Arama

Yaşar Günaçgün - Tek Mesaj #5

NihLe - avatarı
NihLe
Ziyaretçi
27 Eylül 2006       Mesaj #5
NihLe - avatarı
Ziyaretçi
Yalnızlık Dört Bin Perde

Ad:  siirkitabi.jpg
Gösterim: 813
Boyut:  12.9 KB

Yayınevi:Epsilon
YayıneviDizisi : Hayatın İçinden
Türü : Şiir
Editör :Ertuğ Fişek
Kapak/Resimleyen :Pınar Kazma
Basım Yeri :İstanbul
Tarihi : Ağustos 2003


Notadan dizelere..
Yaşar, Özdemir Asaf, Cemal Süreya, Attilâ İlhan gibi şairlerden etkilenip yazdığı şiirlerini bir kitapta topladı. 'Yalnızlık Dört Bin Perde' isimli kitaptaki şiirlerde Yaşar'ın hiç bilinmeyen ironik yanı ortaya çıkıyor: Şakacı, dalgacı, ama hüzünlü

HIZIR TÜZEL / Radikal
Yanlış anlaşılmasın ama sanata ve sanatçıya her zaman saygı duyar, sevgi beslerim. Keza, Adanalı müzisyen arkadaşım Yaşar'ın çalışmalarını da takdir ve beğeniyle izlerim. Kendisiyle dört yıl önce koyu bir söyleşi yapmıştım. Müzisyenliğinin yanında şair ruhlu bir insan olduğunu, sürekli şiirle haşır neşir olduğunu anlatmıştı bana. En büyük hayalinin bir şiir kitabı çıkarmak olduğundan söz etmişti. Lakin, alışmıştım bu tip mavralara. Her söyleşinin beylik konularıydı bunlar.
'Gelecekte şöyle bir albüm yapacağım', 'Bunun filmini yapacağım, henüz proje aşamasında', 'Şimdi bir roman yazıyorum', 'Bir televizyon projem var, reyting rekorları kıracak', gibi... Bıkmıştım gayri bunlardan...

Geçenlerde bir de baktım arkadaşım Yaşar'ın kitabı çıkmış. Önce başka bir Yaşar zannettim. Zira kitabın kapağında Yaşar Günaçgün diye bir isim yazıyordu. Sonra kapaktaki fotoğraflarda şair şair bakan adamın bizim şarkıcı Yaşar olduğunu anladım. Gözlerim yaşardı desem yalan söylemiş olmam. Evet, Yaşar bana söylediği şeyi gerçekleştirmiş. Şiirlerini Epsilon Yayıncılık'tan çıkan 'Yalnızlık Dört Bin Perde' isimli bir kitapta toplamıştı. Onu takdir etmemek benim için olanaksızdı artık. Hemen gidip kendisini takdir ettim. başarılarının devamını diledim. O da bana "Geçen hafta Işın Karaca'ya 'Ömür Boyu Başarı Ödülü' verdiniz, bize bir şey yok mu?" dedi. Sonra mahcup oldu tabii. Çünkü sözünde durup gerçekten de şiir gibi şiirler yazıp, kitabını çıkardığı için dışarıda onu bir cipin beklediğinden haberi yoktu. Evet, Yaşar'a bir cip hediye ettim. Ne yapayım, sanata ve sanatçıya karşı her zaman bonkör davranmışımdır. Bu yüzden hâlâ sürünüyorum, huyum kurusun...

Yaşar bey, bu şiir serüveni nasıl başladı?
Şiir serüveni 1987 yılında ve tabii ki okuyucu olarak başladı. Oldukça haylaz ve okul orkestrasında çalan hafiften popüler, müzikten, beden eğitiminden, milli güvenlik ve din bilgisinden bir de hayat bilgisinden yüksek not alan diğer derslerden de sürekli bütünlemeye kalan bir çocuk olaraktan lise sona geçtim. Fakat içimde İstanbul'a giderek gitar çalma hasreti vardı, kuzenim benden bir sene önce Boğaziçi Üniversitesi'ni kazanmıştı ve sürekli bana 'İstanbul şöyle güzel, böyle güzel' diye mektuplar yazıp duruyordu. Ben Adana'daydım. Onunla sürekli mektuplaşmamız beni muazzam bir şekilde motive ediyordu.
Sizi gaza getiriyordu yani...

Aynen öyle. İstanbul'daki gruplardan bahsedip 'Gel, çalarsın' diyerek beni gaza getiriyordu. Beni motive edecek tek şeyin 'çalmak' mevzuu olduğunu biliyordu ve doğrusu da oydu. Okul orkestrasında çalan bir çocukken, İstanbul'da herhangi bir üniversite kazanıp oraya kapağı atarsam bu iş olacak diye düşünmeye başladım ve böylelikle derslere asılmaya başladım. Fakat derken potansiyelimi fark ettim, üç sene boyunca matematik, fizik, kimya çalışılmamış ve ben her şeyi son seneye sığdırmaya çalışıyorum. Bir sürü hocalardan dersler almaya ve çok çalışmaya başladım. Bu kadar sıkıntının arasında imdadıma şiir yetişti.

O dönemde bana kuzenimden yine bir mektup geldi ve mektubun içinde Özdemir Asaf'ın çok güzel bir şiiri yer alıyordu. O dizeler o kadar farklıydı ki, kelimenin o döngüsü, o ironi, o haylazlık beni çok çarptı. O gün bugündür şiir okurum. Öyle başladı, ilk Özdemir Asaf'tır yani. Özdemir Asaf'ın dışında Attilâ İlhan'ın şiirleri de bana çok fazla yardımcı oldu. Çünkü Anadolu'dan gelip İstanbul'da okuyan, ideolojileri yeni yeni tanımaya, hayatı yeni anlamaya çalışan bir insan, taşrayla metropolün farkını kavramaya çalışan, kendi başına var olmaya çalışan bir insan ve öncelikle bir birey olmaya çalışan bir insan için Attilâ İlhan'ın şiirleri çok güçlü ve yardımcı olan şiirlerdir.

Neler keşfettiniz mesela Attilâ İlhan'ın şiirlerinde?
Şiirin içindeki melodileri keşfettim. Ondan önce kendi kendime gitar çalıp şarkı söylüyordum. Beste yapıp, söz yazan biri değildim. Attilâ İlhan'ın şiirleriyle başladı her şey. Ben onun şiirlerini melodilendirince başladı. Çevremdeki insanlar da destek verdi, 'Çok güzel olmuş' dediler. Daha fazla okumaya ve şiirlerle beste yapmaya başladım.

Kitap çıktıktan sonra hayatınız değişti mi?
Okuyanlardan geri dönüşleri bekliyorum, yavaş yavaş telefonuma mesajlar, tepkiler gelmeye başladı. Eskiden başkasının şiiriyle bana hitap edenler şimdi benim şiirimle yapıyorlar bunu. Bunların zevkini yaşayacağım bir süre sonra. Kişilerin hayatına önce şarkılarımla sonra da şiirlerimle kendimi soktum aslında. Hep kendimi anlatıyorum. Her şair kendi harflerinden kafiyeler kurar. Herkes beni aşk adamı olarak düşünüyor. Çünkü ben şarkı söylerken, o motivasyonda olduğum için o kimliğe bürünüyorum. Vücudumla, mimiklerimle, her şeyimle o duygusal duruma bürünüveriyorum.
Ama aslında muzip bir insanım ve o da ancak şiirlerimde görülecek. Ufak tefek dalga geçmelerim, hayatla aramda gelişen oyunlar, kimi zaman ondan yediğim dayak, kimi zaman benim ona attığım ufak bir çelme. Ama sonuçta hep onun galip gelişi. Bütün bunlar şiire daha iyi yansıyor, şarkılara yansımıyor. Belirli bir formun çok dışına çıkılacak bir şey değildir müzik. Hele pop müzik yapıyorsanız. Bu, üç ila üç buçuk dakika arasında gelişen bir süreçtir.

Ama şiir, kendi içinde canlı bir organizma gibi büyür ha büyür, giderek daha büyür. Kimi zaman okuyucu sizin şiirinizde, sizin keşfedemediğiniz bir şeyi keşfeder. Şiirin en büyük tarafı da bu.

Muzip yanınızı günlük yaşamınızda neden saklıyorsunuz, söyleyin bakalım?
Mesafeli yaşamaya çalışıyorum, benim bir görüntüm var ve bunu korumaya çalışıyorum. Basınla aramda bir çizgi var onu bozmamaya çalışıyorum. Kemal Sunal, filmlerinde 'eşşoğlu eşşek' derdi herkes gülmekten yerlere yatardı. Ben böyle bir kelime etsem ve onun gibi etsem 'küfretti' diye çıkabilir. Bunu yapmamam gerekiyor.

Kişisel yanımı gösteremem bu çok ağır bir şey ve beni zorluyor açıkçası. Hep efendi bir insan gibi davranmak çok zor. Hiç sinirlenmemek. Trafikte biri beni sıkıştırsa, biraz Adanalılık var tabii, çok sinirlenirim, böyle bir yanım var. Çıkıp bağırınca 'Sana hiç yakışmadı' diyor insanlar. Yahu adam beni öldürecekti. Sanat yaparken Tarsusluyum, ama kavga ederken Adanalıyım. Sonuçta şiirde kendimi çok daha rahat hissediyorum.

Sizi hiç geceleri gezerken, filan görmüyoruz, sevgiliniz de yok gibi bir şey. Demek ki diyorum 'Adam konserden, stüdyodan çıkıp eve gidiyor ve kapanıp şiir yazıyor'...

Yok abi, böyle yaşayan birinin şiir yazması veya şarkı yazması mümkün değil. Tabii ki geceleri çıkıyorum ama basının olduğu yerlere gitmiyorum, zaten oraları sevmiyorum. Reina ve Laila'yı hiç görmedim ve hiç merak etmiyorum, onun yerine Bostancı'da Hatay Restoran'a gidiyorum. Ayrıca gizemi çok severim. Benim hayran olduğum kişiler de genellikle öyle kişilerdir.

9'da kalkmak!

Yaşar Günaçgün'ün 'Yalnızlık Dört Bin Perde' isimli şiir kitabında gerçekten de şarkıcı Yaşar'dan çıkacağı tahmin edilemeyecek türden dizeler var. Şiirler için edebiyat eleştirmenleri ne der bilemem ama bu dizelerde Yaşar'ın ironik yanını keşfetmek hayli keyifli. Mesela:

Bombilibom
Sabahın hayrı eğri
Hafif sola doğru
Gecenin şerri her tarafta
Hep benden erken kalkardın
9 diye bir saatte
Delirmiş saatlerin ahlakı
3500 gösteriyor
Bu kaçıncı ahmak olarak başlıyorum güne
Sevenini eşeğine vurmuş
Giydiğinden mi gömleğini delirmek
Birinci işi yapmış aklı saklı
Mutluluk histerik bir göz
Öt babam öt frekanslı
Bir ön dürtüdür ört