Arama


ThinkerBeLL - avatarı
ThinkerBeLL
VIP VIP Üye
15 Nisan 2009       Mesaj #1
ThinkerBeLL - avatarı
VIP VIP Üye
Uluslararası Üslup

Uluslararası Üslup ya da Uluslararası Modernizm 1920’lerde bir şekilde bürünüp 1950’lere kadar hükmünü sürdüren 20.yy. ortası Batı mimarisine egemen üsluptu. Düzgün hatlar, düz çatılar, açık iç mekânlar, süssüz işlemeler ve yeni malzeme ve teknolojinin benimsenmesiyle ayırt edilen bir üslubun iki tipik tasarımı vardı:
  • Le Corbusier’in 1920’lerin ışık saçan beyaz beton evleri
  • Mies van der Rohe’nin 1940’larla 1950’lerin cam gökdelenleri
Uluslararası Üslup, Avrupa ve ABD’de kişisel ilgilerin dikkat çekici bir buluşmasını temsil eder. Louis Sullivan, Chicago Okulu, Frank Lloyd Wrght ve Prairie Okulu’yla Sanatlar ve Zanaatlar hareketi gibi etkilere yaslanan çeşitli Avrupalı avangart sanatçılar, modern hayata uygun gördükleri benzer bir üslup geliştirmeye başlamışlardı: yeni mimari formlar aramaları yeni toplumsal formlara duydukları ilgiyle bağlantılıydı. Genel hatlarıyla, görüşlerinde sosyalist, amaçlarında ütopyacıydılar. Pek çoğu kendi ülkelerindeki Deutscher Werkbund, De Stijil, Der Ring, Bauhaus, Pürizm, Arbeitsrat für Knust, Gruppo 7 ve M.I.A.R. türünden ilerici hareketlere yakındı. Uluslararası Üslup’un odağında bazen üçlü diye anılan üç mimar duruyordu:
  • Walter Gropius (1883-1969)
  • Le Corbusier (1887-1965)
  • Ludwig Mies van der Rohe (1886-1969)
1910 dolaylarında bu üç mimar da tesadüf eseri Peter Bahrens’in (1868-1940) Berlin’deki bürosunda çalışmaktaydılar. Bahrens endüstri ile sanatlar arasındaki ilişkiye büyük ilgi duyuyordu ve cam çelik kombinasyonuyla AEG için yaptığı türbin salonu, kendisinden sonraki mimarların referans alacakları önemli bir örnekti.
Yaklaşık aynı dönemde Çekoslavakya doğumlu mimar Adolf Loos (1870-1933) yeni ve çarpıcı hatlarıyla özel konutlar inşa etmekteydi. Loos 3 yılını Chicago’da Louis Sullivan’la, onun süsleme düşmanlığını da bir ölçüde özümseyerek geçirmişti ve bunu 1908 tarihli önemli denemesi “Süsleme ve Suç”ta açıkça dile getiriyordu. Viyana’da yaptığı ve betonarme kullanılan ilk konutlardan biri olan Steiner House (1910) ise sade, arılaştırılmış bir üslupla inşa edilmişti ve başkalarınca çabuk benimsenecekti.
Gropius 1920’li yıllarda anahtar bir rol oynamıştı. İkisi de Adolf Mayer ile işbirliği yapış olan Fagus ayakkabı fabrikası (1911) ve Bauhaus Binası (1926) bunlara örnektir:
Bu yapıların özellikleri sonraki mimarlarca da çokça taklit edilmişti. Gropius’un yayınları ve ilk önce Bauhaus’ta , daha sonra ABD’de Harvard Üniversitesi’nde verdiği dersleri de farklı açılardan aynı derecede etkili olacaktı.
Aynı zamanda Paris’te Le Corbusier, ilkin Pürist resimleriyle geliştirdiği makine estetiğini mimariyi ve uygulamalı sanatları içine alacak şekilde genişletmişti. Bir uygulamacı olmanın yanı sıra teorisyen de olan Le Corbusier’nin modern hareket üzerindeki etkisini pekiştiren iki çığır açıcı metni vardı:
  • “ Beş Maddeyle Yeni Bir Mimari” (1926)
  • “Ev içinde yaşanacak bir makinedir” saptamasında bulunduğu Toward a New Architecture (1923)
Le Corbusier iki çalışmasında da ferahlığı, bol hava ve aydınlığı, akılcı, esnek tasarımları vurguluyordu.
Le Corbusier’nin eserlerlerinin iki ünlü örneği Poissy’deki Villa Savoy ( 1929-1931) ile 1925 Paris sergisinde (Art Deco’ya adını veren sergi) yer verilen “Exposition International des Décoratifs et Industrels Modernes”te Pavillon de L’Esprit Nouveau’dur. Keza bu, Le Corbusier’in en radikal düşüncelerini uyguladığı kent planlaması alanına giriyordu. Ünlü Plan Voisin’i (1924-25) de Monmartre ile Seine arasında, onsekiz dev gökdelen inşa etmek üzere Paris’in kocaman bir bölgesinin yıkılmasını içermekteydi.
Le Corbusier Haziran 1928’de İsviçre, La Sarraz’da tartışma ve politika belirleme amacıyla dünya çapındaki modernist mimarları buluşturan bir forum olan CIAM kuruluşuyla da ilgilenmişti. Düzenli olarak toplanan bu forum, Uluslararası Üslup’un yükselmesi ve yayılmasına ölçülemeyen katkılarda bulunmuştu. 1959’da son toplantısını yaptığında 30’u aşkın ülkede kendisine yakın grup ve 3 bin civarında üyesi bulunuyordu. Düşük maliyetli toplumsal konutlar, toprak ve malzemelerin etkin kullanımı ve asgari hayat standartları melerinde odaklanan ilk aşamada (1928-1933 civarı) tartışmalara Alman mimarlar damgasını vurmuştu. 1933 Atina Bildirgesi’nden sonraysa vurgu, Le Corbusier’in örgüt içindeki etkisinin büyümesiyle birlikte, kent planlamasına kayacaktı. Bunun nihai ürünü, Brezilya’nın yeni idari başkenti Brasilia’daki, Oscar Niemeyer’in ana binalarının yanı sıra Lucia Costa’nın (1902-1998) planıyla dikkatleri üstüne çeken kent planlamasıydı (1956).
1920’lerin sonlarıyla 1930’lara gelindiğinde, Stuttgart’taki 1927 Deutscher Werkburg sergisinde topluca görülen ve 1928’den sonra CIAM’ın öne çıkardığı bina tipi bütün Avrupa ve ABD de hızla yayılmaya başlamıştı. Finli mimar Alvar Aalto’nun (1898-1976) Belediye kütüphanesi Viipuri (1930-35) bu üslubun kuzeye doğru genişlemesini yansıtırken, İtalyan Giuseppe Terragni’nin Casa del Fascio’su (1923-36) Uluslararası Üslup’un sosyalizmle sınırlı kalmayacağını göstermekteydi.
İngiltere’deki modernist binaları tasarlayan göçmenlerin en etkilisi de onun Tecton firmasının (1932-48) Londra, Highgate Highpoint ’den ( 1935) sorumlu olduğu Rus mimar Berthol Lubetkin’di (1901-1990).
New York’taki Modern Sanat müzesinde (MoMa) açılan “Modern Mimari: Uluslararası Sergi” başlığını taşıyan 1932 sergisi bu üslubun tarihinde kilit bir dönemeci temsil ediyordu. Bu sergiyle beraber çıkarılan The International Style: Architecture since 1922’nin yazarları Philip Johnson (1906-) ile Henry-Russell Hitchcock’un (1903-1987) verdikleri bir isimdi.
Johnson ve Hitchcock, ütopyacı sosyalist arka planından ziyade Avrupa modernizminin bakışı ve dilini tanıtmaya eğilmişler ve bu amaçla, tarihselci, eklektizmin yadsınmasına, ana yapılar için tuğla ve taş yerine topluca üretilen çelik ve betonun kullanılmasına, camın kılıf örten, serbest bir plan olarak uygulanmasına ve kütleden ziyade hacmi öne çıkaran mimari anlayışı’na odaklanmışlardı. Saflık ve disiplin, onların hayranlık duydukları özelliklerdi ve “daha az daha çoktur” düsturuna ulaşmışlardı.
O sırada ABD zaten birkaç modernist binasıyla övünmekteydi. Viyanalı göçmenler Rudolph M.Schindler (1887-1953) ve Richard Neutra (1892-1970), Schindler’in Newport Beach’deki Lovell Beach Haus’u ( 1925-26) ve Neutra’nın Los Angeles, Griffth Park’taki Lovell Healthe House’undan (1927-29) görüleceği üzere Adolf Loose ve Frank Lloyd Wright’tan etkilenmişlerdi.
Ancak, Uluslararası Üslup’un –kısmen avangart mimarların, birbirlerine düşman milliyetçi hükümetlerin baskısı sonucu- Avrupa’dan, özellikle Almanya ve İtalya’dan çıkışının etkisiyle ABD’de gerçekten tutunması da MoMa sergisini takiben bu onyılda gerçekleşecekti. Gropius, Marcel Breuer (1902-81) ve Martin Wagner (1885-1957) Harvard’da öğetim üyeliğine getirilirken Mies van der Rohe de ders vermeye Chicago’ya gitmişti.
Adı çok geçmeden uluslararası modernizmle beraber anılacak Mies van der Rohe, Uluslararası Üslup’u uyarlamış, düzenlemiş ve özgün, işlenmiş ve geometrik özelliklerine kavuşturmuştur. Erken dönem Avrupa modernizminin birbirine kenetli uzamları ve asimetrisinin yerine koyu, göz alıcı simetriyi getiren Rohe, bir ızgaraya dayalı metal çerçeveli cam kutuya kendini gösteren “Mies formülü”ne ulaşmıştı. Onu alçak yatay binalarının ilk örnekleri Illionis Teknoloji Enstitüsü’nün (1940-1956) kampüsü ve binaları ile Illinois, Plano’daki Farnsworth House’tur (1946-1950).
Chicago’da yaptığı Lake Shore Drive Apartmans’ta da (1948) çelik ve cam kule bloklarını ikamete uyarlamış ve sonraki on yılda herhalde en etkileyici eseri olan New York’taki Seagram Building’i (1955-1958) Johnson’la birlikte yapmıştı. O dönemde Mies van der Rohe, ABD’nin en önemli mimarıydı ve haklı olarak Sullivan’la Chicago Okulu’nun mirasçısı kabul ediliyordu.
Mies’in cam kutusu Uluslararası Üslup’un son sözü sayılabilirdi, ancak mimarlar bu genel tasarım üzerine kişisel varyasyonlarını geliştirmeye devam ediyorlardı. Dikkat çekici örnekler arasında Johnson’ın şeffaf Glass House’u (1949) ve Finli mimar Eliel Saarinen (1873-1950) ve oğlu tarafından tasarlanmış Michigan, Waren’deki General Motors Technical Center’ı (1948-1956), Gio Ponti (1891-1979) ve diğerlerinin Milano’daki Pirelli Binası (1956) bükümlü “cam kutu” tarzının çarpıcı bir örneğidir.
Ancak 1950’lerin sonlarında Uluslararası Üslup çeşitli saldırılara maruz kalacaktı. Bunun kökeni kısmen kendi ve 1956’daki 10. CIAM kongresinde ciddi bir çekişme söz konusuydu. Team X adını almış ve pek çoğu Yeni Brutalizm ile birlikte anılacak bir grup genç radikal mimar, CIAM’ın benimsediği türde modernizmi, mekanik düzen anlayışlarına başkaldırıp, yer ve insani duygusal ihtiyaçlar gibi sorunları dikkate almamakla suçluyordu. Üç yıl sonra CIAM resmen dağıldı.
Eski mimarların pek çoğu minimalist üsluba soğuk bakmaktaydılar. 1940’ların sonlarından beri Le Corbusier, ilk dönemdeki presisyonist üslubundan hem anlatımcı hem fantastik nitelikteki anti- rasyonalist mimariye kaymıştı. Bunun örneği, tepeye doğru kıvrılan kahverengi betondan ve siloyu andıran kulesiyle Ronchamp’taki hac Şapeli’ydi (1950-54).
Philip Johnson’un daha sonra 1966’daki bir röportajında belirteceği gibi:
"Modern denen mimarimiz çok eski, donuk ve düzdü. Frank Lloyd Wright onu “tahta göğüslü” diye adlandırıyordu."
Johnson ve diğerleri, cam kutunun saflığı ve sertliğine humorla ve tarihsel referanslarla tepki göstermişlerdi. Johnson’un New York’ta tasarladığı, Chippendale kütüphanesini andıran alınlığıyla göze çarpan cam gökdelen olan AT&T şirket merkezi (1978-84) bugün bile Postmodernizmin ilk şaheserlerinden sayılmaktadır.

BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 3 üye beğendi.
Tanrı varsa eğer, ruhumu kutsasın... Ruhum varsa eğer!