Arama


Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
28 Eylül 2006       Mesaj #1568
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
EJDERHANIN GÖZLERİNDEKİ ÇIPLAK

Sevinçler hep hüzne dönüşmek zorunda mıydı? Mutluluklar acıya?

“Hoşça kal” diyerek, kapıyı arkasından çeken arkadaşına cevap verecek gücü bulamadı kendisinde, kendince bir şeyler mırıldandı sadece. Gidenin araladığı kapıdan, kapı kapanmadan önce, zehirli bir yılan süzüldü içeriye, kimseye görünmeden. Tıslaması bile duyulmadı.

Kapanan kapının sesiyle açtı gözlerini. Anlardan oluşan zaman dilimlerinden hızla geçerek, sevgilisini düşündü. Sevdiği adamı... Kendisini sevdiğini sandığı adamı. Son aylardaki en büyük çelişkilerinin kahramanını.

Nasıl tanıştıkları geldi aklına. Tutkulara birlikte esir olmadan önce neler yaşadıkları, ne derin dehlizlerden geçip, ne derin ırmaklarda yıkandıkları; ne kuytu uçurumlardan, ne yüksek zirvelere birlikte tırmandıklarını düşündü. Hayatın anlamıyla, yaşananların süresi arasında bir bağ olup olmadığını tartacak gücü bulamadı, yorgunluklarının derinlerinde.
Geçmişi bırakıp, geleceğe çevirmek istedi gözlerini. Vücudundaki her bir hücre çırpındı, ürktü. Gelecek ona ne verecekti? O gelecekten neler bekliyordu?
Bazı şeyleri tartmak, ölçmek mümkün değildir. “Duyguları tartan bir alet olsa” diye geçirdi içinden. Üşüyen parmaklarını oynatıp, battaniyenin altına gizledi ayaklarını. Ya yüreği? Onu nerelere gizleseydi? Üzerine şöyle bir uzandığı divan, öyle sımsıkı sarmalamıştı ki kendini, kımıldamak, kalkmak istiyordu; oysa duygularının ezici ağırlığı, çimenleri ezen postallar gibi hareketsiz kılıyordu bedenini.

Ortalıkta sigara kokusu vardı, dışarıda kuş cıvıltıları. Sigara kokusuyla birlikte, küllenen umutlarının yanık kokusu geldi burnuna. Dışarıdaki onca gürültüye, araç ve insan seslerine karşılık; evin içinde ölümcül bir sessizlik acı çığlıklar atıyordu. Sıradan bir intiharın ardından ortalığa yayılan kan kokusuna benzer bir koku geldi burnuna.
Hayata döndürdüğü insanları düşündü ve hayatını kendinden çalanları. İki havuz vardı içinde; biri hiç dolmayan, diğeri dolup dolup taşan...
O âna dek, halının üzerinde sessizce çöreklenmiş olan yılan, yanına yaklaştı usulca. Siyah beneklerle bezeli sarı kaygan derisi ışıl ışıl parlıyordu. Bir insan bacağı kadar geniş gövdesinin sonundaki kuyruğunda, zehirli çıngırağı, evin içindeki sessizliği yırtıyordu. Çatallı dilini birkaç kere dışarıya çıkarıp, hızla salladı. Keskin bakışlı yuvarlak yeşil gözlerini dikti gözlerine...

Küçük kadın, yılanla göz göze gelmemek için gözlerini kapadı. Kendisini sokacak mıydı, yoksa boğacak mı? Bilmiyordu. Nasıl olsa birazdan öğrenecekti. Bunu engellemek için yapabileceği hiçbir şey yoktu. Kendi kendine fazla geldiği anlardan birini yaşıyordu. Yılanın gelişine şaşırmadı. Elbet bir gün bekliyordu. Kaçınılması imkansız bir karşılaşmaydı bu. Ama neden bugün? Neden tam da şu anda? En yorgun, çaresiz, çelimsiz zamanında? İçeriye nasıl girdiğini bile düşünmedi. Gereksizdi. Yılan istediği her yere, istediği zaman girip, er ya da geç öcünü alırdı daima.

Tiz bir kahkaha attı yılan. Bir kahkaha daha... Bir daha... Bir daha... Kahkahalar; kulaklarından, burun deliklerinden, kapalı gözlerinden bedenine süzülüp, beynine ulaşarak, milyonlarca kurtçuk olup, kemirmeye başladı.

Neredeydi sevgilisi? Neden gelip kurtarmıyordu? Yoksa...? Yoksa bu yılanı, o mu yollamıştı?

Beyinleri tırmalayıcı kahkahalar kesildiğinde, kendini iki kat yorulmuş hissetti. Başının altındaki yastık “pıt” diye bir ses çıkardı, kimsenin duymadığı. Tek bir damla kumaş parçasının derinliklerine işledi, dağıldı.

Siyah beneklerle bezeli sarı kaygan derili yılan, bir anda silkelenerek kocaman bir ejderhaya dönüştü. Oysa o, ejderhaların hep masallarda var olduklarını düşünmüştü, şimdiye dek. Korku dolu gözlerini, ejderhanın ateşler saçan, öfke dolu, kırmızı gözlerine doğru kaydırdı. Gördüklerinin, birazdan bitecek ve bir daha asla hatırlanmayacak bir kâbus olması için, defalarca Allah’a yalvardı. Ama orada duruyordu işte: Çırılçıplak! Ejderhanın gözlerinde çırılçıplak bedenine bakarken, ne denli aciz olduğunu, en yalın gerçeklik merceklerinin ötesinden seçebiliyordu.

Yılan veya ejderha... Kelimeler karıştı zihninde. Madem buradaydı neden öldürmüyordu kendisini? Bir canlıyı öldürmenin zevkine varmak için, elini ağırdan mı alacaktı yoksa? Ölümden ve onun ötesinden korkmuyordu. Ejderhanın senini duymaktı, onun korkusu.

Korkunç anlamlara bürünecek olan o ses tınılarını algılamak, kelime gruplarının ardındaki gerçek anlamlara ulaşmak korkusu, tüm bedenine bir kırbaç gibi indi. Acıyan, bedeni değil, yüreğiydi. Anlamıştı ki, birazdan, ejderhanın kendisini yargılayacağı bir konuşma geçecekti aralarında. Kendini savunma şansı olabilecek miydi? “Ben masumum” diye içinden tekrar tekrar geçirdiği o iki sözcüğü, dudakları izin verip de, söyleyebilecek miydi?

“- Yıllar yılı, seni sen yapan özellikler taşıdın. Doğru bildiğin her şeyi paylaştığın insanoğluna, büyük tavizler vermekten çekinmedin! Doğruların, seni bugüne kadar, yaşadığın tüm ızdıraplarına rağmen, dimdik ayakta tutmayı başardı. Artık, doğrularından etrafına ördüğün kale çökmek üzere. O kale olmazsa, bu evrende seni kim koruyacak küçük kadın? Yalnız doğar, yalnız yaşar ve yalnız ölürüz. Diğerleri bize yalnızca eşlik ederler, paylaşırlar ama asla bizi bizim gibi anlayamazlar. Unutma! Her insan, diğerleriyle bir nebze paylaşsa da, kendi acısını, kendi yaşar içinde.

Hayatında, hep övünerek sözünü ettiğin doğruların, şimdi birer kör düğüm gibi etrafını sarmalamakta. Yok olanı var, var olanı da yok edemezsin; kendini kandırma!

Sular kirlendi, bulutlar da. Duygular niye kirlenmesin? Evet küçük kadın, sen duygularını da kirletmeyi başardın! Artık her sabah aynaya baktığında, aynada gördüğün o bir çift kahverengi göz, sana neler haykırıyor? Ve sen, neden her seferinde kaçıyorsun, kendi gözlerinden? –Boğuluyorum- diyorsun. Hiç nedenini düşündün mü? Bir avcının tüfeğine hedef olduğunu anlayan ceylanın gözlerinde gördüğün korku, sana neyi hatırlatır?”

Sorular, ardı arkası kesilmeyen sorular, sıralandı durdu. Ejderha kâh yılan oldu kâh kendisi. O ise, sadece susup dinledi, hiçbir soruya cevap vermedi.

“- Duygular nasıl kirlenir küçük kadın? Doğru olduklarına inanmadıklarını yap, görürsün! Rüzgâr çanından yükselip, giderek alçalan tınıları duyuyor musun? Hayatın işte o tınılar gibi solmakta. Çelişkiler uçurumunda gidip gelmekten hala yorulmadın demek? Nereye kadar dayanacaksın? Evet güçlüsün ama her gücün bir sınırı vardır. O insan sana, senin düşündüğün, düşlediğin anlamda saygı duymuyor. Yoksa seni bu denli incitmezdi!

Gebesin küçük kadın! Yeni başlangıçlara gebe... Nedense sancıların sıklaşmıyor bir türlü yeni başlangıçlara. Acılar doğuracaksan yine, cılız bacaklarının arasından, doğum tamamlanmadan, ölmüş olmayı yeğle. Doğacak bebeğin adı mutluluksa, onu bir an önce kucakla! Zaman geçmekte her nefeste. Hayat gibi geçmekte ve sen gecikmedesin.

Kırgınsın küçük kadın! Ona her gidişin, içindeki yaramaz çocuğu susturmak içindir, ondan her gelişin, içindeki kırgın kadını avutmak için... Ya sen, kendi doğrularından ve kendinden vazgeçeceksin, ya da ondan. Bunun arası yok küçük kadın. Arası yok!

Yorgunsun küçük kadın! Yaşamaya dört elle sarılamayacak kadar yorgun. Neden kendini böylesine yoruyorsun? Yine neden, insanların seni yormasına izin veriyorsun? Güçlüydün hani? İzin verme seni yormalarına öyleyse. Yine yanılgılar içindesin. Bazı duygular, en büyük güçlülüğünün de üstüne çıkıyor, görüyorsun. Yüreğini boğan acılar, seni öyle katılaştırmış ki, artık ağlayamıyorsun bile. Ağla küçük kadın, yitirdiklerin için ağla...”

Ejderha son sözünü söyledi ve yerini yeşil gözlü yılana terk edip gitti. Yılan ejderhanın son sözlerini tekrarlayarak, geldiği sessizliğin içinde kayboldu:

“- Ağla küçük kadın, yitirdiklerin için ağla...”