak için. Olmadı! Hiç biri yeterli olmadı bu çabaların. Çınar,
yeşermedi. Çünkü eksik olan bir şey vardı. O da, zeytin gözlü çocuktu....Bir
daha hiç bir bahar yeşermedi yaşlı çınar. Damarlarındaki can suyu çekildi.
Uçlarından başlayarak dalları, gövdesi kurudu. Artık kuru bir odun parçasından
farksızdı.
Aradan çok uzun yıllar geçti. Bir gün koca bir adam geldi Hollanda'
dan. Elinde bir demet kir papatyası vardı. Geldi, kuru çınarın dibinde durdu.
Zeytin gözleriyle baktı uzun uzun kuru çınara. Çınar hiç oralı olmadı. Hiçbir
şey görmedi, duymadı, hissetmedi. Adam, baharda eylülü yaşayan kanadı kırık bir
kuş gibi çırpındı, kalbini hüzünle dağladı. Neler olmuştu çınarına? Diriliğine,
yeşiline, rüzgarda oynaşan yeşil yapraklarına neler olmuştu!...Hülyalarına
siyah bulutlar inmişçesine ağladı, sarsıla sarsıla. Çınarın kuru gövdesine
dayandı. Başını kaldırıp, çınarın kurumuş dallarına baktı. Dalından kopan bir
çiçek gibi neden kurumuştu çınarı?... Gözyaşlarından ıslanmış bir demet
papatyayı çınarın dibine bıraktı. İçi burkularak, yüreği titreyerek yaşlı
çınara fısıldadı: '' Seni çok seviyordum! Neden beni beklemedin? Neden?''
...Sonra, derinden bir ses duydu. Hüzünlü, ağlamaklı, yorgun, kırılgan bir
ses. Bu, çınarın sesiydi. Yıllar önce, hemen her gün dinlediği tanıdık bir
sesti bu. Kulağını dayadı çınarın gövdesine. Yaşlı gözlerle dinledi, çınarın
yakınmalarını: