iLişkiLer hızLı ayrıLıkLar kısa mesajLı....
--------------------------------------------------------------------------------
Genç kadın, bir arkadaşının sevgilisinden ayrılışını anlatırken "korkunç bir
şey" deyiverdi; "adam cep mesajıyla bitirmiş ilişkiyi!"
Düşündüm...
Hızlı, kesin, insanı sarsacak kadar yalın biçimde tek bir mesaj ve ardından
kapsama alanından çıkış...
Yanıp sönen küçük bir ışık ve ardından karanlık...
Evet, belki gerçekten "korkunç bir şey"di bu yöntem...
Oysa cep telefonları, kısa mesajlar falan günümüz ilişkilerinin ayrılmaz bir
parçası.
Yine de ayrılık başka...
Bitişler çok başka...
Çoğu zaman gecenin karanlığını yırtıp insanı birdenbire mutluluk
dalgalarıyla sarıp sarmalayan o minik aydınlık ve bip biplerle başlayan
ilişkilerin aynı yolla bitmesi hoyratça geliyor insana, çok sert kaçıyor.
Peki neden?
***
Genç kadın bana bu ayrılığı anlatırken aklıma geçmişten bir ayrılık geldi.
Üzerine daha önce de yazmışlığım var bu ayrılığın.
1990'ların ortasında aktör Daniel Day Lewis'le Fransızların gözdesi Isabel
Adjani arasında, sık sık iki ayrı şehre savrularak yaşanan yorucu bir aşk
vardı.
Medyanın bütün ilgisi onların üzerine odaklanmıştı.
Hafif asabi, melankolik ve "Son Mohikan" Lewis nasıl oluyordu da duygularını
hep kendine saklar görünen gizemli kadın Adjani'yi seviyordu?
Nasıl oluyordu da Adjani, bu "kıl" adamdan bir de bebek dünyaya getirmeye
kalkışıyordu?
Sonunda korkulan oldu ama beklenmedik biçimde...
Daniel Day Lewis Londra'dan Paris'e, Adjani'ye bir faks çekti.
"Bitti!" yazan bir faks.
"İlişkimiz bitti."
Ama asıl çarpıcı söz, hiçbir metnin, hiçbir ayrılık yönteminin altından
kalkamayacağı kadar keskindi:
"Seni görmek istemiyorum!"
Faks, susturucu takılmış bir namludan çıkan mermi gibi işi bitirmişti: Soğuk
ve sessiz ama kesin biçimde...
Uzaktaki kadına; Adjani'ye kalan ya ağır ağır "ölmek"ti ya da derhal yeni
bir hayata başlamaktı...
İkincisini yapti Adjani.
Sanırım faksın soğukluğu onun da içini çarçabuk soğutmuştu...
Ancak... Ey okur, şu soruyu kalbinde bir yere not et: Lewis kendi el
yazısıyla kaleme alınmış bir mektup gönderseydi, final bu kadar acı ama
kesin olur muydu?
Mektup acıttığı kadar da okşar, malum.
Mektupla ayrılmak "seni görmek istemiyorum ama bana dokunmayı sürdür"
demektir bir bakıma...
Mektup elle tutulur bir nesnedir çünkü dokusu vardır; hatta kokar, sevgili
kokar.
Bu yüzden de ayrılık mektupları bazen çiftleri daha güçlü biçimde
birleştirir...
***
Cep mesajı, mail, faks gibi yöntemlerle ayrılmanın insanı çok farklı biçimde
acıtıp kanırtmasının nedeni de tam bu noktada gizli işte...
Mesaj açık ama mesajı veren ortada yok.
Yani seçenek yok.
Tartışma yok.
O kadar kesin.
O kadar ölümcül.
Karar var, kararsızlık yok.
İtiraf var, tövbe yok.
Buz sanki, öylesine soğuk.
Oysa her ayrılık kararı birleşme arzusuyla bir arada serpilir, gelişir.
Her gidiş içinde dönüşü barındırır.
Uzun uzun konuşarak ayrılan sevgililere bakın; uzaktan onları "kavuşan
sevgililer" sanabilirsiniz...
***
Kabul etmeliyiz ki cep mesajları, mail bombardımanları, chat oynaşmalarıyla
gelişen günümüz ilişkilerinde bu yolla haberleşme bir tür bağımlılık
yaratıyor.
Bir daha, bir daha...
Yaz, yaz, yaz...
Dozaj sürekli artıyor. Hep daha fazla mesaj isteniyor.
Ve sonunda...
Tek bir mesaj geliyor: "Günaydın... Gittim ben."
Kansız, cansız, bedensiz, ruhsuz ama net bir mesaj...
Bir tür "altın vuruş!"
***
Bilmiyorum, bu teknoloji daha ne kadar oynayacak bizimle...
Daha ne kadar değiştirecek bizi, bilmiyorum.
Ama Karacaoğlan'ın çığlığının sıcaklığını sürdürdüğünü biliyorum:
"Üç derdim var, birbirinden seçilmez
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm."