Düşler özlemekten yoksundur
Bu şehir yokluğunun duvarlarıyken, ''Seviyorum''derken sızlayan içimdir. Onulmaz yaralar açarken gül saplı hançer, seni düşünmektir işim. Dikenler, tuz banılan yaranın acısıdır, geçmiş olmayan geçmişte. Sımsıkı sarar duvarlar, her geçen gün, seni hatırlatırken ben senim, duygularım sen. Anılar sarar benliğimi. Yaşanırken değersiz, ayrılınca vazgeçilmez. Birlikte paylaştığımız parasızlığın döner ekmeği geliyor aklıma. Midem, kapanmaz yarasıyla, seni değil düşüncesizliğimi hatırlar gibi sızlarken, omuzunda gül beslerdim göz yaşlarımda saklanmış, bülbüle hasret. Acı hissederken, karanfiller, senden yana, güne bakan misali dönüktü. Tarafını tutmuş asi lider tavrı vardı her yaprağın bükümünde.
Nasıl gülerdin pek hatırlamam, bildiğim ölçüyle açılan dudakların, coşkusuz görünürdü. Bir deha olduğunu düşünürken ben şarkı söylerdim '' Küçüğüm daha çok küçüğüm bu yüzden bütün hatalarım.'' Korkularım da bu yüzdendi sanırım. Seni kaybetmekten korkardım. Sımsıkı sarmak isterken kollarımda seni, beni sarmanı isterdim tepinen göz bebeklerimde. Geceleri ateşler içinde sanrılar sarmış benliğim, ertesi günün kaprisi için yeterli neden olurdu. Ne çok kıskanırdım seni. Usul usul içimde birikenler, engelleyemediğim şiddet olarak yansırdı, ilişkimizin taraf tutmuş seyir defterine. Beni en çok sinirlendiren yanın, sevimsiz ukalalığın, kulaklarımda tatlı nağme şimdilerde. İçim burkuluyor, Üniversitenin bahçesinde, kum saatine uydurulmuş kaçamak saatimizde, saz çalan gençlere eşlik ettiğin son rahat görüşmemizi hatırladıkça. Ne çok istiyordum '' Seni seviyorum'' diye haykırmayı. Ama her seferinde ''Beni seviyor musun?'' çıktı dudaklarımdan. '' İki kalbin biri daima soğuktur'' sözündeki sıcak tarafa düşürülmüş, rolünü iyi oynayan oyuncu gibiydim.
Seni düşünürken yeleleri salınan atlar gelir aklıma. Eyer vurulamayan, gem takılamayan azgın ve asi atlar. Çayırlar hoyratça ezilirken nalların altında, tozlu yollara özlem duyar diye düşünürdüm. Çocukluğunun öykülerini anlatırken, sen daima kocaman gelirdin gözümün önüne. ''Sahi sen hiç çocuk olmuş muydun?'' dediğimde sana, sen bilyelerini anlatmakla başlamak yerine, ineklerin arkasında nasıl koştuğunu anlatırdın. Doğrusunu söylemek gerekirse canlılara ait anatomi bilginde fena sayılmazdı bence. ''Kaplumbağaların kıskanç olduğunu biliyor musun?'' diye sorduğun gün ben senin anlattıklarının devamını dinlememiştim. Düşündüğüm yalnızca kaplumbağaların kıskanç olanının bana göre şanslı olduğuydu. Ne de olsa yüzlerce yıl birlikte olabiliyorlardı. Üstelik, birbirlerinden çok uzaklaşamazlardı. Altı üstü bir görünüm uzaklıktalardı. Özlemlerini giderecekleri o uzun kavuşma yolu hep görme alanının içinde, birbirlerine koşamasalar da birbirlerine yakınlaşırken o uzun yol aslında an bile değildir.
Bugünün aşkları acımasız gelirdi kimi zaman sana. ''Kavuşma hayalleri kuramaz sevgililer. Sabah akşam birbirlerine ulaşabileceklerini bilerek nasıl hayal kurabilirler ki?'' diye sorardın. Bir yerde mi okumuştun ya da duymuştun şu an tam hatırlayamıyorum bir güzel masal gibi gelmişti bana. Yine aynı, hisleri okunmayan mimiklerinle anlatmaya başlamıştın '' Bir aşık varmış bir zamanlar. Adı, hikayenin yanında önemsiz ayrıntı, bu yüzden söylemiyorum. Bir köyde yaşar, düğünlerde saz çalıp geçimini sağlarmış. Bir kızı severmiş. Kız onu sever miymiş bilmiyorum, ama aşık belli ki bu yüzden saz çalar, ezgiler dizermiş. Sazını tıngırdatırken, teller değil yürekmiş titreyen. Mızrap dertli dertli gezinirken yürek üstünde, dil, seher vakti gül seyreden bülbül şakımalarına dönüşürmüş. ''Her gülün bir har'ı her har'ın bir bülbülü var'' güftesini aşığın daha önce duyduğunu hiç sanmıyorum.
''Aşığı, klasik son bekliyor sanırım'' dediğimde. '' Haklısın ama son, başlangıç oluyor. Dinle bak hikayeyi;" "Aşık bu. Sözcükler, türkü oluyor ağzından çıkarken. Ne söylese, yavuklusu geliyor aklına, bir güzel bezeniyor ezgiler. Düğünün birinde, yavuklusunun gözlerinin içine bakarak, çalıp söylüyor. Ne dediğini bilmiyorum ama, heybetli görüntüsü altındaki minicik duygusal yürek, şimdi tek başına sızlamıyordu. Kızın babası o gün karar verdi, Emine'yi evlendirmeye. İsteyenleri de vardı zaten. Ufak olduğuna aldırmadı ''aldığımda anası da ufaktı'' deyip Hacı Hasan'ların oğluna verdi. Bizim aşık terk etmiş köyü, diyar diyar gezip saz çalmış, Emine'yi söylemiş türkülerinde. Çok özlediğinde Emine'yi, köye geri gelmiş, ama Emine'yi görememiş. Günlerce sabırla görmek için beklemiş, görememiş. Sonunda kararını vermiş, ilçeye gidip, Emine'yi mahkemeye vermiş. Mahkeme günü, Hakim sormuş ne oldu diye. Aşık, Emine'ye bakmış. Hakim sormuş, Emine'ye bakmış. Ortada suç olmadığı için, mahkeme düşmüş. Mahkeme masrafları aşığa ödetilmiş. O günden sonra, ne zaman Emine'yi görmek istese, Emine'yi mahkemeye vermiş. Kazandığı tüm parayı mahkeme masrafı olarak harcamış.''
Böyle hikayeleri nereden bulurdun doğrusu anlayamazdım. Senin, köye ait yanın bazen beni korkuturdu. Anlattığın, beni ürküten olaylar, sana ne kadar sıradan gelirdi. Ölüm, sanki bakkaldan ekmek almak gibi gelirdi anlattıklarında. Kollektif iradeden söz ettiğinde, sanki suçlara ortak olmayı meşru kılar gibiydi sözlerin. Köye her gittiğin günün sabahına kadar dua ederdim senin için. '' Allahım onu yalnız bırakma, ona yardım et'' diye yalvarırdım. Silahların gölgesinde bir yaşam senin için dayanılabilir miydi acaba? Yoksa sen gerçekten köydeki kimlikte biri miydin?
Siyasi adanmışlığın simgelerden başka bir anlamı olmadığını anlattığın gün, verdiğin örnekler beni şaşkınlığa düşürmüştü. Günlük yaşamda gerçek olan ama nedense benim göremediğim bu simgecilik, siyasi yapının sığ yapısını da gözler önüne seriyordu. Liderlerin bu simgeciliği güncel tutmak için ürettikleri ya da kabullendikleri parmak işaretleri ise bu yapıyı tescil eder gibiydi.
''Birisi çıkıyor ben vatanseverim diyor, adı diyelim ki, X oluyor. Bir başkası diyor ki hayır efendim ben milliyetçiyim. Bunu söyleyenler ise, Y kimliğine sahip oluyor. Bu örnekleri çoğaltmak, tabii ki mümkün. Peki ama, ya politik adanmışlığın değer yargıları, onlar kabul görüyor mu? Çoğunlukla hayır. Bu değer yargılarına aykırı tutumlar ise aynı tarafta olmanın verdiği hoşgörü içinde kayboluyor. Bu durumdan ise mutlak olarak karşı tarafta yer alanlar zarar görüyor. Bu durumun suçlusu kim? Kuşkusuz, taraftar sayısını arttırmaya çalışan erk sahipleri. Çatışma, bunların bitmek bilmeyen ihtiraslarından kaynaklanıyor. Etik değerlerimizi, adanmışlıklarımıza endeksliyoruz. Sonra bakıyoruz ki, zararı bize dokunmuş. Her büyük olay ya da gösteride üzülenler olduğu kadar sevinenler de bulunuyor. Bak gösterilere ve sonuçlarına kim seviniyor.? Sevinen erk sahipleri oluyor. Kim üzülüyor.? Üzülen, erk sahiplerinin oynadıkları satranç tahtasındaki piyonlar oluyor. İşte karşı olduğum bu; inisiyatif kullanma hakkından yoksun kalmış, piyon olma duygusu. Hadi getir gözünün önüne, okuduğun, gördüğün ya da izlediğin olaylar ve sonrasını.''
Sen bunları söylerken gözlerinin, olayların, kurum ve kişilerin üzerlerindeki göstermelik zırhları soyan bir yeteneğinin olduğunu düşünürdüm. Neden böylesin sen.? Senin, anlayamadığım mantık yapın, beni mutsuz etmekteydi.
Nasıl başlamıştı.? Ne hissetmiştim, bunu hiç bir zaman anlamadın. Adın sıkça geçiyordu arkadaş toplantılarında. Fakültenin siyasi yelpazede yer alan, ya da almayan, tüm siyasi düşünceleri arasında, köprü gibiydin. ''Anlamak, dinlemek, barışın ad konmamış andıdır'' dediğini duyardım. Örgütlenme, köyden mi başlamalı, yoksa şehirde mi tartışmalarının yapıldığı, sigara dumanında, isle kaplanmış duvarlar arasında, amacın, diğer insanların da çözümleri olduğunu, onlara anlatma savaşıydı. Böyle duyardım. Sağcıların gözünde solcu, solcuların gözünde sağcı olduğun söylenir dururdu. Kimi zaman seni, paralı eğitime hayır mitinglerinde görürken, kimi zaman milliyetçi mitinglerde, en ön sıralarda yer aldığını, bu yüzden polis olduğun anlatılırdı. Hiç bir ağaç dikme şölenini kaçırmadığın, ayakkabılarının değişik zamanlarda, üstünde biriken çamurlardan anlaşılabilirdi. Anarşist gruplar, her türden egemenliği reddederken, sen birden bire egemen olurmuşun. Hatta bu yüzden, seni, aralarında istemedikleri bile olmuş.
İşte bu sıralarda, parkın birinde, birbirine bitiştirilerek birleştirilmiş masaların başında, ateşli tartışmalar yaparken tanımıştım seni. Bana baktığında fırtınalar koparan bakışlarını, hiç bir zaman anlayabildiğini sanmıyorum. Erdem üzerine söylemlerin ağır dili altında ezilirken ben, aslında hiçbirşey anlayamıyordum. Oysa sen benim anlamadıklarımı düşünüp söylüyordun. Kelimelerin yanyana gelişindeki o muhteşemlik, yalnız benim için, iyi bestelenmiş şarkı gibiydi. Parkta dolaşıp, çay satan seyyar çaycı çocuk için söylediklerin, bugün bile kafamın içinde, aşırılığımın balyozu gibi inip kalkmakta. ''Biz nutuklar atarken burada, pratiğin acımasız yaşam biçimi, bu çocuğu bizden farklı kılıyor. Ne geçmişinde, ne de geleceğinde, bu çocuk, bizim konuştuklarımızı anlamayacak. Aramızdaki tek fark ise, bizim, aile anlamında doğuştan gelen şansımız olmalıdır. Göreceli nitelik üstünlükleri, bizim yanımızda onu, paraya ihtiyacı olan ailesinin gözünde ise, onu üstün kılmaktadır.'' Bu söylediklerini de daha öncekiler gibi anlamamıştım.
Sonraki günlerde, senin katıldığın söyleşilerin aksatmaz devamlısı olmuştum. Benim farkıma vardığın gün, yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Sen, bana bakıp ''ıslanınca ne kadar güzelsin'' demiştin. Belki de yaşamının en yalın cümlesiydi bu. Seni seviyorum diye haykırmak isteyen bu yürek, herzamanki suskunluğuyla, yalnızca gülümsemekle yetinmişti. Sokakların su akan yollarında, karşıya geçerken elini uzatmıştın bana. ''Hadi tut elimi'' dediğinde kayıtsız şartsız teslimiyetin, ilk günü gibi gelmişti bana. Elimle uzanan elini tuttuğumda, havada uçuyorum sanmıştım. Ayaklarım yerden kesilirken, ağır çekimli film sahneleri gibi, durağan bir zaman dilimindeydim. Durağan zaman bittiğinde, senin kollarında sığınmış bir çocuk olduğumu fark ettim. Yağmur gök yarılmışçasına akarken, anlattıklarını anlıyorum gibi gelmişti bana. Bir siluet olarak geçiyordu, gözümün önünden anlattıkların. Yaşanmış ve yaşanacak ne varsa hepsi bitmiş gibiydi. ''Zaman bir aşığın gözünde kimi zaman yıl, kimi zaman andır'' dediğin o gün, senin olmak istemiştim. Oysa sen, bana karşı çıkmıştın; "insanlar, özgür iradeleri, inisiyatif kullanma hakkından yoksun bırakılmış kararlarda, mutlu olamazlar'' demiştin. İçimden lanetler okurken, sana ne kadar çok kızdığımı gösterememiştim.
Beni, en çok, hasta olduğun zamanlar sevdiğini düşünürdüm. Yalnız o zaman, yanında ben olurdum ve sen, bana bakarak, sevmenin ne kadar önemli olduğunu anlatan ruh haline girerdin. En çok ölmenden korkardım. Aslında korkum, sensiz ne yapacağımı hiç düşünememiş olmamdan başka bir şey değildi. Sensiz ben ne yapardım.? ''Seni seviyorum, eğer kadın tarafından söylenmişse, beni sev, beni koru, benim yerime de düşün, omuzun en sıkıntılı anlarında bana yastık, tuttuğum elin, gençlik içinde yaşadığım yaşlılıkta, bana destek olsun anlamına gelir çoğu zaman'' dediğinde seninle birlikte, bu tür edilgen kişiliklere atıp tutmuştum, ama ben, o zaman aynı edilgenlik batağında çırpınıp duruyordum. Bunu sana söyleyemezdim. Bilirdim ki bunu söylediğimde, ya da sen, bunun farkına vardığında vazgeçilmezim, benden kaçardın. Böyle bir edilgenlik sana göre değildi.
'' İkili duygusallıklarda biz diyebilmek, ancak ben diyebilen insanların, eşit katılımlı kararlarıyla mümkündür. Biz kavramı anlam olarak da bunu gerektirir. Biz, birden fazla ben anlamına gelir. Eğer bu şartlar yerine getirilmemişse, etken 'ben'e endekslenmiş, asalak, tarafların biri birlerini kandırmasından başka anlamı olmayan 'biz' kavramı ortaya çıkar.'' Bunları söylerken, yeni yeni anlamaya başladığım bir kurnazlıkla, beni yönlendirmeye çalışıyordun. Rahatsız oluyordun benim halimden. Yaşamında belki de ilk kez, birini kırma korkusuyla, söylediklerini, dolaylı olarak anlatmayı tercih ediyordun.
Her davranışıma dikkat etmenin ötesinde, çıldırtan özenle, senin düşüncelerine uygun davranmaya çalışıyordum. Seni memnun edebiliyor muydum bilmiyorum ama, değişik toplantılarda yararlı olmaya çalışıyordum. Sen, bazen bunları olumlu buluyor, bazense, anlayamadığım o garip mantık yapınla, bana karşı çıkıyordun. Ne düşündüğünü gerçekten anlayabilseydim, sanırım hiç mutsuz olmayacaktım. Davranışlarım sana benzemeye başlarken ben, özgünlükten gittikçe uzaklaşıyordum. Sensiz bir yaşam artık, mutlak olarak, düşünülemez hale gelmişti.
Seher vakti, çığlıklarla uyanırdım. Sanki yokluğun, beni uykudan bir seher vakti uyandıracak gibiydi. Bir zil çalacak ve sen olmayacaktın gelen. Acı haber, nezaketen bile gönlümü almadan, konuşabilir miyim diye sormadan, senin yokluğunu haykıracaktı yüzüme acımasızca.
'' Bugün araba aldım, hadi pikniğe gidelim'' dediğin gün kulaklarıma inanamamıştım. Hasta olduğun gün dışında, ilk kez benimle yalnız kalmak istiyordun. Yalnız ikimizin olacağına, hala inanamıyordum. Hemen hazırlanmam gerektiğini biliyordum. '' Bayanlar dışarı çıkmadan, kimse beni dışarı çıkaramaz'' dediğin günden bu yana, senden bile hızlı hazırlanmaya başlamıştım. Yola çıktığımızda "mutluluğun sınırı nedir?" acaba diye düşünmeye başlamıştım. Kolay mı, sen ve ben, birlikte kocaman bir günü paylaşacaktık. Piknik yeri senin istediğin gibi bir yer olduğundan, kimsenin kuşkusu olamazdı sanırım. Şu anda su getirmeye gittin. Marul salatası yapmayı düşünüyorsun. Yiyeceğe ne gerek vardı sanki. Sen yanımdayken, yiyeceğe ne gerek var sanki. Bana gitar çalsan, ben ise, karşında her zaman heyecandan kısılan sesimle 'Ala gözlü yar, şirin sözlü yar' diye başlayan ve seni anlatan şarkılar söylesem. Seni seviyorum erişilmezim benim.
'' Telsizle haber verin, yolları boşaltsınlar. İkiside çok kötü yaralanmış." Ambulans, son hızla yolları aşarken, Doktor, kızın yazdığı defteri okuyup bitirmişti. Kaza yerine gelişinden sonraki olayları hatırlıyordu. Telsizle haber verdiklerinde, uykusuz geçen kaçıncı günü olduğunu hatırlamadığı zamanın içinde, gözleri kapanmak üzereydi. "Yine hangi trafik hatasını işlediler Allah bilir" diye düşünmeden kendini alamamıştı. Ambulansın şoförü, yolları hızla kat ederken mesleği seçme kararının doğru olup olmadığını düşünüyordu. Geldikleri kaza yerinde karşılaştığı olay, daha önce görmediği kadar kötüydü. Araba uçuruma yuvarlandıktan sonra, içindekiler fırlamışlar gibiydi. Ancak ortada olağanüstü bir durum yoktu. Yol virajlı değildi. Kalabalık da değildi. Nasıl olmuştu kaza, doğrusu anlayamamıştı. Uçurumun derinliklerine indiklerinde, her tarafları kırılmış iki genç baygın halde yatıyorlardı. Doktor, inen sedyelere yerleştirdikleri iki kişiyi, yukarı çıkarmaya çalışırken, küçük bir ajanda yerde duruyordu. Alıp cebine koyduğu bu ajanda, ambulansın içinde okuduğu ajanda idi. Hastalar için dua ediyor ve lanet okuyordu Tıp Fakültesini kazandığı güne. "Acaba aracı kim kullanıyordu?" Bu soru, günlerce kaza üzerinde düşünmesine neden olmuştu. Hastalar, yoğun bakımdan bir türlü çıkamıyordu. Ümidi her geçen gün azalırken, O, yalnız dua edebiliyordu. Çaresizlik içinde kıvrandığı bir gün, her gün ziyarete gelip bekleyen arkadaşlarıyla konuşmaya karar verdi. Gözleri kanlanmış, yorgunluğu her halinden okunan, bedeninde azimli bekleyişin izleri görülen birine yaklaştı. "Merhaba" dedi usulca. "Merhaba" Beyaz gömleğinden doktor olduğunu anladığı kişiye, umutla bakarak " yaşayacaklar mı?" diye sordu. "Bilmiyorum. Ama elimizden geleni yapıyoruz. Kazanın nasıl olduğunu biliyor musun?" kim olduklarını sormamıştı bile, çünkü herkesten iyi tanıyordu onları. İzinsiz okuduğu defter, her ikisini de çok iyi tanımasına neden olmuştu. " Ilgın, benden arabayı istedi. Ceren'i pikniğe götüreceğini ve dönüş yolunda arabayı onun kullanmasını isteyip, Ceren araba kullanırken evlenme teklif edeceğini söyledi. Arabayı ona verdiğim için kendimi bağışlamıyorum. Tüm olanların suçlusu olarak kendimi görüyorum." O an, Doktorun kafasında şimşekler çaktı. Ölesiye aşık olan zavallı kızcağız, evlenme teklifini duyunca, zaten aklı başında olmayan ruh haliyle, hiç ummadığı bir durumla karşılaşmanın verdiği heyecanla, yoldan çıkmış olmalıydı. Yoğun bakım odasından iki sedye çıkıyordu. Yüzleri kapatılmış iki beden, sessiz sedasız sedyenin üzerinde yatıyordu. Gözlerini ayıramadığı sedyeler yanından geçerken, son gayretle ayağa kalktı, yüzlerini açtı.